31 Temmuz 2013 Çarşamba

Ernest Hemingway - Yaşlı Adam ve Deniz

Yaşlı Adam ve Deniz olarak biliniyor şimdi, zamanında İhtiyar Balıkçı olarak çevrilmiş. Elimdeki bu ilk çeviri, Bilgi'den çıkmış. Adda olduğu gibi içerikte de yerelleştirme sorunu var. Sanıyorum bu ağır bir mevzu; internette biraz dolanınca bayağı tartışmalı olduğunu gördüm. Yerelleştirme bazı okurlar için faydalı. Amaç, çevrilen dildeki bazı ince kelime oyunlarını vs. bizim dilimizdekilerle, en uygun şekilde karşılamak olsa da her okura yedirilecek bir şey değil bu, kimi için sırıtıyor mesela. Sallıyorum, FBI'dan Terrence Carmick'in, "Damlaya damlaya göl olur," dediğini düşünün. Uç bir örnek oldu ama yumuşattığınız zaman rahatsız ediciliği anlarsınız. Bir örnek de "babalık". Babalık ne la. Moruk de bari.

Yaşlı bir balıkçımız var, bir de işi öğrettiği bir çocuk. Balıkçı 85 gündür hiçbir şey yakalayamıyor, çocuk kendisiyle ava çıkmak istiyor eski günlerdeki gibi ama başkalarıyla takılıyor artık, işi kapınca daha büyük oynamaya başlamış. Yine de aralarındaki dostluk bozulmamış, çok yakınlar. Çok odunlamasına anlatıyorum tabii, aralarındaki dostluğun derinliğini beyzbol maçı muhabbetlerinden, birlikte yaptıkları şeylerden anlıyorsunuz.

Adam eli boş döndüğü bir avın ardından uzaklara açılmayı düşünüyor, çocuk onunla gelmek istiyor ama izin vermiyor adam, çalıştığı gemide kalmasını söylüyor, açılıyor denize. Asıl olay denize açıldıktan sonra başlıyor.

Diyorlar ki her şey bir sembol. Deniz, balıkçının avlanması, tuttuğu dev balık, saldıran köpek balıkları... Hayat, mücadele, yenilgi... Doğrudur, basit bir avlanma hikâyesinin ardında yaşam var, tam olması gerektiği şekilde. Balıkçımızın aslanlı düşleri, evindeki boş kutular, yalnızlık ve her şeye rağmen yaşamak. Şiir gibi konuştum...

Olay kabaca şu: Dayımız balığa çıktı. Kıyıdan uzaklaşıyor, açılıyor, sabah oluyor, akşam oluyor. Tabii bu arada adamın hayatına dair geri dönüşler, denize dair, yaşamaya dair basit fakat olabildiğince gerçek ayrıntılar... Bir iki küçük av, bu sırada dayımızın ellerini yaralaması. Sonra büyük avın oltaya vurması. Dayımızın bu büyük avla mücadelesi, bir veya iki gün sürüyor. Sabrına ve gücüne rağmen tükenmek üzereyken avına üstünlük kurması, balığı tekneye bağlaması. Sonra köpek balıkları. Kıyıya döndüğünde adam yarı ölü, tuttuğu balığın sadece kafası kalmış.

Özellikle büyük avı yakalarken ve köpek balıklarıyla mücadele ederken korkularına rağmen kendinden emin bir şekilde savaşması çok etkileyici. Ortam şu:

"Okyanus böylesine vahşi ve acıması olurken zavallı kuşlar niye böyle narin ve güzel yaratılmış acaba. Deniz çok güzel, çok merhametlidir. Fakat birden öyle değişiverir, öyle zalimleşir ki; başımızın üstünde fırıl fırıl dönen bu ufacık ötüşleri hüzünlü kuşlar için dayanılmaz olur." (s. 26)

Deniz değişken, hele açık deniz daha fena. Life of Pi'den hatırlayalım. Burada yaşlıyı ayakta tutan şey mücadele üstüne kurulu bir hayatının olması. Günler boyunca tek başına denizde durması, avıyla savaşı hep bu mücadele üstüne kurulu. Adam mücadele etmeden yaşadığını anlayamıyor çünkü. Zafer kazanmadan yaşadığını anlayamıyor, bu yüzden de avsız 85 günün ardından okyanusa açılıyor. Daha büyük bir mücadele, daha derin bir yaşama hazzı.

Doğayla mücadele sırasında anılarına kapılan balıkçının adını da öğreniyoruz: Santiago El Campeon. Gençliğinde öylesine güçlüymüş ki günlerce süren bir bilek güreşi mücadelesinde zebellah gibi bir zenciyi yenmiş, kimse bileğini bükemezmiş. Adam fiziken de sağlam. Yaşlılığına bu sağlamlıktan çok şey kalmış belli ki.

Böyle. Tadı kaçmasın diye onlarca küçük detayı anlatmadım, kısa olmasına rağmen büyük bir roman bu. Doğaya karşı yaşlı bir balıkçı. Mis. Hemingway'in Çanlar Kimin İçin Çalıyor'unu tey lisede okumuştum, hiçbir şey hatırlamıyorum ondan şimdi. Blog bu yüzden güzel bir şey, yazınca hatırlıyorsun. Onu da okuyup yazacağım.

Görüldüğü yerde alınabilir. Pişman olmazsınız.

Jackson C. Frank müptelası oldum, gece gündüz dinliyorum. Şu sözlerin güzelliğini kes:

"Death gives no reason
So why should I
Death has no season
So I know I'll never die"

Alın bakın, tam gece müziği. Bol müzikli ve kitaplı günler.


30 Temmuz 2013 Salı

Peride Celal - Deli Aşk

Uzun mesafe ilişkileri, bağımlılık, aşk, geçmişe bağlılık, bu tarz şeyler üzerine bir roman.

Roman iki bölüm. İlk bölümde anlatıcımız Cem Soner'in birkaç gününe odaklanıyor. Cem 50'li yaşlarının sonunda bir gazeteci. Eşi Elif ölmüş, Elif'le olan ilişkisi üzerinden geçmişini ve yaşadığı günü sorguluyor.

Eski günlerde Elif Paris'te yaşıyor, ara ara İstanbul'a geliyor. İlişkileri bir garip. Karısını sürekli aldatan, kendini dev aynasında gören bir adam var ve karısı olmadan yaşayamayacağını düşünüyor ama kendini beğenmişliği, egosu son derece tavan. Sözde eski solculardan. Yıllardır çalıştığı gazetenin yeni müdürüyle takıştıktan sonra başka bir gazeteye geçmek için hazırlanıyor ama yeni müdürle yapacağı maaş pazarlığını düşünerek rahatsız oluyor. Oysa paraya ihtiyacı yok, eşi Elif öldükten sonra Elif'in sahibi olduğu Feneryolu'ndaki köşkü yıktırıp apartman diktiriyor oraya. Bunun getirdiği bir vicdan azabı da var, Elif için o köşk çok önemliydi, Elif'in hayatıydı orası. Böyle azaplar, yaşlılık falan, bol viskiyle, votkayla beraber Cem'in evin içinde oradan oraya gezinmesiyle birlikte ortaya çıkıyor. Cem böyle bir adam. Kadınlara düşkün, hatta Elif'in kuzeni, aile dostu olan Sibel'e bile yükselmeye kalkıyor adam. Elif'in kadınlardan haberinin olmadığını düşünüyor, sonra kendisinin de aldatıldığını düşünüyor. Tatminsiz bir adam. Yakışıklı. Rezil. Boş teneke, çağının çok uzağında.

İkinci bölümde anlatıcı direkt Elif. Roman bambaşka bir boyut kazanıyor burada, Cem'in basın dünyasında, kadınlar dünyasında tutunabilmesinden çok daha derinlikli bir mücadele var.

Elif'in babasıyla olan ilişkisi. Adam büyükelçi, Elif'in annesi ölünce Fransız bir kadınla evleniyor. Bu yüzden Elif, babasını affetmiyor, adamı yaşlılık günlerinde yalnız bırakıyor. Çok sonra pişman oluyor ama işte, çok sonra.

Elif'in İstanbul'la olan ilişkisi. Feneryolu'ndaki köşk. Bildiğimiz konaklardan, nesiller beraber yaşamış burada. Halalar, teyzeler, bir adet candan babaanne. Elif çok düşkün babaannesine, konakla ilgili bütün güzel anılarında babaannesi var. Zamanında şiir de yazarmış Elif, yaşama sevinciyle dolu bir kızmış. Cem'le tanışınca her şeyi bırakıyor. Neyse, ailenin üyeleri öldükten sonra Sibel, Sibel'in eşi Mustafa ve Cem, konağı sattırıp apartman diktirmek istiyorlar. Elif kabul etmiyor, bütün geçmişi o konak. Bu konak mevzusu bir yana, İstanbul Elif için kaos şehri. Çirkinleşmiş bir şehir. Burjuvayla varoş yan yana. Bu burjuva muhabbeti de ayrı bir olay; Elif burjuvaziden nefret etmesine rağmen kendi de bir burjuva. Gerçi Elif karakteri tamamen zıtlıklar üzerine kurulu; bir yandan sevip bir yandan nefret ediyor. Bu İstanbul için öyle, Cem için de öyle. Deli aşk buradan geliyor.

Paris'te küçük bir arkadaş grubu var Elif'in, onlarla takılıyor. Paris'teki dünyası çok küçük, varoluşsal acılar falan. Cem'e duyulan özlem, nefret, şehir, hepsi birbirine karışmış. Ne yapacağını bilemiyor Elif, Cem'in kadınlarından haberdar. Kristof'a kaçıyor bu yüzden. Kristof, Elif'ten on yaş küçük, doğu felsefesiyle kafayı yarmış bir arkadaşımız. Çok olgun bir insan, Elif için acil çıkış. Bunca nefretin içinde Elif'in mutluluk duyabileceği tek insan. Bir iki çekinceli andan sonra sevgili de oluyorlar, fakat Tibet'e yolculuğa çıkıyor Kristof, himayesine aldığı Jean var bir tane, Elif'e diyor ki ona göz kulak ol, iyi bir çocuktur falan. Oysa Jean ne yapıyor, Kristof'la çektirdikleri, çıplak oldukları bir fotoğrafı gösteriyor. Diyor ki Kristof herkese karşı içtendir, sadece sana karşı değil. Çıldırıyor Elif, sonrası biraz kapalı olarak anlatılsa da intihar.

Romanın olayı şu: Elif'in çıkmazları, uzak bir memlekette ne orayı, ne de burayı ev olarak benimseyememesi, babasal mevzular, Cem'e duyduğu aşk. Bu aşk çok garip. Yani hepimiz aşık olmuşuzdur veya aşka benzer şeyler duymuşuzdur, lakin hiçbir zaman tam olarak aptala bağlamamışızdır. Kendisi yerine tercih edilen onca kadına rağmen hâlâ aynı insana bağlı kalmak nedir? Okur odaklı bir incelemede bunu sormak bana kalırsa doğal, lakin yersiz. Yazara bağlı kalmak istiyorum.

Burada aşk değil de takıntı var bana göre. Elif geçmişine öylesine bağlı ki en küçük bir şeyi bile hayatından çıkarmak istemiyor. Mesela küçük dolap gibi bir şey var, Cem ondan bir an önce kurtulmak istiyor ama Elif İstanbul'dayken onu kimselere vermek istemiyor. Zeigarnik etkisi, yani yarım kalan şeyler daha iyi hatırlanıyor. Elif'in hayatı hiçbir zaman, hiçbir açıdan tamamlanmış değil. Tam bir şeyleri yoluna koyarken, Kristof'la yeni bir başlangıç yaparken ve Cem'e ayrılmak istediğini söylerken bir zırtapozun lafıyla hayatı yine alt üst oluyor. Psikolojik olarak çabuk çöküyor, kolay kolay da toparlanamıyor.

Böyle bir roman. Selim İleri falan övmüş, tam onun kalemi de, eh işte... Hastalıklı aşka meşke düşkünseniz on numara gider, öbür türlü sıkıntılı. Bir de Atatürk'ün muhabbeti pek geçiyor, Elif Atatürk'ün İstanbul'unu bulamıyormuş artık falan. Mümkündür, roman yazıldığında o zamanların üstünden 60 yıl geçmişti çünkü. Zaman hızla ilerliyor dayılar, herkes kendi şehrini kendi yapmak zorunda. Şahıslara bağlı kalırsak yerimizde sayıyoruz. Melahat Hanım'ın Düzenli Yaşamı'nda da benzer mevzular vardı. Peride Celal'i anlayabiliyorum, tam bir cumhuriyet kadını. Lakin kendisine katılmıyorum.

Ucuza düşürürseniz alınız. Bu kadar. İyi geceler, bu sıcaklarda ne kadar mümkünse artık. Yanıyoruz lan. Biraz hislenin, sıcağı unutmak için süper yol:


28 Temmuz 2013 Pazar

Peride Celal - Melahat Hanım'ın Düzenli Yaşamı

Peride Celal, geçtiğimiz ay hayatını kaybetti. 97 yaşındaydı.

Yazarlığa romantik, komikli romanlarla başlamış. Romantikli olanları sanıyorum Kerime Nadir çizgisinde. Komikli olanlar hakkında hiçbir bilgim yok. Bende dört adet kitabı var, giriştim. Benim sınırım dört. Mesela Latife Tekin'in üç kitabı var bende, o yüzden hiç okumadım. Mustafa Kutlu için aynı kural geçerli olmadı, çünkü çok merak ediyordum kitaplarını.

Melahat Hanım'ın Düzenli Yaşamı: Melahat Hanım, kocası ölünce İstanbul'a taşınır. Eşyalar alır, evi istediği gibi dekore eder, arkadaşlarıyla buluşur falan. Artık hayatını istediği gibi yaşayabilecektir. İzmir'deki cehennem dolu günleri hatırlar ara ara. Ulu orta zortlayan, geceleri olanca alkol kokusuyla üstüne çöken kocası aklına gelince yeni yaşamına daha sıkı sarılır. Yanından bir gölge geçene kadar.

Olay şu: Yeni bir hayata beyni yakıp sıfırdan başlayamıyoruz ne yazık ki. Geçmişten kalanlar ne kadar yoğun olursa kötü anıların canlılığı da o kadar gerçek oluyor.

Ağaç: Metinde O. Henry'nin bahsi geçiyor. Son Yaprak'ta ressam bir dayımız, camdan görülen bir ağacın son yaprağı düşünce öleceğini düşünen bir kız için yaprak çiziktiriverir bir tane. Kız yaprağın düşmediğini görür, yaşar, dayıysa ölür. İroniyi kes. Neyse, bu hikâyede hediye edilen bir ağaca ölümüne bağlanan bir amcamız var, O. Henry'yle bağlantı buradan geliyor. Evet. Bu kadar. Ağaç konuşmaya başlıyor falan. Kafayı yemek süper bir şey. Etrafta akıllı birileri olmadığı zaman tabii.

Açık Oturum: Türkiye'nin tırto halini anlatan daha derli toplu bir hikâye okumadım.

Evlere temizliğe giden Selvi Hanım, evin hanımıyla konuşurken bir tanıdık vasıtasıyla televizyona çıktığını söyler. Sanıyorum Siyaset Meydanı gibi bir program. Eğlence burada başlıyor; konu her şey. Bir tarafta din, diğer tarafta Atatürk. Profesör hanımlar, türbanlı kadınlara falan çatıyor. Birileri birilerini dinsizlikle suçluyor, yobazlıkla suçluyor. Şamata. İşte bizim hizmetçiye uzatıyorlar mikrofonu, kısaca, "Ekmeğin peşindeyim aga, gerisini bilmiyorum," diyor. İki taraf da kadını sahiplenmeye çalışıyor. Rezillik. Konuşmasını çok beğeniyorlar, haftada iki gün programa çıkması için teklif geliyor. Kadın işi bıraktığını söylüyor hanımına, artık televizyon yıldızı o. Böyle bir şey. E tabii Osman Bey'i, Feridun Bey'i hatırlıyor insan ister istemez.



Toz Duman: Bir ada panoraması. Genç bir kadın, yaşlı bir kadın. Yaşla birlikte sıkıntılar değişiyor, ada değişiyor, insanlar değişiyor. İki neslin değişimle imtihanı gibi.

Karşılaşma: Bu tarz hikâyeleri çok seviyorum ben, Erhan Bener'in de vardı böyle bir tane. Eskinin aşıklarının yıllar sonra karşılaşması. Adam, kadını ziyarete geliyor. İhtilal zamanlarından birinde, adam kaçmış, uzun yıllar yurt dışında kalmış. Evlenmiş falan. Kadın, adamın kaçabilmesi için gelen askerlere silah çekmiş, işkenceye uğramış. Adam dönüyor işte yıllar sonra. Kadın kırgın, adam bir görevmiş gibi görüyor mevzuyu. Adam gidiyor, kadın kocasına anlatıyor olayı. Rahatlıyor.

İskele: Eski dostlarına adamış bu hikâyeyi Celal. Bir mekan epilogu. Adada bir çay bahçesi miydi, öyle bir şeydi. Bu çay bahçesinden görülebilen kişilere, olaylara dair, yine panoramik bir hikâye. Çok hoş.

Güzel başlangıçtı, sevdim ve devamını getireceğim. Bir gece şarkısıyla gutbay bulu sıkay diyorum, iyi günne.


Jorge Luis Borges - Alçaklığın Evrensel Tarihi

Borges'in hikâyelerden oluşan ilk metni. Dünyanın her yerinden alçaklık hikâyeleri. Alçaklık yerine katakullileri anlayacağız, tabii Katakulliliğin Evrensel Tarihi gibi tırto bir çeviri hoş olmayacağı için "alçaklık" daha hoş.

Hikâyeleri okurken kitabın adını rehber olarak görmek gerekiyor. Karakterlerden ve olaylardan ibaret metinler değil bunlar, bir tarihçinin zamanı sayfalara sığdırma çabası demek doğru olur sanırım. Bunu uydurukçulukla birlikte yürütmenin zorluğunu düşününce, sözlük jargonuyla söyleyelim, insan gerçekten hayret ediyor. Olayların öncesi, adamımız, olaylar ve sonuç. Çok çeşitli detaylar. Böyle şeyler var hikâyelerde. Bazı bazı İhsan Oktay Anar tadı almak mümkün.

Korkunç Kurtarıcı Lazarus Morell: Morell bir güney soylusu. Vaazları gözlere yaş dolduracak kadar etkileyici. Aynı zamanda "zenci hırsızı". Zencileri kurtarırmış gibi yapıp tekrar satıyor. Adam öldürüyor, zina yapıyor, bir sürü şey. Bir zenci isyanı ayarladığı sırada akciğer kanamasından ölüyor.

İnanılmaz Sahtekâr Tom Castro: Bir deniz kazasında yaşamını yitiren leydi evladının yerine geçmeye çalışan bir adamın öyküsü. Arkadaşıyla birlikte kurdukları dümen tam başarılı olacakken işin beyin kısmı olan arkadaş ölüyor, bizimki ortada kalınca yakayı ele veriyor. Castro ilginç bir adam, bu dümen dışında bebek kadar masum. Hapisten çıktığı zaman kasaba kasaba gezip hikâyesini anlatıyor. İnsanlara kendini sevdirmek tek görevi.

Dul Ching, Korsan: Akla direkt Pirates of the Carribean: At World's End geliyor.

Ching bacımız, kocası öldürülünce koca bir korsan donanmasının başına geçer, imparatorlukla çekişmeye başlar. Japon komutanlar başarısız olur, harakiri falan yaparlar. En sonunda bacımızın donanması kuşatılır. Bacı teslim olur, köylüler kılıçlarını satar, her şey normale döner.

Haksızlık Üstencisi Monk Eastman: Bu da tam Gangs of New York. Önce bir New York çeteleri tarihi var, sonra Eastman geliyor. Eastman başarılı bir gangster. Bu başarıdan kol kırmayı, göz çıkarmayı vs. anlamalıyız tabii. Bir yandan da devlet hesabına çalışıyor. Sakat bir mevzu, bir taraf desteğini çektiği zaman ortada kalıyor Eastman. Hapse giriyor, o sırada patlayan savaşa gidiyor, dönünce beş kurşun yiyip ölüyor.

İlgisiz Katil Bill Harrigan: Kendisi Billy the Kid oluyor, ünlü suçlu. 14 yaşındayken nam salmış ünlü suçluları gözünü kırpmadan öldürmesiyle adını duyuruyor. Ününün doruğunda dostu Komiser Garret tarafından tek kurşunla öldürülüyor, cesedi sergileniyor ve sevinç gösterileri arasında gömülüyor.

Gibi. Üç hikâye daha var, üşendim.

Masal mı, tarih mi, hikâye mi? Azar azar üçünden de var. Mis kitap.

27 Temmuz 2013 Cumartesi

Michael Ende - Bitmeyecek Öykü

Bazı kitaplara geç kalıyoruz ya. Birkaç yıl önce on numara diyeceğimiz kitaplar kaçıyor, üzülüyorum.

Bastian Balthasar Bux, annesinin ölümünden sonra babasıyla bağları kopan, itilip kakılan, şişman ve sık sık hayal kuran bir çocuk. Derslerinde başarısız, okulu sevmiyor. Tipik bir hayalci çocuk işte. Bir gün Eski Kitaplar adlı bir dükkana giriyor, dükkanın sahibi Karl Konrad Koreander. Adam çocuğu kalaylıyor bir güzel. Çocuk raflardan birinde gördüğü bir kitabı çalıp uzuyor, okumaya başlıyor. Fantazya adlı bir mekan var, buranın yöneticisi Çocuk İmparatoriçe. Biz buna Ayşe diyelim. Ayşe hastalanıyor, Fantazya'da büyük kara delikler oluşuyor. Bakan körmüş gibi hissediyor falan. Atréju adlı genç bir savaşçımız, Ayşe'nin hastalığını geçirmek için yollara düşüyor. Uzun uzun yazamayacağım, bir sürü hayali mekan ve yaratık var. Atréju, bu mekanları bulabilmek için tehlikelere atılıyor. Dostlar ediniyor, kendiyle yüzleşiyor, bu tarz işler. Bunları Bastian'la birlikte okuyoruz, aralarda Fantazya'da olan olaylara Bastian'ın verdiği tepkileri görüyoruz mesela. Zaten bir süre sonra Bastian'la Fantazya kesişiyor. Bundan sonrası hikâyenin ikinci bölümü.

Bastian, Fantazya'ya adım atıyor, isim koyma yoluyla Çocuk İmparatoriçe'yi kurtarıyor. Böyle isim koyma gibi insanlık tarihinde, mitolojilerde vs. yer alan önemli mevzular mevcut kitapta. Bir yanda masal süper, diğer yanda çocuklara inceden bilgi verme gibi. Bu isim verme olayında Dede Korkut'u, kulağa isim fısıldamayı falan hatırlayalım.

Bastian gücü eline geçirince yozlaşıyor, kötü şeyler yapıyor ama doğru yolu buluyor sonunda. Bunu okurken Joseph Campbell'ın Kahramanın Sonsuz Yolculuğu adlı nefis kitabındaki kahramanlık aşamaları, karakterlerin geçirdikleri değişimi anlayabilmek için faydalı olur. Kendini bilme, fedakarlık, kötülüğe meyil. Falan.

Derya deniz, ayrıntıya girsem sayfalar olur. Kabaca böyle, mis gibi bir hikâye.

25 Temmuz 2013 Perşembe

Peyami Safa - Arsen Lüpen İstanbul'da

Server Bedi takma adıyla polisiye olaylarına girişen Peyami Safa, Beşir Ayvazoğlu'nun Peyami'de yazdığına göre 1924-1928 arasında onar kitaplık iki Cingöz Recai serisi yazmış: Cingöz Recai'nin Harikulâde Sergüzeştleri ve Cingöz Recai Kibar Serseri. (s. 134) Alkım bunları karışık basmış sanırım, serileri ayırmadan.

Recai, Arsene Lupin'in yerli versiyonu. Kibar, güzel kadınlara düşkün, şık ve iyi bir hırsız. Yakalanmamak için dahi adam öldürmez, yaralamaz. Daima kaçacak bir yol bulur.

Mehmet Rıza, komiser. Birçok kez Recai'yi yakalamak üzereyken elinden kaçırıyor ama bir dava üstünde çalışırken ölümle burun buruna geldiğinde Recai'nin kendisini kurtardığını da unutmuyor. Aralarında dostluk da var, düşmanlık da. Mehmet Rıza evlendiğinde düğün hediyesi olarak altın bir kelepçe yolluyor Recai, o kadar da iyi bir dost.

Arsen Lüpen'in İstanbul'a gelişi gazetelerde. Herkes bu olayı konuşuyor. İnzivaya çekilmiş olan Mehmet Rıza, olayı merak etse de yaşamından mutlu, karışmıyor başlarda. Sonra bir grup adam bir duvarcıyı kaçırıyor. Boş bir ev, yarım bir duvar, duvarcının tamamlaması gerekiyor ama bakıyor ki yaralı bir kadın, duvarın içinde. Canlı canlı gömecekler gibi bir şey. Adama silah çekiyorlar, zavallı örüyor duvarı. Sonra polise gidiyor, Mehmet Rıza bu noktada karışıyor olaya. Kadını çıkarıyorlar ama ölüyor ne yazık ki. Sonrası curcuna zaten; genç kadının ailesi eroin satıyormuş, aslında hizmetçiler satıyormuş, ailenin yanında kalan bir Belçikalı aslında Arsen Lüpen miymiş, Cingöz Recai o curcunada nereyi soymuş falan. Şey güzel, Arsen Lüpen polise meydan okuyor, kalabalık bir yerde bir mücevheri çalacağını söylüyor, saat bile veriyor adam. Harbiden de çalıyor. O hengamede Cingöz de beğendiği bir kadını kaçırıyor falan. Şamata.

Polisiye işte, olaylar bir dünya. Ben daha çok eski İstanbul'u, zamanın insanlarının nasıl konuştuğunu görebilmek için okudum, memnun kaldım. "Kart işkembe" diye bir hakaret varmış mesela dsfd.

Ek: Hea, muhteşem üçlünün bağlı bir şekilde ölüme terk edildiği bir bölüm var, adrenalin tavan yapıyor. Bir de tabii Cingöz Safa'nın adamı ya, Arsen Lüpen'i bile soyuyor adam. Olur öyle diyoruz, roman Safa'nın.

23 Temmuz 2013 Salı

Yevgeni Zamyatin - Biz

Geçen sene Rusça aslından çevirisiyle ilk kez İthaki'den çıktı. Bende 1988 tarihli, Ayrıntı'dan çıkmış ilk baskısı var, İngilizceden çevrilmiş. Muazzam gizli eskici abimden 2 TL'ye almıştım, sene geçen sene.

Ütopyaları okurken hep merak etmişimdir; bir bireyin fikirlerinin, bireyin fikirlerini şekillendiren düşünce sistemlerinin koca bir topluma uygulanması hiçbir sıkıntı oluşturmaz mı, her şey yolunda gider ve bütün insanlar mutlu mu olur diye. Devlet'i düşünüyorum, sonra çeşitlemelerini düşünüyorum. Campanella'nın, Bacon'ın, More'un ütopyalarında mevzular biraz değişse de sonuç aynı. Eğitim, ekonomi, aile ilişkileri düzenli. Her şey tıkırında. Görünüşte böyle, bu sisteme ayak uydurmak istemeyenler ne olacaktı? Dönüştürülmeye mi çalışılacaklar, kovulacaklar mı? Sonuçta devlet de canlı bir varlık sayılır, her ne kadar durağan gözükse de dünyayla birlikte değişmek zorundadır, uyum sağlamak zorundadır veya başkalarını kendine uydurmak zorundadır. Ütopya da kendini yenilemeli. Bunun muhaliflere yansıması nasıl olacak?

Girişte Bülent Somay'ın on numara bir yazısı var. Önce Orwell'le Zamyatin'i ele alıyor. Aynı zamanlarda ne yaptıkları, nerelerde oldukları mesela.

"Orwell, Zamyatin'i bilirdi; Zamyatin'in ise Orwell'den söz edildiğini duyduğu bile meçhul. Zamyatin 1920'de bir roman yazdı; hâlâ ülkesinde basılmıyor. Orwell, Zamyatin'in romanını okudu (1924'te yapılan İngilizce çevirisinden), 1948'de kişileri ve konusuyla ona çok benzer bir roman yazdı: 1984." (s. 6)

Bu basım yasağı Gorbaçov'un açılımları zamanında kalktı galiba, bir yerde okudum ama hatırlamıyorum, bu kitapta olabilir.

Uzun uzun yazmayacağım, kapsamlı bir 1984-Biz karşılaştırması var, benzerlikler ve farklılıklar detaylıca incelenmiş.

Bu yukarıda ütopyalar hakkında düşüncelerimi Somay'ın yazısında, daha geniş bir bakış açısıyla incelenmiş şekilde buldum, sevindim. Kitabın bir bölümünde yer alan "sayıların sonsuz olması gibi devrimlerin de sonsuz olduğu" fikrinden yola çıkarak şöyle diyor Somay:

"(...) Tarihe bir son, gelişmeye bir nihai hedef koyan düşünce tarzı, devrim sonrasını bir evrensel durağanlık hali olarak algılayacaktır. Hedefe varılmış, devrim bitmiştir. Artık sorun dönüştürmek değil, zaten dönüşmüş olanı fedakarca çalışarak güçlendirmek, takviye etmektir. Ya da böyle demektedir yeni iktidar sahipleri. Platon'dan Wells'e kadar tüm geleneksel ütopyacıların temel hatasıdır bu. Ütopya (ister hayal edilerek isterse de 'bilimsel çıkarsamalarla' kurulsun) hep böyle tasarlanageldi: Tarihin, gelişmenin sonu, insanlığın varabileceği en mükemmel toplum biçimi. Ütopyanın kendisinin de gelişmeye açık olması gerektiğine ilk işaret eden Wells oldu, ancak bu fikri geliştirip bir sanat yapıtının temeli haline getiren ilk kişi de Wells'ten büyük ölçüde etkilenmiş olan Zamyatin'dir." (s. 8)

Birilerinin ütopyası, birilerinin distopyası olur. Ütopya baskıcıdır, çelik pençeyi baktığınız her yerde hissedersiniz. Nasıl giyineceğiniz, nasıl eğitim göreceğiniz, nasıl evleneceğiniz, kısacası nasıl yaşayacağınız önceden bellidir. Somay'ın söylediği bir sözle bu kısmı bitiriyorum: "Özgürlük mü, mutluluk mu?" (s. 10) Şahsen eşimin devlet -ya da her neyse- tarafından seçilmesini istemem. "Merhaba Utku Bey, sizin için mü-kem-mel bir eş bulduk."

Tek Devlet var bir tane, insanların benliğini yok edip homojen bir grup oluşturmuş. Almanların toplama kamplarında olduğu gibi insanlar sayılardan ibaret, isimleri yok. Ruhsuz insanlar; duygu yok, hayal yok, hiçbir şey yok. Saydam bir dünyada yaşıyorlar, herhangi bir mahremiyet yok. Tabii kuponlar vasıtasıyla yapılan seks dışında. Geçici olarak paneller indiriliyor gizlilik için.

D-503'ün anı kayıtları üzerinden ilerliyor roman. Günlük olarak ifade etmek zor, herhangi bir tarih düşme, günü gününe kaydetme mevzusu yok. Tabii aylar sonra kaydedilmiş şeyler de yok, en fazla iki, üç günlük aralıklar var. D-503, mensubu olduğu topluluğu seven biri. Sınırları belli ve mutluluk verici bir yaşamın parçası. İntegral adlı uzay gemisi benzeri bir aracın yapımında çalışan bir matematikçi. Bu araçla başka gezegenlere gidip diğer ırkları "aklın boyunduruğu altına almak" gibi bir amaçları var. Tam bir makine gibi çalışıyor insanlar. Böyle bir dünyada insani ihtiyaçların giderilmesindeki zevk duygusu da köreltilmiş. D-503, O-90'la çift. Sevişiyorlar ama bu tamamen ihtiyaç gidermek üzerine kurulu, herhangi bir duygu yok, ya da başlarda yokmuş gibi görünüyor.

"(...) Her sabah milyonlarca kişi, mutlaka aynı saatte ve aynı anda tek bir beden gibi uyanırız. Milyonlarca kişi aynı anda işe başlar, gene milyonlarca kişi uyum içinde işi bitiririz. Tek bir bedene takılmış milyonlarca el ve milyonlarca kafa, Zaman Tablosu'nun düzenlediği biçimde, aynı anda kaşıklarımızı ağzımıza götürürüz. Aynı anda yürüyüşe çıkar, aynı anda Taylor Eksersizleri Salonu'na ya da uyumaya gideriz." (s. 19-20)

Dünya böyle. Paydos zilinde herkes Tek Devlet Marşı'nı söyler falan. Askerliğe benziyor, bir de filmlerde gördüğümüz otokrasinin boyunduruğu altındaki toplumlara. İki Yüzyıl Savaşları'nın ardından Yeşil Duvar'la dünyanın geri kalanından ayrılmış olan bu ülkede doğa, akılla açıklanamadığı için yabancı ve tehlikeli. Sanat, akla dayalı ürünlerin övülmesi haricinde kullanılmıyor, mesela çarpım tablosuyla ilgili bir şiiri çok seviyor D.

E-330 giriyor D-503'ün hayatına. Dönüşüm evresi ağır ağır ilerleyecek; önce E'yi ihbar etmeyi düşünüyor D, çünkü E sisteme muhalif bir kadın. Sonra aşık olduğunu fark edecek, E'nin çekimine karşı koyamayacak. Doktora gidecek, doktor kendisinde "ruh" oluştuğunu söyleyecek. Tahmin edileceği gibi çağın en kötü hastalığı bu; ruh oluşması. Ruhu olan insan düşünür, hisseder falan, öyle ya. D, O'dan ayrılacak, çünkü aklında hep E olacak. D'nin, "İnsanı suçtan kurtarmak için özgürlükten kurtarmak gerekir." (s. 34) düşüncesine açılan oyuk büyüyecek, aşkın akıl alıcılığı var çünkü.

Sonrası biraz bildiğimiz şeyler. Gizli bir örgüt var, Tek Devlet'e karşı. İntegral'i ele geçirmek için D'yi kullanmak istiyorlar, E bu yüzden yanaşıyor D'ye. Bir isyan denemesi, D'nin kafasının cortlatılması ve sisteme dönüş. Özgürlüğün olmadığı mutluluğa devam. Bir benzerini The Matrix'ten hatırlarız, Cypher'ın bizim elemanları satışını düşünün. Hiçbir şeyin farkında değilken özgür olmadığınızı nasıl fark edebilirsiniz, hele mutluysanız?

Distopyaların babası bu, diğerleriyle kıyaslandığı zaman elbette basit gelebilir ama değerinden bir şey kaybetmiyor. Yazıldığı zamanda SSCB'nin adı SSCB bile değildi, Lenin yeni yeni palazlanıyordu, gulag nam insanlık trajedileri de yeni yeni kuruluyordu. Müthiş bir öngörü denilemez belki ama olayların nereye gidebileceğini iyi tahlil etmiş Zamyatin. Tabii kendisi bayağı iyimsermiş; bu çalışma kamplarında ölen milyonlarca insan, Tek Devlet'in çatısı altında ruhsuz fakat mutlu olarak dolanıyor.

Güzel bayağı, gönül rahatlığıyla alınabilir. Birinci elini falan da alabilirsiniz, ödediğiniz para için pişman olmazsınız.

Ek: "Hava kurşun gibi ağır" diye bir cümle var. Çevirmen kaynaklı mı bilmiyorum ama gülümsedim, bir etkilenme olmuş mudur acaba? Bunu bilmiyorum ama E'nin 2x2=4 olayını övmesi güzeldi, Zamyatin'den Dostoyevski'ye bir pas.

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Korkunun Bütün Sesleri

Metis'in 90'ların başında giriştiği derleme olayları var böyle, üç dört tane falan. Bilimkurgu Öyküleri diye geçiyor. Bendeki ilk baskı, ikinci el eşyacıdan 1 TL'ye almıştım yanlış hatırlamıyorsam. Geçen senelerde yeniden basılmış, bu kapak yeni baskının. Diğerlerini bulamamıştım, buldukça artık.

Sunuş bölümünde hikâyeleri derleyip çeviren Sedef Öztürk'le Levent Mollamustafaoğlu, bilimkurguyu doğuşundan günümüze kadar dönem dönem inceliyor. Bir de Türkiye'de bilimkurgu için yapılanlar var ama haliyle fazla bir yer tutmuyor.

Korkunun Bütün Sesleri (Harlan Ellison): Woody Allen'ın Zelig diye bir filmi var, manyak bir film. Adamımız yanına kim gelirse gelsin onunla muhabbet kurar, mevzu ne olursa olsun. Sadece o da değil, rolünü öyle benimser ki mesela yanına gelenler siyahi mi, o da siyahi olur. Yanına gelenler çekik gözlü mü, o da çekik gözlü olur. Süper olay. Bunu korkuya uyarlayın, hikâyenin olayı bu.

"Biraz ışık verin bana!" diye çığlık atan bir adam var, bir odaya kapatılmış. Bu adam Richard Becker, müthiş bir tiyatro oyuncusu. Zamanının en iyisi falan. Farklı rolleri çok başarılı bir şekilde oynuyor. Sırrı şu; balıkçıyı mı oynayacak, gidiyor mesela balıkçılarla yaşıyor iki ay. Böyle bir adam. Büründüğü farklı rolleri gerçek hayatına da yansıtıyor ne yazık ki, kafayı yiyor birazcık. Mahkeme, akli dengesinin bozuk olduğuna karar veriyor ve akıl hastanesine kapatılıyor Becker.

Bundan sonrası doktor- hasta ilişkisi. Doktor Tedrow, ilginç bir vakayla karşı karşıya olduğunu biliyor ve hastasına özen gösteriyor. Becker, oyunda bırakıp hayatına yansıtmamayı başaramadığı rollerini sondan başa doğru yaşıyor. Haliyle son rolden sonrası meçhul, ne olacağı belli değil. Doktor, bir an için olsa bile Becker'dan asıl kişiliğine dönmesini istiyor. Ayyaş rolünün ortasında asıl Becker beliriyor, "Korkuya benziyor, doktor," diyor. Son söylediği şey bu. Çığlıklardan önce tabii.

Gece telefon geliyor, Tedrow hastaneye koşuyor. Becker'ın odasında kıyamet kopuyor; çığlıklar, haykırışlar...

"Biraz ışık verin bana!"

Bakıyorlar ki bürünecek rol kalmayınca Becker'ın yüzü kaybolmuş. Dümdüz bir deri var. Ağız, gözler, hiçbir şey yok.

On numaraydı bu.

Gülümseme (Ray Bradbury): Post apokaliptik bir dünyada sanat manat hiçbir şey yok, insanlar bunlardan nefret ediyor, çünkü eskiler atom bombası patlamadan önce bunlarla uğraşmışlar. Sonra da dünyanın ağzını kırmışlar resmen. Olay şu ki Tom adlı çocuğumuz, Mona Lisa'nın parçalandığı şenlik gibi bir ortamda resmin ağız kısmını almayı başarıyor, çünkü çok güzel geliyor bu ona. Saklıyor falan işte. Hikâyede önemli olan, eski insanlara duyulan nefret, tabii onlardan geriye ne kaldıysa onlara karşı da büyük bir kin güdülüyor. Evet.

Bilinç Eşiğini Atlayan Adam (J. G. Ballard): Bu da süper. Tüketim toplumu var ama bizimki gibi değil, adamlar her şeyi her an yeniliyorlar ve öküz gibi borç ödüyorlar. Bunun için fazladan çalışmak zorunda kalıyorlar. Haftada altı gün, yedi gün.

Reklamcılar bilinçaltına iyice nüfuz edebilmek için büyük tabelalar yerleştiriyorlar yollara falan, esas adamımız Dr. Franklin toplumun tipik bir bireyi. Tabelaların farkında değil. Psikozlu olarak gördüğü Hathaway her şeyin farkında, Franklin'i uyandırmak için uğraşıyor. En sonunda adam uyanır gibi oluyor, karısıyla konuşuyor falan ama kadın da kaptırmış kendini, evin her odasına televizyon alan bir tip. Dinlemiyor adamı. En sonunda Hathaway tek başına saldırıyor sisteme, öldürülüyor. Doktor da uyanamıyor ne yazık ki, beyni yıkanmış olarak yaşamına devam ediyor. Reklamlar çok tehlikeli arkadaş yeminle.

Güç Duygusu (Isaac Asimov): Pozitif bilimleri unutan, kendini makinelere teslim etmiş bir topluluk var. Yani adamlar matematiği öyle bir unutmuş ki eski bilgisayarlarla uğraşırken bölmeyi, çarpmayı falan bilen alelade bir teknisyen kağıt üstünde bu işlemleri yapınca şok oluyorlar. Anlıyorlar ki bilgisayarlardan kurtulmak mümkün, insanlar da bilgisayarın yaptıklarını yapabilir.

İnsanlar çok daha fazlasını yaparlar ne yazık ki. Ne zaman süper bir teknoloji geliştirilse bununla nasıl üstünlük sağlanacağı, diğerlerinin nasıl yıkıma uğratılacağı düşünülür. Teknisyen bu mevzuyu sezdiği zaman sitem dolu bir mektup bırakıyor ve intihar ediyor. İntihar etse de verdiği bilgiler diğerlerinin elinde, güç duygusuyla tatmin oluyorlar.

Şey işte ya, Oppenheimer da atom bombalarından sonra "biz ne yaptık yoğa" diye sızlanmış ya, aynı mevzu. Tek fark, bizim adamımız katliamlara tanık olmadan önce intihar ediyor.

Harrison Bergeron (Kurt Vonnegut): Herkes eşittir. Boyu uzun olanın boynuna ağır bir şey asılır, zavallı kambur edilir. Güzel olana iğrenç bir maske takılır. Herhangi bir farklılık anında bertaraf edilir. İnsanlar, kulaklarına takılan bir aygıt yoluyla farklı şeyler düşünmesinler diye kontrol edilir. Böyle acayip bir dünya, tamamen devlet kontrolü altında.

Yaşlıca bir çiftimiz televizyon izlerken kendi çocuklarını görürler programda. Daha doğrusu çocuk programı basar, kral olduğunu iddia eder ve seçtiği kraliçeyle birlikte dans eder. Güzel bir görüntü, her güzel görüntünün başına gelen onun da başına gelecek ve dans eden gençlerle arkadaşları oracıkta öldürülecek. Televizyon başındaki çift, oğullarının öldürüldüğünü gördükleri an kulaktan kuvvetli bir sinyal gönderilir, her şey kaldığı yerden devam eder. Ulan koyun gibi güdülmek ne büyük felaket ya, şunları okuyunca sinirim müthiş bozuluyor.

Maske (Stanislaw Lem): Bu çok acayip. BK gibi başlamıyor, varoluşçu bir havası var en başta. Bir kraliçe, içinde üç farklı kadın olduğunu düşünüyor, daha doğrusu üç farklı kadının hayatını yaşadığını. Reenkarnasyon gibi ama beden yine aynı, kişilikler farklı sadece. Kim olduğunu hatırlamıyor, nerede olduğunu bilmiyor, elinde sadece bu üç hayat var. Sonra bir baloda buluyor kendini, aşık olduğu bir adam var orada. Majesteleri, kraliçesini hiç sallamıyor. Adamla kraliçe ayrılıyorlar mekandan falan, sonra adam da kraliçenin yanından gidiyor. Kraliçenin içinden peygamberdevesi çıkıyor sonra! Lan robot mu ne artık, böcek çıkıyor ve giden adamı takip ediyor, öldürmek için! Peygamberdeveleri çiftleştikleri erkeğin kellesini alırlarmış ya, o hesap. Acayip bir olay, sakin kafayla da okumadığım için beynim yandı biraz.

Dünyanın Yeşil Tepeleri (Robert A. Heinlein): Kör şarkıcı Rhysling'in öyküsü. Rhysling bir gemi kaptanı mıymış neymiş önceden, bir kaza sonucu gözlerini kaybediyor ve uzayda bir o gemide, bir bu gemide dolanıyor. Uzayın maskotu oluyor adeta, bu arada şarkılar yazıyor. Derken bir gemide teknik bir aksaklık oluyor, bizimki kahramanlık yapıp insanları kurtarırken radyasyondan dolayı ölüyor, ölmeden önce en büyük eseri Dünyanın Yeşil Tepeleri'ni söylüyor. Kaydediliyor bu, efsane oluyor falan. Böyle.

Güzel bir derleme. Türe giriş için öneremem de BK sevenler için mis.

19 Temmuz 2013 Cuma

Bertrand Russell - Evlilik ve Ahlak

Bundan önce yazılması gerekenler var ama uykum gelmeden bunu yazmalıyım, yoksa sabaha aklımdakilerin yarısı gidecek. Ve dahi bir ay sonra biraz sonra yazacaklarıma baktığım zaman şaşırıp bunları ne zaman okuduğumu düşüneceğim dsfd.

Bertrand Russell, 1950'de Nobel almış bir bay. Hemen her konuda kalem sallamış olmasının yanında dünyayı gezmiş, I. Dünya Savaşı'ndan Vietnam'a kadar bütün savaşlara karşı çıkmış, bu sebeple profesörlüğü elinden alınmış, üstüne bir de hapis yatmış bir amcamız. Yaklaşık 100 yıl yaşadığını da ekliyorum, dünyanın en hızlı yüzyılında hem uzun hem hızlı yaşamak, o ye.

20 bölüm var, bunlar ayrı ayrı da okunabilir ama kronolojik hedeler içerdikleri için sırayla okunsalar daha iyi tabii.

Giriş: Meselelerin hangi bakış açılarıyla işleneceğine dair teferruatlar. Russell, toplum özelliklerini belirlerken ekonomi ve aile sistemlerini ayrı düşünemeyeceğini, ikisinin birbirini tamamladığını söylüyor. Bunun yanında devletin kendisi var, Platoncu devletin baba rolüne bürünüp çocukları himaye altına alması. Buradan anaerkil, ataerkil ailelere bağlanıp mevzunun en başına gidiyoruz.

Anaerkil Toplumlar: Anneyle direkt bağlantılı olan çocuğun babayla ilişkisi anneye göre dolaylı, daha zihinsel bir olay. Yerlilerle yapılan araştırmalarda dayının baba figürünün yerine geçtiği, babanın da sevgi duyulan adam rolüne büründüğü görülmüş. Çok karışık bir olay bu; bildiğimiz baba ikiye ayrılmış resmen, bu yüzden adamlarda dindeki "baba" figürü var olmadığı için misyonerler ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar adamları Hristiyan yapamamışlar fdf. Bunun yanında anneyle dayı arasında sert bir tabu var; bir arada bulunamıyorlarmış. Anne çevredeyken dayı yok, baba zaten işlevsiz gibi bir şey. Ne acayip . Ödipal komplekse hiç rastlanmıyormuş bu yüzden. Yani onca olumsuz duruma rağmen babalık sevgisi kendiliğinden gelişiyormuş bu gibi durumlarda. Ekonomik kaygı az, sorumluluk duygusu az ve babalık gelişiyor. Dünyanın her yerinde bu evreden geçilmişmiş.

Ataerkil Sistemler: Arkadaş saat sabahın yedisi ya dsfd, yetiştiremedik yine. Neyse.

Anaerkil toplumlardaki babalık ikilemi, şu kudret-sevgi ayrıklığı aşıldığı an ataerkil topluma geçiyoruz. bunun temelinde iki etken var, iktidar aşkı ve neslin kalımı. Bu noktada babayı küçük bir devlet olarak düşünebiliriz; ekonomi babadır, güç de babadır. Bunun sonucu acı tabii, boyunduruk altına alınmış kadınlar, karı-koca arasında Russell'ın dediğine göre "gerçek bir arkadaşlık" doğmaması, dolayısıyla evliliklerin erken sona ermesi. Toplumlara yansıması şöyle, refaha kavuşana kadar çok çocuk. Hem soyun devamı, hem de insan gücü elde etmek için ilk zamanlar böyle, uygarlık ilerledikçe "babalık" mevzusu çok çocuğa sahip olmaktan ziyade devletin üst kademelerinde yer alma mücadelesine dönüşmüş. Falan.

Erkeklik Organına Tapma, Asetisizm ve Günah: Yani demek istiyor ki ilk medeniyetlerden beri cinsel organlara bakış ne oldu, toplumlara ve dinlere göre paradigma değişimi nasıl gerçekleşti. Evet, galiba bunu diyor.

Babalık kurumu önce toprağa karşı gelişmiş. Ekin ekiliyor, toprak dölleniyor yani, sonra ürün alıyoruz. Mısır'da kadınlık organına tapılıyormuş mesela önceleri. İşte bayramlar falan, doğa ana ürün versin diye kurban vermeler mesela. Keltlerde, pagan inanışında falan meşhurdur; korku filmlerinden, romanlardan vs. biliyoruz. Ardından Ay-Güneş mücadelesi geliyor, ekinlerin ürün vermesiyle birlikte Güneş kazanıyor bu mücadeleyi. Ardından cinsel perhiz, sebepleri. Kıskançlıkla cinsel yorgunluğun uygarlık tarihinde büyük etkisi olduğundan bahsediliyor.

Hristiyan Ahlakı: Aziz Paul'e göre evlilik zinayı engellemek içinmiş, Korintlilere yolladığı mektupta böyle yazmış, aileyi çocuğu falan hiç ele almamış. Bunun yanında çocuk yapma amaçlı olmayan her türlü cinsel birleşmeye kötü bir şeymiş gibi yaklaşılmış, bu sebeple eşler arasındaki resmiyet korunmuş. Romantizmin ortaya çıkmasının temeli belki de bu, cinsel birleşmeyle birlikte kadın-erkek ilişkisi bir hayal haline gelmiş. Ondan sonra Werther'le birlikte toplu intiharlar... Rahibelerin tanrının kutsal eşleri olduğu fikri var, bunun yanında Protestanlıkla birlikte mevzu biraz daha yumuşasa da tam olarak ortadan kalkmış değil. Hele Katoliklerde boşanmanın yasak olması ayrı bir olay. Aldatma, Madam Bovary, Anna Karenina hep bu olaydan ortaya çıkmış karakterler. Don Kişot da alabildiğine romantik, ulaşılamayana duyulan özlemin ürünü.

Kadınların Haklarına Kavuşması: Anaerkil dönemde, dinlerin yayıldığı dönemlerde kadınların durumları inceleniyor ve 20. yüzyılda kadınların oy kullanma hakkına kavuştukları zamana kadar kadının konumu ele alınıyor. Sonrasında iş hayatına atılan kadın ve erkeğin çocuklara yaklaşımı, devletin baba konumuna geçmesi falan. Bunlar. Ne rezil anlatıyorum ya fgh.

Bunların dışında Russell'ın "Yeni Ahlak" anlayışı da var. Bu anlayış çocuk yetiştirmeden tutun, kadın-erkek ilişkilerinin nasıl olması gerektiğine kadar geniş bir alana yayılmış. Kitabın yarısı bunlardan ibaret. Kısaca diyor ki ne o ne bu, her şeyi oluruna bırakın, hiçbir şeyi yasaklamayın. Yasaklar çekicidir. Ayrıca fahişelik, aile-devlet ilişkisi, kaynanalar falan... Fahişelik lazım diyor Russell, zamanında kutsal mekanlarda fahişe rahibeler vardı ve cinselliğin tabu olmadığı zamanlarda toplumun dinamosu bunlardı.

Eh, benden bu kadar. Her yönüyle evlilik, ilişkiler, çocuk eğitimi. Güzel.

18 Temmuz 2013 Perşembe

Mustafa Kutlu - Sır

Alakasız bir yerden bir alıntıyla başlayacağım, hangi kitapta olduğunu hatırlamıyorum ama sanırım son kitaplardan birinde Dumbledore'la Harry Potter konuşurlarken Harry, "Ya ben istemiyorum bu mücadelenin başına geçmeyi, aklımdan hiç geçmemişti," gibi bir şey diyordu, Dumbledore da, "Belki de en iyi liderler, liderliği hiç düşünmemiş erdemli kişilerin arasından çıkar," diyordu. Sır'daki şeyhimizin durumu biraz böyle. Aklında şeyhlik yokken, rençberlik ederken bir anda en üst kademede buluyor kendini. Mevzu Takva'ya benziyor ama Sır'da psikolojik altyapı Takva'daki kadar derin değil, daha çok tekke-şeyh etrafında dönen hadiseler var.

Sekiz hikâye var, bunlar bir şekilde ilk hikâyedeki tarikatla bağlantılı. Sekizinci hikâyede ilk hikâyedeki şeyhe dönüyoruz, devriye tamamlanıyor böylece.

Sır: Rençberlik yapan, kendi halinde yaşayıp giden bir mürit var, bir gece şeyhi geliyor, emaneti kendisine devrettiğini, usulünce himmet etmesini söyleyerek gidiyor. Rençber yalvarıyor, kendisinden önce nice uluların olduğunu, kendisinden önce onların geldiğini söylüyor ama şeyhin kararının üstüne söz söylenmez, çaresiz kabul ediyor.

Ben tasavvuf bilmiyorum, üniversitede okuduğumuz metinler kadar bir şeyler söyleyeceğim. Dergâha yoklukla girersiniz. Tarikte yürümek için her şeyinizi arkada bırakmanız lazım. Mal, mülk, hatta düşünceleriniz, ne varsa. Hikâyelerde bazı bazı bu mevzuyu, öze dönüşü göreceğiz. Rençberin bir anlamda özgürlüğünün elinden alınması gibi. Gündelik hayatın hayhuyunda, mutlu olup olmadığını bilemiyoruz ama olabildiğince dertsiz bir şekilde yaşarken bir anda tepeye varmak... Alışınca memnunluğunu görüyoruz bu sefer, elinden geleni ardına koymadan hem geçimini sağlamaya çalışıyor, hem de insanlara himmet etmek için uğraşıyor. Yer dar, uzaklardan insanlar geliyor bir misafirhane yapmak için. Gayret her işin daha iyisi için.

Buraya kadar her şey güzel, ne zaman dünyevi işler mevzuya giriyor, orada bozulma başlıyor.

"Bitti bir zaman...
Gider iken. Yani köylük yer işte.. Yediğimiz bulgur aşı, içtiğimiz ekşi ayran. Ama dünya metaıdır, helalinden olsun ve temiz olsun, sünnete uygun olsun da nasıl olursa olsun diye biz hizmeti ve ikramı bu ölçüde ve aklımızın erdiği, fikrimizin yettiği gibi israftan ve gösterişten uzak tutup ilerletirken..

(...)

Gûya ki, bizim tekkemize uzaklardan giyinip kuşanıp ve keselerine hayli akça koyup ve Mercedes denilen arabaları ile gece demeyip gündüz demeyip sürüp giden ve geldiğinde ne ise de ayrılıp gittiğinde yüz asıp: 'Perişanlık diz boyudur.. Hizmetler yerli yerince değildir.. Tekkede yatanlar tahta kurusundan bîzar olmakta, yenilen aş aş olmaktan çıkmaktadır, ve sohbette lezzet, zikrullahta bereket kalmamıştır ve daha neler nelerdir' diye dünya ahvaline ve masivaya dair ne kadar kıyl u kal var ise eder olmuşlar..." (s. 13)

Bak şimdi, bulgur-ayrandan aşsızlığa, mütevazılıktan hizmetlerin yerli yerince olmamasına çıkmak bunca basit olduğu zaman ne olacak, dergâhın en kralı, hizmetin en lüksü sunulacak, değil mi? Tabii bundan önce rençberin aslında emaneti almadığı, uydurma şeyh olduğu da kulaktan kulağa yayılıyor. Ben anlamıyorum tekkeden mekkeden tamam da, iftiranın çirkin bir şey olduğunu hepimiz biliriz herhalde, hele böyle bir ortamda. Şunu da alayım da fatality olsun: "(...) Hele ki kimseden bir kaşık yağ, bir tutam ot, bir kuruş akçe hediyedir diye kabul etmememiz dillere destan oldu. Tekkemizin adı fukaraya çıktı." (s. 14)

Şeyhten habersiz şehir yerinde arsa almışlar, tekke inşaatına başlamışlar bile. O gece şeyh, şeyhinin himmetini bekliyor ve, "İmtihandır, kabul edesin," diye fütuhat oluyor. Şeyh peki diyor, olaylar kontrolden çıkıyor. Önce şöyle büyük bir ziyafet... İsraf diz boyu, şeyh rahatsız oluyor haliyle. Ardından şehre yolculuk...

"(...) Sanki ayağı çarıklı, yüzü yanık köylülerden biri değil de, samur kürklü bir şehzade imişiz gibi bizi koltuklayıp Mercedes arabalara bindirerek şehir yerinde inşa ettikleri tekkeye indirdiler.
Ağa şaşırmamak elde değil.
Yahu siz bu kadar parayı helalinden nasıl ve ne yoldan kazandınız da bu tekke binasının duvarına döşemesine sıvadınız.
Yerler silme halı... Ayağın basacak olsan içine gömülecek. Duvarlar kaplama tahta. Abdest mahalleri mermerin en iyisinden. Zikire ayrılan odanın bir ucundan öteki ucu neredeyse görünmüyor.
Görmemişlik zor zenaat." (s. 17)

Şeyhin evinden getirip köşeye bıraktığı eşyalara, bir de tekkenin eşyalarına bir bakışı, bunları karşılaştırması var ki...

Rüyalar görüyor şeyh. Şehir yerinde, bunca israfın içinde sınanacağı söyleniyor. Sadece bu da değil, haliyle insanlar akın akın geliyor ve köy yerindeki sorularla şehirlilerin soruları başka başka oluyor. Müslümanın sağcısı solcusu olur mu, saçımızı şöyle mi böyle mi örtmeliyiz, kalp nakillerinde iman nakli de gerçekleşir mi, bir sürü soru. Bitmedi, işin ucu siyasete dayanıyor tabii. Şeyh, partililere elini öptürecek de hem tekkenin itibarı artacak, hem de tarikattakilerin işleri artacak.

Şeyh aynada bir yüzüne bakıyor, bir kalbine bakıyor, kendini görüyor. Cübbeyi çıkarıyor, sarığı yere koyuyor, sırra kadem basıyor. Arkasından kitaplar yazılıp satılıyor, yeni şeyh olduğunu iddia edenler çıkıyor, tekkeden birkaç tekke daha doğuyor en sonunda. Ayna mevzusu Mavi Kuş'ta da vardı, Aynalı Lokanta mı ne. Ayna izleğini sık kullanıyor galiba Kutlu.

Filmlerden, kitaplardan az çok biliyoruz ama Kutlu'nun anlattığı saf, iman dolu dünyanın nasıl yozlaştırıldığını ilk kez böylesine açık seçik gördüm ben. Üzdü. Oldukça gerçek, etkileyici.

Tarihin Çöp Sepeti: Gazeteci. Artık fıkra mı yazıyor, makale mi yazıyor, bilemiyorum. Cümlesini tamamlayacak, tamamlayamıyor. Patron çağırıyor, partinin yeni başkanının şeyhi görmeye gideceğinden, kendisinin de ses kayıt cihazıyla gitmesi gerektiğinden bahsediyor. Şeyhin kaybolduğu gün sanıyorum.

Sadece öze dönüş yok, kaybedişler de var. İyiliğe giden her yol tarikatlardan geçmiyor elbette. Gazetecinin başladığı yazı, 14-15 yaşlarında bir çocuğun çalışmak zorunda kaldığı havasız, boğucu atölyelerle ilgiliydi. Tamamlayamıyor, çünkü torpil isteyen eski bir tanıdık geliyor, kendisi hakkında bir yazı yazılmasını isteyen bir manken geliyor, siyasiler geliyor derken o kaosun içinde yazı mazı yalan oluyor, yarım yazısını kaldırıp çöpe atıyor gazeteci. Tarihin çöp sepeti. Yazılmamış tarihte ne acılar saklı.

Politik-Vizyon: Yaşlı bir milletvekili, eski günlerdeki lafı geçerliğini kaybetmiş. Apartmandan çıkıp vapura binene kadar önüne kim, ne çıktıysa eleştiriyor içinden. Önemli olan bakanlık vs. değil, sözü geçer biri olabilmekmiş. Eskinin siyasetçileri kalmamış, yeniler Türkçeyi katlediyormuş, bilmem ne. Akşam partiyle birlikte şeyhin evine gidilecek, onu düşünüyor. Bir de vapurda, gazetede okuduğu bir haberi. Önceki parti başkanı, kendisinin saydığı biri vergideki adaletin miktarla ilgili değil, verginin kimden alındığıyla ilgili olduğunu söylemiş, onu düşünüyor. Bu mevzu bizde çok sıkıntılı ne yazık ki. Yani ihtiyacı olup kredi alan, geri ödemede zorlanıp gecikenleri vergi idaresine yönlendirirsin, sonra yandaş şirketlerin vergi borçlarını %90 oranında azaltırsın. İktidarın mantık süper.

Her Ne Var Âlemde: Bir akademisyen, kitaplarına oldukça düşkün. Hayatını kitaplarla geçirmiş, üretmiş bir adam. Şöyle bir dönüp geriye baktığında, antikalaşmış eşyalarıyla ve hayat boyunca hep yanında olan kitaplarıyla karşılaşıyor. Anlatıcının deyişiyle bir "zahir-batın ayrımı" mevcut, anlatıcı içinden Tanpınar'la konuşurken kitaplarından, dolayısıyla yaşamından vazgeçip vazgeçemeyeceğini sorguluyor. Çocukları başka başka yerlerde, dostlar dağılmış... En sonunda her şeyden vazgeçip, "Kitaplarını suya at, öyle gel," diyen efendiye, şeyhe gidiyor ama şeyh de sırra kadem basmış. Kötü bir zamanlama.

Aramakla Bulunmaz: Şeyhi arayan bir mürit üzerinden bir adamın kötülüklerden arınması. Mavi Kuş'takine benzer bir ağa oğlu, har vurup harman savurduktan sonra şeyhin yardımıyla içkiyi, zamparalığı bırakmış. Onun hikâyesi.

Mürit: Efendinin memleketinden yola düşüyor, hikâye zamanına göre uzun bir otobüs yolculuğu... Şehir yeri acayip, onca insan arasında yolunu bulmayı başarıyor ve tekkeye giriyor. Şeyh orada, etrafı çok kalabalık. Müridi görüyor. Bakışıyorlar. Şeyh yerinden kalkamıyor, müridin yanına gelemiyor. Mürit, memleketten getirdiği suyu bırakıp gidiyor, şeyhe dua ediyor. İkisi de aradaki engelleri aşıp geçmeyi edep dışı bildi. Aralığı pek çok dünyalık doldurmuştu, aşılacak gibi değildi. Bence şeyhin içi müridinkinden daha çok yanmıştır.

Satılık Huzur: Yurt dışından yıllar sonra gelen akademisyen, haliyle bıraktığı gibi bulamaz şehri. Yollar, meydanlar değişmiş. Darbe dönemi olduğu için insanlar da değişmiş tabii, rüzgarın estiği tarafa dönüp yolunu bulmuş bir dostla karşılaşınca akademisyen kendi yolunu iyice şaşırıyor. Bıraktığı memleket yok artık,başka bir dünya var önünde. Şeyhe gitmeye karar veriyor akıl almak için.

Cüz Gülü: Son hikâye. Şeyh üç çocuğu izlerken en başa döner. Dünyalık yok, sıkıntı yok. Çocuklar gibi temiz.

Üçüncü çocuğun sopa yardımıyla kurduğu bir şehir var, şeyh için ideal bir şehir. Amir-memur yok, asker yok, ezilen-ezen yok. İdeal bir dünya.

Böyle. Karakterlerin vazgeçtiklerinin yanında asıl husus, siyasi veya bireysel güç kazanmak için yapılanlar. Tekkenin amacından saptırılması, politik dalaverelere alet edilmesi, çıkar dünyaları, bir sürü şey. Mis gibi kitap yeminle. Beyhude Ömrüm kaldı, onu da okursam elimde Kutlu'nun hiçbir kitabı kalmayacak. Daha sonra okuyacağım onu, bir anda bitirmek istemedim şimdi. Mis gibi yazıyor adam. Gördüğünüz yerde alın, pişman olursanız gelin bana basın tokadı.

Mevzuyla alakalı, on numara bir devriyeyle bitiriyorum, iyi günne.


16 Temmuz 2013 Salı

Mustafa Kutlu - Mavi Kuş

Uzun zamandır böyle güzel bir şey okumamıştım.

Nasıl desem, bir hikâye anlatıcısı Kutlu. Yani okurken okumuyormuş da dinliyormuş hissi uyandırıyor. Veya ne oluyorsa izliyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Hikâyenin dünyası okurun etrafına örülüyor. Yazar oyun oynamıyor, kurgusal bir muziplik yok. Destancı emmiler vardır ya, anlatırlar da anlatırlar, dinlemeyi bırakamazsınız. O kadar tatlı gelir muhabbet. Annemlerin memleket Bursa'nın bir köşesinde bir tanesini dinlemiştim, abartmıyorum adam kilitlemişti resmen. Kutlu da bu emmilerin dupduru, su gibi yazanından.

Bir kasaba tasviriyle başlıyoruz. Meydandaki köpek, dükkanlar, esmeyen rüzgar, sıcak, hepsi beyaz bir zeminde yavaş yavaş belirmeye başlar. Anlatıcı, meydanda ne varsa hepsine teker teker hayat verir. Ben kitaplara post-it yapıştırırım not almak için, "sinopsis" diye not düşmüşüm. Bu bölümler tıpkı bir senaryonun temeli gibi. Kitabın sonuna gelince güldüm, harbiden de öyleymiş. Neyse, geleceğiz oralara.

Mekan tasvirlerinden sonra dükkanlara, dükkan sahiplerine geliyoruz. Çok renkli tipler var ve çoğu metnin ilerleyen bölümlerinde yer almıyor ne yazık ki. Kutlu bu tiplerden en aşağı üç kitap daha çıkartabilirmiş. Çıkartmıştır belki de, bilmiyorum. Sadece tipler yok, leylek de var mesela. Hacı leylek. Caminin çatısında yuvası var, her sene göç ediyor ve dönüşü kasaba eşrafı tarafından bekleniyor. Birazcık gecikirse, "Yahu nerede kaldı bizim hacı" diye endişe ederlermiş. Böyle küçük detaylarla dolu bir kasaba, oldukça gerçek. İçine girmek son derece kolay.

Bu sıcak ortamın içinde devlet daireleri son derece soğuk, resmi. Korkulacak bir yer, devletin kasabaya uzanan, kendini hatırlatan bir eli.

"(...) Kapısı...
Elbette kapısı bir  resmi dairenin devletten ve paradan aldığı gücü sergileyen soğuk ve korkutucu ihtişam içinde. Sıkıysa çarığını çıkarmadan gir bakalım." (s. 13)

Şu devlet korkusu evrensel ve insan bir türlü kurtulamıyor bundan. Vergi dairesi görürüz korkarız, polis görürüz korkarız. Devlete işi düşen yandı. Devlet her yerde. Lisede sınav kağıtları devletin elidir, öğretmenler devletin elidir, otobüsler, trafik ışıkları, deniz kenarındaki kayalar, her şey devletin. Yanmışız.

Aynalı Lokanta var bir tane. Meşhur, civardakiler buradan yemek yiyor. Bir duvar boydan boya ayna, o yüzden herkes burada yemek istiyor. Kutlu da gayet tasavvufi yaklaşıyor mevzuya.

"Ama insan sadece kaştan, gözden, gövdeden mi ibaret? Ayna dediğin, taşı toprağı, evi sokağı da gösteriyor. Mühim olan vücudun içini görebilmek. Kalbin aynasında ne var ona ulaşabilmek.

Ne demişler 'Kendini bilen, Rabbini bilir.'" (s. 15)

Kutlu bir düşünce adamı. Satırlarında Yunus Emre'ye, Tanpınar'a rastlayacaksınız. Kasabayla güzel bir uyumları var. Anlatıcı da yazarın ta kendisi olduğu için doğal olaylar. Okurla doğrudan iletişim kurma olayı da var, okurla konuşuyor Kutlu. En başta dediğim hikâye anlatıcılığı buradan geliyor.

Kasabayı dolaştıktan sonra Mavi Kuş'la tanıştırılıyoruz. Mavi Kuş bir otobüs. Kapaktaki. Kapıya yapıştırılan kuş beyaz, otobüs mavi. Eski püskü, yuvarlana yuvarlana gidiyor. Sahibi ve şoförü Deli Kenan. Deli Kenan'ı tanıdıktan sonra otobüse binecek kişiler çıkıyor karşımıza.

Kenan bazı bazı dellenen, takık bir abimiz. Kasabayla istasyon arasında yolcu taşıyor. Kedisi olmadan yola çıkmıyor, bir keresinde kediyi unuttuğu için yarı yoldan dönmüş. Öylesi tırlatmış.
Muavin Seyfi biraz safça bir çocuk.
Nine ağır hasta, hastaneye yetişmesi lazım. Çocuklar gelmiyor, bir tek dede nineyle gidecek.
Karı koca iki turist var, bir de bunların yardımcısı arkeolog bir kız.
Nazım var, kuyumcu. Acıklı bir hikâyesi var, anlatmıyorum. Kutlu, bazı karakterleri geçmişleriyle birlikte işliyor. Deli Kenan'ı, Nazım'ı daha iyi tanıyoruz böylece.
Öğretmen Murat ve eşi. Kadın kasabadan bıkmış, İstanbul'da sözleşip evlenmişler ama Anadolu'da işler değişmiş. Kadın patlıyor sıkıntıdan. Murat alttan almaya çalışıyor.
Doktor Yahya var, yaşlıca bir adam. Cebindeki şişeden arada viski mi ne içiyor. Ters huyları var ama şeker gibi bir adam.
Beşir Ağa. Siyasi misafirleri var, onları karşılamaya gidiyor. Zamanında har vurup harman savurmuş, şimdinin gösteriş budalası.
Erol, İstanbul'a gitmek için otobüsün tepesine çıkıyor, saklanıyor.
İki jandarmanın nezaret ettiği tutuklanmış bir adam ve adamın peşinde iki karanlık tip. Vuracaklar.
Kemal'di galiba, bir mühendis. Şehre dönecek.
Başka biri kaldı mı bilmiyorum, bir de yolda rastladıkları Deli Kenan'ın arkadaşı Avcı Bilal var. İkisi çocukluk arkadaşı. Bilal'in acıklı bir hikâyesi var. Kendini dağlara vurmuş, hayvanları koruyor, kimseyi avlandırmıyor.

Kadro aşağı yukarı böyle. Bunları tıngır mıngır giden bir otobüse doldurun. Bundan daha komik, daha sıcak bir ortam olamaz. Kutlu şöyle anlatıyor:

"O yıllarda taşra böyledir
Küçük ve sıcak.
Yoksul ve samimi.
İçedönük ve derin." (s. 72)

Otobüsü hayata benzetmiştim ben, hani illa bir şeye benzetilecekse. Herkes aynı otobüste. Seyfi'nin saflıkları güldürüyor, karanlık adamlar korkutup heyecanlandırıyor, Kenan'ın delilikleri korkutuyor. Hissedilebilecek her şey var, o insanlar o kadar sahici ki.

Bundan sonrası spoiler, kitabı okuyacak olanları uyarırım.

Sahici de, her şey bir film çekimi çıkıyor ya! Menzile vardıkları zaman yönetmen, "Stop!" diyor, oyuncular, yani otobüstekiler çay may içiyorlar, dedikodu yapıyorlar! Bir şaşırtıcı olay daha, karanlık tipler gerçek çıkıyor, vuracakları adamı vuruyorlar! Kutlu harbiden çok iyi şaşırtıyor, taca atıyor okuru. Keskin bir dönüş olsa da rahatsız etmiyor bu.

Ben derim ki gördüğünüz yerde gelişine vurun, kaçırmayın. On numara kitap.

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Jorge Luis Borges - Kum Kitabı

Sondeyiş'te, "Henüz okunmamış öykülere öndeyiş yazmak hemen hemen olanaksız bir iştir, çünkü önceden yapılması pek doğru olmayan öykü kurgularının çözümlenmesini gerektirir." (s. 105) diyen dayımız, Babil Kitaplığı için yaldır yaldır yazdığı ön deyişlerle kendini cortlatsa da, bazı bazı keyif kaçırsa da bunlar lazım, çünkü adamın her türlü deyişinde bir şeyler arıyorsunuz, bir öykü veya anı kırıntısı. Kütüphanede bir ömür geçiren adamdan daha azını beklemek olmazdı.

Kurgusal metinler için ön deyiş cinayettir. Güdülürsünüz, metnin sonunda çıkacağınız yerden bambaşka bir yerde bulabilirsiniz kendinizi ve hatta bulduğunuz yer hiç hoşunuza gitmeyebilir. Ön deyişi isterse yazar hakkında yıllar boyunca araştırma yapmış biri yazsın, böyle acayip manyak bilgiler versin, okuma ediminin özgürlüğünü okurun elinden alınır. Bir anlamda metnin gardiyanı olur ön deyiş, parmaklıklar arasından gördüğünüzü anlamaya çalışırsınız. Reklam boyutu da var işin tabii. Servet-i Fünun zamanında genç yazarlar Ahmet Midhat Efendi'den falan ön deyiş alabilmek için kırk takla atarlarmış. Eh, şimdi de kralı yok mu bunun, nice nice kral yazarlar ne yazılar yazıyorlar kitaplar hakkında. Bir bakıyorsun, fos. La neyse, bunları anlatmayacaktım ben.

Bazı bazı otobiyografik, fantastik hikâyeler var. Saygı duruşları var, sonsuzluk var, var da var. Bir de aralara serpiştirilmiş bazı metinler var ki iyi bir avcıysanız birini bile kaçırmak istemeyeceksiniz. Ne yazık ki hepsine ulaşılabileceğini sanmam. Plinius'un eserlerini nereden bulacaksınız mesela. Bir tane YKY basmış, Genç Plinius'un Anadolu Mektupları diye. Borges zannediyorum, örtük olsa bile, okuruna yol göstermekten zevk alan bir yazar. Eh, yazarların ne okuduğunu merak ederiz, o kitapları biz de okumak isteriz ama Borges konusunda biraz şanssızız, kütüphane çalışanı değilsek tabii.

Öteki: Bu hikâye, Celal Üster'in çevirdiği Borges ve Ben'de de mevcut. Otobiyografik olduğu için kitaba eklediğini söylüyor Üster.

Zamanın etkisiyle farklılaşan iki Borges var, yaşlı olan 75 yaşında. Anlatıcımız da bu yaşlı Borges. Genç olan 20'lerinin başında. Kariler, aynı insanın farklı yaşlardaki hallerinin birbirine düşman olabileceğini, hatta birbirini öldürmek isteyeceğini ilk defa Looper namlı filmde gördüm. Açıkçası başta aklım almadı, sonra zamanın insanı kendinden ayrı düşürebileceğini düşününce aklıma yattı. Borges de aynı şeyi düşünmüş tey o zaman.

"Amacım, iki konuşmacının iki ayrı kişi olmaları için birbirlerinden yeterince farklı ve tek kişi olmaları için de yeterince benzer olmalarını sağlamaktı." (s. 105)

Okunan metinler dışında ikisi arasında ortak çok az nokta var, o metinler de zaman içinde değişime uğruyor ister istemez. Okuduklarımızı değil, okuduklarımızdan kalanları hatırlarız. Yine zamanın bozucu etkisi. Karşılaşmalarının yaşlı olanın günlük yaşamında, gencin rüyasında olması ayrı bir beyin yakıcı hadise. On numara hikâye bu.

Ulrike: Aşk temalı. Borges, aşk temalı tek öyküsü olduğunu söylüyor bunun.

York'ta Ulrike adlı bir hanımla tanışan anlatıcımız, aşkı karanlıkta yüzlerce yıl boyunca akan kumlara benzetir ve bir an için ona sahip olur. İki insanın karşılaşması, bir gece ve bir sabah süren aşk. Sonra her şey kendi yolunda sürüp gidiyor.

Kongre: Bir amaç uğruna bir araya gelen insanların çıkmaza ulaşmasıyla ilgili. Kafka türünden bir uydurma diyor Borges. Çok da hatırlayamadım bunu dsfd.

There Are More Things: Ustam Lovecraft'a adanmış bir hikâye. Borges'e göre Lovecraft, Poe'nun hikâyelerinin parodilerini yapıyormuş. Şimdi onca şeyden buna mı taktım, buna taktım. Bütün kendimi bilmezliğimle adamın karşısına geçip, "Haddini bil ihtiyar," derdim ben. Ne demek lan parodisi. Within The Walls of Eryx neyin parodisiymiş? Yaşlı osuruk seni be.

Bu hikâye yanlış hatırlamıyorsam Cthulhu Mitosu Öyküleri'nden birinde vardı. Ölen amcasının izlerini arayan bir gencin bilinmeyenle karşılaşmasıyla ilgili. Neydi, insanın en çok korktuğu şey bilmediği şeydi. Eh, temel sağlam olunca ister istemez korkuyoruz bunda da. Merak, mutluluğu getirmiyor çoğu zaman.

Otuzlar Mezhebi: Yehuda'yla İsa'yı kutsal sayan bir mezheple ilgili bilgiler içeren elyazması. Mezhebe göre tanrı yiyecek verir, bu yüzden biriktirmeye gerek yoktur. Güzel bir kadını görünce akıldan geçen düşünceler, eylemler kadar günah doludur, bu yüzden bu konuda bir yasak yoktur. Mantık süper. Bir de inananların kendilerini çarmıha gerdirmesi olayı var, yazma orada bitiyor. Hikâye de bitiyor.

Armağanlar Gecesi: En beğendiklerimden biri bu oldu. Anlatıcının bulunduğu bir ortamda bilgi sorunu tartışılır. Bilgi doğuştan var mıdır, yoksa sonradan mı edinilir, mevzu bu. Platoncu-Davranışçı, zıt düşünceler. Her neyse, adamın teki bilmekle alakalı bir hikâye anlatıyor. İşte gençken bulunduğu bir evi askerler basmış da, bir tanıdığı ölmüş de, bilmem ne. En sonunda anlattığı şeyi kaçıncı defa anlattığını bilmediğini, ne kadarının gerçek olduğunu da bilmediğini söylüyor. Bazen anılarımızda küçük küçük şeyler siliniyor, yerini biz dolduruyoruz. Mesela geçmişte bir şey içtik, o su olur, kola olur, ne bileyim. Zaman değiştirir. Zaman bilgiyi de değiştirir, bu yüzden bilgi özneldir. Yapısalcılık kuramı.

Ayna ve Maske: Sembollü, kıssadan hisseli bir hikâye. Methiyeler düzülecek bir savaşın ardından İrlanda kralı, bir ozandan şiir yazmasını ister. Ozan gider, bir sene çalışır ve döndüğünde şiiri okur. Kral şiiri pek beğenir, daha güzel olmasını istediği bir şiir daha yazdırır. Ozan yine yazıp gelir, bu sefer şiir daha kısadır. Kral kaptırır, son bir tane daha ister. Bu son şiir tek bir kelimeden ibarettir, ozan da iyice hayattan bezmiş bir halde ortaya çıkar. Kusursuzluğa ulaşmak için daha az malzeme kullanmıştır, en sonunda tek bir kelimeye kadar indirir mevzuyu. Yeryüzündeki bütün eserler tek bir kelimede.

Hepsini de anlatmayacağım, sona geliyorum.

Kum Kitabı: Zirve bu. Sonsuz bir kitap, sayfalar belirip kayboluyor. Başı, sonu yok. Sayfaların numaraları çıldırmış. Adamımız, değiş tokuş yoluyla bu kitabın sahibi oluyor. Bir süre sonra Ulusal Kitaplık'a saklıyor kitabı, yeri orası çünkü. Kitaplık, sonsuz kitap, Borges. Böyle bağlantılı şeyler.

Borges'in anlatıcı olarak, "Bak bu hikâye yaşandı tamam mı, yemin ediyorum gerçek," deyişleri bir yana, neden olmasıncılık belli. Elbet bir zaman, bir yerde yaşanmış olaylardır bunlar, Borges vaka olarak inceler gibi yapıyor alayını. Bir arşivci, hatta vakanüvis. Animatrix'in bir bölümünde gerçekliği sorgulayan birine verilmiş bir cevabı hatırladım şimdi: "Neyin düş, neyin gerçek olduğunu bilmiyorum. Tek bildiğim, bunların benim aklımın ürünü olduğudur." Aşağı yukarı böyle bir şeydi.

Ne diyeyim, sıkı fantazya okurlarını kesmeyecek bir kitap ama Borges'in düş gücü kendisine bağımlı kılacak ölçüde. Bir kitapla hüküm vermiyoruz, okumaya devam ediyoruz.