26 Mart 2017 Pazar

Ömür İklim Demir - Muhtelif Evhamlar Kitabı

2016 Haldun Taner Öykü Ödülü.

İçler Dışlar Çarpımı: Edip Cansever'den bir alıntı. Şeylerin farklı bir acıya dönüşmesi.

Melda'nın gazetede okuduğu burç halleri, izlediği televizyon, duyduğu mahalle dedikoduları hep kendine yönelmiş oklardır. Ağır bombardıman altındadır, her yerden atak yemektedir. Ölen eşi Murat Bey'in fotoğrafı pek bir şey söyleyecek gibi değildir, yalnızlığının sabitidir. Çeşitli huyları hatırlanır ama aralarında pek az mutluluk vardır, birlikte yaşanan yılların doygunluğundan geriye pek az şey kalmıştır. Bu bölümde eşyaların ve insanların pek bir işe yaramaması, acıyı depolayıp küçük parçalar halinde sunması vardır. Hatta bu konuda güzel bir şarkı sözü var: "There's nowhere to set my aim / So I'm everywhere"

Melda gazetenin yalnız kalpler köşesine bakar ve kendini anlatır, yalın. Rumuz Siyah Lale. Hala kokar ama yastan çıkmamacasına. Cevap gelir: İhsan. Bu noktadan sonra işler benim açımdan garipleşti, çok garipleşti. İhsan Bey'i tanıyorum, kendisinden çokça kitap aldım. Zonguldak'ta otobüsten inip servise biniyorsunuz, servis sizi çarşıda bırakıyor. Raylardan geçiyorsunuz, çarşıdasınız. Fenere doğru yürüyün, kültür merkezini geçin, sağda bir kırtasiyeci var. Bir bölümünde kitap satarlar, arada bir kere basılıp bir daha yüzüne bakılmamış kitaplara denk gelebilirsiniz. Tren istasyonuna yürümeden önce buraya uğrardım, yükümü alıp Filyos'a doğru devam ederdim. Tabii öyküdeki İhsan Bey yirmi yıl öncesinin İhsan Bey'i, hatta o kitapçı artık yerinde yok ama bu okurlar için. Benim için İhsan Bey gayet kanlı canlı, sıcak bir insandır. Adının İhsan olmaması önemli değil, anlatabiliyor muyum?

Neyse, mektuplaşırlar ve İhsan Bey madem öyle, der, acılarımızla tanışacaksak ben de kendiminkini anlatmalıyım, fotoğraf yollamayışım bundan. 70'lerde üniversitede okurken ister istemez siyasi olayların içinde yer aldık, belki memlekette bir çiçek açar, sonrası orman olur. Özgür. Önce kendimizi kök salmalıydık, salamadık. Emel ortadan kayboldu, izini bulamadım. Ruhumun yarısını kopardılar. Sonra beni aldılar, işkencelerde diğer yarım kayboldu. Kabuğumun içi boş olarak Zonguldak'a döndüm, Figen'le evlendim. Emel'in hayaleti beni hiç bırakmadı, Figen ikimizle birden yaşayamadı ve ayrıldık. Şimdi dolmaya çalışıyorum, görüşmek isterim.

Görüşürler, ağızlarında bir heyecanla kıvranan sözcükler. Melda -söylenişi Emel'e yakın- geç kalır, asansör bozulur ve İhsan'ı geç bulur, erken kaybeder. Tuvaletteyken bomba patlar, mekanda insan uzuvlarından bir resmi geçit düzenlenir, İhsan da kıyafetlerine yayılan koyu kırmızı lekeyle kaosa katkı sağlar.

"Hikâyeler hep böyle kötü mü bitmeli?"

Yaratıcının -yaşam, kurgu, neyi yaratırsa- zihninden bu soru geçer ve sayfa çevrilir. Bittiği düşünülüyorsa evet, kötüyse yine evet, bir hikâyeyse anlatılan, yine evet. Yoksa her şey akar ve akışın içinde iyi veya kötü diye bir şey yoktur.

Vasati 40 Yaş: Bankacı. Parıltısız bir yaşam, çocukluğundan şimdiye öngörülebilir, değişkenlik göstermemiş. Seçici geçirgenlik ölçüsünde dışa kapalı, geçirdikleri de vasatlığı sürdürme konusunda başarılı: Seviştiği kadınlar, sokaktaki insanlar, iş arkadaşları... İçinde değer verilecek bir şey bulamadığı için dışına da taşamıyor, hiçbir şey onu taşıramıyor, öylesi bağıllıktan uzak.

İş çıkışı İstiklâl'de dolanırken denk geldiği üniversite arkadaşı, çiçekçiler falan, sıkıntısını doyuran detaylar. Çiçek al ulan, diye bağırdım okurken, alsana bir tane! Ver birine! Verme, elinde taşı. Ver, kurtul. Verme, faize yatır. Ver, sohbet olsun. Verme, çöpe at. Ver, yenisi bitsin. Verme, gözüne dizine dursun. Ver, Eros çalışsın. Verme. Ver.

Pastanede, cam kenarında bir adam. Bir şeyler yazıyor, yırtıp kalkıyor masadan, gidiyor. Adamımız herifin masasına geçiyor, yırttığı kağıdı açıp okuyor. "Sevgili Melda, saatlerdir seni bekliyorum," falan, bir şeyler... Melda geliyor, adam İhsan oluyor. Bak, gördün mü, öngörülemez olduğunda hayatın nasıl değişiyor, kendin olmasan bile bir başkası olabiliyorsun, Melda sana geliyor. Tabii yukarıdan bir şey kahkahalar atıyor, bomba patlamadan önce. 1995'e girmeye günler kala.

Melda eve geliyor, bir mektup. İhsan'dan. Ağlayarak açıyor zarfı, kağıtta bir tarih. 15 Ocak. Delirmek serbest, Melda kahkahalar atıyor, evini tanımıyor, elleri kendinin değil.

Sonsuz Rasim Abi'ler Diyarı: Gecelerin Yargıcı Rasim Abi dinlemekte bir dünya markasıdır, topladığı kağıtları okumaya kalksa başka bir dünya markası olacakken ihtimalleri pas geçmiş, bizim hayattan soğumuş adamımıza dost olmuştur. Adamımız da önemli ama Rasim Abi yeri alınabilecek joker adamlardan biridir, mühimdir.

Adamımız boşanır, sevdiği kadının nefret edilir hale gelmesinden duyduğu şaşkınlığı bürokratik ayrılıklarla süsler. Eh, işin gücün pek de bir önemi kalmaz artık, tazminatı verilerek işten atılır. Sonrasında Rasim Abi'yle dolu yıllar başlar. Çöpleri eşelemek, sinyalcilik, gemi dikizciliği meslek haline gelir ve Rasim Abi soğuktan donana kadar böyle devam eder her şey. Adamımız Rasim Abi'nin bıraktığı boşluğu doldurur, kendi boşluğuna bir başkası gelir. Halef-selef döngüsü yıkıntılardan oluşur, yaşam mükemmel bir şekilde parçalanabilecek bir şeydir.

Dün Gece Ansızın: Yaşanamayana, yaşandığının farkına varılmayana nostalji derlermiş, metalcilerin nostaljisi bir öykü.

Adam gecenin bir körü uyanır, eşi ve evi falan, her şey yerinde. Zaten problem bu, her şey olabildiğince yerli yerinde. Geçmiş hariç.

Laylaylom'da konserden çıkarlar, bok gibi çalmışlardır muhtemelen. Bunlar gerçek. Taksicinin biri bunları dövmeye kalkar, bunlar taksiciyi döver. Gitar sağ olsun. Bir kısmı geçmiş, bir kısmı rüya. Rüyada Ceren var, sohbet muhabbet, eyvallah, bunlar var, bir de zaman geçtikçe azalmamış ihtimaller var. Yine bir şarkı: "Do you remember when it didn't used to be so dark /
And everything was possible still?"

İşten atılmış bir mail bu, son derece kurumsal bir kişinin adı, soyadı, pozisyonu, şirketi, kendisine ait olmayan nesi varsa, yabancılaştırıcı ne varsa bu samimi anlatının dibine kibrit suyu döker. Arkadaşa giden bir ney, bir parça özlem.

Kartela: Tahsin Yücel'in Söylemlerin İçinden nam güzel bir kitabı var, orada Özgür Kadınlar başlıklı bölümde incelenen kadın bu öyküdeki Ceren'dir herhalde. Kadın dergilerinin "özgürleştirici" etkisiyle kafese kapatılmış, putları yıkarken yeni putlar yaratmış bir kadın Ceren, son derece tüketici, son derece kalıplanmış. Jülide'si camdan aşağı bakıyor, ben kuştur diye tahmin etmiştim ama kedi çıktı ki şaşırmadım. Neyse, bizim Rasim Abi aşağıda kağıt topluyor, mekan Bostancı. Cadde'nin başlangıcı, araç sesleri zenginliği haykırıyor, Ceren'in ekonomik gücünü gösteriyor. Gelen telefonla ailesini seziyoruz az çok falan, böyle küçük detaylardan kişiliği ve sosyal konumu hakkında bilgi sahibi oluyoruz.  Rasim Abi demiştik, kapı çalınıyor ve Ceren kimlik sormadan kapıyı açıyor. Alıyor bir tecavüz korkusu, kendisinden sonra devam edecek yaşama ve güzelliklerine imreniş. Oysa şeker gibi adam Rasim Abi, hiç olur mu öyle şey? Olur, Yücel'in kitabından bir tane alıp okuyunuz.

Gibi öyküler. Ömür İklim Demir'i beğendim, sıkılırcasına beğendim. Detayları güzel, imledikleri güzel ama ikinci kitabı bu güzel kitabına benzerse okuyacağımı sanmıyorum. Nasıl diyeyim, kendinden çok sesi öykülerine taşıyormuş gibi geldi, karakter tasarrufuna hiç girmediği halde. Bakalım.

22 Mart 2017 Çarşamba

Paul Auster - Yazı Odasında Yolculuklar

Paul Auster hikâye anlatmanın, daha da önemlisi hikâye güzellemesinin ekmeğini yiye yiye bitiremiyor. Senaryolarının başarılı olduğunu düşünüyorum, yarattığı dünyalar oldukça güzel ama romanlarında bir parça tekrara düştüğü izleniminden kurtulamıyorum. Keyifle okumaya engel mi bu, değil ama egemenlik sınırlarının dışına çıkmaya çalışmak da gerek...li değil aslında, adam bildiği şeyi yapıyor, iyi de yapıyor. Okura da okumak düşüyor. Beğenmeyen okumasın, değil mi? Değil, yine de okuması lazım, Auster büyük bir yazar çünkü. Üçlemeden, diğer metinlerinden birçok karakter alıp resmi geçit yaptırabilir, tanıdıklarla karşılaştırabilir, Bay Boş'u kendisinin kopyası olarak yaratmış, ilerlemiş yaşına rağmen malafatının hala çalışıyor olduğunu göstermiş olabilir. Olasılıkları kullanır Auster ve hikâye neyse sürdürür, bitirmez. Yavanlıktan kurtulmak için yeterli olup olmadığı tartışılabilir, tartışılsın.

Ne oluyor, Bay Boş uyanıyor. Odada bir yazı masası, yatak ve iskemle var, lamba gibi ıvır zıvırlar detay. Tepede parmaklıklı bir pencere, ışık yeterli. Lambanın üzerinde "Lamba" yazıyor, Duvarın üzerinde "Duvar". Askeriye mantığı. Odaya gelip gidenler var, Bay Boş'un bir yerlerden çıkarmaya çalışıp çıkaramadığı insanlar. Auster'ın ödünç aldıkları. Fotoğrafları masada mevcut, hepsinin 30 küsur yıl önceki halleri var ki geldikleri metinlerdeki hallerinin fotoğraflarıdır. Neyse, adamımızın sağlık durumu pek iyi değildir, tedavi gördüğü izlenimi yaratılır. İyileşmeye çalışırken Anna falan gelir, Annalı bölümlerde bazı cinsel anlara yer verilir, Auster'ın henüz ölmediğini anlatma şekli olduğunu düşünüyorum. Sonrasında masadaki metni okumaya başlar Bay Boş, hikâyeye kaptırır kendini. "Kelimelerden başka bir şey değil, der kendi kendine, kelimeler insanları korkudan neredeyse öldürecek güce ne zaman sahip oldu?" (s. 16) Sadece korku da değil, yaşamın imitasyonudur söz konusu olan. Metinde üçüncü dünya ülkelerinde çıngar çıkaran bir süper gücün adamlarının maceraları vardır ama bu maceralar da kendi içlerinde çeşitlenir, yer yer alternatifleri sunulur, metnin dışına çıktıkça Bay Boş'un çevresiyle tecrübesinin metinle alakalı noktaları göz kırpar. Ardışık anlatılar birbirleriyle iç içe geçer, bir hikâyenin kaldığı yerden başka bir hikâye devam eder. Bu durumda kişilerin, olayların tamamen anonimleştiği bir dünyaya ulaşırız. Olasılıklar dedim, hepsi devreye girer, birbiriyle bağlantısız gibi görülen uçlar birleşerek akışı sürdürür.

Son: Uykuların Doğusu. "Bir hikaye sonsuzmuş gibi göründüğünde, kendine ulaşmış demektir çünkü. Bu da, az şey değildir hikaye açısından. Bilirsin, ne kadar çırpınırsa çırpınsın, kendine ulaşamayan bir hikaye başka noktalara da ulaşamaz."

Tekinsiz oda hoşuma gitti, onu söyleyip bitireyim. Bay Boş kendini kilit altına alınmış gibi hisseder ama kapının kilitli olup olmadığından hiçbir zaman emin olamaz, buna rağmen kapıyı açmayı denemez de. Onun yerine parmaklıkları yoklar, yapılamayanı yapmaya çalışır ki hikâye buna izin vermez. Zira Bay Boş, doldurulmayı bekleyen bir hikâyedir, hikâyenin ta kendisidir ve dolana kadar odadan çıkmasına izin yoktur ki dolduğu zaman boşluğundan kurtulması mümkün değildir. Kanıt, üstteki alıntı. Auster'ın sondaki açıklaması olmasaymış daha iyi olurmuş tabii, Toptaş çok daha iyi bir şekilde anlatmış mevzuyu.

Güzel, okunsun. 

Friedrich Dürrenmatt - Yargıç ve Celladı

Polisiye görünümlü bir kanun-güç çatışması romanıdır.

Bir polis görev bölgesinin dışında, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeki aracında ölü bulunur. Kafasına bir tane sıkılmıştır, temiz.

Berlach nam yaşlı kurdumuz, süper hafiyemiz işin peşine düşer. Dr. Lutz'a gidip akıl danışır, ardından Tschanz'ı da yanına alarak araştırmalara girişir. Civarda Gastmann nam nüfuzlu bir dayının evi vardır, izler bu evi gösterir ve bir gece araştırmaya giderler. Klasik müzik orkestrası döktürmektedir, ev kapkaranlıktır, bizimkiler davetlilerin kendilerini müziğin dalgalarına bıraktıklarını düşünürler ki köşeden iri kıyım bir köpek Berlach'ın üzerine atlar, Tschanz biraderimiz köpeği vurur ve silah sesine gelen nüfuzlu bir albay, uzamalarını ister. Uzarlar, Berlach'ın koluna köpek ısırmalarından korunmak için bir aparat taktığını görürüz falan.

Polisiyelerde işe karışmış herkese kuşkuyla yaklaşıyoruz, yazarın bıraktığı ekmek parçalarını takip ediyoruz ister istemez. Eh, öyleyse neden bu aparatı açıkça göstersin? Bir katakulli var belli ki. Dönüş yolunda bir de gerginlik yaratır Dürrenmatt; Tschanz direksiyona geçer ve Berlach'ın sessizce yanaşmasından kıllanır, öldürülen polis de böyle öldürülmüştür ve beynine girecek kurşunun korkusuyla taş kesilir Tschanz. Tabii böyle bir şey olmaz, böyle bir şey romanlarda bile olmaz yavrucuğum. Kuru sıkı gerilim. Böyle olmayanlar da var, mesela Berlach'ın evine giren ve kim olduğunu sona kadar öğrenemediğimiz yabancı ve aynı şekilde en sonda kimliği ortaya çıkan gizemli adam; Berlach'ın İstanbul'da staj yaptığı günlerden tanıdığı, kötülükle beslenen bir alengirli herif ki en sonda inceleyeceğim bunu. Tschanz'ın öldürülen polisin kız arkadaşına yürümesi de var ki aslında hiç de gerek yokmuş buna, gizemi ortadan kaldıran bir detay olmuş ama işin polisiye kısmının kasıtlı olarak zayıf bırakıldığını düşünüyorum.

Berlach, Gastmann'ın sorgulanması için Dr. Lutz'un devreye girmesini ister ama karşılarına yine albay çıkar. Lutz'a o evde çok önemli beynelmilel görüşmelerin yapıldığından, dümenin açık edilmemesi gerektiğinden yoksa birilerinin canının fena yanacağından bahseder. Hukukun önünde engel, bu bir. Mevzuyla alakalı zibil gibi film, kitap var, geçiyorum.

İkincisi, kinizm. Gizemli adamımızla Tophane civarında sabahlara kadar içen Berlach, onu yakalamak için ant içer ve ayrılırlar, bu cinayete kadar yıllar geçmiştir ve Berlach sözünü unutmamıştır ama herifi enseletecek bir kanıt, bir ipucu, hiçbir şey bulamaz. O zaman ne yapar, sizi kitabın adına alıyoruz. Yargıç olur, celladına iş gördürür ama kim ne yapar, söylersem olmaz. Polisiye bu. Bir tane spoiler patlatayım, tamam; Gastmann bizim gizli kötü çıkıyor sonunda.

"Gastmann'da kötülük bir felsefe ya da içgüdüden kaynaklanmıyor, yalnızca özgürlüğün bir ifadesi, hiçliğin özgürlüğü." (s. 71)

Diyojen'i fıçısından çıkartıp Gastmann'ın yerine koyun, aynı şey. "Yapılabiliyorsa yapılabilmeli" mantığı bu arkadaşlardan türemiştir, zaten o yüzden Antik Yunan'da kimse bu herifleri sevmez. "Delirmiş bir Sokrates," demiş Platon mesela, Diyojen için. Mutlak özgürlüğün içinde iyilik ve kötülük diye bir şey yoktur. Kiyoşi Kurosava'nın Kurîpî'sini izlerseniz orada da benzer bir herif var, başlarda. Bizim ABD'li meşhur sapık da böyle. Say say bitmez.

"Meh" deme cüretini gösteriyorum, Dürrenmatt'a devam edeceğim ama büyük bir şevkle değil.

18 Mart 2017 Cumartesi

Blaise Cendrars - Yolculuk Notları

Öylesine bunaldım ki dün caddeden karşıya geçeceğim, geçemedim. Ölüyorum sandım, kaldım öyle. Geri adım attım, yol veren kadın yüzüme anlamsız bir ifadeyle baktı, ne yapıyor lan bu der gibi. Kadın beni bekledi, ben şöyle bir gökyüzüne baktım. Kapkara bir şey, bazen bakılacak gibi değil. Damlalar düşüyor, moleküller hareket ediyor, onun da bir sürü işi var, hak vermek lazım. Her zaman gününde olmayabilir.

Kadın hala bekliyor ama yüzünde o anlardan birinin yaşandığını anladığına dair bir ifade belirdi. Gibi geldi bana. Geçtim sonra. Baktım; tren yolu yapılıyor. Duydum; stadyumdan sesler geliyor, Kadıköy aynı. Kadıköy yeni insanları tanımadıkça hep aynı.

Eh, okuduklarımı bir kenara attım. Cohen'ın biyografisi bu kafayla okunacak gibi değil. Ernst von Salomon'un Soruşturma'sı neredeyse 1000 sayfa, bir de kitabın olayı değişik; Almanların II. Dünya Savaşı arifesindeki siyasi-sosyal yapısının çok ince ayrıntıları var, araştırma yapa yapa okuyorum mevzuları anlayabilmek için. Neyse, onlar beni öldürmeden hemen yolla, yolculukla, yolsuzluğumla alakalı bir şeyler okumalıyım derken Paterson'ı izledim iyi mi, ulan bunların içimi ferahlatması gerekiyordu? Kim demiş, kendi kendime uydurdum mutlu olmam gerektiğini. Ben bu filmi beş defa, on defa daha izlerim sanırım. İçimi ferahlattı ya, mutsuzluğu da uyduruyorum bir yandan ki üretebileyim. Yeni şarkılar çıksın, yeni öyküler düzeyim, yeni bir şeyler yapayım. Ebru kursuna başlayayım, raks edeyim; mesela tango. Tamam, değişim içten başlayacak falan, eyvallah da her zaman olacak iş mi bu? Değil, o zaman bir uçurtma uçurayım diye sahile gittim bugün. Uçurtma satıcıları gelmemiş. Geçtim artık ondan bundan. Şikayetçi değilim, sıkıntım biricik ama bazen söküp atasım geliyor. Kitap okuyorum ben de, kitabın biçimlendirdiği bu yeni teselliye ne ad koyayım?

Deniz.

Cendrars'ın deniz yolculukları kartpostallara yazılmış şiirlerde sabit. "'Şiiri önce yaşamak gerek - yazılması fazlalıktır.'" (s. 17) Yaşadıklarını paylaşmak istediği için dostlarına yolladığı kartlara yazıverir şiirlerini. Satie, Cocteau, Dos Passos, Apollinaire, Miller yakın dostlarıdır, şiirlerde bazılarının adına rastlanır.

Cendrars'ın yolculukları sadece kendi içindir; durmadan ilerlemek, gitmek ister ve her şeyi ardında bırakır. Kadınlar, arkadaşlar, kentler... "Seviyorsan gitmek gerek / Karını terk et çocuğunu terk et / Kadın erkek dostunu terk et / Kadın erkek yârini terk et / Seviyorsan gitmek gerek" (s. 24) Sunduğu manzarada duyulur ama sesi yüksek değildir, bakışı bozmaz, hatta sesiyle bakışı birleştirdiği de olur. "sağır edici bir tantana taş bir duvarın geçişi / Sonra madeni bir köprünün şelalesi / Makasların aksak sazı bir garın şamarı öfkeli bir / tünelin çeneye çift kroşesi" (s. 21) Tünele girildiği an iki kulaktan gelen uğultunun titreştirdiği çeneye sahip oldum, ikinin bir olduğu böyle nadir anlarda gerçekten o yolculuğa çıkmış gibi hissederim. Güzel bir şey.

Tekillik, bütün şiirlerin izleği. Kadraja başkalarının girdiği şiirler vardır, onlarda bile bir çift kulak, bir çift göz ve bir yürekten fazlasına yer yoktur. Yalnızların uykusuyla uyudum der Cendrars, kendini uykuda bile garantiye almış yani. Yalnızlığını rahatsız edenlere muziplik eder mesela; el yazısıyla bir iki kelime istendiğinde kelimeleri yazar, bir de mürekkep damlatır ki yazdıkları okunamasın.

Cendrars'ın şiiri yüksüz, yolculuklarda yanına aldığı sandığı 57 kilo çekse de şiirlerini tartsak pek bir şey tutmaz. Az sözcüğe sıkıştırdıkları arasında ülkeler, limanlar ve çağrışanlar var. Öyle manzaralara denk gelir ki Picasso'yu Alman dışavurumcusu olarak hayal eder, uçlar birleşir.

Yoldur istediği, bir de kağıt. Hikâyelerini, duyumsadıklarını anlatsa yeter. Yolculuğun sonu yaklaştığında perişan olur, şiirini yazar, yola düşemeyenlere lombozundan dünyayı sunar. Ne güzel!

"Bugün belki de dünyanın en mutlu adamıyım / İstemediğim her şey var / Ve pervanenin her dönüşü beni hayatımda istediğim / tek şeye biraz daha yaklaştırıyor / Vardığımda belki de her şeyi yitirmiş olacağım" (s. 128)

16 Mart 2017 Perşembe

Mark Rowlands - Filozof ve Kurt

Hikâye, uyumsuz bir filozofun kurt yavrusu edinmesiyle başlıyor. Tam bir sahiplikten bahsedilemez tabii, kurtlar doğaları gereği köpeklere ve benzerlerine göre daha özgür hayvanlar. Köpekler kurttan evrildikten sonra evcilleştirildiklerinde vahşiliklerinden çok şey kaybetmişler, yaşamları bambaşka bir yöne sapmış. Kurtlar öyle değil, hele Brenin hiç değil. %98'i kurt, yasalar gereği %2'lik bir gen kokteyli gerekiyor. Her neyse, adamımız yirmili yaşlarına gelirken Brenin'i eve getiriyor ve macera başlıyor. Filozofumuz üniversitede verdiği derslere kurduyla birlikte giriyor, hayvanın öğrencilerden birinin çantasını yemek bulma umuduyla deşmekten başka bir yanlışı olmuyor. Geri kalan zamanları birkaç konunun etrafında ele alınıyor. Ölüm, yaşam, özgürlük ve benzeri meseleler.

Kurtlarla koşan kadınların yanında erkekler de var. "Kurt insan ruhunun meydanıdır; sizlere bunu göstermeye çalışacağım. Kurt, kendimize dair anlattığımız hikâyelerin gizli saklı köşelerinde kalanları, görünen ama söylenmeyenleri ortaya çıkarır." (s. 15) Maymuna da yer veriyor filozofumuz; açgözlü, fırsatçı, gösterişçi yönümüz. Kıyaslamalara bakınca maymunun değerlerinin kıymetsiz olduğunu ortaya çıkarıyor, kurt her zaman ölçülemeyen ve takas edilemeyenin daha değerli olduğunu ortaya koyuyor. Sona geldiğimizde yanımızda kalacak olan maymun değil, kurt. Ruhumuz. "Hayat öncüller ve sonuçlar için kaypak bir yerdir." (s. 22) Bu cümleyi çok sevdim. Olasılıklara boğulmuşken dışarıda kesinlik aramak nafile. İç, işte orada bir sabit bulabiliriz.

Erkekler ve eğitim konusu. Ego kapıştırması gibi bir hata yaptığımızı söylüyor Rowlands, boyun eğdirerek eğitimin tersolarından bahsediyor. Kurtta bu yok, sahibini izlemek zorunda bırakılması ve kendi mekanik zihninde örüntü oluşturması nadir çözümlerden biri. Zihin yapıları farklı; köpekler daha kolay eğitilebilir, kurtlar problemleri daha iyi çözebilir. Birçok adımdan oluşan çözümlerde kurtların üstünlüğü bariz. Uygulama gerekiyor tabii, pratik şart. 

Mehmet'i anımsıyorum, askerlik arkadaşım. Felsefe okumak üzereyken ailesinin zoruyla iktisada dümen kıran yenik filozof. Öğle yemeğinden sonra ağaçların altına serilip ertesi sabah toplayacağımız sigaraları bir bir tellendirirken edebiyat, felsefe konuşurduk. "Antik Yunan aga, ateşi mi öğrenmek istiyorsun, ateş yakacaksın! Kafa bu!" derdi. Hey Bigalı be! Neyse, Rowland da şunu diyor: "Bazı felsefeciler hâlâ hayvanlarda akıl olup olmadığını sorgulamakla meşgul. İronik, hatta komik bence. Hayvanlar düşünebiliyor mu? İnanabiliyor mu? Mantık yürütebiliyor mu? Hatta bir şeyler hissetmeye muktedirler mi acaba? Kafalarını gömdükleri o kitaplardan kaldırıp bir ara köpek eğitmeliler." (s. 42) Tabii bu artık felsefecilerin alanından çıkmış durumda, bilim adamları deney üstüne deney patlatıp işi bir ölçüde çözmüşlerdir ama olay bilimden ziyade sezgiyle alakalı zaten. Hayvanlarla yaşanan deneyimler cevapları beraberinde getiriyor. Etkileşim söz konusu; Nietzsche'nin öz disiplin yoksa başkası tarafından disipline edilme mevzusu devreye giriyor. Sezilen tam olarak bu sanıyorum zira köpek/kurt/ejderha gibi hayvanlarla bu tür bir yakınlık hiç kurmadım. Devam: Sartre'a bağlar Rowlands ve kurtlarda özün varoluştan üstün olduğunu söylüyor. İnsanlar binlerce değişik şekilde yaşarken hayvanları tek bir doğaya hapsetmenin nesi mantıklı? Bu yüzden onlara da ahlaki bir hak atfedilmeli.

11 yıllık bir yolculuğun ardından Brenin ölüyor ve Rowlands bu kitabı yazıyor. Dosta bir selam, hayatla yüzleşme. "Kayıplarımızın hatıralarını bilinçli deneyimlerimizde değil hayatlarımızda buluruz." (s. 55)

Kısacık anlatmış oldum, fikir vermiştir sanırım. Şunu da yazayım, bunu da yazayım diyorum, sonra yazacaklarım birikince pes ediveriyorum. Pes. Wittgenstein, Aristoteles, Sartre, Aquinas vs. değinili, hoş.

15 Mart 2017 Çarşamba

Hüseyin Peker - Rüzgârlı Ceket

Peker'in öykülerinde iki şeyi çok seviyorum, biri doğalarının ötesindeki, berisindeki, tam ortasındaki imgelere açık nesneler. Arkadan parlayarak bakan bozuk paralar, dünyanın en gereksiz saat kuleleri olarak insanlar, göğün ıslak yarasından başlayan sabah, bir çok şey. İkincisi şiirle öykü arasına sıkışmış anlatılar. Son öyküde şu: "Kimseye benzemeyen imgeler parlattığını fark ettiğin gün, hayat seni daha fazla gün almaya taşıdı." (s. 137) Hayat, biçimini çoğaltanları kolay kolay yollamıyormuş gibi. Türevleri içinde Peker'in duyarlılığı pek erken patlamış, toparlaması sonraya kalmış bir volkanı andırıyor. Gök kapanmış, şiir olmuş da yamaçlardan öyküler derlenmiş sanki. Nasıl anlatsam... Sahaftan şiirlerini bulup aldım, sonra öykülerini ve romanlarını okudum. Almaşık bir ağaçtır herhalde Peker, yere/göğe dallarla kökler birbirine dolaşık büyür. Bilen görür, Seferis'in yaşadığı evi araya dereye sıkıştırması kadar güzel bir inceliği kim nereden bulacak yoksa?

Pek röportajı yok Peker'in, Facebook'tan takip ediyorum ara sıra. Dergilere şiirler yazıyor, başkaca da... Yaşıyordur herhalde istediğince. Büyük uğraş. Uğraşı karakterlerine de yansıyor, sürgit sıkıntıların tam orta yerinde yakalıyor onları Peker. Kriz anları, doruk anları, üç beş sayfaya sıkıştırılmış durumda, sihirleri cabası. Kesik, parçalı anlatı sağ olsun.

Dört bölüm.

Deprem Artıkları: Aynı adlı öyküde Ender. Parçalı ailenin yırtan tek ferdi, askerliğinin yanına hukuk eğitimini sıkıştırır, Kocaeli'de içtihatların arasında ölür. Halasıyla annesi otobüse atlayıp Kocaeli'ye giderler, yolda ayrı ayrı Ender'i hatırlarlar. Biri acısının koruna gömülür, diğeri yıkıntılar arasında pahada ağır ne varsa torbasına koyup götürmek ister. Geçmişinden geriye ne kaldıysa yanına almak için son fırsat. Sonu da kalmamış ya.

Yine torba. Peker'in çoğu öyküsünde torbaya denk gelirsiniz. Eli Torbalı Adam başka bir şey.

İki Sarsıntı'da Gölcük'ün yıkıntıları arasında kalmaktan son anda kurtulan adam, kendisini terk eden eşiyle çocuğunu ararken alımlı bir kadına rastlar. Her yeri deniz kokusunun kapladığı bir geceden sağ kurtulduğunda güdülenir, çoğalmaya. Kaç sarsıntı ama; kadından tat alamayacağını anlaması bir, eşi falan iki, sarsıntının kendisi üç, kendisi dört?

Yılancı Gerilla. Kayıp askerli öykü, hani şu babasının aradığı, Telos'tan çıkan başka bir kitapta da vardı. Geçtim. Cabir. Yakılan köyünden kurtulduğunda eş dost yardımıyla yaşama başka bir yerinden taktı kancayı, üç de çocuk yaptı. Evlendirdi birini, yakılan evinininki gibi bir anahtarı oğluna verdi. Evler barınmak için ama alevlerin döşeği başka.

Diğer öykülerde düşen gölgenin bırakmadığı bereket var, dağ ve askerler arasına sıkışmış insanların hikâyelerinde zulüm kısık sesli, orada bir yerde. Cudi'nin eteklerinden akan sulara ahlar karışmıştır.

Geri kalanlara ne diyeceğim, geçinmenin yirmi farklı yüzünden hiçbiri gülmüyor desem yetmez, bayram sabahlarının birahane hikâyeleri buruktur desem yetmez, toplumun ayrı kutuplara attığı kadınla erkeğin birbirini bulamaması derttir desem yine yetmez.

Peker çok, çok kendine has. Siz görmezseniz kimse söylemez, ben söyleyeyim. Ucundan yakalamaya bakın, okuyun bence.

Lars Iyer - Dogma

"Dogma: Entelektüel akımımızın adı bu olmalı; hemfikiriz. Kendi 'iffet yeminimizi', kendi manifestomuzu yazmalıyız. Magdalen Köprüsü'nde Cherwell'in üstüne eğilip kurallarımızı bağırıyoruz suya." (s. 96)

Lars'ın kahveyle ilgili bitmeyen savları ve W.'dan nihile sürükleyen iğnelemeler suya sinmiştir, su yağmur olup bütün dünyaya yağmıştır. İntihara yanaşıp anlamın ucunu bırakanlarda, süpermarketlerde çalışanlarda, mesai saatlerini doldurmaya çalışanlarda bağırılmış sular içkindir, her birinin gündelik felsefesi ulaşılmak istenendir. Ulaşın o zaman, çabalayın, siz ikiniz. Biri anlamı çözmüş adam, diğeri anlamı çözmüş olan adamın arkadaşı.

Dogmanın alt kümelerini belirliyorlar, sistemleştirilecek bir akım var. Dogma sade olacak, sözcükler gündelik olacak, kimseden alıntı yapılmayacak. İyi ama alıntıya gerek yok, ikisi de kendilerini muhteşem ikililere, teklilere benzeterek yürüyorlar. Sherlock ve Watson var mıydı, hatırlamıyorum. Sezar ve Brutus'u da hatırlamıyorum. Hatırladıklarım birazdan gelir. Dogmanın çalıp çırpma boyutu burada kendini gösterir, başkalarının fikirleri çalınacaktır, mîrî malıdır.

Dogma pathos dolu. Esrime! Aşkınlık! Gözler çıkana kadar ağlanacak, ruh suya bırakılacakmış gibi sevinilecek. Dördüncü kural, işbirliği. Arkadaşlar daha da iyi olacak, paylaşım had safhaya ulaşacak. Tayfa gerekli, oluşturulacak. OULIPO'nun adı geçer, kurtulmak üzere labirentler inşa edilir. Lacan kurtuluşu. Varılamayacak bir hedefe varma güdüsü. Özgürleştiricidir, son yoktur. Sonlunun içinde küçük sonsuzlar yaratılır. W. matematiği biraz da bu yüzden öğrenmek ister ama Leibniz'den yakasını kurtaramaz bir türlü. Lars'sa bildiğimiz gibi; şişko bir maymun, en konuşanından.

Başta bir ABD yolculuğu var, konferans için. Yanlış hatırlamıyorsam Nashville. Country'nin baş şehri. Hatalardan ders alınmamalı diyor W., bu yüzden hala Lars'la birlikte. Aptallığın uğultusu görkemli, denizin uğultusu gibi. Yanlışlarından yeni yanlışlar çıkarmak için Lars'ın yanında olduğunu söylüyor W.. Projelerini Kapitalizm ve Din başlığı altında toplamayı düşünüyor. Cohen ve Rozensweig'in tanrıyla ilgili görüşlerini anladığı kadarıyla anlıyor ve kapitalizmin okumasını tanrının varlığı üzerinden yapıyor. Kapitalizm evlerde, marketlerde, herkeste ve her yerde. Çoktan kapatılmış, kilitlenmiş bir dünya Werner Herzog'un Stroszek'i üzerinden, imgeler üzerinden yürüyorlar, filmdeki karakterlerden biri eski dünyadan ABD'ye gelir ve dans eden bir tavuk görür. Saçma. Ian Curtis bu filmi izledikten sonra intihar etmiş, belki ABD de bu ikisine fazla gelecek çünkü tavuğu anlıyorlar. Curtis'i de.

ABD'de polis dayağından ve Yeni Dünya'nın akışından korkuyorlar. Sanırım W. korktukça, kaygılandıkça Lars'a sarıyor, durum bu. Lars'ı Diyojen'e benzetiyor ama edepsiz bir kinik olarak değil, nasıl davranması gerektiğini bilmeyen bir adam olarak. Toplumu dışlamıyormuş Lars, toplum tarafından dışlanıyormuş, kendiliğinden. Nasıl konuşacağını, yemek yiyeceğini, sağlıklı ilişkiler kuracağını bilmediği için. "'Bir şey biliyor olmalısın,' diyor bana bakarken. Ya da daha iyisi: 'Bir şey, senin içinde kendini biliyor.'" (s. 27) Edilgenliğin sınırı yok, yeni çağda Bartleby. Oysa Whitman gibi olmalılar, hayatı yaşamayı unutmuşlar için unutmamışların kitapları kurtarıcı olabilir ama değişim mutlak; kapitalizm yeni cepheler açarak, dönüşerek varlığını sürdürdü ve karşı hareketi kendi piyonu haline getirdi. Yüz yıl, iki yüz yıl öncesinin yazarlarının bu açıdan bir faydası yok, belki fikir verebilirler ama her bir fikrin değişime ihtiyacı vardır. Bu arkadaşlarda o yetenek yok. Vardır belki de, yaptıkları her şey olmasa da çoğu şey eskiden yeniyi kurmaya yönelik. Brod, Kafka olamadığı için çok içiyordu, bizimkilerin içme sebebi unutup başka bir şekilde hatırlamak için. Bozguna uğramak için bir de, tekrar. Aptallığı sayesinde polise kendini öldürten bir müntehir -bence müntehir- haberini okudukları zaman düşünemedikleri halde düşünmeye çalışmalarını aynı bağlama oturtuyor W., daha iyi yenilgiler ve Beckett gibi ölmek; yalnız başına, Dante okurken. Kıyamet, en şiddetli haliyle.

Enginliği anlatacak başkaca sözüm yoktur.

Yine 16 Horsepower günleri.