7 Aralık 2016 Çarşamba

Hervé Le Tellier - Bar Sonatları


Cheers çok tatlı bir diziydi, ilerleyen sezonlarda cozutsa da ilk sezonlarda oradakilerden biri olmak istemiştim. İş çıkışlarında, yorgunluktan öldüğüm bir günün akşamında konuşabileceğim insanlarla dolu bir yer...

Cennetin yeni giysisi: Bar.

Dizide insanların çeşit çeşit problemi, aranan çözümler, sıcak ilişkiler kısaca, dışarıdaki dünyanın soğuğundan korunma hissi yaratıyor. İşin bu kısmı güzel, tanıdığınız insanlarla gününüzün yorgunluğunu unutabilirsiniz. Diğer tarafta bilinmeyenin sayısız olasılığı yatıyor. Binlerce insan bir şeyler içmek için bara gelecek, belki müdavim olup kalacaklar, belki sizi soymaya çalışacaklar, belki daha ne belalar açacaklar, belli değil. Kaos; bu kez anlaşılmaya kapalı bir düzen.

Le Tellier, OULIPO'ya dahil oyuncu bir abimiz olduğu için baştan sevdim. Bilim gazetecisi, deney gözlermiş gibi yazıyor, öykülerdeki detaylar baş döndürebilir.

Haftalık bir dergide yazdığı 120 öyküden 86'sı derlenmiş, kitap haline getirilmiş.

Epigraf: "Gökyüzü çok yüksek, yeryüzü çok alçak / Bar tam doğru yükseklikte"

Barda çalışanların ve bara gelen insanların öyküleri, yaklaşık bir buçuk sayfalık onlarca öyküde yukarıda bahsettiğim olasılıkların bir bölümünü görebilirsiniz. Bir de insanların unutmaya ne kadar dirençli/meyilli olduğunu, acıyı, mutluluğu, kokteyllerle duygular arasında derin bir bağ olduğunu... Ben kokteyl tariflerini bir bir not ettim, her öyküde farklı bir kokteyl var.

İlk öyküde Jay, barı açıyor. Adam hakkında pek bir bilgi edinemiyoruz, zira o da mekanı derinleştiren aynalardan sadece biri. Orta yaşı oldukça geçkin, bunu söyleyebiliriz. Archie siyahi bir üzgün adam, blues piyanisti. İlk öykünün sonunda beliriyor, mahalle için iyi bir şey yaptığını söyleyerek Jay'i kutluyor ve piyanosu için iyi bir yer seçiyor, Jay'e söz hakkı vermeden.

Rose Singer, barmaid. İlan asıldığı anda bara geliyor ve Rose içiyor, haliyle. İkinci öyküde anlatıcı odur. Bazen böyle küçük oyunlarla da karşılaşırız; Archie hikâyesini pentatonik gamlarla değil de anlatıcı olarak anlatmak ister.

Kemik tayfa toplandıktan sonra bara insan yağmaya başlar, hikâyeler de... Tezgahta unutulan bir kitaptan birkaç sayfa okuyan Jay, sahibi geri dönüp kitabı aldığı zaman hikâyenin sonunu merak eder. Kitabın ve yazarın ismine bakmamıştır. Yarım kalan bir hikâye, bir diğerinin içinde. Sadece birkaç dakika içinde yaşam o noktada gerçekleşir; bütün duygular bu olaya sıkıştırılmış gibidir. Parıltı işte, siz hissetmediniz mi hiç? Çok özel bir şey yakalanmış gibidir, kaçırılmak üzere.

Diğer pek çok öyküde olduğu gibi bara gelen kadınlardan biriyle de aynı parıltı görülür. "Elini uzattı, dudaklarının ucunu ıslattı ve bu bir öpücük kadar güzeldi. Bana baktı ve hafif bir iç çekişle başını salladı. Gülümsedi, bir dolarlık bir banknot koydu, bir kedi gibi tabureden kaydı, Jay's'in kapısının ardından yavaşça kapandığını gördüm ve yaşamı ıskalamış hissiyatına kapıldım. Ama onu yakalamaktan korkmuştum." (s. 36)

Bunun üzerine biraz gevezelik yapmak isterim. Asaf'ın tek kadın-çok kadın hakkında söylediği yeterince özgeci bir bakış açısıyla darmaduman edilebilir. Sevilecek, aşık olunacak çok kadın/erkek var ve insan her an güzel bir rüyadan uyanırmış gibi hissedebilir. Uyanın zaten, sizin gibi o rüyayı görecek çok insan var, rüya belki birinin gerçeği de olabilir. Bu düşünceyle rahatlardım, gerçekten sevmek konusunda yetenekli insanlar var, umarım denk gelirler. Ben Sezin'e denk geldim mesela, daha da sevda istemem. Seven adam/kadın gitsin konuşsun arkadaşım. Neyse.

Barda elektriklerin gitmesinden bir ritüel çıkmazsa çok yazık olur. Kaybedenlerin filminde çakmaklar çıkıyordu, hatırlayın. Jay'in mekanında adamın biri yanan viskiyi içmeye çalışırken ışıklar geliyor. Adamın dediği: "'Korktum, çok aptalca. Tam da şunu düşünüyordum: ışık olsun.'" (s. 40) Tanrı'nın bir anlığına olsa dahi gücünü ödünç vermesi uzak ihtimal mi?

Ayrılan çiftler, evli insanların imkansız aşkları her zaman üzücü seyirler doğuruyor. Ayrılan bir çiftten geriye kalan hep açık bırakılan bir kapı oluyor. Geri gelebilirler. "Çünkü hayat söz konusuysa, hiç belli olmaz." (s. 42) Arkada Archie zamanı dondurmada notaları kullanıyor, eksik olan duyuyu tamamlamak ve anı boşluğun zeminine kazımak için: "Neredeyse gerçekdışı, bir duygu gibi yoğun bir nota kapladı odayı ve dışarıda şehir var olmayı bıraktı." (s. 96) O an yani, her şey o anda duyumsanan dünyadan ibaret. Jay'in eski yaralarından biri o dünyalardan birinde hiç kaybolmamacasına yer edenlerden biri. Çocuğu olmuş, gelmemesi gerektiğini bildiği halde bara gelmiş ve Jay'in karşısına çıkmış.

"'Ne gülünç. Tüm hayatları yaşayamıyoruz...' Sonra gülümsedi, gözlerini kaldırdı: 'Nostalji dedikleri galiba bu.'" (s. 94) Olasılıklar...

Büyücüler, sihirbazlar, katiller, haydutlar... Jay'in son öyküde uğradığı saldırıdan yırtıp yırtamadığını bilemiyoruz. O da okuduğu kitabın sonunu bilemiyor. Tanrı da bizle ne yapacağını bilemiyorsa tamam bu iş.

Bu kitabı şiddetle tavsiye ediyorum, yakalanmış birkaç parıltı görmek isterseniz edinin.

2 Aralık 2016 Cuma

Jimi Hendrix - Sıfırdan Başlamak: Benim Hikâyem

Kafası karışık bir adamın sezgilerinden başka güvenebileceği bir şey yok. Yapmak istediklerini yapmaya başladıktan sonra şirketlerin devreye girmesiyle yoldan çıkıyor ve sonunu kendi elleriyle getiriyor ama hayattan alacağı bir şey kalmamış, kafasında dönüp duran melodileri tamamen canlandıramamışsa da elinden geleni yapmış. Mutlu bir adam Jimi, yorgunluktan bitkin düştüğü son zamanlarında bile.

Jimi'nin hemen her yere -sigara paketlerinden otel eşyalarına- yazdığı notlarından oluşturulan bu kitapta büyük adamı ilk ağızdan dinliyoruz. Dönemin diğer müzisyenleriyle tanışması, onlar hakkındaki görüşleri gerçekten ilginç.

Özgür ruhun izindeyiz.

Kronolojik bir potpuri yapayım, en kolayı bu ama başta söylemem gereken şey; Voodoo Child, Jimi'nin çocukluğunu en iyi anlatan şarkı. Adamın kökleri kızılderililere uzanıyor. Kurtlarla Koşan Kadınlar'da Jung'ın doğa-insan etkileşiminden çıkardığı derin bağların, ritüellerin ve bu tür olabildiğince doğal yaşam biçimlerinin yansımalarını taşıyan Hendrix için yaşadığı zamanın değerlerinin pek bir önemi yok. Parayı sadece yaşlılığında zor günler geçirmemek için istiyor, onun dışında müzik yapmak dışında hırsı olmayan bir adam Jimi. Müziği kiliseyle -ilahi araçlarla- birleştirerek kutsal bir yol olarak benimsemesinde bahsettiğim doğanın ruhuyla kurduğu ilişkinin etkisi büyük.


* Sıfır yaşında doğdu, bir hemşirenin altına çocuk bezi bağladığını ve gökyüzünü hatırlıyor. 4 Temmuz, havai fişekler. Jimi'nin hayatı daha ilk günden belirleniyor; rengarenk bir şov ve hemen sona eriyor.

* Seattle. Nüfusun yarısı alkolik, diğer yarısı sefil. Öğretmenler bütün kızılderililerin kötü olduğunu, hepsinin bel soğukluğu kaptığını söylüyor. Jimi pek okul çocuğu değil zaten; beyaz bir kızla konuştuğunu gören öğretmenin azarına karşılık, "Ne o, kıskandın mı yoksa?" diyor ve okuldan şutlanıyor. Bir de öğretmeniyle şu diyaloğu var:

"Kendini nasıl hissediyorsun?"
"Bu Mars'ta insanların kendilerini nasıl hissettiğine bağlı."

Jimi BK okumayı seviyor ve roman yazmak istiyor ama zaman bulamıyor sanırım. onun yerine şunu yazıyor:


Gitar Flying V. Jimi iki gitar kullanıyor; Fender Stratocaster ve Flying V. Strat'ı dayanıklılığından ötürü seviyor, konserlerde daha çok Strat kullanıyor. Adamlar her konserde boş geçmeden birkaç kabini haşat edip gitarların anasını ağlatıyor, dayanıklılık mühim.

* Annesi erken bitmiş bir rüya, Jimi küçükken ölüyor. Babasının Jimi'den pek umudu yok, Jimi doğru olanı yapmayan çocuk.

* Jimi evdeyken üst katta yetişkinler parti veriyor ve Jimi, Muddy Waters, Howlin' Wolf ve Ray Charles gibi ustaları ilk kez dinliyor. "Fark ettiğim ilk gitarist Muddy Waters oldu. Küçükken plaklarından birini duymuştum ve bütün o sesler ödümü patlatmıştı. Vay canına! O neydi öyle? Müthişti." (s. 21)

Gitar çalmaya on dört yaşında başlıyor. Evin arka bahçesinde çalarken arkadaşları gerçekten iyi olduğunu söylüyor. Gazlıyorlar. "Öğrenebildiğim bütün riff'leri öğrendim. Hiç ders almadım. Gitar çalmayı plaklardan ve radyodan öğrendim. Müziğimi seviyorum, dostum. Seattle'da sürekli evde oturmak istemediğim için arka balkona çıkar, gitarla Muddy Waters plaklarına eşlik ederdim. Başka hiçbir şeyle ilgilenmiyordum, anlıyor musun, sadece müzikle. Chuck Berry ve Muddy Waters gibi çalmaya çalışıyordum. Her şeyi öğrenmeye çalışıyordum." (s. 22) Ustaları dinledikçe morali bozuluyor ama gitarı elinden bırakmıyor, bütün bunlar öğrenmenin bir parçası. Her zaman senden daha iyisi olacaktır ama sen biriciksin, yaptığın sadece sana özgüdür. Tekniğini geliştirdikten sonra her şeyi unut, kendin olarak bir şeyler yap. Coltrane'in dediği bu, Jimi'nin dediği de aşağı yukarı aynı.

Jimi ilk grubunu kuruyor, 18 yaşına gelince er ya da geç gideceğini bildiği askerliğe yazılıyor. Paraşütçü. Yine gökyüzü.

Acemilik eğitimi korkunç, Jimi için hayatının en kötü dönemleri. İnsanın pul kadar değeri yoktur orada.

Atlama safhası tam Jimi'lik, yalnız bir deneyim. "Çok kişiseldir, çünkü bir kez oraya çıktın mı her şey o kadar sessizdir ki. Duyduğun tek şey rüzgarın sesidir -şışşşşşşşşşşş- böyle. Dünyanın en yalnız duygusudur." (s. 31)

Askerden kırık bir bilekle dönüyor, iyileştikten sonra kendini yollara vuruyor ve o dönemde hemen her yetenekli adamın uğradığı Nashville'e geliyor. Herkesin gitar çalmayı bildiği yer, sadece en iyiler kendileri için bir yer bulabilir. "Güney'de funky kulüplerden birinde açlıktan ölmek üzere olan biri hayatında duyduğun en iyi gitarist olabilir ve sen adını bile bilemeyebilirdin." (s. 39) Jimi kelimenin tam anlamıyla gitar çalmayı Nashville'de öğrenir, müzikle ilgili görüşleri de burada şekillenir. Ahmet Ertegün de kariyerinin başında buraya gelip müzisyen avına çıktığına göre cennet gibi bir yer. Herkesin kendine has bir blues'u vardır ve Jimi de kendininkini bulur. Little Richard'ın orkestrasına girer ve tonlarca egonun altında ezildikten sonra New York'a gelir.

Macera bundan sonra başlıyor.

* Bob Dylan'la tanışması: "Ben Village'da iken Bob Dylan da orada açlık çekiyordu. Bir kez görüştüm onunla, fakat ikimizin de kafası bir tondu. (...) İkimizin de kafası iyiydi ve orada takılıp gülmüştük. Evet, gülmüştük sadece.

Dylan'ı ilk dinlediğimde bu kadar detone söyleme cesaretine sahip olduğu için adama hayranlık duymak gerektiğini düşünmüştüm. Fakat sonra sözlere dikkat etmeye başladım. Çarpıldım.

Eskiden herkesten ve her şeyden çok çabuk sıkılırdım. Dylan'a doğru gitmemin nedeni de buydu, bana tamamen yeni bir şey sunuyordu. Etrafında gördüklerini not etmek için yanında sürekli not defteri taşırdı.

(...) Ben asla onun yazdığı sözleri yazamam, fakat bana yazma konusunda yardımı oldu, çünkü hiçbir zaman bitiremeyeceğim binlerce şarkım var." (s. 47)

Ben bunu başın üzerinde dönen yaratma bulutundan çekilip alınacak, biçimlendirilecek toz olarak görüyorum. Jimi'nin başında onlarca nota, yüzlerce kelime dönüyor ve hepsini biçimlendirmeye ömrü yetmeyecek, kendi de biliyor. Dylan'ın All Along The Watchtower'ını yorumluyor Jimi, seviyor adamı. Onda da özel bir şeyler var, keşfetmiş. Zamanın şiirine ne olduğunu soran insanlara gidip birkaç Dylan plağı almaları gerektiğini söylüyor.

* Curtis Knight'la kurduğu grubu ortada bırakıp İngiltere'ye gidiyor, satıyor adamları bir bakıma. "Ardımda bıraktığım arkadaşlarım iyidir umarım. Gece üç dolar falan kazanıyor, açlıktan ölüyorduk. Gidiş biçimim pek hoş olmadı. Onlar da benimle geleceklerini sanmışlardı, fakat benim yalnız gitmem çok daha kolaydı. Bu şekilde çekip gittiğim için suçluluk duydum çünkü fazla bir hayatımız yoktu zaten, anlıyor musun?" (s. 49) Knight'ın yazdığı kitabı anlatmıştım, ayrıntıları orada bulabilirsiniz.

* İngiltere günleri, Hendrix efsanesinin doğduğu zamanlar. İlk olarak Cream'e eşlik ediyor. "Eric Clapton'ın çalışını beğenirim. Soloları Albert King'in sololarını andırır. Eric müthiştir." (s. 53)

Mitch Mitchell ve Noel Redding'le Experience'ı kuruyor.

* Beatles ve Stones, Jimi'yi izlemeye geliyor. McCartney çekmeyi düşündükleri filmde Jimi'ye de rol vermek istediğini söylüyor ama filme kadar almış yürümüş oluyor Jimi zaten. Bir de İngiliz gruplarında o özel şeyin olmadığını düşünüyor. Herkes bir ailenin üyesiymiş gibi davranıyor, biriciklik yok, bu yüzden bütün müziklerin birbirine benzeme riski var. Böyle olmuyor tabii, zaman ilerledikçe farklı türler ortaya çıkıyor ama Jimi bunları görecek kadar uzun süre yaşamıyor. Bir de McCartney'e gönül borcu var, zira grubun Amerika'daki başlangıcı McCartney'nin eseri. Jimi'nin Monterey'de çalmasını sağladıktan sonra Jimi evine dönebiliyor artık, kendi ülkesinde konser vermeye başlıyor.

Başka birçok mevzu var ama çok önemlileriyle bitireceğim.

* Konserlerinde hareketlerinin cinselliği çağrıştırması şikayetlerine dair: "(...) Müzik o denli kişisel bir ifade ki cinselliği yansıtması kaçınılmaz. (...) Bizi iğrenç bulan bu insanlar aynı zamanda Joan Baez'in konserlerinde savaş karşıtı şarkılar söylemesini engellemeye çalışırlar." (s. 70)

* "Sevdiğin şeyleri kurban edersin. Ben gitarımı severim." (s. 89) Enstrüman şovlarıyla alakalı başka bir söze gerek yok herhalde. Bu arada, Jimi'nin Wilde okumuş olma olasılığı nedir?

* The Monkees ve ilk Amerika turnesi. Kerim Çaplı'yla bu turne sırasında takıldılar. "Plastik Beatles" benzetmesi yapıyor Jimi, eline pek bir şey geçmeyince Monkees'le turlamayı bırakıyor.

* Jeff Beck'in tek albümünü dinliyor ve pek etkilenmiyor. Albert King ve Elmore James en beğendiği müzisyenler.

* Jimi'nin doğaçlama çalmakla alakalı söyledikleri pek çok yönden açımlanabilir. "Bugünlerde insanların yarısı doğaçlama çalmayı bilmiyorlar. Birlikte çalmıyorlar, diğer çalanları düşünmüyorlar. Oysa doğaçlama çalmanın özü bu, herkesle birlikte çalmak. Müzikle sevişmek ya da birlikte resim yapmak gibi. Bir süre çaldıktan sonra müziğin akışını hissetmeye başlarsın, ton değişikliklerini, zamanlamayı ve esleri. Sonunda üstünde iki hafta aralıksız çalıştığın plak kayıtlarında bütünleşemediğin kadar bütünleşebilirsin. Bunu yakalamak için gerekli zamanın varsa dünyanın en güzel şeylerinden biridir." (s. 161)

Bana göre günümüzde farklı tarzları sentezlemede en yetenekli adamlardan biri olan Guthrie Govan beş sene önce falan Kadıköy'de workshop tarzı bir şey yapmıştı. Orada Govan'a ne tür egzersizler yaptığını sordular. Şöyle cevap verdi: "Yani şu parmak egzersizlerini çok uzun süredir yapmıyorum, onun yerine yanıma bir bas gitarist ve davulcu arkadaşımı alarak stüdyoya giriyorum. Girerken ne olacağını bilmiyorum ama çıktığımda daha farklı, daha yetkin bir gitaristmiş gibi hissediyorum."

Müthiş. Bir aileymiş gibi hissetmemek ama ilerlemek, bireysel olarak. Dave Grohl'un şu müzik yarışmalarıyla ilgili söyledikleriyle bitireceğim:

"When I think about kids watching a TV show like American Idol or The Voice, then they think, ‘Oh, OK, that’s how you become a musician, you stand in line for eight fucking hours with 800 people at a convention center and… then you sing your heart out for someone and then they tell you it’s not fuckin’ good enough.’ Can you imagine?” he implores. “It’s destroying the next generation of musicians! Musicians should go to a yard sale and buy and old fucking drum set and get in their garage and just suck. And get their friends to come in and they’ll suck, too. And then they’ll fucking start playing and they’ll have the best time they’ve ever had in their lives and then all of a sudden they’ll become Nirvana. Because that’s exactly what happened with Nirvana. Just a bunch of guys that had some shitty old instruments and they got together and started playing some noisy-ass shit, and they became the biggest band in the world. That can happen again! You don’t need a fucking computer or the internet or The Voice or American Idol."

Jimi, olduğu gibi. Edinin.


28 Kasım 2016 Pazartesi

Karl Ove Knausgaard - Çocukluk Adası

Sezin'imle ev taşıyoruz, öldük. Abimin sponsorluğunda beyaz eşya aldık, yerleştirdik. Yaşam alanımız on katına çıktı, kız ayakkabılarını koyacağı bir sürü rafa kavuşunca mutluluktan ağladı falan, kısacası yazmaya zaman bulamadım. Bu ay da böyle geçsin. Sıklıkla okumaya devam ediyorum, yazacaklarımdan küçük çaplı bir dağ oluştu, 15 tatilde eritmeye bakacağım artık.

Anıların işlenmeden aktarılması zor. Bilincin parladığı anın biricik peteğine sıkışmış olanlar haricinde anılar olabildiğince kurgulanır, hikâyeleştirilir ve paketlenir, sonrasında bir uyarıcıyla birlikte ortaya çıkacak biçimde depoya kaldırılır. Bir şarkı, bir koku, algıların anahtarları her türlü kodu çözer ve yıllar bir anda aşılabilecek mesafeler haline gelir.

Aynı mevzuyla alakalı Hafızadan Kurtulmanın Beş Kadim Yolu diye bir öykü yazıyordum, adam kitabını yazmış. Ben bitireyim de dergiler yine basmasın. Knausgaard'ın üçüncü kuşatması tamamen çocukluğundan ibaret. Bir bölümü olduğu gibi çocukluk, şu parıltılı anlar, diğer bölümler çocukluğun yetişkin yorumlaması şeklinde okunabilir.

Yeni bir mahalleye taşınan ailenin küçük çocuğu, manzarayı hiç unutmayacağı şekilde zihnine kazıyor. Küçük Karl Ove, çocukluğundan bir anda yetişkinliğe adım atıyor ve geçen zamanla birlikte kişiliğinin nasıl değiştiğini, nasıl değişebileceğini merak ediyor. Kitabın yazıldığı ana kadar böyle pek çok an yaşanmış, çoğu hatırlanıyor ve zamanın henüz işlenmemiş bölümü bir bilinmez olarak ortaya çıkıyor. Çocukluk, ölüme dair sahte anılar yaratabilir. Cenaze evinde masaya yatırılan bedenle yeni mahallesini keşfedilmiş bir dünya gibi inceleyen aynı: Karl Ove.

"Bellek, yaşam için güvenilir boyutlarda değil. Üstelik belleğin gerçeğe öncelik vermemesi gibi basit bir nedeni yok bunun. Belleğin bir olayı doğru veya yanlış hatırlamasını gerçeklik gereksinimi belirlemiyor hiçbir zaman. Öz çıkarlar belirliyor bunu." (s. 21)

Bazen karıştırıyorsunuz; anıların anlatıcısı hafıza kodlarını bu çıkarların peşinde çözüyor gibi görünürken çocukluğun doğal anıları bir anda ortaya çıkıyor, karma bir yapı oluşuyor. Güzel bir şey bu, çok katmanlı yapıyı kendiniz aralamalısınız. Hemingway'in buzdağı metaforunu anımsarsanız daha derinlere inebilirsiniz.

İnsanın söylemedikleri olduğunu kim söylemişti?

Tek bir sözcük olsun israf edildiğini düşünmüyorum, Knausgaard okuruna sunduğu şemada anılarının yazınını nasıl etkilediğini anlatıyor aslında. Bu yüzden uzun uzun anlatılan ve anlamsız/değersiz görünen bölümler bile bir amaç uğruna yazılmış. Fark edersiniz ki büyük bir felaketin öncesi ve sonrası uzun uzun anlatılmıştır, zira felaket unutulsa bile ardılı ve öncüsü asla unutulmaz, hafıza eklektik bir şekilde çalışır ve bazı parçaları daha çok parlatır. Bu parlamalardan sıkça görürüz, zira Karl Ove'ın babası, özellikle ilk kitapta ölümünün ardında bıraktığı boşluğa düştüğümüz adam, tam bir sığır olduğu için çocuğa etmediğini bırakmıyor. Bunun yanında ergenlik problemleri, akran despotizmi derken kimsenin yabancısı olmadığı bir dünyayı, orman yasalarının yaşam boyunca en geçerli olduğu zamanları izliyoruz. 60'lı yılların Norveç'i oldukça ıssız, yeşil ve depresif. Despot baba, sessiz anne ve kendi halindeki abi ile birlikte Karl Ove için onlarca kez damgalanmış bir çocukluğu yazmak zor olsa gerek.

Cinsellik, edebiyatın ve müziğin keşfi, okul, arkadaşlar, hepsi bir yerden çocukluğa tutunmuş. İlk öpüşmede arkadaşın öpüşme rekorunu kırmak için salyalarını kızın üzerine akıtan bir beceriksizin hallerini izlerken aynı herifin okuldaki başarılarını ve evdeki hayatta kalma mücadelesini saygıyla izliyoruz.

Tekrar söylemek istiyorum, baba tam bir sığır. Ortaokul öğretmeni olup çocuk psikolojisinden bu kadar uzak kalan bir adam olamaz. Mesleki deformasyon mu diyeyim, ne diyeyim, bilemedim.

Müthiş. Üç kitap kaldı, hemen bassalar keşke.

12 Kasım 2016 Cumartesi

Sam Kean - İnsan Beyninin Gizemi

Beynin hikâyesi en iyi fantazyaları çöpe atacak kadar heyecan verici ve fantastik. "İnsan Beyninin Gizemi, binlerce benzeri arasından seçilmiş, modern sinirbilimin kurulmasını mümkün kılan kral, yamyam, cüce ve kaşiflerin yaşamlarını yeniden canlandıran, insan beynine dair en iyi hikâyelerin bir derlemesidir." (s. 19) Her bölüm, insan beyninin en iyi anlayabildiği form olan öykü şeklinde kurgulanmış, beyinle alakalı farklı olayların çözümünü okumadan önce geride yatan olağanüstü hikâyeleri öğreneceğiz, sonrasında başa gelenlerin sinirbilimde açtığı çığırı inceleyeceğiz. Kean'in seçtiği örnekler gerçekten akla zarar ölçüde etkileyici. Fiziksel beyinden bilinçli bir zihnin ortaya çıkmasının hâlâ sinirbilimin temel paradoksu olduğunu söyleyen Kean, hikâyelerin beynin yapabilecekleri konusunda fikir vereceğini belirtiyor.

Deli deli işler var, ben üçün beşin lafını yapmam ama çok hadise anlatmayacağım. Beş diyelim, lafını yapalım. Önce mevzuyu anlatayım. Beyin hakkında kesme biçme işlemleriyle başlayan bilgi edinme sürecinin kısa bir tarihçesi bu kitap. Eklemlenen araştırmaların beyin hakkında çok şey söylemeleri bir yana, takip eden bir diğer araştırma tamamen farklı bir telden çalınca önceden bilinenler de tekrar düzenlemeye ihtiyaç duyuyor tabii. Dolayısıyla beyin hakkında her an yeni bir şey bilinebilir, mesela beynin çalışmayan bir bölümü, görevlerini başka bölümlere aktarabiliyor, algılananlar beynin farklı bölümlerinde işlenebiliyor, bir sürü şey. Görseller de hoş; beynin neresi ne iş yapar, beyin çizimleriyle anlaşılabiliyor.

Vaka vaka ilerliyoruz, her bir vakada beynin farklı bir özelliğini ve olguların bilimsel açıklamalarını da öğreniyoruz. Ne güzel. Söylemek gerekir ki çoğu buluş, sezileri ve öngörüleri kuvvetli birkaç bilim insanının omuzlarında yükseliyor. Yaratıcı düşünce, sanatla bilimi bir noktada birleştiriyor.

Paré ve Vesalius'la tanışıyoruz; beyin cerrahisinin önemini dünyaya tanıtan ilk cerrahlar. Tıbbın hurafeden çok daha fazlası olduğunu gösteren bu adamlar, görünenler kadar görünmeyenlerin de mühim olduğunu söylüyorlar. Kafaya alınan darbe, görünür yaralanmalara yol açmasa da ölümcül olabilir, bu bile tıpta başlı başına bir devrimdir kanımca.

İkinci aşamada, görülebilen davranış bozukluklarının temelinde yatan rahatsızlığın beynin kimyasını darmaduman etmesi var. ABD başkanlarından birini katleden şizofren kardeşimizin frengisinin beynin yapısını nasıl cortlattığı anlatılıyor. Güzel.

Üçüncü bölümde beynin yeniden yapılanması, James Holman'ın olağanüstü yaşamında vücut buluyor. Teğmen Holman, İngiliz Donanması bünyesinde çalışırken bütün dünyayı geziyor. Homurtuların sebebi, Holman'ın görme özürlü olması. Görmeyen bir insanın dünyayı gezmesindeki amaç nedir, anlaşılmadığı için adamın anıları görmezden geliniyor, birçok tantana... Olay şu; nöronlar algıları derleyip toparlayarak kendi arzularımızı da katar ve ortaya yeniden yorumlanmış, yaratılmış bilgiler ortaya çıkar. Geçmişi yeniden yaratırız, algıladıklarımızı yeniden yaratırız ve bunu yaparken algı çeşitlerini olabildiğince değerlendiririz, bir kanal hepten kapalı olsa bile. Birçok ses görsel olarak beynimizde yankı bulabilir, bir nevi sinestezi. Bir de ekolokasyon denen nane var, Daniel Kish bu işin üstadı. Daredevil dostumuz ve yarasalarda gördüğümüz ses dalgalarıyla görsel harita çıkarma olayı. Çok az insanın böyle bir yeteneği var. Gözlerinizi kapayın ve dilinizi şaklatarak önünüzdeki manzaranın görselini oluşturmaya çalışın. Ses dalgaları geri gelecek ama algılamada problem yaşayacaksınız, hiçbir şey olmayacak. Görme yetisini kaybeden insanlar zamanla bu kartografi işinde kendilerini geliştirip bir ölçüde görebiliyorlar.

İşin bilimsel açıklamasını geçip garip hadiselere değineyim, merak eden kitabı alsın. Virüsler yüzünden canlı varlıkları tanıyıp cansız varlıklara hiçbir tepki vermeyen insanların hikâyesi ürkünç. Renk hafızasının yitirilmesi, yuvarlak şekillerin algılanamaması, çeşit çeşit rahatsızlık...

Kayıp organ ve organ nakilleri başlı başına bir araştırma konusu. Hayalet (fantom) uzuv sendromunun sebebini az çok biliyoruz; yitirilen bir uzvun kaşınması, acıya yol açması gibi olaylar, beyindeki nöronların o kayıp uzvun hala var olduğunu hissettirmesi sonucu gerçekleşiyor. Organ nakillerinde yeni organın beyin tarafından kabul edilmesi, beynin yapısıyla alakalı. Kısaca, yeni bir organ ne kadar çok kullanılırsa o kadar çok benimseniyor. Tırnak yeme alışkanlığı olan bir insan yeni elinin tırnaklarını yerse bu iyi, zira insan başkasının elinin tırnaklarını yemez. Freud sürçmeleri de engellenmeye çalışılıyor söz gelimi; "bu el" değil de "elim" denmeli falan, bir sürü şey. Aklıma Robocop geldi.


Burada işin farklı bir boyutu var. Kişi yeni organına tamamen kendi özünü döküyor, duygularının yol açtığı kimyasal değişikliklerle yeni organın uyum sağlaması çok önemli. Gerçi burada organların maddesi farklı ama mantık aynı. Kısacası yüz nakli mi yaptırdınız, hemen tıraş olun, gülümseyin, öpün, öpülün, en küçük kasınızı bile çalıştırın. Beynin yeni yüzü kabul etmesi kolaylaşır.

Fantom uzva ek: Ön kolu olmadan doğan bir kız çocuğunun okulda olmayan parmaklarıyla parmak hesabı yapmasına ne dersiniz? Tüm bedenin beyinde zihinsel bir temsili var ve bunun bozulması kolay değil. Şu nefis bölüm de olayla oldukça alakalı zannediyorum:


İngilizce alt yazılı olarak izleyebilirsiniz. Ben de The Animatrix'i en kısa zamanda 30. kez izlemeliyim.

Bedenin zihinsel temsili beyinde olduğu gibi var, peki beyindeki yüz bölgesinin ayak ve el bölgesine komşu olduğunu biliyor muydunuz? İşte şimdi ayak ve el fetişleri daha anlamlı hale geldi.

Son olarak korku hissetmeyen kadını anlatıp bitiriyorum. Bir bombaya kafa atabilir ya da üstüne benzin döküp kendini yakabilir. Bunları yapmamasının sebebi can acısından, ölmekten korkması değil, sadece yaşamanın dikkate değer olduğunu düşünmesi.

Hikâyeler alıp yürüyor, size de okuması kalıyor. TÜYAP'ta iyi bir indirim yakalarsanız alacaklarınızdan biri bu kitap olabilir. Pişman olmazsınız.

11 Kasım 2016 Cuma

Gary A. Haugen & Victor Boutros - Çekirge Etkisi

Veysel Karani Keleşoğlu, inşaattan düşüp ölen bir işçi. Patronlar şirketin ticari itibarına gölge düşmemesi için cesedini molozların arasına sakladılar ve bundan kimsenin haberi yoktu, hala yok.

Kitabın iki yazarından biri, Ruanda'daki katliamların ardından bölgede inceleme yaparken palalara indirgenmiş insan yığınlarını anlatıyor, sıkı bir yumruk yemiş gibi olursanız devam etmeniz için bir yeşil ışık. Yaşadığınız, bitmez gibi gözüken sonsuz hayatın, her şeyin ardından sonunuz şu: Erkek-pala. Kadın-pala. Çocuk-pala. Boğazınız kesildi, yüzlerce cesetten birisiniz.

Başarılar. Yarın bir manyak tarafından bıçaklanmamak için mücadele ederken, şöyle bir bakıp geçen insanlardan haykırarak yardım etmelerini isterken başarıya ihtiyacınız olacak.

Gary A. Haugen, International Justice Mission (Uluslararası Adalet Kurulu) adlı organizasyonuyla hukuksuzlukların peşine düşüyor ve deneyimlerini anlatıyor. Korkunç hikâyeler var, insanın kanını donduracak cinsten. Hikayelerin ardından tam olarak neler döndüğünü anlıyoruz, Haugen hukuka yatırım yapılmadığı sürece toplumların refah düzeyine ulaşmasının imkansız olduğunu anlatıyor. Sömürge toplumlarının ani özgürleşmelerinin altyapısızlık sonucu daha büyük bir çürümeye yol açmasının yanında gelişen ülkelerdeki çarpık yapılaşmaya -sadece mimari değil- da yer veriliyor ama önce muşta ve biber gazı.

Biber gazı hala gelmedi de muştayı aldım, ne olur ne olmaz diye evde tutuyorum. Silah yerine geçtiği için dışarı çıkarken şimdilik yanıma alamıyorum, yine de varlığı güven veriyor.

Haugen, BM'de ülkelerin temsilcilerine kamu güvenliğinin rezil durumda olduğunu söylerken kendilerinin şiddete karşı nasıl bir önlem aldıklarını soruyor. Cevap: "Güvenlik satın alıyoruz." Güvenlik şirketleri milyar dolarlık bir piyasa haline geleli çok oldu, şık sitelerin etrafında duvarlar yükseleli de öyle. Eh, öyleyse benim muştam, benim kararım. Yarın güvenliğimi tehdit eden bir durum olduğunda önce kafa kırıp sonra tehdit etsem herhalde bir ay tutuklu kalıp serbest bırakılırım. Mahkemeye giderken şöyle güzel bir giyinirim, pişman gözükürüm. Yırttık.

Ben güvenliğimden endişe duyuyorum, psikolojisi bozuk adamlar başkalarından endişe duyuyor ve ortada kullanılacak mis gibi bir silah duruyor. Nuh Köklü'yü öldüren insanlığın ilk halkası, geçen aylarda müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Demek ki benim gibi sığırları caydırıcı pek çok örnek olay var ve beyinsizliğimden kurtulabildiğim sayılı anlarda silah almamaya karar verebiliyorum. Bu eğitimsiz insanlar içinse çok uzun bir zaman boyunca beklememiz gerekecek, zira toplumsal çürüme öyle boyutlarda ki mahkemelerden meclise her yer kokuyor. Yani yarın öküzün teki beni bıçaklayabilir, ben böbreğimi kaybederim, adam bir ay sonra hapisten çıkar ve her şey devam eder. Yani ben yanıma silah almalıyım ve kendimi korumalıyım. Bireysel silahlanmanın önünü açma zamanı geldi. Kolluk kuvvetlerinin bir halt yiyemediği noktada bireyin kendi kolluğunu kendi tutması gerekiyor. Polise güven sıfır, hukuka güven sıfır, öyleyse orman kanunlarının işlerlik kazandığı noktada av başlayacak demektir.

Yuval Noah Harari, Hayvanlardan Tanrılara Sapiens nam kitabında hukukun ulusal ve evrensel düzeyde niçin çok önemli olduğunu Bilal'e anlatır gibi anlatıyor. Şöyle diyor kısaca: "Birader, sen uluslararası hukuku sallamazsan zaten bittin, kanon abilerin seni ezer ama iç hukukun bitmişse senden korkmaya gerek yok, sen zaten kendini er geç bitireceksin. Kimse seninle ticaret yapmak istemeyecek, insanlarının temel ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geleceksin ve kelleni uçuracaklar."

Hukuk çok önemli bir şey kardeşim. Neden, çünkü senin güven içinde yaşamanı sağlar. Güvenlik, Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde ikinci sırada gelir, birinci sırada su, oksijen gibi yaşam için şart olan maddeler var. Senin güvenliğin yoksa yarın için umudun da yoktur, işinde verimli olamazsın, ilişkilerin tavsar, rezil bir toplumun rezil bir ferdi olursun. Yaşadığının farkına varmazsın bile. Ne acı!

Kitaptaki üç örnekten ikisini vereyim, ilki Peru'dan. Küçük bir yer, herkes birbirini tanıyor, zenginler ve fakirler süregelen şekilde yaşıyorlar. Bir gün 8 yaşındaki bir kıza tecavüz ediliyor ve kızın cesedi yol ortasına atılıyor. Kızın ailesi fakir, haltı yiyeninki zengin. Sonuçta hukuk sistemini, polisinden mahkemesine satın alıyorlar ve yırtıyorlar. Kızın annesi çok yoksul, avukatlara bir dünya para dökmesine rağmen sonuç alamıyor ve elindekilerden de oluyor.

Hindistan. Öncelikle söylemem gerekir ki günümüzde köle olarak yaşayan insanların sayısı, köleliğin hukuken kaldırıldığı zaman yaşayanlarınkinden çok daha fazla. Nüfus korkunç bir şekilde arttı, kölelik kanunlarca yasaklandı ama kimin kanunları? Kanunların gücü nedir, kanunlar gücünü nereden alır? Erdemli insanlardan alır, alması gerekir. Peki, sen çıkarın için insanları erdemden uzaklaştırırsan, onları ot gibi yaşatır ve alım gücünü sürekli azaltırsan ne olur? Sana bumerang gibi döner, semtinde bombalar patlamaya başlar. Yüzlerce koruman ailelerini geçindirememeye başlar, elindeki maddi güç giderek erir, dış baskılar artar, iç baskılar artar. Despot olursun, diktatör olursun. Hindistan'daki patronlardan farkın kalmaz. Hindistan dedim, aynısı Gazap Üzümleri'nde var, ABD'nin batı kıyılarında 100 yıl önce yaşanan insanlık dramından bahsediyorum. İşçiyi borçlandır, haklarını unuttur, hatırladıkları noktada kaba kuvvetle bastır, gözünün önünde çocuğunu öldür, eşine tecavüz et.

Bugün değil, yarın değil, bir gün tepenize çökülecek.

Sinirlendim yine, neyse. Bir iki örnek daha veriyorum, farklı kalemlerdeki problemleri inceledikten sonra çarpıklığın sebebi nedir, ne yapılabilir ve ne yapılıyor, bunları inceleyelim. Önce Kenya'ya gidiyoruz, polislerden korkulan tipik bir gelişmekte olan ülke. 80 yaşında bir kadının evine komşusu tarafından el konuyor ve kadın sokağa atılıyor. Ülkede mülkiyet yasaları oldukça yetersiz olduğu ve yürütülemediği için kadın evsiz kalıyor. Düşünsenize; gece vakti evinizi basan eli sopalı adamlar, "Dessekterget lan buradan!" diye sokağa atıyorlar sizi ve kanun sizin tarafınızda değil.

Filipinler'de kadınlar kaçırılıyor ve zorla hayat kadını olarak çalıştırılıyor, çocuklar satılıyor, neler neler.

Bu kadar korku filmi yeter.

Büyük bir sistem düşünün, kitapta kanalizasyon sistemi ele alınmış. Her şey çok iyi çalışıyor ama son parça eksik olduğu için sistemin hiçbir değeri yok. Devletlerle, uluslararası organizasyonlarla ve sivil toplum kuruluşlarıyla kanunsuzluk/şiddet arasında böyle bir ilişki var. Maddi yardımlar görünürde fark yaratsa da çarpık düzeni değiştirmek için yapılan hiçbir şey yok, dolayısıyla her geçen gün daha çok mağdur türüyor. Sonuçların umut kırıcı olması doğal, zira değişen bir şey yok.

Bunun iki sebebi var, alıntılarla olabildiğince özetliyorum:

"Görünüşe göre iyi insanların yıllardır yaptığı gibi yoksullara her türlü eşyayı ve hizmeti sağlayabilirsiniz, fakat eğer toplumdaki zorbaların şiddet ve hırsızlıklarını zapt etmiyorsanız (yıllardır yapamadığımız gibi) çabalarımızın sonuçlarının oldukça umut kırıcı olduğunu göreceğiz." (s. 11)

Bu bir. Kanunların üstünlüğünün sağlanabilmesi için yapılması gerekenler, hukukun her bir mekanizması incelenerek son derece açıklayıcı bir şekilde anlatılıyor. Polisliğin oluşumu ve farklı versiyonları karşılaştırılıyor, tarihsel verilerle destekleniyor. Polis oldukça önemli, zira herhangi bir yasa dışı durumla karşılaşan ilk birim. Buna rağmen hukuksuzluğun önde gideni polis sayesinde ortaya çıkıyor. Rüşvet, iktidar maşalığı, pek çok işi var adamların. İş yine dönüp dolaşıp iktidara, devlete geliyor. Devletin hukuk sistemini kamu yararına kurması gerek, öbür türlü aylar boyunca tutuklu kalmalar, yıllar boyunca süren davalar derken korkunç tablolar ortaya çıkıyor. Bir örnek var kitapta, adamın biri dosyası kaybolduğu için yıllar boyunca hapishanede kalıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Oluyor, inanın.

İkinci mesele: "Görünüşe göre sömürgeci güçler gelişmekte olan dünyayı yarım asır önce terk ettiklerinde kanunların çoğunun değişmesine rağmen kanun yürütmesi; yani sıradan insanları şiddetten korumak için değil, rejimi sıradan insanlardan korumak için tasarlanmış olan sistemler değişmemiş. Bu sistemler, anlaşılıyor ki, asla yeniden düzenlenmemiş." (s. 13)

Vurgu bana ait. Bunun için zamanında sömürge olmaya gerek yok, kendi insanını sömürge olarak gören hükümetler için de aynısı söylenebilir. Sonuçta halkına yeterli hukuki eğitimi vermiyorsun, vatandaşın kanuni haklarını bilmiyor ve bu durumdan kendine kazanç çıkartıyorsun. Bu sadece senin için geçerli değil, çanağını yalayan adamlara da gücünün bir parçasını veriyorsun ve kan emici patronlar çıkıyor ortaya. Devlet, mafyaya dönüşüyor. Mücadele edilen yapı bu. "Sonuç itibarıyla, hukukun korumasının dışında yaşayan yüz milyonlarca yoksul insanın suiistimale uğramasının ana nedeni, genellikle iyi yasaların eksikliği değil, o yasaları uygulamak için gereken işleyen bir kamusal adalet sisteminin eksikliği." (s. 211)

Dilini anlayamadığınız bir kanunlar topluluğunuz olsun ister miydiniz? Hemen Afrika'daki bir memleketten vatandaşlık alın. Kanunlarınız anadilinizde olmayacaktır. Bir ara çevirirler. Kendi ülkemizden konuşalım, sizi gözaltına almak isteyen bir polisle münakaşa ediyorsunuz. Haklarınızı söyleyemezsiniz, daha doğrusu adam sizi dinlemez. Zira kendini bağlayan kanunları en iyi ihtimalle görmezden gelecektir, tabii bunları bildiğini varsayıyoruz. Siz Türkçe konuşacaksınız ama adamın dili başka bir şey, geceyi nezarette geçirmeniz yüksek ihtimal. Sebep? Polise mukavemet. Örnekleri var.

Son bölümde yozlaşmış bir sistemin yavaş yavaş nasıl dönüştürülebileceği ve yazarın hukuk organizasyonunun yaptığı işler var, bir model sunabilir.

Toprağı ilaçladınız, sürdünüz, bin bir emek harcadınız ve mahsulü kaldırmak için bekliyorsunuz. Çekirgelerin saldıracağından haberiniz yoktu, her şeyinizi yitirdiniz. Çekirgeler de bu sistemin bir parçası oysa, hatta Dünya'yı yok edecek bir meteor da öyle. Tehlikeyi yok etmek herkesin iyiliğine, devletin de. Dünyada kamu düzeninin sağlanması yine ele alınıyor, bu kez 150 yıl öncesine göre daha bilinçli bir şekilde. Bizse bir 150 yıl daha bekleyeceğiz gibi gözüküyor.

4 Kasım 2016 Cuma

John Steinbeck - Gazap Üzümleri

Toprak türedi. İnsan ev kurdu, toprağı ekip biçti ve devlet ortaya çıkınca daha büyük ve güzel bir şey uğruna -inandırıldıkları buydu- başkaları için de çalışmaya başladı. Ortakçı belirdi, toprağı sürüp ürünleri sahiplerle paylaştı. O da ev kurdu.

Toprak ağası türedi. Ortakçıların arasına düşmanlık soktu, şirketlerin yıkımına yol hazırladı.

Şirketler... Toprakları ele geçirip evleri yıktı, aileleri aç bıraktı. Farklı yatırımlar farklı uğraşlar getiriyordu, bir anda evsiz kalan onca insan söz dinletemedi. Önceleri yenebildikleri adamlar vardı, kanlı canlı insanlar. Şimdiyse karşılarında hiçbir şey yok. Bir şirketle nasıl mücadele edilebilir, elde hukuki bir dayanak olmadıktan sonra? Suyu döversin, o kadar. Hukuk her zaman güçlünün yanında, haklının değil. İnsanlık hakkı bu, tapuya senede gelmiyor ki. Suyunu içtiğin, toprağını yediğin, kaç nesildir yaşadığın yer satıldı, sen satıldın.

Dün haberi çıktı, 80 yaşında kadını kentsel dönüşüm kapsamında evsiz bırakacaklar. Oturduğu daire, yeni bir daireye değer alana sahip değilmiş. Suyu ve elektriği kesildikten sonra başına gelen:


Steinbeck'in insanları, toprağı anlatan diğer yazarlarınki gibi her zaman var olacak. Devletin toprakla bir alıp veremediği var ve sonu hiç iyi olmayacak.

Steinbeck, toprak işçilerinin arasında bulunmuş, onlarla zaman geçirmiş. Bu yüzden yaşadıkları zorlukları biliyor, onların gözünden görüyor her şeyi. Yüce bir anlatıyla baş başaymış duygusu uyanıyor okurda, bunun sebebini uzun süredir doğayla kaynaşık insanların kolay anlaşılmayacak sezgilerinin başarılı aktarımında, doğadan başka bir şey bilmedikleri için her şeyin yoluna gireceğine dair -kentliye göre cahilce, toprağı tanıyanlar için bilgece- sonsuz umudun kavranışında yatıyor.

İncil'i ve Tevrat'ı mutlaka okumak lazım, Edip Cansever de böyle dermiş. İmge zenginliği ve her duygunun arketipi bu metinlerde mevcut, göçler de. Hikâyesini takip edeceğimiz ailenin parça parça dökülüp yine de dağılmaması, yolda olmanın zorunlu birleştiriciliğinden kaynaklanıyor. Huzurlu bir yaşam için Californiya'ya gitmeyi düşünürler, pamukların göz alabildiğine uzandığı bu topraklarda toprağı işlemeye devam edecekler, düşleri bu yönde. Yolda karşılaştıkları insanların söylediklerini umursamazlar, Shangri-La'yı bulmak için tanrı kelamı gibi yayılmış mutluluk ve refah söylencelerinin peşine düşerler.

Kayıpları büyüktür; aileden kopmalar başlar. Ölümler, ayrılıklar araya girse de çekirdek korunur, hedeflerine varırlar ve kendilerine yabancı olan düzenin burayı da ele geçirdiğini görürler. Az paraya çok çalışmak zorunda kalırlar, ancak karınlarını yarım yamalak doyuracak kadar para kazanırlar. Komünal bir kampta geçirilen birkaç gün, California'daki en mutlu günleri olur ama oradan da sürülüp meyve toplayıcılığına başlarlar.

Sıkıntıları biliyoruz, günümüzde de aynen devam ediyor. Üç otuz paraya çalışmak için ölü gibi yaşarlar, yerlerine kolaylıkla adam bulunabileceği için işi bırakıp gidemezler. Her şey tekelin elindedir; besin maddeleri, diğer ihtiyaçlar... Yaşam pahalı, aile bağları güçlü. Gitsin gidebildiği yere kadar. Neleri varsa paylaşırlar, diğer insanlara yardım ederler. Ekmek, araç, ellerinde ne varsa... Hiçbir şey kalmayınca memelerinden süt verirler, son nokta budur. Bir insanın diğerine en çok yakınlaşabileceği nokta. Vücuttan bir parça, başkasının yaşaması için paylaşılmalıysa paylaşılır. Yaşlı bir adam ölmek üzereyken ailedeki genç kızın memesinden süt emer ve son.

Ailenin hikâyesinin yanında sosyoekonomik bir portre de çizilir. Araba satıcıları, araçlar, mekanik gürültü, makineleşen dünya... Traktör şoförleri makineden çıkmış gibi gözüken sandviçlerden yer, çocukların lapaları yağda kızartılır, dünyayı çürüten mazot kokusu her yere siner. İnsanlar hayatta kalabilmek için diğerlerinin enerjisini çalacak hale gelmiştir, büyük buhranın ülkesinde yaşam mücadelesi, diğer insanların omzuna basarak verilir.

Yeryüzünden kovulmuşların serüveni bu, her an bir benzeri yaşanıyor ve anlatılması gerek. Steinbeck, kutsal bir kitap yazarmış gibi yazmış. İlahi bir niteliği var kitabın, hoş.


31 Ekim 2016 Pazartesi

Jerzy Kosinski - Şeytan Ağacı

Kosinski'yle Kundera arasında, meseleleri açısından bir yakınlık buluyorum. İkisi de insana dair bir tür boşluğu anlatıyor, edinilmiş boşluk. Karakterlerin edimleri ilkeselliklerine dayalı ve yaşadıkları zamanda iyinin muğlaklığı, iki dünya savaşı sonrası ortaya çıkan yılgınlık, bu ilkelerin niteliklerini insanlığa duyulan ümidin kaybolması sonucu bozuyor, karıştırıyor ve huzursuz insanların yıkımlarına, kaybolmalarına yol açıyor. Kayboluş bir tür mutsuzlukla örtülüyor; yaşamın yitirilmiş coşkusu bir daha bulunamayacakmış gibi. Kosinski'yi Kundera'dan ayıran şey, bu yitikliğin uç noktalarda yaşananlarla incelenmesi, daha yırtıcı karakterler ve parodiden uzak anlatımın günümüz insanının yenilgisini kes(k)inleştirmesi. Kundera'nın çizgileri daha ince ve merceği daha odaklı, Kosinski'yi -gözümde- daha gerçek kılan şey, adamın kurmacaya daha çok gerçek döktüğü izlenimini uyandırabilmesi. Bir sürü dedikodu var, işte efendime söyleyeyim, yazar takımı varmış da onlara yazdırıyormuş, aslında küçük, mavi bir cinmiş, bilmem ne. Bilemiyorum, bilmek istemiyorum, sadece bu adamın okunacak kitabı kalsın diye bir anda hepsine girişmiyorum.

Baby Boomer nam kuşağın önündeki özgürlük alanının haddi hesabı yok. 1950'lerden günümüze, özellikle ABD'de devrim niteliğinde işler yaptılar; Rock'ın diğer türlerden ayrılmasını, en köşeli dönemlerini bu adamlara borçluyuz, keza cinsel özgürlüğü, her şeyin üzerinde yer alan yaşam deneyimlerini, hemen her şeyi. Babaları varoluşu sorgularken bu arkadaşlar ya önlerinde uzanan uçsuz bucaksız dünyayla ne yapacaklarını bilemeyip kayboldular ya da istedikleri gibi yaşayıp zamanlarının tadını çıkardılar.

Kaybolanlara, Jonathan James Whalen'a bakalım. Bu jenerasyonun tipik bir örneği, "Yapabiliyordum ve yaptım" mottosuyla yaşıyor. Babası ABD'nin sayılı sanayicilerinden biri, oğluna büyük bir servet bırakıp ölüyor. Annesinin de anlamını yitirmiş anılardan başka pek bir katkısı yok. Ego bu dönemde geliştiği kadar hiçbir dönemde gelişmemiştir herhalde. Bu durumda ötekine duyulan açlık da tavan yapıyor; içten içe anlaşılma ve sevilme arzusu büyüse de sızacağı çatlakları bulamıyor ve insanı zehirlemeye başlıyor.

"İşte, diye düşündüm, boş bir odaya kapatılmış, birlikte çocuksu oyunlar oynayan bir koca çocuklar topluluğu. Kimse öbürünü anlamıyor. Herkes kendi kandiline yapışmış, hepimiz aydınlanmayı bekleyerek karanlık mağaralarda dolaşıyoruz. Başkaları kadar bulanık ve basite indirgeyici bir kafam olduğu düşüncesini sevmiyorsam, ama gerçekten onlardan daha karmaşık, daha uyanıksam, niçin beni anlamaları için böyle büyük bir istek duyuyorum?" (s. 130)

Herkes bir ada, bir diğerine asla ulaşılamayacak.

İhtiras Oyunu'nda olduğu gibi, bölümleme yok. İnsanın modülerliği metnin yapısını da etkiler durumda. İnsan sayısız parçasıyla mutsuz ve metni bölen her paragrafta bireyin benzer problemleri mevcut. İlk parçada Whalen bir helikopter kiralar, normal ücretin üzerinde bir ücret öder. Milyonlarca insanı yarım saatliğine izlemek ister, her birinin sıkıntısını hissetmek istermiş gibi. Büyük bir servete konduğunu, annesiyle babasının öldüğünü anlatır. Zengin bir adam, onca parayla ne yapacağı hakkında hiçbir fikri yok. Hayatıyla ne yapacağı hakkında da yok aslında. Meraktan dolandırıcıların iş tekliflerini dinler, Karen'la ilişkisini bozup yeniden kurar. Köksüzlük... "Evden ayrılalı beri bir serseri, bir parya oldum; bugünün içinde yaşamak ve kişiliğimi ya da geçmişimi incelemeyi geri çevirmek için bahanemdi bu benim. Ama kendimi tanımak istiyorsam, çelişkilerimle yüz yüze gelmek ve çocukluğumun yükünü kabul etmek zorundayım." (s. 26) Çocukluğun yükünde ülkenin demir sanayisiyle alakalı en ufak bir olumsuz eleştiride insanları işlerinden eden, kendine özgü sevgisiyle psikolojik katliam yapan bir baba var. Whalen'ın Bangkok gezisinde uyuyakalan yolcuların eşeklerini döndürüp onca saat katedilen yolu heba eden bir çocuk var, kendisi. Etrafındaki insanlar da kendi gibi; birçok örnekten biri: İntihal yapması için cesaretlendirilen bir adamı tuzağa düşürüp akademik kariyerini bitiren kadını Whalen'dan ayıramıyorum. Çoğu karakteri birbirinden ayıramıyorum aslında, çıkış yolunu kendilerine bulamadıkları gibi birbirlerinde de bulamıyorlar. Yine de beraberken mutlular, insan benzerinin yanında mutlu oluyor. Bir süreliğine. Karen'la telefonda konuşurlarken Whalen'ın düşündüğü: "Kendi kişiliğimin iki yüzünü her zaman gizlemek istediğimi ona söyledim. Aldatan, yok eden entrikacı ve kötü niyetli yetişkinle umutsuzca sevgiye ve anlayışa susayan çocuk." (s. 37)

Adamımız ortalıklardan kaybolduktan sonra peşine dedektifler takılır, Ankara'da izini bulurlar, sonra Katmandu'da. Anne için oğlunun ortalıklardan kaybolması yıkımdır, aşırı doz ilaç aldığı için ölür. İntihar edip etmediği muammadır, bu da anlatılan pek çok durum gibi belirsizdir. Whalen bir parçasını daha yitirir, arayışı giderek umutsuz bir hal almaktadır. "Şimdi geçmiş eylemlerimin alt yapısını keşfetmeye çalışıp hepsini birbirine bağlayan incecik ipi arayarak anılarımı yokluyorum." (s. 40)

Gökdelenlerin Amerikan Rüyası'nı delip geçmesinden sınırsız cinsellikte yitmeye sonsuz bir yolculuk, sorgulamalarla dolu. Köksüzlük dedim, kökün hiç olmaması gerektiği yere yükselmesi de buna dahil. Baobab, şeytanın ters yüz ettiği lanetli, Whalen'ın elleri dünyayı tanımaya çalışırken ayakları onu hiç bilmediği yerlere götürüyor. Kendinden uzağa, bilincinin ötelerine.

"Bu duygunun hiç geçmemesinden, bunu açıklama yeteneğini hiçbir zaman bulamamaktan ve bunu duyan tek kişi olmaktan korkuyorum." (s. 199)

Ek: Şimdi tekrar okudum da, Kundera'yla karşılaştırdığım bölüm kötü, çok kötü. İbret almam için olduğu gibi bırakıyorum. Anlamayışıma verin.