21 Kasım 2018 Çarşamba

Sandra M. Lynch - Dostluk Üzerine

Dostluk nedir? Dostluk süper bir şeydir ama dostluk ve arkadaşlık bambaşka şeylerdir, metnin orijinal adı Conceptions of Friendship olduğuna göre meselenin sadece dostlukla sınırlı kalmadığını, hatta dostlukla pek de ilgili olmadığını söylemeye cüret ediyorum. Çeviride kaybolan bir şeyler var kısaca, arkadaşlığın tarih boyunca değişen anlamları bir şey, "dostluk üzerine" bir metin bambaşka bir şey, o yüzden bu metinde dostluk üzerine pek bir şey beklemeyin, en azından kendi dostluk kavramınız üzerinden. Dostluğun ne olduğuna dönersek, kendi bakış açımdan ele alacağım, valla bende beş adedinin mevcut olduğu bir şeydir ki içlerinden bir tanesi dosttan da ötedir. Bu özel tanenin temeli yirmi iki yıl önce atıldı, diğerleri on altı yıllık. Ne demek istiyorum, her türlü gerginliğin, kavganın, gürültünün, üzüntünün, sevincin, ayrılığın yaşandığı ilişkilerin bir araya geldiği özel bütünlerdir bunlar, dolayısıyla ortaklaşmış yaşamların birlikte ördüğü kırkyama benzeri yapılardır. İçlerinden birini on yıldır görmesem de bir araya gelsek on yıl önceki halimize döneriz, adım gibi eminim. Dost böyle bir şeydir. Sayıca azdır ve yaşamınızın güncelliğini paylaştığınız, paylaşmaya niyetli olduğunuz insandır. Arkadaş bambaşka bir şey, etimolojiye girmeyeceğim ama... başka bir şey işte. Bildiniz.

Türkçedeki ve İngilizcedeki üfürükten hitapları çıkaralım, geriye "dost" ve "close friends" kalıyor. Sanırım ikincisini akılda tutarak ilerlemek daha mantıklı, Lynch bu yakınlık üzerinden gitmiş gibi geliyor bana. Gerçi değişiyor bu, sözcük değişmese de sözcüğün doldurduğu anlam durmadan değişiyor. Antik Yunan zamanlarından günümüze gelene dek bu yakınlığın anlamı arkadaşlıkla dostluk arasında gidip gelmiş, işin derinliğinde sosyal, kültürel ve siyasi meseleler de var tabii; bunlar yakınlığın içeriğini itip çekmiş sürekli. Kenya'da yaşayan İk topluluğuyla Romalılar arasında bir paralellik bulabiliyor Lynch, Cicero'nun amiticia sözcüğüyle karşıladığı arkadaşlıkla -arkadaşlıktan kasıt o yakınlığı isimlendirmek, ilişkinin derinliğine dair bilgi vermek değil- İklerin bir tehlike karşısında birleşmeleri benzer durumlar aslında. Lynch'in bu tür karşılaştırmalarda kullandığı veya müstakil olarak yer verdiği arkadaşlık türleri pek çok kaynaktan alınıyor; Homeros, Platon, Aristoteles, Cicero, Montaigne ve Sartre gerek arkadaşlıkla ilgili, gerek insan ilişkilerinin arkadaşlık haricindeki doğasıyla ilgili mevzuya getirdikleri yeniliklerle kendilerine yer buluyorlar bu araştırmada. Ahlak konseptinden ötürü Kant da bir yerlerde karşımıza çıkıyor. Çok hoş. Akhilleus'un arkadaşlarını kollamasıyla İtalyan mafyasının üyelerinin birbirini kollaması arasındaki kıyas, bulunan benzerlikler benim hoşuma gitti açıkçası. Motosikletiyle Anadolu'yu gezen, gittiği yerlerde gitarını tıngırdatan arkadaşa "troubadour" diyebilir miyim mesela, birkaç yüzyıl önceki havayı şimdi aynen soluyabiliyorsa neden olmasın? Şartlar çok değişti ama aynı yaşam biçimini sürdürüyorsa, kültürler arasındaki dünya kadar farktan benzerlikler çıkabiliyorsa olabilir. Zorlarız ama olur. Deniz Aydemir var benim bildiğim, Lara Di Lara'yla bir dönem çalmadan önce dünyayı şöyle bir dolanıp farklı kıtaların müziğine eşlik etmişti. Uzak zamanlarda kalmış gelenekler bir yerlerde sürüyor, çağların ötesinde kalmış duygular -bence- sürüyor, dünya ne kadar değişirse değişsin.

Arkadaşlar arasındaki benzerlikler, farklılıklar olduğu gibi kabul edilmeli, tamam ama Üç Robot Yasası gibi bir şey çıkıyor ortaya, günümüze yaklaştıkça. İnsan kendisiyle arkadaş olabildikten sonra bir başkasıyla arkadaş olabiliyor, en azından ahlaki açıdan sorunsuz bir arkadaşlığın doğabilmesi buna bağlı. İyi insanların iyi arkadaş olabileceklerini söyleyen Aristoteles'e göre iyi/erdemli olabilmek yeterli. Oldukça basitleştirilmiş, günümüz dünyası için eksik bir tanımlama. Lynch'e göre iyi bir arkadaş olmak için iyi bir insan olmak gerekmez -ki insanın "iyi" olması ne demektir, bu da tartışmaya açık- dolayısıyla iyi arkadaş olmak insanın iyiliği hakkında pek de bir şey söylemiyor bize, zaten Lynch işin içine Hegel'i ve Sartre'ı da sokunca özne-nesne bağlantısı üzerinden insanın ve arkadaşının özne-nesne olarak değişimi de giriyor işin içine, bir insanı asla tam olarak tanıyamayacağımız fikri ortaya çıkıyor, bu da arkadaşlığın sınırlarını muğlaklaştırıyor. Aşk - Bir Alıştırma'da karşımıza çıkan insanı tanıma/insanı inşa etme süreçleri burada da yer buluyor; beklentiler, yargılar, edimler ve bilinmeyenler, kısacası ilişkilerle ilgili hemen her şey bir arkadaşlığın kurgulanmasında etkin. Jerome Neu'ya göre bunların yanına emeği, diğerkamlığı da eklememiz gerekir; arkadaşlık ve sair ilişkilerde gösterilen değer, harcanan zaman ve zamanın kalitesi üzerinden okunabilir. Aslında iş öyle yerlere gidebilir ki kallavi bir araştırma çıkabilir ortaya, ele alınacak pek çok disiplin var. Lynch yüksek lisans tezi olarak ele aldığı bu eserde çapı küçük tutmuş, derli toplu bir inceleme çıkmış sonuçta ortaya. Güzel.

Klasik dünyada dostluğa göz atıyor Lynch, Odysseus'un etrafındaki insanlarla kurduğu ilişkiye bakarak akrabalık ve kabile kavramının Homeros'un Yunanistan'ında olmadığını söylüyor. Konuk-dostluk var, bu dostlukta en beğenilen erdemler cesaret, sadakat ve fedakarlık. Duygusal herhangi bir bağ yok. Bir özne olmama durumu aslında; toplumsal beklentilere uymak dışında bireyin -henüz oluşmamış "bireyin"- yakın ilişkilere dair bir sorumluluğu, duygusu yok. Toplumsal sorumluluk, benmerkezcilik, hayatta kalma, işlevselcilik, bunlar var. Hetaery nam gruplarda dostluğa benzer bir şey göze çarpıyor ama ortak çıkarla hareket eden insanlar oluşturuyor bu grubu, kahramanlık yapıyorlar, savaşıyorlar, birbirlerini kolluyorlar. Bu kadar. Gruptaki homoerotik bağ da Antik Yunan eşcinselliğini ortaya çıkarıyor, başka bir mevzu.

Aristoteles'in öne sürdüğü üç farklı dostluk boyutu var: Çıkara dayalı, hazza dayalı ve İyi'ye dayalı. İyiliklere dayalı iyi dostluklar, asıl değerli olan bu, diğerleri bir nevi analoji. İyiliğe dayalı dostlukta insanları herhangi bir özelliklerinden ötürü değil, varlıklarından ötürü beğeniyoruz, var olmaları yeterli. Polis'in yurttaşları olarak iyi insanlar arasında kurulan kamusal dostluk, Aristoteles'in esas dostluktan kastı bu, bireyin varlığı yine önde değil. Cicero ve Montaigne bu türü değişen çağın toplumsal yapısına uygun olarak değiştiriyor ve yıkıyor. Cicero'nun zamanında rekabet, askeri hakimiyet kurma çabası var, amiticia bu açıdan önemli bir ilişki türü. Karşılıklı hizmet. Devletin gerekli kıldığı şeylere uyum sağlamayı kolaylaştırıcı ölçüde değerli. Roma'nın toprakları genişledikçe, diplomasi bir sanat haline geldikçe bu ilişki türünün ahlaki açıdan giderek yozlaştığını göreceğiz, parçalanma tam da bu noktada başlayacak ve kamusal alanla bireysel alan ayrışmaya başlar başlamaz arkadaşlığın içeriği de değişmeye başlayacak. Montaigne, günümüzün anlayışına daha uygun bir arkadaşlık konseptinin çizgilerini ortaya çıkardıktan sonra felsefe de bu yeni temel üzerinde çalışmaya başlayacak, sanatçının Rönesans'tan sonra sanatçı olması gibi insan da benzeri büyük değişimlerden sonra insancıl ilişkiler kurabilmeye başlayacak, en azından bu biçimde kurgulanabilecek.

Günümüze doğru geldikçe, bahsettim bunlardan, dostluğun ne olduğu, ne olmadığı, dürüstlük, özgecilik, bencillik ve benzeri pek çok mesele ele alınıyor, Kant'ın ahlakla ilgili fikirleriyle dostluğun doğası arasında benzerlikler ve farklılıklar kuruluyor, bir dünya şey.

Kısacası dost iyidir. İnsan olmanın gerektirdiği bir şey olduğu söyleniyor bir yerde, doğrudur. Dostu düşmana çevirmek de insan olduğumuzu gösterir, dostu üzmek de gösterir, dostla birlikte yaşamın zirve noktasına varmak da gösterir. Ortada dost varsa her şey daha süperdir. Şahsen dostlarımın yanında değilken tam olarak kendim olamadığımı düşünüyorum. Mesela bir kavgaya girsek Homeros'un zamanındaki dostluğa dönüşür aramızdaki şey, başına kötü bir şey gelen dostum için gereğince üzülemezsem insan olduğumu, zıtlıklarla var olduğumu hatırlarım, dostluğun her kapısı kendime, bir başkasındaki kendime, kendimdeki başkasına falan, çok acayip yerlere çıkar. Manyak manyak işler olur. Her şey kafayı yer. Dost süper bir şey laan!

20 Kasım 2018 Salı

Antonis Samarakis - Pasaport

İletişim'in bastığı bir metnin kapağında "Andonis" yazıyor, çoğu kaynakta "Antonis" diye geçiyor, sanırım doğrusu "Antonis".Ari Çokona'nın şu röportajında denk geldim diyecektim ki hayır, orada denk gelmemişim. Altın Kitaplar'dan çıkan iki ciltlik bir derlemede rastlamıştım sanırım, Yunan öykücülerinin metinleri vardı orada. İki cilt olduğundan eminim, Altın Kitaplar'dan çıkıp çıkmadığından emin değilim. Her neyse, sonuçta bahsettiğim röportajı okuduktan sonra ve Proust'a devam etmeden önce, araya sıkıştırmam gereken metinlerden birkaçını elimdeki Yunan yazarlardan seçmeye karar verdim. Macarlarla birlikte Yunanlara da ilgim var ama şairlerinin dışında pek bir bilgim yok kendilerine dair. Eh, Kazancakis tek başına yeterli değil, adamlar bir dünya yazar çıkarmış olmalı. Kitaplarıma şöyle bir baktım, Samarakis'i buldum. 1919'da doğmuş, cuntanın yarattığı baskıcı ortamda hayatta kalmaya çalışmış bir yazar. 2003'teki ölümüne kadar pek çok öykü ve roman yazarak karşı kıyının çağdaş edebiyatına katkıda bulunmuş, çok güzel. Türkçeye çevrilen birkaç metni var, denk geldikçe alacağım şahsen.

Pasaport'taki öykülerin tamamında rejimin yarattığı çarpık gerçekliğin içinde yer almaya çalışan gerçek dünyayı ve bu dünyadan artakalanları görmek mümkün. Böylesi bir dünyada devlet kurumları alegorik bir biçime bürünüyor, örneğin -şimdi uyduruyorum- Sadakat Sürdürme Birimi diye bir birim, belki bakanlık düzeyinde bir birim ortaya çıkıyor ve insanları kontrol altında tutabilmek için toplumdaki her bir bireyin yaratılarını inceleyerek bireylere bir sıfat biçiyor; insan yıllar önce yaptığı bir resim yüzünden kendini "sistem karşıtı" olarak damgalanmış, hapse atılmış durumda bulabiliyor bir sabah, Kara Trençkotlular varlıklarını her an hatırlatıyorlar ve rejimin görünür kelepçeleri olarak insanları dizginlemeye çalışıyorlar. Rejim bir noktada kendi kendini karikatürleştiriyor, mantığın sınırları öylesine zorlanıyor ki insanlık dışı uygulamalar "hukuka" uygun olduğu için geçerlilik kazanıyor ve insanları insanlıktan uzak bir noktaya konumlandırıyor. Doğuşundaki dolaysızlıktan, yalınlıktan ötürü kendimize en kısa yoldan varabilmemizi sağlayan edimimiz yaratmaksa eğer, yaratma eylemimizin zincire vurulduğu anda bir hiçiz, özgür irademiz ortadan kalkar kalkmaz bireyliğimizi unuturuz, dizgenin bir parçası haline geliriz ve dizgenin bir parçası olmanın kabullenildiği, hatta hoşa gittiği an sadece kendimiz için değil, insanlığın tamamı için yakılacak hiçbir mum yeterli olmaz. Hangi filmde geçtiğini hatırlamıyorum, bireyin onca baskıya karşı koyma biçiminin bireyi birey yapan özgünlüğü yarattığı söyleniyordu, ne hoş bir bakış açısı. İlk öyküde karşımıza çıkan mesele tam olarak bu.

Öykülerde Kafkaesk bir hava var, tabii zamanın doğasına uygun bir biçimde. Kafka'nın ciddiyeti Samarakis'te bir ölçüde eksik, bu eksikliğin yerine absürtlük, "kabullenilmiş absürtlük" diye üfüreceğim bir şey doğmuş. Cunta yönetimi otuz yıldan fazla sürmüştü sanırım, bakmaya üşendim şimdi. Kafka'nın dünyasında başka dinamiklerin yarattığı karanlığın bir türevi var Samarakis'te, özellikle Pasaport öyküsünde. Elli yaşında bir memur, durgun hayatından kurtulmak için seyahate çıkmaya karar verir. Yirmi beş yıllık memuriyetini son derece sıkıcı bir şekilde geçirmiştir, yaşamının elinin altından kayıp gittiğini anlar anlamaz hemen pasaport başvurusunda bulunur, hatta evindeki boş dosya kağıtlarından kendine bir pasaport yapar, giderek daha az yemek yediği için zayıfladığını fark eder etmez rüyalarında dev uçakları yediğini görür. Psikolojisi gittikçe bozulmaktadır, kurtulmak için rezervasyonlarını yaptırır, biletlerini alır, pasaport haricinde hiçbir eksiği kalmaz. O sırada VDDB çıkar ortaya; Vatandaşların Duygusal Dezenfeksiyonu Bürosu. Bu büronun çalışanları, memurun yıllar önce yazdığı şiirlerde Sistem'e muhalif bazı fikirler olduğu için memurun TEHLİKELİ ilan edildiğini söylerler. Bürokrasiyi aşmak için yapılan konuşmalar çıkmazda sonlanır, memurun yeni bir şiir yazıp Sistem'in televizyondaki bir programında okumaktan başka çıkar yolu yoktur. Programa çıkar, şiiri okumak üzereyken gençliğinde tuttuğu ve yaşamının anlamlı tek nesnesi haline gelen futbol takımının da şiirinden çıkarılması gerektiğini öğrenir, o an gelen habere göre Sistem, o takımı da kara listeye almıştır. Yaşamının en anlamlı işine girişir memur; takımın adını defalarca haykırır, yayın kesilene kadar. Eşelenirse herkesin sahip olduğu bir anlam bulunur, en kötü durumlarda bile. Frankl'ın toplama kamplarından sağ kurtulmasını sağlayan logoterapinin bir örneği.

Son Muziplik, kendi çarpık dünyalarını yaratıp dışarıdaki kolektif delilikten kurtulmaya çalışan insanlarla ilgilidir. Tüketim Toplumunun Sağlıklı Programlanması Gizli Servisi'nin özel timleri evleri basıp insanları tutuklar, bilinmeyen bir süre boyunca onca insan hapislerde çürüyecektir. Televizyonlarda ülkenin süper bir durumda olduğu anlatılırken ele geçirilen bebekler ameliyatla tüketim toplumunun eşsiz fertleri haline getirilirler. Tam distopya aslında.

Anatomi Dersi vs. için bir geç uyanış öyküsü diyebiliriz. Üniversitede tıp profesörü olarak çalışan bir adam, çalışanlarından biriyle sevişirken yakalanınca nezarethaneye atılır. Yan hücrede üniversiteden öğrencileri vardır, Sistem'i eleştirdikleri için profesörün gelişini coşkuyla karşılarlar, zira o saygın insanın da davalarına destek verdiği için orada olduğunu düşünürler. Profesör gerçeği söyleyemez, oradan bir an önce nasıl kurtulabileceğini düşünür, öğrencilerin sloganlarını ve konuşmalarını önemsemez. En sonunda Kara Trençkotlular gelir, bir yanlışlık yapıldığını söylerler ve profesörü serbest bırakırlar. Profesör, öğrencilerle birlikte değildir, bir yanlış anlaşılma sonucu birlikte eylem yaptıkları düşünülmüştür. Adam serbest bırakılır, oradan çıkmak üzereyken "vs." gelir aklına. Sadece anatomi dersi vermez, geri kalanından da sorumludur ve dersin geri kalanında acı çekmek uğruna insanlığa yardım etmek vardır. Sonuçta geri döner ve öğrencilerinin bulunduğu hücreye doğru, kafası dimdik yürür. Helal be.

Sadece Sistem eleştirisi yok, bazı öyküler insanın insana ettikleri üzerine. Eh, tahakküm iki kişiyle kurulduğuna göre duygusal ilişkilerdeki kırıntılara da bakmak gerekiyor ve Samarakis incelikle bakıyor; karakterlerin dünyalarının nerede birleşip nerede kırıldığını belirgin çizgilerle değil, yumuşak geçişlerle anlatıyor. Gayet hoş.

Yakından bildiğimiz acıların komşudaki biçimlerini bence seversiniz.

18 Kasım 2018 Pazar

Elizabeth Wurtzel - Prozac Toplumu

Şunu bırakmadan olmayacak. İlaç endüstrisini enine boyuna inceleyecek değilim, sadece Wurtzel'de benzeri görülen bir uç noktadan çok uzağa düşen örneklerin Prozac Nation'ı yarattığını söyleyeceğim, bunda doktorların rolü olduğu kadar toplumsal eğilimlerin de rolü var. Beyindeki birkaç devrenin yanması gibi fizyolojik problemlerse olay, psikofarmakoloji gerçekten hayat kurtarıcı önemde bir işlerlik kazanıyor ama -bunu bu şekilde ayırmak çok da doğru olmasa da- psikolojik mevzularda ilaçlar sadece bir ölçüde yardımcı olur. Bastırılması gereken şey bir şekilde bastırılır, kaynak ortadan kaldırılmadıktan sonra başka bir biçimde patlak vermek üzere. İlaç toplumuna dönüşmek için süper bir ortam; mutluluk üret, mutluluğa ulaşamayanlara mutsuzluk üret, sonrasında ilaçla ıslah. Neyse, mevzu bu değil.

Wurtzel'ın metni zamanında çok ses getirmişti, sinemaya uyarlandı falan. Depresyona içeriden, olabildiğince tarafsız bir şekilde tanıklık edildiği için, bir de doksanların dünyasının psikopatolojisi böylesi bir açıklıkla, belki de en vurucu şekilde ele alındığı için. Kay Redfield Jamison'ın ve William Styron'ın depresyonla ilgili benzer metinlerinin bir sonraki nesline göz atıyoruz burada; II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından soğuk savaşın toplumsal paranoyaya yol açtığı zamanların uçuk dünyasıyla Wurtzel'ın güncel zamanı arasında haneye eklenen çarpıklıkları da hesaplayınız, genetik yatkınlığın yanında dünyanın da insanı patolojik bir vaka haline sokmamasının oldukça zor olduğu ortaya çıkacaktır, özellikle Wurtzel gibi "dahi çocuk" sınıfına giren duyarlı insanlar için. Üstün zekalı bir haytanın kafayı yavaş yavaş kırışını ve lityumun antidepresanlarda kullanımının başladığı zamana kadar yaşadığı cehenneme şahit olmak yorucu. Yorucuydu. Bu metni okuyalı üç yıl olmuş, Zonguldak'tayken aldığımı hatırlıyorum. Şehir merkezinde hepi topu üç kitapçı vardı, bir tanesi kütüphanelerden araklanmış kitapları çok ucuza satardı, ondan almıştım. Şimdi baskısı yok, İletişim uzun süredir basmıyor. Neyse, aldığım gibi okumaya başlamıştım ve yaz kış demeden yağmurun yağdığı Zonguldak'ın gitmek bilmez bulutlarının altında iki kat fazla daralmıştım. 21 Ocak 2016 başlangıç, 23 Ocak 2016 bitiş. Sanırım İstanbul'a dönüş yolunda bitmişti, sömestr tatili için dönüyordum, güzel günlerdi diye hatırlıyorum. Wurtzel, evet. "Kendimi yok etmekten vazgeçince can sıkıcı biri haline geldiğimi düşünüyordum." (s. 188) Şimdi burayı alıntılarla doldurabilirim, çünkü metne dair pek bir şey hatırlamıyorum. Wurtzel olayların tamamen gerçek olduğunu söylüyor, bazı isimleri değiştirdiğini söylüyor, Cambridge'te okuduğunu söylüyor, daha pek çok şey söylüyor ama neydi olay, hatırlamıyorum. İşaretlediğim yerlerden gideceğim.

Bölümler halinde, her bir bölüm Wurtzel'ın yaşamının dönüm noktalarını oluşturuyor. İlk bölümde Wurtzel kendinden nasıl nefret ettiğini ve ölmek istediğini anlatıyor. Bir dünya ilacı karıştırıp yutuyor, yıllardır yaşadığı ıstıraptan kurtulmak için bu kez Plathvari bir son denemeye girişecek. Sevgiye ihtiyacı var, söylediği diğer şeylerden biri bu. Beynini susturmak, yüreğini devreye sokmak istiyor ama yaşama dair kaygıları öylesine yoğun ki kendisini sevenleri yaşamında tutamıyor, bir noktada onlara bağımlı olacağından korkup hepsiyle yollarını ayırıyor. On iki yaşındaki ilk teşebbüsünden sonra pek çok intihar girişiminde bulunuyor, sonuncusuyla da noktayı koymak istiyor, acı çektirdiği herkesten özür dileyerek. İyi bir başlangıç; zirve noktasından her şeyin başladığı noktaya dönüş ve sonda tekrar zirve, kurtulup kurtulamayacağını görmek için.

Çocukluğundan itibaren depresyonun eline düşüyor Wurtzel, The Velvet Underground ve Lou Reed şarkıları dinleyerek büyüyor, nihilistik bir yaşamın özlemiyle. İçte büyüyen ruhsal bir kanserin ilk izleri. Depresyonun tanımını araya sokuşturduğu zaman ne yaşadığını anlarız; duygu, tepki, yaşam yokluğudur onun çektiği. Mutluluk ve mutsuzluk çok uzaktadır, ulaşılamaz bir yerdedir, korkunç bir karanlığa hapsolup uzaktaki ışıklara bakmak gibi bir durum. Güneş de Doğar'dan alıntı gelir hemen, bir karakterin nasıl iflas ettiğine dair bir yorum: "Yavaş yavaş ve sonra birdenbire." Aklını nasıl yitirdiği sorulduğunda aynı şeyi söyleyebileceğini söylüyor Wurtzel. İşin genetik boyutu felaket zillerini daha Wurtzel doğmadan çalmaya başlamış; hippi anneyle babanın çocuğu olan yazar, babasıyla konuşurken annesiyle evli olmanın berbat bir şey olduğunu öğrenmiş, hatta istenmeyen çocukmuş Wurtzel, babası doğmasını istememiş. Sonra tersi olmuş, baba istemiş ve anne istememiş. İkisinde de psikolojik rahatsızlıklar var, ayrılmaları kendileri için en iyisi olmuş ama çocuklar için çok geçmiş. Terapistler, tedaviler, seanslar, ilaçlar, krizler, çocukluğu ve gençliği mahvetmiş, bir yandan yaşam sürdüğü ve Wurtzel süper zeki bir çocuk olduğu için eğitimini aksatmamaya çalışmış. Şahane bir üniversiteye kapak attığını biliyoruz, sonrasında depresyonundan kurtulamadığı için ailesini suçlamayı bırakıp uyuşturucuya sarıldığını biliyoruz, aslında kendini yok etmek için son derece uğraşmış ama derinlerde bir yer devam etmesini sağlamış.

Hastane günleri, yaratılan alternatif kişiliklerin gerçek kişiliği ele geçirmesi, belirip kaybolan insanlar, tam bir kaosun içinde yıllarca debelenen Wurtzel, çağının bunaltılı sanatını da kendi depresyonuna eklemlemiş. Ölümüne Sadakat'te geçiyor işte; mutsuz olduğumuz için mi pop -bildiğimiz pop değil- dinliyoruz, pop dinlediğimiz için mi mutsuzuz, bu mesele. Nirvana'dan canım Linklater'ın filmlerine, kadının kayışı koparmasına yardım eden her şeyin izdüşümüyle karşılaşıyoruz. Kurulmuş bir yaşam aslında, her şeyle. Depresyon boşluğun dolmasını istiyor ve insan en alakasız şeyleri bir araya getirip kendine bir kimlik biçebiliyor, yeter ki orada biri olsun. İçeride. Öldürülmesi gerekirse o başka bir şey, yeter ki cesedi de içeride kalsın.

Karanlık, karanlık, daha da karanlık. Sahaflarda denk gelirsiniz, alınız.

Şarkıyı da Warrel Dane'in hafiften King Diamond rolü yaptığı şarkılardan seçeyim.

17 Kasım 2018 Cumartesi

Nick Hornby - Hece Cümbüşü

Hornby'nin ikinci tersosu bu. Şarkıların zamanla kurdukları ilişkileri anlatmak gibi bir derdim varken 31 Şarkı'yla karşılaşmıştım, adamı çok sevmesem küfür kafir giderdim ama yapamadım, deli güzel bir işti o. Kendisi de bir yerde diyor zaten, bu bir yasa, varmak istediğiniz yere sizden önce varan biri mutlaka vardır, sanatta bu böyledir, aslında çoğu şeyde bu böyledir. İkincisi de benim burada yapmak istediğim şeyin çok daha iyisini görmek oldu, Hornby'nin gevezeliği o kadar çatallanıyor ki Dickens'ın bitmek bilmeyen metinlerini Arsenal'ın deplasman galibiyetlerine bağlanmış bir halde bulabiliyorsunuz. Hornby fanatik bir Arsenal taraftarı olduğu için hemen her yazısına bir yerden giriyor futbol, kıyısından edebiyata ekleniyor, yeni bakış açıları katıyor ama gerçekten geveze olan bu adamın nereden ne çıkaracağı pek belli olmuyor, garip bağlantıların izini sürmek gerekiyor. Herif komik bir de, saçma sapan yorumlarıyla değindiği metinlere yeni bakış açıları kazandırırken güldürüyor bir yandan. Tipik Hornby aslında, ciddi şeylerden komik bir biçimde bahsediyor.

Şarkılara denk gelmediğim bir zaman düşündüm, belki de 31 Şarkı'yı da yazıyordu o sırada ve her şeyi çorba haline getirmek istememişti. Zaten sonradan bu yazıların yazılmasının nedenini de öğreniyoruz; Believer nam bir süreli yayına okuduğu kitaplar hakkında bir şeyler yazması teklif ediliyor, Hornby kabul ediyor ve çalışan tayfasıyla arasında geçen ilginç olayları da aralara derelere serpiştiriyor. Nerd dolu bir dergi bu sanıyorum, nispeten yaşlı bir adamla uğraşmışlar bir ölçüde, Hornby de keskin diliyle elemanları gerek gömüyor, gerek övüyor, gerekeni yapıyor. Hornby sataşılmaması gereken bir herif, metinleri yorumlarken aklına yatmayan şeyleri nezaketi elden bırakmadan yerin dibine sokuveriyor. Bir Bierce kadar olmasa da iğneyi ve çuvaldızı kendine sapladığı gibi başkalarına da takabiliyor, çok iyi. Fırlama bir adamın incelemeleri de böyle olurdu, iyi olmuş. Dergiden kazandığı parayı muhtemelen kitaplara yatırmıştır ama hepsini de yatırmamıştır, her ay beş altı kitap alıyor ve yarısını okursa kâr. Okumadığı metinler hakkında pek bir şey söylemiyor ama okudukları üzerinden bulunduğu çıkarımlar bile başlı başına bir metin olarak karşımıza çıkabilirmiş, iyi olurmuş.

Eylül 2003 ve Kasım 2004 aralığındaki aylık yazılardan ibaret bu metin, on dört ayın okuma dökümü. Her ay satın aldığı kitapları ve okuduklarını iki ayrı liste halinde yazıların başında vermiş Hornby, bazı aylarda satın aldıklarını ağırlıklı olarak okurken bazı aylarda, futbol sezonunun bittiği yaz aylarında mesela, havuz başında veya orman yürüyüşleri sırasında okunacak kitapları satın aldıklarından seçmiyor da yayınevlerinden gelen kitaplara ağırlık veriyor, bu yüzden adamın belli bir okuma düzeni olduğunu söylemek zor. Rastgele atışlarla seçilen metinlerin tamamı bitirilmiyor, Hornby beğenmediği metinleri yarıda bırakıyor ve dergi politikası gereği isimlerini anmıyor, böylece metinlerin ne kadar gudubet ve ölümcül olduklarını rahat rahat anlatabiliyor. Hornby'nin diline düşmek istemezdim açıkçası. Gerçi benim öyküler için de genellikle gömücü şeyler okudum ama bu adamın kurduğu eleştiri düzleminden çok uzaktı hepsi, genellikle metinle ilgisiz şeylere odaklanıldığı için pek bir iz bırakmadan geçip gitti. Hornby'nin de yeterince gömüldüğünü sezebiliyoruz; kendi metinleri için söylenenlerden sağ kurtulup işine gücüne bakmış ama bunun ardında önceliklerin ağırlığı var, mesela otistik bir çocukla yaşamak olumsuz eleştirilerin etkisini neredeyse sıfıra indirmiştir, bence. Sonuçta The X-Files'taki Cigarette Smoking Man'in durumuna benzer bir durum yok, herhangi bir şeyi yaratmak bile kişisel tatmini sağlar, dışarıdan gelecek tepkiler ikinci planda kalır.

Ana başlıklara değineceğim. Salinger meselesinin yer aldığı ilk yazı. Hornby manifestosunun ana hatlarını çiziyor burada, ilk maddede satın aldığı her kitabı okumayacağını bildiğini söylüyor Hornby, biliyor. Biliyor, evet, hepsini okumayacak ama okumaya niyeti var. Niyeti iyi. O yüzden istifçilik haricinde bir işse kitap almak, o zaman gönül rahat. Şahsen ömrüm boyunca bana yetecek kadar kitaba sahip olmama çok az kaldıysa da yine alırım ben, hepsini okuyabilirim. Teknolojinin o kadar ilerlediğini görürsek bilincimi bedenimin dışında bir şeye aktarabilirim ve aslında pek az kitaba sahip olduğumu görüp üzülürüm, anlıyor musunuz, bunların hepsini okuyacağım ben. Bir de bazı kitapların ıskalanması hadisesi var, Hornby buna da değiniyor. Bu yazıları kırklı yaşlarının ortalarında yazdığını düşünürsek Salinger'ın birkaç kitabını ilk kez okuduğunu görünce kimileri şaşırabilir ama bu iş böyle, Hornby belki de kendini küçük düşürdüğünü söylüyor ve bazı şeyleri okuduğunu, bazı şeyleri okumadığını belirtiyor. Klasikleri okumamış olan sayısız akademisyen, yazar, insan var, Karamazov Kardeşler'i, Suç ve Ceza'yı ve sair pek çok metni lisede okumuş ve pek bir halt anlamamış, aynı metinleri tekrar okuması gereken benim gibi bir dünya andaval var. Bunun bir formülünün olmadığına kani oldum, büyük büyük yazarlar klasiklerin neden okunması gerektiğine dair sayfalar dolusu yazabilirler ama nasıl mutlu olunuyorsa öyle okunmalı. Hornby bir yerde arkadaşının birinden bahsediyor, arkadaşı Dickens'ın Kasvetli Ev'inden başka bir Dickens metnini okumamış ve Hornby bunu öğrenince adamın başının etini yemiş, tekrar tekrar aynı kitabı okumaktansa yazarın diğer metinlerine yönelmesi gerektiğini söylemiş, utançmış Dickens'ın diğer metinlerini okumamak. Şahsen Çalıkuşu'nu okumadım diye utanacak değilim. Sanırım ömrüm boyunca Çalıkuşu'nu okumayacağım. Olasılıkların birleşip beni o kitabı okumaya yöneltmeleri gerek. Maymuna bir Shakespeare metni yazdırabilen zamanın bu etkisini hafife almamalıyım, ömrümle ilgili o iddialı cümleyi geri alıyorum ve Salinger'a dönüyorum. Hamilton'ın yazmaya çalıştığı Salinger biyografisi için ünlü yazarın "ininden çıkıp" Hamilton'ın avukatına yeminli ifade verdiğini biliyor muydunuz? Adam kendisiyle ilgili bazı bilgilere ulaşılmasını istemiyor ama anladığım kadarıyla bu Hamilton işleri iyice çıkmaza sokmuş, yüzyıllık yalnızlığına çekilen adamı evinden çıkarmış, iyi halt etmiş. Bir de 1930'larda kısa bir öykü karşılığında 2000$ kazanılabiliyormuş, bu da iyi.

Bir mesele daha; her şeyi birbirine karıştırdığından bahsediyor Hornby. Filmler, metinler, oyunlar, her şey birbirine giriyor ve sonuçta hiçbir şey doğru düzgün hatırlanmıyor. Ne halt etmeye uğraştığını sorguluyor Hornby, madem her şey birbirine karışacak, o zaman bütün bu uğraşın anlamı ne? Galeano'nun ütopya hakkında söylediklerini hatırlıyorum; arkadaşıyla bir etkinliğe katılmışlar ve arkadaşına zor bir soru gelmiş, ütopyanın ne işe yaradığına dair. Ütopyaya ulaşılmaz, her adım onu daha da uzaklaştırır, bir varış noktası yoktur. Arkadaşı bu duruma güzel bir cevap vermiş, ütopyanın hareket etmemizi sağlamasına dair. İlerlemek. Bu da böyle bir şey. İlerleriz, okuruz, izleriz ve her şey bir başka şeye dönüşür. Hornby'nin karıştırdığı onca şeyi yine kendisinin sözcüklerinde buluruz, o sözcüklerin oluşmasını sağlamışlardır. Yeterli. Bir insanı yapabileceğinden fazlasını yapmaya zorlamanın haksızlık olduğunu düşünüyorum. Bazı şeyler yapılır, bazıları yapılmaz. Bu kadar.

Dickens, Woolf, Vonnegut, otizm, futbol, ikinci el kitapçılar, pek çok şey iç içe, şahane bir karnaval halinde Hornby'nin yazılarında beliriyor ve kayboluyor, nefis bir mizahi bakış açısıyla. Hornby'nin kafasının karışıklığını seviyorum, o karmaşadan çıkardıklarını da.

15 Kasım 2018 Perşembe

Marcel Proust - Sodom ve Gomorra

Sodom ve Gomore, Tanrı tarafından yerin dibine sokulmuş iki şehir. Tenasüliyetten şaşmış ilişkilerin gırla yaşandığı, eşcinselliğin adeta bir Woodstock havasında özgürce sürdüğü bu şehirler, şu an nerede okuduğumu hatırlamadığım bir metinde yazdığına göre melekler tarafından uyarılmış. İncil'deki bahis anlatılıyordu o metinde; şehirlere gelen meleklere hallenmiş halk, tabii böyle anlatılmıyor ama orijinal kelimelerden bu anlam da çıkıyormuş, sonra Tanrı'ya haber gitmiş, Lut ve İbrahim girmiş işin içine derken arkaya dönüp bakınca ortadan kaldırılma hadisesi burada da ortaya çıkmış, sonuçta şehirler yerle bir edilmiş. Proust bu iki şehrin hikâyesini kendi keşfiyle birleştirmiş, Guermantes Prensesi'nin gece daveti verdiği ev ve dört bölümlük anlatının hemen her bölümünde karşımıza çıkan, anlatıcının uzunca bir süre tatilini geçirdiği otel sembolik olarak iki şehri karşılıyor olabilir. Gazaba uğramıyorlar tabii, eğer anlatıcının hatıralarını dramatik bir şekilde biçimlendirmeleri söz konusu değilse. Metnin başlarında M. de Charlus'ün erkeklere duyduğu ilginin keşfedilmesi meselesi ele alınıyor ve geri kalan bölümlerde Albertine'in bir kadın tarafından "duygusal bir eğitimden" geçirildiğinin düşünüldüğü bölüme kadar salon hayatının homoseksüellikle dolu anlarını görüyoruz, anlatıcı için çiçek-böcek ilişkisine indirgenen ve doğanın çiftleşme oyunları vasıtasıyla alegorik bir hale getirilen, belki de "katlanılır" hale getirilen bir sürecin yansıtılması bu.

Davetin sürdüğü bölüm önceki kitabın sonuna bağlanıyor, kendi yaşamının anlatısının yanında önünde açılan bu yeni dünyaya da derinlemesine bir bakış atıyor anlatıcı, ilginç benzetmeleri ve anlatıyı ansızın kesip olayların kendisinde yarattığı anlamları açıklayan paragraflar dolusu ruhsal çözümleleri sürdürüyor, üslupsal bir nitelik. Örneğin M. de Charlus'ün Jupien'e bakışını Beethoven'ın tekrarlanan motiflerine benzetiyor, iki karakterin bakışmalarını bir Doğu şehrinin göğüne benzeterek mevzuyu direkt egzotik, yabancı bir hale getiriyor. Merakından ötürü ikisini dikizlediğini de anlatıyor bir yerde, dükkanlardan birinde yan yana gelen ikilinin birbirlerine karşı nasıl davrandıklarını izlemek için sessizce vitrine yanaşıyor. Önceki kitabın sonunda değineceğini söylediği meselenin başlı başına bir cilt olarak ortaya çıkışı, anlatıcının davranışlarını, düşüncelerini ele geçiren hayretin ve anlamlandırma çabasının gücünü ortaya koyuyor. M. de Charlus'ün anlatıcıyı bir düelloya davet etmediği kalmıştı önceki kitapta, sebebini öğreniyoruz nihayet. Gönderdiği mektuplar anlatıcıya ulaşmayınca burjuva bir oğlanla gönül eğlendiremeyen adam, bir de Guermantes davetlerinde bu oğlanla karşılaşınca durumu gururuna yediremiyor ve anlatıcıyı bir kenara çekip haşlıyor, ta ki mektupların oğlanın eline geçmediğini öğrenene kadar. Bu mesele açıklığa kavuşur kavuşmaz M. de Charlus'ün bir "kadın" olduğunu anlıyor anlatıcı, Kentaur'un benliğindeki at gibi bir kadınlık, lanetlenmiş bir soyun temsilcisidir ve daha pek çok şeydir, yansımalarının haddi hesabı yoktur, anlatıcı uzunca bir inceleme ortaya koyar bu "tür" hakkında. Sonrasında bazı kıyaslama örnekleri ortaya koyar, Vaugoubertler bu kıyaslamanın nesneleridirler, karıyla kocanın rol değişimi eşcinsel ilişkilerdeki rol değişimlerinin incelendiği kısmın hemen ardından gelir, belki de karşı cinsler arasındaki ilişkide bile ilişkinin doğası gereği bu değişimlerin sıklıkla yaşandığı üzerinden eşcinselliğin pek de anormal olmadığı üzerine gizli bir söylevdir bu. Anlatıya girip çıkan onca soylunun, sosyetik şahsiyetin bir biçimde ana izlek etrafına yerleştirildiğini unutmadan her biri için bambaşka bir pencereden bakabiliriz, Proust anlatısını böylesi bir sıkılıkla, detaycılıkla örer.

Unutma ve uyku meselesi yine es geçilmemiş, anlatıcının fikirlerinden Bergson'un hatıra ve bilinç örüntüsüne pek çok teorik veriye rastlayabileceğimiz gibi işin pratik boyutu da mevcut; anlatıcının "seçilmiş" hatıralarını okuyoruz, inceliyoruz. Bergson'un her şeyin hafızada yer almasına rağmen her şeyin anımsanamayacağına dair fikrini anlatıcının kendi yaşamına uyarlayabiliriz. Bir anıyı geri getirmenin zorluğu veya kolaylığı bir yana, anlatıda bilinçli olarak atlanmış bölümlerin varlığını sezebiliriz, örneğin M. de Charlus'ün anlatıcıya ulaşma çabalarından sonrasını aralarındaki münakaşa ve mesele çözüldükten sonraki barış zamanları haricinde bilmeyiz, bu nokta karanlıkta kalmış. Bilinçli bir tercih veya bilinçsiz bir eylem. Bir anlatım tekniği olarak kullanılmış olabilir, zira anlatıcının şahit olamayacağı konuşmaları duymuş gibi aktarması, hatta okurlara doğrudan seslenerek kendisinin aslında yazarın kendisi mi, yoksa anlatıcı mı olduğu konusunda şüphe uyandırıp ortadan çekilmesi işi sadece belli bir aralığın tarihini aktarma çabası olmaktan çıkarıp ustalıklı bir kurmaca oyununa dönüştürüyor. "Ne olursa olsun, unutuşla hatırlama arasında bazı geçişler varsa da, bu geçişler bilinçdışıdır." (s. 1603) Hem bilimsel bir gerçek, hem de anlatının bütünü hakkında neyin anlatılıp anlatılmadığına dair bir ipucu. Bu konuda okurla tek taraflı bir tartışmaya bile girer anlatıcı/yazar, ya da her neyse. En sonunda kendisini ve anlatısını sorgulayanları son kez cevaplar: "Kusursuz bir hafıza, hafızaya ilişkin olayları incelemeye pek teşvik etmez insanı." (s. 1604) Piklere ve dip noktaların yansımalarına bakarak bir fikir edinebiliriz; salon yaşamı en ince detaylarına kadar gözlemlenmiştir, kişiler ve soyluluk dereceleri hakkında verilen ayrıntılara bakarak anlatıcı için bu tür bir sosyal çevrenin anlatıcının yaşamının en önemli zamanlarını geçirdiği toplumsal alan olduğunu söyleyebiliriz, hastalık anlarının yol açtığı düşüncelere bakarak dip noktalarını hastalık ve uykudan uyanma anları olduğunu söyleyebiliriz, anlatılması tercih edilenler ve edilmeyenler birbirini tamamlar. Bir önceki ciltte bahsi pek geçmeyen Swann'ın bu anlatıda ortaya çıkışı, Dreyfus Olayı'nın yarattığı bölünmenin Swann'ın Yahudi kimliği üzerinden biçimlenmesi ve kendisinin davetlere çağrılıp çağrılmamasının bu kimlik üzerinden belirlenmesi, bütün bir anlatının karakterler, olaylar ve anıların kusursuz bir biçimde birbirine eklemlenmesini örnekler.

Saint-Loup'nun pek bir etkinliği yok bu ciltte, sayfiye yerindeki anılarda ve başlardaki davette ortaya çıkıyor, amcası M. de Charlus'ün metresleri ve cinsel yaşamı hakkında verdiği bilgilerden başka kendisine rastlamıyoruz, bir de sonlarda ortaya çıkıp anlatıcının Albertine'i kıskanmasına yol açar. Amcasıyla olan ilişkisi üzerinden aile üyelerinin benzerlikleri ve farklılıkları konulu bir düşünce akışının da başlatıcısı olur, amcası gibi o da tutkularının peşinden gidip önceki ciltte gördüğümüz Rachel için bir dünya para harcar ve aşkından gözü hiçbir şeyi görmez, oysa anlatıcı Rachel'in kendisini bir altına sattığını görmüştür. Tutkuların insanın en büyük felaketi olduğunu söyler, hatta insanın doğruları ve yanlışları arasında bir yerde gidip geldiğini, insandan fazlasının beklenmemesinin gerektiğini söyler. Ne kadar erdemli olursak olalım, coşkulu bir yaşamın peşte getirdiği suçlar, pişmanlıklar ve yıkımlar olur. Bunları bir madalyon veya yük gibi taşırız, yolda bir yere bırakıp yenilerini edinene kadar. Bu bahsin hemen arkasından gelen bir bölüm var, anlatıcının onca insan arasında gidip geldiği sırada, ayyuka çıkan veya gizlenen ilişkileri derinlemesine incelerken bir anda -sanki hızını alamayıp- portakal suyunu anlatmaya başlıyor, portakal suyuna bir misyon yüklüyor, sanki bütün anlatı portakal suyundan doğmuş gibi hissediyor okur, portakal suyuna bunca önemin neden verildiğini anlamaya çalışıyor, portakal suyundan çıkarılan manayı metnin tamamına yaymaya çalışıyor. Portakal suyu. Pardon, suyun içine sıkılmış portakal: "Suyun içine sıkılmış portakal, sanki içtikçe, esrarengiz olgunlaşma sürecini, bambaşka bir âleme ait olan bu insan bedeninin belirli durumları üzerindeki olumlu etkisini, onu yaşatmaya gücü olmamakla birlikte sayesinde yardımcı olabildiği sulama sistemini, meyvenin duyularıma açıkladığı, zihnime katiyen açıklamadığı yüzlerce muammayı bir bana ifşa etmekteydi." (s. 1691) Bir tane portakal ulan. Yani böylesi duygulanımlarla dolu bir metni neresinden tutup da anlatayım bilemiyorum, şu kadar yazdım ama yüz sayfanın ötesine geçmiş değilim, o yüzden kısalttıkça kısaltma ihtiyacı hissediyorum, altını çizdiğim veya işaretlediğim onca yeri buraya almaya kalksam sabaha kadar yazmam gerekir.

Metnin asıl ağırlığını taşıyan bölümler sayfiyede geçenler bence; Verdurinlerin davetlerine katılan kişilerin apayrı dünyaları başlı başına bir cildi doldurabilecek ölçüde detaylı, bir yandan diyaloglardan çıkarılanlar var, diğer yandan M. de Charlus'ün Morel'le olan ilişkisi -nasıl sonlandığını bir başka cilde ertelemiş anlatıcı, bundan da bir cilt çıkarmıştır- ve katıldığı her davette ortamı şenlendirme şekli, büyükanne özlemi, ölümle hesaplaşma, anneyle olan ilişki, Albertine'den ayrılmaya karar verip onunla evlenme kararı alan anlatıcının değindiği konular. Nefesim yetmeyecek, ayıramıyorum hiçbir olayı, benden bu kadar.

Sanırım külliyatın en keyifli cildi bu, kalanlar da böyleyse şahane.

Şarkı Elbow'un has adamından. O kadar güzel bir şarkı ki sahile gidip dinleyeceğim birazdan.

11 Kasım 2018 Pazar

Philip K. Dick - Sokaktan Gelen Sesler

Dr. Kan Bedeli'nden önce okunmalı bu, Jim Fergesson'ın korkunç sonunu bilmeden. 1950'lerin başlarında radyo, televizyon ve muhtelif ev eşyası satan, Amerikan Rüyası'nı yaşamak uğruna yaşamını sadece satış grafiğine indirgeyen, Yahudileri sevmeyen, yeni yeni palazlanan mağaza zincirlerinden ödü kopan Fergesson gibi kim bilir kaç karakteri birden çok metninde kullanmıştır PKD, bilmek için kronolojik bir okuma yapmak şart. ALFA buna ne kadar dikkat ediyor bilmiyorum, zaten daldan dala atladığım için sistematik bir okuma da yapamıyorum, Proust öncesi güç toplamak için PKD okuyayım demiştim ama araya bir dünya metin girdi, bir dünya işe battım derken rekor kırdım; ilk kez üç günlük bir atlama yaşadım, salı sandığım gün cuma çıktı geçende. Ayın ortası geldi, ben bunun farkına varamadan ay bitecek. Yaz bittiğinden beri korkunç hızlı her şey. İyi; hiçbir şeyi ertelemeden yapabiliyorum. Sodom ve Gomorra'ya başladım, Fransız sosyetesinde eşcinsellik meselesinden Dreyfus olaylarına, Odette'ten Oriane'e, yaşamındaki mikroskobik detaylardan bilincinin gerçekliğini kurmasına kadar pek çok meselede yine kafa beyin bırakmadı Proust, yaktı geçti. Kısacası gücümü topladım, Proust iyi. PKD pek iyi.

PKD'nin bilimkurgudan olabildiğince uzak, zamanının sosyal meselelerine odaklandığı metinlerinin en hacimlilerinden biri Sokaktan Gelen Sesler. Genelleyici bir yorum yapmak için yeterli değilim, adamın okumadığım çok metni var ama yine de cüret edip söyleyeceğim; belki de en dağınık metni olabilir. Stuart Hadley'nin yaşamının amacını bulmaya çalışırken karşılaştığı insanlar belirip kaybolurken akıbetlerini merak ederiz ama tiplikten öteye geçmezler, PKD belirli bir rolü üstlenip Hadley'yi bir noktadan bir noktaya götüren kişiler yaratmıştır, ötesiyle ilgilenmez gibidir. Anlatı Hadley'nin belli bir zaman aralığında aldığı veya alamadığı kararlara odaklanmıştır, çağın çok da uzağına düşmeyen bir distopik bildungsroman denebilir bunun için. Distopik yanı tamamen Hadley tarafından üretilmiştir, genç bir adamın yaşamıyla ilgili ne yapabileceği fikri uzunca bir süredir olumsuz bir dünyaya evrilmektedir, Hadley yavaş yavaş kayışı koparmaktadır. California'nın güneşli ve sıcak ikliminde, sayısız imkânın içinde yalnız bir adamdır Hadley, potansiyelini kullanamadığını düşünmektedir ve bir şey yapmak istemektedir, anlamlı bir şey. Yeteneklerini açığa çıkaracak, yaşadığını hissettirecek, derinlerde bir yerde durmadan kıvranan huzursuzluğunu dindirecek bir iş, eylem, oluş, artık her neyse. Aylaklık yaptığı gecelerden birinde kavgaya karışıp karakola götürüldüğü zaman bir hayalperest, bir düşünür, bir entelektüel olduğunu söyler ama sonradan gördüğümüz kadarıyla bunların hiçbiri değildir aslında, kendine biçtiği kimlikle uyum içinde değildir. Bencilliği ve toplumla uyumu arasında çıkan çatışmaların üstesinden gelemez. Mutluluk paradoksu; zaten çarpık temeller üzerine kurulmuş toplumsal bir yapının beklentileriyle kendi istekleri arasında kıvranıp durur.

PKD metni dört bölüme ayırmış; Sabah, Öğleden Sonra, Akşam ve Gece. Günler durmadan akıp giderken bu zaman aralıklarındaki olayları takip ederiz, örneğin ilk bölüm Fergesson'ın dükkânını açmasıyla başlar. Dr. Kan Bedeli'nde ortalığı süpüren Stu'yla karşılaşırız, Fergesson'ın ilgisini çeker, "erken saatlerde çalışan bir elektrik süpürgesi" olarak görür Stu'yu. Fergesson işkoliktir; çalışanlarını daha fazla satış yapıp ortalıkta oyalanmamaları için durmadan uyarır, tamir için gelen müşterilerin bekletilmemesini söyler, baskıcı bir patron olduğu söylenebilir. Dükkânını sıfırdan yaratmıştır, elindekilerin bir anda yok olabileceğini bilir, zira beyaz eşya dükkânları piyasayı ele geçirmek üzeredir, marketler karşısında bakkalların sıkıntısını çeker Fergesson. Dükkânını yenilemek için sayısız fikirle gelen Hardley'nin görüşlerine kulak asmaz, eski kafalı bir adamdır ve yenilikler ödünü koparır, harcayacağı paranın hesabını yaparken olmadık yerlerden kısıntılar yapar. Eşi Alice'le mutludur, muhtemelen Alice'in hoşgörülü olmasından ötürü, yoksa pintiliğe varan tutumluluğuyla pek de katlanılır biri değildir Fergesson. Eşiyle, çalışanlarıyla ve arkadaşlarıyla konuşmalarından çıkardığımız kadarıyla II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından gelen başkanları destekler, McCarthy yanlısıdır, Kızıllardan nefret eder. Düz bir adam.

Hardley için Fergesson'ın dükkânında yaptığı iş geçicidir, "karmaşık planların, projelerin içinde olan insanlar gibi" oradan oraya koşturup önemli işler yapmak istemektedir. Zamanında Sosyalist Gençlik Birliği mensubuyken hayalini kurduğu dünyayı yaratabilmek için bir noktadan başlamak gerektiğini düşünür, İsa'nın Gözcüleri Cemiyeti'nin ilanlarını tam da bu isteğin zirveye ulaştığı noktada görür. Theodore Beckheim nam yaşlı bir adamın başkanlığını yaptığı bu cemiyet, kıyametin gelmek üzere olduğunu ve insanın doymak bilmez açgözlülüğü yüzünden dünyanın ayvayı yiyeceğini savunur. Hardley'nin kolaylıkla sürüklenebileceği bir fikirdir bu; Hardley de aynı şekilde düşünmektedir ve dünyanın yok olmaması için elinden geleni yapmak ister, cemiyete sempati duymaya başlar, hatta arkadaşlarının kendisine deli gözüyle bakmalarına rağmen bir toplantıya da katılır ama sonrasında Beckheim'ın fikirlerinden uzaklaşır, aradığını orada da bulamaz. Ablasının ve eniştesinin belirip kayboldukları bölümde eniştesinin eleştirilerini kaldıramaz, adamın böbürlenmesinden nefret eder ve hamile olan eşiyle kavga eder. Ellen, eşi Hardley'nin huzursuzluğunun farkındadır ve eşine yardımcı olmak için elinden geleni yapar, bir noktaya kadar eniştenin çıkışlarına da katlanır ama içinde yaşadıkları düşük standartlı yaşamdan kurtulmak için eşinin uyarılmaya ihtiyacı olduğunu düşünür, aşkının zayıfladığı zamanlarda kocasıyla kavga eder ve Hardley'nin hayalet gibi dolanmasını eleştirir, sonuçta eşinin kırıcı olmaya başladığı noktalarda geri adım atar ve bu döngü hep sürer, kadın her şeyin iyi olacağını umup kocasının sorumsuzluklarını sineye çeker. Hardley biriktirdikleri paradan harcayıp durmaktadır, bebeğin doğumunda gerekecek olan birikimlerinin yavaş yavaş eridiğini gören Ellen, Hardley'yi uyarıp durur ama bir noktadan sonra o da her şeyi akışına bırakmıştır, eşinin ilişkilerinin ilk zamanlarındaki haline dönmesini bekler. Boşuna.

Hızlandırıyorum, Hardley'nin kafayı kırdığı bölümler. Metnin diğer bölümlerindeki kopukluklar, birbiriyle pek de uyuşmayan, biraz şişirildiğini söyleyebileceğimiz fragmanlar bu bölüm itibariyle ortadan kalkar. Hardley beklemekten vazgeçer ve kendisine verileceğini düşündüğü güzellikleri koparma safhasını başlatır. Cemiyetten tanıştığı, kendisine aşık olan bir kadını -kadın da en az kendisi kadar dengesizdir- kullanır, onunla sevişir ve bir motel odasında kafasına sert darbeler indirir, kadının arabasını yürütüp arazi olur. Yeni doğan oğlu Paul'ü yanına alıp Beckheim'la son bir kez konuşmaya gider ama adama ulaşamaz, üzerine bir ton dayak yer, oğlunu arabanın arka koltuğunda bıraktığı için bir anlığına pişman olur ama sürüklenmeye devam eder. Bar, sokak, dayak, bar, sokak, insanlar, içinden çıkılmaz bir karmaşa. Paul yaşadığı onca şeyden sonra kaburgaları kırık bir halde hastaneye kaldırılır. İyileşir iyileşmez yaşamını dehşet verici biçimde çarçur ettiğini görür, toparlar. Yeni ev, yeni iş. Yediği onca sopa aklını başına getirmiştir, yaşamdan yaşamaktan başka bir şey ummaz, ablasının pompaladığı "özel çocuk" algısını bir kenara bırakarak eşi ve oğlu için yaşamaya başlar. Eh, mutlu veya mutsuz bir son yok. En azından ölmedi, o da bir şey.

Varoluş sancısı, vahşi kapitalizmin modern yaşamı ele geçirme yöntemleri, doyumsuzluk, mükemmellik arayışı, pek çok mesele. PKD'nin uzay gemilerine başvurmadan insanı eleştirdiği bir metin bu. PKD'ye başlamak için doğru bir tercih değil, çok sonra okunması gerek. Bir şey daha; yine facia ya bu. Yazım hataları, eksik harfler, bir sürü şey. Gonca Gülbey çevirisi. 6:45'te de aynı facialarla karşılaşıyordum, haksız bir iddia olabilir ama sanırım pek dikkat etmiyor bu yazım olaylarına. O etmiyorsa yayınevi niye etmiyor ki, ALFA bir son okutsun bu metinleri. Gerçekten can sıkıcı.

8 Kasım 2018 Perşembe

Harold Jaffe - Tekno-Mağara'nın Ötesi: Milenyumsonrası Kültür İçin Gerilla Yazarın Rehberi

Kültürün ücreti tüccarlarca ödenmiştir, böylece her tüccar kendi sanatçısının ürününü pazarlayabilir. Her sanatçı küçük taşlarla çalışır, yarattıkları çemberler genişledikçe etkisi azalır, pek kimse ürkütülmez, dengeler belirlenmiştir, bozguncular kibarca def edilir. Yürürlük ödüllerle ve benzeri pek çok dolaylı yolla, aslında sanatın doğasıyla pek de ilgili olmayan enstrümanlarla sağlanır. Eserlerin değeri çoktan belirlenmiştir, eserlerin alıcıya ulaştırılması için en ideal yöntemler de belirlenmiştir, kısacası sanat konusunda her şey belirlenmiştir ve belirlenmeyen yenilikler için hemen bir fiyatlandırma politikası devreye sokulur, paha biçilir, yenilik eskiliğe dönüşürken yeri belirlenir. Potlaç'tan başlayalım ve bu işin nasıl yapıldığını adım adım görelim. Rirkrit Tiravanija Taylandlı bir arkadaş, ABD'de boş bir dükkan kiralıyor, dondurucu ve mikrodalga fırın alıyor, evsizleri işe alıyor, pişirilecek bir dünya yiyecek alıyor ve yirmi üç gün boyunca yemek dağıtıyor. Yirmi dördüncü gün satın aldıklarını satıyor, dükkanı boşaltıyor ve başka bir mekân buluyor, süreç başa dönüyor. Tiravanija yaptığı işe bir ad vermese de başkaları "sanat" diyor buna, değer biçme kısmı tam bu noktada başlıyor. Pişirilen yemeklerden bir kısmı, evsizlerin midesine girmemiş olan bir pirinç tanesi örneğin, internette açık artırmaya çıkarılıp satılabilir, çünkü o bir sanat eseri. "Terörizm, dünyanın en zengin ülkesinde evsizleri ve evsiz kalmanın eşiğindekileri tek bir bireyin beslemesi ve bu yapılanın Wall Street Journal tarafından potlaç-kavramsal sanat olarak etikenlenmesidir." (s. 24) Satılabilir enstalasyon, sermaye döngüsü için müthiş bir icat.

Jaffe'nin boğucu kültürden çıkış yollarını okumak bir anlamda pasif direnişin olanaklarını da okumak olarak değerlendirilebilir, direnişe ne kadar müsamaha gösterilip gösterilmediği önemli değil, Jaffe'nin metinlerinin -en azından Türkiye'de- kültür hegemonyasından kurtulamaması da önemli değil, zira henüz ehlileştirilmemiş sanatsal biçimlerden de bahsediliyor, hatta Dans'a bakarsak yaşamın olağan deliliklerinden ve parıltılarından da yararlanabileceğimizden bahsediliyor. Bir muhabire saldıran çıngıraklı yılanın öldürülmesi veya muhabirin ölmesi, olayın kaydından çok daha değersiz. Üst üste yığılı hayvanların kesilmeye götürülürken gözlerine bakmak, kuşların bir noktadan bir noktaya giderlerken kanat çırpma sayılarının toplamını düşünmek, yeterince yoğunlaşınca ayakları yerden kesilen yoginin varlığını öğrenmek, oturdukları yerden birkaç düğmeyle binlerce kilometre ötedeki insanları öldüren drone pilotlarının hissettiklerini hayal etmek, günümüzün sayısız deliliğinin mitolojideki karşılıklarını görünce aslında mitlerle rüyalar arasında çok daha derin bağlantılar olduğunu sezmek, günümüz dünyasının kodlarını da ortaya çıkarıyor ve kodlardan bağımsız bir yaşam sürdürebilme yolunda düşünebilmeyi sağlıyor. Jaffe karanlığın ortasında, elinde yanmayan bir fenerle yürüyor ve körlemesine arıyor, dokunabildiği kâr.

Savaş Zamanında Yazar Olmak meselesini Sebald da ele almıştı, politik süzgeçten geçip geçemeyecek metinlerin yapısal özelliklerini belirledikten sonra düşünebiliriz, sanatçının cüreti ne boyuttadır? Arendt'ten bir alıntı; "iç göç" nerede biter? Kendimizi katliamdan ne kadar soyutlayabiliriz, Nazi terörü sürerken Almanya'da yaşayan sanatçılar kendilerini ne kadar soyutlayabildiler? Sanatçının siyasetle olan ilişkisine geliyor olay. "Yazar kendinden kaynaklanmayan amaçlara adanmış bir yapıtta estetik doğruluk ve bütünlüğü nasıl sağlayabilir?" (s. 36) Jaffe Amerikan toplumunu ve siyasetini ele alarak, Nâzım Hikmet'i de içeren örnekler vererek bu meseleyi ele alıyor, ortaya konan her eserin öyle veya böyle toplumdan, politik hareketlerden ve estetik kaygıdan bir parça taşıdığını söylüyor. Benedetti'nin "devrimsel coşum" kavramını hatırladım, ne tamamen siyaset, ne de tamamen birey. Önemli olan devrimsel bir yaşamın coşkusunu yansıtabilmek. Devrimsel bir yaşam radikalizme yaklaşıyor, cüret bu boyuta ulaşabilmeli.

Beyaz Terör'de kimi deneyler, tıbbi hatalar, araba kazaları var, vakalar haber şeklinde ele alınmış ve her birinin ardından bir diyalog geliyor, bir ses diğerine kimi veya neyi bombalayacağını soruyor. Örneğin birbirinden ayırt edilemeyen iki yaralının ailelerini karıştırma vakasında hastaneyi bombalamak istiyor seslerden biri, daha doğrusu hastane görevlilerini. Kızının başında onun hayati tehlikeyi atlatmasını bekleyen bir adama kızının aslında başka hastanede olduğunun söylendiğini düşünün. Daha kötüsü; kızının başka hastanede öldüğünün söylendiğini düşünün.

Suu Kyi / Giacometti meselesi, direnişini bir sanat eseri olarak değerlendirirsek Burmalı muhalif, Nobel Barış Ödülü sahibi Suu Kyi ile meşhur Giacometti'nin sanatlarının, haliyle yaşamlarının fragmanlar halinde, sıralı bir şekilde anlatılmasıyla başlar ve biter. Ne kadar farklı olsa da iki yaşam bir noktada birleşir; yaşamı ve yansımasını şekillendirme, değiştirme çabası.

Virilio, Debord, Baudrillard diğer anılası isimler, bazı metinlerde sıklıkla karşılaşıyoruz onlarla. Jaffe'nin gösterdiği, bildiklerimizden başka yollara çıkaran fikirleri bilmek gerek, yaratıcı bilincin olabildiğince özgürleşmesi için.