22 Mart 2017 Çarşamba

Paul Auster - Yazı Odasında Yolculuklar

Paul Auster hikâye anlatmanın, daha da önemlisi hikâye güzellemesinin ekmeğini yiye yiye bitiremiyor. Senaryolarının başarılı olduğunu düşünüyorum, yarattığı dünyalar oldukça güzel ama romanlarında bir parça tekrara düştüğü izleniminden kurtulamıyorum. Keyifle okumaya engel mi bu, değil ama egemenlik sınırlarının dışına çıkmaya çalışmak da gerek...li değil aslında, adam bildiği şeyi yapıyor, iyi de yapıyor. Okura da okumak düşüyor. Beğenmeyen okumasın, değil mi? Değil, yine de okuması lazım, Auster büyük bir yazar çünkü. Üçlemeden, diğer metinlerinden birçok karakter alıp resmi geçit yaptırabilir, tanıdıklarla karşılaştırabilir, Bay Boş'u kendisinin kopyası olarak yaratmış, ilerlemiş yaşına rağmen malafatının hala çalışıyor olduğunu göstermiş olabilir. Olasılıkları kullanır Auster ve hikâye neyse sürdürür, bitirmez. Yavanlıktan kurtulmak için yeterli olup olmadığı tartışılabilir, tartışılsın.

Ne oluyor, Bay Boş uyanıyor. Odada bir yazı masası, yatak ve iskemle var, lamba gibi ıvır zıvırlar detay. Tepede parmaklıklı bir pencere, ışık yeterli. Lambanın üzerinde "Lamba" yazıyor, Duvarın üzerinde "Duvar". Askeriye mantığı. Odaya gelip gidenler var, Bay Boş'un bir yerlerden çıkarmaya çalışıp çıkaramadığı insanlar. Auster'ın ödünç aldıkları. Fotoğrafları masada mevcut, hepsinin 30 küsur yıl önceki halleri var ki geldikleri metinlerdeki hallerinin fotoğraflarıdır. Neyse, adamımızın sağlık durumu pek iyi değildir, tedavi gördüğü izlenimi yaratılır. İyileşmeye çalışırken Anna falan gelir, Annalı bölümlerde bazı cinsel anlara yer verilir, Auster'ın henüz ölmediğini anlatma şekli olduğunu düşünüyorum. Sonrasında masadaki metni okumaya başlar Bay Boş, hikâyeye kaptırır kendini. "Kelimelerden başka bir şey değil, der kendi kendine, kelimeler insanları korkudan neredeyse öldürecek güce ne zaman sahip oldu?" (s. 16) Sadece korku da değil, yaşamın imitasyonudur söz konusu olan. Metinde üçüncü dünya ülkelerinde çıngar çıkaran bir süper gücün adamlarının maceraları vardır ama bu maceralar da kendi içlerinde çeşitlenir, yer yer alternatifleri sunulur, metnin dışına çıktıkça Bay Boş'un çevresiyle tecrübesinin metinle alakalı noktaları göz kırpar. Ardışık anlatılar birbirleriyle iç içe geçer, bir hikâyenin kaldığı yerden başka bir hikâye devam eder. Bu durumda kişilerin, olayların tamamen anonimleştiği bir dünyaya ulaşırız. Olasılıklar dedim, hepsi devreye girer, birbiriyle bağlantısız gibi görülen uçlar birleşerek akışı sürdürür.

Son: Uykuların Doğusu. "Bir hikaye sonsuzmuş gibi göründüğünde, kendine ulaşmış demektir çünkü. Bu da, az şey değildir hikaye açısından. Bilirsin, ne kadar çırpınırsa çırpınsın, kendine ulaşamayan bir hikaye başka noktalara da ulaşamaz."

Tekinsiz oda hoşuma gitti, onu söyleyip bitireyim. Bay Boş kendini kilit altına alınmış gibi hisseder ama kapının kilitli olup olmadığından hiçbir zaman emin olamaz, buna rağmen kapıyı açmayı denemez de. Onun yerine parmaklıkları yoklar, yapılamayanı yapmaya çalışır ki hikâye buna izin vermez. Zira Bay Boş, doldurulmayı bekleyen bir hikâyedir, hikâyenin ta kendisidir ve dolana kadar odadan çıkmasına izin yoktur ki dolduğu zaman boşluğundan kurtulması mümkün değildir. Kanıt, üstteki alıntı. Auster'ın sondaki açıklaması olmasaymış daha iyi olurmuş tabii, Toptaş çok daha iyi bir şekilde anlatmış mevzuyu.

Güzel, okunsun. 

Friedrich Dürrenmatt - Yargıç ve Celladı

Polisiye görünümlü bir kanun-güç çatışması romanıdır.

Bir polis görev bölgesinin dışında, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeki aracında ölü bulunur. Kafasına bir tane sıkılmıştır, temiz.

Berlach nam yaşlı kurdumuz, süper hafiyemiz işin peşine düşer. Dr. Lutz'a gidip akıl danışır, ardından Tschanz'ı da yanına alarak araştırmalara girişir. Civarda Gastmann nam nüfuzlu bir dayının evi vardır, izler bu evi gösterir ve bir gece araştırmaya giderler. Klasik müzik orkestrası döktürmektedir, ev kapkaranlıktır, bizimkiler davetlilerin kendilerini müziğin dalgalarına bıraktıklarını düşünürler ki köşeden iri kıyım bir köpek Berlach'ın üzerine atlar, Tschanz biraderimiz köpeği vurur ve silah sesine gelen nüfuzlu bir albay, uzamalarını ister. Uzarlar, Berlach'ın koluna köpek ısırmalarından korunmak için bir aparat taktığını görürüz falan.

Polisiyelerde işe karışmış herkese kuşkuyla yaklaşıyoruz, yazarın bıraktığı ekmek parçalarını takip ediyoruz ister istemez. Eh, öyleyse neden bu aparatı açıkça göstersin? Bir katakulli var belli ki. Dönüş yolunda bir de gerginlik yaratır Dürrenmatt; Tschanz direksiyona geçer ve Berlach'ın sessizce yanaşmasından kıllanır, öldürülen polis de böyle öldürülmüştür ve beynine girecek kurşunun korkusuyla taş kesilir Tschanz. Tabii böyle bir şey olmaz, böyle bir şey romanlarda bile olmaz yavrucuğum. Kuru sıkı gerilim. Böyle olmayanlar da var, mesela Berlach'ın evine giren ve kim olduğunu sona kadar öğrenemediğimiz yabancı ve aynı şekilde en sonda kimliği ortaya çıkan gizemli adam; Berlach'ın İstanbul'da staj yaptığı günlerden tanıdığı, kötülükle beslenen bir alengirli herif ki en sonda inceleyeceğim bunu. Tschanz'ın öldürülen polisin kız arkadaşına yürümesi de var ki aslında hiç de gerek yokmuş buna, gizemi ortadan kaldıran bir detay olmuş ama işin polisiye kısmının kasıtlı olarak zayıf bırakıldığını düşünüyorum.

Berlach, Gastmann'ın sorgulanması için Dr. Lutz'un devreye girmesini ister ama karşılarına yine albay çıkar. Lutz'a o evde çok önemli beynelmilel görüşmelerin yapıldığından, dümenin açık edilmemesi gerektiğinden yoksa birilerinin canının fena yanacağından bahseder. Hukukun önünde engel, bu bir. Mevzuyla alakalı zibil gibi film, kitap var, geçiyorum.

İkincisi, kinizm. Gizemli adamımızla Tophane civarında sabahlara kadar içen Berlach, onu yakalamak için ant içer ve ayrılırlar, bu cinayete kadar yıllar geçmiştir ve Berlach sözünü unutmamıştır ama herifi enseletecek bir kanıt, bir ipucu, hiçbir şey bulamaz. O zaman ne yapar, sizi kitabın adına alıyoruz. Yargıç olur, celladına iş gördürür ama kim ne yapar, söylersem olmaz. Polisiye bu. Bir tane spoiler patlatayım, tamam; Gastmann bizim gizli kötü çıkıyor sonunda.

"Gastmann'da kötülük bir felsefe ya da içgüdüden kaynaklanmıyor, yalnızca özgürlüğün bir ifadesi, hiçliğin özgürlüğü." (s. 71)

Diyojen'i fıçısından çıkartıp Gastmann'ın yerine koyun, aynı şey. "Yapılabiliyorsa yapılabilmeli" mantığı bu arkadaşlardan türemiştir, zaten o yüzden Antik Yunan'da kimse bu herifleri sevmez. "Delirmiş bir Sokrates," demiş Platon mesela, Diyojen için. Mutlak özgürlüğün içinde iyilik ve kötülük diye bir şey yoktur. Kiyoşi Kurosava'nın Kurîpî'sini izlerseniz orada da benzer bir herif var, başlarda. Bizim ABD'li meşhur sapık da böyle. Say say bitmez.

"Meh" deme cüretini gösteriyorum, Dürrenmatt'a devam edeceğim ama büyük bir şevkle değil.

18 Mart 2017 Cumartesi

Blaise Cendrars - Yolculuk Notları

Öylesine bunaldım ki dün caddeden karşıya geçeceğim, geçemedim. Ölüyorum sandım, kaldım öyle. Geri adım attım, yol veren kadın yüzüme anlamsız bir ifadeyle baktı, ne yapıyor lan bu der gibi. Kadın beni bekledi, ben şöyle bir gökyüzüne baktım. Kapkara bir şey, bazen bakılacak gibi değil. Damlalar düşüyor, moleküller hareket ediyor, onun da bir sürü işi var, hak vermek lazım. Her zaman gününde olmayabilir.

Kadın hala bekliyor ama yüzünde o anlardan birinin yaşandığını anladığına dair bir ifade belirdi. Gibi geldi bana. Geçtim sonra. Baktım; tren yolu yapılıyor. Duydum; stadyumdan sesler geliyor, Kadıköy aynı. Kadıköy yeni insanları tanımadıkça hep aynı.

Eh, okuduklarımı bir kenara attım. Cohen'ın biyografisi bu kafayla okunacak gibi değil. Ernst von Salomon'un Soruşturma'sı neredeyse 1000 sayfa, bir de kitabın olayı değişik; Almanların II. Dünya Savaşı arifesindeki siyasi-sosyal yapısının çok ince ayrıntıları var, araştırma yapa yapa okuyorum mevzuları anlayabilmek için. Neyse, onlar beni öldürmeden hemen yolla, yolculukla, yolsuzluğumla alakalı bir şeyler okumalıyım derken Paterson'ı izledim iyi mi, ulan bunların içimi ferahlatması gerekiyordu? Kim demiş, kendi kendime uydurdum mutlu olmam gerektiğini. Ben bu filmi beş defa, on defa daha izlerim sanırım. İçimi ferahlattı ya, mutsuzluğu da uyduruyorum bir yandan ki üretebileyim. Yeni şarkılar çıksın, yeni öyküler düzeyim, yeni bir şeyler yapayım. Ebru kursuna başlayayım, raks edeyim; mesela tango. Tamam, değişim içten başlayacak falan, eyvallah da her zaman olacak iş mi bu? Değil, o zaman bir uçurtma uçurayım diye sahile gittim bugün. Uçurtma satıcıları gelmemiş. Geçtim artık ondan bundan. Şikayetçi değilim, sıkıntım biricik ama bazen söküp atasım geliyor. Kitap okuyorum ben de, kitabın biçimlendirdiği bu yeni teselliye ne ad koyayım?

Deniz.

Cendrars'ın deniz yolculukları kartpostallara yazılmış şiirlerde sabit. "'Şiiri önce yaşamak gerek - yazılması fazlalıktır.'" (s. 17) Yaşadıklarını paylaşmak istediği için dostlarına yolladığı kartlara yazıverir şiirlerini. Satie, Cocteau, Dos Passos, Apollinaire, Miller yakın dostlarıdır, şiirlerde bazılarının adına rastlanır.

Cendrars'ın yolculukları sadece kendi içindir; durmadan ilerlemek, gitmek ister ve her şeyi ardında bırakır. Kadınlar, arkadaşlar, kentler... "Seviyorsan gitmek gerek / Karını terk et çocuğunu terk et / Kadın erkek dostunu terk et / Kadın erkek yârini terk et / Seviyorsan gitmek gerek" (s. 24) Sunduğu manzarada duyulur ama sesi yüksek değildir, bakışı bozmaz, hatta sesiyle bakışı birleştirdiği de olur. "sağır edici bir tantana taş bir duvarın geçişi / Sonra madeni bir köprünün şelalesi / Makasların aksak sazı bir garın şamarı öfkeli bir / tünelin çeneye çift kroşesi" (s. 21) Tünele girildiği an iki kulaktan gelen uğultunun titreştirdiği çeneye sahip oldum, ikinin bir olduğu böyle nadir anlarda gerçekten o yolculuğa çıkmış gibi hissederim. Güzel bir şey.

Tekillik, bütün şiirlerin izleği. Kadraja başkalarının girdiği şiirler vardır, onlarda bile bir çift kulak, bir çift göz ve bir yürekten fazlasına yer yoktur. Yalnızların uykusuyla uyudum der Cendrars, kendini uykuda bile garantiye almış yani. Yalnızlığını rahatsız edenlere muziplik eder mesela; el yazısıyla bir iki kelime istendiğinde kelimeleri yazar, bir de mürekkep damlatır ki yazdıkları okunamasın.

Cendrars'ın şiiri yüksüz, yolculuklarda yanına aldığı sandığı 57 kilo çekse de şiirlerini tartsak pek bir şey tutmaz. Az sözcüğe sıkıştırdıkları arasında ülkeler, limanlar ve çağrışanlar var. Öyle manzaralara denk gelir ki Picasso'yu Alman dışavurumcusu olarak hayal eder, uçlar birleşir.

Yoldur istediği, bir de kağıt. Hikâyelerini, duyumsadıklarını anlatsa yeter. Yolculuğun sonu yaklaştığında perişan olur, şiirini yazar, yola düşemeyenlere lombozundan dünyayı sunar. Ne güzel!

"Bugün belki de dünyanın en mutlu adamıyım / İstemediğim her şey var / Ve pervanenin her dönüşü beni hayatımda istediğim / tek şeye biraz daha yaklaştırıyor / Vardığımda belki de her şeyi yitirmiş olacağım" (s. 128)

16 Mart 2017 Perşembe

Mark Rowlands - Filozof ve Kurt

Hikâye, uyumsuz bir filozofun kurt yavrusu edinmesiyle başlıyor. Tam bir sahiplikten bahsedilemez tabii, kurtlar doğaları gereği köpeklere ve benzerlerine göre daha özgür hayvanlar. Köpekler kurttan evrildikten sonra evcilleştirildiklerinde vahşiliklerinden çok şey kaybetmişler, yaşamları bambaşka bir yöne sapmış. Kurtlar öyle değil, hele Brenin hiç değil. %98'i kurt, yasalar gereği %2'lik bir gen kokteyli gerekiyor. Her neyse, adamımız yirmili yaşlarına gelirken Brenin'i eve getiriyor ve macera başlıyor. Filozofumuz üniversitede verdiği derslere kurduyla birlikte giriyor, hayvanın öğrencilerden birinin çantasını yemek bulma umuduyla deşmekten başka bir yanlışı olmuyor. Geri kalan zamanları birkaç konunun etrafında ele alınıyor. Ölüm, yaşam, özgürlük ve benzeri meseleler.

Kurtlarla koşan kadınların yanında erkekler de var. "Kurt insan ruhunun meydanıdır; sizlere bunu göstermeye çalışacağım. Kurt, kendimize dair anlattığımız hikâyelerin gizli saklı köşelerinde kalanları, görünen ama söylenmeyenleri ortaya çıkarır." (s. 15) Maymuna da yer veriyor filozofumuz; açgözlü, fırsatçı, gösterişçi yönümüz. Kıyaslamalara bakınca maymunun değerlerinin kıymetsiz olduğunu ortaya çıkarıyor, kurt her zaman ölçülemeyen ve takas edilemeyenin daha değerli olduğunu ortaya koyuyor. Sona geldiğimizde yanımızda kalacak olan maymun değil, kurt. Ruhumuz. "Hayat öncüller ve sonuçlar için kaypak bir yerdir." (s. 22) Bu cümleyi çok sevdim. Olasılıklara boğulmuşken dışarıda kesinlik aramak nafile. İç, işte orada bir sabit bulabiliriz.

Erkekler ve eğitim konusu. Ego kapıştırması gibi bir hata yaptığımızı söylüyor Rowlands, boyun eğdirerek eğitimin tersolarından bahsediyor. Kurtta bu yok, sahibini izlemek zorunda bırakılması ve kendi mekanik zihninde örüntü oluşturması nadir çözümlerden biri. Zihin yapıları farklı; köpekler daha kolay eğitilebilir, kurtlar problemleri daha iyi çözebilir. Birçok adımdan oluşan çözümlerde kurtların üstünlüğü bariz. Uygulama gerekiyor tabii, pratik şart. 

Mehmet'i anımsıyorum, askerlik arkadaşım. Felsefe okumak üzereyken ailesinin zoruyla iktisada dümen kıran yenik filozof. Öğle yemeğinden sonra ağaçların altına serilip ertesi sabah toplayacağımız sigaraları bir bir tellendirirken edebiyat, felsefe konuşurduk. "Antik Yunan aga, ateşi mi öğrenmek istiyorsun, ateş yakacaksın! Kafa bu!" derdi. Hey Bigalı be! Neyse, Rowland da şunu diyor: "Bazı felsefeciler hâlâ hayvanlarda akıl olup olmadığını sorgulamakla meşgul. İronik, hatta komik bence. Hayvanlar düşünebiliyor mu? İnanabiliyor mu? Mantık yürütebiliyor mu? Hatta bir şeyler hissetmeye muktedirler mi acaba? Kafalarını gömdükleri o kitaplardan kaldırıp bir ara köpek eğitmeliler." (s. 42) Tabii bu artık felsefecilerin alanından çıkmış durumda, bilim adamları deney üstüne deney patlatıp işi bir ölçüde çözmüşlerdir ama olay bilimden ziyade sezgiyle alakalı zaten. Hayvanlarla yaşanan deneyimler cevapları beraberinde getiriyor. Etkileşim söz konusu; Nietzsche'nin öz disiplin yoksa başkası tarafından disipline edilme mevzusu devreye giriyor. Sezilen tam olarak bu sanıyorum zira köpek/kurt/ejderha gibi hayvanlarla bu tür bir yakınlık hiç kurmadım. Devam: Sartre'a bağlar Rowlands ve kurtlarda özün varoluştan üstün olduğunu söylüyor. İnsanlar binlerce değişik şekilde yaşarken hayvanları tek bir doğaya hapsetmenin nesi mantıklı? Bu yüzden onlara da ahlaki bir hak atfedilmeli.

11 yıllık bir yolculuğun ardından Brenin ölüyor ve Rowlands bu kitabı yazıyor. Dosta bir selam, hayatla yüzleşme. "Kayıplarımızın hatıralarını bilinçli deneyimlerimizde değil hayatlarımızda buluruz." (s. 55)

Kısacık anlatmış oldum, fikir vermiştir sanırım. Şunu da yazayım, bunu da yazayım diyorum, sonra yazacaklarım birikince pes ediveriyorum. Pes. Wittgenstein, Aristoteles, Sartre, Aquinas vs. değinili, hoş.

15 Mart 2017 Çarşamba

Hüseyin Peker - Rüzgârlı Ceket

Peker'in öykülerinde iki şeyi çok seviyorum, biri doğalarının ötesindeki, berisindeki, tam ortasındaki imgelere açık nesneler. Arkadan parlayarak bakan bozuk paralar, dünyanın en gereksiz saat kuleleri olarak insanlar, göğün ıslak yarasından başlayan sabah, bir çok şey. İkincisi şiirle öykü arasına sıkışmış anlatılar. Son öyküde şu: "Kimseye benzemeyen imgeler parlattığını fark ettiğin gün, hayat seni daha fazla gün almaya taşıdı." (s. 137) Hayat, biçimini çoğaltanları kolay kolay yollamıyormuş gibi. Türevleri içinde Peker'in duyarlılığı pek erken patlamış, toparlaması sonraya kalmış bir volkanı andırıyor. Gök kapanmış, şiir olmuş da yamaçlardan öyküler derlenmiş sanki. Nasıl anlatsam... Sahaftan şiirlerini bulup aldım, sonra öykülerini ve romanlarını okudum. Almaşık bir ağaçtır herhalde Peker, yere/göğe dallarla kökler birbirine dolaşık büyür. Bilen görür, Seferis'in yaşadığı evi araya dereye sıkıştırması kadar güzel bir inceliği kim nereden bulacak yoksa?

Pek röportajı yok Peker'in, Facebook'tan takip ediyorum ara sıra. Dergilere şiirler yazıyor, başkaca da... Yaşıyordur herhalde istediğince. Büyük uğraş. Uğraşı karakterlerine de yansıyor, sürgit sıkıntıların tam orta yerinde yakalıyor onları Peker. Kriz anları, doruk anları, üç beş sayfaya sıkıştırılmış durumda, sihirleri cabası. Kesik, parçalı anlatı sağ olsun.

Dört bölüm.

Deprem Artıkları: Aynı adlı öyküde Ender. Parçalı ailenin yırtan tek ferdi, askerliğinin yanına hukuk eğitimini sıkıştırır, Kocaeli'de içtihatların arasında ölür. Halasıyla annesi otobüse atlayıp Kocaeli'ye giderler, yolda ayrı ayrı Ender'i hatırlarlar. Biri acısının koruna gömülür, diğeri yıkıntılar arasında pahada ağır ne varsa torbasına koyup götürmek ister. Geçmişinden geriye ne kaldıysa yanına almak için son fırsat. Sonu da kalmamış ya.

Yine torba. Peker'in çoğu öyküsünde torbaya denk gelirsiniz. Eli Torbalı Adam başka bir şey.

İki Sarsıntı'da Gölcük'ün yıkıntıları arasında kalmaktan son anda kurtulan adam, kendisini terk eden eşiyle çocuğunu ararken alımlı bir kadına rastlar. Her yeri deniz kokusunun kapladığı bir geceden sağ kurtulduğunda güdülenir, çoğalmaya. Kaç sarsıntı ama; kadından tat alamayacağını anlaması bir, eşi falan iki, sarsıntının kendisi üç, kendisi dört?

Yılancı Gerilla. Kayıp askerli öykü, hani şu babasının aradığı, Telos'tan çıkan başka bir kitapta da vardı. Geçtim. Cabir. Yakılan köyünden kurtulduğunda eş dost yardımıyla yaşama başka bir yerinden taktı kancayı, üç de çocuk yaptı. Evlendirdi birini, yakılan evinininki gibi bir anahtarı oğluna verdi. Evler barınmak için ama alevlerin döşeği başka.

Diğer öykülerde düşen gölgenin bırakmadığı bereket var, dağ ve askerler arasına sıkışmış insanların hikâyelerinde zulüm kısık sesli, orada bir yerde. Cudi'nin eteklerinden akan sulara ahlar karışmıştır.

Geri kalanlara ne diyeceğim, geçinmenin yirmi farklı yüzünden hiçbiri gülmüyor desem yetmez, bayram sabahlarının birahane hikâyeleri buruktur desem yetmez, toplumun ayrı kutuplara attığı kadınla erkeğin birbirini bulamaması derttir desem yine yetmez.

Peker çok, çok kendine has. Siz görmezseniz kimse söylemez, ben söyleyeyim. Ucundan yakalamaya bakın, okuyun bence.

Lars Iyer - Dogma

"Dogma: Entelektüel akımımızın adı bu olmalı; hemfikiriz. Kendi 'iffet yeminimizi', kendi manifestomuzu yazmalıyız. Magdalen Köprüsü'nde Cherwell'in üstüne eğilip kurallarımızı bağırıyoruz suya." (s. 96)

Lars'ın kahveyle ilgili bitmeyen savları ve W.'dan nihile sürükleyen iğnelemeler suya sinmiştir, su yağmur olup bütün dünyaya yağmıştır. İntihara yanaşıp anlamın ucunu bırakanlarda, süpermarketlerde çalışanlarda, mesai saatlerini doldurmaya çalışanlarda bağırılmış sular içkindir, her birinin gündelik felsefesi ulaşılmak istenendir. Ulaşın o zaman, çabalayın, siz ikiniz. Biri anlamı çözmüş adam, diğeri anlamı çözmüş olan adamın arkadaşı.

Dogmanın alt kümelerini belirliyorlar, sistemleştirilecek bir akım var. Dogma sade olacak, sözcükler gündelik olacak, kimseden alıntı yapılmayacak. İyi ama alıntıya gerek yok, ikisi de kendilerini muhteşem ikililere, teklilere benzeterek yürüyorlar. Sherlock ve Watson var mıydı, hatırlamıyorum. Sezar ve Brutus'u da hatırlamıyorum. Hatırladıklarım birazdan gelir. Dogmanın çalıp çırpma boyutu burada kendini gösterir, başkalarının fikirleri çalınacaktır, mîrî malıdır.

Dogma pathos dolu. Esrime! Aşkınlık! Gözler çıkana kadar ağlanacak, ruh suya bırakılacakmış gibi sevinilecek. Dördüncü kural, işbirliği. Arkadaşlar daha da iyi olacak, paylaşım had safhaya ulaşacak. Tayfa gerekli, oluşturulacak. OULIPO'nun adı geçer, kurtulmak üzere labirentler inşa edilir. Lacan kurtuluşu. Varılamayacak bir hedefe varma güdüsü. Özgürleştiricidir, son yoktur. Sonlunun içinde küçük sonsuzlar yaratılır. W. matematiği biraz da bu yüzden öğrenmek ister ama Leibniz'den yakasını kurtaramaz bir türlü. Lars'sa bildiğimiz gibi; şişko bir maymun, en konuşanından.

Başta bir ABD yolculuğu var, konferans için. Yanlış hatırlamıyorsam Nashville. Country'nin baş şehri. Hatalardan ders alınmamalı diyor W., bu yüzden hala Lars'la birlikte. Aptallığın uğultusu görkemli, denizin uğultusu gibi. Yanlışlarından yeni yanlışlar çıkarmak için Lars'ın yanında olduğunu söylüyor W.. Projelerini Kapitalizm ve Din başlığı altında toplamayı düşünüyor. Cohen ve Rozensweig'in tanrıyla ilgili görüşlerini anladığı kadarıyla anlıyor ve kapitalizmin okumasını tanrının varlığı üzerinden yapıyor. Kapitalizm evlerde, marketlerde, herkeste ve her yerde. Çoktan kapatılmış, kilitlenmiş bir dünya Werner Herzog'un Stroszek'i üzerinden, imgeler üzerinden yürüyorlar, filmdeki karakterlerden biri eski dünyadan ABD'ye gelir ve dans eden bir tavuk görür. Saçma. Ian Curtis bu filmi izledikten sonra intihar etmiş, belki ABD de bu ikisine fazla gelecek çünkü tavuğu anlıyorlar. Curtis'i de.

ABD'de polis dayağından ve Yeni Dünya'nın akışından korkuyorlar. Sanırım W. korktukça, kaygılandıkça Lars'a sarıyor, durum bu. Lars'ı Diyojen'e benzetiyor ama edepsiz bir kinik olarak değil, nasıl davranması gerektiğini bilmeyen bir adam olarak. Toplumu dışlamıyormuş Lars, toplum tarafından dışlanıyormuş, kendiliğinden. Nasıl konuşacağını, yemek yiyeceğini, sağlıklı ilişkiler kuracağını bilmediği için. "'Bir şey biliyor olmalısın,' diyor bana bakarken. Ya da daha iyisi: 'Bir şey, senin içinde kendini biliyor.'" (s. 27) Edilgenliğin sınırı yok, yeni çağda Bartleby. Oysa Whitman gibi olmalılar, hayatı yaşamayı unutmuşlar için unutmamışların kitapları kurtarıcı olabilir ama değişim mutlak; kapitalizm yeni cepheler açarak, dönüşerek varlığını sürdürdü ve karşı hareketi kendi piyonu haline getirdi. Yüz yıl, iki yüz yıl öncesinin yazarlarının bu açıdan bir faydası yok, belki fikir verebilirler ama her bir fikrin değişime ihtiyacı vardır. Bu arkadaşlarda o yetenek yok. Vardır belki de, yaptıkları her şey olmasa da çoğu şey eskiden yeniyi kurmaya yönelik. Brod, Kafka olamadığı için çok içiyordu, bizimkilerin içme sebebi unutup başka bir şekilde hatırlamak için. Bozguna uğramak için bir de, tekrar. Aptallığı sayesinde polise kendini öldürten bir müntehir -bence müntehir- haberini okudukları zaman düşünemedikleri halde düşünmeye çalışmalarını aynı bağlama oturtuyor W., daha iyi yenilgiler ve Beckett gibi ölmek; yalnız başına, Dante okurken. Kıyamet, en şiddetli haliyle.

Enginliği anlatacak başkaca sözüm yoktur.

Yine 16 Horsepower günleri.

14 Mart 2017 Salı

Spencer Holst - Kedilerin Dili

Eylülden beri Baran diyor, Holst okumalısın diyor, oyunu seviyoruz ve okumalıyız diyor. Bir iki öyküsünü anlattığında çok hoşuma gitmişti, bekledim ki çıksın. Çıktı, hemen aldım. Az bile anlatmış, şahane öyküleri var adamın. Cage, Ginsberg gibi adamların yakın arkadaşı Holst, aynı ayarda işler öykülerde ortaya çıkmış. Bol eğip bükmeli, ters köşeli. Daha da önemlisi okuru bir adım öne geçirmeye açık, dediğim dedik değil. Öyküler ilerlerken kendi serüveninizi yaratabilirsiniz, olasılıkların sonu gelmiyor. Vonnegut geliyor aklıma, benzer bir serserilik -diyesim geliyor- var.

Öykülerde masallar ihtimallere açılıyor ve öpülen keş bir kurbağanın prense dönüşmesi modern dünyanın bozup bozup düzenleyemediği yapıları, şeylerin değiştirilen doğasını ele alınırken bozulmaya yol açan çarpıklıklar belli belirsiz iğneleniyor. Holst, yeni bir Propp'a gereksinim duyuruyor; kıstaslar değişti ve masallar da kimlik değiştirdi, neler olduğunu kim sistemleştirebilir?

Önceden Dost basmış, yeni baskı konusunda pek cömert olmadıkları için bayrağı Dedalus devralmış. Yayınevinin çizgisine de paralel aslında, güzel iş.

Tersten başlıyorum, Hayal Gücünün Lezzetleri: 64 Başlangıç nam bölümde Holst'un işçiliğine dair güzel bir bölüm var. Diyor ki bazı öyküler satır satır gelir, arada sigara yakılır, kahve içilir, o başka. Balık tutmaya benzer bir duygu peydahlanınca iş tamam, öykü bitmiştir. Bazen de masaya oturulur, tepede dönüp duran kaotik buluttan cümleler çekilir ama el daktilonun tuşlarına gitmez bir türlü, hiçbir şey yerine oturmaz. O zaman başlangıçtan öteye gitmek zordur, masadan kalkıp iki bira içmek veya ne yapılacaksa onu yapmak gerekir. Eh, bitirilemeyen öyküler kenarda biriktirilir ve yenileri arka arkaya tamamlandıkça kenardakiler biraz daha dibe iner.

Dibe inen 64 adet öykünün başlangıcı var ama bazıları bitmiş gibi gözüküyor, azaltılmış öykü diyebiliriz çoğuna. Öykü boyunca yayılması gereken enerjinin ilk paragrafa boca edildiği izlenimi doğuyor bazılarında, bilemiyorum, tamlık duygusu ölçüp biçtikten, uzunca yazdıktan sonra bile gelmeyebilirken neden bir paragrafta doğmasın?

Hikâyeci Zebra: Kedilerin zebralara düşmanlığı gerçek, zebraların intikamı kurgusal, bir noktada ikisinin birbirine karışması mümkündür. "Hikâyecinin vazifesi budur işte." (s. 16)

Mona Lisa Buda'yla Karşılaşır: Cennette ikisi karşılaşırlarsa birbirlerine gülümserler. Dünyanın iki ucundan iki gülümseyiş, cennette bir.

Dünyanın En Dev Dalgası: Bu oyunu ben de oynuyorum, dev yapıları başka şeylere benzetmece çok eğlenceli. Burada kusursuz bir fırtınanın etkisiyle dev bir diyapazona dönüşen köprü var. Bütün dünya la artık, herkes neredeyse içgüdüsel olarak bu notayla yaşar ve titreşimler yüzünden tsunami tehlikesi baş gösterince ay insanlara işaret yollar, o da diyapazik titreşimlerden nasibini almıştır. Sığınaktaki yüz insan neler olduğunu anladıktan sonra gerisin geri sığınağa dönerek kurtulur. Nuh'un sığınağı. Eru ve müziği. La!

Sumatralı Dev Sıçanın Macerası: Sıçan dünyanın öbür ucunda yolculuk ederken doğasının ötesine geçerek -zekasını da kullanarak- olağanüstü işler yapar ki bu öykü için en ilginç nokta bu değil. Kutuplara giden bir gemide yaşarken buzullara sıkışıp kalan geminin tayfaları tarafından yenir, tayfalardan birinin röportaj yaptığı gazetecilerden birine söylediğine bakarsak tadı Çin yemeğine benzemektedir ki geldiği coğrafyaya bakarsak bu da makul ama hala çok ilginç değil. İlginç olan şu: Gazeteci üzerindeki kıyafeti çıkarır ve kedi olarak belirir. Sherlock'a gidip davayı kapatabileceklerini, farenin öldüğünü söyler.

Bence yeterince ilginç.

Bomba birkaç öyküyü bırakıyorum, Kedilerin Dili'yle bitiriyorum. Bilge bir adam çok bilgeymiş, öyle böyle bilge değilmiş, bimbilgeymiş. Bu bilgeliği iyiymiş de ev işlerinde rezaletmiş, karısının laflarına dayanamayıp evi terk etmiş ve Siyam kedisiyle birlikte yaşamaya başlamış. Bu süreçte insanlardan bıkmış, kedisiyle konuşmaya karar vermiş. Onca deneyden sonra kedilerin çıkardığı seslerin anlamlarını çözmüş, kedisiyle ilk kez konuşabildiğinde hayvan ona çok garip bir hikâye anlatmış. Zamanında kedilerin altın çağı sürerken ayak işleri için robot üretimine başlamışlar ki bu robotlar biziz. Akıl falan vermişler bize, sonra aptallığımıza göz yummuşlar. İçimizden birini kendileriyle konuşabilmek için eğitmişler, bu da bizim adam. Neyse, kedi bizimkine bütün dünyayı ayağa kaldırmasını, herkesin efendi olması gerektiğini, tüm köpeklerin öldürülmesini istediğini falan söylemiş, yoksa çıkaracakları gazlarla insanoğlu delirecek ve yaşayan tek bir insan kalmayana kadar katliamlar yaşanacakmış. Bizim herif kediye inanıp karısını da alarak dağlara kaçıyor, aylar sonra bakıyorlar ki tık yok, her şey devam ediyor. Eve dönüyorlar, kedi açlıktan ölmüş.

Terso: Kediler gerçekten konuşabiliyor, adam deli değil. Siyam deli. Komplo teorileri üretmekte, felaket tellallığı yapmakta üstüne yok. Gibi.

Pek tuttum ben Holst'u, çok başarılı. Kaçmaz.

13 Mart 2017 Pazartesi

Alejandro Zambra - Ağaçların Özel Hayatı

Anlatıldıkça kendini çoğaltan hikâyelerdendir. Kısacıktır ama uzuncacıktır; akışta karşılaşılan her bir olay sayısız ihtimal demektir. Nereye gideceğini bilemediğiniz için her yöne eyvallahınız olmalı, yoksa sarmayacaktır. Belki de sardığı yerde biter, kim bilir? Yaşam bir noktada kapanacaktır, arka kapağa kadar üç beş sayfalık boşlukların nefes almak, boş sayfaları çevirerek dingin bir okumasızlıkla birlikte kitabın duygusuna ulaşmak için olduğunu düşünürüm, keyiflenirim. Tek bir boş sayfa var bunda, olabildiğince hayatla dolu bir novella için yeterli. Değil, katharsis çok kuvvetli, kurtulmak için yürüyüşe çıkmanız gerekecek. Televizyonu açmayın, bir şey yok. Şömineli, daha da iyisi ormanlı kanalları açıp sesi kısabilirsiniz. Ormanı dikizleyin. Ağaçlar hikâyelerini dallarıyla anlatır, anlatmadıkları köklere iner. Anlatılmayanlarla büyünür. Cenk Taner: "Ağaçlar inanmıyor ormana." Çoğun içinde bir başına var olabilmek, bir fidana gölge etmeden.

Julián'ın azalta azalta bitiremediği romanını Özgür Çakır'ın bir cümlesine bağlıyorum: "Anlattıkça küçülen, küçülten şeylerden bahsediyorum hâlbuki." Verónica'nın dönüp dönmeyeceği meçhul, kadının önceki evliliğinden olan kızı Daniela'nın uyuması lazım, o zaman bin küsur gece masalları benzeri bir çoğaltım yapılmak zorunda. Roman anlatıldıkça küçülüyor, yaşam anlatıldıkça büyüyor, bir ters orantı söz konusu. Kadının resim kursundan dönüp dönmeyeceği önemini kaybediyor bu durumda, maksat anlatmaksa/dinlemekse Godot'nun dönüp dönmeyeceğini kim umursar?

Sonuca ulaşana kadar kitap bitmeyecek, öyleyse Julián anlatsın. Neyi anlatabilir mesela, geçmişini şimdiye taşır ve mutluluğunu uykuyu bekleyen bir çocukta görür. Şimdiyi geleceğe taşır, gelmesi beklenenin yarattığı sıkıntıyı yaşam boyu madalyon gibi taşımasının gerekip gerekmeyeceğini düşünür. Düşman arayışı yok, çatışmaların gerilimi anlatılmıyor, çatışacak bir şey yok. Kurulacak zamanlar var, her çeşit zamana yayılmış geçmiş var, bu kadar. "Hayat şimdilik çözülmüş bir mesele: yeni bir yakınlığa; ona, uyuyan kızın, Daniela'nın babası olma ve hâlâ resim kursundan dönmemiş kadının, Verónica'nın kocası olma rolünün düştüğü bir dünyadan davet aldı. Daha sonra hikâye dağılıyor ve toplamanın hemen hemen hiçbir imkânı kalmıyor, yine de şimdilik kerteriz noktasıyla arasına belli bir mesafe koyup ilgiyle, pür dikkat Inter ile Reggina'nın eski bir maçının tekrarını seyrediyor." (s. 19) Aşırı yoruma geçiyorum: Novellanın şiire en yakın tür olduğunu düşünürüm. Cohen her iyi şiirin karşılık verme davetiyesiyle birlikte okunduğunu söyler. Davete icabet etmek gerekir, Julián bunu yapıyor, fazlasını değil. "Her şeye şiirmiş/şiir gibi bakmak" -Cemal Süreya'nın deyişi- Julián'ın sahip olduğu bir yetenek diye düşünüyorum. Geçmişin bir başkasının başından geçmesi imgesini görüyorum; eski bir maçın tekrarını ilk kez izlermiş gibi izlemek kilit bir nokta. Yaşamı çoktan yaşanmış gibi yaşamak, her şeyi ilk kez yaşıyormuş gibi yaşamaya kapı aralıyor bir noktada. Zıtlıkta ferahlık vardır, sentezde yenilik. Hayatın içinden geçmeyiz, hayat çevremizden geçer gibi bir şey. Kerteriz noktası nedir o zaman, her şey akar mı? Akmayabilir, kadının yokluğu akmayacağını gösteriyor. Böyle belli başlı noktalarda doğrulup etrafa bakınca Julián oluruz işte, ne bileyim.

Julián öğretmen, yani boş gezenin boş kalfası da denebilir. Bu açıdan kendimi onun yerine koyabiliyorum. Anlatılacaklar, dinleyiciler, mekan, zaman her şey belli. Coğrafyanın serserilere özgü bir ders olduğunu okuduk, öğretmenliğin de serserilere özgü bir meslek olduğunu iddia ediyorum. Bağımsızlık isteği yönergelerden, yönetmeliklerden önce gelir ve başıboşluk kendiliğinden belirir. Sıfatları anlattıktan sonra iki ders boyunca 12 Angry Men'i tartışmamızı sağlayan başka bir şey değil. Kafama sıkıp kendimi susturuyorum ve devam ediyorum, Şili'de vasatlık kol geziyor; İtalyanca bilmeden İtalyanca öğretmeye çalışanlar, diş doktoru olmadığı halde diş çekenler, sakinleştiricilerle ayakta durabilen yogiler... Zambra, toplumun kokuşmuşluğunu ara ara iğneliyor, iyi bir şey.

Uydurulan geçmişten yaşanmış geleceğe nefis bir anlatı. Deli tavsiye ederim.

11 Mart 2017 Cumartesi

Lars Iyer - Kuşku

Bu kez Olric -aslında W.- konuşuyor ve ağzından bal damlıyor. "Sen yokken iyiydim, şimdi seninle birlikte hiçim ve senden iğreniyorum. Obezsin, bir şey üretemiyorsun, felsefenin erdeminden zerre nasibini almamışsın, alkolik olduğun için altına sıçtın sıçacaksın duygusuyla saçmalıktan başka bir şey üretmiyorsun. Mesihçiliğin getirdiği sonsuz bekleyişte hapissin, her an kıyamet kopacak gibi yaşıyorsun ama bir şey olduğu yok, bok içindeyken kurtuluştan bahsediyorsun. Kazanmıyorsun, yenilmiyorsun ya da yenilgilerinden haberin yok çünkü sen aptalsın, bulaştırdığın aptallığınla hiçbir şey yazamamama sebep oluyorsun. Allah senin belanı versin, keşke ölsen ama bundan bile mahrumsun."

Bir altkişi olarak W. kuzeydoğuda mı, güneybatıda mı, her neredeyse bir üniversitenin felsefeden sorumlu zihin bakanı olmasının yanında Lars'ın aklını sürekli karıncalandırmasıyla bilinmektedir. Kız arkadaşının karşısında mutlak mağluptur, muhteşem ayyaşlardan ilkidir ve ikinci olan Lars'ı bu konuda bile yerin dibine sokmaktan çekinmez. Yerin dibi, ters çevirdiğinizde göğün yedinci katı demektir. Dünya sancısı bağırsaklarında kıvranıyor, taviz vermekten ve özür dilemekten başka bildikleri bir şey yok ki insan gerçekten, bir an gerçekten düşünebilse bu ıstırabı bitirebilir ama intihar zafer demektir ve adamlarımız zaferin göz akını göremeyecek kadar uzaktalar. İsviçre'deler, Levinas ve Blanchot'nun buluştuğu yerde. Avrupa'nın tarihle bütünleşmiş şehirlerinde yerleri yok, mirastan bir parça bile alamamışlar ve yeni bir tür çürümüşlük var üzerlerinde; geçmişe yaslayıp dik tutabilecekleri bir kaybediş değil onlarınki. Onlarınki kesin, kaçışsız bir yıkım. Ötelenemez. Her ana peş.

Leonard Cohen'ın biyografisini bitirecektim sözde, hava çok üşüdüğü için sahilde yürüyüşe çıkamadım, Sezin de hür general olarak takılmak istediği için eve kapandım ve Kuşku'ya başladım. Başlayalı çok olmadı, biteli de öyle. Hemen yazmalıyım yoksa duygusunu kaybedip yazamadığım yüzden fazla kitabın arasına gömülecek. Çılgıncasına öneriyorum bu kitabı. Şimdi devam.

Düşünceler onlar için tutulamaz, akışkan şeyler. Birkaçını yakalayabilseler sıraladıkları basamakları tırmanıp başka bir manzarayı dikizleyebilirler ama mümkün değil, bu yüzden düşünebilenlere gıpta ediyorlar. Mesela liderlerinden biri. İyi adam. "Hayatı, kendinden çok ama çok önemli bir şeyin, düşüncelerin haznesi olmaktan ibaretti sanki." (s. 19) Kafka ruhani liderleri, o da ayrı hikâye. Kafka-Brod ilişkisi metnin izleklerinden birini oluşturuyor. Kafka'nın çıkışsız dünyası onları zehirliyor, böyle düşünüyorlar. İkisi de Brod, birbirlerinin Kafka'sı değiller ve yeteneksizlikleri yüzünden ortaya çıkarabilecekleri, muhafaza edebilecekleri eserleri yok. Çağın büyük felaketleri entelektüel düzeyde hiçbir yansıma bulamıyor, kendileri de üretemediklerine göre ışıklarının yansıyamamasıyla yaşamak zorundalar. Kafka'nın dünyası anlatılabilirdi, anlatıldı. Eski Avrupa'nın ifade ettiği şeyler Nietzsche'nin hışmından ve Kafka'nın acısından nasibini aldı, yeni dünyadaysa eskinin savaşları, değişen paradigmaları yok, sıkıntılı bir şimdiye hapsolunmuş. "Ne olabilir bu, davamız ne? Bok çukuru bir dünyada ne isteyebiliriz? Öncelikle, kendine güvenme, çukurlar kazıp saklan. Bütün umut kırıntılarını, kurtuluş hayallerini yok et. Çünkü iyi olmayacak. Yol hiçbir yere varmayacak. Hiçbir şey bir anlama gelmiyor. Merkezin bir önemi yok. Her yanda acı var - bu konuda hemfikiriz. Her yanda acı ve dehşet var. Ama ilk adım kendimizi dışarıdan çekmek, sonra kendimizi kendimizden çeperleştirmek." (s. 44)

Karanlığı gösterenler metinde yer almıştır, içte veya dışta: İçeride Béla Tarr, Lars'ın müridi olduğu rutubeti en iyi anlayabilecek kişi. Rutubet konusuna değinmem gerekiyor. Rutubet, nem, lağım, pis su, foseptik, çürüme, Muannit Sahtegi'nin evini basan bokların -üstelik kendisine ait değil!- arasında yere çöktüğü bölümü hatırlıyorum, köhnemiş ruhların bedenden çekip gidebilme hürriyetine kavuşmaları gerektiğini düşünüyorum. Burada Lars'ın evi rutubet tarafından işgal edilmiştir ve Lars kiremitleri, sıvaları kazıdıkça daha fazla küf, daha fazla çürüme açığa çıkar. Çürüme Lars'ı doğurur, Lars çürümenin dili, sözcüğü haline gelir. Bazı şeyler bazı anlamlara gelmese de Lars'ın evini gören W. için de durum böyledir. Ne yapılırsa yapılsın rutubetten kaçış yoktur, zaten bu konuda pek uğraş da yoktur.

Beckett, arka kapakta.

Edebiyat, bir sayfada. W., edebiyattan kurtulabilmek için matematik öğrenmeye çalışır, sözcüklerden çok sayılarla düşünmek için yeterli motivasyonu varsa da eğitimi yok, zaten çok geç. "Keşke biz de düşünceleri yıldırımlar gibi parlatabilsek cümlelerimizle!" (s. 103) Yunanca öğrenmeye çalışır, beceremez. Karakterlerin muzaffer olabildikleri ne var derseniz size muzafferiyetin ne olduğunu sorarım. İki dip balığının yüzeye çıkmalarını izleseniz yeter, daha fazlasına ne sizin, ne onların ihtiyacı var.

İşte bu, okumadığınız için geçen her saniyeden çalan bir kitap. Edinin isterim, Beyoğlu Mephisto'dan 10 TL'ye aldım, Kadıköy'de var mı, bilmiyorum.

"İnsan ne işinden başka meşgaleye vakit bulamayan gerçek proletarya için yazar; ne de mülke aç, dinleyecek kulağı olmayan gerçek burjuvazi için. İnsan proletarya ya da burjuvazi için değil, uyumsuzlar için yazar; yani arkadaşları için, arkadaşlarından öte, bizimkine benzer hayatlar süren, bizimle üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri anlayan, aynı şeyleri kabullenebilen ve aynı şeyleri reddetmeyi bilen, aynı iktidarsızlık ve resmi sessizlik halindeki sayısız insan için." (s. 158)

Bodo Kirchhoff - Kum Adam

Monokl Kumların Kadını'nı basacakmış yakında, çok sevindim. Onu da bir an önce okumak istiyorum. Adamın diğer kitaplarını da bassalar büyük hayır işlemiş olurlar. Yürü be Monokl.

Kum Adam'a sahaflarda büyük yayınevlerinin satmayan kitapları bölümlerinde rastlayabilirsiniz.

Auster işi bir anlatı. Hayatı belirsizliklerle dolu karakterlerin Afrika'da arayışa çıkma konulu romanlardan biri. "Zihnim bir uçurum" epigraflı, hatırlayışın geleceği kurduğu başlangıçta damdan aşağı itilenin boşalan zihni kana bulanır ve dünya paramparça olur, anlatıcının her şeyi toparlaması gerekecektir. Formülize edebiliriz; kolonize edilmiş yabancı topraklarda aranan Batı dünyası, değerleri, yaşama dair her bir parçanın kurmacaya karışması, hiçbir şeyden emin olamamanın getirdiği tedirginlik, böyle şeyler.

Quint ellilerinde, küçük yaştaki oğlu Julian'la Tunus'a gidip oğlunun bir zamanlar bakıcısı olan Helen'i arıyor. Eşi Christine kitaplarını çevirdiği adamla birlikte Paris'te bir yerde, hayatın Christine'siz devam etme olasılığı yaralayıcı. "Yanıbaşımda yatan minik bedeni görünce bir an şaşırdım: Sanki Christine küçülmüş de yanımda yatıyordu. Sıkıntı kapladı içimi, doğruldum ve gidip Helen'in oturduğu yere oturdum." (s. 11) Geride bırakılamayanın hayaleti Quint'in yanında, oğlan geçmişi deşip durmasına yol açacak.

Tunus'ta Helen'in kaldığı odada kalıyorlar. Küçük Huzur Oteli, ironik. Otelin sahibi olan hanımla Quint'in ilişkisi bir nebze nefes aldırıyor ama anılardan kurtuluş yok, Helen bulunacak. Anssızın ortadan kaybolduğu zaman izi Tunus'a kadar sürülebiliyordu, duygusal yoksunluk Quint'i bu garip yolculuğa çıkardı. Aralarındaki derin ilişki de var tabii; Christine'in mağrurlukla boğulmuş öfkesinin ışıkları altında filizlenen bir orman. Radyo programcısı olan Quint, eşinin çok kültürel faaliyetlerinin karşısında boğulduğunu hissettiği an kaçışı Helen'de aramaya başlıyor. Aralarındaki otuza yakın yaş farkı, arayışlarının benzerliği karşısında pek bir önem taşımıyor. Helen gidene kadar iyiydi, sonrası karanlık. Tunus'un yakıcı güneşi altında aranacak cevaplar var, belki yeni sorular.

Quint'in köksüzlüğü her şeyin başı. Camiden yükselen sesleri duyduğu zaman tanrıya olan inançsızlığından ötürü üzülüyor, hayatını kolaylaştırabilecek değerlerinin kaybının yasını tutuyor. Helen'le hiçbir zaman cinsel bir yakınlık kuramamış olması da bir diğer üzüntü. "Birbirimizi hiç çıplak görmemiştik. Bir insanı çok iyi tanıyıp da karnını hiç görmemiş olmak tuhaf değil mi?" (s. 19) Paylaştıkları dünyada böylesi bir yakınlığa pek zaman olmadı, yaşanamayanlar nostaljiye dönüştü ve Quint'i zehirlemeye başladı. Helen ortada yok, başka insanlara kapı aralanıyor. Uçarı ilişkiler, Dr. Brazenger'la kurulanı böyle. Avrupa'nın entelektüeli, Afrika'nın münzevisi haline gelmiş. Julian ve Quint'le kurduğu ilişki Helen'in ardında bıraktığı defterle birlikte derinleşiyor ama oyun oynamak için daha az yaralı birini seçse daha iyi olurmuş.

Helen'in günlüğü kurmaca çıkıyor ve deliliğin kızıl güneşi altında Quint önündeki bedeni boşluğa doğru itiyor. Arayışına rağmen, onca çabasına rağmen gerçeğe ulaşamayacağını öğrendiği an o da şehirde savrulan kumlardan farksız artık, peşinde getirdiği konçertolar, kitaplar, hiçbir şey onu eskiye bağlayamayacak. Sürüklenecek, Helen'den veya Helen'in imgesinden uzağa. "Akşam Sydney'de, birbirimizden ayrılırken yüzünü ellerime gömdü, o an şunu düşündüm: Birbirimiz hakkında bundan daha fazla bir şey bilemeyeceğiz." (s. 34) Bilinecek bir şey kalmıyor, parçalar toparlanmamak üzere dağılıyor ve tam ortasında kalıyoruz. Günlükte bir araya gelirler, yaşamda sonsuza kadar ayrılırlar, Helen'in sonu kusursuz bir biçimde gizlenmiştir ve bu işte etraftakilerin payı büyüktür, Helen'in isteği doğrultusunda.

Esirgeyen Gökyüzü'yle birlikte okunursa keyfi katlanabilir, tavsiye.

10 Mart 2017 Cuma

Sadi Borak - Halikarnas Balıkçısı ve Bir Duruşmanın Öyküsü

Balıkçı'ya merhaba!

Robert Kolej, Oxford, İstanbul. Beyoğlu'nun kesmeyen levanten ortamı, babasını öldürmesiyle yedi yıllığına düştüğü kodes, üzerine Bodrum'a sürgün. Akdeniz'in narenciye cenneti olmasında payı büyüktür Balıkçı'nın; Avrupa'dan tonla tohum getirtmiş, Akdeniz'i Türk bahçesi haline getirmiştir. 25 yıllık Bodrum meskunluğunda Antik Yunan'ın Anadolu'da doğduğu tezini kuvvetlendirmek için birçok eser kaleme almış, yanında öyküleri ve romanlarıyla coğrafyanın kalbi olmuş büyük adam. Yazdıklarını keyifle okudum, okumaya devam ediyorum. Kendisi bu topraklar için büyük bir değerdir. İyi anlatıcıdır, araştırmacıdır. Helal olsun!

Sadi Borak, yıllar boyunca ulaşılamayan meclis arşivinin açılmasıyla birlikte Balıkçı'nın sürgün edilmesine yol açan duruşmayı okurlarla paylaşmış, üzerine Balıkçı hakkındaki yazıların bir bölümünü derlemiş, en sona da Balıkçı'nın daha önce yayımlanmamış yazılarına yer vermiş. Güzel bir inceleme.

Zekeriya Sertel'in Resimli Ay'ında yayımlanan Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Ölüme Nasıl Giderler? başlıklı öykü, Balıkçı'nın ve Sertel'in başını yakıyor. Öyküde dört kaçağın yaşadıkları, çarpık adalet sistemi iğnelenerek anlatılıyor, gerçek dışı/abartılmış bir durum yok açıkçası. İşin kötü yanı şu ki 1925'te isyanlarla boğuşan cumhuriyet, muhalif gözüken veya öyleymiş gibi yorumlanan en ufak bir yazıya dahi tahammülsüz, bu yüzden iki arkadaşı palas pandıras Haydarpaşa'dan trene bindirip Ankara'ya yolluyorlar. İstiklâl Mahkemeleri'nin verdiği kararlar günümüzde bile eleştirilir, dönemin şartları gereği -bu da çok kaypak bir ifadedir bana göre- hüküm hemen verilir ve ceza infaz edilir. İtiraz hakkı yoktur, mahkemenin ertesi günü insan kendini darağacında bulabilir. Böyle bir ortamda bizimkiler ölüp ölüp dirilir, hakimlerin karşısına çıkarlar. Sertel biraz kıvırmaya çalışır, yazıyı denetleyip denetlemediğini hatırlamadığını, denetlese bile mahkemenin çıkardığı anlamlardan hiçbirinin aklına gelmeyeceğini söyler. Sıra Balıkçı'ya gelir, sadece doğruları anlattığını söyler, bu kadar. Askerliğin ruhundan anlamadığını söylerler, bir iki haksız suçlama gerçekleşir. Balıkçı çıkar, çatır çatır savunur kendini ve mahkemenin yanlış yaptığını söyler. Karar: İdam cezasının iptali, üç yıllık Bodrum sürgünlüğü. Zannımca ucuz atlatılmış bir tehlike var burada, Yorgun Savaşçı'daki yargılama bölümünü hatırlıyorum; çatır çatır asıyorlar insanları. Sadi Borak, İstiklâl Mahkemeleri'nin o zamanlar için elzem olduğunu, kurunun yanında yaşın da yanıp yanmadığını bilmediğini söylüyor ama durum ortada, lafı döndürmeye gerek yok sanki. Neyse, Balıkçı, Mavi Sürgün kitabında sürgün yıllarını pek güzel anlatıyor, ben pek bulaşmıyorum burada.

Balıkçı hakkında söylenenler genellikle iyi, Oktay Akbal için Balıkçı'nın öyküleri biraz zayıf olsa da iyi. romanları ve denemeleri de iyi. Benim ilgimi çeken Sait Faik'le Balıkçı'nın tartışması oldu. Yeditepe'de 1953, 1954 yıllarında bu iki büyük yazar, kimin kimden esinlendiğine dair küçük bir münakaşaya girmişler. Akbal, iki yazarın metinlerini basım tarihlerine göre kıyasladığında Sait Faik'in Balıkçı'dan esinlenmiş olamayacağını söylüyor ve tersini iddia ettiğine kanaat getirdiği Yaşar Kemal'i eleştiriyor. Balıkçı'ya göre mevzu: Tartışmayı Balıkçı'nın ağzından yazan biri başlatıyor ve Sait Faik'i kızdırıyor, üzerine böyle bir tartışma ortaya çıkıyor. Benzer duyarlılıkları var ama Balıkçı için Sait Faik Marmara'nın, küçük denizin adamı. Ne kadar yaşam dolu olsa da kapalı. Kendisiyse engin deniz, açılıp gitmelik. Sonsuzluk.

Baba katli de bir diğer ilginç konu. Arkadaşları hiç bahsedilmeyen bu konu hakkında pek bir şey bilmiyor ama Balıkçı'nın bir yazısında olay açıklanıyor. Baba Osmanlı paşası, bir müddet II. Abdülhamid'in sağ kolu. Demokrasiye kayan görüşleri öğrenildiği an saraydan uzaklaştırılıyor, öldürülme korkusu yüzünden deliriyor biraz. Bir gün Balıkçı'yla kavga ediyor ve silahına davranıyor. Balıkçı daha atik, çekip vuruyor babasını ve Kurtuluş Savaşı boyunca, yedi yıl hapis yatıyor. Sadi Borak'a göre iyi bir savunmayla, babanın durumunu gösteren belgelerle müdafaa edilse Balıkçı'nın beraat etmesi gerekir ama böyle olmuyor tabii.

Halikarnas Balıkçısı'nı okuyun bir, beğenirsiniz. Kendisinden bir alıntıyla bitiriyorum: "Bir de Fuzuli şikayet eder, 'sabah rüzgârından başka kapımı açan yok' diye. Eşek herif, daha ne istiyorsun? Doğada yalnızlık mı olur?" (s. 207)

Merhaba!

9 Mart 2017 Perşembe

Özgür Çakır - Yükşehir

İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı'nın yanına koyuyorum bunu, aynı sıkıntıyı yaratabildi ki oyun bitse de hava alacağım bir yere çıkabilsem diye kıvranıp durmuştum. Kitabı elimden bırakamadım, zaten bir solukta okunuyor. Meselesiyse uzun süre peş bırakmıyor, fazla sıkılmış ve gevşetilemeyen bir kravat gibi. Az sonra okkalı bir sopa yiyecek, hacamat olacakmışsınız da saksıya fesleğen gibi oturacakmışsınız anlamı da çıkar.

Şuraya bırakayım, mutlaka gidin ve izleyin:


"Bü" yük, atılmış. Çeşitli geçim problemleri, kuşak çatışmaları, akışkan aşklar derken nirengisi kayıp insanlar arasında İstanbul'un bildiğimiz manzaralarına karışıyoruz. Beyaz yakalıların dünyası; gecekondulara pek bulaşmadan, çadır kentlerin kıyısından dolanarak ilerliyoruz. Gülünecek hale mi ağlanıyordu neydi, öyle bir mizahi yaklaşım var ama insanın gülümsemeye hali de kalmıyor açıkçası. Pandomima'nın Paskal'ına, ünlü hatıra defterinin yazarına gülmek isteyenler için değil bu. İnsanların zorlukla taşıdığı bir şehrin türlü çarpıklığı karşısında İstiklâl Marşı okunurken sırıtıp hemen ciddileşen çocuklar oluruz ancak. Tepemizde sopa, ona inat gülünecek bir şey bulunur.

Çirkin Havuz: Bozuk para atılan havuzu okumadan birkaç gün önce Emre'yle aynı şeyi Moda'da yapmıştık. Bir şeylerden memnun değildik, erken gelen baharı bir an önce kutlayıp soğukları yetiştirmek için öğle vakti biralarımızı alıp deniz kenarına indik. Memnun olmadığımız şeyleri denize dökmeye geldiğimizi sanıyorduk, biz döküldük. Benden 1 TL, ondan 2 TL sulara bırakıldı. Sonrasında bu öyküyü okudum. Havuzun bir zamanlar Bahariye'nin sonunda yer alan havuz olduğunu hayal edip mutlu oluyorum, lisede okulu kırıp kenarında az oturmamışızdır. Öykünün karakterleri de o sırada oradaymış da ne yaptıklarını anlayamamışız gibi. Biz büyümüşüzdür, onlar daha da büyümüştür ve ilişkiler, işler iyice güçleşmiştir. Anlıyoruz onları artık, 2000'lerden sonra zamanın hepimiz için durduğu fikri uzun süredir aklımı kurcalıyor ve işinden olan, sıkıntılarla boğuşan arkadaşlarıma yardım edebilmek için kenara para ayırmaya bakıyorum. Öyküdeki abimiz gibi açlıktan hırsızlığa meyleden ve yakalanınca dayak yiyen bir arkadaşım olmadı, olmasın. Çıkarsak birlikte çıkalım, batarsak birlikte bakalım. Together we stand, divided we fall. Hemen ardından Sait Faik'in Havuz Başı öyküsünü hatırlıyorum, kıyaslıyorum ve kara suya atılan paraların çağrıştırdığı bekleyişi düşününce kara bir çağda sürdürdüğümüz yaşamımızda fıskiyeler karşısında hayrete düşmeyecek olmamıza derinden üzülüyorum.

Yükşehir: Ali Bey, camdan gördüğü kadarıyla kendisini bir kaşık suda boğmak isteyen gri, kalabalık, stop lambalarının pusunda kirli şehrin nesine kanmış? Babasının zeytin ağaçlarına bakmak istemediği için memlekete dönmemesine rağmen çarpıklığın nesine kanmış? İş görüşmesinde 1500 TL teklif eden kadını masaya yatırıp iyi etmek istemesine rağmen, adı söylenince adresini arayan sperm gibi fırlayan kardeşimiz Ali Bey, aynalarda kim olduğunu bir türlü hatırlayamayan, babasının gölgesinde yaşamak istemeyen Ali Bey, az mahsul, Suriye krizi, işsizlik, aylık hesaplar, sap koalisyonunda baş içkici... Ali Bey! Ali Abi! İstanbul'dan uzaktayken hayatı kaçırıyormuşum gibi bir hisse kapılırdım, ikinci senenin ortalarında Kadıköy'ü özlemekten bir hal olurdum, ormanı ve denizi ve yolları ve insanları ve daha neleri bırakıp doğup büyüdüğüm yere, İstanbul'a, Kadıköy'e geldim de ne buldum? Ali Bey, sen ne buldun?

Artçı: Bu acıtır, hatırlamak istemiyorum.

Fırdöndü: Hikâye benim için tanıdık. Zonguldak'ın beldesi. Okuldan çıktım, deniz kenarına yürüyorum. Taşlığında balık ağları asılı bir evden adamın teki apar topar çıkıyor, dönüp karısına bağırıyor: "Ulen bütün gün balık tutuyom, içmeyip de n'apçem?"

Tuttuğu balıkları üçe beşe okutup bir kısmını da yiyerek yaşayanlarla ilgilidir, daha çok onların sıkıntılarıyla.

Sarı Bira: Kitaptaki iki üç öykünün karakterleri ortak, bir karaktere başka bir öyküde rastlayabilirsiniz. Murat ve Ali böyle.

Murat içmeye başlamayabilirdi, başladı. Annesini üzmeyebilirdi, kendisi üzgün olduğu için böyle bir şey mümkün değil. Nohut-pilav satarak geçindi, tamam. Kadim Kaptan'ın vapur kaçırma teklifine onay verdi, mangal yapacaklar. Arkadaşı Ali'yi ayarladı, o da iyi. Hadi bakalım. Fatura ödenecek bir de, öde Firuze. Murat.

Arife Günü: Ah!

Kuşak farkı, müzisyen, kovulu ve başarılı oğul, kızgın baba. Söyleyemiyorum daha. Birkaç öykü daha var, giremedim.

Kitabı beğenmeyenler olmuş, çiviye alışkın olmayanlardır. Çakır'ın çivi gibi öyküleri var; puanla değil de havlu attırarak kazanır. Sağlam bir yumruğa hazır olun.

8 Mart 2017 Çarşamba

Muriel Spark - Bayan Jean Brodie'nin Baharı

Filmini izlemedim, filmde katmanların daha geniş olduğu söyleniyor. Çocukların ve Brodie'nin ilişkileri daha derinliklidir sanıyorum, izlemek üzere sıraya sokuyorum.

II. Dünya Savaşı'nın öncesinde bir kız grubunun altı yılının yanında öğretmenleri Bayan Brodie'nin baharını izleriz. Çocukların birey olma çabası öğretmenlerinin gölgesinde yeşermeye çalışır, hayatının en güzel yıllarını yaşayan Bayan Brodie, kızları yetiştirirken kendi maceralarını anlatır, ders programının çok ötesinde şeyler öğretmeye çalışır, yaşamı mesela. Kendi perspektifinden gördüğü hayatı formüle edip kızlara aktarır. Zaman ilerledikçe kızlar büyür, hatta öylesine büyürler ki anlatının güncel zamanından 20 yıl sonrasına kadar gideriz, yetişkinlerin dünyasına çoktan adım atmış kızların geçmişle muhasebelerine şahit oluruz. Spark'ın güzel bir oyunu; ani sıçramalarla okur için farklı pencereler açılır.

Sandy, Mary, Rose, Eunice, Monica ve Jenny, Bayan Brodie'nin küçük çetesini oluşturur. Her birinin olayı farklıdır; Rose zamansız cinsel uyarılar yaratacak kadar güzeldir, Mary şapşiktir, Sandy gelişim potansiyeli en yüksek olandır falan. Bayan Brodie'yi sevdiklerini söyleyebiliriz belki, tabii aralarında kısıtlanmışlık duygusuyla boğuşacak olanlar da var. Öğretmenin ayağını kaydırmaya çalışan müdireye karşı birlikte hareket ederler ama belli bir yere kadar. İçlerinden biri, Bayan Brodie'nin faşizme duyduğu ilgiyi ifşa edecek ve okuldan atılmasına yol açacak. Kim olduğunu söylemeyeyim, sürpriz. En yakınlardan biri, kız izci grubu yanlarından geçerken Bayan Brodie'nin kıskançlık dolu bakışlarını görüp izci olmayı düşünen. Öğretmeninin düzen takıntısını anladıktan sonra kendilerinin de bir faşist grubu olduğunu keşfedecek, yaşam deneyimi arttıkça Bayan Brodie'den kurtulmaları gerektiğini anlayacak ve kadını şikayet edip her şey bittikten sonra bir manastıra kapanacak. Eski günlerinden alacağı ilhamla psikolojik araştırmalar yapacak ve ün kazanacak falan, söyledim aslında. Pardon.

Dünyanın bir minyatürü: Etraflarında o zamanın sosyal problemleri, fark etmeye başladıkları andan itibaren kafalarını kurcalamaya başlar. Bir kadının bir diğerine, "Senin erkeğin olurum," demesi, kadınların haklarını kazanma yolunda başarıya ulaşmaya başladıkları yıllarda -ki ne utançtır kadın hakkı diye bir şeyin olması, insan hakkı aslında ama ataerkil düzenin yediği halta yuh!- ilk kez gördükleri kadın polis uzunca bir süre kafa karıştırsa da Bayan Brodie'nin yol göstericiliği sayesinde anlam kazanır. Tabii iki başlı bir yaşam görüşüne yol açar bu, yollar çatallandıkça öğretmenin aslında o kadar da bilge olmadığı anlaşılır. Kuşak farkının yanında yüzyıla özgü hızlı bir zaman akışı da vardır, her şeyi sorgulanabilir kılar bu. Kadının Mary'ye umutsuz vaka gibi davranması, faşizm güzellemeleri engin ve verimli görünen gölgeyi çürütür. Fidanlar güneş ışığına çıkmak ister.

Resim ve şan öğretmenleriyle kurulan ilişkiler sorgulamaları artırır. Bayan Brodie, iki erkek öğretmenin tekiyle ilişkisini sürdürürken kızları hasta olan diğerinin evine dönüşümlü olarak yollar. Kendi yarattığı laboratuvarda kızların gelişmesini ister ama onlara duygularıyla nasıl mücadele edeceklerine dair hiçbir şey veremez, haliyle. Bu durum kendi pozisyonunu da tehlikeye sokar; yeni yaşantılar yeni tehlikeler doğurur. Kızların başına gelen tam olarak budur, değişirler ve öğretmenleri gammazlanır. Hiçbir zaman kimin yaptığını bilemezler. Bayan Brodie, diğer öğretmenlerin kafalara bir şeyler tıkmaya çalıştığını, kendisininse içlerindeki cevheri açığa çıkarmaya çalıştığını anlatır ama beklediği şey bu değildi sanırım, zaten suçu Mary'ye atmaya meyillidir, gammazlayan öğrencisiyle konuşurken onun böyle bir şeyi yapacak son kişi olduğunu söyler. Tehlike en yakındakinden doğuyor oysa.

Spark oyuncul; Mary'nin acı sonunu ani bir sıçramayla anlattıktan sonra ilerleyen bölümlerde kızın çocukluk zamanını anlatırken ölümüne sebep olacak olayla ilgili nesnelere yer verir. Başka, anlatıcının sesini kesip kalınan yerden diyalogla devam eder. İronileri başarılıdır, mizahı çarpıklığı kadar güldürür.

Spark iyi, okumaya devam.

Richard Brautigan - Willard ve Onun Bowling Kupaları

Kahretsin ki şu aralar çok kötü hissediyorum ve Brautigan'a dadanmamam gerektiğini bildiğim halde çekip okuyuveriyorum. Ulan! Bir tane daha gitti!

Sahiplenmenin zehri üzerinedir. İlişkiler, incelikler üzerinedir. Alışkanlıklar, arayışlar üzerinedir.

Constance ve Bob: "Tavandan yüz voltluk olması gerektiği halde iki yüz voltluk bir ampul sarkıyordu. Bu Bob'un isteğiydi. Kadın bu kadar fazla ışığı sevmezdi. Bob severdi." (s. 6)

En başta neydi, aşık olurduk. O da benzer şeyler hissederse hayat ne süper derdik, acı fasıllarını mutluluklar izlerdi, severdik. Her şey bundan ibaretti, kolaydı. Sonrasında birlikte yaşamanın zorlukları belirince, bunlar aşkı olduğundan başka bir şeye dönüştürdükçe istekler kendilerine bir çeki düzen verdi. Yapılacak yemeklerden seksin düzenine ve biçimine her şey aynada kendine baktı, bazıları gördüklerini beğenmedi ve silkindi. Muhtemelen aşk parçaları döküldü, süpürüldü ve çöpe atıldı, evin temiz tutulması lazım. Düzen, en ortak olanından ama ortaklık kaypaklığa sebep olabilir, insan bir başkası olmak istemezse ev sıklıkla temizlenecektir. Bu ikisinin arasındaki şey tez elden temizliğe muhtaçtır; birlikte yaşamalarını sağlayan parçaların tavsadığı, birbirine oturmadığı anlar çoğalmaktadır, yeni heyecanlar işlerin iyiye gitmesini sağlamamaktadır. Çok bilmiş bilmiş konuşuyorum, üşenmesem kendimi tokatlardım.

Constance Bob'ı gerçekten seviyor, işleri zorlaştıran bu. Constance 23 yaşında umutsuz bir yazar, kitabını çok sevdiğini söylediği bir avukatla yattıktan sonra vajinasında siğiller çıkıyor ve dalgayı Bob'a bulaştırıyor. Bob'ın sevgiye yaslanıp devam etmesi hasarsız atlatılmış bir virajı gösteriyor -Constance'ın çok pişman olduğunu, evliliği bitirmek istediğini söylemesine rağmen Bob sevdiği kadını bırakmıyor- ama sanıyorum tam olarak öyle değil o iş, adam her işi yalapşap, döke saça yapmaya başlıyor ve Yunan Antolojisi'nden okuduğu parçalarla kadını çıldırmanın eşiğine getiriyor. Nevrozlar farklı şekillerde ortaya çıkabilir, bir anda peçete koleksiyonu yapmaya başlayan bir arkadaşınız varsa muhtemelen yardıma ihtiyacı vardır, yardımcı olun.

Vajinanın temizlenmesi süresince anal sekse yöneliyorlar, RP gereğince BDSM cenahlarında yüzüyorlar ama kendilerinden hiç bu kadar uzaklaşmamışlardır herhalde, geleneksel sekse düşkünlükleri düşünülürse. İki insanın arasında açılan yolları Brautigan'ın mizahına omuz vererek okuduğunuzda gülünecek pek bir şey yok. Hatta hiçbir şey yok. Kıçıma dayanarak bu kitabı Brautigan'ın en acı kitabı ilan ediyorum.

Kadın ticari başarı da bekliyor, eğer başarılı olsaydı avukatla yatmaz, siğil kapmazdı. Bu yüzden kırbaçlandığı, ağzına kumaş parçası sokulduğu zaman aklından gazetelerde çıkan övgü dolu eleştirileri hatırlar. Eyleminin sonucundan tatmin olmadığı ortada ama istediği ticari başarıya kavuşmuş olsaydı... İnsan ne istiyor, neyi ne zaman istiyor? Bir çıkmazın orta yerinde bırakıyor Brautigan, ikisinin hikâyesi bu kadar.

John ve Patricia: Bizimkilerin komşuları. Adam film yapımcısı, kadın öğretmen. Greta Garbo filminden dönüyorlar. Adam sevişmek istemiyor ama kadına karşı koyamıyor. Bir de Bob'ın o eski, parlak haline dönmesini dört gözle bekliyor, arkadaşının unutkanlığından ve pasifliğinden pek hoşnut değil.

Kadın, adamı Willard'ı kullanarak ikna ediyor ama Willard? Bir kuştur, cansızdır, yaklaşık elli bowling kupasıyla birlikte karanlık bir odada durmaktadır ve canlı olmamasına rağmen sahip olduğu kupalarla böbürleniyor gibidir. Bir ağacın dala sahip olmasından böbürlenmesi gibi. John, kupaları terk edilmiş bir arabanın içinde bulup eve getirmiştir, onlara sahip olmuştur, onlar üzerinde hakkı vardır, tabii Willard'ın ardından.

Logan Biraderler: Tam Coen Biraderler işi karakterler. Çok özgün adamlardır, anlatmaya çalışırsam berbat ederim.

Çalınan kupalarının peşine düşerler, arayışları Bob ve Constance'ın evinde biter. Yanlış numara; John evlerin numaralarını şaka yapmak için değiştirmiştir ve kabak bizimkilerin başında patlar. Silahlarını çekip kurşun yağdırırlar. O an Bob'ın Vedat Sakman'dan alıntı yaptığını düşündüm: "Aşk ateşi iki kurşun, birin' aldım yar." Sonra kitap bitti zaten.

İletişememizin başta gelerek anlatıldığı bu müstesna eserde bir insan nasıl yavaş yavaş yitirilir, akışkanlık nedir ve nereden gelir, bir insan kaç türlü değişebilir gibi soruların cevabını bulamayabilirsiniz, ben bulmak için kitabı birkaç kez daha okumayı düşünüyorum.

4 Mart 2017 Cumartesi

José Saramago - Bütün İsimler

Çok kısa.

Mitik labirentlerin devlet dairelerine dönüştüğü: Nüfus Kayıt Merkez Arşivi. Lojman, daireye koridorla bağlı, mekanizmanın kolu eve, mahremiyete tecavüz halinde. Ölüm nedenleri, tarihleri, doğum nedenleri(?) ve tarihleri, bir sürü kağıt, ruhsuz. Bir sürü insan, kağıt. Amirler kast sisteminin tepelerinde, pek ilgili değiller. Daha yukarıdan gelen emri uygularlar, mesela yaşayanlarla ölülerin işlemleri farklı zorluklara sahip, dosyaların yerleri değiştirilebilir. Daire kurulduğundan beri biriken dosyalardaki isimler silik, kimin nerede öldüğü, ne için öldüğünün yanında neden yaşadığı da belki mazruftur, bu hengamede nasıl bilinir? Dosyaların arasında kaybolup açlıktan, susuzluktan ölen insanların çalıştığı kurumda daha fazla ölüm dosyası birikmesin diye ölmek yasaklandıysa eğer, Don José kardeşimizin dosyalardan birine kafayı takıp bir kadının peşine düşmesini doğal karşılıyorum.

Birinin bir şeyi mutlaka Don José; birinin oğlu, birinin torunu, birinin arkadaşı. İsmi söylenirken doğru vurgulanırsa tabii, yoksa Don José dediğimiz kişi Don José olmayacaktır. Söyledikleri anlaşıldığı zaman var olacaktır, sözcüklerine başka anlamlar yüklendiğinde başka biri olacaktır. Şimdilik bildiğimiz Don José olarak kalsın. Dosyaların tavana, göğe yükseldiği bölümlerde merdivene çıkarsa kemerini merdivene bağlar. Belki böbürlenmediğini kanıtlamak, hiçbir şey bilmediğini göstermek, tanrılığa soyunmadığını anlatmak için yapar bunu, Ne kadar umursanırsa. Babil'i inşa edenler birbirlerini çok az tanıyorlardı ama hedef birdi, göğün katlarını tırmanmanın bir amacı vardı. "Kim hayal edebilir şimdi Don José'nin o yasak kapıyı ilk açtığında içinde bulunduğu ruhani hali, o heyecanı, kapının girişindeki o ürpertiyi, sanki içinde Tanrı'nın tüm güçlerini sakladığı bir odaya adımını atmış gibiydi, geleneksel olanın tam tersine, tanrısal bir güçle yeniden canlanıyor değil, sanki onu reddediyordu. Çünkü sadece ölü tanrılar daima tanrı olarak var olmaya devam ediyorlardı." (s. 24) Don José'nin amacı düşmemek. Metafor olarak bu iyi, bir de koleksiyonu var. Yaşadığını ispatlamak, kaosa karşı direnç gösterebilmek için.

İnsanın bir şey yapması gerekir. Bilincin uzanamadığı noktalarda bu şeyin kaynağı olabilir. Kadını arayışı mesela.

Amirine yakalanana kadar çok insanla görüşür, kadının izini sürer. Sürpriz sona değinmeyeceğim.

İlk Saramago tecrübemdi, tanıştığıma sevindim. Serdar Çelik çevirmiş, Gendaş'tan çıkanı var bende. Korkunç, Kırmızı Kedi'den alın.

Joe Haldeman - Bitmeyen Savaş

Yıldız Gemisi Askerleri'yle kıyaslıyorum. Heinlein'ın söyleyecek sözü vardı, kurduğu dünya bu sözün, sistemin üzerinde yükseliyordu. Demokrasinin yaşadığı değişim, savaşla birlikte aldığı biçim, diğer mevzular karakterlerin açıklamaları yoluyla yansıtılıyordu. Anlatıcının sesi de vardı tabii, zamanın büyük romanları gibi. Uzay savaşları üzerinden dünya bu hale gelebilir, hatta savaşacak düşman yaratılarak dahi güç tek bir elde toplanabilir ve şimdinin iktidarı kimlik değiştirerek muktedirliğini koruyabilir gibi bir mana oluşuyor, "saksıya fesleğen gibi oturturum" anlamı da çıkıyordu. Fetiş niteliğindeki iktidar düşman yaratmaya çalışıyor kısaca, böylece muhalif seslerin kesilmesiyle birlikte korku imparatorluğu bütün kaynaklarını daha çok baskı kurmak, daha çok üretmek ve dolayısıyla ezmek için kullanabiliyor. Gerçi Haldeman'ın konusu bu, aşağıda. Dört başı mamur, kültlüğünü sonuna kadar hak eden bir roman Heinlein'ınki.

Bitmeyen Savaş'a baktığımda günümüzün anlatısına daha yakın bir özellik buldum; Ballard'ın dediği gibi erdem öğretilebilir bir şey olmaktan çıktı, bireysel kaosların canlandığı bir dünyada yaşıyoruz. Dolayısıyla William Mandella'nın söyleyecek pek bir sözü, yaşayacağı ideali, büyük fikirleri yok. Fizik eğitimi aldıktan sonra seçkinleri -okumuşları da diyebiliriz- içeren bir askeri yapıya er olarak girip zorlu eğitimlerden sonra -yallah- cepheye yollanana kadar garip bir heyecan ve çokça sıkıntı yaşıyor. Çağlayan misali akan olayların yanında romanın geçtiği doksanların dünyasında ne gibi yeniliklerin olduğunu yine Mandella'nın ağzından öğreniyoruz. Çökmüş yıldızlara girilerek evrenin bir diğer ucundan çıkılabiliyor, insanoğlunun kolonizasyonu için büyük adım.

Romanın yazıldığı 1970'lere baktığımızda Hawking'in çığır açan çalışmaları karadelikler konusunda yepyeni -ve günümüzde biraz hafif- bilgiler veriyordu, Haldeman zamanının güncel bilgisini kullanıyor ki kendisi de fizik ve astronomi eğitimi almış. Tek yamuğu, bu türde sıklıkla rastlanan tarihlendirme hatası ama kendisi okurdan olayların paralel bir evrende geçtiğini varsaymasını istiyor. Sebep olarak kitaptaki savaşın Vietnam'ın bir kopyası, hatta devamı olarak ele alınması. Haldeman üniversiteden mezun olur olmaz cepheye gidiyor ve yenilgiyi en önden izleme zevkine kavuşuyor, tabii bir sürü soru üreterek. "Acaba bu savaş gerçekten lüzumlu muydu, ne için savaşıldı?" gibi sorgulamalar, romanda komutanların Vietnam savaşı gazileri olarak bir durağanlığın -yenilgi demeyelim- piyonları olmalarına yol açmış. Sürmekte olan bir savaş, Vietnam'da da savaşmış komutanlar, neyle karşılaşacaklarını bilmeyen askerler ve eğitim, eğitim, eğitim. Orduda kadın-erkek ayrımı yok, cinsellik ast-üst haricinde özgürce yaşanabiliyor. Onca yıl eğitimin ardından cepheye sürülen 150 IQ'ya sahip insanlar ölmek ve öldürmek için, alt sınıflar köle gibi çalışmak için... Muazzam bir distopya. "Okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor," diyen rektör nereliydi, Ugandalı?

Dört bölümden oluşuyor, ilk bölüm Er Mandella. Eğitimler ağır falan, geçiyorum, Heinlein'la paralel. Teknolojik oyuncakları da geçiyorum, Haldeman'ın yarattığı teknoloji son derece makul, güzel ama bir iki nokta düşündürüyor. Göreliliğin çöpe atıldığı söyleniyor ama çökmüş yıldızın orada olması göreliliğe bağlanıyor, Sicim Teorisi'nin palazlandığı yıllarda elde yeterli veri olmadığı için Haldeman bu kısmı daha çok sezgileriyle yazmış gibi geldi bana. Bir de kamuflaj meselesi var. Günümüzde akıllı kamuflajlar üzerinde çalışılıyor diye biliyorum, yani bakıldığı yer neresi olursa olsun optik bir yanılsama yaratarak zemine bakıldığı gibi algılatan bir model. E sen derin uzaya gitmişsin, gemiler yapmışsın, bilmem ne, üç çeşit kamuflaj seçeneğin var? Orman, çöl, bir de bir şey daha. Çiğ geldi bu. Üşenmeyip notlarımı okusam belki üç beş şey daha çıkar ama bu kadar yeterli, daha eşelemiyorum.

Savaşın uzayda atlama zıplama olaylarında gemilerden birinin geri dönmemesi üzerine araştırılıp bulunan Tauran adlı düşman ırk yüzünden çıktığını görüyoruz. Neyse, eğitimlerden sonra bölük Pluton'un Charon adlı uydusuna gidiyor, arada zayiatlar oluyor tabii, birileri ölüyor falan. Mandella birinin hayatını kurtarıyor. Çatışmaya giriyorlar, düşmanları hacamat ediyorlar ama heriflerin silahı yok denecek seviyede. Tauranlardan da bahsedeyim, fizyolojileri bizimkine çok benziyor ama ucubeden sayılmalarına yol açacak nitelikleri var. Bir de ilaç gibi bir şey alıyor bizimkiler, karar mekanizmaları geçici olarak devre dışı kalıyor ve iyi eğitilmiş köpeklere dönüyorlar. Öldürmekten başka bir şey düşünmek, hissetmek yok. "Ben sadece emirleri uyguladım" mantığı her zaman geçerli olacak. "İnsan ırkından tiksiniyordum, ordudan tiksiniyordum ve bir yüz yıl boyunca bu benliğimle yaşama olasılığından korkuyordum... Neyse ki, her zaman hafızamı sildirebilirdim." (s. 97)

İki nokta güzel, birincisi psişik hayvanlar. Bizimkilerden duyarlı olan bazıları bu hayvanları öldürdükleri zaman telekinetik tepkiye dayanamayıp ölüyorlar, ayrıntı olarak iyi. Diğeri de iletişim kurma çabasının çoktan elenmiş olması. Tauranlarla kurulacak tek diyalog bombalar yoluyla gerçekleşiyor.

Çavuş Mandella: Marygay, Mandella'nın aşık olduğu kadın atlamalar sırasında basınç kabinindeki -basınç kabiniyle ışık hızında yolculuk yapabilmek, hmm- bir problem yüzünden ağır yaralanıyor ve zor da olsa tedavi ediliyor. Emekli olup Dünya'ya gitmeye karar veriyorlar ama ışık hızında yolculuk yapmak insanı genç ve dinç kıldığı için -ki herkese sigarayı bıraktıktan sonra günde 1 saat yürüyüşle birlikte tavsiye edilir- zamanın normal seyrinde ilerlediği yerlerde, evrenin kafayı yemediği birçok noktada diyelim, yıllar, belki yüzyıllar geçmiş oluyor. Haliyle döndükleri gezegen bildikleri gezegen değil. Haldeman'ın yarattığı alternatif Dünya güzel; iktidar olan BM'nin egemenliği korkunç. Para birimi olarak kalori kullanılıyor, kağıt parçalarına ve sayılara güven duymaktansa besin değerine bel bağlamak dünyanın ne kadar parçalandığı hakkında fikir verebilir. Şehirlerde güvenlik aşırı sıkıntılı, gücü yeten herkesin koruması var. Çekirge Etkisi adlı kitapta kolluk kuvvetlerini güçlendirmenin bu tür bir güvenlik önlemine göre daha az maddi kayba yol açacağı güzel bir şekilde anlatılıyor, iktidar mekanizmaları bunun farkındadır ama doğru şeyi yapmalarına yol açacak bir isyan çıkmıyor, en azından başta.

Şimdi hatırladım da, Yer Açın! Yer Açın! adlı muhteşem kitabı okumanızı tavsiye edeceğim. Şehirde insandan boğulmak neymiş, tam karşılığını bu kitapta bulursunuz.

Mandella annesinin yanından Marygay'in yanına gidiyor, zira kadın çok yaşlı olduğu için tıbbi yardım alamıyor, neyse. Komün yaşamının sürdüğü bir yerde yaşayan Marygay ve ailesi, Mandella'yı aralarına mutlulukla katıyor ama yağmacıların bir gece baskını sonucu neredeyse bütün komün yok ediliyor, iki kadersizimiz tek çareyi orduya dönmekte buluyor. Dönüyorlar.

Bu bölümde şehirlerdeki gökdelenler ilgimi çekti. Modern Babil Kuleleri. Her çeşit insan, her çeşit sosyal ortam, her türlü sefillik, her şey gökdelenlere sıkışmış vaziyette. Tanrılaşmaya, gökyüzüne dokunmaya çalışan insanoğlu için kallavi bir ironi.

Sonraki bölümler okurun ellerinden öper. BK sevenler için kaçmaması gerekir. Gereken özeni gösteriniz.

Ray Bradbury - Karahindiba Şarabı

Çocukluğun dünyası.

Zaman algısı ve masumiyet yitirildiğinde anılar tekrar işlenir, yetişkinliğin koyu rengi manzarayı baştan boyar. Puf, bir anda başkasının çocukluğuna bakarız. O kimdi? Biz değiliz, bizden çok uzaktaki biri, pencereden sokağa baktığımızda gördüğümüz çocuklardan biri, gerçi yıllardır sokakta oynayan çocuk görmedim ama neyse.

Stephen King, yaratıcılığının bir bölümünü çocukluk algısını kaybetmemesine bağlıyor. Animizm ve sezgisel dönem, Piaget'nin söylediğine göre çocukların dünyayı anlamlandırmasında başat işler. Tamamen benmerkezcil. O zaman ne olacak, çocuk uyuduğu zaman hiçbir şeyin var olmadığını, uyandığında evrenin de kendisi için tekrar oluştuğunu düşünecek. Douglas ve kardeşi Tom için işler böyle, zaten Bradbury de, bir adamın içinde saklanan çocuk olmasa kitabın yazılamayacağını söylüyor. Yaz biter, iyi gelir sözcükler falan, güzel ama çocukluğunu koruyabilmiş yetişkinler için sonsuz yazın kapıları her zaman açık.

King zaten Bradbury'den oldukça etkilenmiş ama en önemli esinlenmenin bu algıdan kaynaklandığını düşünüyorum; orta karar bir kasabanın renkli insanları, karanlık köşeleri, doğanın kazandırdığı saf bir kavrayış yeteneği ve elbette aile, King'in kurduğu dünyaların temelini oluşturmada oldukça yardımcı olmuştur sanıyorum. Farklı olaylar ve kişiler, benzer duyarlılık.

Bradbury, çocukluğundan itibaren bir şeyler yazdığını ve etrafında gördüklerini sözcüklere dökebilmek için çalıştığını söylüyor. Biriktirdiği şeylerin beklemesi gerek; yazarken yetişkinliğin getirdiği olgunlukla o güzel yaz aylarını irdelemek, metnin içerdiği oyunları ayakları sağlam temellere de oturtabiliyor. Yazarın yıllar sonra kızlarıyla birlikte doğduğu kasabaya geldiği anı düşünüyorum; bir yanda ortalıkta koşturan çocuk, bir yanda çocuğun gelecekte sahip olacağı kızları, ilginç bir ikilik yaratmış olmalı. Anlam vermesi zor, böyle bir şey nasıl olabilir ki? Anılar gerçeği şekillendiriyor ve tam tersi; öyleyse buradan bir yaz romanı çıkar. Diye düşünmüştür belki Bradbury.

"O zaman işte benim, bir zamanlar ağzında şekerleme, köpek dişleriyle yarasa elbisesi giymiş ve ağaçlarda tepetaklak asılı duran, sonunda on iki yaşlarında ağaçlardan yere düşerek kendine oyuncak bir daktilo makinesi bulup ilk 'romanını'; yaşamı olduğu kadar ölümü, ışığı olduğu kadar karanlığı, genci olduğu kadar yaşlıyı, akıllı ve aptalı birlikte, tam dehşet kadar saf neşeyi de yazan çocuğu kutlayışım." (s. 10)

Aile, doğa. Douglas babasının gölgesinde yürür, Tom da abisinin. Nesiller boyunca aktarılan bilgelik, erdem, onur. Ortabatı'nın küçük kasabalarındaki küçük çiftliklerden biri. Çocuklarına, "Bir milyon yıllık yararlı yaprak çürüğü aşağıya döşenmiş. Bunu yapmak için geçen sonbaharları düşünün," diyen bir babayı panteonda Gaia'nın yanına bir yere koymak lazım diye düşünüyorum. Bir parçası olduğumuz doğanın sonsuzluğu ve insanın duyması gereken saygı daha iyi nasıl öğretilebilir? Bu bilgi sayesinde çocuklar yaşadıklarını hissediyorlar. Anlık bir parıltı. Bilincin farkına varma. Dünya artık daha gerçektir, daha renkli. Yaşadığının farkına varmayan insan gerçekten yaşamış mıdır? Ritüel gibi bir durum da var; erginliğe ulaşmak için toplumların binlerce yıldır sürdürdüğü geleneklerden olan yolculuk, mücadele gibi zorlayıcı ödevler ölümlere yol açabilse de topluluğa birey olarak kabul edilebilmenin yolu ritüelleri tamamlamaktan geçiyor. Bir arketipin yansıması aslında, kahramanın sonsuz yolculuğu gibi. Yolculuk biter ve değişim gerçekleşir; daha iyiye ulaşılmıştır. "Ve burada, oluşmuş veya henüz oluşmamış patikalar, bir erkek olmak için yolculuk yapmanın gerekli olduğunu çocuklara anlatırdı." (s. 33) Yürümek yani, en doğalından. Şarap da bir başka metafor, yazları yapılır ve yazlar şişelerde muhafaza edilir. Geçmişe şöyle bir göz atmak isterseniz şişelere bakmanız yeterli.

"Bu şişeyi üç yaz önce doldurduk. Güzel bir yazdı, bir sürü şey olmuştu."

İnsanın kendi hikâyesini yaratmasında mihenk taşları.

Yarı izole bir dünya. Çiftliğin sınırlarının dışında kasabanın tekinsizliği hissediliyor. Çocukluğu Abdülhak Şinasi Hisar misali nostaljiyle bırakmıyor Bradbury, büyüdüğü kasabanın bütün duygularını taşıyor. Korku da bunlardan biri; Yalnız Adam'dan bahsedeyim. Bu yarı mitik Yalnız Adam, kadınları öldüren bir psikopat. Kimse görmemiş, neye benzediğini kimse bilmiyor. Douglas'ın gece geç vakit eve dönmediği zaman annesinden yediği papara bir yana, kasabalı kadınlardan birinin tek başına eve dönerken yaşadığı korku öyle kuvvetli ki katharsis yüzünden elleriniz soğuk soğuk terliyor. "Gir ulan şu eve artık!" diye bağıracaktım az kalsın. Kadın zaten yalnız yaşıyor, nihayet girebildi evine. Tabii oturma odasından gelen öksürük olmasaydı her şey çok güzel olacaktı.

Yine bir Bradbury farikası; merkezde bizim çocuklar olsa da örümcek ağı gibi bir anlatının yardımıyla kasabadaki diğer insanların yaşamları üzerinden dönen hikâyeler de var, mesela Tarotçu Bacı. İki kardeş, oyun salonu sahibinin kötü davrandığını düşündükleri tarot makinesindeki otomat kadını kaçırıyorlar, kadının kendileri için kehanetleri olduğunu düşünüyorlar falan, bir ton macera. Şunu da eklemek istedim; Bradbury'nin karakterleri anlatış biçiminin Uşaklıgil'inkine feci derecede benzediğini düşünüyorum, böylesi bir incelik var.

Bay Jonas, işte bu herif ilham verici. Normalde kasabanın çöplerini toplayıp ev ev gezdiriyor, işi bu ama veli gibi bir adam. Şimdi kitapta bulamam, aklıma geldiğince şöyle diyor: "Birilerinin çöpü, diğerlerinin lüksüdür." Çok orijinal bir adam, Douglas hasta olup yataklara düştüğünde, adım adım ölüme gittiğinde annesinin izin vermemesine rağmen Douglas'a bir ilaç getiriyor ve çocuğu ayağa kaldırıyor. İlacın içeriğinde saf kuzey havası, İrlanda Rüzgarı vs. var. Çok severim böyle hikâyeleri, fantazinin nereden çıkacağı hiç belli olmaz, her zaman sürprizlere açıktır.

Bir de modernizm eleştirisi elbette; eve ziyarete gelen hala, annesine yemek kitapları, malzemeler vs. getirir. İyilik yaptığını düşünmektedir ama sonuç tam tersi olur, yemeklerin tadı kaçar, kimse yemeğini bitiremez. Dede bir gün halanın eline bileti sıkıştırıverir, evden yollar. Douglas her şeyi eski yerine koyar ve ev yine leziz yemek kokularıyla dolar.

Çok sevdim çok; çocukluktan yaşlılığa, doğadan kente mükemmel bir anlatı bu. Şiddetle tavsiye.