26 Kasım 2012 Pazartesi

Erhan Bener - Eski Dostlar

Bener'in yazdığı son roman. Açık Pencere'de noktanın konduğundan bahsedilen.

Biraz aceleye gelmiş zannediyorum. Bir ilk bölüm var, romanın ilerleyen bölümleriyle alakasız. Gerçi kişilerden başlamak lazımdı.

Bir otel var, bu oteldeki insanların sırları, aşkları falan. Kadri Bey. 60'larında, 40 yılını otele vermiş, yeni emekli olmuş bir amcamız. Sevgilisi Feride. O da bayağı eski. Herkes evli sanıyor bunları ama evlenmemişler. Durum kabullenilmiş, her şey süper gidiyor. Kâmil Bey, otelin genel müdürü gibi bir şey. Babası otelin eski hissedarlarından. O da yaşlı bayağı. Eşi Safiye. Tekerlekli sandalyeye mahkum olmuş, güzelce bir kadın. Tahir Bey. Kanada'da yaşayan bir fabrikatör ve yıllar önce bir kazada boğulan sevgilisinin yasını tutan bir yaşlı adam. Her yıl aynı günlerde Türkiye'ye gelip Sofia adlı sevgilisinin öldüğü denize bir demet çiçek bırakan, otelde sevgilisiyle yemek yermiş gibi yemek yiyen, bu yüzden adı deliye çıkan bir amcamız. Şehmuz Usta, otelin teknik işlerinden sorumlu. Bir iftira yüzünden işkence görmüş, hapiste yatmış bir adam. Mario Albukerk, ki Albuquerque vasıtasıyla Breaking Bad'i hatırlayıp devam ediyoruz, bu hayal kırıklığı ve nefretle dolu adamlarımızın kesiştiği leş adam. Babası da otelin eski hissedarlarından, Kâmil Bey'le tanışıklığı buradan ve Büyükada'daki komşuluklarından geliyor. Tahir Bey'le tanışıklığı yine böyle. Zamanında Feride'ye askıntı olduğu için Kadri Bey'den dayak yemiş, Şehmuz Usta'yı kullanarak diplomat zannedilen bir adamın odasına bomba koydurmuş ve olaylardan habersiz zavallı Şehmuz Usta'ya cehennemi yaşatmış bir dalavereci. Evet, kişiler böyle.

İlk bölümde Kadri'yle Feride'yi görüyoruz. Bir odadalar, konuşuyorlar, sigara içiyorlar, bilmem ne. Aralarındaki ilişki, neden evlenmedikleri falan iyice bir irdeleniyor. Sanıyoruz ki roman bu ikisinin üzerinden ilerleyecek. Öyle olmuyor. Yaklaşık 30 sayfadan sonra hoop, seyir değişiyor bir anda. Onca gözlem, tahlil, şu bu çöpe, çünkü bunların ne roman çerçevesi olma özelliği var, ne de bu iki karaktere süper önemli roller yükleniyor.

Mario namlı kardeşimiz bir gün otele geliyor, geldiği gibi de karıştırıyor ortalığı. Herkesin bu Mario'ya güttüğü bir kin var. Eh, adamımızın öldürüleceği malum. Üstüne yürüyen oluyor, kafasına baston indirmek isteyen oluyor. Çünkü dalavere çevirip her şeyin geçmişe gömülmesini isteyen diğer kahramanlarımız, gerçeklerin ortaya çıkmasını istemiyorlar. Bu da Mario'nun işine geliyor, herkesten para sızdırmaya çalışıyor. Kimden nasıl sızdırmaya çalışıyor, bakalım:

Kâmil Bey: Burada büyük bir kurgusal hata var. Kâmil Bey evinde karısı Safiye'yle zaman geçiriyor falan, oralarda bir yerde Safiye'nin Sofia olarak yazıldığını görüyoruz. Eğer bunu Bener düşünmeden yaptıysa ölümcül bir hata yapmış, zira Tahir Bey'in Sofia'sıyla Kâmil Bey'in Safiye'sini denk getirmeye çalışan okurlar için olayı en başta çözdürecek bir ipucu. Düşünerek yaptıysa da okuyucuya güvenmek gerektiğini düşünüyorum, yine hata. Bir zayıf nokta da şu: Şimdi Kâmil Bey'le Sofia gençliklerinde tanışıyorlar, öpüşüyorlar falan. Gönül veriyorlar birbirlerine. Sonra Tahir Bey, Kâmil Bey'in yakın arkadaşı giriyor devreye. Kız bu sefer Tahir'e aşık oluyor, hatta Tahir Bey evlenmek istiyor ve hatta nişan yüzüklerini alıyorlar. Sonra aileyi ikna etmek için Kanada'ya gidiyor Tahir Bey, orada Mario'dan bir telgraf alıyor ki Sofia bir tekne kazasında boğulmuş, cesedi bulunamamış. Tahir Bey tabii boku yiyor ama hiç de araştırmıyor hadiseyi, hatta Kâmil Bey'in Safiye diye bir kadınla evlendiğini de nasıl oluyorsa hiç duymuyor, hasbelkader duymuş olsa da hiç kıllanmıyor. Nasıl oluyor bu, hiçbir fikrimiz yok. Çok zorlama değil mi? Bu kızı hiç mi gören, eden yok da Kâmil Bey'in karısı olarak ortaya çıkınca Tahir Bey'e haber uçmuyor? Acayip.

Tahir Bey: İşte bu sırrı bir tek Mario biliyormuş da, sırrı söylermiş de, lakin para lazımmış da. Böyle.

Sonra Mario öldürülüyor, polisler giriyor devreye. Stajyer bir memur var, bir de genç polis var. Bunlar olayı çözmeye çalışıyorlar. Tabii yine bir anda bir atlama yaşadık, bambaşka bir yere bağlandı olay. Bu sefer polisler üstünden gidiyoruz. Anlatıcı üç kez uzam değiştiriyor. Roman kısa olduğu için yorucu biraz. Bir de şu ikisinin maceralarına dayalı güzel bir polisiye seri çıkarmış ama yazık ki son kitabında kullanıyor bunları Bener.

Tam polisiye de değil aslında, ortada ölen bir adam var, dört beş tane de zanlı var. Dış etken yok, şaşırtmacalı işler yok. Bir acayip. Sonradan anlaşılıyor ki bu sanıkların hepsi bir şekilde Mario'yu yaralamış. Biri kafasına ingiliz anahtarıyla vurmuş, biri sopayla dövmüş, biri kıç atmış, biri göbekle vurmuş falan. Yine sonradan anlaşılıyor ki adam kalp krizinden gitmiş. Dsfd. Bu kadar.

Bir son roman, Bener'in rahatsızlığı sırasında yazılmış. Gideri yok diyoruz.

He, ya Bener'in diyaloglarında problemler olduğunu düşünüyorum. Çok... ne diyeyim, kalıp. Ah sevgilimler, vah canımlar. Bir de Şehmuz Usta. Şimdi bu adam hakkında ne düşünürüz? Usta, bildiğin tesisat işi yapan, ekmeğini kazanan bir Anadolu insanı. Böyle bir insanın "lanet olsun" diyebileceğini düşünmüyorum. Bunlar hani fak yular, holi şitler Allah kahretsin, lanet olsun diye çevrilir ya, aynen öyle kokuyor. Yani "zorunlu" olduğu düşünülen yumuşatma çabaları. Oysa orada Şehmuz Usta hayatını karartan adamı görünce şöyle dolu dolu bir, "Seni sikeceğim, atlara siktireceğim seni amın çocuğu!" dese çok affedersiniz. İşte ben bu adama Şehmuz Usta derdim. Saygılar Şehmuz Usta.

24 Kasım 2012 Cumartesi

Erhan Bener - Açık Pencere

Erhan Bener'in pek bilinmediği, pek incelenmediği malum. Tanınmıyor. Hakkında dört tez var, ikisinin konusu aynı. Abi Vüs'at O. Bener ve evlat Yiğit Bener kadar bilinmiyor Erhan Bener diye düşünüyorum. Çok kez hakkının yendiği söylenmiştir ama bence hak yenmesinden ziyade okunmuyor. Neden okunmadığı hakkında hiçbir fikrim yok, bence gayet okunması gereken bir yazar. Belki nitelik diyeceğim sıkıntı ama öyle de değil, bir Baharla Gelen, bir Oyuncu gayet süper romanlar. Öyküleri de gayet başarılı. Neden böyle? Bilemiyorum. Kendisi de sorguluyor bunu, yeri gelince göreceğiz.

Bu bir günce ama günler belirsiz. Bu bir anı ama anılar serpiştirilmiş, bir Arabalarım değil. Bu bir deneme ama her seferinde denenmiyor. Bu üçünün karışımı, en basit tabiriyle. Ölüme yaklaşmış, öleceğinin bilincinde, varoluşunun sonlu olduğunu düşünen bir bireyin kaleme aldığı bir kitap. Selim İleri, bunun Erhan Bener'in son kitabı olduğunu söylüyor ama son kitap Türküsünü Arayan Adam'dı, hatta kitabın son öyküsü bölük pörçüktür, son saatlerde yazılmaya çalışılmış bir öykü. Yazabildiği kadar yaşayabileceğini düşünen bir yazarın son eseri. Nokta konamamış, demek ki ölümden sonra bile yazılabilecek şeyler kalıyor, yaşam hiçbir zaman yazın için yeterli gelmiyor.

Numaralandırılmış bölümlerimiz var. Bu bölümlerden bazıları birbiriyle bağlantılı, bazıları değil. Ben de karışık gideceğim bu durumda.

Böyle eserlerin en güzel özelliği, yazarın diğer eserleri hakkında gerek otobiyografik, gerek kurgusal ayrıntılar içermesi. Mesela Acemiler için Bülent Ecevit'in yazdığı bir değerlendirme yazısı varmış, ben bilmiyordum. Bir de Erhan Bener'le eşi Neşecan Otyam'ı bir manada evlendiren Nezihe Meriç'miş. Ne kadar güzel.

Edebiyat dünyasıyla ilgili güzel yorumlar da var. Kitabın yazıldığı zamanlarda Orhan Pamuk ve Nobel olayı çok sıcakmış, Bener bu olayı değerlendiriyor ve Orhan Pamuk'un söylediklerinden ziyade ortaya koyduğu yapıtlarının incelenmesi gerektiğinden bahsediyor. Küçük bir hoşnutsuzluk hakim; Bener, Pamuk'un demecini pek tutmuyor ama Pamuk'un düşünce özgürlüğüne de sonuna kadar arka çıkıyor. Bu satırlarda "yazmak" işiyle ilgili düşündükleri de şunlar:

"(...) Yazdıklarımı kaç kişi okuyor? Taş çatlasa beş bin. Benim, kim olduklarını bilmediğim, bilemeyeceğim, düşüncelerine girme olanağı bulamayacağım beş bin kişinin zevklerine, gereksinmelerine göre kendimi ayarlamam olanaksız. Çok eskiden olduğu gibi, yazdıklarımla onları şu ya da bu yöne çekmem, ('şu da bu' yazıyor aslında, düzeltmene iki çift sözüm olacak) onların dünya görüşlerini etkilemem de söz konusu değil. O zaman, okurlarımın beni yönlendirmesini bekleyemem. Eğer, onlar beni okurlarken, yazdıklarımda kendilerine yakın bir şeyler, onları düşünmeye, belki de kimi durumlarda tavır almaya çağıracak şeyler bulabilirlerse ne mutlu bana." (s. 34)

Pamuk'la alakalı söylediği bir şey de, sanatçı muhalifliği açısından Pamuk'un muhalifliğinin evrensel boyutlarda, abartılacak önemde olmadığı. Belki sadece Söylemin tartışılabileceğini de ekliyor. Yine Pamuk'la alakalı:

"Bence, Orhan Pamuk'un romancı olarak değerini tartışmayı bir kenara bırakırsak, sorun, tanıtım ve iletişim sorunudur. Onun, en büyük özelliklerinden biri, Türkçenin talihsizliğini yenecek olanaklara sahip olması ve bunları en iyi, en yerinde ve zamanında kullanabilme yeteneğidir. Türkiye'nin uluslar arası sorunlarla karşılaştığı zaman hep söylediğimiz gibi, biz kendimizi tanıtmak, en iyi şekilde, ama en gerçek değil, en görünmesini istediğimiz doğrultuda göstermekte çok başarısız olduğumuzu söyler ve bundan yakınmaz mıyız? Oysa bana göre Orhan Pamuk, kendisiyle ilgili olarak, bunu çok iyi başarmıştır." (s. 57)

Eh, sondakine bir dokundurma diyebilir miyiz? Bilemiyorum, sonuç olarak Orhan Pamuk'un kutlanması gerektiği yazılmış.

Oha denilecek yerler de var. Şu ne lan: "(...) Kayseri Lisesi'nde okuduğum yıllarda belediyenin zabıta memurları sokakta çatşafla (çatşaf, evet) dolaşan kadınların çarşaflarına ellerindeki pompalarla asit sıkarlardı, kılık kıyafet devrimine aykırı giyiniyorlar diye." (s. 63)

Ah be abi, direkt napalm ataymışınız, daha rahat olurmuş. Uygulamalardaki bok çıkması hadisesi yüzünden toplumdaki kutuplaşma bugün bu düzeyde bence. Birazcık suyunuza gideymişiniz birbirinizin, radikal olaylara girmeseymişiniz. Bir de sevmediğim bir yan; Bener'in karafatma benzetmesi. Elbette iktidara sinirliyiz, elbette tepkimizi ortaya koyacağız ama bu yolla değil. Laikçi, cumhurik, sıkmabaş, ninja... Bunların sonu yok ve bunlar bir karış yol aldırmaz. Şimdi iktidar ve muhalefet liderlerinin "o laflar boy boy" seviyesine inmiş atışmalarını izliyoruz mesela. Oy verdiğimiz adamlara bak. Rezillik.

Bener'in romanlarındaki karakterleri çatarken Jung'tan ve Freud'tan etkilendiğini özellikle, ısrarla belirtiyor ve her ikisinin düşüncelerini de incelemiş oluyor. Freud'u aşırı bireysel bulduğu için Jung'un arketiplerinden özellikle etkilendiğini belirtiyor, hatta kitabı okurken çok heyecanlanmış. İşte çeşitli kahramanlarını anlatırken bu iki psikolojik adamdan da bahsediyor. Romanlarının aşırı cinsellik içermesi eleştirilerine de bir manada cevap vermiş oluyor bu yolla. Hmm, romanlarından gidelim o halde. Dönüşler'in yazıldığı Foça hakkında epey bir bilgi var. Hayvanlar var mesela, kitaplarındaki köpekler. Sisli Yaz'daki Hârika'nın ve Hârika'nın annesinin gerçekten de var olduğunu söylüyor, hatta Hârika'yı kendisine yamamaya çalışmışlar falan. Bu satırların arasında Bener diyor ki, klasikleri okumak ne kadar mantıklı? Kendisi Hugo, Balzac, Zola gibi yazarları tekrar okuduğunu ve ilk okuyuştaki tadı alamadığını belirtiyor. Bundan sonra da bunların okunup okunmamasını irdeliyor, sonuçta zaman yenik düşüldüğünden bahsediyor. Eh, zaman gerçekten değişiyor ve insanlar aynı kalmıyor. Bugün değerini kaybettiğini söylediği Goriot Baba mesela, ilk kez Goriot Baba'yla tanışacak okuyucu için babamız yenidir. Bir şey ifade etsin, etmesin, bir insan tanırız. O insanla birlikte zamanın hayatını da tanırız. Burada faydacılığın izinin sürülmemesi gerekiyor, edebiyat ansiklopedilerden ibaret olmadığı gibi edebiyatın eğitim gibi başlı başına bir misyonu da yoktur. Dolayısıyla okuyun birader, klasik de okuyun, romantik de okuyun. Edebiyat seviyorum diye gidip de edebiyat okumayın üniversitede ama. Ben o mallığı yaptım, siz yapmayın.

İnsanın canını acıtan bölümler de var elbette, bir ölümle yüzleşme kitabı bu. Erhan Bener iki ağır ameliyat geçiriyor, biri bağırsaktandı yanlış hatırlamıyorsam. Diğeri de üç kalp damarı değiştiriliyor. Ağır ameliyatlar. Bir de kanser çıkıyor ortaya. Sayın kariler, annem meme kanserine yakalanmıştı, oradan biliyorum az çok. Allah korusun, annem atlattı ama onun psikolojik yıkımı inanın fiziksel yıkımdan daha büyük bir etkiye yol açtı. Bu çerçevede okudum bazı bölümleri ve Erhan Bener'i bir amca olarak görecek kadar benimsediğim için canım yandı.

"Ya kitaplarım? Onlarca romanım, öykülerim, oyunlarım? Benden sonra onları da okuyacaklar olacak mı, ne diyecekler? Ölülerin arkasından iyi şeyler söylenir, işte o kadar. Hakkımda yazı yazan eleştirmen, yazar dostlarım, hemen her yazılarına, 'o değeri anlaşılmamış bir yazardır,' diye başlarlar. Çok kalıplaşmış bir söz. Daha iyi bir formül bulmalarını öğütlerim onlara, arkamdan bir ağıt yazmak isterlerse diye.

Bunun böyle olacağını biliyorum. Üzülüyor muyum? Belki. Şu an sadece, Perşembe sabahı yapılacak biyopsi var aklımda. Görünüşte çok da fazla telaşlı değilim, karımı meraklandırmamak için gülümsüyorum, ama içim üşüyor." (s. 264)

Eh, Erhan Bener bu dünyadan göçeli beş yıl oldu. Yazdıkları okunuyor, hep iyi şeyler de söylenmiyor. Çünkü bir yazarı yazdıklarıyla değerlendirmek gerekir. İnsan olarak Erhan Bener'se bence çok kral bir adamdı, bende öyle bir izlenim bıraktı. Tanımak isterdim, lakin çok geç.

Erhan Bener okunup okunmayacağını soruyordu, ben de bu yazıyı okuyup da kim bu kitabı alacak diye merak ediyorum. Neyse, bunlar kendim için zaten. Sonuçta alın, çok güzel.

Son olarak Betül Özçelebi, kitabın düzeltmeni. Ya pek özen göstermemiş, ya hiç özen göstermemiş. "T.B.M.M. ne göndermekten vazgeçti." Bu çok acayip bir şey. Harf hataları hadi neyse dersiniz, geçer, o da az sayıdaysa ki bu kitapta o da az değil. Neyse. Lakin böyle ciddi yazım hataları olunca inanın, hani kendimi ciddi okuyucu olarak sayabileceğimi düşünüyorum, ciddi okuyucuların ağzına toprak sokuşturulup mikserle karıştırılmış gibi oluyor. Betül Özçelebi'nin Erhan Bener'le alakalı bir doktora tezi var üstelik. Ben yakıştıramadım açıkçası bu olayı.

22 Kasım 2012 Perşembe

Stefan Zweig - Amok

"Stefan Zweig'u Türk okuyucularına tanıtmaya hacet var mı? Ünü bütün dünyayı tutmuş olan bu Avusturyalı yazar edebiyat meseleleri ve kişileri üzerine etüdleriyle olduğu kadar kısa romanlariyle de kendini her milletin sanatseverlerine sevdirmiştir.

Burada onun kısa romanlarından en güzelini bulacaksınız. Amok, onun eserleri arasında en tanınmışıdır diyebiliriz. İkinci başlığı Malezya Delisi olan bu uzun hikâyesinde Avrupalıların Malezyanın sıtmalı ve korkunç ikliminde duydukları acı gurbet hissini ve sonsuz can sıkıntısını eşsiz bir kuvvetle canlandırmıştır. Bu hikâye aynı konuyu defalarca işlemiş olan Somerset Maugham'la aralarında bir kıyaslama yapmak fırsatını da verir bize."

Satranç'ı yıllar önce okudum, bir şey hatırlamıyorum. Acımak'ı okumaya çalıştım, zamanı değildi, bıraktım. Bu okuduğum ilk Zweig romanı diyebilirim.

Bendeki tam olarak bu, evet. Can'dan çıkanda birçok öykü varmış, bilmiyorum. Onu okuyunca onu yazarım, şimdilik sadece bu.

O kadar sömürgemiz var, ele geçirmişiz, kaynaklarını çatır çatır yiyoruz. Oraları elimizde tutmak için kölelerimize küçük de olsa hizmet götürmek durumundayız. Doktor, polis, bürokrat, elde ne varsa. Asimile edelim, etmeyelim, kültürümüzden bir şeyler geçti oraya ve kaç nesil sonraysa artık, edebi ürünler yetişmeye başladı. Değişik olur bunlar. Orwell mesela, böyle eser veren. Saki'de bunun izleri var. Orada yetişen kültürden bir şeyler çıkar ve bizimkine benzer, bu tamam. Bir de buradan oraya yolladıklarımızınkiler var. İşte bu novella, oradan dönen anlatıcımızın hikâyesidir.

Sömürgelerden birinden dönen anlatıcı abimiz, 1922'de Napoli'de gerçekleşen bir kazanın ayrıntılarını bir tek kendisinin bildiğinden bahseder ve bu hadiseyi anlatmaya başlar. Dönüş sürecinde bok gibi bir gemiye biner, geminin burnunda bir yere gidip orada zaman geçirmek ister. İşte, anlatının içindeki anlatıyı ortaya çıkaran arkadaşımız burada ortaya çıkar. Diğer insanlardan kaçma gereksinimi duyan, gnoma benzeyen bir acayip doktor. Önce bir iki selamlaşma olur, ardından konuşmaya başlarlar. Doktor, insanların gürültüsünden, kahkahalarından uzaklaşmak ister, çünkü başına bir felaket gelmiştir ve konuşmazsa öleceğinden korkmaktadır. Eh, şu noktadan sonra olayı anlatmaması imkansız zaten.

Almanya'da başarılı bir doktor olan adamımız, peşine takıldığı kadın yüzünden para çalar ve Hollanda adına çalışmaya başlar, tabii dünyanın bir ucunda. 10 yıllık bir kontrat imzalar, sürenin sonunda büyük miktarda para kazanacaktır. Neyse, büyük umutlarla çıkar yolculuğa, dünyanın bir ucuna gider ve gittiği yerin dilini öğrenmek ister, oranın insanını yakından tanımak ister falan. Bu tarz bir idealizm en başta. Sonra yalnızlaşma geliyor, büyük bir uyumsuzluk hadisesi. Sıtma, bitmek bilmeyen bir sıtma ve bu sıtmadan bıkmış adamımız. Céline'in anlattığı Afrika'yı bildiniz mi? Hani bir türlü bitmeyen sivrisinekleriyle, haşlayıcı sıcağıyla dünyanın en büyük cehennemi. Eh, burada da benzer koşullar var ve bu da Avrupa'dan gelen insanları delirtir elbette, yalnızlaştırır ve toplumdan koparır. Hatta yaşama sevincini elden alır. O derece.

"(...) Bu taraftan gelen herkes aynı hayali kurar. Ama orada, yolcuların gözünden kaçan boğucu 'ser' de gücü çabuk tükenir adamın, sıtma -istediğiniz kadar kinin yutun, yine de yakalanırsınız- sıtma bedeni kemirir; kayıtsız, tembel olur adam, sudan çıkmış bir tavuk oluverir. Avrupalı, büyük şehirlerden ayrılıp da bu bataklıklar arasında kaybolmuş duraklardan birine geldi mi varlığından sökülüp alınmış gibidir; kaçınılmaz silleyi er- geç yiyecektir; kimi içer, kimi afyon çeker, kimi dayak atmaktan başka bir şey düşünmez, odunun biri oluverir, hepsi bir delilik edinir. Avrupa'nın özlemi tutuşur yüreklerde, bir gün yeniden bir sokakta yürümek, beyaz insanlar arasında, aydınlık bir taş odada oturmak hayal edilir. Yıllar boyunca hayal edilir bu, sonra izin zamanı gelince adam bu yolculuğu göze alamayacak kadar tembelleşmiş, gevşemiştir. Avrupa'da unutulduğunu, artık bir yabancı, okyanusta bir midye, herkesin ayaklar altında çiğnediği bir midye olduğunu bilir. Böyle kalınır işte bu sıcak, nemli ormanlarda, böyle alıklaşılır. Kendimi bu pis çukura gömdüğüm güne lanet olsun!.." (s. 18)

Bir gün bir kadın gelir, soylu bir kadın. Doktordan karnındaki çocuğu almasını ister. Çocuk, kadının eşinden değil ve asker olan eş de kısa bir süre sonra gelecek, o gelmeden bütün işlerin halledilmiş olması lazım. Bir kadın-erkek savaşına dönüyor olay. Kadın, parayla halletmeye çalışıyor işi ama zaten akıl sağlığını kaybetmek üzere olan bir adama para teklif etmek pek mantıklı olmuyor o koşulda. Doktor, kadının kendisi üstünde bir egemenlik kurmak istediğini sanıyor. Belki gerçekten öyle ama doktorun tutumu da sertleşiyor, zaten zor durumda olan kadının üstüne gidiyor o da. Önce rica etmesini, sonra yalvarmasını istiyor kadından. En sonunda da seks istiyor çok affedersiniz, onu ima ediyor. Kadın da buna bir tane patlatıp çıkıyor. Tokadı yediği anda bizimkinin aklı başına geliyor ama artık çok geç. Yalnızlıktan iyice delirmemek için bir toplantıya gidiyor ve orada kadını görüyor, kadın hiç sallamıyor bunu, bir de aşağılıyor. Kayışı koparıyor bizimki en sonunda. Amok bağlantısı burada.

"Evet, amok, bakın nedir: Bir malezyalı, alelade, iyi, sevimli adam, ağır ağır içkisini içmektedir... Gevşek gevşek oturmuştur öyle, kaygısızdır, güçsüzdür... Benim odamda oturuşum gibi... Sonra birden yerinden sıçrar, hançerini kapmasıyla sokağa fırlaması bir olur... İleriye atılır, koşar, hep ileriye, dosdoğru, nereye gittiğini bilmeden... Yolunun üstündekileri, insan olsun, hayvan olsun, deviriverir, kan kokusu şiddetini daha çok arttırır... Koşarken salyalar akar ağzından, deliler gibi bağırır... Ama koşar, durmadan koşar, sağını solunu görmeden, bağıra bağıra koşar bu korkunç gidişte, elinde kanlı hançeri... Köylüler, bu kanlı delilik krizine tutulmuş olanı dünyada hiçbir gücün durduramayacağını bilirler... Geldiğini görenler, uğursuz haberi mümkün olduğu kadar uzaklara duyurmaya çalışırlar: "Amok! Amok!" Herkes kaçar... Ama o duymaz, yoluna devam eder; hiçbir şey görmeden koşar, önüne geleni öldürür... Bir kuduz köpek gibi öldürülünceye kadar, yahut da bitkin bir halde, kan-ter içinde devrilinceye kadar..." (s. 40)

Ya, sırf erkeklik gururunu tatmin edebilmek için zor durumdaki bir kadını kıça tekmeyi basıp yollayan adamımız, sonradan bu kadının peşinde köpek olacak, bu kadın için durmadan koşacak, onun için delirecektir. Ne ki kadın kendini yerli bir doktora biçtirir, ölür. Ölmeden önce doktora yemin ettirir ki kocası olanları öğrenmesin. Sonra gemiye geri dönüyoruz, anlatıcı öğreniyor ki kadının cesedi de aynı gemide. Napoli limanında da doktor kendini aşağı atıyor, atarken tabutu da beraberinde götürüyor. Olay bu.

Valla güzel. Kadın-erkek çekişmesi, sömürge ortamları, zorluklar. Bilmem ne.

Halid Ziya Uşaklıgil - Solgun Demet

Halid Ziya'nın ikinci kitabı. Tam olarak şöyle: "Tefrika olarak neşredildikten sonra kitap suretinde basılmıştır." Buradaki öyküler Servetifünun'da ve İkdam'da basılmış. Evet.

Solgun Demet: Oğlunu pek seven bir anne, bir gün kocasının cüzdanından düşen bir demet solgun çiçeği eline alır, bir süre bakar, sonra yerine koyar demeti. Ardından gelsin paranoya, gelsin buhran. Kadın düşünür. Oğlunu düşünür, kocasını düşünür, kendini düşünür. Soramaz da demeti. Sormaktan çekinir, çünkü alacağı cevap her türlü yıkımla sonuçlanacaktır. Bir tarafta kocasından şüphelenmek ve kocasını yeterince sevmemek fikri, diğer yanda ihanetin ipuçlarını şaşkın bir yüzde okumak... Sormaz, öğrenmez. Ignorance is bliss.

Mösyö Kanguro: Mehmet Rauf'a ithaf etmiş bu öyküyü Halid Ziya ve ithaf bölümünde Mehmet Rauf'un sanat dahiliğine hayran olduğunu belirtiyor. Hatırladığım kadarıyla Mehmet Rauf, Halid Ziya'nın en yakın arkadaşı ve Halid Ziya İstanbul'a geldiği zaman büyük yakınlık gösteriyor yazara, çünkü Halid Ziya'nın daha İzmir'deyken yazdığı öykülerinin büyük bir hayranı. Halid Ziya Mehmet Rauf'u ne kadar överse Mehmet Rauf da Halid Ziya'yı en az o kadar över, zira kurgu sanatını Halid Ziya'dan öğrendiğini söyler Mehmet Rauf.

Evet, şimdi burada kanguru gibi bir çocuğumuz var. Doğduğundan beri böyle. Bir başka Halid Ziya kitabında bir dayak sonucu kamburu çıkan çocuğu hatırlarım. Ailesi, arkadaşları anlayışlıydı, öküz gibi davranmıyorlardı çocuğa. Aynı konseptteki bu çocuğa bok gibi davranıyorlar ama. Okul arkadaşları Kanguro adını takıyorlar çocuğa. Bildiğimiz kanguru. Sonra babası da, "İyi ama zaten kanguru gibi değil misin?" diyor çocuğa. Utanıyor çocuktan hayvan herif. Sonra çocuk okulu bırakıyor, büyüyor ve sirklere katılıyor. Öyküyü üç bölüme ayırırsak bu ikinci bölüm olur; fizyolojisi sıkıntılı bir çocuğun kendine benzerlerini bulması, uyumluluk kurması ve mutlu olması. İnce ince işliyor Halid Ziya. Öykünün bir diğer ilginç noktası da Fransa'da geçmesi.

Neyse, çocuk ABD'deki bir sirkten teklif alıyor ve oraya gidiyor. Üçüncü bölüm, aşk. Aşık olmak istiyor bizimki, oradaki bir kıza aşık oluyor ama kız buna yaklaşmıyor pek. Bu da kızı kaçırıyor, yüksek bir yere çıkartıyor. Kitabı hazırlayan Şemsettin Kutlu, Kanguro'yu Quasimodo'ya benzetiyor haklı olarak, lakin ben biraz da King Kong'a benzetiyorum şu durumda. En sonunda lan kıza fenalık edeyim, etmeyeyim diyerekten cozutuyor Kanguro ve ağlıyor, ağlıyor.

Hayat-ı Şikeste: Kırık Hayat anlamında. Bu çok güzel lan. Biraz Before Sunrise havası var, biraz Dostoyevski'nin Beyaz Geceler'i var.

Yağmurlu bir gecede son tramvaya anlatıcımız biniyor, ardından gençten bir kız biniyor. Sorna kızın yanlış yöne gittiği anlaşılıyor. Tabii adamımız da romantik, kızla konuşmadan önce kızın hayatıyla ilgili kafasından hikâyeler yazıyor. Tipi Halid Ziya olayı. Ardından yürümeye başlıyorlar o havada, konuşuyorlar bayağı. Kızın anası ölmüş, babası da ayyaşmış. Adam eve bırakıyor kızı, baba da kızı adama kakalamaya çalışıyor. İğrenç. Şu durumda ben olsam kızı orada bırakmam, zaten anlatıcının tutumlarından da bunu çıkarıyoruz ama adam ne yapıyor, biliyor musunuz? "Sabret bacı yav," diyor ve uzuyor. Allah seni kahretmesin lan, al o kızı evlen. Şeker gibi kız.

Sevda-yı Girizân: Kaçan Sevda anlamında. Bir kızın bir adama yazdığı mektuptur, dolayısıyla kızın gözlerinden görüyoruz hadiseleri. Genç kızımızın odasından görülen eve bir doktor ve ailesi taşınır. Bir şekilde bakışırlar, adam kıza güler, kız da adama güler. Adam anında vurulur kıza, hatta işi ilerletip kızın şemsiyesine mektup falan atar. Kız gayet iffetlidir; doktorun eşinin giderek mutsuzluğa gömüldüğünü, çocukların her gün ağladığını görür. İşte, öyküyü teşkil eden mektubu yazar adama ve her şey normale döner, adam hatasının farkına varır. Böyle güzel bir şey.

Sade Bir Şey: Şöyle öyküler gerçekten boğuyor insanı. Saatçi iki kardeş, babaları ölüyor. Küçük kardeş babasının dükkanını alıyor, diğeri de büyük hayallerle bir dükkan açıyor başka bir yerde. Sonrası büyük kardeşin küçüğe bağımlı hale gelmesi ve içten içe güttüğü kin. En sonunda küçük kardeşinin kendi hayallerini gerçekleştiğini görür. Öykü orada bitiyor. Adam verem olmuştur herhalde yaptırmak istediği evi kardeşinin yaptırdığını görünce.

Kırık Oyuncak: Halid Ziya Dayı çocuklara sıklıkla yer verir öykülerinde, yine bir çocuk öyküsü ama bu da deli iç burkuyor. Yine bir Halid Ziya öyküsü vardı, çocukları olmayan bir çift vardı ve günden güne yalnızlığa gömülüyorlardı, en sonunda birkaç kedi bulup kedileri çocuklarının yerine koyuyorlardı. Burada yine aynı durum, lakin çocuk oluyor. Üstüne titriyorlar çocuğun, öyle böyle değil. Çocuk mutlu mesut büyürken hasta oluyor. Nezle diyorlar. Hastalık bir türlü geçmiyor, çocuğun ilk söylediği şey, "Acıyı anne!" olur, boğazını gösterip. Allah kahretsin, içim parçalandı lan. Neyse, çocuğu doktorlara falan götürüyorlar en sonunda. En sonunda diyorum, zira o kadar uzun süre hastalık geçsin diye bekliyorlar ki çocuk ölmediğine dua etsin bence. Geri zekalılar. Neyse, çocuk iyileşiyor ama ciğerleri hasar görüyor ve kara kuru, minicik, zayıf bir çocuk olarak kalıyor yavrucak. Bizimkiler de kırık bir oyuncakla avunuyorlar. Ağlıyordum lan.

Beyaz Şemsiye: Yine tipik bir Halid Ziya öyküsü. gözlemci-anlatıcı, bir kızla bir bahriyeliyi izler. İkisi de birbirine aşıktır. Sonra yine tipik olay, aradan beş yıl geçer, anlatıcı kızı görür. Kızın beyaz şemsiyesi, beyaz elbisesi gitmiş, yerlerini karaları almıştır. Bir de çocuk vardır kızın yanında. Çocuk, bir bahriyeliyi gösterip, "Beybabam böyle miydi?" diye sorar. Adam savaşta falan ölmüş herhalde. Bu tür öykülerde olaya bakmayacaksınız, yazarın o durumu nasıl canlandırdığına, üslubuna bakacaksınız ki hüzünlenip ağlayabilesiniz. Yok lan, yine ağlamadım ama üzüldüm.

İzdivac-ı Müteyemmen: Kutlu Evlenme anlamında. Buradaki anlatım tekniği ilginç; Halid Ziya, olayın inandırıcılığını artırmak için bambaşka bir durumda başlatıyor öyküyü. Anlatıcı, sürekli konuşan arkadaşlardan şikayetçidir ve ne yazık ki bu tür arkadaşlarından birine denk gelir. İşte bu çok konuşan arkadaşın anlattığı öykü, hikâyenin aslını oluşturuyor. İki kurgu iç içe. Bu ikinci hikâyede bir bay var, memur. Rahat şartlarda yaşıyor. Sonra evleniyor, çocuğu oluyor. Bir çocuğu daha oluyor. Bir tane daha oluyor. Sekiz tane falan çocuğu oluyor. Bu sırada nasıl fakirleştiği, hayattan nasıl bezdiği falan. Fena.

Bir bu kadar öykü daha var, yine Halid Ziya'nın lezzetli kaleminden muazzam öyküler. 1 TL lan, Allah için gidin bir Kabalcı'dan alın.

Abdülhak Şinasi Hisar - Çamlıca'daki Eniştemiz

Eh, bizde Kayıp Zamanın İzinde böyle olurdu. Olmuş. Gayet hoş olmuş ve tazı gibi peşine düşülmüş eski günlerin.

Bergson'dan Proust'tan etkilenen kişi sayısı bizde fazladır. Tanpınar, biraz Tarancı, Hisar mesela. Zamanı parçalara ayırma ve soyut bölümlere döküp her bir bölümü farklı şekillerde anlamlandırma hadisesi bu arkadaşlarda yoktur. Basit, güzel bir örnek Tanpınar'dan:

"Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında."

Ya, böyle. Dünü bugünde, bugünün tecrübeleriyle, duygularıyla yaşamaktan bahsediyorum. Dün diyerek yine yekpare bir zamandan bahsediyorum, oysa dün de bizim hatırda tuttuklarımızın çeşitliliğinde sonsuz parçaya bölünür. Bir insanı sonsuz şekilde tanırız, çünkü o insanla alakalı her bir ayrıntı, yaşadığımız sonsuz zaman diliminde tekrar, tekrar, tekrar işleriz, farkında olalım veya olmayalım. Hisar da bundan bahsediyor.

Bende Varlık Yayınları Cep Kitapları olanından var, ikinci basım, 1956 tarihli. "Çamlıcadaki Eniştemiz" adıyla. Aydın Aksan damgalı. Eskiden öyle bir şey varmış, kitaplara vurmalık damga yaptırıyormuş insanlar sanıyorum. Müşfik Kenter'in bir kitabı da var öyle, Dostoyevski. Süper bir olay. Neyse, 2 TL'ye aldım bu kitabı. Çok ucuz bir yer keşfettim yine, bu sefer yerini söylemeyeceğim. Ben kuruttuktan sonra söylerim belki. Bana ne arkadaş.

Sevgili eniştemiz Hacı Vamık Beyefendi'nin ruzânımazisine girmeden önce anı anlatıcının bu tarz deli insanlar için söylediği üç beş şey var, onlardan bahsetmek zorundayım ki bir çerçeve içinde görelim enişteyi. Anı dedim de bu elimdeki kitapta "hikâyeler" yazıyor. Kitap bölümlerden oluştuğu için her bir bölümü ayrı bir hikâye olarak değerlendirmişler demek ki. Öyle de olabilirmiş, garipsetmezmiş hiç.

Şimdi bu gibi romanlarda kronolojik bir ilerleyiş beklememek lazım. Önceden dediğim gibi zaman sonsuz parçadan ibaret, dolayısıyla bu parçalardan sadece birini, birkaçını, ya da hepsini çekerek bir bölüm oluşturabiliriz, bir bölümün arasına başka bir bölüm sokuşturabiliriz, kafamıza göre yazabiliriz yani. Anılar arasında bir bütünlük oluşturabiliriz, oluşturmayabiliriz, bir anda 10 yıl öncesine dönebiliriz, istediğimiz her şeyi yapabiliriz. Zamansal bir özgürlük sağlıyor bu, diğer yönden tipik okuyucu için zorlayıcı. Onca zaman değişimi, insanların sayısız farklı yönü, neler neler. En amiyane tabirle "sıkıcı" bir kitaptır alışık olmayanı için. Ne diyordum, işte roman eniştenin, "Uştuu!" deyişiyle başlıyor, neye diyorsa artık. Enişte birçok şeye birçok acayip tepki veriyor, hepsini göreceğiz. Tabii böyle değişik bir kişi hakkında uyandırılacak ilk intiba da, "Uştuu!" haykırışından daha etkileyici olamazdı.

Bir giriş bölümü var, toptan alıntılayıp buraya koymam lazım gelir tam olarak anlatabilmek için. Ne ki yapamam, karınca büyüklüğünde harflerle beş sayfa falan. Özet geçeceğim; Hisar diyor ki enişte gibi delişmenlerle görüşmek insanlar için faydalıdır. Her insan, yer aldığı toplumun bir parçasıdır ve bu toplumun kurallarına göre hareket eder. Hareket etmek bir yana, bu kuralların tek doğru olduğunu düşünür, bu yüzden en küçük bir farklılığı bile sindirmek ister, bunun için de elindeki gücü kullanıp sindirmeye çalıştığını üzer, kırar. Tek bir bakış açısına saplanıp kalmıştır, başka fikirlere kapalıdır. Deliler, delişmenler böyle değildir. "İşte, hiç şaşmayan bir intizam ile işleyen bu beşeri kanun karşısında, bizim her zaman umduğumuz gibi bulduğumuz, denilebilir ki, ancak delilerdir. Onların tabiatı daha sağlamdır. Asıl olduklarına çok benzerler. Kendilerinden delilik bekleriz ve filhakika bulduğumuz da budur. Delinin huyu, taşıdığı isim gibi malumdur. Ondan artık insaf, izan, ahlak, mantık, şefkat, muhabbet, sadakat gibi diğerlerinde nafile arayıp bulamadığımız faziletleri zaten beklemeyiz. Onlar kendi haklarında önceden edindiğimiz fikirlere sonradan da uygun çıkarlar. Haklarında çok şaşırmış olmayız. Seneler geçer ve onların aynı deliliklerine devam ettiklerini görürüz. Bu bakımdan onlarla tanışmak daha pratiktir." (s. 9) Anlatıcı, enişteyi çocukluğunda tanıdığı için ilk zamanlar bunların hiçbirini düşünmediğini, sadece gülünçlükler için eniştesini sevdiğini söyler.

Eniştenin ilginçlikleri göz önünde bulundurularak oluşturulan bölümlerin ilkinde eniştenin resmi var. İşte çeşitli duygular, bu resimle o duyguların eşleşmesi falan. En önemli bölüm şu: "Eniştemizin yüzündeki mana veya manalar kendisini hem çocuk, hem aile reisi, hem zevk ehli, hem müteassıp, hem laubalice samimi, hem gösteriş meraklısı, hem delişmen, hem hesaplı gösterirdi." (s. 12) Böyle bir tip var elimizde. Hem deli, hem akıllı. Bir bakışı, bir söz söyleyişi var, anlatılamaz. "Fakat, gerçi tanıdığınız bir adamın resmini yapabilirsiniz. Onun tebessümlerini çizebilir, bakışlarını gösterebilirsiniz. Sözlerini tekrar edebilir ve yaptıklarını hikâye edebilirsiniz. Ancak resmini yaptığınız adamın asıl hususiyetlerini teşkil eden o iç çeker gibi nefes alışlarını, sözüne başlar ve onu bitirirken çıkardığı ve böylece bütün cümlelerinin özünü tamamlayan o hırıltılı seslere, o homurdanışlara söylettiği manaları nasıl duyurabilirsiniz? O başın, kolların, ellerin, bakışların sözlere iştirak eden hallerinde ve sesin muhtelif perdelerinde lakırdılara ayrıca manalar katan tesirleri ve bir dudak büküşünün, bir telaffuz farkının bunlarda yaptığı tadilleri ve bunlara kattığı ilaveleri nasıl canlandırabilirsiniz?" (s. 19) Acele acele konuşmalar, Arapça birtakım sözler, tepkiler, hareketler... Eniştenin her hareketi ayrı bir olay. Etrafında kendisini dinleyecek biri olmadığında kendi kendine konuşması, türkü söylemesi, yemek yapması, yemek yemesi, köşk işleri... Eniştenin her bir yönü ayrı bir enişteden teşkildir.

Eski Çamlıca diye bir bölüm var, Hisar'ın mazi sevdasının izlerini merak eden bir okuyucu olarak beklentimi fazlasıyla karşıladı. Ermeni ve Rum mezarlıklarını geçince Bağlarbaşı, Altunizade, Koşuyolu arka arkaya sıralanırmış. Altunizade Camii, İstanbul'un hemen her yerinden görülürmüş ve buralarda Ermeni köşkleri çokmuş. Daha yukarılarda köşklerin asıl yoğunlaştığı bir yer varmış. Ardından asıl Çamlıca sayılan Kısıklı Caddesi gelirmiş. Sağ tarafta Alemdağı Caddesi varmış, oradan şimdinin Libadiye'si sanıyorum, Libâde'ye çıkılırmış, Bulgurlu Caddesi'yle kesişirmiş bu cadde. Tam bir Çamlıca panoraması. Bunlar sanırım 1890'lar zamanının cümleleri. Anlatıcının çocukluğunda Çamlıca'nın geçmişe göre daha sönük olduğunu, Sultan Aziz zamanının en parlak Çamlıca zamanı olduğunu söyleyen teyzeler falan varmış. Her İstanbullunun Çamlıca'ya dair bir gönül hatırası olurmuş mesela, aşk yuvası çünkü. Çamlıca zamanın en parlak mesire yeri, dolayısıyla arabalara mektup atmalar, mendil düşürmeler, yan bakışlar pek sıkmış.

"(...) Daha, Çamlıca demek, bir evliyaya benzeyen ihtiyar Sami Paşa'nın bir dergâha benzeyen kalabalık köşkü, seslerini hâlâ uğultulu rüzgarlar gibi duyduğumuz Namık Kemal - Sezai neslinin bu semte methiyeleriyle verdiği manalar, hürriyet şairi Abdülhak Hamid'in Suphi Paşa Korusu'ndaki kayası, birçok zarafet hatıraları, atlar, arabalarla gezilen yerler, Çamlıca demek hâlâ daha böyle aşk hatıralı ve şiirli, güzel ve biraz baş döndürücü bir semt demekti." (s. 24)

Edebiyatımızda Araba Sevdası olsun, İntibah olsun, birincisinde güzellikler kraliçesi yapılan, ikincisinde adeta ruhani bir hüviyete bürütülen Çamlıca gibi bir yer pek azdır. Belki Kağıthane. Ayrıca bir devrin toplumunu incelemek için de Çamlıca'dan daha güzel bir yer bulunamaz. Zengini, fakiri, soylusu, köylüsü hep oradadır.

Sıra köşke geldi. Eniştenin köşkü, normal köşk. Seyisi var, kalfaları var, Arabistan'dan gelen ıvır zıvır var. Enişte memuriyet için Arabistan'a gidiyor sık sık ve bir şekilde ayağı kaydırılıp, bir halt yiyip azlediliyor, Çamlıca'ya geri dönüyor. Ben düşündüm ki sırf Çamlıca'daki köşk hasretiyle yanmak ve kavuşma zevkine ermek için onca yol gidip Arabistan'ın cehennem sıcağında yaşar. Köşküne öyle bağlıdır enişte, tabii anlatıcının halasını da peşinde sürükler. Sonlara doğru hala, enişteye daha fazla dayanamaz ve adamı ortada bırakır. Adam uğraşır, didinir, kadını geri dönmeye ikna edemez. Eh, hala olmadan da köşkte geçirdiği zamanı hapiste geçirilmiş zaman olarak hisseder ve köşkü satmaya kalkar. Amacı sur içindeki, geçmişte kalmış heyecanlı hayatına geri dönebilmektir. Lakin iyice yaşlanmıştır, vefat eder. Hala da vefat eder. Hala ayrı bir dünya, Hisar isteseymiş bu eser yetkinliğinde Nagehan Hala adlı bir kitap yazabilirmiş gayet. Halayla köşk öyle iç içe geçmiş ki enişte efendi bu yoksunluktan yola çıkarak bütün bir hayatı incelemek zorunda hissediyor kendini.

"(...) Benim neyime lazımmış Çamlıca'nın soğuğu, yok koca damın aktarılması, yok eşyanın odalara yerleştirilmesi, yok elinin körü! Vallahi, ben burada bir bekçi gibi kalmışım! Neyin bekçisi, onu da bilmem! O da malum değil! Şimdi, yatağımda, Don Kişot gibi uslandım ama iş işten geçmiş olmasaydı bari!" (s. 190-191)

Gerçekten de akıbet Don Kişot'unkine çok benzer; yataklarında uslanırlar ama ölüm de pek uzakta değildir artık. Ölümle alakalı bir bölüm daha var, bunu da alıp kıvrıklara geçiyorum.

"Bazen hayat ve çok kere de ölüm, sevdiklerimizi ve birlikte yaşadıklarımızı bizden ayırınca içimizde eski bazı heveslerimizin söndüğünü ve bazı neşelerimizin sona erdiğini duyarız. Artık onlarla birlikte düşünmeye alıştığımız fikirleri bir daha deşemeyecek ve onlarla birlikte gülmeye alışkın olduğumuz mevzularda bir daha gülemeyeceğiz demektir. Böylece ölenlerin birçok alakalarımızı ve duygularımızı içimizden söküp kendileriyle birlikte götürdüklerini, onlarla beraber biraz da fikirlerimizin ve hislerimizin göçtüğünü ve kendimizin de biraz öldüğümüzü, parça parça ölmekte olduğumuzu anlarız." (s. 196)

Eh, birlikte dopdolu yılar geçirmiş çiftler vardır. 50 yıllık evli, 55 yıllık evli. Kadın veya erkek vefat ettiği zaman sağlıklı olan kalanın da görece kısa bir zaman içinde ölmesi bununla alakalı zannediyorum.

* Enişte dindar bir insan. Maddiyat ve maneviyat eniştede dengede duran iki ağırlık. Arapça birtakım sözleri yerli yersiz kullanmasıyla çocuklara maskara olması işin bir diğer yanı.

* Dini inanışların yanında, enişte her şeye inanan bir insan. "Şeytana, perilere, iyi saatte olsunlara, hatta, kim bilir, belki de Rüküş Hanım'a ve Yavru Bey'e inanırdı (bunlar ne oluyor acaba, araştırmak lazım). Bazı evlerde cinler vardır. Bunlar gözle görünmez, fakat varlıkları yaptıklarından ve çıkardıkları seslerden anlaşılır. Gece saatlerinde bazı boş evlerden gürültüler duyulur. Ortada kimseler yokken kuyudan şarıl şarıl sular çekilir. Camlar taşlanır. Pencerelerde ışıklar yanar. Bu aydınlık odaların camları önünde dolaşan hayaletlerin geçtiği görülür. İşte bütün bu şeyler onların mevcudiyetini bildirir. Kendisine göre, bu zamanda yapılacak başka iş yoktu. Bu evler tekin değildi. Hemen pılıyı pırtıyı toplayıp selametle bir an evvel kaçmalıydı." (s. 35) Şimdi buraya dikkat. Eniştenin itikatları bir yana, anlatıcının da bunlara inandığını görüyoruz. Buradan Hisar'la bağlantı kurabiliriz; kendisi Boğaziçi Mehtapları kitabında kayıkla gezen hayalet gibi bir kadından bahseder ve kadının hayalet olduğuna inanmaya son derece meyillidir. O zamanlar bu inanışlar, şimdikinden kat kat yaygın ve güçlüymüş. Bir de Ahu Baba geliyor akla tabii, Gürpınar'ın gulyabanisi.

* Eniştenin edebi düşünceleri. Enişte Ziya Paşa hayranı. Namık Kemal'in adını, devir koşullarınca pek ağzına almazmış ve Abdülhak Hamid'i bir deli olarak görürmüş. Servet-i Fünun konusunda Ahmet Midhat Efendi'nin daha tükürdüğünü yalamadan evvelki görüşüne katılarak dekadanlık suçlamasında bulunuyor. Bunların dışında polisiye romanlara bayılıyor.

* Fahim Bey'in bahsi geçiyor kitapta ama ben daha okumadım onu, dolayısıyla aralarındaki ilişkiyi bilmiyorum. Fahim Bey ve Biz, Hisar'ın ilk romanı.

Kabaca böyle. Ne ayrıntılar var, ne cümleler var. Anlatmaya makale olur. Mis bir kitap.

20 Kasım 2012 Salı

Stephen King - Kubbenin Altında

Canavar yeni bitti. Verdiğim küçük aralarda başka şeyler de okudum, lakin bunu unutmamak için yazmadım onları. Yazacak çok şey vardı ve hiçbir şeyi unutmamak lazımdı.

King'in yolculuğunu kabaca, hatta öküzce ikiye ayırıyorum ve ayrım noktasına da Thinner'ı (Falcı, dandik isimlendirmede bir numara) koyuyorum. İkinci dönemin ipuçlarını ilk dönemde bulmak mümkün; mesela Mahşer. Mesela Kujo bir de. Kujo, insanların korkularıyla beslenen gerçek canavarlar konseptiyle kendi yolunda gitmiş bir roman. Hayali canavarların gerçeğe dönüşmesi hadisesi de bununla bağlantılı; King'te sıklıkla görülen şeyler. Ölülerin dirilmesi ki gerçekten de dirilip dirilmediklerini bazen biliyoruz, bazen bilmiyoruz. Sıklıkla bilmiyoruz, her şey kafayı yiyen karakterin psikolojik durumundan da kaynaklanıyor olabilir. Oldukça doğal, King'in olayı da doğal sebeplerin doğaüstü sonuçlara varmasını olabildiğince basit, mantığa bürütülmüş bir halde vermek. Çok çok başarılı, bu yüzden de belki içine ruh girmiş arabalarından, yürümeye başlayan kompres makinelerinden görece pek korkmuyoruz da gayet normal bir şekilde kudurmuş bir köpekten ölümüne korkuyoruz, çünkü King onu öyle bir şekilde aktarır ki oradakinin bir köpekten çok daha fazlası olduğunu biliriz.

Mahşer. Uzun versiyonunu daha okumadım, kısasına göre konuşacağım. Ve bağlantılı olarak Kara Kule'yi de okumadım, çünkü çok pahalı. Neyse, dünya boku yer ve bir grup insan, başının çaresine bakar. Bu sırada olaylar, entrikalar, bilmem ne. Bir hayatta kalma mücadelesi. Bu sırada insanoğlunun hırtlıkları, çürük ahlaki değerleri, falan. Bir dünya şey. Olayı küçük bir kasabayla da sınırlandırabiliriz; Ruhlar Dükkanı. İnsan sayısını daha da azaltalım, Ceset. Buick 8 (Çoğu insan bok gibi der ama bana göre King'in en kral kitaplarından biri). Bunlarda küçük yerleşim yerlerindeki insanların ilişkilerini, ucundan sosyal çarpıklıkları hep görürüz. Küçük yer dedim de, küresel bir felaket sonunda insanların çoğu ölürse dünya çok küçük bir yer sayılır. Evet.

Bir de Ateş Yolu, Oyun, Çılgınlığın Ötesi, Tom Gordon'a Aşık Olan Kız gibi romanları alalım. Bir insanın yavaş yavaş delirmesinin ve bildiği yoldan ayrılmamasının yol açtığı sonuçları birazcık doğaüstüyle süsle, mükemmel bir karışım ortaya çıkar. Daha böyle bir sürü King izleği ortaya konabilir, şimdilik bunlarla yetinelim.

Duma Adası, Kemik Torbası gibi romanlarda King asıl yazmak istediği şeyleri yazmaya başladı bence, hiçbir kaygısı olmadan. Hiç utanmadan, "edebisi daha derin" diyeceğim bu kitaplar için. Öncesinde farklı isimle çıkarttı kitaplarını, işte çerez demeye cüret edeceğim bir iki kitap yazdı, fakat nihayetinde muhteşem karışımının formülünü buldu sanıyorum. Buraya neden geldim, çünkü Kubbenin Altında'yı anlatırken bu çerçeveden yararlanacağım.

Evet, görüldüğü üzere bir kasaba var, çayırlı çimenli. Kuşlar var. Kubbe var bir de. Yahya Kemal, Kendi Gök Kubbemiz'deki şiirleri yazarken bu kubbeye bakarmış. Bu iğrenç mizahistik gülmeçten sonra okumaya hâlâ devam ediyorsanız süper, bir daha böyle bir şey yapmayacağım. Özür dilerim. Kubbe var. İnsanlar var içeride. Kalmışlar öyle. En ayıca şekliyle bu.

King, kitabın sonuna yazdığı notta uçak ve dağsıçanı fikrinin 1976'da aklına geldiğini, o yıl kitabın 75 sayfasını yazdığını ve teknik ayrıntılar hakkında bilgi sahibi olmadığından işten vazgeçtiğini belirtiyor. 2007'de olaya tekrar başladığında bu iki öğeden; dağsıçanından ve uçaktan yürümüş ve yazmış kitabını. Bu ikisi vurucu şeyler gerçekten. Cep'in başında insanların delirdiği bir bölüm vardır, bildiniz mi, işte o etkileyicilikte bir uçak sahnesi var burada. Ha, en başta kitabın epigrafını vereyim ve insanların hiçbir şeyden kaçamayacaklarını, iyi de olsalar, kötü de olsalar aynı bokun bir parçası olduklarını anlatan dizeleri koyayım:

"Kimi arıyorsun
Adı neydi
Onu muhtemelen
Küçük bir kasabada
Futbol maçında bulabilirsin
Ne demek istediğimi biliyorsun
Hani o küçük kasabalar vardır ya oğlum
Hepimizin aynı takımı desteklediği"

James Mcmurtry

Şarkıyı da vereyim hatta:


Heh. Uçak sahnesi. Şimdi kasabamızın adı Chester's Mill. Oradaki idari yapıda bir kasaba meclisi var ve meclisin de üç adet üyesi var. Kasabanın bütün işleri bu üç meclis üyesinin he demesiyle yapılıyor. Birinci üye Andy Sanders, en yetkin üye. İkincisi Jim Rennie. Bu adam villain. Üçüncü üye Andrea Grinnel. Uçaktan gidelim, bunları açacağım biraz sonra.

Andy, karısı Claudette Sanders'a uçak dersleri aldırtıyor. Kadınla uçağın sahibi eğitmen uçuyorlar, her şey süper. İşte King burada son romanlarında yaptığı gibi anlatıcıyı işin içine sokuyor. Yani anlatıcıya kurgunun ilerleyen zamanlarından ipuçları söyletiyor. Mesela, "Beş dakika sonra kıçlarının patlayacağından haberleri yoktu." Bu tarz işler. Bir bokların döneceğini anlıyoruz haliyle, sahiden de dönüyor. Kubbe beliriyor bir anda ama görmüyor bizimkiler, çünkü tertemiz. Uçak kubbeye bindiriyor, parçalanıyor tabii. Kollar, bacaklar falan saçılıyor etrafa. O sırada aşağıda Barbie adlı kardeşimiz var, kubbenin sınırının tam altında. Eski asker, Irak'ta falan bulunmuş ve ordudan ayrılıp Chester's Mill'e gelmiş, aşçılık yapıyor. Sonra bir gece Jim Rennie'nin oğlu Junior'la ve Junior'ın arkadaşlarıyla dövüşüyorlar, kasabada kalamayacağını düşünüyor Barbie ve ayrılmak için otostop çekiyor. Bir araba duruyor, gidiyor. Barbie arabaya doğru yürüyor. Araba yine duracak gibi oluyor, sonra sahiden gidiyor bu kez. Barbie daha sonra kubbe inmeden birkaç dakika önce o arabaya binebilmiş olsaydı hiçbir felaketin içinde yer almamış olacağını sıklıkla düşünecek. Neyse, bir dağsıçanının fıjt diye ikiye bölündüğünü görüyor. Bön bön bakıyor tabii. Tam o sırada tepesinde uçak patlıyor, parçaları Barbie'nin üstüne yağıyor. Barbie kaçmayı başarıyor o cehennemden. Böyle başlıyor olaylar.

Şimdi kabaca üç bölüme ayırdım ben, öyle anlatacağım. Birinci bölüm; Hani O Küçük Kasabalar Vardır Ya Oğlum. İkinci bölüm; Katakulliler. Üçüncü bölüm; Eşitlik.

Hani O Küçük Kasabalar Vardır Ya Oğlum

Kasabamızın merkezi şu:


























Hemen hemen bütün olaylar şu çerçevenin içinde gerçekleşiyor. Kasaba nüfusu turistler, işçiler gelince binlere çıkıyor, diğer vakitlerde yüzlerle ifade ediliyor. Olayların yaşandığı zaman 800 civarı insan var ama belli başlılarının maceralarını görüyoruz.

İnsanlar hakkında çok küçük bir bilgi: Birinci üye Andy Sanders'ın eczanesi var ve üçüncü üye Andrea'ya ağrı kesici satan tek insan haliyle. Kalçası kırık Andrea için bu haplar şart, lakin bokunu çıkardığı için bağımlı olmuş ve hapları alacağı başka kimse yok. Bu durumda Andy biraz saftirik olduğu için Jim'in sözünden çıkmadığından Andrea da haliyle Jim'in dediklerini yapmak zorunda, hapsız kalır çünkü. Jim her türlü otorite ama geri planda kalıp kendini gizlemesini de biliyor.

Bu noktada King'in elini biraz daha taşın altına soktuğunu görebiliriz; toplumsal eleştiriler diğer kitaplara oranla biraz daha keskin. Polis şef yardımcısı Peter Randolph, kasabadaki iki kiliseden birinin rahibi Lester Coggins, bunlar hep Jim'in kuklası. Eh, polis gücü elinizde, din elinizde, o halde bazı kötü işler yapsanız kolaylıkla hasır altı edebilirsiniz, öyle değil mi? Aynen. Jim, dinine son derece bağlı, oğlunu seven bir baba. Görünürde. Ardında bir güce tapınma yatıyor, bir de ABD'nin en büyük meth üretim tesisi. Haritada kilisenin yanında görülen WCIK Radyo İstasyonu bir üretim tesisi aslında. Burada üretilen uyuşturucudan inanılmaz paralar kazanıyorlar. Neden yaptıklarının sebebi basit, yapabildikleri için. Bu tiranlığın örneği dünyada çoktur; bizim romanlarımızda da çoktur. Din sömürücülerinin olduğu romanlara bakın. Fakat bir de işin öbür tarafı, sağduyulu insanlar var. Polis şefi Howard Perkins mesela, bu meth operasyonunu kimseyi şüphelendirmeden milim milim ilerleyerek araştırırken bok yoluna gidiyor ne yazık ki. İyi tarafta olanların sayısı pek fazla değil her zamanki gibi, kötüler her zaman daha kuvvetli olmuşlardır ki iyilerin kazanmak için bir güçten yararlanmayı hak etmelerinin değeri ortaya çıksın.

Olaylar. Uçak çarptı, dağsıçanı ikiye bölündü, Barbie kaçtı oradan. Hayat bununla sınırlı değil elbette, görünmez kubbeye doğru dışarıdan, içeriden yaklaşan araçlar var. Arabayla hızla yaklaşan bir çift, bağrışıyorlar. Tipik evlilik kavgalarından.

"Wanda aniden 119'a doğru kuzeydoğuyu göstererek, 'O duman nedir?' diye sordu.
Billy, 'Bilmiyorum,' dedi. 'Kaynanam osurmuş olmasın?' Bu fikir hoşuna gitti ve gülmeye başladı." (s. 60)

Pkfm, bunlar olduktan sonra zbam diye görünmez duvara tosladılar. Adam orada öldü, kızın da kolu molu kırıldı. Burada bir saçmalık var gibi geldi; şimdi iki yaşlı hemşire var, arabayla geliyorlar ve kazanın olduğu yerde duruyorlar. Sonra kızı alıyorlar arabaya ve gaza basarak yine kubbeye gömüyorlar arabayı. E lan, zaten demin bir kaza oldu, sen ne diye aynı yönde sürersin ki arabayı? Yani bir bokluk olduğu belli. Belki o panikle düşünemediler ama insan düşünür lan bayram değil seyran değil düz yolda bu insanlar neye çarptılar da araba akordeona döndü diye.

Yetmedi, bir de koca kütüklerle yüklenmiş bir tır bindiriyor engele. Zböm diye koyuyor, kütükler uçup kubbeye çarpıyor, kubbe bana mısın demiyor.

Bütün bunlar olurken kimsenin hiçbir şeyden haberi yok tabii. Bir Barbie biliyor olayları, bir de ölenler biliyor. Barbie kubbenin dışında bir arkadaş buluyor, beraber yürümeye başlıyorlar ama ikisi de bunun bir sonunun olmayacağını düşünmüyorlar. Daha kubbe fikri ortada yok yani. Görünmez bir engel var, o kadar.

Bu sırada Junior, Barbie'yle aralarında sorun çıkartan kızı öldürüyor, uçak kazasında annesinin öldüğünü öğrenen ve teselli için arkadaşına gelen kızı da öldürüyor ve ikisinin arasına oturup uyuyor, zaman geçiriyor falan. Junior deli bir kardeşimiz. Üniversiteden şutlanıp kasabaya dönmüş, babasının yanında takılan bir adam.

Olaylar yavaş yavaş duyuluyor, o da bir uçağın otoyola inip bir tırla çarpıştığı şeklinde. Şef Howard Perkins uçak kazasının olduğu yere gidiyor ve kubbeye yaklaşınca elektromanyetik etki yüzünden kalp pili patlıyor. Kasabanın en sağduyulu adamı daha en başta kaybediliyor böylece, bu da Jim'in işine geliyor.

Democrat diye bir şey var haritada, o bir gazete. Sahibi Julia. Bir de Barbie'nin yemek yaptığı kafe var, sahibi Rose. Üç tane velet var kasabada, biri elektronik aletlerden anlayan dahi çocuk. Phil Bushey diye bir adam daha var, o da meth için lazım olan propan tüplerini koruyor radyo istasyonunda. Kişiler kabaca böyle. Son söylediğim hariç, hepsi bir şekilde Barbie'nin etrafında toplanıyor. Bu ilk bölümde insanları tanıdık, götlüklerini veya iyi taraflarını gördük. Birileri öldü. Falan.

Katakulliler

Eh eğlence başlıyor buradan sonra.

Tabii dışarıdaki dünya da ne olduğunu merak ediyor, ülke ayağa kalkıyor falan. Albay Cox, Barbie'nin yakından tanıdığı üstü Barbie'yle iletişime geçiyor ve pek de bir boka derman olmayan gelişmeleri söylüyor Barbie ve arkadaşlarına. Arkadaşlar o saydığım iyi kişiler.

Bir taş madeni miydi neydi, kilometrelerce derine iniyormuş. Oraya inmişler ve bakmışlar ki kubbe o kadar derine, hatta daha derine iniyor. Bir de yüksekliği var tabii. Kilometrelerce yükseklikte bir kubbe, füze atarak anlıyorlar bunu da. Sonra Cruise sallıyorlar bir tane, güdümlü ve öküz gibi bir füze. Çok umutlular bu füzeden. Füzenin çarpacağı alanı işaretliyorlar, o bölgedeki insanları tahliye ediyorlar ve bom. Bir bok olmuyor. İkinci füzeyi sallıyorlar, yine bir bok olmuyor. Daha sonra deney aşamasında çok kuvvetli bir asit döküyorlar, yine bir bok olmuyor. Tabii dedikodular alıyor başını yürüyor. Yüce Cthulhu, teröristler, her şey sebep olarak geçiyor ama asıl şüphelenilen ordu. Kubbenin içindekiler de ordudan şüpheleniyorlar ama onların bu işle bir bağlantısının olmadığı ortaya çıkıyor. Kubbenin nereden geldiği hakkında hiçbir fikir yok yani. King'in toplumsal kaosun spekülasyon aşamasını işleyişi de başlı başına bir inceleme konusu aslında. Sonraları şiddet olayları da ortaya çıkacak.

Şef öldü, yardımcısı embesil Peter şef oldu. Gidişatı iyi gören Jim, teşkilata gençleri alıyor ve silah veriyor hepsine. Bir baskı gücü oluşturmaya çalışıyor ki o durumda yapılacak en mantıklı iş. Sonra kamu binalarındaki tüpleri alıp hepsini WCIK'in binasına saklıyor. Gücü ve kaynağı elinde bulunduran adam güçlüdür.

Junior ve arkadaşları, Barbara'nın kasabadan gitmediğini görünce takıyorlar tabii adama. Bir market isyanı çıkartılıyor, ölmüş şefin eşini gebertiyor Jim, bir de kendisine bağlı olan rahibi gebertiyor. Junior'ın öldürdüğü kızlar zaten ortada. Bütün bu olaylar Barbie'nin üstüne atılıyor ve Barbie hapsi boyluyor. Sonradan önemli roller alan Rusty Everett, Barbie'nin tarafında yer alıyor, eşi polis Linda da sonradan Barbie'nin tarafına geçiyor. Burası önemli. Kaos yüzünden sağlıklı bilgi kaynağı olmayan halk, istediğine inanıyor. Sadece istediğine değil, çıkar sağladığına aynı zamanda. Yani her zaman doğru olan şey bilinse de yapılmıyor.

Julia'nın gazetesini de yakıyorlar, çünkü Barbie'yi destekliyor Julia. Bu bok da Barbie'nin üstüne atılıyor. Sonra Rusty, Jim'in meth olayını öğreniyor ve bununla Jim'i tehdit ediyor. Tabii herkes gibi o da Jim'i hafife alıyor, çünkü kalbi zayıf, yağ içinde yüzen bir şişko Jim. Lakin ki öyle değildir, Rusty yeni polisler tarafından yakalanıp hapse atılıyor. Barbie'yle beraberler. Bu sırada çocuklar Geiger sayacı kullanarak bir radyasyon kaynağı belirliyorlar. Oraya gidiyorlar, fenalaşıyorlar ve büyüklerine haber veriyorlar. Rusty tek başına gidiyor mapusa düşmeden önce. Bir radyasyon duvarı var, o aşılırsa hiçbir sıkıntı çıkmıyor. Mor ışık çaktıran bir alet görüyor Rusty, dokunuyor ve "deri kafaları" görüyor. Gülüyor bu kafalar. Kubbenin olayı bu. Julia'nın anlattığı bir çocuk-karınca olayı var. Büyüteç tutup hayvan yakmak. Bunu bir metafora dönüştürelim, kubbenin içindeki durum da aynısı. Birkaç çocuğun oyuncağı olduklarını görüyorlar. Bütün kubbe uzaylı çocukların işiymiş anasını satayım.

Bir grup polis, WCIK'in binasına gidiyor propan tüpü almak amacıyla. Orada kafayı yemiş Phil ve intiharın eşiğinden dönüp İsa'yla kendini bulmuş, kafayı yemiş bir Andy var. Çatışma çıkıyor ve sonunda propanlarla binlerce litre yakıtın olduğu bina patlıyor. Eh, kıyamet böyle bir şey.

Eşitlik

Kıyamet kopsa, "Sağ olun, ben almayayım," diyecek halimiz yok, hepimiz boku yiyeceğiz. Herkes eşit olacak yani. İnsanoğlunun yine kendi kokuşmuşluğundan yarattığı statü üstünlüğü, bok üstünlüğü, püsür üstünlüğü sonra erecek.

Bina patladı ya, dev bir mantar bulutunun altında herkes aynı şeyi hissediyor. Üstelik bir de dışarıdakilerle içeridekilerin görüşme günü o gün. Askeriye düzenliyor, herkes kubbenin sınırında. Bulutu uzaktan görüyorlar, şok dalgası bir süre sonra onlara ulaşıyor ve alev dalgalarının ulaşmasına biraz daha var. Herkes panik halinde ama yapılacak bir şey yok. Dalga bütün kubbeyi boydan boya dolaşıyor, yer altına inmeyi başarabilenler kurtuluyor. Bunların içinde Jim ve en yakınındaki adamı var, küçük bir çocuk var, bir de bizim iyiler tayfası var. Çocuk kurtuluyor, Jim ve yardımcısı küçücük bir yere sıkışıyorlar, jeneratörden temiz hava geliyor. Sonra yardımcı, Jim'i öldürmeye çalışıyor ama Jim adamı haklıyor. Sonradan kafayı yiyor tabii, onca felaketten sonra akıl sağlığı da cortluyor ve ölüleri diriymiş gibi görüp boğularak geberiyor. Yaptığı onca piçlikten sonra bizimkilerin eline düşmesini isteyen çok olur, lakin King onu öyle yapmıyor, olabildiğince doğal, kurguya göre olması gerektiği şekilde öldürüyor Jim'i. Bizimkilerden havasızlık yüzünden ölenler oluyor. Geçirgen değildi kubbe ya, o yüzden oksijen yok. Zaten alev dalgaları da azıcık kalan oksijeni yutuyor. Ölmek üzerelerken uzaylı piçlere yalvarmayı düşünüyorlar, gidiyorlar ve Julia yalvarıyor. Ardından kubbe kalkıyor. Tabii Barbie'yle sevişiyorlar arada. Sekssiz King romanı olmaz.

Böyle abi. Doğal doğaüstülük, küçük kasabalarda güç odakları, din sömürgesi, politika, acayip cinayetler, acayip betimlemeler, her şey fazla fazla var.

* Bazı çeviri hataları var, abuk deyim tercihleri var, inanılır gibi değil. Canan Kim çevireymiş keşke. "50 sent" baskılı tişört, "ha Ali Veli, ha Veli Ali" gibi gudik cümleler, ve Allah aşkına, "Foo Dövüşçüleri" nedir lan? Sayın kimmiş, bakayım, sayın Pınar Öcal, şu şarkı size gelsin:


Yanlış yerde kullanılan kelimeler yüzünden değişen cümle anlamları, çatı uyuşmazlıkları gırla. Redaktör yok mu canım kardeşim, ben ucuza bulup aldım da 38 TL bayılan adama hakaret lan bu yaptığın. Biraz özen gösterin, 1000 sayfalık kitabı rahat yediririz ya diye düşünmeyin. Rezillik lan.

* King'in bir diğer olayı da araya öyle şeyler sıkıştırır ki büyülü gerçekçi bir romanda sanır insan kendini. Köpeklerin hayaletleri görebilmesi mesela.

"Horace da bütün köpekler gibi sık sık ölülerin sesini duyar, bazen seslerin sahiplerini de görürdü. Ölüler her yerdeydi ama yaşayanlar günün her dakikası çevrelerini kuşatan on binlerce aromayı duymadıkları gibi onları da görmüyordu." (s. 664)

Şimdi zaten King romanları fantastik kuntastik, evet ama anlatıcının böyle bir hadiseyi gayet doğal bir şekilde verdiğini pek görmeyiz. Kurgunun doğallığını bozar çünkü, yaratılmış, suni bir dünyanın varlığını hatırlatır ve bu da okuyucunun isteyeceği en son şeydir. Kurguya direkt müdahale. Sakıncalıdır, bazen de değildir. Mesela bu romanda anlatıcı diyor ki, "Hadi beraber bir yolculuğa çıkalım ve kasabadakilerin durumlarına bakalım," falan. Böyle bir sürü şey. King'in üslubunun yeni bir öğesi.

Gayet güzel, on numara roman. King ya la işte, istediğin kadar Joyce oku, Faulkner oku, bilmem kimi oku, King denince heyecanlanan bir adamsan elden gel kardeşim. Hadi iyi günler.

14 Kasım 2012 Çarşamba

Demir Özlü - Öteki Günler Gibi Bir Gün

Özlü'nün sokakların kapalı uçlarına yaptığı yolculuklardan değil bu. Bitmeyen yollar yok bunda, o boğuntunun bir nebze olsun dışındayız. Burada kentler daha genel anlamda, sokaklardan daha fazla bir şey olarak yer alıyor. Off girişe gel, muazzam edebisi derin oldu. N'aber lan?

Sokaklarda Bir Avlu: Bir girizgah.

"Durmadan sokakları anlatmak istiyor o yazar. Yazılarında yeniden sokaklara çıkılıyor, bitmiyor ama bu sokaklara çıkışlar, hep sokaklara çıkılıyor. İşte yeniden sokaklarda o." (s. 323)

Yürü çança, helal. Fakat böyle kral bir girişten sonra öykümüz pek uzamıyor. Bir yazarın peşinden gidiyor anlatıcı, kendinden pek de farklı olmayan bir yazarın yazmakla boğuşması ve pencere önü, her yazarda olduğu gibi Özlü'de de çok önemlidir, Bir Beyoğlu Düşü'nde Fatih'teki evlerinden görülen camiyi anlata anlata bitiremiyordu söz gelişi.

Büyük Kız: Bir imgenin zamanlı zamansız kovalanması ve öyküye dönüştürülmesi üzerinedir. Bu imgenin günlük yaşamda nasıl değişiklikler ortaya çıkardığı, düşünürünü nerelere sürüklediğine dairdir. Boris Vian ve Kafka okumalarının, bir de aynı imgenin bir başkasının da aklına gelmesiyle ilintilidir. Ve Büyük Kız gerçekten görüldüğünde, şehrin devamlılığıyla bağlantılandırılması mümkündür.

Öteki Günler Gibi Bir Gün: Bir Beşiktaş-Kurtuluş öyküsü.

"Bu Istanbul bir birikintidir. Kendine özgü, eşi hiçbir yerde bulunamaz bir ahali yaratmıştır: Levanten'i, Rum'u, Yahudi'si de bu körfezde dura dura garip birer yaratık olmuştur. Buraya vuran dalgaların hemen rengi de değişir. Yabancı, bu boğuntulu, gizemli kentte fazla oturamaz, boğulur gibi olur... ya da çöker gider, ilişki de kuramaz. Burada her şey kendi haline dönüşür." (s. 329)

Eh, dünyanın en kozmopolit ve büyük köyünde bir yabancının hissettikleri de kendine yabancılaşmaktan geçer herhalde. Başkalarının bir suçu yok, başkalarıyla ilişki kurmak da bir dış engelin sonucu değil. İnsan kendisini yitirir en başta.

Yine bir kimliksiz eski dost, Filiz. Özgür bir kadın, kelimenin tam anlamıyla. Anlatıcının dostu. Beraber kadın-erkek ilişkilerine değiniyorlar. Onlara göre orospular, ne istediğini bilmeyen, ilişkilerden hiçbir şey beklemeyen, sonuçları da bir o kadar önemsemeyenler. Anlatıcıya göre bazı kadınlar ahlâk kurallarıyla doğaları arasında sıkışıp kalmış insanlar. Büyük bir toplumsal eleştiri var burada; ruhun doyumsuzlukları, toplumun beklentilerinin kişinin beklentileri haline dönüşmesi, bu tarz şeyler.

Şapka, Deniz Kıyısı ve Yüz: Anlatıcı bir kahvede otururken yoldan gelip geçen kadın hakkındadır. Kadın en sonunda adamın yanına geliyor, yarın tekrar oradan geçmek üzere söz veriyor. Geçiyor, başka bir gün konuşuyorlar:

"'Evlenmek istiyorsan benle evlen,' diyor.
'Kabul,' diyorum. 'Başka kimle evlenebilirim ki zaten, öyleyse evlenelim.'" (s. 337)

Özlü'nün kadınları ve anlatıcılarının kadınlarla ilişkileri böyle. Gün içinde olanlar olur ve ertesi gün bambaşka bir gündür, bambaşka kadınlar vardır, unutulmaya açık kadınlar. Yine de hiçbiri unutulmaz, bir zaman sonra karşılaştıklarında her şey kaldığı yerden devam eder. Evlilik, dostluk, hayat. Yine karşılaşmalardan birinde ikisi de belirsiz bir konuşmayı sürdürüyorlar, birbirlerinin sözlerini tamamlıyorlar ve kimin anlatıcı, kimin anlatıcıdan bağımsız bir karakter olduğu birbirine karışıyor. Bu karışıklıkta bir de uzamın betimlemesi, tamamdır.

Yerebatan: Gaiman'ın Neverwhere'ini bildiniz. Yokyer işte. Burada Ahmet Nedim namlı karakterimiz, güpegündüz kentin ortasında dolaşırken yitip gidiyor. Aynen böyle bir giriş, Dönüşüm'ü güzel bir çağrıştırış. Yabancı bir kentte dolaşan yabancı. Yukarıya çıkışı ararken bir berber kalfasına çıkışı soruyor.

 "'Kafanızın içinde o,' dedi. 'Kafanızın içinde. Biz de okulda okuduk, öğrenim yaptık, bu öznel gerçeği anlarız.'" (s. 343)

Eh, herkesin çıkışı elbette kendine özgüdür.

Havuzun Başında: Özlü'nün Akdeniz hikâyelerinden. Marx, işçiler, kapitalizm. Bunlar var. Rum evleri var, köylü kadınlar var. Bir hesaplaşma hikâyesi bir bakımdan; Özlü, Vietnam ve diğer felaketler hakkında kendisinin duruşunu değerlendiriyor. Bu arada kenti de unutmuyor tabii:

"Yabancısı olduğum kentleri her süre sevmeye çalıştım. Sokaklarında bir yabancı olarak dolaşmak hoşuma gitti, kenti iyice tanımaktan çekinerek; çok iyi tanıdığım şeylerden bıktığım için, bazı şeyleri öğrenmeye çalışarak. Yapılara baktım hep. Bu kentlerde Rum ve Ermeni yapılarını sevdim; toprağın eski yerlilerinin (bir azınlık onlar şimdi) yaşamlarının sıcaklığını düşündüm. Irkçı hiçbir düşünce barındırmadan içimde. Yeni bir kent ortasındaki yabansılığı iyice ileriye götürüp, insanın dünyadaki varoluşuyla özdeşleştirmeye çalışarak, 'Kanal' adında bir hikâye de yazdım. Bu koşullar ortasında, burada bir devrimci de yalnızdır. Geceleri kendi odasında yalnızdır; bir başınadır, düşünceleri ve çarpan yüreği iledir. Yaşanıp tüketilmiş bir günde, çevresinde dönen namussuzluğa karışmamış olduğunu düşünür." (s. 354)

Devrimci olup olmadığını bilmiyorum, lakin hissettikleri bundan pek farksız değil kendisinin de.

Cıbranlı Halit Bey'in Ölümü: Muş, Özlü'nün askerliğini yaptığı yer. Muş'tan pek fazla şey bulacağız zaman zaman.

Varto Depremi sonrasında Pakistan'dan gelen kalpaklardan büyük, süslü olanını takıyor Halit Bey, o da bir asker, idam edilmiş. İdam edildiği yer Bitlis, biz Muş'u göreceğiz. Dümdüz bir caddeden ibaretmiş o zaman Muş, dünyaya bağlantısı bir tek demiryolu. Muş'ta bir Halit Bey yaşamış, Kürt isyanlarıyla bağlantısı var diye asılmış, kılıcıyla silahı satılmış. Muş bir yalnız şehirdir. Halit Bey daha da yalnızdır. İdam edilmiştir.

Lan titreme geldi, dünyanın en güzel şarkısını dinliyorum. Biz bunu The Wall Rock Bar'da çalardık Taksim'de, ağlayan olurdu. Yemin olsun 04:27'de son notayı çaldığımda gözlerimi tavana dikerdim ama tavan olmazdı artık, ışıklar olurdu yukarıda. Dalıp giderdim. Ellerim başka yerde, kafam başka yerde olurdu. Tüylerim diken diken oldu, bu nasıl hissiyattır lan. Alın, bir de Echoes patlatın ardından:



Ötedeki Ülke: Özlü'nün bir özlem ülkesi, birazcık güneyde. Pek uzak değil. Kuşadası civarı. Sevişilecek kadın her zamanki gibi hazır. Deniz karşılaştırması var kuzeyle güney arasında, bir de gökyüzü.

"Buraya güneş iyice vuruyor; kuzeydekinden -Istanbul'dan- iyi vuruyor. Istanbul'da Taksim'in oralarda yitiyor güneş; Kurtuluş'ta geniş bir gökyüzü var. Kalamış'tan -insan düşünceleriyle bayağılaştırılmış o yerlerden- bakamam güneşe. En güzel, gökyüzü genişlediği zaman güneş. Güneş o zaman en güzel. Burda, Kordon'da ara sokağın başlangıcına yerleşmiş kahvelerde otururken iyi vuruyor. Artık hafif bir buğu kaplıyor güneşi." (s. 367)

Yine devrim, eylem insanlarını görmek mümkün. Sanki bir muhasebeye girişmiş Özlü; ne yapıp yapmadığı, ne yapabileceği üzerine. Bir süre sonra Türkiye'den ayrılmak zorunda kalacak, o zaman kadar öykülerinde bu hesaplaşmayı görebilmek mümkün. Tabii bunu varoluşla birlikte incelemese olmaz.

"Kişioğlu tehlikenin yanında yaşamalıdır. Yaşam budur, başka bir şey değil. Varlıkla hiçliğin bir arada bulunuşudur yaşam. Maddî hiçbir şeye dört elle sarılınamaz. Her şey geçecek, cesaretle onur kalacak sadece, insan, üstün bir yaratıktır. Tehlikeye atılan bir yaratık. Tehlikeden uzakken varoluş duyulamaz. Başka şeylere değmez insan yaşamı." (s. 371)

Bunu en iyi Sartre'ın Duvar'ında görüyoruz sanıyorum.

Bir bu kadar öykü daha var, her türlü hava alınabilir. Kule adlı öyküde Kafka'ya rastlarsınız, başka öykülerde kim bilir kimlere rastlarsınız.

Erhan Bener - Sisli Yaz

Bener'in çorba romanlarından bir diğeri. Misal bir Baharla Gelen, bir Oyuncular ne kadar güzel romanlardır. Karakterlerin her bir bölümde ayrı yönlerden olgunlaşması, bunların sebepleri için kurgudan kopuk olmayan geriye dönüşler ne kadar süper, ama Bener'in böyle romanlarında aynı özeni bulamıyor okuyucu. Bener'in ortaya koyduğu dünya o kadar düz ki siyahtan ve beyazdan ibaret, düz adam anlatımıyla olay bu. Boğuluyor insan. Karakterlerin tek boyutluluğu ister istemez romanın sonuna dair tahminler oluşmasına zemin hazırlıyor ve beklenilen sondan sonra bir zevksizlik ortaya çıkıyor.

Aydın kardeşimiz 35 yaşında bir avukat. Gençliğinde anarşik olaylarda bulunmuş, koluna bir kurşun yiyince bırakmış o olayları ve fakülteden arkadaşı Semra'nın tenasül uzvu dostu olmuş. Semra'nın da aile zengin, şirketleri falan var. Semra Aydın'ı şirketlerine avukat olarak aldırıyor ve Aydın bir anda sınıf atlıyor. Buraya eski devrimciliği koyduk, para uğruna  istemediği ortamlara giren, değişen bir insanı da gördük. Kişisel bunalımlar daha bitmedi, bir de kadınlara karşı yaklaşım var. Aydın pek sevişen bir kardeşimiz. Kimle seviştiği pek fark etmiyor. Sürekli bir doyumsuzluk, tatminsizlik hali. Aşık olmak isteyen bir şapşal yani. Biraz daha akıllıca davranmasını bekleriz bir insandan, öyle değil mi? Yok, Aydın Bey en ebleh işlerin peşinde koşacaktır.

Aile de bir acayip; babası haftada bir geneleve giden bir bay, annesiyse normal anne. Torun sevdasında, bu yüzden oğlunu evermeye bakıyor. Ailede bir sıkıntı yok, bir anne figürü aratacak kadar baskın da değil anne. Zorluklar içinden gelmişler, Anadolu'da oradan oraya gitmişler ve Aydın da zorlukla okumuş. Bunun getirdiği bir sıkıntı var ister istemez, Aydın'ın girdiği zengin ortamların müsebbibi bu.

Sekreter Güzin Hanım. Olmasa da olurmuş, kurguya bir katkısı yok. Aydın'ın sağduyusu görevinde ama pek akibet değiştirmişliği de yok. Kardeşi anarşik olaylardan hapis yatıyor, Aydın'ın duyduğu yakınlık buradan kaynaklanıyor muhtemelen. Davayı sattığını düşündüğü için.

Aydın'ın aşık olduğu kız, Hârika. 16 yaşında. Dünya güzeli. Ve kutuplar kadar soğuk. Anne Şaziye Hanım. 40'larına gelmiş vamp bir kadın. Aranıyor, Aydın'a da sarkıyor.

Semra'nın ailesi, Hâdi Bey mesela. Bir nakliyat şirketinin, hatta holdingin başı. Bu romanda da nakliyat şirketinin, daha doğrusu nakliyat şirketindeki bir efendinin çevirdiği katakulliler var ki direkt Anafor namlı bir diğer Bener romanını çağrıştırıyor. Neyse ki araya PKK'yı sıkıştırmamış Bener, o da olsaymış tam olurmuş.

Sos olarak araya atılan sol-sağ kapışmaları var, biri zaten Aydın'ın hayatında. Bir diğeri, Aydın'ın Bostancı'da Barba Niko adlı bir meyhanecinin oğlunun olayı. Yunanistan'da cunta sonrasında yaşanan bir çatışmada öldürülüyor. Jale'yle Murat'ın yarattığı bir sen-bizi-sattın havası var üstüne. Fena.

Olay şu: Aydın bu Hârika'yla tanışıyor annesinin vasıtasıyla. Şaziye Hanım tam bir leş anne; otoriter ve kızına nefes aldırmayan cinsten. Aydın da kızı buldu ya, bütün sıkıntılara rağmen evlenmek için elinden geleni yapıyor. Bu sırada işi dolayısıyla tanıdığı bir gümrükçünün vasıtasıyla Bostancı'da işlenen bir cinayet davasını inceliyor. Bir tamirci varmış, evlenmiş ve kızın anasının tacizine maruz kalmış. Tam bir sapkın ilişkiler yumağı. O cinayetteki olayların çok benzeri Aydın'ın da başına geliyor. Okuyucu düşünüyor, lan bu Aydın aslında şizofren olmasın, iki farklı olay ileride birleşiyor olmasın diye. Lakin öyle bir şey yok, son derece düz bir şekilde bitiyor roman. Evleniyorlar, Hârika meğerse bir başkasını seviyormuş, o başkası da Şaziye Hanım'ın sevgilisiymiş de, Hârika o adamdan hamile kalmış da. Eef.

Pek başarılı bulmadım ben, Erhan Bener'in sadık okuyucuları dışında pek ilgi çekeceğini de sanmıyorum. Birkaç cümle ayırmıştım da tipik boğuntular, yazma gereği duymadım.

9 Kasım 2012 Cuma

Gabriel García Márquez - Hanım Ana'nın Cenaze Töreni

Macondo ellerinde geçen öyküler. Kasabanın kurulmaya başlandığı Yaprak Fırtınası'nın ardından geliyor.

Bir Salı Günü Öğle Uykusu: Trenin kasabaya gelişine şahidiz, trenle kasabaya gelenlerse bir sonraki adımı oluşturuyor. Kadın ve kızı, trenden inerek pederin evine giderler. Peder uyuyor, kaldırıyorlar. Hırsızlık yaptığı için öldürülen oğlunun mezarını görmek istiyor kadın. Her şeyle birlikte yaşayan Bayan Rebeca öldürmüş, Yüzyıllık Yalnızlık'ta hikâyesini görebilirsiniz. Kasabalı olayı duyuyor, kilisenin etrafında toplanıyorlar ve kadıncağız mezarı ziyaret edemiyor. Bu.

O Günlerden Birinde: Savaşın ardından belediye başkanı olan teğmen ve dişçi olan askerinin öyküsü. Dişçi, ölen yirmi asker arkadaşının bedelini ufak bir el hareketiyle, ağrı olarak belediye başkanına ödetiyor. En azından ben öyle olsun istiyorum, yirmi asker yok yere öldüyse. Yok yere ölmediyse de ödetmeye çalışmak pek adilik olmaz yine de.

Bu Kasabada Hırsız Yoktur: Biraderimiz bir bilardo salonuna girer, çalınacak bir şey bulamayınca üç adet bilardo topu çalar. Mekanın sahibi  iki yüz pesonun da gittiğini söyler. Bizim oğlan topları satamaz, bir yandan da Raskolnikovvari bir acı çekmeye başlar. En sonunda mekana döner ve topları oraya bırakır. Mekanın sahibi bunu basar, polise götürmeye karar verir. Gence ortada olmayan iki yüz pesonun hesabını da vereceğini söyler, çünkü genç çok aptalmış kendisine göre. Öyle harbiden. Helal.

Baltazar'ın Yaşadığı Mucizevi Öğle Sonrası: Of, çok hüzünlü lan. Baltazar kardeş bir kuş kafesi yapar kasabanın en zengin adamının oğluna. İşin kötüsü, çocuğun babasının bundan haberi yok. Bir doktor geliyor kafesi görmek için, kafesi satmıyorlar ona. Çocuğun babası olayı öğrenince haliyle istemiyor kafesi, adam da çocuğa hediye ediyor. Sonra bir bara gidiyor, hayatında ilk defa içki içiyor. Karısı Ursula galiba bizim ana kitaptaki Ursula, okuyalı çok olduğu için unutmuşum lan. Neyse, böyle.

Çok öküzlemesine anlattım ama bazı öykülerde sadece adı geçen, bazı öykülerde önemli karakterlerden biri olarak karşımıza çıkan insanlardan bir potpuri. Sadece bu dünyanın içine girenler anlayabilir, o yüzden ayrımcılık yapıp ilk kez böyle bir şeyin varlığından haberdar olanlara la settirin, Yüzyıllık Yalnızlık okuyun diyeceğim. Sonra gelin, ha kardaşlar.

Gabriel García Márquez - Yaprak Fırtınası

Normalde kimin ne yazdığı pek umrumda değil de ara ara blog'lara bakıyorum, genelde sikko bestseller okuyucuları iki paragraflık bir şey yazıyorlar, ardından onun iki katı kadar alıntı cümle koyuyorlar. Birbiriyle bağlantısı olmayan, çok manyak derin anlamlı, acayip şeyler.

http://sucukluarmut.blogspot.com/2011/11/garcia-marquez-yaprak-frtnas.html

Bu ne mesela. Bu ne la. Denk gelmişin, muazzam bir yazarın aynı muazzamlıktaki kitabını okumuşun, yaptığın yorumlara bak. Söz konusu Marquez olmasa tenezzül etmem şunu yazmaya da insan sinirleniyor. Sen okuma bilader o zaman, ne diyeyim. Neyse.

Güzelim Macondo, can Macondo, dost Macondo. Birçoklarının ikinci memleketi, yalnız ve güzel köy/şehir/yer/hayal. Yüzyıllık Yalnızlık'tan:

"(...) O zamanlar Macondo, tarihöncesi kuşların yumurtaları kadar ak ve kocaman, parlak çakıllarla örtülü yatağı boyunca dupduru akan bir ırmağın kıyısına kurulmuş, yirmi hanelik bir kerpiç köydü. Dünya öylesine çiçeği burnundaydı ki, pek çok şeyin adı yoktu daha ve bunlardan söz ederken parmakla işaret edip göstermek gerekirdi." (s. 9)

Ardından çingeneler geliyor, raylar döşenince tren geliyor ve devlet geliyor. Kentleşme yolunda mitlerden çıkıp gelmiş gibi duran bir yerleşim yeri olsa da Macondo, dört yıl, on bir ay, iki gün yağan yağmuruyla ve daha birçok mucizesiyle kerpiçten ziyade büyüyle, fakat gerçekliği korunarak ortaya çıkarılmıştır. Bu sebeple bildiğimiz şehrin bilmediğimiz bütün yönleri gibidir; küçük bir dünyada yaşıyorsak neler olduğunu bilemeyiz, fakat her şeyi gören, bilen bir anlatıcının elinde şehrimiz bir harikalar diyarına dönüşür. Macondo da böyle bir yer işte.

Yedi öykü var ve her biri yoğun bir okuma gerektiriyor. Özellikle Yaprak Fırtınası'nda anlatıcı ve zaman sürekli değiştiği için, anlatıcı değişimi de başlıklarla verilmediği için -saçma bir şey öyle yapılması zaten- anlatımın özelliğinden ve karakterlerle olan ilişkilerden kimin kim olduğunu çıkarıyoruz. Zamanı takip etmek daha kolay, birazcık dikkat yeter.

Buradaki yaprak fırtınası bir metafor, bunu bilek. İç savaşın sürüklediği insanlar, aşkların sürüklediği insanlar, sanayi döküntüleri, her şey geldi kasabaya fırtınayla. Sonra ev aldılar, ev yaptılar ve yerleştiler, sonra da toprağa karıştılar. Macondo, 1909.

Yaprak Fırtınası: Bir baba, kız ve çocuk, zamanında evlerinde yaşayan bir doktorun öldüğünü işitiyorlar ve adamın cesedinin başına gidiyorlar. Buradan sonrası Bu üçlünün anılarına dönük anlatılardan ibaret, bir de bilindik büyülü işlerden. Ailenin kasabaya gelmesi, kasabada kurulan kiliseye beklenen bir rahip, değişen anlatıcıların tekrarladıkları cümleler, anı yığını içinde tanıdık yüzleri çıkartabilmek. Marquez'in oyunlarından biri de söz gelimi bir olayı tekrar tekrar, her bir diyalogla birlikte daha da geliştirerek anlatmak. Bir adamın gelişinin iki sayfa boyunca anlatıldığını düşünün ama her tekrarda açıklayıcı bir cümle daha ekleniyor cümlelere. Anlatım biçimleri açısından bir hazinedir bu öykü. Bunların dışında bildiğimiz çevre, bildiğimiz insanlar.

Büyük Kanatlı Çok Yaşlı Bir Adam: "Çocuklar için masal" denmiş, kendinizi çocuk olarak görebilirsiniz.

Dazlak, dişleri dökülmüş bir adam beliriyor günün birinde bir arka bahçede. Kanatları var, bildiğin kanat. Adamın bir melek olduğunu düşünüyorlar ve besliyorlar onu. Rahip Latince konuşuyor adamla, cevap yok. Tanrı dilini bilmediği için kuşkulanıyor rahip, ardından adamı görmek isteyenlerden para alıp zengin oluyor besleyenler. Roma'ya mektup yazılıyor, bürokratik klişeler. Bir de örümcek kadın geliyor kasabaya, ünüyle meleği köşeye attırıyor. En sonunda uçup gidiyor melek.

Denizde Boğulmuş Erkeklerin En Yakışıklısı: Yine bir masal. Karaya yosunlarla kaplı bir şey vurur, bakarlar ki bir ceset. Bir erkeğin cesedi ve erkek deli yakışıklı. Kadınlar bu ölüye Esteban adını takıyorlar ve aşık oluyorlar bir de. Erkekler isyan ediyor, kadınlar ona bir cenaze töreni düzenliyorlar ve anlatıcının yanında Esteban da söze karışıyor, işleri karıştırmamak için elinden geleni yapacağını söylüyor, yaşasaydı tabii. Adamı gömüyorlar ve o köy geçen zamanla birlikte Esteban'ın Köyü olarak anılıyor.

Hayalet Geminin Son Gezisi: Of. Bir gencin kendisine inanmayan insanlarına hayalet bir gemiyi getirmesi, her şeyiyle.

İki üç öykü daha var, hepsi şahane. Marquez, Macondo işte. Mahallenin Muhtarları tadı alabileceğiniz bir yer.

8 Kasım 2012 Perşembe

Atilla Birkiye - Son Yemek

Anlatıcı genellikle anlatıcı, esas adamımız "Yazar" olarak geçiyor ama Yazar'ın da anlatıcı rolüne büründüğü bazı bölümler var. Onun haricinde anlatıcı. Evet.

Yazar, onuncu kitabını yazmaya çalışıyor ama aklına bir türlü bir şey gelmiyor. Başarısız bir evliliğin ardından Selma diye bir hanımla beraber. Kendine güveni yok, evliliğe karşı, sık sık kendiyle çelişiyor, burcu muhtemelen Balık. Babadan kalan evi satıp deniz gören bir çatı katı satın alıyor, burada yazacak. İnşallah.

Okumaya başlar başlamaz bir düşle karşılaşıyoruz, polisler evi basıyor ve ne kadar kitap verse çuvallara doldurup gidiyorlar. Yazar uyanıyor, gerçekten de kapının çaldığını duyuyor. Bu noktada bir düşünüyoruz, acaba fantastik bir olaylar mı olacak? Çünkü büyük şehirde yalnız insan kadar acayip olaylar yaşamaya müsait biri yoktur, hele böyle bir adam söz konusuysa. Karısına korkularını anlatmamış, sadece bunalımını yansıtmış, bu yüzden de şutlanmış. Zamanında liberal bir yayınevinde çalıştığı için her an yakalanmayı bekliyor ama öyle bir şey yok, adamın kendi kuruntusu.  En büyük derdi kitabını bir türlü yazamamak ama, ne yaparsa yapsın yazamıyor ve bunu Semra'yla olan ilişkisine de yansıtıyor. Bunalım sebebini Semra'ya söylediği gün bir mektup alıyor, gomonik hadiselerde bulunup kaçmak zorunda kalan, evli barklı, adı meçhul bir adamdan. Şimdi kitabın sonuna kadar bu mektupların kimden geldiğini bilmeyeceğiz ama böyle kurgulara bulmaca gibi yaklaşıp işin keyfini piç edenler anlar ki iki ihtimal var; Semra veya Yazar. Yazar, mektupları kendi yazıyor olabilir, şizofren falandır ve buradan olay çekildiği yere kadar gider. Pek mümkün değil, 90 sayfada çözümlemesi zor. Geriye Semra kalıyor. Eh, sonuç pek şaşırtıcı olmuyor o zaman.

Bu mektuplar geldiği sürece Yazar kitabını bitiriyor, bu sırada Selma bir burs kopararak İngiltere'ye gidiyor altı aylığına, Yazar çok kötü oluyor. Garanti aldatır bu beni, falan. İlişkileri de bir acayip; sanki deney faresiymişler de sonuçlarını konuşuyorlarmış gibiler. Bir sıcaklık yok. Seks var da o seksi hiç yapma daha iyi.

Bir de bu mektupların içeriği. 70 ve 80 dönemi için çok canlı detaylar içeriyor. İşkenceler, kaçmalar, kovalamalar. Böyle.

Şu AFA'nın gözünü seveyim, neden battıkları ortada. Böyle güzel şeyler basarsan seni kim okur arkadaş, kapağı yaldızlı şeyler basıcan. İşi bilecen, işe gitmeyecen. Bu.

5 Kasım 2012 Pazartesi

Halid Ziya Uşaklıgil - Bir Yazın Tarihi

Şimdi Şemsettin Ünlü diyor ki bu kitap yazarın ilk kitabıymış, bu yüzden öyküler çelimsiz bir nitelik taşıyormuş. Adamın en çelimsiz öyküleri bunlarsa ben bir şey demiyorum sayın Ünlü, değme babayiğit öykücü kolay kolay yazamaz bu incelikte.

Öykü öykü.

Bir Yazın Tarihi: Amcasının mı, dayısının mı, her kiminse onun Çubuklu'daki yalısına gelen gencimiz, uzaktan akrabaları olan Güzin, Nevin, Âliye, Samiye isimli dört kızın arasına düşer. Genç 22 yaşında falan, kızlar 15-18 arası ve bazıları kardeş, hangileri olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Bir de çirkin ördek yavrusu Meliha var, o da uzak bir akraba ama diğer kızlarla takılmıyor pek. Sessiz, sakin, hastalıklı bir kızımız. Diğerleri bunu ya umursamıyor, ya da inceden dalga geçiyorlar. Zorbalık yok lakin.

Bütün olay bu altı genç arasında dönüyor, bir de döneme özgü güzellikler var tabii. Yalılar, kayık sefaları, mesireler... Bir de müzik. Halit Ziya için müzik, öykünün doğasının bir parçası. O derece mühim. Burada da piyanolar çalınıyor, udlar çalınıyor. Böyle böyle işler. Bir de sevgiye, aşka muhtaç birkaç genci kat bir araya, tamam. Biz şehirli çocukların anlamaktan çok uzağında olduğumuz bir aşk, sevda vaziyeti var. Yani dönemi de biliyoruz; çok seven insanlar vardır, kavuşamayıp verem olurlar ve ölürler. Gizli gizli aşk yaşarlar, ölürler. Yahut yaşayamazlar, toplumdan çekinirler. Gönül olayları şimdiye göre oldukça sıkıntılı. "Seviyorsan git konuş babuş," diyorsun, bundan 100 yıl önce öyle bir şey olamazdı. Mendiller, kaçamak bakışlar, küçük mektuplar... Bu tarz. Tabii öykünün sonunda bu aşırı hassaslık sayesinde dört güzel kızı değil de hastalıklı Meliha'yı seçiyor gencimiz, biz de şaşırmıyoruz. Ha pardon; şaşırıyoruz, çünkü Meliha gencin gitmesini istiyor. O da çocuğu seviyor olmasına rağmen. Böylesine hastalıklı işte, anlatabildim mi? Hassas.

Bravo Maestro: Yaşlı bir müzik öğretmeni, 70 yaşında. Ders verdiği okuldan şutlanacak, az kalmış. Küçücük, leş bir odada yaşıyor. Zamanında okulu başarıyla bitirmiş, enstrümanında usta, eserler bestelemiş ama eleştirmenler onu hep baltalamış. En sonunda bestelediği ölüm temalı bir eserini öğrencilerine öğretiyor, ölüyor ve arkasından o eser çalınıyor. Son derece dertli, karanlık bir öykü.

Müzik hakkında şöyle söyletiyor karakterini Uşaklıgil: "Müzik şu kağıtlarınızda gördüğünüz işaretler değildir; müzik yalnızca kulağa hizmet eden seslerin birbirini izleyen karışımı ve uyuşumu da değildir. Müzik ölçüler ölçülerde değildir. Müzik başka bir şeydir ki o ancak bestecinin ruhunda bulunabilir. Sorun onu bulup ortaya çıkarabilmek, onu dile getirebilmektir. Müziğin anlamı: İşte bütün sır, sanat oradadır. Müzik ruhun bir dili değil midir? O halde onun anlatımının inceliklerini anlayabilmelidir. Bu, ders alınmak yoluyla öğrenilemez, elde edilemez; sezinlenip duyulunabilir ve sezinlenilip duyulabilinirse sanat başlar..." (s. 61)

Yırtık Mendil: Uşaklıgil'in İzmir günlerinden kalma gerçek, veya gerçeğe pek yakın bir öykü zannediyorum. Mazi ve şimdi arasındaki inanılmaz zıtlık. Zaman geçiyor, her şey değişiyor ve eskinin parıltılı insanları, şimdinin sefilleri oluyorlar. Böyle.

Kırk Para: Halit Ziya, çocukları çok sever. Öyle böyle değil. Onlara maceralar yaşatır, onları mücadelelere sürükler, onları korur, kollar. Bazen de hayata onların penceresinden bakar. Çocuklarla ilgili çok önemli bir sözü var, az sonra gelecek.

Bu öyküde çekirdek bir aile var, tramvay bekliyorlar. Tramvay geliyor, geçiyor, binmiyorlar. Çocuk çok hareketli, sürekli bir şeyler soran, öğrenmek isteyen bir çocuk. Bildiğimiz çocuk işte. Parasızlığı sormadan, yaşayarak öğreniyor. Kırmızı tramvaya neden binemediklerini, kırk paranın nelere kadir olduğunu, her şeyi. Bir ailenin çocuk sevgisi, anneyle babanın ilişkisi, ekonomik vaziyetler, çocukların büyümeleri, her şey hakkında süper bir öykü. İç yakar.

Zevrak'la Ebrû: Halit Ziya'nın bir diğer takıklığı da hayvanlar. Onları kişileştirir, onlara anlamlar yükler. Adam her şeyden bir öykü çıkarabildiği için doğal. Burada da birbirine sadık olmaya çalışan, yavrularını büyüten iki güvercin var. E bunlar hayvan. Haliyle sadakat gibi bir kurum yok aralarında. Dönem edebiyatının bir özetini verivereyim size:

"Zavallı sevda kurbanı! O zaman bana bu trajedi, bir Zevrak olmak için ne büyük bir imrenti vermişti! Ben de böyle mutlu bir sevdadan sonra onun ayrılık acısıyla erimek, ölmek isterdim." (s. 105)

Mavi Yalı: Mai ve Siyah'ın temeli buradadır. Bir kaptan, hayallerinin çok uzağına düşüp vapurlarda çalışmaya başlar, güzergahında mavi bir yalıya bakarak hayal kurar. Sonu elbette mutlu bitmiyor, çünkü bitmez, biterse hüzünlü, dertli bir öykü olmaz.

Daha bir bu kadar öykü var, hepsi birbirinden güzel. Ölümlü, ağlamalı. İçim daraldı lan.

Demir Özlü - Sürgünde On Yıl

Önce Demir Özlü'nün Fin eşi gitmek zorunda kalıyor, ardından Demir Özlü. İki tema var, biri sürgün. İkincisi Türkiye'nin siyasi panoraması. Öncelikle Özlü'nün döneme ve sol görüşlere yaklaşımı şöyle:

"Daha 11'ler - CHP Hükümeti sırasında Türkiye'nin yakın siyasal geleceğinden umudu kesmiştim. Sadece iktidar olmaya çalışan siyasal gruplar açısından değil, toplumsal muhalefeti örgütlemesi gereken sol bakımından da. Gerçekten sol olmak isteyen gruplar da tam bir kaos, yöntemsizlik ve en acısı ideolojik gerilik içerisindeydi. Gençlik kesiminden olanları ise, yönlendirilerek ya da mecbur edilerek şiddete sürüklendirilmişlerdi. Sanırım istenen de buydu. Çünkü şiddet alanına, politikada silahların konuştuğu alana girdiniz mi, sonunda ağır basacak olan elinde en güçlü silah olandır. Bu da kuşkusuz "Devlet" olacaktı." (s. 9)

Başlangıç böyle, ardından kısa bir bakış geliyor 70'lerin sonlarına. Koşa koşa gelen darbenin ayak sesleri işitilince siyasetten kopmamak, cuntanın ardından iktidar olmak amacıyla siyasilerin suskunlaştığı veya suskunlaştırıldığı bir dönem. İlerici, vatanseverlikle dolu bir ortamda büyüyen Özlü için Türkiye giderek çekilmez bir yer haline geliyor, karısı da dış basında bir iki yorum yapıyor ve kara listeye alınıyorlar. Gidiş bu sebeple. 6 ay olacağını düşünüyor Özlü ve çok iyimser olduğunu kendi de kabul ediyor.

İstikamet Stockholm. Kültür bakanlıkları, dernekler vs. Özlü'ye burs sağlayacak ve Özlü yaşamını bu şekilde idame ettirecek. Öğretmenlik de yapıyor arada, bu sırada büyük bir yaşama uğraşı var tabii.

Ben daha çok Özlü'nün metinlerini aydınlatabilecek bölümlere odaklandığım için yolculuklarını, kimlerle tanıştığını falan pek anlatmayacağım. Orta Avrupa'yı geziyor diyelim. Tezer Özlü'yle buluşmaları var mesela. Sonra Tezer Özlü'nün vefatı, o kadar. Aralarında ne yaşandı, ne konuşuldu, hiç bilmiyorum ama Demir Özlü'nün Tezer Özlü hakkında tek kelime etmemesinin sebebini çok merak ediyorum. Sonra derin bir nefes alıp kendime geliyorum, başka bir şey düşünüyorum. Çünkü bana ne ne düşündüğünden. Bilinmesini isteseydi kendi söylerdi.

Neyse, metinler. Stockholm büyük ve sessiz bir şehir, Demir Özlü'nün oturduğu yer daha sessiz. Tek tük insanlar geçiyor. "Yüzü kırmızıya boyalı bir apartmanın dördüncü katıydı bu ve odanın penceresi, boş kumluk bir avluya, kırmızı ya da mavi boyayla boyanmış madeni kaplı öteki yapıların çatılarına bakıyordu. Orda hiç kimseyi görmüyordum. Kuzeyin insansızlığı. Derin ıssızlık. Kentin ortasındaki ıssızlık. Seni kendine çeken yalnızlık. Görünen buydu işte." (s. 18) Gecelerin en uzun sürdüğü zamanlarda bir parçacık ışığa muhtaçlık, bir sürü şey. Bu konuda kendi beğenim doğrultusunda bir bölüm alacağım, bana masal gibi geldi: "11 Aralık 79'da İsveç'e gelişimin ertesi günü, oğlumun, evin yanındaki yuvada katıldığı Santa Lucia töreni vardı. Sabahın 7'sinde oraya gittim. Stockholm'da karanlığın en uzun sürdüğü dönemler... Peri gibi beyaz elbiseler giymiş çocuklar, ellerinde mumlarla dolaşıyorlar, Tanrı'dan ışığını artırmasını isteyen şarkılar söylüyorlar." (s. 34) İnsan Orta Dünya'daymış gibi hisseder kendini ya, ortama bak.

Darbe olur, kaçan aydınlar kaçar, kaçamayanlar hapse atılır. Gönüllü sürgünlükten zorunlu sürgünlüğe doğru adım adım ilerleyen Özlü, kendini diğer sürgün yazarlarla karşılaştırır. Seferis, Mann, Brecht, Remarque. Seferis'in çocukken göç etmek zorunda kaldığı İzmir'e duyduğu özlemini anımsatarak kendisinin bildiği Türkiye'nin yok olduğunu söyler. Türkiye yitik bir ülkedir artık. Demir Özlü'ye kitap okuyup yazmaktan başka, bir de dostlarını görüp Avrupa'yı gezmekten başka bir iş kalmaz. Birçok toplantıya katılır, Ginsberg, Kundera, Steiner gibi mühim yazarlarla tanışır. Bir de üniversiteden hocalarıma rastladım: Emine ve Esko Naskali. Esko Fin, iyi Farsça bilir ama anlatamaz. Emine Naskali'yse tam bir dilbilimci. Finlandiya'da yemek yiyorlar berabercenek.

85'te vatandaşlıktan çıkartılıyor Özlü, birçok Türk ve yabancı aydın bunu protesto ediyor. 91'de vatandaşlık geri veriliyor ve memlekete dönüyor Özlü.

Pek kısa anlattım, geri kalan bölümlerde bolca Avrupa, bolca kent ve bolca özlem bulacaksınız.

4 Kasım 2012 Pazar

Demir Özlü - Boğuntulu Sokaklar

Özlü'nün sokaklarına döndük.

İki bölüm, ilki Paris İçin Hikâyeler. Şimdi şöyle; kesitler. Bu kesitlerde aynı insanları farklı yerlerde, farklı zamanlarda görüyoruz. Her şeyin değişmesine rağmen sokaklar, şehirler aynı ve onca değişikliğe rağmen bir kapatılmışlık duygusu oluşuyor. Kadınlar, erkekler, kafeler, binalar, hepsi birleşip şehri oluşturuyor ve bunun bir sonu yok, bitmiyor. Dolayısıyla güdü, bir olaylar silsilesi anlatmak değil, hayatın doğal akışı içinde hayatın ağırlığını göster...memek, çünkü göstermek gibi bir niyet de yok. Çok ince bir duygu; anlatıcının anlatım şeklinde saklı.

Ayşe Öykü İş adlı bir kardeşin tezinden faydalanarak yazıyorum: Demir Özlü, bir yazısında demiş ki ecnebilerin "angoisse" dediği bunaltı hissine biz "boğuntu" diyebiliriz. Aynen böyle. O zaman addaki boğuntu buradan geliyor. Yaa. "Bunaltı" ve "boğuntu" tercihleri için tezde uzun uzun açıklama yapılmış, meraklısı gidip bakabilir. YÖK'ün sitesine giriyorsunuz, tez arıyorsunuz. O kadar.

Kadınlar çok, bir dünya kadın var. Genç, yaşlı. Arkadaş, dost, dost. Cinsellik bir şehre kıstırılmayı ne ölçüde engeller, belki de ne ölçüde sağlar?

Bir kadınla bir diyalog:

"(...) Elindeki kitabı sallıyordu, arada bir masaya vurarak, sonra bıraktı. Salinger'ın son çevrilen romanı. Kitaba baktığımı görünce:
'Okudunuz mu?' dedi.
'Okudum.'
'Nasıl buldunuz?'
'Fena değil.' Durdum: 'Fazla bir şey yok. Argo yazışı iyi.'
Kitabı düzeltti:
'Başka bir şey yok mu?'
'Bilmem ki. Beni yazış ilgilendirir.'" (s. 422)

Kafeler ve barlar, sınırları ve ayrıntıları çizilmemiş kentin en somut bölümleri olarak karşımıza çıkıyor. Buralarda dostlara ve kadınlara rastlanır, buralar şehirdeki görevlerini en iyi yerine getiren yerler arasında başa oynar. İnsanlarla bir şekilde boğuntu dengesi kurulurken arada sırada bu dengenin tek bir kişiye indirgendiğini görüyoruz, sallandırılıyor bir de, böylece anlatıcının ne derecede kurmacaya sıkıştırıldığını daha iyi anlıyoruz. O, o sokakların dışında bir yere gidemeyecek:

"Birden ağlamaya başladı, yere, yanıma uzandı. Biraz sonra da gülmeye başladı.
'Deliyim, değil mi?' dedi.
'Deli falan değilsin.'
Sonra kalktı, giderken:
'Eyvallah,' dedi.
'Bütün bütüne mi gidiyorsun?'
'Bütün bütüne gidiyorum.'" (s. 426)

Sürgün, göç, ne olursa olsun, başka bir ülkede yaşayan küçük bir topluluğun umutsuzlukları çokça büyür. Özlü bu kitabı 66'da yazmış, 20 yıl sonra hissettiği farklı değil. Anılarında göstereceğim.

"'Çürüyüp gideceğiz, göreceksin, bir şey başaramayan bir kuşak, bir Türk kuşağı.'
Güngör eski bir konuşmayı andırarak:
'Les Temps Modernes'de yazan genç yazar,' dedi.
'Sus!' dedim ona bağırarak. 'Belki ressamlar başarır.' Sonra Helena'ya: 'Belki ressamlar başarır.'" (s. 430)

Yazının yetersiz kaldığı anlatılıyor olabilir mi? Onca dar sokağın, üç dört katlı apartmanın, görülecek kadınlar içinde kent bir anlatılamazdır.

İlk bölümden son bir alıntı: "O Saint-Michel, Saint-Michel'deki oteller, odalar, sokaklar, insanlar diye düşündüm. Nereye akıyor bu? Nerden gelip nereye gittiği belli olmayarak." (s. 452)

Boğuntulu Sokaklar bölümündeki dört öyküde bir kentin betimle, kurguyla oluşturulma çabasını görüyoruz. Bilerek edilgen çatı kullandım, çünkü ortaya çıkmak için kentin çok çabaladığı belli. Yanda bir de kadın var ama pasif.

Böyle. Bunaltır.