17 Ağustos 2016 Çarşamba

Selçuk Baran - Anaların Hakkı

1978 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı kazanan bu kitap, Baran'ın kısa öyküden biraz daha ötesine cüret edebildiği -diyeceğim, ilk kitaba göre cümlelerin, kelimelerin yerli yerine oturduğuna dair bir kararlılık seziliyor anlatımda- girift, daha toplumsal meseleler içeriyor. Yazarın romanlarında biçimlenecek olan metropolden kaçış leitmotifi bu kitapta filizlenir, doğanın ayrı bir karakter gibi serpilmesi de bu kitapta ortaya çıkar. İyidir yani.

Çardak: Zehra, Osman'ını deli gibi sever. Erkek güzeli Osman, kasabanın kızlarını deli divane eder, kızlar Zehra'ya laf sokarlar. Dediklerine göre Osman'ın kıyafetlerini kasabadan bir kadın almaktadır. İkisi kavga eder, Osman mevzuyu yalanlamaz, pis pis güler ve ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi tamir işlerine gider. Zehra için bir çiçek solar, sevgisi yiter. Küçük bir cinayet işlenir, kalp öldürülür.

Mısırlar: Şehir aşağıda kalıyor, zenginler şehirden tepelere kaçıyorlar ama her zaman değil, havalar ısındığında ve kentin boğuculuğundan sıkıldıklarında. Genelde tersi olur ya, zenginlik yükseklerle ilişkilendirilir. Kapitalizm gökdelenlerde ikamet eder falan, burada tersi var ama belki burjuvanın yeterli birikime sahip olmamasıyla ilgilidir bu, sonuçta ne kentsel dönüşüm var o zamanlar ne bir şey.

Nuran on altısında bir kızdır, şehir hayatını merak eder ama aşağılara inmesi pek mümkün değildir. Onun basit hayatını renklendiren birkaç mevzu: uzaktan yarenlik ettiği mısırcı, şehirden gelen zengin ve şefkatli akrabalar, ekonomik ötekilik. Aile, akrabaların hediyelerini utanarak kabul eder. Bir gün Nuran'a pırıl pırıl bir elbise getirirler, Nuran elbiseyi giyip şehre inmek ister ama mahalledeki yalnız bir adamın dükkanında mahsur kalır. Adamın işlerini yapar, arkadaşlık eder derken akşam olur, şehre inmek için geç kalmıştır. Eve dönerken mısırcıyla göz göze gelir, adam o kadar yorulmuştur ki şöyle bir gülümser, bıyık bile burmaz. Nuran elindekilere sıkı sıkıya sarılması gerektiğini düşünür o an; kasabadaki zengin akrabalara değil, hayallere değil, mısırlara değil.

Dükkânın Önü: Sıcaktan kavrulan kasabada Mehmet Börtlü dükkânının önünde dolanıp duruyor. Vücudunun bütün yağı belinde toplanmıştır, kısa boylu bir koniktir ve can sıkıntısından delirmek üzeredir, mevzu ister. Kör Salih'le karşılaşır, adamla geçmişin yokluk dolu günlerinden bahseder. Hep aynı sohbetler Salih'i sıkar, gitmek ister ama Börtlü'nün ikramlarından yakasını sıyıramaz. En sonunda hava kapar, yağmur başlar ve çayın yükseldiğini haykıran adamların koşuşmalarını izler. Facia kapıdadır, bizimki yağmurun altında kaybolup gider.

Vücuduna düşen yağmur damlaları dışında sosyalleşeceği başka bir şey yoktur; iletişimsizliğin sıkıntısını her gün, her dakika duyar. Küçük kasabaya sıkışmış küçük bir insan.

Emekli: Kanayan yaradır bu herhalde. Yaprak Dökümü'nde anlatılan bir kahvehane ortamı vardı, 10 yaşımın kabuslarında baş rollerde oynadı. Ölmeyi bekleyen yaşlılar masalara dizilmiş. Azrail için açık büfe. Yapacakları bir iş yok, gün boyunca oyun oynayıp suyunun suyu sohbetlere girişiyorlar. Durağan bir cehennem.

Bu öyküde karakterin çevresi daha ilk paragraftan boğucudur, 8-10 katlı binaların arasında leke gibi kalan minicik bir parkla açılan mekan, dedemizin mesai arkadaşlarını ziyarete gitmesiyle boğuculuğunu sürdürür. Küçücük odalara tıkılmış eski tanışlar, emekli olanlarla aynı münasebeti sürdürmez ve ziyaretler seyrekleşir. Tatsız bir yaşamdan kurtulmanın yolu bir şeyler yapmaktan geçer, dedemiz de bahçelerden birinde odun kesen bir adama teşne olur. "Ver lan, azıcık da ben keseyim," der ve girişir. Ergen benmerkezciliği yaşlılıkta tekrar ortaya çıkar; dede mühim bir iş yapmanın saadetiyle takdir edilmeyi bekler, insanlar yaptığı süper işi izlesin ister. Topçu Teğmen Saffet, mühim adam Saffet tekrar meydandadır. Sonrasında oduncunun uyarısıyla baltayı bırakır, beş dakikalık cennetten kovulmuştur artık.

Bahçede: Yine tipik bir Baran karakteri. Yaşlı adam, yapacağı pek bir şey kalmadığını düşünüyor olmalı ki günlük rutinlerin arasında öğütülürken komşu bahçeden bir kızla arkadaş olur. Zehra, Ekrem'in hayatına vaha gibi gelir. Adam öyle yaşayamıyordur ki adını Zehra'nın ağzından duyunca bunun çok tuhaf olduğunu, yıllar boyunca adının tekrar tekrar söylenmesiyle artık ölü gibi hissettiğini söyler. Ölümcül yeknesaklık.

Zuhal, Ekrem'e kitap okur, okulundan bahseder, çiçeklerin adlarını söyler, yaşamanın nasıl bir şey olduğunu hatırlatır. Ekrem'in eşi durumdan memnundur, kocasından bıktığı için Zuhal'in oyalamacılığını teşvik eder. Kız, okuluna gidip gelirken bir süre ayrı kalırlar ama son geceye kadar dostlukları sürer. Zuhal, Ekrem'le son kez konuşur ve evine döner, gece vakti Ekrem'in evine girip çıkan yabancıları göremez. Acıklı be.

Kayalık Yoncaları: Pek sevdim. Kabuğunu kıran bir baharla ilgilidir.

Sevim, sevgilisinin incelikten yoksun halleri ve ofis hayatının arasında öyle böyle yaşamını sürdürürken kayalık yoncalarıyla karşılaşır, bir de Seyfi'yle. Seyfi, iş yerinin tamiratını yapan garip bir adamdır, garipliği onu tanıyana kadardır. Aralarında sıcak bir bağ kurulur, hayattan ne beklediğini bilmeyen bir öteki olarak Sevim'in ve ofisteki diğer kızların rengini açığa vuran Seyfi en güzel tabirle bir yaşam katalizörüdür. "İnsanların en yaşayanıydı. Yaşamak ödün tanımaz bir cesaret işiyse eğer hesapsız kitapsız bir Don Kişot kurnazlığıysa..." (s. 196) Aşağılanmış, hor görülmüş, belki hiç görülmemiş bir Seyfi'nin ortaya çıkması hayatın bir lütfu değil, insanın kendine bir lütfudur.

Kabuk: Bundan deli film çıkar. İki çocuklu, burjuvalardan bir kadın ve kocası, incelikten yoksun bir yaşam, Jacques Brel ve daha pek çoklarının yanında kodaman arkadaşlar her şeyin içinde kaybolduğu bir kuyuya dönüşüyor. Kadının yalnızlığı, bırakılmışlığı can acıtırcasına somut. Sanıyorum ki Baran'ın en otobiyografik öykülerinden biri.

Anaların Hakkı: Yükselmek uğruna ailesini ihmal eden adam, çocuğunun da ölümüne sebep olur. Siyasi olaylarda kurşun yiyerek ölen çocuk, kaçakçılıkla edinilmiş bir servet ve umursamaz akrabalar anaların hakkını söke söke almasına yol açar. Üç kurşundur bu hak, böyle olmamalıydı ama yaşamsa eğer söz konusu olan, sürpriz diye bir şey yok.

Nefis, Selçuk Baran çok, çok iyi bir yazar.

16 Ağustos 2016 Salı

Robert Fulford - Anlatının Gücü: Kitle Kültürü Çağında Hikâyecilik

Geçen sene bu aralar askerliğin ilk günleriydi. Çile dolu üç haftanın sonunda dağıtım izni kullandım ve büyük konuştum; bir daha Ankara'ya adım atmamacasına eve dönüyordum. Hayatımın en güzel otobüs yolculuğuyla -yanımda pek sevdiğim kız vardı ve yolculukta tanıdığım halini de pek sevdim- İstanbul'a döndüm. Kıbrıs'a gitmeden önce beş günüm vardı, beş gün ne yapabilirdim ki? Hiçbir şey yapmadım, bir bu kitabı okudum ve okuduğum her kelime askerde yaşadığım bitmez tükenmez saatler tarafından çarpıtıldı, anlamını yitirdi. Geçende tekrar okudum, tamam bu iş.

Bu bir hikâyeydi, çoğumuzun ihtiyaç duyduğu kişisel hikâyelerden biri. Hikâyelerimizi anlatmak zorundayız, onlarla başka bir şey yapamayacağımız için bir noktada bünyeden atılmaları gerekiyor. Kendi tarihimizi kurduğumuzda bunu paylaşmak isteriz, tarihimiz kimliğimiz haline gelir, insan sosyal bir varlıktır -diye öğrettiler, zaman zaman tam tersi de geçerlidir- ve doğru veya yanlış, anlatırız.

Robert Fulford çekirdekten yetişme bir gazeteci, bunun yanında hikâye anlatımının gerek gerçek hayatta gerek edebiyatta nasıl bir yol izlediğini, anlatıcılığın değişen sosyal şartlarla birlikte nasıl farklı niteliklere bürünerek sürdüğünü toplamda beş saatlik radyo programlarına tıkıştırıp anlatabilecek kadar iyi bir araştırmacı. Onlarca hikâyecinin nesiller boyunca aktardıklarının toplamına "medeniyet tarihi" diyor, tarihin oluşumundan günümüze insanın yegane ihtiyaçlarından birinin, hikâyenin izini süreceğiz.

Dedikodu, Edebiyat ve Benlik Kurguları: İlk bölümde genel olarak yaşamın acısını hafifletmek ve sonsuza kadar yaşamak için anlatılan hikâyeler var. Hepimiz farkında olmadan bunu yapıyoruz ama bu bölümde irdelenen, bunların nasıl edebi yapıtlara dönüştükleri.

Fulford, toplumu yönlendiren büyük anlatıların -İncil vs.- tehdit altında olduğunu, yine de hikâyenin ve hikâyeden doğan edebiyatın varlığını sürdürdüğünü söylüyor. Saul Bellow'un kendisini aldatan eşinin yansımasına yer vererek yazdığı Herzog, D. H. Lawrence'ın kitapları ve daha pek çok örnek bunun canlı bir kanıtı. Hikâyeler olduğu gibi hatırlanıyor, oysa edebiyat bir arındırma işi aslında. Fazlalıklar, gereksiz ayrıntılar atılır ve geride kalan şeyler edebi yapıtı oluşturur. Milan Kundera'nın Ölümsüzlük'te incelediği fikirle bağlantılı; tarihin bir parçası olmak için yapılanların mantığında öyküye dönüşmek var. Bu, kronolojik hikâyelerin uç uca dizilmesiyle gerçekleşebildiği gibi kaotik bir yapıya bürünmüş, zamanların, insanların ve mekanların iç içe geçtiği bir karmaşa şeklinde de belirebilir. Paul Auster'ın pek güzel üçlemesinde. R. E. Howard'ın bütün zamanları sıkıştırdığı sagalarda olduğu gibi. Fulford, hikâye anlatmanın temeli hakkında şunu söylüyor: "Hikâye anlatmak, yaşamın korkutucu rastlantısallığının üstesinden gelebilme, en azından onu kısmen kontrol altına alma çabasıdır." (s. 25) Parçalı veya bütün, hikâyemiz bizimle birlikte yaşar ve hikâyemize başkalarının metinlerinde rastlama olasılığı oldukça yüksektir.

Hikâyeler yetersizse ne olur? Yalancılar ve Sahtekârlar Ansiklopedisi'nde en güzel örneklerinin yer aldığı uydurmasyon hikâyeler ortaya çıkar. İnsan hem edebi olarak, hem yaşamsal olarak uydurmaya son derece müsaittir, zira soyut düşünce yeteneğimiz gelişerek bize büyük bir lanet getirmiştir ya da hediye. DuPre gibi dünya savaşı gazisi olduğunu uydurup alternatif tarih yaratanların yanında zaten ünlü, zengin vs. olup hayatları hakkında uydurukçuluğa devam edenler de var. Bu bir ihtiyaç, statü ne olursa olsun.

Büyük Anlatılar ve Tarihin Örüntüleri: Hikâyelerin tarih yazımıyla ilişkileri üzerine. Gibbon, Toynbee, Wells gibi ünlü tarih yazıcılarının kendi zamanlarında ve sonrasında nasıl değerlendirildikleri, iki disiplin arasındaki etkileşimi oldukça açık bir şekilde ortaya koyuyor.

"Bu yazarların kendilerine biçtikleri rol, belli olaylara anlam yükleyen geniş bağlamlar yaratmak ve böylelikle okuyuculara toplumların tarihe nasıl dahil olduğunu göstermekti." (s. 39)

Fulford, bu isimlerin binlerce olguyu anlamlı bir kalıp içine sığdırıp bunlardan insan davranışları hakkında bir tarih çalışması yaptıklarını söylüyor, insanoğlu için geçmişten gelen hikâyelere duyulan ihtiyacı giderdiklerini de söyleyebiliriz, zira sonrasında akademik çevrede eleştiri yağmuruna tutulmaları, tarihi olabildiğince geniş bir perspektiften görmeyip belirli noktalarla sınırlamalarının sonucu. Tarih yazımının büyük kurumların, insanların gözünden görüldüğü biçimde gerçekleşmesinin asıl tablonun çok kaba çizgilerle oluşturulmasına yol açtığı söylenebilir. Bu sebeple daha bütüncül, ayrıntıların özellikle incelendiği bir anlayış ortaya çıktı; genelevler, hastaneler, yemek kültürü gibi bir toplumu oluşturan pek çok küçük detay hakkında kapsamlı araştırmalar ortaya çıktı. Foucault'nun araştırmaları bu konuda öncü kabul ediliyor.

Sonuç olarak kitapçılarda "tarih" bölümünden "kurgu" bölümüne doğru bir yolculuk var, kitapların adresi disiplinler ana çizgilerine kavuştukça değişiyor. Bunun yanında hikâyeye duyduğumuz ihtiyaç malum, o yüzden bu metinlere ihtiyaç var ve her zaman olacak. Büyük anlatılar sansüre uğrar, değiştirilir ve daha pek çok felaketle karşılaşırlar ama varlıklarını sürdürürler, zira yerlerine daha inandırıcı bir şey koyulamamıştır.

Sokak Edebiyatı ve Haberlerin Şekillenişi: Barthes'ın bahsettiği süpermarket reyonları ve mitler arasındaki ilişki, bu bölümün temelini oluşturuyor. Güncel meseleler giderek mitlerin yerini alıyor ve hikâyeler buna göre biçim değiştiriyor.

"Eşini başkasıyla basıp adamın arabasına çimento döken adam" mitinin izini süren Fulford, dünyayı dolaşan ve gerçek bir şehir efsanesi haline gelen bu olayın izini sürerek insanların neden gerçek olmayan şeylere inandıklarını sorguluyor. Bilgi güçtür düsturu yüzünden insanlar böyle hikâyelere inanıyor. "Şehir efsaneleri dünyayı hikâyeler biçiminde açıklama arzumuzun parodisini yapar." (s. 69) Gazeteciliğin devreye girdiği nokta burası; hikâyeleştirilmiş haberlerin geçmişten günümüze şekillenişini inceleyen Fulford, günümüzde İncil'den çok gazetenin okunduğunu belirtiyor.

Modernitenin Çatlak Aynası: Modernizmin oldukça kalın tabanındaki çatlaklardan görünen renkler, güvenilmez anlatıcı denen naneyle ortaya çıkıyor. Nabokov, İşiguro ve daha pek çok yazar, bazı metinlerinde anlatıcının okura doğruyu söylemediğini, belki kendine de doğruyu söylemediğini, doğrunun varlığından ve hatta kendi varlığından hiç haberdar olmadığını, bir başkasının yaratısı bile olabileceğini söyler. Bu postmodernizmin savaş alanıdır; genel geçer fikirlere topla, tüfekle, ağır sanayi hamlesiyle saldırdığı noktadır. "Modernizm otorite kurar: Fikirlerini açıklarken karşı çıktığı gelenekler kadar buyurgandır. Bir grup sanatçı yerine başka bir grubu koyar; postmodernizmse muhteşem bir sanatçının var olup olamayacağını ya da bunun gerekliliğini sorgular, hatta mükemmel sanatın varlığından şüphe eder." (s. 94) Anlatının modernizm-postmodernizm ekseninde değerlendirildiği bir bölüm bu, ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler Postmodern Teori'ye bakabilir. Oraya bir on puan daha yazmanızı rica ediciim.

Nostalji, Şövalyelik ve Düşler Alemi: Benim ilgimi en çok çeken bölüm bu oldu, zira Ivanhoe'nun Amerikan İç Savaşı'yla, Güneylilerle olan ilişkisi oldukça nefes kesici. Edebi bir yapıtta kendini bulan bir toplum düşüncesi, Fulford'a ayrı bir madde oluşturtacak kadar incelenmeye değer.

Mutlaka okunmalı. Bence. Hikâyelerinizle ne yapabilirsiniz, toplumlar ne yapmıştır, hep bunlar.

15 Ağustos 2016 Pazartesi

Sine Ergün - Baştankara

Kısa öykülerde çıkışsız insanlar için çatlaklar yaratılmasını çok severim, Keret hayranlığımda bunun etkisi büyük. Bir de öykünün kendi çatlakları vardır, onlar sadece okur içindir. Normalde göremeyeceğiniz, yaşamın içinde küçüle küçüle fark edilemeyecek hale gelmiş, yine de zaman zaman sıkıntısını belli belirsiz hissettiğiniz bunaltıyı, çıkmazı gösterir. Karakterleri değil, onların da arkasındaki incelik dolu tedirginliği, olumsuz bir merakı. Sine Ergün bu iki tür çatlağa da yer veren öyküleriyle evleri daha tekinsiz, yaşamı daha bilinmez kılıyor. Bilincin aşırı yorumları -kitaba adını veren öykü böyle bir mevzuyu içeriyor- ve bilinçaltının sessizce yaşama karışması bir eslik kaos sunuyor; anlaşılmış bir kaos her zaman düzen anlamına gelmez.

Birkaç öyküyü alıyorum, almadıklarım sizden sorumludur.

Baştankara: Pek sevgilimle bu öykü yüzünden kavga ettik. Evet, biz edebi kavgalar eden bir çiftiz ve bu kavgalar yediğim tekmenin etkisiyle yataktan düşmemle sona erer. Neyse, ona göre baştankaralar kandırıkçıydı, bizim küçük kuşu aralarına aldılar ve daha sonra kendilerini giderek yalıttılar. Kuş yalnız kaldı, onlara daha çok benzerse belki eskisi gibi aralarına girebileceğini düşündü ve kanatlarını kesti. Sezin için ötekilik önemliydi, benim için bireyin verdiği kararların sorumluluğu.

Andrej Blatnik'in Anlıyorsun Değil Mi? adlı nefis bir kitabı vardır, Ergün'ün kısa öyküleriyle aynı biçimdeki öykülerden birinde gezginin teki uzunca bir yol yürüdükten sonra yokluğun ortasındaki bir köye gelir. Köylüler adamı adeta şenlikle karşılar, ikramın haddi hududu yoktur ve adam kısa bir süre sonra şunu sorar: "Bir sonraki köy uzakta mı?"

Bu adamı varlığın ta kalbinde bilinmeyeni düşündüren nedir? Doymak bilmez bir merak mı, yeterince alışılmış bir yerin huzursuzluğu mu, ne? Daima geleceğe bakması benim için, şimdiyi kaçırmak pahasına. Kaçırılanların sorumluluğu her daim omuzlarında olacak ama bunu hissetmemek için yürüyecek, durmadan yürüyecek ve dünyayı kendi içinde biriktirecek. Belki her yerde olabildiği zaman huzur bulur, kim bilir?

Ergün'ün öyküsünde kuşumuz evinde mutsuzdur, bir şeyleri kaçırdığı hissi yakasını bırakmamaya başlayınca göç zamanını beklemeden evinden ayrılır, durmadan uçar. Denizin üzerinde yorgunluktan bitmek üzereyken karayı görür, can havliyle toprağa iner ve baştankaralarla karşılaşır. Baştankaralar şarkılarını, sohbetlerini kuşla paylaştıktan bir müddet sonra geri çekilir, bir şeyleri gizler gibi. Kuş çok üzülür, eskisi gibi sohbet edebilmek ister ama görmezden gelinir. Bir an için baştankaralardan biri kuşa döner ve "yılanın kendi kuyruğunu yediğini" söyler.

Haydi bakalım, atalet bir yılandır. Herhalde. Kuş geleceği göremez, yaşayacağı yeni deneyimleri çoktan unutmuştur. Çareyi kanatlarını kesmekte bulur. Yeniye doğru yolculuğa çıkmaktansa eskinin kılığına bürünmeye çalışır. Bir daha uçamayacaktır, tek umudunun tekrar aralarına girmek olduğunu söyler ve öykü biter. Bizden de bir "Ah!" biter.

Evden Çıkmayan Adam: Hayatı betondan bir heykel halinde karşınıza aldınız, bakmaya başladınız. Çalan telefonlar bir gün çalmayı kesti. Zaten gariptiniz. Şaşırılacak bir şey yoktu. Sonra ölü geldi, onun için yontmuştunuz o heykeli. Onun için her şey olduğuncaydı, aynıydı. Kanepeye oturdu ve suskunluk devam etti.

Kemerlerin İstilası: Kemer yağmuru bütün hayatı felç etti, devlet buna bir şey yapması lazımdı ve yaptı, birimler kuruldu, hiçbir şey eskiye dönmedi. Dışarı çıkanlardan bir daha haber alınamadı. Bütün mevzu kemerdi. Çok sayıda kemer.

Küçük Tuvalet: Birbirinden gudubet üç insanın yaşadığı eve sevgilisini görmeye gelen dostumuz yemek yer, sevişir ve gider. Rutin. Küçük tuvaleti keşfedene kadar. Sırrı söyleyecek sesler yalnız o tuvalette duyulur, başka bir yerde değil. Dostumuz son seferinde kendini tuvalete kilitler, ev ahalisi kendisini merak eder ve kapıya dayanır. Sesler o sırada kaybolur. Sır söylenemez. Adam evden çıkar gider ve ne kadar tuhaf biri olduğu konuşulur ardından. Erenlerden bir eren, tuhaflardan bir tuhaf.

Levye: Taksi yolculuğu, Bostancı'ya. Hemen şurası, evimden binaları görülür. Yolda taksici şehir sıkıntısından, yitirilmiş masumiyetten bahseder ve başına gelen bir olayı anlatır. Para ödemeden taksiden inip giden adamın peşinden levyeyle koşar, adamı bir temiz benzetir. Masumiyet levyenin emrindedir, şehir kötüdür.

Uğursuz Adam: Ailemize bir şekilde duhul etmiş uğursuz adamlarla ilgilidir. Hala, teyze, kuzen, bir şekilde bu uğursuz adamlarla karşılaşır ve hikâyeleri unutulmaz, yaralıdırlar artık. Anlatıcı da yaralanır ve annesinin gözünde hep yaralı kalacağının farkına vardığında acısını nasıl anlatır, bence bir öyküyle. Buna benzer.

Kapanmasın: Ev boyamak gibi çocuk kaybetmenin öyküsüdür. Arkadaşlar ev boyar, arkadaşlar çocuk düşürür, arkadaşların annesi ölür ve elde hala boyanacak bir ev vardır. Biralar soğuk, yemekler güzel. Sanki bir şeyler olacakmış da olamamış gibi bir duygu, ya da olanların ardından her şeyin öylece devam etmesinin derdi.

Benden bu kadar, Sine Ergün'le tanışmanızı isterim.

Wade Davis - Yol Bilenler: Kadim Bilgeliğin Modern Dünyadaki Önemi

Aklımda birkaç fragman var, kaynağını hatırlamıyorum. Bir film, ne zaman ve nerede izlediğime dair hiçbir fikrim yok. Gece vakti Aborijinler ateş yakmış, kıvılcımlar savrulurken ateşin başındaki adamlar atalarının yüzlerce yıl önce söylediği şarkıları söylüyorlar. Kıvılcımlar yükseliyor, uzay istasyonunda pencereden engin boşluğu izleyen astronotun önünde beliriyor. Işık oyunları en olmayacak yerde. Binlerce yıllık ritüelin, doğaya yabancılaşmamızın zirve yaptığı bir çağda varlığını sürdürmesi umutlandırıcı bir şey. Yazarın etnosfer kavramını daha iyi bir şekilde sembolize edemiyorum. İlkel olarak görülen toplumların bilgeliği, uygar olanların  yakasını bırakmayacak gibi görünüyor.

Teknoloji insanoğlunun en önemli organı olmuş durumda; normalde onsuz yaşamımızı sürdüremeyeceğimiz yerlerde nefes almamızı sağlıyor. Sonsuz bir delilik, nerede duracağını kimse bilmiyor, hayatları aydınlattığı gibi karartabiliyor da. Buna rağmen karanlıkta birkaç kıvılcım hala mevcut; sezginin egemenliği varlığını sürdürüyor. Biraz daha geri plana çekilmiş olabilir ama teknolojinin, doğanın, insanın köklerinde sezgiyle edinilen bilgi varlığını sürdürüyor ve her şeyin temelinde bu bilgi var. Kadim bilgelik, günümüzde zorba kanonlara karşı çok zor durumda kalmış olsa da kendini yenileyecek. Otuz bin yılda binlerce dil, binlerce kültür nesnesi oluşturmayı başardık. Bundan sonrası için yapılacak çok şey var, tabii bu yaratıcı, bütünsel bakış açısını kaybetmezsek. Yerlilerin yaşadığı ormanları kesen şirketlerin, iskan politikasıyla insanları koyun gibi güden devletlerin varlığı işi oldukça zorlaştırıyor. 

Davis, Light at the Edge of the World gibi birçok belgeseli hayata geçiren, ömrünü kaybolmaya yüz tutmuş kültürlerin kaydını tutmaya vermiş bir antropolog. Kolektif Kitap'ın nefis amme hizmetiyle okuyabiliyoruz kendisini, yayınevine de sonsuz teşekkür. Neyse, modern denen son üç yüz yıllık devirde yok edilen dünya miraslarının izinde araştırmalar yapan Davis için mutluluk verici olan tek şey, farklı düşünme şekillerinin ve dünyayla farklı şekillerde iletişim kurma yollarının varlığı. Aralarında binlerce kilometre mesafe olan iki topluluğun kültürleri oldukça farklı, yine de sezgisel olarak çıktıkları yerler birbirinden pek uzak değil. Dinginlik, doğayla bir olma, kısaca Buda'nın öğretisine yakın bir aydınlanma hali. Doğrunun tek bir yolu yok, erginliğe ulaşmaksa bir.

Beş bölüm boyunca kutupların sessiz soğuğundan yağmur ormanlarının çürüyüp tekrar hayat bulan varlığına, pek çok yolculuğa çıkıyoruz ama öncesinde yok edici insanın marifetleri var; nesli tükenen canlılar, kaybolan diller ve pek çokları. Diller konusunda Davis'in dediği: "Dil denen şey, birtakım dilbilgisi kurallarından ve söz dağarcığından ibaret değildir. Adeta insan tininin billurlaştığı yerdir, her bir kültürün ruhunu vücuda getiren araçtır. Her dil zihindeki bir cangıldır, düşüncenin dönüm noktasıdır, tinsel olasılıkların oluştuğu bir ekosistemdir." (s. 12) Yüzlerce dil kayboldu ve kaybolmaya devam ediyor, insanlığın ortak hafızasının parçaları karanlığa gömülüyor. Kapaktaki gemi güzel bir sembol bu açıdan. Rüzgarla konuşan toplumlar nereye gideceklerini bizden daha iyi biliyor. Rüzgarı kasten kesilenlerse yok olmaya mahkum. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında Darwin'in doğal seçilim fikrinden doğan ari ırk yaratma teşebbüsü, çok kültürlülüğün en büyük düşmanı. Kadim dünyanın insanları sistematik bir şekilde yok edilirken bunun medeniyet gereği olduğunu düşünen Batı, en sonunda Yahudilerin katledilmesine kadar giden yolu açmış oluyor. Marksizm de aynı eleştiriden nasibini alıyor; insan doğasının dışındaki herhangi bir müdahalenin yol açacağı yıkımın faturası oldukça ağır. Mao'nun öldürdüğü milyonlarca insan, kitaptaki onlarca örnekten sadece biri.

Kısaca şunu diyor: İnsanın doğası ideolojilere sığmayacak kadar muazzamdır.

Kalahari'nin sonsuz çöllerinden başlıyor Davis, Sanların yaşam biçimlerini inceliyor. Aslında biz onları çok iyi biliyoruz, The Gods Must Be Crazy serisini izlemiş miydiniz? Hani şu Afrika'nın kalbinde geçen, kültür farklılığından ötürü acayip komik olayların döndüğü seri? Üçüncü filmde Uzakdoğulu bir vampir oradan oraya atlardı falan. İşte oradaki topluluk Sanlar. Şöyle bir örnek bırakayım:


Ya bakın, bu o kadar güzel bir sahne ki kitabı müthiş bir biçimde özetliyor. Beyaz adamı Batı Kanonu olarak düşünelim. Adamlar kendi dünyalarında yaşayan, geleneklerini sürdüren ve yaşamlarını doğayla bütünleştiren insanları vahşi, barbar -Yunanca geveleyen insan demekmiş, antik çağlarda Yunanca konuşmayanlar böyle adlandırılmış falan- olarak değerlendirip onları da sistemin bir parçası haline getirmek için daha önce hiç ihtiyaç duymadıkları ürünleri empoze ediyorlar, sonra bu güzel insanları kıytırık ürünlerine muhtaç bırakıyorlar. Oysa en başta şişenin varlığından bile haberdar değillerdi. Beyaz Diş'teki yerliyi hatırlayalım, beyaz adam gelip kabile şefini alkole alıştırıyor ve Beyaz Diş'i birkaç şişe alkole alıyor. Bu kadar, yerlilerin yaşamları umurlarında değil. Doğal kaynakları umursuyorlar, çekirge gibi sömürüyorlar. Bir de yerlilerin kültürel özelliklerini alıp kullanıyorlar ve daha fazla insanı tahakküm altına alıyorlar. Predator'da uzaylı kardeşlerimiz avladıkları her canlıya karşı vücutlarına bir çizgi atarlar, bu olay Sanlardan aparmadır. Ne kadar korkunç bir döngü. Yerliler yabancı varlıklardır ve kontrol altına alınmaları gerekir, bunun için öncelikle kültürlerini yok etmek gerekiyor. Videoda şişeyi paylaşamayan yerlilerin utançla ne yaptıklarını düşünmeleri oldukça manidar, zira Davis'in anlattığına göre Kanada'da yaşayan yerlilerin zenginliğini sosyalliklerinin derecesi ve mal paylaşımları belirliyor, cimrilik en büyük suç olarak görülüyor. Şehri ziyaret edenlerden biri, evsizlerin durumunu görüp şaşkınlığa düşmüş mesela. Anlaşılacak bir yanı yok bunun; mülkiyet kavramı doğal barınmayı yok etmiştir, konut sistemi bu işe iyice mum dikmiştir ve insanlar evsiz kalmıştır. Hayır, hala anlaşılacak bir yanı yok.

Bu örnek üzerinden anlattım, geri kalanında dünyanın nasıl keşfedildiği, Batı tarzı modernliğin dünyanın her yerini nasıl kontrol altına almaya çalıştığı, işin teori tabanı unutulmadan oldukça pratik bir şekilde incelenerek anlatılmış. Spencer'ın sosyoloji rahlesinden geçen insanların Polinezya'yı keşfetmesi, koca bir okyanusa ve yüzlerce adaya yayılmış kültürel zenginlik başlı başına bir dünya mirası. Aborijinlerin maruz kaldıkları baskılar, adalara modern dünyanın ayak basmasıyla ortaya çıkıyor. Aynı şekilde Güney Amerika'nın maruz kaldığı zulüm ve öncesi de bahis konusu. Amerika'nın keşfedilmesi safsatası olmazsa olmaz, koca bir kıtada yaşayan onca insan varken neyin keşfedilmesi bu? Batı kafası böyle bir şey. The Sopranos'ta Kolomb'u ve modern zihniyeti protesto eden Amerikan yerlilerini hatırlayalım. 

Özetin özeti: Bütün toplumlar aynı gelişim evrelerinden geçmek zorunda değil. Bir insanın evinde teknolojik aletlerin, söz gelimi televizyonun olmayışı onu çağ dışı biri yapmaz. Kimin çağı, televizyon izleyenlerin mi? Çoğunluğun azınlığa tahakkümü bu şekilde ortaya çıkıyor zaten. Her neyse, Lévi-Strauss dayımız Batı düşüncesini yerin dibine sokarken tam olarak bunu söylüyordu; modernlik anlayışı teknolojik gelişmelerle, hukukla vs. eş tutuluyor. Oysa bunlar yeterince gelişmemiş toplumlarda, bu toplumların ölçütlerine göre Batı'dan çok daha ileri bir seviyede olabilir. Bu, sömürücü hegemonya için korkutucu bir düşüncedir ve örtbas edilir. Said, bu örtbasın aydınlığa kavuşması için entelektüelin görevlerini saptamıştı, Wade Davis'in kitabı, krizi evrenselleştirme açısından son derece mühim, zira topyekun bir kültürel yıkıma sürüklenen dünyayı alternatiflerin varlığından haberdar ediyor, tabii kesilen ağaçların gürültüsünden duyulursa...

Muhteşem bir kitap. İnsanın özünü unutmaması, kapitalist iktidardan daha çok korkması için okunması gerekir.

9 Ağustos 2016 Salı

Samet Ağaoğlu - İlk Köşe: Edebiyat Hatıraları

Samet Ağaoğlu kimdir, nerelerde bulunur?

Babası Ahmet Ağaoğlu, Türkçülük akımının sağ hafıdır ve zamanında memleketin önemli şahsiyetlerinden biridir. Samet Ağaoğlu Ankara'da hukuk okumuş, yüksek tahsil için Strazburg'a gitmiş ama babasının işleri bozulunca eğitimini tamamlayamadan dönmek zorunda kalmış. DP'den politikaya atılmış, 60 İhtilali'nin ardından kendi deyişiyle zindanda yatmış, çıktıktan sonra politikadan uzak durmuş ve anılarını yazarak bir dönemin sanatçı tayfasını anlatmıştır. Öyküleri hakkında hiçbir fikrim yok, iyi bir öykücü olduğu söyleniyor. Onun dışında siyasi görüşleri düz adamdan hallice. Gomünik düşmanı, Kore Savaşı şakşakçısı. Sıfır verip yolluyoruz ama anıları gerçekten okumaya değer, iyi bir anlatıcı Ağaoğlu.

İlk bölümde Ağaoğlu'yla yapılmış bir röportaj var. İlk öyküleri Varlık gibi dönemin kafa dergilerinde çıkmış, sonradan kitaplaşmış. Sait Faik, Sabahattin Ali ve Yaşar Kemal, sevdiği yazarlar arasında. Siyasete girmeyip yazı çalışmalarına daha çok zaman ayırsa daha iyi olup olmayacağını sorguluyor, siyasetin de bir nevi topluma hizmet yolunda bir sanat olduğunu söylüyor. Dostoyevski'yi pek beğendiğini belirtiyor, öykülerinde etkisi büyük. Dönemin toplumcu yazarlarını sanata belli bir perspektif dışından bakmadıkları için eleştiriyor. Yaşar Kemal'in bu konuda iyi bir dengeleyici olduğunu düşünüyor, bunun yanında gönül bağının başka sebepleri de var. 27 Mayıs'tan sonra temizlik operasyonunda Edebiyatçılar Birliği'nden çıkarılmasına karşı koyanlar arasında sesi en yüksek çıkan Yaşar Kemal'miş, hapishanede kendisini ziyaret eden sayılı insanlardanmış ayrıca.

Behçet Kemal Çağlar ve Ahmet Muhip Dıranas'la birlikte çıkardıkları Hep Gençlik dergisiyle ilgili anılardan ikisini seçip buraya koyuyorum. Dergi, Genç Türk Edebiyat Birliği'nin yayın organı gibi işliyor ve Nazım Hikmet'in putları yıkıyoruz hareketine karşı koyan isimleri bir araya getiriyor. Bir de Sodom ve Gomore olayı var. Ağaoğlu, isimsiz bir yazısında romanın anlattığı İstanbul'u ve bezgin karakterleri iğneliyor. Karaosmanoğlu cevap hakkını kullanıyor, haklı olarak nazikçe giydiriyor. O İstanbul'un gerçekten var olduğunu ve eleştirilecek pek çok özelliğinin bulunduğunu söylüyor, yaşından ötürü Ağaoğlu'nun o zamanları pek bilmemesinin doğal olduğunu belirtiyor. Zaten imzasız yazı yazmak nedir, iddia edilenler de az buz şeyler değil. İlginç.

Yaşar Nabi olayı da ilginç. Edebiyatçılar Birliği kurulurken Ağaoğlu ve Yaşar Nabi aktif olarak görev alan insanlar, eskiden beri tanışlar. Darbeden sonra Ağaoğlunun birlikten ihracında Yaşar Nabi'nin imzası en üstte. Ağaoğlu sanayi bakanıyken Varlık için kağıt sağlanmasında pek çok iyiliğinin dokunduğunu, böyle bir muameleye maruz kalmanın oldukça kırıcı olduğunu belirtiyor. Yaşar Kemal'in itirazları durumu değiştirmiyor. Nahid Sırrı'nın dergiden neden ayrıldığını bilmiyor ama Yaşar Nabi'nin bu huylarını gösteriyor fark ettirmeden. Aralarındaki mizaç farkı çok büyükmüş, Nahid Sırrı zorluklarla dolu bir yaşam sürerken Yaşar Nabi dergi işlerinden yürümeye devam etmiş. Bu olayı çok merak ediyorum aslında, belki başka anılarda daha detaylı bir bilgi edinebilirim.

Tanpınar'a gelince... Tanpınar hakkında söylenen, söylenecek çok şey var. Günlüklerini hazırlayan ikinci kuşak öğrencilerinin diyeyim, metinleri sansürlediklerini kendi ağızlarından duyduk. Neden sansürlediler? Ağaoğlu'nun güvenilmez anlatıcı kisvesine büründüğü malum, yine de gerçekleri ayıklayabiliriz gibi geliyor bana, ayıklananların arasından bu sansürün sebebi görülebilir. Tanpınar halleri bol bir sanatçıdır, duygu yoğunluğundan/yoksunluğundan kafayı kırdığı zamanlar olmuştur, parasızlıktan da. Hal böyleyken üniversitelerin edebiyat bölümlerinde kelimenin tam anlamıyla tapılan bu adamın zayıflık olarak görülen halleri bir bir ayıklanmıştır, bu tür adamları sanatçı yapan en önemli olaylar okurların gözünden uzaklaştırılmıştır. Bizdeki bilim anlayışı böyle, kafa buyken farklı bir uygulama beklememek lazım.

Neyse, yıl 1927. Yer Ankara Erkek Lisesi.

"Ahmet Hamdi Tanpınar bana bir şey öğretmedi. Bunun bellibaşlı sebebi ötekilerle aramda öğretmen-öğrenci ilişkilerinin hakim olması idi. Tanpınar'a gelince onunla hemen sadece sohbet sahneleri yaşadık. Zaman zaman hazin, zaman zaman heyecanlı, bazen de çocukça şakalarla sahneler! Üstüne başına, tıraşına önem vermez gözüküyordu. Bir omzunu biraz geri tutarak sık sık öksürüklerle kesilen kısık sesi ile daldan dala atlıyor, Fuzuli'den Yahya Kemal'e kadar şairlerin daha çok ölüm üzerindeki şiirlerini söylüyor, böylece ölüm korkusu ile bunaldığını istemeden meydana vuruyordu." (s. 37)

Tanpınar için oldukça bezgin bir adamın resmi çizilmiş. Ağaoğlu'na göre Tanpınar kendini çirkin, pek çirkin sanıyormuş. Üniversitede sevdiği kız kendisine dost olarak yaklaşmış ve en yakın arkadaşına sevdalanmış, bilmem ne. Kadın düşmanı kesilmiş Tanpınar, derste kadınları yerin dibine sokarmış. Ağaoğlu bir gün dayanamamış, ana bacı muhabbetine girmiş, abla Tezer Ağaoğlu ile olan arkadaşlıklarını hatırlatmış. Tanpınar çok utanmış da sınıftan koşarak çıkıp gitmiş. Olaylar...

Tanpınar'ın CHP'den milletvekili olmasını Esendal'ın "sanatkâr ve mistik milliyetçi" arayışına bağlıyor ve fasıl kapanıyor. Esendal'ın adı bir iki kez daha anılıyor, o kadar. Zannediyorum siyasi çekişmelerin etkisiyle şahıslara objektif yaklaşamıyor Ağaoğlu, alttan alta bir haset seziliyor. Behçet Kemal Çağlar hakkında da böyle bir şey var. Ağaoğlu devlet kademelerinde bakanlık dahil pek çok görev üstlenmiş kuvvetli bir adam olduğu için yurt dışına çıkışlar dahil pek çok sanatçının istekleriyle ilgileniyor, anlattığına göre hemen hepsine yardımcı olmuş ama anlatmadıkları ne boyuttadır, onu bilemiyorum. Sonuçta Çağlar'ın parti fanatikliği sonucu ettiği hakaretleri anlattıktan sonra diğer pek çok sanatçının mektuplarından bahsettiği gibi Çağlar'ın bir rica mektubundan da bahsediyor. "İşleriyle ilgileniyorum, lafı yine ben yiyorum" havası. Bir de Çağlar'ın Çamlıbel'i çok, pek çok kıskandığını yazıyor, doğru mudur değil midir bilemiyorum.

Başlıklar halinde alıyorum sonrasını, çemberin çapı büyüyor ve Ağaoğlu'nun kişiler hakkındaki izlenimleri derinliğini kaybediyor.

Sabahattin Ali'nin son derece güvenilmez, dengesiz bir adam olduğunu bir iki yerde daha okumuştum, doğruluk payı vardır diye düşünüyorum.

Dedikoduyu pek severmiş Ali, bu bir. İkincisi de Ağaoğlu, davayı milliyetçilerin kazanacağını söyler söylemez son tahlilde kazananların işçiler olacağını söylemiş Ali, üstelik karşı cephedeki herkesin karıları ve çocuklarının dahi öldürüleceğini söyleyerek. Gülüyormuş bunu söylerken. Sabahattin Ali'den bu kadar.

Sait Faik'i çok güzel anlatmış Ağaoğlu, sırf bu bölüm bile Ağaoğlu'nu sevmek için yeterli.

"'Âvâre' kelimesinin karşılığı yok yeni dilimizde. Serserilik değil, başıboşluk, emelsizlik değil. Belki varlığını ancak sezdiği güzellikleri arayan, bulamadığı için hüzünlü, yine bulamadığı, ya da sadece bulmak ümidiyle yaşadığı için bahtiyar bir adamın ruh hali." (s. 70)

"Serâzâttı! Hiçbir kural tanımadan dilediği gibi yazıyor, dilini bazen anlatmak istediklerini belirtmeyecek derecede bozuyordu. Roman yazmağa hevesleniyordu ara sıra. Bir yaprağında öldürdüğü kahramanını ondan sonra gelen yaprağında yaşatarak. Bu dalgınlığı sadece güldürüyordu onu." (s. 72)

Yaşadığı adanın balıkçılarının Sait Faik'in cenazesinde öğrenmeleri, kendileriyle günler ve geceler boyunca yoldaşlık eden adamın aslında çok büyük bir adam olduğunu... Ah Sait Faik!

Tayfaya farklı cepheden bir bakış bu kitap, Tarancı'dan Ahmet Haşim'e bir dönemin mühim insanları Ağaoğlu'nun kaleminde tekrar yaşıyor.

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Selçuk Baran - Haziran

Ben bir zamanlar yüksek lisansa başlamıştım, tez aşamasında kaldı. Şimdi tezi bitirmek için uğraşacağım, istikamet Demir Özlü'den Selçuk Baran'a döndü. İkisini de severim ama Demir Özlü'nün havasından suyundan uzaklaştım, hayatımın daha bir Selçuk Baran döneminde seyrettiğini hissediyorum. O zaman Selçuk Baran. Evet.

Selçuk Baran'ın bırakılmış, hassas biri olması, kuşku dolu ilişkiler yaşamasıyla bir açıdan ilgili. Hayatını ne ölçüde öykülerine akıtmıştır bilemiyorum, yine de öykülerindeki ötekilik duygusu, öyküde kurulan dünyanın renkleri, çiçekleri gibi doğayla bütünleştiren detaylar karakterler için bir çıkış kapısı olmasa son derece boğucu olabilirdi. Öyle değil, karakterler her ne kadar bir şeylerin dışında kalsalar da, bir şeyleri kaçırdıklarını hissetseler de geçici kurtuluşlarına sığınabiliyorlar. İki kurtuluş arası öyküler... Sancıyı on ikiden vuruyor Baran.

Haziran 1973 TDK Öykü Ödülü'nü kazanan bir ilk kitap. Kısa öykülerde bir durumun ince sözcüklerle çepeçevre kuşatılması, insanların tekrarlanan duygularının günden güne hayatları haline gelmesi olanca doğallığıyla işlenir. Öykülerden gidelim:

Odadaki:Yatalak adam, kızı Naciye'nin ölümünü kabullenemediği gibi karısının ekşi suratını her gün görmek zorunda ama olay karısı değil, kızının sesini bazı bazı duyuyor ve gözyaşlarıyla karışık günler durmadan geçiyor, geçiyor. Kadının şefkati uyandığı zaman hiçbir şey değişmiyor, adam ellerini yitiriyor çünkü. Duyduğu yoksunluk vücuduna sirayet ediyor. Eşinin elini okşamak istiyor ama beceremiyor. Naciye'ye sesleniyorlar sokakta, bakamıyor. Kadına göre herkes ölüyor, zamanı gelince onlar da ölecek. O zaman Naciye'yi kim hatırlayacak, Naciye nasıl yaşayacak?

İhtiyar Adam ve Küçük Kız: Çocukluktan yalıtılmak derin bir travmadır, insan hissettiğiyle yaşadığının farklı olduğunu anladığı zaman nasıl bir sıkıntı çeker? Farkına varmak için çok erken, yaşlanınca her şey için çok geç. İnsan çocukluğunu hissediyorsa çocuklarla yaşar, yoksa yetişkinlerin dünyasında kaybolacaktır. Hiçe dönüşür kişi. Gelini, yaşlı adamın odasının kapısını sıkı sıkı kapatır. Varlığı dışarıda bırakmanın beş kadim yolundan biridir bu.

"İşte, onu hayatının en önemli anında, kapalı bir kapının ardında unutuvermişlerdi. Hiç kimsenin düşüncesinde değildi. Bütün bilinçlerin ötesinde, odanın boşluğunda bir hiçti şimdi." (s. 18)

Dışarısı, gençlik, özgürlük tek bir ışığın içinde ve kapı kapalı.

Konuk Odaları: İki kanatlı bir öyküdür. Bir yanda çocuklu kadınların hep aynı günü yaşamaları ve bunu gürültülü bir biçimde yapmaları rezilliktir, iki kadın bu diğerlerine bakıp küçümser. Parklarda hep bu çocuklu kadınların izleri vardır ve sesler tepedeki bulutları darmaduman eder. Bu bir. İkinci kanatta geçmişe duyulan özlem mevcuttur, kuş gibi zarif bir yengenin mutlulukla dolu yaşamı hatırlanır, bir de kanserden öldüğü zamanki zayıflığı. Konuk odalarında hayaletler barınır, gürültüsüz olanlar.

Kavak Dölü: Misal bu kavağın varlığı neden hiç kalkmayacak bir ağırlığın sebebidir? Sadece bir ağaç. Metaforlar olmasaydı yaşamak çok daha basit olurdu.

Terzi abla yaşayan çocuklara, yaşayan ağaca, yaşayan kanaryaya öfke doludur. Neden? Yaşanamamış bir hayat, yaşayanlara karşı hınç doğurur da ondan. Eve gelen kuzen Rahmi bile belli bir alışkanlığın parçası olduğu için öfke uyandırır ama kadının hayatındaki en büyük değişim olduğu için minnetle kabul edilir. İhtiyar kız uykusu, terzinin başka bir dünyaya yolculuk biletidir belki, o yüzden geceler iple çekilir.

Anne: İnce bu öykü, çok ince.

Hawking'in filmi vardı ya, aynı durum. Anne, yatalak eşe ve çocuklara bakar ama kaçışın rahatlatıcılığına çoktan kapılmıştır. Anlam ifade ettiği ortamdan silinir, zaman zaman eve geç gelir ve eşyalarını görünce hayrete kapılır. Yerleri değişmiştir sanki, oysa kendi değişmiştir. Çocuklarına para dağıtır, eli boldur yaşamın onca zorluğuna rağmen. Sonradan komşu kadının cami hikâyesini dinler. Hoca zina eden kadınları anlatmıştır, komşu kadın anneye zinanın kötülüğünden bahseder.

Çocuğun anlatıcılığıyla görürüz her şeyi, o yüzden annenin nasıl bir tepki verdiğini yetişkin gözler görmez. İki durum da oldukça dertli. Suçlamalar bir yana, gerçeğin olası ağırlığı bir yana, yalnız bir kadının toplumda var olma çabası oldukça yorucudur. Kadın göz hapsindedir, kadının sorumlulukları vardır ve kadın ne ister, o bile bilinmez, anlatılmaz.

Yirmiden fazla öykü daha var, hepsinde farklı bir kaçışsızlık sezersiniz ya da kaçma teşebbüsü. Yalnız komşuya sabahın köründe çay ve kurabiye götürmek için uğraşan kadın, ölümlerin ardı sıra kör topal yürümeye çalışan insanlar, küçük sıkıntılar ve mutluluk çabaları. Baran'ın dünyası geniş bir dünya, her duyguya yer var.

YKY'den toplu öyküler çıktı, edinebilirsiniz.

30 Temmuz 2016 Cumartesi

Hüseyin Peker - Eli Torbalı Adam

Peker'in bu adamı, çevresindekilerin de el atmasıyla varlığı gereksizleştirilmiş insanlardan biri. Çocuklar için babalık vazifesinden muafiyet alan sıfır bir eş. İmgenin çatkısıyla kurulu dünyasında toplumsal kimliklerinden tasfiye edilen, bunu da Süreya'nın dünyayı şiir gibi gören gözlerinin ödüncüyle anlatan emekli Naci Sevgen, torbasında Yıldırım Keskin'in Yoldan Geçen Adam'ının tekilliğini taşıyor. İki karakter de bir parça gizem taşır, yoldan geçeninin ağzından tek bir kelime bile alamayız ama eğer konuşsaydı Naci Bey'e olan benzerliğini görebilirdik sanıyorum.

Tezli bir roman; önsözde yazarın kadınlar, erkekler ve çöküşten başka incelenecek bir şey kalmadığını ve Eli Torbalı Adam'ın çöküşü ele aldığını söylemesi okura bir okuma rehberi sunuyor. Bu güzel bir şey, eğer rehbere ihtiyacınız varsa. Bir diğer mevzu, Peker çoğu romanı ve yazarı gözden geçirdiğini, büyük olaylardan ve sürprizlerden başka bir şeye pek rastlamadığını, büyük duranın, doğal akanın ta kendisi olduğunu söylüyor. Katılıp katılmamak okurun elinde, benim için o büyük olaylar kadar büyük sözler bunlar. "Sanat yapıtının o yapmacık, hep olağan üstü olma edasından sıyrıldım bir türlü." (s. 8) Yapıtı nasıl ele aldığınızla alakalı bir olay bu; büyük bir sanat olayıyla karşılaşmayı umuyorsanız veya öyle bir iddiası varsa yapıtın/sanatçının, aşırı yorumlama ve ön kabullere açık hale gelirsiniz. Oysa sanata bir ağaca, denize, insana yaklaşırmış gibi yaklaşmak lazım, sanatın nefes almaktan farklı bir şey olduğunu söylerseniz size inanmam. Peker'e de inanmamayı seçiyorum ve burayı dağıtıyorum. Son olarak, Peker bunları Fante ve muadillerini okuduktan sonra yazdıysa büyük ayıp etmiş demektir.

Naci Bey, gerek kışkışlanmasının, gerek bir işe yaramayı özlemesinin etkisiyle eline torbasını alır, sokaklarda teneke kutuların peşine düşer. Çocuklar bu yaşlı adamdan kaçar, otobüs durağındakiler etraftaki hedefleri belirler ve adamı oradan oraya sürüklemenin mutluluğuyla güne başlarlar. Beyefendinin çocukları git demez, demeye getirir. Etrafındakiler bir iş tutmasının iyi olacağını söylemez, düşündürür. İpi herkesin elinde bir adam, herkes de kendi elinde oysa. Anne hastalandığında babalarının şefkatini anımsamaya çalışan çocuklar, hayatları yolunda gitmeyince bildikleri insanlara sığınmaya çalışırlar. Naci Bey bunlardan biri, ne ki tasfiye edildiğini söylemiştim. Çok uzaklardan, o iyi tanıdığı adamı geri çağıramaz. Anılarındaki, kişiliğindeki her bir boşluk sıkıntıyla dolmuştur. "Her gün üzülürüz biz insanlar. Üzülmeyi severiz. Günün yarısını üzülmeye ayırırız. En ünlü komedyenler bile sıkılıp durmadan edemezler. Sıkıntı günün hasatıdır." (s. 22) Birkaç gediğini sokakta tanıştığı insanlarla doldurmaya çalışır, torbasının dolmasıyla benzer bir ferahlığın peşindedir. Herkesten öte bir yerleri taramak, kendi başına çalışmak, bilinmeyenin doğurduğu merakı gidermek...

Evdeki soğukluk, bir zamanlar tanıdığı yabancıların sıkıntısı ve alışkanlıkların tozu duman boğuntusu yetirir, İstanbul'a gittiğini bildiren bir mektup bırakır ve tamamen sokaklara ait olmak ister. Huzursuz bir ruhun çıkmazlarını yaşayıp geri döner, işe girer ve yazdıklarını yayımlatabileceği bağlantılar kurar. Bir şeyler yaratmanın yeniliğini arar kısaca; yeni bağlantılar renk çeşitliliği yaratabilir. Dener, ötesine ben karışmıyorum. Okuyun.

Sonda romandan koparılmış iki öykü var, beyefendinin sıkıntılarına iki güzel örnektir.

Peker'in romanı Vüs'at O. Bener'inkilerle benzer karalıktadır. İlkinin siyah tonlarının çeşitliliği fark yaratır, bu romanın okunmasında fayda vardır. Sıkılan bir siz değilsiniz, onu görmüş olursunuz.