30 Eylül 2012 Pazar

Halid Ziya Uşaklıgil - İzmir Hikâyeleri

Halid Ziya İzmir doğumlu. Dedesi Uşak'tan gelmiş, çeşitli ticari hamlelerle deli para kazanmış. Uşşaki, Uşakizade, Uşaklıgil olarak kök salmış bir bay. Halid Ziya da halayıklarla, dadılarla, sülaleyle böyle her anlamda ferah bir ortamda büyümüş. Hani Aşk-ı Memnu, Ferdi ve Şürekası gibi konak/yalı romanları var ya, iyazarın bu geçmişe bağlılığının ve o ortamda büyümesinin ürünleri bunlar. Bu tarz mekanlarda geçen romanların yazarlarına bakın, illa bir konak bağlantısı bulacaksınız hayatlarında.

İzmir Hikâyeleri, Halid Ziya'nın yazdığı son esermiş. Yeşilköy'deki köşkte geçen huzurlu zamanlardan sonra yazar son bir kez İzmir'e gidiyor ve doğup büyüdüğü yerlerin değişimi karşısında içinde bir burukluk ortaya çıkıyor, ardından bu kitabı yazıyor. Şahıslar yine halktan kimseler; işçiler, esnaf, tanıdıklar, falan. Bir de dildeki sadeleşmenin uç noktaya vardığı bir eser olmuş bu. Gayet sade, sohbet eder gibi.

"İnsanın önünde aşılacak yol pek kısa kalınca, daha yaşanabilecek günlerin sayısı azala azala artık sonra yaklaşınca geriye doğru bir bakışla gözlerin geriye doğru çevrilmesinden büyük bir haz duyuluyor. Sanırım bunun için olacak ki çoğu yazarlar hayatlarının sonlarının sonlarına doğru anıları yazmaktan zevk almışlardır. Yaşlıların da çocukluklarından, gençliklerinden ikide birde söz etmeleri, geçmiş yılların arasından andaç toplamaya uğraşmaları gene bu sebepten ileri geliyor olmalıdır." (s. 9)

Yaa... Daha yirmili yaşlarımızdayız, hatta bu aralığın yarısına bile gelmedim ama şimdiden ufak ufak olmuyor mu çocukluğa özlem, onlu yaşlara özlem? Şu çağda zannediyorum ki pek erken yaşlanıyoruz. Kırklarda, ellilerde ne olur, Allah bilir.

Gerilere Doğru: Giriyoruz. Halid Ziya önce çocukluk arkadaşlarıyla yıllar sonra karşılaşmalarını anlatıyor, sonra İzmir'e dönünce dedesinin konağını yıllar sonra tekrar geziyor, dolanıyor oralarda. Konak ortamı süper. Hizmnetçiler, akrabalar, bir dolu insan. Dedesi, Halid Ziya'ya Nurullah dermiş, Papağan Halid dermiş. Böyle tatlı anılar. Bir de edebiyatla haşır neşir olmaya başlamasının hikâyesi var. Nevruz diye bir dergi çıkarıyormuş Halid Ziya, orada Ohnet'den çeviri yapıyormuş. Bu Ohnet, Goncourt Biraderler falan, Fransa'nın ikinci sınıf yazarları zannediyorum, bir hocamız öyle demişti. Dönemin meşhurları ve Edebiyat-ı Cedîde kuşağını en çok etkileyen yazarların başında geliyorlar.

Mensur şiirler konusunda çok alay etmişler, Halid Ziya'nın konu hakkında söyledikleri şu:

"Bu 'Mensur Şiirler'den neler çektim neler?.. Tâ ki üstad Recaizade Mahmut Ekrem bir güzel mektupla onları övesiye kadar..." (s. 23)

İzmir'e gelen Fransız, İtalyan kabare sanatçıları, tiyatro ortamları, kültürel ortamlar, musikişinaslar... Bir dünya.

Eh, artık eleğini asmış olan büyük yazardan itiraflar da geliyor. Mesela şöyle:

"Haftada bir kez yazı yazmakla avunmak istiyorum. Bu, bilemedim bilemedim, beni iki saat oyalayan bir eğlencedir. Yazıdan da tiksindim ya... Düşün bir kez, altmış yıldan beri sürüp giden bir iş! Önceleri, genç iken, nasıl istek ve sevinçle, her yazılandan ruhsal bir ödül bekleyerek nasıl umutla yazardım. Ve her yazımı bitirince nasıl uçmak üzere havalanmaya hazırlanan bir kuş gibi hafiflik duyardım. Şimdi hiç öyle değil. Yazmak bence neredeyse bir işkence. Her yazıyı bitirince de bir ateşli bunalımdan çıkmışa benziyorum." (s. 29)

Adam fena bıkmış dsfd.

"(...) Hele edebiyattan bıktım, usandım. Özellikle bugünün edebiyatından... düne ilişkin olanlardan -ben de içlerinde olarak- usanmaktan daha da fazla bir duygu ile uzak kalıyorum. Bana edebiyattan söz etmeyin de her şeyden konuşun." (s. 30)

Önceki kitapta bir öyküyü anlatmıştım, oradaki görüşlerle çelişir gibi. Tabii zamanla fikirler de değişiyor. E tabii Çelik de değişti. Neyse, sonrasında polisiyeye sarıyor Halid Ziya. Bayağı bir polisiye okuyor, heyecan manyağı oluyor. Süper.

Sonra işte İzmir'de Halid Ziya. Karşısına kendi çocukluğunu konduruyor, kendisiyle konuşmaya başlıyor falan. O zamanının hayalleri, dargınlıkları, umutsuzlukları... Eski bir valsin duyulmasıyla birlikte gözlerden siliniyor çocuk, Halid ziya öylece kalıyor. İnsan merak etmeden duramıyor; 60 yıl sonra büyüdüğümüz yere döndüğümüzde biz ne bulacağız acaba?

Uzak Anılar: En sıkıntılı bölüm. İzmir'de bir akraba çocuğu var, Affan Sabit. Affan diyelim. Bu çocuk kedileri falan tüfekle öldürüyor, bir acayip çocuk. Bolca okuyor falan ama fena haşarı. Küçük Halid'i de alarak maceralara çıkıyorlar bazı bazı. Hizmetçilere sıkıntı çıkarıyorlar, bilmem ne. Çıktıkları gezintilerde Buca'nın minik bir köy olduğunu, İzmir'in şehir merkezinin sınırlarından itibaren her yerin ağaçlık, bağ bahçe olduğunu görüyoruz. Eski İzmir'e dair çok şey var.

Sonrasında katakullilerle Affan'ın ailesi batıyor, Affan kendini tasavvufa veriyor ve çile çekmek üzere bir dergaha kapanıyor. Sonra akıl hastası olduğunu düşünüyorlar ve İstanbul'da bir akıl hastanesine yatırıyorlar. Orada ölüyor. Hazin bir hikâye.

Güzel İhsan: Uzak anılarda kalmış bir adam İhsan. Onun hikâyesi, dolayısıyla İzmir'in de. Ben sadece şunu alacağım:

"Şilin o zamanlar İzmir'e sanki sarmış olan bir tür gümüş rupye idi ki yarım mecidiye olarak elden ele dolanırdı. Arada altmış para kadar bir fark olurdu ki bu fark yüzünden Kızıldeniz kıyılarından, Suriye'den akın akın bu paralardan gelir; açıkgözler bu ticaret yüzünden önemli kazançlar elde ederlerdi." (s. 135)

Böyle bilgiler mühim ve sıkça.

Civelek Ziver: Zenci bir çocuğun hikâyesi. Halid Ziya'nın takıldığı bir İzmir kahvesinin delikanlı sahibi, zenci bir çocuğu yanına alır. Bu sahip gençliğinde bir Habeş kıza aşık olmuş, kızı öldürmüşler falan. O yüzden çocuğu yanına almış, kendi evladı da o yaşlarda olacakmış çünkü, eğer olsaymış. Evlatlık statüsü de kazandırıyor çocuğa. Sonra çocuk deli hasta oluyor, adam para topluyor ve Halid Ziya da adamcağıza yardımcı oluyor ama sonradan çocuğun yaşayıp yaşamadığını bilmiyor. Bu öyküde önemli olan bilgilerden biri şu:

"(...) Zencilerin bir tane bayramı olurdu ki İzmir'in sayılı günlerinden biriydi. Onların Afrika geleneklerinden getirdikleri bir tören Kadifekale sırtlarında, İzmir'in Bahribaba sırtlarından denize bakan bir noktasında yapılırdı...
İzmir'de ne kadar değişik ve çeşitli kabilelerden gelme erkek-kadın zenciler varsa burada toplanırlar; yerler, içerler, oynarlardı. İzmir halkından bir büyük kalabalık da bunları seyretmek ve bu garip oyunlarını görmek için orada toplanırlardı. Özellikle borulu zenciler bu törenin en başta gelen öğeleri idiler." (s. 140)

İki Sima, Deli Fato gibi öyküler de İzmir'in insanı hakkında etkileyici öyküler. Halid Ziya, diyecek bir şeyim yok. Okunsun.

29 Eylül 2012 Cumartesi

Halid Ziya Uşaklıgil - Bir Hikâye-i Sevda

Kariler, eğer bir şeyler karalama derdindeyseniz, çok deli ve arıza bir yazar olacağınızı düşünüyorsanız ve Halid Ziya'ya bakıp "meeh" demişseniz çok veya az, bir şeyler kaybetmişsiniz demektir. Şu coğrafyada yaşamları süzgeçten geçirip de tadını bozmadan sayfalara aktarabilen nadir yazarlardan biri, "Lan benim romanlarıma kitlenmeyin, öykülerim daha başarılıdır, onlara da bakın," sözüyle tarihte yerini almış, bir iki giderinin dışında bolca okumuş, bir o kadar yazmış, çevirmiş, bir dönemin edebi ortamına damga vurmuş bir adamdır Halid Ziya. O yüzden lazım. Selim İleri'ye, Necati Tosuner'e, işte öyle öyle adamlara bakın. Favori yazarları arasında Halid Ziya'yı göreceksiniz.

Bir de tüyo: Kabalcı var, bildiniz. Girin, indirimli kitaplar bölümünü bulun. Oradan sadece 1 TL'ye Halid Ziya'nın kitaplarını alabiliyorsunuz. 1 TL. Tırto tırto kitaplara para vermeyin de bir tanecik alın bari lan. Ya da siz bilirsiniz ama alın bir tane, bulunsun.

Kitaptaki öyküler 1894-1921 arasında kaleme alınmış ve bazıları otobiyografik öğeler içeriyor. Halid Ziya öncelikle mükemmel bir gözlemci, ardından mükemmel bir kurgucu. "Bana birkaç isim verin, size hemen bir hikâye sunayım," diyor adam. Çünkü geçmişe dönük bitmek bilmeyen bir özlem var ve uydurukçuluk, kaynağını bu sonsuz özlemden alıyor. Gençlik yıllarını İzmir'de geçiren Halid Ziya, yazdığı onca öyküye, romana rağmen İzmir'in havasını sayfalardan alamamaya başlıyor ve 50 yıl sonra doğup büyüdüğü şehre geri dönüyor. Bu başka bir yazının konusu.

Bir Hikâye-i Sevda: Barba, Balkan Savaşları sırasında İzmir'e gelen bir meczuptur. Soru sorarlar, cevap vermez. Sürekli güler. Buna geldiği köyde derme çatma bir kulübe yaparlar, yemek verirler. Köyün meczubu olur artık, herkes onu çok sever ve kış gelince bir gemiye atlayıp gitmek isteyen köyün uğurunu bırakmazlar. Barba yine güler, köyde kalır. İşte güç isteyen işleri falan yapar. Bu arada Barba'nın aşık olduğu dedikodusu yayılır. Adam gerçekten de hayalet gibi gezinmektedir, böyle adeta aşığım ulan ben diye bağırmaktadır. Sorarlar, söylemez. Susar, gönül razı gelmez, o da alır kazmayı küreği, yıkıntıların arasında bir yol yapmaya başlar. Aylar geçer, yol biter, Barba için bir tören düzenlenir ve madalya gibi bir şey alır Barba.

Ortadan kaybolduktan sonra cesedini göl gibi bir yerde bulurlar, ayağına falan taş bağlayıp atlamış. Aldığı madalya tarzı şeyi de köyün en güzel kızının kapısına asılı bulmuşlar. Böyle bir garip insanın hikâyesi. Mahallesinde deli mi diyeyim, akıl hastası mı diyeyim, neyse, olanlar bilirler. İncelersiniz ama ötesini merak etmezsiniz. Halid Ziya ötesini de gösteriyor burada. Süper.

Emel-i Meyus: Her akşamüstü dışarıdaki çocukları izleyen bir amcamız var. Hiç kaçırmıyor; aynı saatte, aynı yerde. Eşi de kendi dünyasında bir kadın. Çocukları olmuyor, sıkıntı burada.

Doktorlar, hemşireler, kocakarılar, üfürükçüler, kar etmiyor. Bu sırada bir evliliğin anatomisini de çıkartıyor Halid Ziya. Evlendikleri zaman, çocuksuzluk, evlatlık fikrinin adam tarafından reddedilmesi, bir zaman sonra konuşacak hiçbir şey bulamamaları, bir odada sessizce yaşlanan insanlar... O geçen zamanın tıkırtısını işitebiliyorsunuz, oda da gözünüzün önünde canlanıyor. Tozlar içinde yaşayan iki insan. Zamanı öyle sakince öldüren insanlar Halid Ziya'nın kaleminden başka bir kalemden çıkamazdı zannediyorum.

Neyse, bir gün karısı adama müjde veriyor. Dünyalar adamın oluyor, emin olmak için doktorla konuşmaya gidiyor adam. Doktor yine birçok terim kullanarak adamın kafasını karıştırıyor ve diyor ki yanılıyorsunuz be mal, karınız hamile değil. Off, yıkılmaya gel. Sonra eve dönüyor, daha büyük bir umutsuzluk içinde kıvranırken yüklükten ses geliyor, bir de bakıyorlar ki üç tane kedi. Birini tutuyorlar evde, adını da İsmet koyuyorlar. Doğmayacak olan çocuğun adı. Ulan çok üzücü bir hikâyeydi ya.

Güzel Artemisiya: Kıvrandım şunu okuyunca:

"İnsanın hayatında geçmişin anılarına yöneltilen geriye bakış, bence tıpkı tersine çevrilerek bakılan bir dürbüne benzer: Bütün görüntüler ve biçimler uzaklarda, ancak ayırt edilebilen uzun aralıklarla sıra ile durur. Ancak renklere, çizgilere ilişkin olan bütün bakışı incitecek eksiklikler kusurlar uzaklığın boyutu ile örtülmüş, gizlenmiştir." (s. 30)

Halid Ziya, geçmişi böyle gördüğünü söylüyor. Gerçekten de bir süre sonra sadece güzel anılar kalıyor, ya da kötü anılar gerçekten de kötüyse, yani karakterimizi etkileyecek kadar, yaşamımızı değiştirecek kadar kötüyse ortada hiçbir şey kalmıyor. Hiçbir şey hatırlamıyoruz, bastırıyoruz ve diplere çöküyor ne varsa. Diplere, asla bir şey aramak istemeyeceğimiz derinliklere çöküyor. Nereden nereye geldik, neyse.

Anlatıcı muhtemelen Halid Ziya. Gençliğinde izlediği bir şarkıcıyı yıllar sonra tekrar izliyor ve geçmişin ne kadar da uzakta olduğunu fark edip yıkılıyor, kaçıyor ortamdan. Böyle.

"Ben daha fazla işitmemek için, şimdi bir çığlık acılığıyla yüreğime ezinç veren bu yinelemeyi duymamak için acele yürüyor, buradan bir an önce uzaklaşmak istiyordum. Ama o, iki masum çocuk annesinin (Artemisiya) bu gülerken ağlayan sesi beni izliyordu ve hâlâ izliyor:

Tara, tara, tira, tara, rara, rira..." (s. 39)

Daire-i İstintakta: Sorgu sırasında söylenenlerden oluşan bir hikâye, teknik bu. Bir kızcağız var, 15 yaşında. Bir yıl evvelinde bir adam çıkartıyorlar karşısına, evlendiriyorlar. Görücü usulü bile değil, veya kızın haberi olmadan öyle. Halid Ziya da dönemin sorunlarına olabildiğince eğilen bir yazar, dolayısıyla böyle şeyleri sıklıkla yazıyor. Kadına şiddeti ve çarpık evlilikleri eleştiriyor burada. Kadın öldürüyor kocasını en sonunda ama adam neler neler yapıyor. Şerefsiz. Bir de şey, kadın hamile olduğunu söylüyor adama.

"O gün yanına yaklaşarak yavaşça, hem gülerek hem korkarak söyledim. Ah, ne dedi bilir misiniz? Öfkeyle bana döndü, omuzumdan şiddetle bakarak: 'Sen de, piçin de yerin dibine batınız!' dedi." (s. 43)

Dsddsf, züppe olmakla suçlanan bir yazar için hakaret, küfür böyle kariler. Adam kibar.

Bayram Hediyesi: O zamanın arkadaş çevresine süper bir bakış ve yoksul insanlar. Rencide edilmeden bir insana nasıl yardım edilir, bu. Fakat asıl olay Süleyman Naim adlı bir arkadaşın söyledikleri:

"Ben sana bir şey söyleyeyim mi azizim? Edebiyatta eski, yeni, pek yeni, daha da çok yeni, yeninin yenisi yoktur. Yalnız bir şey vardır: Edebiyat!.. Bugünün edebiyatına, özel deyimiyle Edebiyat-ı Cedîde'ye karşı aşağılatmada bulunanlar ne kadar insafsızlık ediyorlarsa, eski edebiyatı küçümseyenler de haksızlıkla aynı şeyi yapıyorlar demektir. Edebiyatta ben ne eskilik, ne yenilik tanırım; edebiyatta ne dün vardır, ne bugün... Edebiyat, Batı'nın hüzünler ufuklarında ya da Doğu'nun keyifli göklerinde doğmuş olsun; edebiyat Arabistan'ın güneş tufanları altında tutuşan çöl denizlerinde, bir hurma ağacının lutfedici gölgesinde; ya da kuzeyin donuk tanyerleriyle boyanan buzdağlarında yetişsin, bence edebiyat, her vakit, her yerde birdir. Edebiyatta ayrımı yapılacak yalnız bir görüş açısı vardır: Güzel ya da kötü..." (s. 50)

Mai ve Siyah'taki şiir ve Edebiyat-ı Cedîde görüşlerini destekleyen, hatta koca bir dönemin özetini çıkaran bir bölüm.

Küçük Kambur: Halid Ziya'da çocukların yeri pek önemlidir. Kendisinin çocuklarla ilgili bir sözü vardı, galiba dünyada en çok çocukları, çocukların tertemiz, saf gönüllerini sevdiğini söylüyordu galiba. Dolayısıyla hemen her öyküde küçük rollü, büyük rollü çocuklara rastlarız. Bu da öyle. Küçük kambur, mutlu bir aile ortamında büyüyen bir çocuk. Babası eğlence olsun diye her zamanki gibi sallıyor kendisini bir gün, lakin çarşaf elinden kaçınca güüm, çocuk yerde. Omurgası zortluyor ve çocuk kambur oluyor. Bundan sonrası diğer çocukların kambura alışma safhası, giysi problemi, yani küçük bir çocuk için dert olacak bütün küçük sıkıntılar. Minicik detaylarda büyük bir dünya var Halid Ziya için.

Hiçbir şey bizim çocuğu yıkamıyor, ta ki beraber büyüdüğü bir kız evlenene kadar. Eh, bir insanı aşk yıkabilir ancak.

Bir Valide Tarafından: Görücü usulü evlilik temalı bir öykü. Anne, kızını evlendirmek üzere ve kendi gelinlik çağını hatırlıyor, anılara dönüp anlatıyor bazı şeyleri. Çok ilginç hadiseler var, zamanımızda birçoğu yok olmuştur ama o zamanlar niyeti belli eden şifrelermiş adeta. Birini alayım. Görücüler çıkarken.

"Onlar çıkarken size, 'Allah bağışlasın efendim, Allah güldürsün efendim!" derler, bu: 'Allah başkasına bağışlasın, başkasından güldürsün!' demektir." (s. 75)

Taktiklere gel lan, süpermiş. Neyse, kızımız bir genci beğeniyor, evlenecekler. Genç o sırada askere alınıyor, gidiyor. Ölüm haberi geliyor anneye, anne yıkılıyor. Kızına haberi daha vermemiş, öyle görüyoruz öykünün sonunda. Yıllar süren görücü akınından sonra işler yoluna girdi derken tekrar görücü akını başlayacak, kız için büyük yıkım. Adam insanın içini kıyıyor ya, gerçekten on numara beş yıldız öyküler.

Ruznâmeden Müfrez: Yani günlükten alınmış anlamında. Günlükten bir bölüm. Halid Ziya diyor ki operatör bir dostumun güncesinden aldım.

Bir gün doktora bir ressam geliyor, aşk hikâyesini anlatıyor. İşte karşı camda bir kız varmış. Bakışmalar başlamış, gülüşmeler başlamış, selamlar başlamış falan. Sonra anneyle ve kardeşiyle geliyor kız, ziyaret ediyor ressamı. Seviyorlar birbirlerini, evleniyorlar. Ressam gece bir de bakıyor ki kızın kulağının yarısı yok. Dert oluyor, ulan yarısı olsa ne olacak, olmasa ne olacak diyor ama bir yandan da istemiyor kızı. Aşık ama aşık değil. Çünkü kızın estetiği bozuk. Lan seviyorsan evlen, çocuk yap, süper bir ömür geçir. Kulağın yarısı yok diye lolo yapmak ne oluyor.

Neyse, doktor işte oraya bir şey yapamayacağını söylüyor, ressam da umutsuzlukla çıkıyor oradan. Bu kadar.

Büyükbaba: Yine bir Halid Ziya şahanesi. Gözlem, kurmaca gücü ve çocuk. Üçü bir araya geldi mi aha.

Büyükbabayla torunu, en azından anlatıcı öyle düşünüyor. Zamanlar boyunca gözlüyor anlatıcı, ikisine de bir hayat oturtuyor. Bir gün çocuk büyükbabanın yanında değil, adamcağız çökmüş ve elinde ilaç torbaları var. Gerisini biliyoruz ama o kalp burukluğunu bilmiyorsunuz, okursanız anlarsınız. Bildiğin sokaktan geçmeyen adamı geçer gösteriyor Halid Ziya, inanıyoruz. Zaten inanmak zorundayız, yazarların okuyuculara yalan söyledikleri nerede görülmüş?

Bir bu kadar daha öykü var, hepsi şahane. Okuyalım.

H. G. Wells - Dünyanın Sonuna Doğru/Dünyaların Savaşı

Kariler, bilim kurgu ne güzel bir şey. Mesela Lem. Konular ne kadar insan. Mesela Asimov. Konular ne ilginç. Mesela Lögüyi, konular ne kadar insanların boklukları. Çeşit çeşit oldukları için herkes bir tat alabilir. Gerçekten süper.

Bildiğimiz Dünyalar Savaşı. Lakin ki öyle değil, adamlar gelip çoto çoto dağıtıyorlar. Bizimkiler de toptur, tüfektir, böyle şeylerle karşı koymaya çalışıyorlar ama sihir gibi gelen bir teknolojiye karşı şansımız yok. Şanlı bir direniş yok yani, Falling Skies ortamı hiç yok.

En başta Mars'ta meydana gelen bir patlama var. Çeşitli ilginç veriler elde ediliyor. Mars bizim gezegenle aynı doğrultuya gelmiş, yakınmış falan. Gözleniyormuşuz bayağıdır. Ogilvy diye bir astronom var, Ottersaw Gözlemevi'nin başındaki adam. Bizim filozof esas oğlanın arkadaşı. İşte gözlemliyor bu değişiklikleri, sonra bizimkine diyor ki Mars'ta insana benzer yaşam formlarının yaşama şansı milyonda bir. Milyonda bir bizim için çok büyük bir oran, fakat evren için çok küçük. Yani, evrenden bahsediyoruz. Her şeyin olabileceği tek yer. Sonra üç ışık kaynağı tespit ediliyor, bunlar gezegenimize geliyorlar galiba. Güm diye düşüyorlar. Silindir bunlar, büyükler biraz. İnsanlar gidiyor yanlarına, kuluçka döneminden sonra açılıyor bunlar. Deli sıcak bir ışınla insanlar meşaleye dönüşüyorlar. Filmde pof diye küle dönüşüyorlardı hatırlıyorsanız. Demek ki ayar çok önemli. Izgara kokusunu seviyorsanız ayarı birazcık kısın, insanlar yansın.

Sonrası bildiğimiz kaçma olayları. Ordu harekete geçiyor, geçtiğine pişman oluyor. Adamlarda muazzam silahlar var, senin silahların adamlara üfürükten geliyor haliyle.

Biyolog olan Wells'in ihtisas alanıyla ilgili yaptığı açıklamalar güzel. Marslılar pipet gibi bir şeyle kanımızı etimizi emiyorlarmış, beslenme yolları bu. Wells şöyle diyor:

"Bu beslenme biçimi kuşkusuz bize çok iğrenç gelecektir. Ancak, bizim etoburluk alışkanlıklarımızın da akıllı bir tavşanda aynı duyguları yaratacağını düşünmek gerekir.
İnsanın, zamanının ve gücünün büyük bölümünü yemek ve sindirim işine ayırdığını düşündüğümüzde, bu tür enjeksiyon uygulamasının fizyolojik avantajları olduğu inkar edilemez. Bizim vücudumuz yarı yarıya bezler, damarlar ve organlardan oluşmakta, bunlar da heterojen gıdayı kana dönüştürüyorlar. Sindirim olayı ve onun sinir sistemine etkileri de gücümüzü azaltıyor ve düşünme kapasitemizi etkiliyor. İnsanlar karaciğerlerinin sağlıklı ya da sağlıksız oluşuna göre mutlu ya da mutsuz olabilmektedirler. Fakat Marslılar bütün bu ruhsal durumlar ve duyguların üstüne çıkmış konumdadırlar." (s. 100)

Adamlar ayrıca uyumuyorlar, cinsel ilişkiye girmiyorlar ve vücutlarındaki herhangi bir cortluğu daha doğmadan temizleyebiliyorlar. Kanser, şu, bu, hiç yok. Pirüpak, pırıl pırıl canavarlar. Sonlarını getiren de bu olacak zaten.

Esas oğlanla bir topçu yüzbaşısı mıydı, onun konuşmasında asker insanoğluyla Marslıları karşılaştırıyor. Zaten romanın temelinde de bu var. Adam diyor ki insanlar rahattı. Zengin olanları vardı, fakir olanları vardı, fakat herkes gece ailesinin yanında mutlu oluyordu. Marslılar bunun bir yanılsama olduğunu gösterdi. Öyle boş beleş yaşıyorduk, şimdi ahlak sistemleri değişecek, değer yargıları değişecek, dinler değişecek, şu bu. Yani büyük bir felaket yaşanmadan hiçbir şey değişmez diyor. Böyle bir şey.

Bir şey demeye gerek yok, süper kitap.

22 Eylül 2012 Cumartesi

Hakan Bıçakcı - Karanlık Oda

Hakan Bıçakcı'nın yine nereden ne çıkaracağının belli olmadığı bir roman. Entry girseydim böyle girerdim. Girmedim.

Bir otobüste, hattın son durağında ve hiç bilmediği bir yerde uyanan bir adam var. Kendisi fotoğrafçı. Gecenin bir körü otobüsten iniyor. Gidecek pek bir yer yok, yakındaki lokanta dışında. Gidiyor, çorba morba içiyor. Adamın evinde kalıyor, sonra şimdiyle geçmiş arasında bazı acayip bağlantılar kuruyor, kaçıyor oradan. Yaralar belirmeye başlıyor vücudunda. Fotoğrafçı olmak için yaptığı korkunç yolculuk var bir de, İstanbul'a gelişi ve kendi dükkanını açana kadar geçen sürede yaptığı düğün fotoğrafçılığı. Yaralar çoğalıyor, her şey birbirine giriyor, adam ne olduğunu anlamıyor, bağlantılar kurmaya devam ediyor. Herkes, her şey birbirini andırıyor. Böyle.

Okurken kelimelere, olaylara dikkat edilirse daha ilk sayfalardan mevzu ortaya çıkarılabilir. Otobüs yolculukları, bürokrasi mavisi, doktor, falan. Bir de müzikler var ama sadece var, olaylara bir fon oluşturmuyor, bir katkı sağlamıyor. Adamımız müzik dinliyor, o kadar.

Geriyor, bir noktaya kadar anlamak istiyor insan neler olduğunu. Hakan Bıçakcı'nın istediği zannediyorum King'in isteğiyle aynı; olağan insanların olağanüstü durumlardaki tepkilerini sınırları çizilmiş ve ipuçları verilmiş bir gizemin etrafında kurmak. Başarılı ama büyük umutlarla okunmamalı sanıyorum.

Kısa, böyle. Güzel. Sahafta görülürse kaçırılmasın.

19 Eylül 2012 Çarşamba

Charles Bukowski - Postane

Ayyaşın önünde saygıyla eğilelim. Şimdi kalkalım.

Bukowski'nin ilk kitabı. Chinaski'nin ilk ortaya çıkışı. Bir yanda beynini hafif ateşte kırk dakika pişiren, sevişerek yaşama gücü bulan bir uyumsuz, öbür yanda savaş çığlıklarının duyulduğu bir ülkenin çarpık iş düzeninde tutunmaya çalışan bir işçi. Henry "Hank" Chinaski. Tanıştığınıza inanın ki mutlu olmadınız.

Chinaski'nin 11 yıllık bir dönemi var burada, anlattıklarından çıkardığımıza göre 39-50 arası. Kendisine göre bu iş bir yanlışlık olarak başlamış. Herkesin işe alındığını duyunca kendisi de başvuruyor. Yanlışlık dediği de deneme sürecinde bir kadını fikfiklemesi. İşi seviyor, sırf düzüş ve rahat dağıtım olduğunu düşünüyor. Yani seks olmasa işe girmeyecek belki. Birazcık şeyimize mukayyet olmalıyız zannediyorum.

Sonra Jonstone diye bir ayının yönetiminde çalışıyor. Jonston bir ayı. Anlayışsız, kaba ve tam bir sistem adamı. Tipik bir dişli. Chinaski elbette "kaşınıyor" bu durumda.

"Yedek taşıyıcıların kendileri olmayacak emirlerine itaat ederek Jonstone'ı mümkün kılıyorlardı. Acımasızlığı bu denli bariz birinin böyle bir konuma nasıl geldiğini anlamakta güçlük çekiyordum. Kadrolu taşıyıcıların umurlarında değildi, sendikalı işçinin beş paralık değeri yoktu." (s. 9)

Sonuçta bir şikayet mektubu yazıyor Hank, biri daha üst mercilere, biri Jonstone'a. Sonunda paparayı yiyip bir de Jonstone kendisine iş vermediği için çalışırken boşta kalıyor. Sonra Jonstone mecburen, tahminimce kanunlar gereği kendisine iş vermek zorunda kalıyor ama en kazık güzergahı veriyor. Belli bir zaman veriliyor ve imkansızı başarmasını istiyorlar Hank'ten. Tamamen götlük çok affedersiniz. Bu sırada Hank'in köpeklerle maceraları, postacılarla sıkıntısı olan bazı insanlarla maceraları... Hank tepkileri var buralarda bol bol. Sabah işe giderken otobüste ıhsı tıhsı diye kendi kendime güldüm. Tutanaklar da var. Jonstone, kendisi gibi lüzumsuz tutanakları Hank'e yolluyor bıkmadan. Hank de çöpe atıyor bunları. Sürekli bu döngü devam ediyor. Delirmemek elde değil, böyle böyle insan alkolik oluyor işte. Hank'in mektup bırakırken girip şarap içtiği, tuvaletine sıçtığı kilise bölümü de var, yoksa değil yemek yiyecek, uyuyacak zaman yok. Tam bir sömürü düzeni.

Ya Allah aşkına, bok gibi bir sabahı güzelleştirecek şöyle bir bölümden daha güzeli olabilir mi? Şöyle:

"Kaçık ve donuk insanlardan geçilmiyordu sokaklar. Çoğu güzel evlerde yaşıyor ve çalışmıyorlardı, bunu nasıl başardıklarını anlamakta güçlük çekiyordu insan. Mektuplarını posta kutusuna koymana izin vermeyen bir tip vardı mesela. Kapının önüne dikilip üç blok öteden gelişini izler, yanında vardığında elini uzatırdı.
Aynı güzergahta çalışan birkaç kişiye sordum.
'Kapının önünde durup elini uzatan adamın sorunu nedir?'
'Hangi kapının önünde durup elini uzatan adam?'
Hepsinin sesi de aynıydı.
Bir keresinde o güzergahta mektup dağıtırken elini uzatan adamı gördüm, evinden yarım blok ötede durmuş komşusuyla konuşuyordu. Bir blok ötede beni görünce evine yürüyüp beni karşılayacak kadar zamanı olduğuna karar verdi. Arkasını dönünce koşmaya başladım. Ömrümde bu kadar hızlı mektup dağıttığımı hatırlamıyorum, müthiş bir depara kalkmıştım, hiç düşürmedim tempomu, öldürecektim onu. Mektubu posta kutusunun aralığına sokmak üzereyken döndü ve beni gördü.
'HAYIR HAYIR HAYIR!' diye bağırdı. 'KUTUYA KOYMA!'
Bana doğru koşmaya başladı. Bulanık ayaklarını gördüm sadece. Yüz metreyi 9.2'de koşmuş olmalıydı.
Mektubu eline bıraktım. Zarfı açtı, verandayı katetti, kapıyı açtı ve içeri girdi. Ne anlama geldiğini bana birinin anlatması gerekiyordu." (s. 26)

Otobüste onca asık surat, Dudullu'ya doğru gidiyoruz. Bir gülme aldı beni. Sahneyi gözümde canlandırdım, duramıyorum. Çok iyi geldi, günüm de süper geçti. Şu paragrafı okumayı nasip edenlerden, yazarından çevirmenine Allah razı olsun.

Bunun dışında işyerinde kafayı cozutan adamların hikâyeleri de tam bir kara mizah örneği. Bir tanesini alıyorum: G.G adlı amca. Gittiği güzergahlarda çocuklara şeker veriyor, bir gün mal bir anne tarafından çocuk tacizcisi olduğu öne sürülüyor. Sonrasında bir gün işini bırakıp ağlayarak kaçıyor G.G.

"G.G'yi bir daha görmedim. Kimse bilmiyordu ona ne olduğunu. Sözünü de etmiyorlardı. 'İyi adam.' Kendini posta hizmetine adamış adam. Yerel bir marketin reklam broşürleri yüzünden gırtlağı kesilmişti -özel indirim: üç doların üzerindeki her alışveriş için bir kutu çamaşır tozu bedava.' (s. 37)

Bütün bu postane hikâyesi sırasında Henry üç kadınla beraber oluyor: Betty, aileden zengin, nemfoman Joyce ve Fay. Bukowski'nin Fay'den çocuğu oluyor, otobiyografik bir karakter. Diğerleri de muhtemelen öyle, belki Joyce değil öyle. Kadınlarla yaşadıklarına girmiyorum, hipodrom olaylarına girmediğim gibi. Sadece Joyce'un ısrarıyla alınan muhabbet kuşlarının Hank'i nasıl delirttiğini söyleyebilirim ama söylemem, inanılmaz keyifli bir bölüm. Alın da okuyun, onu da mı yazayım.

Hank için nokta cümle:

"'Yarın hangi ata oynamayı düşünüyorsunuz?' diye sordu barmen.
'Yarın çok uzak,' dedim ona." (s. 115)

Tez görüldüğü yerde alına. Süper kitap.

17 Eylül 2012 Pazartesi

Hakan İşcen - Yaratıcı Yazarlık Kursu

İçinden Küçükyalı geçen bir kitabı daha önce hiç okumamıştım.

Küçükyalı, Maltepe'yle Kadıköy arasında küçük sayılabilecek bir yer. Dev nüfusuna rağmen. E-5'in üst kısımları da Küçükyalı olarak geçiyor ama orada bambaşka bir kültür var, görece sonradan türeyen bir kültür. Göç kültürü. Ben sahil taraflarından bahsedeceğim. 63 denen bir yerde oturuyorum ben, adını 63 Sineması'ndan alıyormuş. Asıl adıyla İpek Sineması. Neyse, sokağımızda yaşayanlar ben doğduğumdan beri aynı insanlardır. Bir aile taşındı, onlar da Üsküdar'da deniz gören bir yere gitmişler. Burada denizi görmek beş dakikayı almaz, kendinizi sahilde bulursunuz. Sokaklar geniştir, sahil doldurulmadan önce denize daha yakın bir yer olduğu için apartmanlar da deniz apartmanı diyeceğim bir türdendir, hani deniz kenarına yapılan apartmanların balkonları, pencereleri daha bir açık olur ya. Sahil apartmanı işte. Ben buralarda büyüdüm, burada okudum ve Kadıköy'e taşınmazsam burada yaşayacağım. Benim için çok önemli, süper bir yerdir.

Hakan İşcen, ilk kitabında sıklıkla olmasa da Küçükyalı'dan, Çamlık'tan bahsediyor. Bizden bir kuşak öncesinin tam anlamıyla yaşadığı bu küçük semtin izlerini şimdi kırıntılarla sürüyorum, 90'larda, çocukluğumda eski Küçükyalı'dan pek az şey kalmıştı. Bu yüzden İşcen'in kitabı ayrı bir güzel geldi ama objektif yüzü takınıyorum. Takınıldı.

İşcen, dergilerde pişen bir yazar. Dergi pişmesi bence mühim. Öyküleri birileriyle paylaşmak ve yayımlamak, yazma sürecinde oldukça keyifli olmalı. Tabii tek yol bu değil, Hasan Ali Toptaş yalnızlığında, kendi ışığının gösterdiği yolda yürüyen yazarlar çoktur. İhsan Oktay Anar da anlattığına göre böyle. Yine de ne bileyim, dergi ortamı ya. Güzel olsa gerek.

Yaratıcı Yazarlık Kursu I:

"Pazar günü annem öldü; ben de salı günü kursa yazıldım. Tabii ki yazar olmak için annemin ölmesini beklemiyordum." (s. 3)

Girişte bir Yabancı kokusu alıyor musunuz? Bizi en çok başkalaştıran insan olan anneye, Camus'ye en kral selamlardan biridir bence bu iki cümle.

Orhan, annesi öldükten sonra bir yazarlık kursuna yazılıyor, telefonda görüştüğü sekreter gibi hanım Ceren'e vuruluyor ve yazmak için rüyalara sığınıyor. Çocukluğunda arkadaşlarına anlattığı hikâyeleri kağıda dökemiyor bir türlü, bu yüzden yazacağı rüyalar görmek istiyor. En sonunda başarıyor da, fakat bu sefer annesinin anısını, yüzünü kaybediyor. Hikâye burada bitse de bir bitmemişlik hissi hakim son cümleye kadar. Zaten bitmemiş, kitabın sonunda çemberin ucu yine kendini buluyor, bu arada biz de diğer öykülere sürükleniyoruz.

Yuri Gagarin: Zihnine hapsolmuş 40 yaşında bir adam. Babası ölmüş, annesi bakıyor ona. Babası gemiciymiş, gemileri izliyor sürekli. Yıllar sonra aynı mahalleye, onları ziyarete gelen bir ana kız var. Kız, adamı görmek için üst kata çıkıyor. Ergün. Babası öldüğünden beri penceresinden görebildiği bütün gemileri defterine not ediyor. Bakışları boş, gözlerini kaçırarak konuşuyor ve kız hakkındaki her şeyi hatırlıyor, her şeyi. Plaklar, fotoğraflar çıkıyor ortaya, geçmişe dair her şey ortaya çıkıyor ve eski günler hakkında konuşuyorlar. Aşık olduğu kızı yıllar sonra tekrar gören adam çok mutlu. Yuri Gagarin isimli gemi geçene kadar. Ergün pencereye koşuyor, Ergün hatıralara, babasına, gemilere koşuyor, Ergün yıllardır yaşadığı o hapishaneye koşuyor.

Salacak'ta Okazyon: Oğulları İngiltere'ye giden yaşlı bir çift, huzurevi öncesi ev satışı ve satıştan önce çiftte yeşeren bir umut; acaba evi alacak olan meçhul şahıs oğulları mı? İşcen'de beklemek var. Ebeveyn beklemesi ve ebeveynlere duyulan kırgınlık çocuklarda. Açmazlar çok. Bu tarz öyküleri yazmayacağım, her birinin tadı ayrı ayrı lezzetli.

Komiser Şefik: Yarattığı karakterle çatışan bir yazar. Fiks olsa da güzel bir örnek.

Kırmızı Lokomotif: Bu süper işte. Çocukluk, yine bir baba, trenler... Volkan bir doktor, yakın arkadaşı ve kendisinden daha başarılı olan Erkan da öyle. Erkan, Volkan'ın eski eşiyle evlenmek istiyor, fakat bir tren kazasının ardından felç oluyor ve terk ediliyor. Bunları çocuklukla karıştıralım ve süper bir öykü olsun.

Sarı Haplar: Yazmayacağım dedim, bunu yazmalıyım ama. Bence kitaptaki en başarılı öykü. Uzaklara giden bir kızın ardından eşe ne kadar dayanabilir -iki anlamda da- bir insan? Bize ait olan hataları ne kadar dışlaştırabiliriz? Bu. Süper.

Lebi Derya Aile Çay Bahçesi: Gençliğinin bir bölümünü belli bir mekana sürekli giderek geçirenler için çok şey ifade edecek bir öykü. Mekanla birlikte değişmek. Böyle.

Arada bir sürü öyküyü atlayarak sona geliyorum.

Yaratıcı Yazarlık Kursu II: Kurs bitti ve kitaptaki tüm öykülerin bu kurs sürecinde yapılan çalışmalar olduğu ortaya çıktı. Ceren'le evlenildi. Bir kadın girer, başka bir kadın çıkar. Bence Orhan, öykü yazmaya başlamakla kaybetmedi annesini, Ceren'i tanımakla kaybetti. Capote'nin deyişiyle... Yani şöyle bir şey diyordu: Bir kadın gelir ve adamın hayatında anneden daha büyük bir yer eder. Yani bunu işte sanatlı falan söylüyordu.

Yazmak, "özgürlük" kazanmak, kırgınlık ve aşk hakkında mükemmel bir son öykü. Şöyle bir izlenim oluştu bende, bence İşcen kendine ne kadar "yakın" yazıyorsa o kadar iyi yazıyor. Bu konuda ebeveyn-evlat öyküleri örnek gösterilebilir. Ama mesela şeyi açın, bazı tam anlamıyla kurgu bölümleri açın, bazı zorlama diyaloglar, gözde canlanmayan tasvirler, aşırı süslü kelimeler göreceksiniz. Bahsettiğim izleğe sahip öykülerde böyle bir şey yok. Son derece başarılı, hatta zaman zaman Selim İleri tadı veren öyküler.

Son derece sevdim, tanıştığıma da çok sevindim. Umarım sahafta mahafta bir yerde romanına da rastlarım, onu da yazarım.

Mara'yı da bilelim. Sakin sakin şarkılar ne güzel. Mevsimidir.


16 Eylül 2012 Pazar

Stephen King - Zifiri Karanlık, Yıldızsız Gece

King'in dört hikâyesi var, bu hikâyelerin ortaya çıkış kıvılcımları ve King'in hikâye türüyle ilgili görüşleri kitabın sonunda.

1922: Bir çiftçi babamız var, çok kitap okuyor ve gül gibi geçinip gidiyor. Bir eşi var, bir de oğlu var. Eş Arlette'e babadan 100 dönümlük bir arazi kalıyor ve adamımız Wilf bu araziyi kendi arazisine katmak istiyor ama Arlette çiftçilikten bıkmış, büyük bir şehre gitmek istiyor. Bu noktada Sinsi Adam ortaya çıkıyor; King'in pek sevdiği o bilinmeyen, karanlık bir kötülük enerjisi. Sinsi Adam'ın dediklerini yapan Wilf, oğlu Henry'yi annesine karşı kışkırtıyor ama cinayet için bu yeterli değil. Henry'nin annesinden nefret etmesi lazım. Çok içtiği bir gece annesi büyük bir başarı örneğiyle yapıyor bunu; oğlan Metodist Kilisesi'ne gidiyor, dindar biraz. Annenin bazı uygunsuz hareketlerinden sonra kadını gebertiyorlar. Burada benim Yavaşlatılmış King Zamanı adını verdiğim bir zaman var. Adı çok şekil, değil mi? King bir karakterine cinayet işletirken zamanı iyice yavaşlatıp bütün ayrıntıları verir ya, öyle.

"Bıçağı yanağından çıkartırken çeliğin dişlere temas ettiğini düşündüm. Gözünün biri dehşetle bana dikilmişti, diğeri yere düşen silaha doğru yoyo gibi sarkıyordu."

Yoyo kısmı abartılı oldu ama anladınız. Bu kitapta da böyle bir cinayet sahnesi var. Muazzam.

King'in kafayı bozduğu Ergen Bilinmezliği'yle alakalı bir bölüm:

"(...) Henry dönüp bana baktı. Ağzının kenarından kan sızıyordu ve altdudağı şişmeye başlamıştı. Gözlerinde sadece ergenlere özgü o katıksız, çiğ öfke vardı." (s. 18)

Eğer King okuyorsanız bilin ki şiddete uğramış, nefretle bakan bir genç varsa o olayın sonu iyi bitmeyecektir.

Neyse, kadın ölüyor, su kuyusuna atıyorlar. Üstüne bir de inek öldürüyorlar, onun cesedini de atıyorlar, çünkü kadının ölmediğini düşünüyor baba. Sonrasında annenin şu babadan kalan araziyi satmak istediği şirketin avukatı geliyor, kadının ortadan kayboluşunu araştırıyor. Ondan sonra şerif geliyor, o da araştırıyor. Henry'nin bir sevgilisi var, mal çocuk onu hamile bırakıyor, kızı yatılı bir okula yolluyorlar ve cinayetten ötürü kafayı üşüten Henry kızın peşinden gidiyor falan. Olaylar, bir şeyler...

Bu işi sevdim; bir de King Gri Gözü var yine.

"(...) Gözlerindeki o araştıran pırıltı kaybolmuştu. Yeşil de öyle. Gözleri, bulutlu bir gündeki gölün rengi gibi mat, sert bir griydi." (s. 74)

Ciddi bir hadisede, kafayı kırmak üzere olan bir insanın gözleri King için hep gri. Sadece kafa kırma olayı da değil, sanıyorum doğaüstü bir algılayışı, görüşü olan insanlarda bu göz rengi değişimi oluyor.

Sıçanlar da var; Lovecraft'ın Duvarlardaki Fareler hikâyesi geliyor akla. Bu hikâyede de korkulan iki şey var. İkincisi; Arlette'in hayaleti. Esas adamımız bu sebeple kafayı kırıyor yavaş yavaş. İkincisi de cesedi yiyen fareler. Fareler her yerden çıkıyor, olayın üzerinden yıllar geçtikten sonra bile hikâyenin sonunda fare var yine.

Çok kısa anlattım, bir dünya yan olayla sadece bir cinayetin öyküsü değil, sokakta gördüğümüz insanların olağanüstü bir olayda nasıl davranacaklarının da öyküsü bu.

Koca Şoför: Tess bacımız, görece ünlü bir serinin yazarı. Bir imza gününe çağrılıyor, dönüşte kitapçının tarifiyle kestirme bir yoldan gitmeye karar veriyor ama kestirme yollar problemsiz olmasa böyle öyküler de ortaya çıkmaz.

Tess tecavüze uğruyor, boğazı sıkılıyor ve öldü diye bırakılıyor. Meğersem ölmemişmiş. Bir şekilde evine gidiyor ama bu "bir şekilde" ifadesini öyle hop diye düşünmeyin, King'in bu hikâyelerdeki konsepti, belli bir zaman aralığında bütün davranışların olduğu gibi ortaya konması ve bu davranışların ardındaki sebepleri belirlemek. Tecavüze uğrasam, uğrasanız ne yaparız? Bu.

Hanım düşünüyor, düşünüyor, olayın arkasında kitapçı bayanın olduğunda karar kılıyor ve düşüncesinin doğru olup olmadığını anlamak için kadının evine gidiyor. Beklediği gibi kadın şaşırıyor, bizim hanım da içeri gidip gebertiyor karıyı. Ardından iki evladın peşine düşüyor. Burada bir aile dramıyla karşılaşıyoruz, gerisini de anlatmıyorum.

Mesela çok ince bir nokta. King'in ayrıntıları hakkında bir fikir verebilir:

"Yedi saatten az bir süre içinde iki kez duş yapmıştı ama kendini hâlâ kirli hissediyordu. O kadar banyoya rağmen onu hâlâ içinde hissediyordu. Onun...
'Çük suyu.'
Ayağa fırladı, korkmuş kedisi koridora koşarken ve ortalığı batırmasına ramak kalmışken lavaboya vardı. Kahvesi ve mısır gevrekleri tek bir öğürtü eşliğinde ağzından boşaldı." (s. 234)

Normal insanların başa gelen felaketlerden sonra yarattıkları karakterler zenginliğinde King süper; Tess polisiye kitaplar yazıyor ve o kitaplardaki en zeki karakterin yardımına başvuruyor. Psikolojik bir mekanizma zannediyorum, bilincin yabancı olduğu topraklarda bilinçaltının da yardıma koşması gerekiyor, sanırım bu yüzden evinde romanlar yazıp mutlu mesut yaşayan bir insan katile dönüştüğünde başkalaştırdığı yaratılarından yardım alıyor.

Adil Uzatma: Ben düşündüm ki Ruhlar Dükkanı'nın... Ya bir şeyi söylemeden edemeyeceğim; arkadaş nasıl isimlerle çeviriyorsunuz şu kitapları ya. Needful Things nere, Ruhlar Dükkanı nere... Evet, o kitaptaki Gaunt dönmüş de milletle anlaşma yapıyor. Çünkü olay Derry'de geçiyor, Castle Rock civarı. Ayrıca bu hikâyede anlaşma yapan öcünün de dişleri sivri, tırnakları sivri, falan.

Olay şu: Muhasebeci ve kanser bir abimiz var, bu abinin bir de liseden arkadaşı var. Bu arkadaş hayatta çok başarılı olmuş, çok mutlu bir adam. Bizimkinin sevgilisini çalıp evleniyor, üç çocuğu falan oluyor. Streeter namlı bizim muhasebeci eleman, tenha bir yolda bir tezgahta takılan adamın tekiyle bir anlaşma yapar ve yıllık kazancının %15'ini satıcı abinin hesabına yatırmak şartıyla en nefret ettiği adamın hayatının bok oluşunu izler. Bu sırada kanserli hücreler kaybolur, çocukları zengin olur falan. Öbür tarafta nefret ettiği en yakın arkadaşının hayatının dibe batışını yakından izler. Böyle.

İyi Bir Evlilik: 27 yıllık bir evlilik, bir insanı tanımada ne kadar yeterli olabilir? Zaman önemsiz olmak üzere benim cevabım şu: Gerçekleşen olaylara verdiği tepkiler ölçüsünde bir insanı tanıyabiliriz, ötesini bilemeyiz. Dünya yok olacak olsa eşimizin kendi hayatı pahasına bizi kurtarıp kurtarmayacağını bilemeyiz. Hiç bakmadığımız rafların diplerinde neler bulabileceğimizi bilemeyiz. Annesine bakmak üzere evden ayrılan ve iki saat sonra dönen ev arkadaşımızın o sırada bir kıza tecavüz edip etmediğini bilemeyiz. Her insan bildiğimiz ölçüde yaşıyor, dolayısıyla bilmediklerimiz o kadar ağır olabilir ki dünyaya olan inancımızı kaybedebiliriz ama bu yine bizim suçumuz. Yani arkadaş, asla "asla" demeyeceksin. Olay bu.

Darcy ve Bobby, 27 yıllık evli bir çift. Bobby bir nümizmat, yani para koleksiyoncusu. Hep bu sebeple, hem de işi gereği çokça yolculuk yapıyor. Tabii hikâyenin en başında bu yok; Darcy'nin hayatını, ikisinin nasıl tanıştığını, evliliklerini, çocuklarını falan görüyoruz. King'in evlilik hakkındaki tespiti süper: Uzun yıllar süren bir evlilikte birikmiş sayısız küçük anıların ağırlığıyla mutlu olduğumuz sonucuna varabiliriz. Bunun dışında iki taraf arasında belli sınırlar vardır, iki taraf arasında belli ödünler verilir ve bunlar bilinmeyendir. Kabul edilemeyenlerdir veya. Bunlar görmezden gelinir, pek umursanmaz. Bir süre Sonra. 27 yıl bence oldukça yeterli bir süre.

Neyse, Darcy bir gün garajdaki bir kutunun derinlerine bakıyor. İşte görmemesi gereken bir şey var falan. Bob arıyor o gece, anlıyor ki Darcy'ye bir haller olmuş. Darcy yatıyor, kalkıyor, karşısında Bob. Bob meğer küçük düzenekler kurmuş. Filmlerde görüyoruz; mesela bir çekmeceye içten bağlı küçük bir iplik. Açtığın anda kopuyor falan. Durumu anlatıyor Bob, çocukken böyle manyak bir arkadaşım vardı, işte kamyon kazasında öldü falan. King'in karakterleri kamyonlardan, tırlardan da çok çekti, evet. Kadın bununla yaşayamıyor elbette. Böyle bir şey.

Süper bir kitap, 5 TL'ye aldım. Şaka gibi. Dostlar, bakınız; Shaft'ın iki arka sokağına gidin, küçücük bir dükkan var orada. Bulduğunuzu kapın. Adam çok ucuza satıyor.

Yani King yazmış, biz okuyup keyiften dört köşe olmuşuz. İşte öyle bir şey.

Arkadaşlar, geçen cumartesi Cenk Taner Kartal'daydı. Tek başına geldi, şarkılarını çaldı ve gitti. Bir fotoğraf çektirmek istedik, elim ayağım birbirine dolaştı. Kız arkadaşım sohbet etti, sonra yanına gittik.

"Ebi," dedim. Arada baktı.
"Ebi, çek seviyiriz."

Yiğit Özgür karakterine döndüm yemin olsun. Lan saygıdan adamın bel hizasından aşağıda duracaktım, o derece. Lise kahramanıdır Cenk Taner, Kadıköy'dür ve gençliktir.


13 Eylül 2012 Perşembe

Johann Ludwig Tieck - Elfler

Masal Evi zannediyorum 6 45'in yan şeysi.

Elfler... Yani yakışıklı, uzun saçlı, alnı geniş kardeşler. İstisnasız hepsinin alnına uçak inebilir. İnsanları pek sevmezler, çünkü hırslarımıza yenilip onları rahatlıkla satabiliriz, satmışız da. Kendi dünyalarında yaşayan süper canlılar. Karda, yağmurda vay anam havaya bak diye şikayet etmezler, doğanın parçası olmuşlardır artık. Obez olanları yoktur, vücut güzelliğine dikkat ederler, fön çektirmeyi ihmal etmezler. Güzel kardeşlerimizdir elfler. Drizzt var bir de, ona girmeyelim. Manyak herif.

Tolkien'ın mitolojiden çok ekmek yediğini biliyoruz, bunların ilk örneği de mesela bu Elfler. Alman sazlı sözlü edebiyatın yazılı edebiyata geçmiş ilk örneklerindenmiş, Tieck de bunu ilk yapan adamlardanmış. Önemi böyle.

Masal işte: Komşu çocuğuyla yarışan bir kız var, bu kız elf diyarını buluyor ve orada güzel günler geçiriyor. Sonra kral elf geliyor, "Git buradan ama yine de seni seviyoruz, sakın bizi kimseye söyleme," diyor. Kız eve dönüyor, meğer yedi yıl geçmişmiş. Sonra komşunun çocuğuyla evleniyor. Tabii komşunun çocuğu adam olmuş artık. Süper bir kızları oluyor, kız çok güzel ve insanlarla takılmıyor pek. Esas kızın elf diyarındayken oynadığı başka bir kız var, o da bu esas kızın kızıyla oyunlar oynuyor. Çok karışık oldu böyle anlatınca. Neyse, baba kızına diyor ki, "Sen değişik misin, git biraz insan içine çık." Bir de bu elfler kendilerini çingene olarak kamufle ediyorlar, çingenelerin kovulması gündeme geliyor. Esas kız da kocasına elfleri anlatıyor en sonunda. Sonuç olarak elfler ortamdan uzuyor, civardaki bütün güzelliklerin sebebi oldukları için de çiçekler soluyor, ağaçlar kuruyor, dünya boku yiyor yani. Bu.

Şimdi sadece elfler yok, cüceler de var. Madenci cüceler. Bir de esas kızı oradan dehdehleyen bir bayan var, o da Galadriel'a benziyor biraz. Kıza yüzük veriyor bir tane giderken. Galadriel kendi yüzüğünü vermemişti tabii Frodo'ya. Ben olsam ben de vermem, çocuk zaten kendi yüzüğünü taşımaktan helak olmuş.

Böyle bir kitap. Gayet güzel, üç yaşındaki çocuğa bu masalı okuyup eline Silmarillion'ı tutuşturmak lazım. Dsfds.

http://www.ttnetmuzik.com.tr/album/Blues_Sehri/25232/albums/341667

D-100 de 90'lardan güzel bir grup. Ada'nın tüm müzisyenlere kucak açtığı, aynı zamanda stüdyolarını da açtığı zamanlardan. O dönemden Grizu da var. Bir sonraki yazıya da Grizu koyayım.

12 Eylül 2012 Çarşamba

Jean-Paul Sartre - Uyanış/Akıl Çağı

Ben Uyanış diye aldım, Can'ın yeni baskılarında Akıl Çağı diye geçiyor. Doğru olan bu ikinci dediğim sanırım. L'âge de raison orijinal adı, dolayısıyla evet. İkincisi daha güzel. Bendeki baskısı 1971, Altın Kitaplar. Ciltli, şömizli falan. Bendeki adını da başlığa alıyorum. Bunu okuyalı bir sekiz yıl oldu. Lisedeydim, pek bir şey anlamamıştım. Yine anlamadım. Zaten blog'un olayı bu.

Adamımız Mathieu Delarue, daha romanın başında kendisiyle ilgili çok önemli bir bilgi verir. Bir dilenciyle konuşuyor, mevzu İspanya İç Savaşı.

"'Yemin ederim ki oraya gitmek istiyordum. Ama işimi yoluna koyamadım.'" (s. 9)

Mathieu ve Sartre 1905 doğumlu. İkisi de bir lisede felsefe öğretmeni. Benzerlikleri geçiyorum. Mathieu, kendi erdemleriyle, kendi doğrularıyla ağzına kadar dolu, kendisinin dışına çıkmayan ve 35 yıllık hayatını bu şekilde geçirmiş bir karakter. Özgür. Kendini hayatına, davranışlarının sonucuna zincirleyebilecek, bu sebeple hayatının ziyan olduğunu düşünecek kadar özgür bir insan. Özgürlükle karakterin çatışmalarının, birleşmelerinin ve hiçbir şekilde yenilenmeyişlerinin ayaklı ispatı. 

Yedi yıllık sevgilisi Marcelle hamile. Mathieu, romanın başlarında Marcelle'i ziyaret ediyor ve eski fotoğraflara bakıyorlar. Mathieu, Marcelle'e o günleri arayıp aramadığını soruyor. Cevap aha:

"O zamanları mı, hayır; elde edebileceğim hayatı arıyorum sadece." (s. 12)

Şimdi bu iki alıntıyı birleştirirsek şu çıkıyor ortaya: Mathieu, hayatı kendisini pek bir yere sürüklemesin diye harekete geçmemekte direnen, değişkenliğe karşı olan, kendi özgürlük anlayışınca hareket eden ve bağ kurmaktan uzak duran bir adam. Marcelle ise sabit değil; istekleri, arzuları var ve hayatını arıyor. Bebek bu konuda büyük bir değişim ama Mathieu efendi çocuğu aldırtmak istiyor, herhangi bir zorlama olmadan. Kendinden emin, güçlü bir adam ya görünüşte. Marcelle'in fikrini sormuyor, onun da kendisi gibi düşündüğünü sanıyor. Adamdaki egoyu düşünün bir. Bu egonun yıkılışını da göreceğiz, yeminle içimin yağları eridi o sayfalarda. Neyse, bebeği aldırmak için iki alternatif var: Biri leş bir hanım, kadının içini deşecek bir kasap. Diğeri de yahudi bir doktor. Yahudi doktora gitme fikri ağır basıyor, lakin adam bir zaman sonra başka bir yere gidecek ve 5000 Frank istiyor olay için. Roman boyunca 5000 Frank arıyor Mathieu. Olay bu. Olayın sadece bu olmamasını sağlayanlar ise karakterlerin birbirleriyle ilişkileri ve dünyayı kavrayışları.

"Kendimi tanımak beni pek o kadar ilgilendirmiyor." (s. 19)

Ardından hiçbir şey olmamanın değil, istediği gibi yaşamanın peşinde olduğunu söylüyor Mathieu. Varoluşla bir sıkıntısı yok, en azından dış dünyanın saçmalığını, absürdlüğünü irdeleyip o bakış açısından görmüyor kendisini. Olay tamamen kendi özüyle alakalı, özden önce gelen bir varoluş yok.

Boris var, Mathieu'nün öğrencisi. Boris'in ablası Ivich, okulunu bitirmek için uğraşan, dünyevi dertleriyle kuşatılmış bir genç kız. Bunlar 1917'de Rusya'dan göçmüşler. Boris, Mathieu'nün karakterine ve hayattaki yerine hayran. Lola değil. Lola, Boris'in sevgilisi. Genç erkek-orta yaşlı kadın ilişkisi var. Şarkıcılık yapıyor Lola, barlarda falan.

"İlgilendiği kadınların yaşlı gözükmelerini seviyordu, bunu güven verici buluyordu." (s. 35)

Bizzat Boris de neden Lola'yı sevdiğini düşünürken Lola'nın yaşını ve kızıl saçlarını aklına getirir. Tecrübe yanında geçirilen huzurlu anların özlemini çekiyor Boris, istediği de biraz bu. Eski, bilinen bir limana sığınmak gibi. Lola böyle, Mathieu de böyle. Ama limanlar birbirini sevecek diye bir şey yok.

"(...) 'Koca eli ile viski kadehinin üzerini kapadığı zaman insana sert ve zevkine düşkün bir adam hissi veriyor, o zaman ondan iğreniyorum; o garip ağızla o köy papazı ağzıyla içki içişini görmemek gerekiyor. Sana anlatamıyorum, onu sert buluyorum. Ve sonra gözlerine bakacak olursan, fazlasıyla bilgili görünüyor, öyle bir tip ki, hiçbir şeyi sevmiyor, ne içmeyi, ne yemeyi, ne kadınlarla yatmayı; her şeyin üzerinde düşünmesi gerekiyor. Sahip olduğu sesi gibi bir şey bu, aldanmayan bir adamın keskin sesi var onda, mesleğinin gereği böyle olduğunu biliyorum, hele çocuklarla konuşması gerekirse. (...) Ondan hoşlanan kadınlar var mıdır bilmiyorum, belki de vardır. Fakat açıkça söylemeliyim ki, böyle bir tipin dokunuşu beni iğrendirecektir, buz gibi bakışlarıyla bana duş yaptırırken, o kocaman kavgacı ellerin üzerimde dolaşmasından hoşlanamam.'" (s. 39-40)

Lola'nın Mathieu hakkındaki yorumu. Kitaptaki en geniş yorum sanıyorum. Boris'te de bir parça Mathieulük olduğu için kıza söylerken gelinin anlaması hadisesi var. Seviştikleri zaman Boris seksten hoşlanmadığını, çünkü orgazm anında kendini kaybettiğini, bunun da kendini iğrendirdiğini düşünüyor. Anladınız mı, bir saniye bile kontrolü kaybetmek yok adamlarda. Yaptıkları her şeyin farkında, en ufak bir şeyin bile farkında olmak isteyecek kadar kontrol manyağı, ilkeli adamlar bunlar.

Mathieu para ararken birtakım politik olayları da görüyoruz ki üçlemenin ikinci kitabı ağırlıklı olarak bu olaylar üzerinden gidiyor. Sarah adında bir dost var, Mathieu bunun yanına gidiyor. Orada Gomez'in adını duyuyoruz, İspanya'da savaşıyor. Brunet'yi görüyoruz, o da ikinci kitapta önemli bir rol oynuyor ve Mathieu'nün yakın arkadaşı ama 1940 gibi kaynayan bir yılda Mathieu'nün dostlarıyla birlikte siyasi olaylara katılmaması araları soğutuyor ve dostlardan da kopuyor Mathieu. Ortamdan ayrıldıktan sonra geçmişini, insanların kendisine nasıl baktığını, yaşlandığını, istediği her şeyi elde ettiğini söylüyor. Hayatı belli bir düzende sürdüren insanların huzursuzluğu var, yine de bu huzursuzluktan kurtulamayacak kadar uyuşmuş. Yine de kendini bir şeyler için hazır tutuyor, beklentisi umutsuzlukla kesilmemiş.

"(...) Binlerce günlük üzüntü içinde bekliyordu, bu süre içinde elbet kadınların peşinden koşuyordu, seyahatlere çıkıyor ve ayrıca hayatını da kazanması gerekiyordu. Ama bütün bunların arasında tek arzusu kendini emre hazır tutmak olmuştu. Bir hareket için. Bütün hayatını kavrayacak ve yeni bir varolmanın başlangıcı olacak, özgür ve kararlı bir hareket." (s. 69)

Ivich'e bakarsak... Ivich, Mathieu için lolita gibi bir şey. Ulaşılamayacak, dokunulamaz, soğuk... Mathieu onsuz yaşayamayacağını düşünüyor, Ivich ne kadar kötü davranırsa davransın. Ailesi tarafından baskı altında tutulan ve derslerini veremezse adeta tutsak hayatı yaşayacak bir kız Ivich. Mathieu'nün uzanamadığı yasak meyvesi.

Marcelle'in bebek konusunda Mathieu'yü suçlamaması büyük bir erdem, sonuçta kendisi de böyle kazaların olabileceğini, bunun suçlusunun Mathieu olmadığını düşünüyor. Bu yüzden Mathieu'nün düşüncelerine önem veriyor ama bebeği de doğurmak istiyor bir yandan.

Bundan sonrasını kısa geçiyorum; Mathieu, abisi avukat Jacques'a gidiyor ve borç istiyor. Özgürlüğünü yitirmemesi gerektiğinden bahsediyor, abisi de eğer kızla evlenirse kendisine 10000 Frank vereceğini söylüyor ve akıl çağından bahsediyor. Anarşiyle ahlakın uyumu. Mathieu tam bu çağdaymışmış. Falan.

Sartre'ın aydınlar üzerine pek çok düşüncesi var, diğer kitaplarında da bunlardan bol bol bulabiliriz. Bu kitapta yer alanı şu:

"'Hepiniz birbirinize benzersiniz. Ah, siz aydınlar; her şey yıkılıyor, herkes kaçıp gidiyor, silahlar neredeyse kendi kendine patlayacak ve siz durmuş sakin ve telaşsız inanmaya hakkınız olduğunu iddia ediyorsunuz.'" (s. 166)

Görüşlere inanmak. Kendini eğip bükemeyen bir adamın politik görüşleri kendine uydurmaya çalışası mümkün, lakin Mathieu'de mümkün değil. Çünkü adam öyle bir adam değil.

Mathieu tanıdığı Daniel'den de para istiyor fakat vermiyor parayı Daniel, çünkü Mathieu'ye uyuz. Adamın soğukkanlılığına, tepkisizliğine, kibrine uyuz. Sonradan dağıtacak ortalığı, geliyoruz.

Para bulamayan Mathieu, bir süre sonra Marcelle'le evlenme fikri üzerinde duruyor, çünkü artık yapacak başka bir şey yok. Borç istediği herkes sırtını döndü, hatta faizle para veren bir kuruluşa bile gitti ama bekleme süresi yüzünden alamadı parayı. Daniel önce Marcelle'in yanına gidip aslında bebeği doğurmak istediğine inandırdı, ardından Mathieu'yü Marcelle'le gizli gizli görüştüğünü söyleyerek kıskandırdı gibi bir şey oldu. Sonuç olarak Mathieu, Marcelle'le evlenmek istedi ama Marcelle bunu dehledi. Sonra Daniel'le evlendi. Daniel gay bu arada, her ne kadar romanda "cinsi sapık" olarak geçse de. Dsdfd, 70'lerin Türkiye'si. Ivich sınavlardan çaktı, çok içtiği bir gece elini kesti ve Mathieu de inat olsun diye kendi eline bıçak sapladı. Sonra Ivich memleketine döndü.

Boris'in olayı ilginç; Mathieu için Lola'dan borç istedi ama farklı bir nedene dayandırarak. Lola vermedi, sonra Boris'le yattılar ve sabah olunca Boris Lola'nın öldüğünü düşündü, kadının ağzı yüzü kaymıştı çünkü. Oradan kaçtı, Mathieu'ye anlattı durumu. Mathieu, Lola'nın evine gidip Boris'in mektuplarını ve Lola'nın 5000 papelini aldı. Sonra Lola'nın ölmediği ortaya çıktı falan. Maceraya bağladı orası. Olayın sonu güzel bağlanıyor, söylemiyorum.

Serinin ilk kitabı işte, süper.



Arkadaşlar, bazı gruplarımızı bilmiyoruz. Hiç bilmiyoruz, adlarını bile duymamışız. Bu durumda yapılacak şey; çöplükte hazine aramak. Yine üniversite döneminde arayıp bulduğum bir grup Mozaik. Cem Aksel, Ayşe Tütüncü, Sumru Ağıryürüyen gibi kral müzisyenler var grupta. Bir de elbette Bülent Somay, Metis'in kurucularından, çevirmenlerinden, editörlerinden. Dün Bugün Yarın'la birlikte şu topraklarda müzik yapmış en iyi iki gruptan biri bence.

11 Eylül 2012 Salı

Mehmet Semih - Dünyanın En Haksız Yere Dayak Yiyen Adamı Selâhattin Bey

Adını sevip aldığım tek kitap zannediyorum. Kabalcı'da 1 TL'ye alabilirsiniz. Bence almayın. Halit Ziya'nın kitapları var, onları alın.

1966'da Aziz Nesin'in kazandığı Uluslararası Altın Kirpi Gülmece Öyküsü Yarışması'nı 1976'da kazanan Mehmet Semih'in öyküleri var. Mehmet Semih, babası vefat edince okumaya devam edememiş, çalışmaya başlamış ama edebiyattan da kopmamış. Sonra kopmuş galiba, pek bir bilgi yok kendisi hakkında.

Öyküler var dedik. Bu öyküler gülmece öyküleri. Politik mizah. İşte fakirlik, politika, bunları veriyoruz, abuk durumlar yaratıp güldürüyoruz. Formül bu. Pek başarılı değil, türle yeni tanışacaklar için ideal. Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz gibi yazarların yanında değil de, bir tık altında diye düşünelim.

Dünyanın En Haksız Yere Dayak Yiyen Adamı Selâhattin Bey: Çata çuta girişiyorlar adama. Adam neden dayak yediğini bilmiyor, dayak atanlar neden dayak attıklarını bilmiyorlar. Kimi ırz düşmanı diyor, kimi namussuz diyor, kimi o civardaki bir sapığın bizim adam olduğunu sanıp girişiyor. Karakola gidiyorlar, anlaşılıyor ki aynı şekilde giyinmiş bir başkasını arıyorlarmış. Bizimki sanmışlar. Bu.

Müthiş Muhalif: Yeni kurulacak bir parti için muhalif arayışları. Kasabadaki herkes yeni partinin adamı, içlerinden bir muhalif çıkmıyor. Bunun hikâyesi. Sonra çıkıyor.

Hafif Sanayimiz Nasıl Kurulacak?: Jet Fadıl. İki kelimeyle özetlenebilir bir öykü.

Tüm Dertlilerin Dertlerine Çare Bulma Birleştirme ve Dayanışma Kurumu: Yolsuz iki arkadaşın bir ofis açıp milletin dertlerine derman bulma olayı. Böyle böyle parayı kırıp zengin oluyorlar. Bir de şu kısım ilginçti:

"(...) Zaten böyle bir teklif -dediği şey, yüz liraya bir hipinin sevgilisiyle yatmak- hipilerin canına minnetmiş. Kız arkadaşlarını geceliğine veriyorlarmış yüz papel karşılığında, o isteyen kimseye. Devlet kuşu konduğu zaman tam konmalıymış. Sonra da, ellerine geçen paranın son kuruşuna kadar yatırıyorlarmış esrara. Alemler yapıyorlarmış sabahlara değin. Hem, bi değişiklik düşüncesindeymiş çoğu..." (s. 37)

"Led Zeppelin dinleyen satanisttir" önermesiyle benzerlik içeriyor, samimice.

İki üç öykü daha var, böyle. Bir saatte bitirirsiniz, sonra unutur gidersiniz. Almayın bence.



Steven Wilson osursa dinleyecek insanlardanım. Dinleyelim, dinletelim. Bu dünya kimseye kalmaz.

10 Eylül 2012 Pazartesi

Frédéric Beigbeder - Kuzey Kulesi 107. Kat



Bir sabah çantaya kitap ve silah atıp okulda katliam yapmak, kaosun daha da ötesindeki bir şehirde dilencileri bıçaklayıp ortadan yok olmak, bir otobüse bomba koyup akşam eve dönünce çocuklara çikolatalarını vermek... Bunlar bilgisayar oyunu oynarmış gibi zevk veriyor. Kimileri için hayattaki küçük değişikliklerin sonucu. Küçük bir tartışmada silah çıkarıp kurşun yağdırmak basit. Gerekenler: Bir adet silah, gözlerin kararmasına yol açan, elleri titreten anlık sinir. Peki uçakları gökdelenlere çakmak için ne gerekir? Başta saydıklarımdan farklı bir durum olduğunu sanmıyorum.

Beigbeder, 08:30'dan 10:30'a dek Carthew Yorsten'ı ve iki çocuğunu; Jerry'yi ve David'i anlatırken kendini de ekliyor sayfalara. Bir dakikada Beigbeder var, ardından diğer üç şanssızın dakikası geliyor ve bu döngüde sona kadar gidiyoruz. Beigbeder, Paris'teki Montparnasse Kulesi'nde ve Manhattan'da yazıyor kendi bölümlerini. Kule,  World Trade Center'a çok benziyor ve Manhattan zaten Manhattan. Beigbeder'nin bölümlerinde bildiğimiz Beigbeder var; sinik, iğne dolu ve var olduğu, yaratılmasının da bir parçası olduğu dünyadan bıkmış ve o dünyadan zevk alan bir yazar.

Beigbeder'yle Yorsten'ın kesiştiği bazı bölümler mevcut. Bazı bölümlerse tamamen ayrı. İki hikâyenin de pis, kaotik bir dünyayı temel aldığını düşünürsek en geniş anlamıyla benzerlik bu çatıda kuruluyor. Yoksa otobiyografik, anı dolu kısımlarla Yorsten'lar arasında bir bağlantı kurmak zor. Sonuçta kendini anlatmaktan büyük keyif alan bir yazardan bahsediyoruz. Carthew'ın yerine yazarı da koyabiliriz. Sırıtmaz.

Kitabın epigrafı efsane; "Paratonerler" başlığıyla iki özlü ve hisli söz alınmış, biri diğerinden daha uzun.

Bölümlere adını veren dakikalarla inceleyeceğim:

08:32 (Beigbeder)

"(...) World Trade Center'ın verdiği derslerden biri de bu: binalarımız yer değiştiriyor. Yerinden oynamaz sandığımız şeyler hareketli. Katı sandığımız şeyler sıvı. Kuleler hareket ediyor ve gökdelenler gökten önce yeri deliyor. Bu kadar muazzam bir şey nasıl olur da bu kadar çabuk yıkılabilir? İşte bu kitabın konusu: kredi kartlarından yapılma bir şatonun çöküşü." (s. 18)

Dehşete alıştırıldık, başımıza gelen bu. Verdiğim kayıtlardaki tepkileri izleyin. O may gat. Vaov. Bunlar. Tamam, canlı yayın. Profesyonel olmak zorundasın, anlaşılır bir şey. Ama... Bir şeylerin yanlış olduğu hissine bir ben mi kapıldım? Binlerce insanın çalıştığı binalara uçaklar çakılıyor, insanlar sakin sakin olanları anlatıyorlar. Bir yerlerde evler basılıyor, çocuklar havaya uçuruluyor. Başka bir yerde pis oyunların piyonları birbirlerini öldürmek zorunda kalıyorlar. Askerler. "Savaş" kelimesini duyup da içi titremeyen, korkmayan insan... Kendisine bulaşmayan belalardan sonra paranoyak olur, korunmak için bahçesine sığınak yapar bu sefer. Korkması gereken zamandan çok sonra, her şey bittikten sonra. Bombalar patladı ve biz korkmamız gerektiğini o zaman bile anlamadık. Hızla sürükleniyor insan ve yolda gördüğü her şey birbirine karışıyor. Ağaçlar, evler, arkadaşları, tanıdığı ve tanımadığı onca insan, hepsi bir hayal gibi gözlerinin önünden geçiyor. Hayatlar artık bu halde. Televizyonlar değil, televizyonların karşısında saatlerini geçirenler aptal kutusu artık. Programlar o kutulara göre belirleniyor. Çok şey yazıldı bu konuyla ilgili, yeni bir şey ekleyemeyeceğim. En azından bu yazıda. Devam ediyorum.

08:34 (Beigbeder)

"Ciel de Paris'de saat 08.34. Skyscraper'ların lüksü, insanoğulna kendi üstüne çıkma imkanını vermesi. Her gökdelen bir ütopyadır. İnsanın en eski hayali kendi dağlarını yaratmak olmuştur hep. İnsanoğlu bulutlara kadar yükselen kuleler dikerek kendine doğadan üstün olduğunu kanıtlar. Bu beton, alüminyum, cam ve çelik füzelerin tepesinde hissedilen de bu gerçekten: ufuk bana ait, trafik sıkışmalarına, kanalizasyon borularına, kaldırımlara elveda, ben dünyanın tepesindeki adamım." (s. 23)

Daha sonra Babil Kulesi benzetmesi de geliyor. "Babil  Kulesi ilk küreselleşme girişimiydi." (s. 118) New York cezalandırılan bir şehir miydi, insanlar yarattıkları kendi tanrıları tarafından mı cezalandırıldı?

Bir de Amerikan sanatıyla Avrupa sanatının karşılaştırması var, nefis. Amerikalı sanatçıların daha cesur olduğunu, bu yüzden kendi demokrasilerini eleştirebildiklerini söylüyor. Bir de Amerikalı yazarlar Avrupalılar gibi sanatın teorik kısmına değil, pratik kısmına daha çok değer verdikleri için yaratılanlar daha yenilikçi oluyormuş. Böyle bir şey.

Birçok bölümde kapitalizmle, küreselleşmeyle, birçok konuyla alakalı güzel bölümler var. Tadımlık tek bölüm alacağım.

09:04 (Beigbeder)

"(...) Eskiden yoksullar, sömürge insanları ve ezilenler her akşam gecekondularındaki bir ekrandan zenginlikleri seyretmiyorlardı. Bazı ülkeler her şeye sahipken kendilerinin boşa kürek çektiğinden habersizdiler. Fransa'da serflerin, kral ve kraliçelerin yaşadığı debdebeyi izleyecekleri küçük bir ekran olsaydı Fransız Devrimi çok daha erken gerçekleşirdi. Bugün dünyanın her yerinde pis ülkeler, uydu anten işlevi gören tencere kapakları ve korsan decoder'larla gündelik yaşam görüntülerini yakaladıkları temiz ülkelere yönelik hayranlık ve ret, büyülenme ve nefret duyguları arasında gidip geliyorlar. Henüz çok yeni bir olgu bu: adına küreselleşme deniyor ama asıl adı televizyon. Küreselleşme ekonomi, müzik, video, sinema ve reklam dünyası için geçerli, ama devamı gelmiyor: ne ekonomide ne de toplumsal alanda." (s. 112)

Televizyonlardan, internetten kaynağını alan bir devrim hayali hoş, fakat makro devrim mümkün değil. Mümkün olsaydı çoğu büyük devlet hayatta değildi şu an.

09:12 (Beigbeder)

"(...) Özgürlüğün en yüce değer olduğunu savunuyorsan, neden bir yuva kurup başına dert açasın? Hazcı bir toplumda ahlaka ne gerek var? Tanrı öldüyse, evren bir kerhane olmuş demektir ve bundan geberen kadar faydalanmak gerekir. Birey kralsa, önümüzde tek bir seçenek vardır, o da egoizmdir. Ve artık tek otorite baba değilse, materyalist demokraside şiddeti sınırlayabilecek tek güç polistir..." (s. 138)

Üst sınıflar için doğru, fakat dünyanın çoğunun haz düşünebilecek bir durumda olduğunu sanmıyorum. Capote'nin, Ellis'in insanları gömüşmede en birinci, onları zaten biliyoruz. Carthew'ın bölümlerinde marka giyinmiş bir çift var, bulundukları binaya uçak çarpmış olmasına rağmen konuştukları şeyler tam bir Ellis güzellemesi. Beigbeder bu şekilde eleştiriyor o insanları.

09:14 (Beigbeder)

"Aslında kimse kulelerin çökebileceğini düşünmüyordu. Teknolojiye aşırı güven. Eşi benzeri görülmemiş bir basiretsizlik. Gerçeğin kurmacadan üstün olduğuna inanç." (s. 144)

Bir arkadaşım beni yemediyse asansörlerin kabinlerde belirtilen maksimum ağırlığın on katını taşıyabilir bir şekilde üretildiklerini söylemişti. Önlem, tabii gökdelenlere uçak girmesi, tsunami sonucu nükleer reaktörlerin cortlayabileceği fikri bunlar yapılırken ortada değildir. Birincisi, insana deli derler. "Nasıl yani, bu kulelere uçak çarpabilir mi diyorsun?" İkincisi, giderler. Bir şeyi daha sağlam yapmamanın kazancı, kurgusal felaketlerden daha baskındır, elbette bir noktadan sonra. Oysa her şey olur. Her şey, ama buna göre yaşayamıyoruz. Sonuçta hepimiz öleceğiz. Hatta oturduğumuz apartmanların bulunduğu yere kim bilir kaç insan gömülmüştür şimdiye kadar?

Céline ve Bukowski, aşkın ömrünün üç yıl olduğu göndermesi, bir sürü şey. Perec bile var. Onu da alıntılayıp bitireceğim.

10:22 (Beigbeder)

"Buraya, 'ÖLÜM KULLANMA KILAVUZU' başlıklı bir bölüm koymayı düşünmüştüm. Georges Perec, Simon-Crubellier Sokak, No. 11'in yerine Church Street, Vesey, Liberty ve West'in köşesini geçirmiş gibi." (s. 276)

Carthew'dan hiç bahsetmedim, çocuklarıyla birlikte ölüyor tabii. Bir oğlu dumandan ölüyor, diğeriyle camdan atlıyorlar. Böyle.

Beigbeder, bol batırışlı bir kardeşimiz. Çuvaldızı da kendine batırıyor üstelik.



Bu adam Jim Croce. Kendisine Friends gibi çeşitli dizilerde rastlayabilirsiniz. Ben Stephen King vasıtasıyla tanıdım, şu rockstar'ların hayaletlerinin yaşadığı kasabalı öyküyle. Son üç senedir hayatımın önemli anlarında yanımda oldu, kendisini pek seviyorum. Erkenden veda etti yaşama ama geride üç mü, dört mü ne albüm bıraktı. Canısı.

7 Eylül 2012 Cuma

Erhan Bener - Türküsünü Arayan Adam

Erhan Bener'in veda kitabı. 2007'de hastalığın son evresinde, acı son beklenirken yazılmış bir kitap. Bener'in öyküleri var. Diyebilirim ki yazarın kullandığı ne kadar izlek varsa bu kitapta bir araya getirilmiş ve bazen gizlenen, bazen kendini açığa çıkaran bir leitmotif ortaya çıkmış. Geçmişle hesaplaşmasını da yapmış Bener, öykülerden öyle anlaşılıyor. Bence galip çıkmış. Mesela şöyle:

Asansör: Bürokrat Erhan Bener'den sivri bir devlet eleştirisi. Nereye götürdüğü belli olmayan, tekinsiz asansörler, bu asansörlerle bir yerlere giden insanlar arasında tatilden dönen çalışanımız ortamın değiştiğini görür. Darbe gibi bir şey olmuş, bütün yönetim değişmiş, bizimki de çalıştığı yeri bulmaya çalışıyor, bu arada karşılaştığı insanlar tarafından sürekli azarlanıyor. Sıradan bir memur da değil üstelik; üst düzey bir yönetici. Kutuplaşmanın ortasında kalıyor, yeniler tarafından oradan kovuluyor. Özlük hakları falan derken paparayı yemeden zar zor kurtuluyor oradan, bir taksiye atlayıp uzaklaşırken içinde bulunduğu bina da çöküyor. Kafkavari, biraz Şato gibi bir öykü. Devletin karşısında, devletin iplerini ele alanlar karşısında küçücük bir zerreden fazlası değiliz. O.

Şanslı Kedi: Tatlı bir öykü. Kadın, adam, tatil. Kadın, adamı soyduktan sonra çok sevdiğini söylediği, adamı katakulliye almasında yardımcı olan kediyi de ardında bırakıyor. Böyle bir şey.

Reçineli Düşler: Erhan Bener'in fantastik öğeler içeren öyküsü. Fantastik öğeler dediğim, rüya. Rüyaların gerçekliği, rüya içinde rüya, bu tarz. Güzel, Bener'den geldiğini düşününce tatmin edici bir olağanüstü hadise. Onun dışında büyük bir özelliği yok.

Yıldızları Kucaklayan Kız: Fakirlik manzaraları, yıldız kucaklayayım derken yerde değerli bir şey bulan küçük kız. Güzel.

Direkler: İşte, kitabın en güzel öyküsü. Başbakan tarafından yollanan önemli bir belge var, bu belge ertesi gün emir kulumuz bakan tarafından halka açıklanacak. Eğer ters teperse kendi kellesi gidecek, öbür türlü başbakan kahraman olacak. İşler böyle yürümez mi zaten?

Bu belge, çok büyük bir ekonomik anlaşmaya dair. Sakıncalı durumlar içeriyor, muhtemelen patlayacak. Bu durumda adamımız bir karar vermek durumunda. Uzayacak veya mevzuları halka anlatacak. Kararını düşünürken çocukluğuna, Ankara'ya ilk gelişine bir düş-dönüş yapıyor. Trenin penceresinden gördüğü elektrik direklerinin neden hareket ettiğini asker babasına soruyor. Baba da katı, tersliyor çocuğu sürekli. Babanın çocukken söyledikleri, devlete karşı ağır basıyor ve basıp gidiyor adamımız. Yolda arabası çevriliyor, darbe gibi bir şey olmuş. Asılıyor. Çocukken Menderes'in asılmasına da şahit olduğundan belki de aynı sehpada asıldığını düşünüyormuş anlatıcıya göre. Bener hakkında bulabileceğimiz en çok şey burada.

Bahçeler, Barakalar: Karakterler açısından Şanslı Kedi'yle bir bağlantısı olduğunu düşünmüştüm, sonradan başka bir benzerlik bulamayınca üstüne gitmedim. Yine az biraz fantastik, ev kurma öyküsü. Sıcak. Şurasını da Böcek'le olan bağlantısından -bence var biraz- dolayı alıyorum:

"Oturduğum taşın altına gizlenmiş böcekler, akrepler, otlar arasına pusu kurmuş öldürücü keneler, büğeler aklıma düşmemiş olsa, uzanıvereceğim çimenlerin üzerine, dudaklarımın arasına bir yeşil sap kıstırarak..." (s. 105)

İp Cambazı: Bu da bir garip. İp cambazı bir genç var, parasını bu yoldan kazanıyor. Bir de maymunu var: Çita. Çocuk, maymunu çok seviyor. Ailesinden kalmışmış. Yaşlıca bir kadın çocuğa abayı yakıyor, evine davet ediyor çocuğu ve evlenme teklif ediyor. Sevişiyorlar, bu sırada maymundan ayrılmak istemiyor çocuk. Dev gibi bir hizmetçi var, maymunu uzaklaştırıyor. Sabah oluyor, çocuk bir de bakıyor ki maymun ölmüş. Hizmetçi, hizmetçi dediğim de kadının eski kocası, aklını ve çükünü kaybetmiş bir adam, gebertmiş maymunu. Alıyor koca bir baltayı bizim genç, çat çat... Böyle.

Bir Otomobil Lastiğinin Otobiyografisi: Arabalarım geliyor akla. Lastik konuşuyor anlaşıldığı üzere. Cinayet var, yolculuklar var. Hoş.

Bundan sonra üç öykü daha var, biri Işığın Gölgesi'nde anlatılan dost Cemil Eren'e adanmış. Diğer ikisi Erhan Bener'in gerçeklikten kurmacaya basit ve emin adımlarla kusursuz bir şekilde yürüyebildiğinin kanıtı. Son öykü tam değil, hastalık en ağır seviyedeyken dostlara anlatılmış, zannediyorum birazcık da yazılmış bir öykü.

Böyle. Çeşitlilik katan öyküler bunlar. Aşırı başarılı olduklarını söyleyemeyeceğim ama okuduğuma memnun oldum. Erhan Bener de huzur içinde yatsın.

Ek: Bundan böyle bir de dinlediğim şeylerden bir iki koymaya karar verdim her yazıda.



70'lerin sonunda Ankara'da kurulan, Fransa'da devam eden bir macera. Diğer elemanlar Fransız. İki albüm çıkarıp dağılmışlar. Üniversitenin ilk yılında keşfetmiştim, hâlâ her gün açıp dinlerim. Jethro Tull tarzı olayları sevenler kaçırmasın.

Truman Capote - Kabul Edilmiş Dualar

Capote'nin bölümlerinin sırasını kafasına göre belirlediği bu kurgu yoksunu roman, sosyeteye yöneltilmiş ağır bir eleştiri değildir. Her ne kadar uzun bir zaman boyunca aralarında bulunduğu ünlü, zengin, düzenbaz ve parazit insanları bir süre sonra kaldıramayıp kendini alkole falan vermiş olsa da Capote için bu kitap, daha çok bir gözlem aktarımıydı. Yazılış amacının eleştiri olduğunu düşünmüyorum, bölümler ortaya çıktıkça sosyetik dostlarının kendinden uzaklaşmasıyla ortaya koyduğu tepkilerin yapıta eleştirel bir hava katmasına da normal gözüyle bakıyorum.

Soğukkanlılıkla çıktığı zaman fırtınalar kopmuş, tebrikler havalarda uçuşmuş. Ardından Capote bu kitabı yazmaya girişmiş, avans almış, sonra teslim süresini biraz daha uzatmış, yine avans almış, süreyi yine uzatmış, yine avans almış. Bu sırada eserin bittiğini söylemiş dostlarına. Editör arkadaşı Joseph M. Fox, taslakları görmek istemiş. Sürekli kıvırtmış Capote, iki üç bölüm dergilerden yayımlanmış ve sosyetik dostlardan kopuş süreci başlamış. Ardından daha fazla yazmamış, kitabı bitirdiği yalanmış. Ölümünden sonra aramışlar eksik bölümleri, bir türlü bulamamışlar. Capote de zaten artık istediği gibi yazamadığını belirtmişmiş zamanında. Yine olaylı bir Capote kitabı yani.

Capote, modern zamanın Proust'u olmak niyetiyle yazdığı bölümlerde zamanı ilerleyici yönüyle ele almıyor. Spiral, kendi etrafında dönerek ilerleyen, fakat süreğenliğini tek bir noktada toplamış bir zaman söz konusu. Çok klas bir cümle oldu. Şimdi özüme dönüp ayı olmalıyım: Yan hikâyelerle mahalle kahvesi havası yaratan bir metin. Nasıl kaavede herkes kendi hikâyesini anlatır ve zaman manyağı oluruz, burada da aynı şey var. Bazı amcalar mesela. Geçmişi, şimdiyi ve geleceği öyle bir karıştırırlar ki en manyak kurgularda böyle bir zaman çarpıklığı yoktur:

"Ya bizim damat var ya, öğretmen, hani iki ay sonra başka yere atanacak, işte onun ablası var bi' tane..."

Diye bir başlar mesela. Arkadaşlar, bir sene falan kaaveye gittim. Uzun saçlı bir insandım o zaman, gittiğim kahve de sahile yakın, nezih sayılabilecek bir kahveydi. Böyle yerlerde bir iki sınanıyorsunuz, baktınız onların standartlarına göre düzgün bir adamsınız, hemen kabul ediliyorsunuz. Burada dinlediğim hikâyeleri inanın hiçbir kitapta bulamam. Kadınlar, çatır çatır yenen paralar, iflaslar, aman tanrım. Aman tanrım ya, beynim uçuklamıştı. Neyse. Roman üç parçadan oluşuyor. Dört veya. Bu dediğim biçim özelliğiyle yazılmış bölümler bunlar. Yani yerlerini değiştirin, bir sıkıntı olmaz. Farklı zamanların birbiriyle bağlantılı hikâyeleri.

P. B. Jones, bizim cemaat yurdunun bir benzeri olan Y.M.C.A yurdunda kalan bir genç. Yurttan kaçıp Ned diye bir adamın arabasına atlıyor, sonra düzülüyor.

"(...) Ve Ned içeri daldığında birinin bekaretini bozduğunu sandı. Ho ho! Ben bu işe çok erken yaşta, yedi ya da sekiz yaşında falan başlamış, benden büyük bir sürü çocukla, birçok rahiple ve de yakışıklı bir Zenci bahçıvanla olmak üzere, her türlüsünü görmüştüm. Aslında ben bir paket çikolataya veren türden bir fahişeydim; üç kuruşluk çikolata için yapamayacağım şey pek yoktu." (s. 19)

Ardından New York'a dönüyor, Hulga diye bir kızla evleniyor, kızın aptallıklarına dayanamayıp çirkin işler yapıyor ve kaynanasıyla kaynatasından fena bir sopa yiyor. Ayrılıyorlar, boşanmıyorlar. Öyküler yazıyor, bunları bastırma derdinde. Editör Turner "Boaty" Boatwright'ın ofisine gidiyor ve Boaty de düzüyor bunu. Yirmi öyküden sadece birini yayımlatıyor, ardından Jones'u Alice Langman'la tanıştırıyor. Şu noktada söylemem lazım; Jones tam bir fırsatçı. İşine yarayacak olan insanlara yanaşır, diğerlerini görmezden gelir veya unutur. Boaty de unutuluyor, sıra Alice'e geliyor. Alice kendisine burs sağlıyor, yaratıcı yazarlık eğitimi görüyor Jones. Bir süre sonra Alice'i de şutluyor, bir davet üzerine Fransa'ya gidiyor, bir fahişe olarak çalışmaya başlıyor derken sosyeteye de dalmış oluyor zaten. Bundan sonrası zengin insanların garip tutkuları, bir sürü seyahat, bir sürü göt ve sik. Kitapta da aynen bu tarifi bulacaksınız. Kibar olmaya çalışan bir kitap değil, hassas okuyucuları rahatsız edecek pek çok bölüm var. Hassassanız sekssiz bir şeyler okuyun zaten. Bu kitap seks dolu.

Bir sürü insan, bir dünya alkol, bir dolu seks, kullanılan insanlar, aldatılan insanlar, öldürülen insanlar, dalga dalga geliyorlar zamanın belirsiz yerlerinden. Bir süre sonra mekanların, insanların ve zamanların birbirine karıştığı bir kaos içinde buluyor okuyucu kendini. Kaybetmediğimiz tek şey Jones, ona tutunarak ilerleyebiliyoruz.

Jones'un Paris tanımı, Paris'ten çok Jones hakkında bir fikir verebilir:

"Paris'i düşündüğümde, su dolu bir pissoir kadar romantik, boğazlanıp da cesedi Seine'de yüzen çıplak bir kadın kadar baştan çıkarıcı geliyor bana. Anıları net ve mavi, bir araba camı sileceğinin ağır ağır hareketlerinin arasında beliren sahneler gibi; ve kendimi su birikintilerinin üzerinden atlarken görüyorum, çünkü daima kıştır ve yağmur yağar.

(...)

Kabul etmem gerekir ki, benim yaşamım oralı bir çalışan kişininki gibi değildi; ama Fransızlar bile Fransa'ya dayanamıyor. Yahut daha doğrusu, ülkelerini çok seviyor, ama vatandaşlarından hoşlanmıyorlar; birbirlerinin başkalarınca paylaşılan günahlarını, yani kuşkuculuğu, cimriliği, kıskançlığı, genel bayağılığı bağışlayamadıklarından." (s. 41)

Kitapta birçok yazara Capote'nin gözlemleriyle rastlıyoruz. "Ve Camus; zayıf, jilet gibi çekingen, kıvırcık kahverengi saçlı bir adam, yaşamla akışkan gözler ve dertli, hep dinleyen bir yüz ifadesi; yaklaşılabilir biri." (s. 45) Böyle şeyler bir dolu. Sevdiğiniz bir yazara rastlayınca mutlu ediyor. Bu kitapta başınıza sıklıkla gelebilir.

Capote'nin çayır insanlarına söylettiği bilgece sözlerin güzelliğinden bahsetmiştim. Salon insanları da böyle güzel sözler söyleyebiliyor. Yetişkinlik-çocukluk ilişkisiyle alakalı bir bölüm var, almayacağım buraya. Muhteşem. Proust içeren bir bölüm daha var, kısa. O da muhteşem.

Jones diyor: "Benim kanımca, pornografi çok yanlış anlaşılmıştır, çünkü seks düşkünü kişiler yaratıp da bunların sokak aralarında dolaşmaya çıkmasına falan yol açmaz; cinsel yönden baskı altında ve karşılık görmeyenler için bir yatıştırıcıdır, çünkü pornografinin amacı mastürbasyona tahrik etmekten başka nedir ki? Ve mastürbasyon, at üretme çiftliklerinde dendiği gibi, 'kızışmış' erkekler için kesinlikle daha makbul bir alternatiftir." (s. 57) Çok yalın, ülkemizdeki seks eksikliğinin sonuçlarını düşününce çok doğru. Ülkemizde seks yok kariler. Çünkü Türk gelenekleri, aile yapısı, falan. Ondan sonra küçücük çocuklara tecavüzler, eşeğe varmalar... Biliyoruz, can sıkmaya gerek yok sanıyorum.

Beckett var, Salinger var, Cocteau var, var da var. Sivri bir kitap, onca yaygaraya yol açmasından zaten belli de, okuyucu o dünyanın içine çekildiğinde tepki veremiyor bazı bazı. Çok ilginç olaylar var çünkü. Alın bence. Güzel lan.

Ek: Bu jigolo-yazar karakterini Tiffany'de Kahvaltı'nın Paul Varjak'i olarak düşününce... Ya da direkt Capote olarak düşünün, ne bileyim ben. Gece Ağacı'nı bulursanız orada da fırsatları değerlendirip sosyetede devirmedik çam bırakmayan bir bey var, onun hikâyesini de okuyun. Combo olur, can olur, dost olur hey!

6 Eylül 2012 Perşembe

Truman Capote - Çimen Türküsü

Capote'nin dağ, bayır, çayır takıntısı yine başrolde. Çocukluğunun mutlu ve yeşil günlerinin huzurunu arayan Capote'nin yanında şehirden ve sosyeteden kaçmaya çalışan Capote'nin varlığı da bu romanda son derece somut. Merak ediyorum, adamın bazı öyküleri ve Kabul Edilmiş Dualar'ı bir zevk, keyif içeriyor. O ortamda bulunmuş olmanın keyfi. Acısı da elbette var, öbür türlü sosyetik dostlarını düşmana çevirmezdi çünkü. Beri yandan bir de böyle romanları var adamın. Süper bir şey.

Yıllar sonra çocukluğunu geçirdiği kasabaya dönen Collin Fenwick, çimenlerin söylediği türküyü bir kez daha duyar ve çocukluğuna, 11'inden 16'sına dek geçirdiği günlere döner. Kitap yine bir çimen türküsüyle başlıyor.

"Dolly: 'Duyuyor musun?' demişti. 'İşte bu çimen türküsüdür. Durmadan bir masal söyler. Bu tepecikte yatan tüm insanların yaşamını, şimdiye kadar yaşamış herkesin yaşam öyküsünü bilir. Biz ölünce, bizimkini de söyleyecek.'" (s. 6)

Kitabın kendisi de bir çimen türküsü ama ölü insanlar yok, anılar var sadece. Anılar da bir tür ölüm olduğuna göre buraya kadar bir sıkıntı yok.

Collin'in annesiyle babası ölüyor ve küçük çocuk 11 yaşındayken halaları Dolly ve Verena'nın evine geliyor. İşte tanışıp etmeler, Collin'in annesiyle babasının nasıl öldüğü, kardeşler arasındaki bazı problemler, böyle şeyler var bir bölüme kadar. Uydurukçulukta Capote'nin yarattığı çocuklardan daha gözlemcisini görmedim. Belki de onca insanın, onca garip insanın arasında ve doğanın içinde yapacak daha iyi bir şey olmadığı içindir. Verena biraz eli sıkı, zengin bir ablamız. Dükkanları var. Dolly de kendi halinde, otlardan motlardan ilaç yapıp posta yoluyla satan bir hanım. Bir de Catherine var, kızılderili olduğunu iddia eden afro-amerikan yaşlı bir hizmetçi. Bu üç kadının gevezelikleri, Collin'e öğrettiklerinin yanlış şeyler olması eğlenceli. Mesela diyorlar ki Afrika'nın başkenti Uganda. Falan.

Yılda iki kere mal almaya uzaklara giden Verena, bir gün yanında Dr. Morris Ritz diye bir adam getiriyor. Bir de o civardaki konserve fabrikasını almış. Plan ortaya çıkıyor: Dolly'nin ilaçlarını fabrikada üretip satacaklar. Dolly istemiyor, çünkü kendine ait olan tek şey bu. Diğer her şey Verena'nın ve Verena bu konuda ağzını açabiliyor olmaktan dolayı çok mutlu. Harala gürele derken Dolly, Catherine ve Collin evden ayrılıyorlar, doğası gereği bir ağaca konuşlanmış olan ahşap bir ağaç eve gidiyorlar, orada kalmaya başlıyorlar. Riley Henderson görüyor onları ilk olarak. Riley'in hikâyesine bir göz attırıyor Capote, sonra bizim olaya geri dönüyoruz. Riley'le ağaçta tatlı tatlı gevezelikler, ardından bir arama ekibi geliyor. Verena, kaçakları aratması için şerife gitmişmiş. İşte inin aşağı, yok inmeyiz, şudur budur. Bir de Catherine'in Dolly'ye evle alakalı söyledikleri:

"'Bir adamın karnını doyurur, yıkar, ondan birkaç da çocuk doğurursan, adamla evli isen, o adam senin sayılır. Bir evi silip süpürüp, ocağını yakar, sobasını doldurursan, üstelik bütün bu işleri yıllar yılı severek, için titreyerek yaparsan, bu evle evlisin demektir, ev senindir.'" (s. 41)

Şerifle birlikte gelenlerden Yargıç Cool, bir süre sonra ağaç eve geliyor ve küçük çeteye katılıyor. Yerlerini belli eden Riley de Catherine'den fırça yiyor ama yine de küçük komüne kabul ediliyor, özünde iyi bir kardeşimiz çünkü. Bu noktada ağaç evin oynadığı rol önemli.

"'Belki de hiçbirimizin kendimize ait bir yerimiz yoktur. Ama belki de bir yerde bizim için bir yer olduğunu biliriz. O yeri bulur da bir an için orada yaşayabilirsek, kendimizi dileğimize ermiş sayabiliriz. Belki sizin yeriniz burasıdır.'" (s. 54)

Dolly, Yargıç'a söylüyor. Ağaç ev bir sembol. Hayatta ulaşmak istediğimiz huzurun, daima doldurabildiğimiz, iç sıkıntısı yüzünden yok yere harcamadığımız zamanların sembolü. Orada bizi seven, her zaman yardım elini uzatan ve adımızı bilen insanlar vardır. Hemen Cheers'ı analım. Süper bir dizidir, Friends gibi dizilerin atasıdır.

Sometimes you want to go 

Where everybody knows your name, 
and they're always glad you came. 
You wanna be where you can see, 
our troubles are all the same 
You wanna be where everybody knows 
Your name. 

Lay laay. Evet. İşte orası bildiğimiz bir yer ve ne zaman ihtiyaç duysak orada. Süper. Sadece ağaç ev olmaktan çıkıyor mevzu sonra. Bu bir sevgi olayıymış Ercan. Yargıç ve Dolly arasında filizlenen aşkı da belirteyim. Yaşlar 60.

"'Sevmekten söz ediyoruz' dedi. 'Bir yaprak, bir avuç tohum... İlk önce bunlarla başlayın. Sevmek nedir biraz öğrenin. Önce bir yaprağı, yağmurun yağışını, sonra o bir tek yaprağın size neler öğrettiğini, yağmurun içinizde neler yarattığını duyup anlayabilecek bir insan sevin. Kolay iş değil, biliyorum. Belki bir ömür boyu sürer. Bana da öyle oldu ya zaten, ama gene de istediğimi erişemedim, sadece istediğimin ne kadar gerçek olduğunu biliyorum: Doğanın bir yaşam dizisi olduğu gibi, sevmenin de bir sevgi dizisi olduğunu anladım.'" (s. 66)

İşte Capote böyle bir adam; bir ağaç evde, bir yargıca bunları söyletebilir ve rüzgarın kulaklarınıza dokunduğunu hissederken çimenlerin kokusunu duyarsınız. Hay yaşa.

Bundan sonrasında bir de çingeneler geliyor şehre, Ide Abla diye bir hanım var. On küsur çocuğu var bir de. Kendini tanrıya adamış bir kadın, deli bağış topluyor. Papaz da kıl oluyor tabii duruma, şutluyorlar kadını kasabadan. Riley bu şerif tayfası tarafından omzundan vuruluyor, doktor Verena'yı dolandırıp toz oluyor, Dolly evine dönüyor, Collin uzuyor kasabadan ve yıllar sonra dönüp duyduğu türküyü anlatıyor.

Kasaba da bir acayip, saat kulesindeki dev saat yarım saat ileri. İnsanlar Capote'nin kırsal insanları. Mis gibi bir roman, yan hikâyecikler de son derece güzel. Öyle. 5 TL'ye almışım, nereden aldığımı hatırlamıyorum.

4 Eylül 2012 Salı

Truman Capote - Yaz Çılgınlığı

2004'te bu kitabın bulunduğu dört defter ortaya çıkarılmış, Capote'nin yazdığı ilk kitapmış. Sonradan avukat, editör, toplanıp kitabı basmaya karar veriyorlar. Falan. Bu kadar. Zarfı böyle, mazrufu şöyle:

Grady McNail, New York sosyetesinden bir kızımız. 17 yaşında. Ailesi Fransa'ya gidiyor, Grady New York'ta kalmak istiyor ve izni koparıyor; hayatında ilk defa New York'ta yalnız kalacak. Annesi kaygılı. Annesiyle sıkı bir bağı yok, çünkü Grady değişik bir kız. Ablası Apple gibi değil. Apple tam kız, kız gibi kız yani. Bir dolu parfüm, bir dolu giysi, gezmeler, bilmem ne. Evlenmiş, evliliğinin keyfini çıkaran ve küçük karakter çatışmaları yüzünden kardeşiyle ara ara didişen bir hanım. Anne de böyle bir kız olmasını istiyor Grady'nin. Anne de sosyete ailesi kızının yaşaması gereken şeyleri yaşamış gençliğinde. Sosyeteye tanıtılması, 18 yaşındayken zengin bir beyle evlenmesi, bilmem ne. Aile böyle yani. Grady bir tarafta, aile öbür tarafta.

Grady'nin Peter adlı bir çocukluk arkadaşı var, o da sosyeteden. Sıkı fıkılar. Diğer çocuk ortaya çıktığı zaman Peter, Grady'yi sevdiğini anlıyor. Lakin ki Grady'de bir şey yok. Peter bir sosyete çocuğu işte; garip giyinen, ortamlarda sevilen bir bey. Diğer çocuğumuz Clyde. Otoparkta çalışıyor, Brooklyn'de yaşıyor, şehre bir saat uzakta. Grady'nin sevdiği çocuk bu. Clyde ise bir umursamaz, bir şekillerde. Öküzce anlatımla olay bu. Ayrıntılara inek.

Peter'ın ortaya çıktığı bir sahneden:

"(...) Dünyada ona böyle hitap eden tek bir kişi vardı; yapay bir neşeyle o tarafa dönünce (delikanlı ortaya çıkmak için hiç de doğru bir zamanı seçmemişti), yanılmadığını gördü. Pahalı ama aykırı giyimli (beyaz, abiye bir kravat, fazla resmi, flanel bir takım elbise, belinde vahşi-batıya özgü, gayet yakışıksız taşlarla süslü bir kemer, ayağında da tenis ayakkabıları) genç bir adam, puro tezgahının önünde, bozuklukları cebine sokmaktaydı." (s. 21-22)

Şu elbiselerin sayıldığı sahnede Amerikan Sapığı'ndan başka bir şey çağrışabilir mi? Okurken merak ettim; Ellis acaba romanlarını yazarken Capote'nin sosyetik ortamlarını düşündü mü, düşündüyse ne kadarından etkilendi? Sıfırdan Az aslında Capote'nin gençlerinin amaçsızlıktan çılgına döndükleri bir güzelleme olabilir mi? Zaman, ortam, insanlar çok değişik ve hakkında düşünülecek, kaygılanılacak savaşlar çok gerilerde kalmış, bu yüzden insanlar yapabilecekleri her şeyi yapıyorlar. Bir bakımdan Capote'nin karakterleri, Ellis'inkilerden daha insani. Belki de tam tersi; şiddet dürtüsünü ne kadar bastırsak da oralarda bir yerde olduğunu bilmek rahatlatıcı bir şey açıkçası.

İnsanlardan uzaklaşmamız, onları iyice tanımamızla mümkün oluyor zannediyorum. Biriyle tanışırız, bir şeyler yapıp zaman geçiririz, birtakım fikirler oluşur o insanla ilgili. Daha çok zaman geçer, görüşmediğimiz vakitlerde o insanın eksikliğini duymaya başlarız bir süre sonra. Ardından geçmiş gelir. Geçmiş bir bilinmez kuyudur. Dibe düşenlerin yankıları yıllar sonra gelir ve zamanla işitiriz, eğer o insan duymamıza izin verirse. Bazen o kuyunun başında dinlediğimiz şarkılar bu yankılarla kesilir ve duraklarız. Onca güzel melodinin arasında bu uğultular nedir? İkisini bağdaştıramayız ve uzaklaşırız o insandan. Daha da yakınlaşırız belki, geçmişi kabullenmekle ilgili bir şey.

"(...) Ama Grady'nin bütün bu kırıntılardan çıkarabildiği resim, en ucuz çerçeveyi bile hak etmeyecek kadar amatörceydi: derinlikten yoksun, ayrıntı konusunda pek az yetenek sergileyen. Suç, konuşmaktan gazla haz etmeyen Clyde'daydı elbette. Ayrıca, görünüşe bakılırsa kendisi de ilgisiz, meraksız biriydi: Onun sorularının kıtlığından ve bunun işaret edebileceği kayıtsızlıktan telaşlanan Grady oğlana kendiliğinden, bolca bilgi veriyordu; ancak bu, her zaman doğruyu söylediği anlamına gelmiyor, kaç âşık yapar ki bunu? Ya da yapabilir? Grady yine de, ondan ayrıyken sürdürdüğü yaşamı iyi kötü kestirebilmesine yetecek kadar olgu sunuyordu ona. Fakat yanında oğlanın kulaklarını bu itiraflara kapayacağını hissetmiyor da değildi: Clyde onun ele avuca sığmaz, tıpkı kendisi gibi gizemli biri olmasını ister gibiydi. Öte yandan Grady onu gizlilikle, ketumlukla şöyle doyasıya suçlayamıyordu da: çünkü sorduğu her şeye yanıt veriyordu Clyde; bununla birlikte bir jaluzinin arasından içeriyi görmeye çalışmak gibiydi. (Buluştukları dünya bir gemiydi de, iki adanın, yani onların arasına demir atmış duruyordu sanki: erkek azıcık gayretle karayı, kızın kıyısını görebilirdi, ama kendi kıyısı, hiç dağılmayan bir sisin içinde gözden yitmişti.) (s. 46-47)

Erkek keşfetmiyor, kız keşfedilmek istiyor ama arada derin bir uçurum var; Clyde yerini bilen bir erkek. Hayatla çocukluğundan beri içli dışlı. Çalışmak zorunda kalmış, savaşa Almanya'ya gidip gelmiş, sürekli çabalamış, bir şeylerin ucundan tutmaya çalışmış. Annesi, kardeşleri de öyle. Çekirdek bir aile zaten; kolaylıkla yarılamayacak bir çekirdek. Grady ise Grady. Clyde için. Peter açısından baktığımızda Peter'ın herhangi bir büyüsü, bilinmezliği yok. Grady, Clyde için sorduğu soruları Peter için soramaz, çünkü zaten tanıyor, biliyor Peter'ı. Bu sebeple Peter'ın etkileyiciliği bir noktaya kadar, sonrasında her şey başa dönüyordu. Peter'ın cezbedici bir özelliği yoktu Grady için.

Clyde'ın Grady ve Grady'nin hayatı için düşündükleri, alt-orta sınıfın burjuvaziye bakışını çok güzel bir şekilde ortaya koyuyor:

"'Teşekkür ederim,' diye fısıldadı Grady. Oğlan sordu: 'Neden?' 'Çünkü mutluyum,' diye yanıtladı kız, sonra elini çekip kurtardı. 'Bu çok tuhaf,' dedi erkek, 'her an, sürekli mutlu olmaman çok garip.' Kolunu havayı süpürür gibi bir hareketle açtığını gören Grady irkildi, çünkü kızın avantajlarının ne kadar farkında olduğunu gösteren, hatta kanıtlayan bir jestti; inanılır gibi değildi ama oğlanın bütün bunlara içerleyebileceği hiç aklına gelmemişti." (s. 66)

İşte ikisinin birbirine bakışı: Grady için Clyde bir vahşi hayvan. Elinin altında ama bir süre sonra her yere gidebilir. Ne yapacağı belli değil, bu yüzden ortada çözülmesi gereken çok bulmaca var ve Grady için bunları çözmek tek amaç haline geliyor. Clyde ise Grady'nin her şeyini biliyor, kendince. Böyle bir hayatın içinden gelen insanlara karşı kindar değil de, yine de onları her yönden tanıdığını düşünecek kadar kibir sahibi diyelim. Evet, olay bu.

Clyde'ın annesini de görelim. Yüce gönüllü bir insandır. Ben şahsen sokakta görsem giderim, "Ver ellerini öpem kadın anam," diyerek el öperim. Neyse, erkek çocuklarının annelerini hatırlamaz olmaları hakkında:

"(...) Bir çocuğun annesini, annesinin onu sevdiği biçimde sevmemesi gerekir zaten; çocuklar annelerinin onlara duyduğu güçlü sevgiden utanırlar: tutuk olmalarının nedenlerinden biri de budur. Kısacası, bir oğlan çocuğu büyüyüp erkek olduğunda, doğru olan, sevgisini başka kadınlara yöneltmesidir." (s. 87-88)

Şimdi bu romanda Tiffany'de Kahvaltı'nın izlerini aramak, samanlıkta saman aramak gibi olur bence. Holly'nin Clyde ile benzerliği çok büyük. Uzun bir bölüm alıyorum, Holly'nin ağzından değişik bir biçimiyle duyduğumuz. Ve bu bahsi de kapatıyorum. Clyde'ın annesi Clyde hakkında konuşuyor:

"'Şehrimize gelen yabancılar oraya (nereliydi lan bunlar, unuttum) kuşların şehri derdi. Ne kadar doğru. Bazı akşamlar, neredeyse zifiri karanlıkta birer bulut kümesi gibi uçarlar, bazen ayın çıktığı bile görünmezdi: başka hiçbir yerde o kadar çok kuş yoktur. Ama kışlar kötüydü, sabahlar öyle soğuk olurdu ki buzu kırıp yüzümüzü yıkayamazdık. Ve o sabahlarda çok üzücü bir şey görürdünüz: donan kuşların düştüğü yerlerde biriken tüy katmanlarını: inanın. Onları kuru yapraklar gibi süpürüp toplamak babamın göreviydi, sonra da ateşe verirlerdi. Ama babam birkaçını eve getirirdi. Annem, hepimiz, onlara bakardık; ta ki güçlenip yeniden uçuncaya kadar. Tam onlara en çok bağlandığımız anda, uçup giderlerdi. Ah, tıpkı çocuklar gibi! Anlıyor musun? Sonra yine kış gelir, donmuş kuşları görürdük ve aralarında, geçen kış kurtardıklarımızdan bir-ikisinin bulunduğunu ta yüreğimizden bilirdik.' Sesindeki son parlak kıvılcım hafifledi, söndü; anılara dalmış, içe kapanmış bir halde derin, ürpertili bir soluk aldı: 'Tam da onlara en çok bağlandığımız anda. Ne kadar doğru.'" (s. 91)

Hikâyeye bu noktadan devam ediyorum: Clyde ve Grady evleniyorlar, sonra Grady hamile kaldığını anlıyor ve kendisinin bilmeden belirlediği çılgınlık çizgisini geçiyor. Ne yaptığımızı, hayatta ne yapıyor olduğumuzu bu çılgınlık çizgisini geçmeden pek sorgulamayız. Bu çizgiyi geçmek, büyük değişiklikleri de beraberinde getirir ve eskiyle yeniyi kıyaslamaya iter bizi. Grady de kendisini bağlayan zincirleri kırıyor bir bakıma ve özgürleşiyor. Ortadan kayboluyor, Clyde Grady'yi aramaya başlıyor bu sefer. En sonunda buluyor, bir mekana gidiyorlar ve orada Peter'la karşılaşıyorlar, derken bitiyor roman. Sonunu söylemem, heh he.

"'Bunca gündür... benden kaçtığını düşündüm.'
'İnsanlardan kaçmazsın, kendinden kaçarsın,' dedi kız." s(123)

Roman, hikâye yazmak başka, hikâye anlatmak başka diye düşünürüm ben. Hikâye anlatıcısı, dili ne şekilde kullanırsa kullansın, anlattığıyla var olur. Capote bence çok iyi bir anlatıcı, bunu yanında karakterler açısından belli bir sürerlik içinde arka planı kendiliğinden ortaya çıkartan bir yazar. Anlatıcının görevi açıklama yapmak olmamalı, anlatmak olmalı. Hikâyenizi karakterlere yedirip onlar vasıtasıyla ortaya koyduğunuzda, aha işte bu. Capote de bu.