21 Mayıs 2017 Pazar

A. S. Byatt - Küçük Kara Hikâyeler Kitabı

Byatt'ın gerçekliği kıyıdan köşeden çatlatıp fanteziyi sızdırması, sinematografik diyalogları derken kitap bitiverdi. Birkaç saatinizi alacaktır ve saat/keyif orantısı doğrudur.

Diyaloglarda karakterlerin her çeşit duygusunu sezersiniz, mimikler bile canlanır, öylesine kurgusuzdur. Masalların sızdığı çatlaklar psikolojik olabilir, karakterlerin değişimi oldukça belirgindir, Byatt zaman atlayışlarını geniş tutmaz, günlük yaşamın detaylarında olup biteni gösterir. Fiziksel değişimler de vardır; bir sabah kendinizi kuş vs. olarak bulmaz karakter de yavaş yavaş taşa dönüşüyor olabilir. Mevzu yine psikoloji tabanlıdır, önemli bir kayıptan sonra ben de taşa dönüşmüştüm ve denizde sektirdiler beni. Daha da iyisi, bir noktadan sonra her şey o kadar normal gelir ki en uç noktada gerçekleşen olayları bile mantığa bürümeye çalışırsınız, gerçeğin ihtimalleri de önünüze serilir o zaman, anlam katmanları arasında bir manzarayı yirmi noktadan izler gibi olursunuz. Ne güzel! İskandinav mitolojisi, pagan inanışlar ve dini safsatalar güzel bir karışım çıkarır ortaya; insanlar ihtiyaç duydukları için mitleri yarattılar ve onlardan kurtulamadılar, bağ çok derindeydi. Bu bağın, kurmacaya sığınmanın gerçeklik üzerindeki etkisini izleriz ama mit şart değil, kurmacanın kendisi de başlı başına bir konu olarak öykülerden birinde belirir.

Ormandaki Şey: Hemen hemen tüm öykülerdeki, öykülerin karakterlerindeki travmatik kalıntıların varlığı düşündürmeli. Çatlaklar aslında bu kalıntılardır diyemiyorum ama önemli bir etken olduklarını sanıyorum. Bilinmeyene çıkılan yolculuğun veya kasıtlı olarak karanlıkta bırakılan zeminin doğurduğu boşluk da bir diğer etken. Metafor olarak -yaşam- ve gerçek anlamıyla yolculuk, zemin.

Masal gibi başlar zaten, bir zamanlar iki küçük kız varmış ve iyi arkadaş olmuşlar. Londra'nın bombalandığı sıralarda ailelerinin trene bindirip kırsala yolladığı kızlar, yolda istasyonların isimlerinin siyaha boyandığını görmüşler, böylece Almanlar oralara kadar ilerleyebilirlerse nerede olduklarını bilemeyeceklermiş ve kızların yaşayacakları doğaüstü olaylar bilince ve bilincin altına daha iyi nüfuz edebilecekmiş. Hansel ile Gretel, ekmek parçaları, istasyonlar.

Kaldıkları çiftliğin yanındaki ormana gitmişler, peşlerine takılmak isteyen Alys adlı küçük kızdan kaçıp ağaçların arasına dalmışlar ve sessizliğin içinde önce sesi duymuşlar, sonra çürümüşlüğün kokusu sarmış etrafı. Şey'i o sırada görmüşler. Azap çeken yüzler, vücut parçaları ve solucan bedeni. Ağır ağır hareket eden, doğaya bir hakaret olduğu düşünülebilecek varlık. Döndüklerinde bir daha konuşmamışlar ve ertesi gün koruyucu ailelerin yanına yollanmışlar. Primrose ve Penny, şahit oldukları olayın yaşamlarını biçimlendirmesine izin vermiş. Zayıf olan şişmanlamış, şişman olan zayıflamış, akıllı olan gelişim psikolojisi okumuş ve bilimin analitik düşünce yapısını doğaüstüne perde olarak örtmüş, diğeri masalcı abla olup gerçeği hikâyelere dönüştürmüş. Herkes farklı şekilde mücadele eder, o hesap.

Yıllar sonra çiftliğe döndüklerinde karşılaşmışlar, birbirlerini gözlerinden tanımışlar. Müzeye dönüştürülen çiftlik evinde sergilenen eski bir kitaba bakıyorlarmış, kitapta canavar avlayan bir aziz varmış, Saint George veya Bellerophon olabilir, kim bilir? Şey biçim kazanmış böylece, bir türlü oluşmayan imgesi amorfluktan kurtulmuş, buna karşılık ormana giden kadınların karşısına çıkmamış, rasyonalize edildiği ölçüde yok olduğunu düşünüyorum. Kadınlar geri dönmüşler, yaşamlarına devam etmişler ama biri Şey'le yüzleşmeden yapamayacağını düşünmüş, gerçeğin hayal/kurgu kısmını yıkmak istemiş ve ormana dönmüş. Şey o zaman ortaya çıkmış, tamamen inanıldığı zaman, formlardan kurtulduğu zaman. Diğeri de hikâye anlatmaya devam etmiş, iki küçük kızın hikâyesini.

Kurgunun ve gerçeğin doğasını süper irdeleyen bir öykü. İnanca, düşünceye ve algıya göre kurulan bir dünyanın hikâyesi.

Beden Sanatı: Damian Becket ağır katolik, beş yıldır ayrı olduğu eşiyle hâlâ evli olduğunu düşünüyor ve jinekolog olarak çalıştığı hastanede sanat sepet öğrencisi Daisy'yle tanışıyor. Kız gönüllü olarak hastaneyi süslüyor, yeni doğum bölümü onun sayesinde çiçek gibi oluyor. Hissetme özürlü Becket da kendine pek çaktırmasa da çiçek gibi oluyor, orada burada kalan kıza iş veriyor ve kızı evine alıyor. Sevişiyorlar derken Daisy hamile kalıyor ve bebeği istemiyor, Damian istiyor. Aralarındaki çatışma çok büyük, olaylara şahit olan Martha ister istemez arabulucu rolüne soyunur ve bebek doğar doğmaz anneyle babanın saf sevgi karşısında bocalamalarını, ani mutluluklarını görüp düşünüyor. Bu durumdan çıkmak hiçbir şekilde memnunluk vermeyecek. O anın dışına çıkılması büyük üzüntü.

Şu; ilişkilerin doğallığı o kadar belirgindir ki Damian ve Martha'nın başlaması yüksek ihtimal olan ilişkileri, Daisy'nin mevzuya girmesiyle daha doğmadan ölür ve bu doğrudan anlatılmaz. Diyaloglardaki kelimeler ve ses tonu, Martha'nın kırgınlığını ve Damian'ın umursamazlığını şahane aktarır.

Asıl mevzuyu anlatmadım, Daisy'nin sanatı. Daisy, hastaneden çaldığı eşyalarla -kadavra parçaları, ufak tefek tıbbi gereçler- hastanenin bağlı olduğu sanat topluluğunun galerisinde eserini sergiliyor. Frankenstein sanatını ortaya koyuyor ve eseri çok ses getiriyor, Damian içinse kabul edilemez bir şey bu. Bebeği düşündüğümüzde iş karışıyor; Damian sanatını konuşturuyor ve inancı veya inancından geriye kalan parçaların zorlaması gereği bebeği istiyor. Daisy ve Damian arasında pek fark yok bu durumda; ikisi de kendilerine ait olmayan varlıklardan kendi yaratılarını oluşturuyorlar. İçinden çıkılmaz bir durum.

İki öykü yeter, gerisi ellerinizden öper. Byatt iyi, kuşlar pekiyi.

19 Mayıs 2017 Cuma

Italo Calvino - Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler

Görme yeteneğine düşer iş; beton yığınlarının arasını doğa doldurur ve canı sıkkın bir çocuk olduğu için oyun oynar, ansızın ortaya çıkaracağı bir sürprizi hep vardır, görmek isteyen için sürpriz hep oradadır. Denk gelince bencillik yaparım ve izlerim, tam da o sırada sevgi sözcükleri söyleniyor olabilir, bir cevap bekleniyor olabilir ama an o andır, bir daha o anın büyüsüyle kolay kolay karşılaşılmayacaktır. O zaman sevgimi erteleyip bulutları izlerim, kendimi sohbetten koparıp dallarını suya eğmiş ağacın üşüdüğünü veya serinlediğini düşünürüm. Kişileştirmeden kurtulamıyorum ama soyut düşünceden bağımsız olan doğanın sessizliğini ve döngüsünü sezebiliyorum. Bu sezginin benzerini Calvino'nun diğer kitaplarında da bulduğum için adama büyük bir saygı duyuyorum.

Marcovaldo vasıfsız bir işçi. Yoksullukla, karısıyla, beş -kesin sayı için birden fazla diyelim- çocuğuyla ve beton yığınlarıyla boğuşuyor. Beton yığınları en büyük problem gibi gözüküyor, tabii betonla birlikte yaşamı yönlendiren teknoloji de sıkıntı. Şehir insanı sıkıntılı kısaca; görmeyen, hissetmeyen, incelikten yoksun. Marco bu insanların arasında bir güneş gibi parlıyor ama bir iki pırıltıdan sonra üzerine hemen parasızlık, bürokrasi, çimento dökülüyor. Bir müddet ortadan kaybolan Marco için hiçbir şey bitmiş değil, başka bir mevsimde doğaya dönüş projeleriyle tekrar ortaya çıkıyor ve çabalıyor. Döngü. Calvino'nun tüketim toplumuna, doğa katline dair sağlam giydirmeleri, hikâyelerin kopartıcı mizahının yanında kendini gösteriyor.

Beş döngü, yirmi mevsimlik yirmi öykü.

Baharla başlıyor, Mantarlar Kentte. Bahar rüzgarı çiçek tohumlarını savurdu ve kaldırımların arasındaki bir tarha düşürdü, filizlenen mantarları Marco'dan başka kimse görmedi. "Ayakkabısını bağlamak için eğilip daha iyi baktı: mantardı, gerçek mantardı, kentin tam orta yerinde bitiyorlardı! Çevresini saran karanlık, kalleş dünya birden gizli zenginliklerini sunuyormuş, yaşamdan hâlâ, toplusözleşmenin saat ücreti, ek ücret, çocuk yardımı, pahalılık yardımı dışında da bir şey beklenebilirmiş gibi geldi Marcovaldo'ya." (s. 8) Marco'da hemen bir mülkiyet duygusu, kıskançlık uyandı ve çocuklarına mantarların yerini kimseye söylememelerini dayattı. Yoksulluğun yanında paylaşımın yeri kalmıyor, Marco için üzülüyoruz ve onu anlıyoruz. Sonrasında çöpçü Amadigi'nin de mantarları fark etmesiyle iş yarışa dönüyor ve mantarlarını tek bir kişiye kaptırmaktansa herkesle paylaşıyor Marco, doğayı herkesin kullanımına açıyor ve oradan geçenleri mantarlardan haberdar ediyor, herkes mantar topluyor ve içlerinden biri hep birlikte yeseler ne güzel olacağını söylüyor ama hiç kimse umursamıyor o adamı. O adam, senin gözlerinden öpeyim ben. Neyse, yine de herkes bir araya geliyor. Gece. Hastanede. Zehirlenme.

Park Sırasında Bir Yaz Gecesi. Açık havada, yıldızların altında, ağaçların yanında uyumak isteyen bir adet Marco'muz var ama kentin çöp kamyonları, trafik lambaları, reklam panoları, binlerce ışık kaynağı ve ses kaynağı var. Calvino'nun yarattığı çerçevelerden çeşit çeşit can sıkıntısını detaylarıyla görebiliriz; banka uzanan Marco'nun bakış açısıyla baktığımızda ağaçların, gökyüzünün yanında trafik ışığı da görünür, gelmesi beklenen kuş seslerinin yanında gece işçilerinin gürültüleri de duyulur. Şehrin sundukları Calvino'nun incelikli anlatımında canlanır.

Karda Kaybolan Kent. Çok güldüm buna. Marco karları kürer ve yola atar. Yolu temizleyen adam da kaldırıma atar. Bir süre tartışırlar, sonra adam Marco'ya karlardan set yapmayı gösterir, böylece sıkıntı çözülür ve Marco'nun aklına kar setleri yoluyla şehri yeniden üretmek gelir. Baştan düzenlenmiş kentte hiçbir şey kalıcı olmayacak, yerleri değiştirilebilecek veya yeniden yapılabilecek. Pencerelerin hep aynı manzarayı sunması ne büyük bir sıkıntı, her gün duyumsuyorum ve her gün buralardan gitmek istiyorum, içimde uzun zamandır bir sıkıntı büyüyor. Marco gidemez, o zaman teselli olarak şehri olmasa da bir kodamanın arabasını kardan üretebilir, üretiyor ve miyop olan kodaman arabasına binmek yerine bir kar yığınının içine giriyor. O sırada yandaki binaların çatılarındaki karları temizleyen bir tayfa, Marco'yu kara gömüyor ve yaptıkları kardan adama havuç takmak için evlerine gidip gelen çocuklar görüyorlar ki kendilerininkinin yanında bir tane daha kardan adam var, ona havuç takıyorlar ve havuç kayboluyor, Marco aç. Biber takıyorlar, biber kayboluyor. Kömür takıyorlar, tükürülen kömür çocukları korkutup kaçırıyor falan, nefis bir öykü bu.

"Baygın Marcovaldo gözlerini açtığında, avlunun her yeri temizlenmişti, bir tek kar tanesi bile kalmamıştı. Marcovaldo'nun gözleri önünde, gri duvarları, ambarın sandıkları, sıkıcı ve itici bütün günlerin nesneleriyle, her zamanki avlu belirdi." (s. 25)

Bir tane daha, Yağmur ile Yapraklar. O kadar güzel bir öykü ki gözlerim doldu, güzellik karşısında başka bir şey olmuyor bende.

İş yerindeki bir bitkiyi ödünç alır Marco, amacı bitkinin yağmur suyuyla beslenip büyümesidir. Patronunun söylediklerini kulak arkası eder ve bitkiyi büyütür ama bitki gerçekten büyür, Bahçeler Müdürlüğü'ne götürmeye karar verir, böylece daha küçüğünü alıp iş yerine götürebilecektir. Üzülür tabii, kendisine bu bitki kadar yaşama sevinci veren başka bir şey olmadığını düşünür, yine de motosikletinin arkasına koyduğu bitkiyle birlikte yola çıkar. Yolda yağmur kesilir, bitkinin yaprakları yavaş yavaş sararmaya başlayıp savrulur, yaprakları motosikletin arkasındaki ağacı takip eden bisikletli, motosikletli, arabalı bir güruh yakalamaya çalışır. Gerisi saf güzellik: "Rüzgâr esmeye başlamıştı; her esintide altın yapraklar havada uçuşarak sokaklara dağılıyordu. Arkasında hâlâ bol yapraklı, yeşil ağacın olduğunu sanan Marcovaldo bir ara -belki de rüzgâra karşı korunmasız olduğu için- geriye döndü. Ağaç yoktu: Çıplak sapların yayıldığı ince bir sopayla, tepede tek bir sarı yaprak kalmıştı yalnızca. Ebemkuşağı ışığında, geri kalan ne varsa, kaldırımlardaki insanlar, dirsek oluşturan evlerin cepheleri hep kara görünüyordu; bu karanın üstünde, havada yüzlerce altın sarısı parlak yaprak dönüp duruyordu; onları yakalamak için gölgeden yüzlerce kırmızı ve pembe el yükseliyordu; rüzgâr altın sarısı yaprakları dipteki ebemkuşağına, ellere, çığlıklara doğru havalandırıyordu; son yaprağı da koparttı, sarı yaprak turuncu oldu, sonra kırmızı, mor, mavi, yeşil, sonra yeniden sarı, sonra da gözden yitip gitti." (s. 80)

Biraz olsun bunaldıysanız -kendinizden, çevrenizden, kentten- bu kitap size iyi gelecek, çok iyi.

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Thomas Bernhard - Amras • Watten

Mantık kendinin sınırı, hakkında susulan öbür tarafta kalanlar, susmayı paylaşamayan üç arkadaşın üçü de kendi aralarında bir kelimeydi, harflerle sınırlı, birbirimize baktığımızda bir anlamımız vardı, yani yeterince köşemiz vardı, köşelerimiz sayılabilirdi, belirliydik, anlamlıydık ki bu eskiyebilirdik demek, sustuğumuz için kendimize eskimezdik, birbirimize karşı her zaman kelimelerimiz vardı ve söylenirdik, adlarımızı bilirdik, bu da asla yalnız kalamayacağımız, asla bilinmez kalamayacağımız anlamına gelirdi, o yıllar için bu böyleydi ve baktığımda yıllar için hiçbir kelime bulamadığımı görüp seviniyorum; belki birbirimiz için bilinirdik ama zamanı çoktan duyulmuş ve kaybedilmiş bir duygu gibi, bir şarkıdan doğan duyulmuş ve kaybedilmiş duygu gibi temizlerdik, aynı soruya farklı cevaplar, aynı kapıya farklı çıkışlar bulduğumuz gibi temizlerdik ki geriye yeterince büyük bir çukur kalsın, tam şurada, elimin altında durmadan sızlayan, karşı olduğumuz her şeyin içine açılan kara dip bir çukurdur ve odayla kitabın, insanla zamanın bir olduğu hapiste nasıl da görünür, parıltısı nasıl da boğar ışığı, işte bu dipte Amras'ı okuyup arkadaşlarımı hatırladım, saygıdeğer beyefendi ve sayın hanım, ilkiyle ara sıra mektuplaşırdık, ikincisine aşıktık ama aşkı mekana kazıdıktan sonra gözümün onu görmemeye, kulaklarımız duymamaya, ruhumuz yokluğunu bağırmaya başladı, bir ana, bir zamana kazıdık ve mantık bunu belleyip her şeyi akar gösterdi, geriye -akış olmadığı için- dönemedik, kim dönmüş de aşkları, ölümleri, intiharları ikinciye, üçüncüye yaşamış da yazmaması gerekenleri yazmamış, Bernhard'ın kendisi bile bir domuz, bir köpek, bu yüzden ona takıldım ve iki elimden utandım, dün geceyi unuttum ve yazmadım, yazmayacağım, yazamam, öyküleştiremem, şiire dökemem, düşünüp biçimini bozamam, hatırlayıp başka anlarla karıştıramam, bunu Bernhard'ın nasıl yaptığını, anlattığını düşünürüm, neden onu taklit ettiğimi düşünürüm ki her metnindeki tekrarların farklılığını kapı-farklı çıkış imgesine bağlıyorum; hep başka çıkışlar var ve bu üstesinden gelinebilecek bir şey değildir, öyleyse Viyana'dan, Avusturya'dan nefret etmenin yüz farklı yolunu keşfetmek istiyorum, durmadan Bernhard okuyorum ki kendi tekrarlarımı, kendi taklitçiliğimi bir biçime sokabileyim, Bernhard'ın karakterlerini anlayabileyim, öfkeyi duyabileyim, söz gelimi iki kardeş, yirmilerinin başında, annenin hastalığı ve intiharı yaşamın her bir köşesinde leke olarak görülebiliyor ve dayının iki kardeşi Amras'ta bir kuleye kapatması bir çözüm haline geliyor, hele ki ailecek intihardan kurtulanlar varsa ve kardeşlerden biri anlatıcıysa, tabii bunu psikoloğa açıklamak da gerekiyor ve mektuplar yazılıyor, sayısız mektup yazılıyor, annenin hastalığına sahip kardeş, müzik eğitimi alan intihar ettikten önce ve sonra, zamanın olaylarla bölünmesi hiçbir şeyin olmamasının acısına yeğ, çürümek bile bir bilgelik taşıyor, artık hiçbir şey olmamak isteniyor, acısına rağmen ki kumarbaz babanın onca borcu yüzünden bisikletler bile elden gidiyor, bir kule kalıyor geriye, o kuleyi mezar olarak düşünmek kitaplara hakarettir ki kardeşlerden yaşayanı için her kitap bir tabut gibi, her kitaba gömülünür, ölen kardeş Walter'ın korktuğu bıçağa ölünür, her nesne ve her kurum bir lahittir ve Bernhard'ın enfes nefretinin nesnesidir; kardeşlerin üniversite eğitimlerini incelersek üniversitelerin yoz havasını bir temiz solumak gerekir, kendi eğitimimi de düşününce üniversitelerin sefillikten başka bir şey olmadığını söylüyorum, çocuğunu becermek isteyen babalar gibi görüyorum üniversiteleri, mecazın yanında gerçeğine şahit olduğumu söylüyorum, kitap okumuş aptalların daha az kitap okumuş aptallara daha çok kitap okumalarını söyledikleri bir yer olmanın ötesinde üniversitelerin hiçbir şey yapılmayan, yapılan şeylerin hiçbir öneminin olmadığı yerler olduğunu söylüyorum ve unutuyorum bunu, sonra yine hatırlıyorum ve öfkenin farklı bir yüzüyle karşılaşıyorum, bir duygunun bin yüzü, bunu da dahiliyeciye giden kardeşin aynı katın basamaklarını tekrar tekrar saymasıyla bağdaştırıyorum, aynı sayıda merdiven, sayı aynı, müntehir kardeşin kule tasavvuru, günlüklerindeki, Borges işi bir tekrar, ölümle sonuçlanan tekrarlar, başka bir insan olma ihtimali, ben olmaktan çok ben olmaktan yorulmak, "Do you remember when It didn't used to be so dark / And everything was possible still?"

Watten bir oyun, kağıt oyunu, eldekilerin ne olduğu mimiklerle, jestlerle, personalarla anlatılıyor, personalar kaç duygunun karışımından doğuyor, birinin ölümü hepsinin ölümü mü oluyor, kamyoncuyla doktorun, kağıt tedarikçisi, kağıt tüccarı Siller'ın intiharını ve diğer meseleleri ele aldıkları konuşmalardan bir parça anlayabiliriz bunları, watten oynayanların konuşmaları yani, kişiliklerinden hangileri konuşuyorsa onlar, aldıkları nefesin altında boğulmayanlar, insanlardan nefret etmeyenler, intiharın peşine düşenler ve çıplak ayakla gidilen bir intiharın nedenini inceleyenler, bir daha aynı tayfayla oynanamayacak bir oyunun anısını taşıyor, taşıyacaktır ki gerçekliği bir oyunun içinde yitip gitmiş bir adamın kendi oyunu oynanmaya devam etsin, intihar bir oyun ve gizem olduğu için, gizemin çözülme oyunu olduğu için, bir sonuca ulaşamama oyunu, bir ölümün ardında kalma, altında kalma oyunu, bir gizemin aslında doğası gereği çözülememesinden doğan sıkışık bir andan, diğerlerinin yanında her zaman akılda kalacak bir andan kurtulma oyunu olduğu için sürdürülür, intihar anlık değildir, kendini yok etmek, başkaları için, basılan toprak için yok etmek sonsuza uzar, kapsanan ölümün dolduramadığı boşlukta kalanlar, işte onlar intihar eden için yolculuğun daima süreceğini müjdeler, başkalarına da daima kafa karıştıracak bilinmeyeni.

11 Mayıs 2017 Perşembe

Thomas Bernhard - Beton

Mutlağı yıkmak için bir darbe, bir diğeri, olduğu gibi geri geldiğinde çatlağın yayılımı umuduyla bakılır, hiçte hiçbir çatlağın oluşmayacağı akla gelmez ama tersi umulur çünkü bir iz bırakmaya geldiğimiz, sevmenin en yüce erdem olduğunu dinlediğimiz şu deniz kenarında, şu duvarın önünde veya üstünde veya altında veya arkasında, şu üzerimizden geçip bir yere ıraksayan yolda olmanın hiçbir şey ifade etmediğini, birini sevmenin veya sevmemenin hiçle bir araya gelmediğini unuturuz, sözlerin rüzgar olduğunu unuturuz, güneşe bakılamayacağını unuturuz, hiçin mutlak olduğunu ve her türlü umudu yutabileceğini unuturuz, hatırladığımız sadece rüzgar ve bakılamayan bir güneştir ama onlar yokun yüzüdür, fazlası değil, kinikler bunu iyi bildiler ve köpekleştirildiler ki Rudolf'un bahsettiği bu değilse başarılarıdır, zaferleridir ama tek zaferi nefes almak olan birinin nefesi kulağa hiç de zafer marşı gibi gelmez, öyle olan öyle değildir, Rudolf da aslında oldukça güvenilmezdir ve fikirleri ölüp zıtlıkta dirilir, hatta ablası, kendisine hiç rahat vermeyen ablası, çocukluklarından beri sadece ıstırap veren ablası, ıstırap konusunda son derece bonkör olan ablası, kocasını dünyanın öbür ucuna, Peru'ya kaçırtan ablası, gayrimenkul alıp satarak zengin olan ablası, aileden gelen parayı da iyi değerlendirip zenginliğine zenginlik katan, Viyana'da son derece entelektüel, hani şu çok zeki, parlak ve duyarlı insanların arasında bulunmaktan keyif alan, her şeyi bilir görünüp pek bir şey bilmeyen, ansızın çıkıp gelen ve aynı şekilde giden, bunun yanında kardeşinin münzeviliğini kırmak için çabalayan, bunu çok gaddar yollarla da olsa deneyen ve tek bir zamanda biriktirdiği acıları Rudolf'a yıkan ablası iyi midir yoksa iyi değil midir yoksa bir abla ne anlama gelir, onu Rudolf'tan bilmek gerekir ama aslında bellidir, Rudolf Viyana'dan nefret eder, Odun Kesmek ve berjer koltuk ve intihar eden ressam ve ortak karakterler ve diğer koltuklar, oturulan koltuklar, üzerinde -iki anlamda da- düşünülen koltuklar ve geri kalan her şey birleşir, tek bir sıkıntıya dönüşür ki Rudolf, Bartholdy üzerine on yıldır sürdürdüğü çalışmayı bitiremesin ve huzur bulamasın, bu bağlamda ablanın eve gelişi çalışmayı engeller, ablanın evden gidişi çalışmayı engelleyicidir, odanın ışığı, sokağın kokusu, kağıt fabrikasından gelen iğrenç koku ki kağıt fabrikası gerçekten rezil bir koku yayar, Çaycuma'ya her gittiğimde kentten tiksindiğimi hissedip kendimi deniz kıyısına atıp rahatlamak, İstanbul yolculuklarını düşünmek ve İstanbul'da görmek istediklerimi düşünmek zorunda kalırdım, bu bir zorunluluktu çünkü bundan başka yapacak hiçbir şeyim yoktu, mutlu olmayı ummaktan başka elimde tek bir şeyin bile olmadığını hissederdim, yakın bir zamana kadar bu böyleydi ama insan bir başına kaldığı zaman pek de sağlıklı düşünemiyor ya da tam on ikiden vuruyor; neyi sevdiğinin ne önemi, sevdiğinin ne anlamı var diyorum bu kırmızı koltukta otururken, yarın hepsini bırak ve her şeyi görmezden gel, sen Rudolf gibi zengin değilsin, kendini bir eve kapatıp yıllar boyunca yazmak istediğin şeylerin hayalini kuracak halin yok ama annen sana bakabilir -tabii sen de ona baktığın sürece- ve bunu yaptığında şimdikinden pek de farklı hissetmeyebilirsin, hatta her umudun bir yük olduğunu düşünürsek yüklerinden kurtulursun, her şey bir ana sıkıştırılır ve anda her şey terk edilebilir diyorum bu kırmızı koltukta otururken ve bu kırmızı koltukta otururken her şeyimden kurtulmak istediğimi fark ediyorum; eşyalarım, tanıdıklarım, içi doldurulmuş ve gayet kötü doldurulmuş -çünkü bir pencere kendini göremez- kümeler arasında bir pırıltı arıyorum, yok, deneyimlenen ve bilinen her şey onu aramayı imler ama dünyanın böyle dönmediği çok açık değil mi, inancın ve bilginin aynı zifirden doğduğu ve oraya döndüğü de açık, öyleyse eheu, fugaces labuntur anni, dolu bir mideyle, boş bir mideyle, bir mideye sahip olmakla sıkılan Rudolf belki de Bernhard'ın yarattığı en iyi karakter, belki de Bernard'ın en gerçek yansıması, hele ablasını çekiştirdiği, müntehir anneyi, üstelik cenazede aşağılayan ablayı hatırladığı an nasıl bir nefretle dolduğunu görmemek mümkün değil, kendisini evden çıkarmaya çalışan ablasına karşı içinde duyduğu sevgiyi, o sevgiden duyduğu nefreti hissetmemek mümkün değil, durmadan para dilenen din kurumlarından, Kilise'den, sosyalizmden, faşizmden, arkadaşlarına mektup yazmayı, onları görmeyi bırakıp yalnız kalan, tek dostu ölü sanatçılar olan kendinden tiksinmesi ve kendinden hiç kurtulamaması ve kendinden hiç kurtulamayacağı fikrini her an duyumsaması yıllardır, belki yirmi yıldır sürüyor ve böyle izole bir yaşamda şiddeti giderek artıyor, ta ki seyahate çıkıp bir başkasının trajedisini, başkasının trajedisinin kötü bir imitasyonunu ve imitasyonun taşıdığı hakikiliği fark edip birkaç uyku hapı alana kadar, ondan sonra yirmi altı saatlik uyku ve bolca ter, nihayet büyük eseri, magnum opus'u tamamlama gücü, belki neyin özlemi çekiliyorsa onun üzerinde çalışmama, çabalamama, olduğu gibi bırakma güdüsü.

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Philip K. Dick - Bir Palavracının İtirafları

Bertrand Russell'ın Batı Felsefesi Tarihi canıma okudu şu son on gün. Kitaplardan anlamamamın yanında analitik zekam vasat olduğu için bağlantıları tam kuramadım, bazı bölümleri tekrar tekrar okudum derken sahilde yürüyüşleri aksattım falan, mutsuz oldum. Okuması başlı başına bir uğraşken anlatmayı yaza bıraktım, Yuval Noah Harari'ninkiler yaza, Mailer'ın Çıplak ve Ölü'sü yaza, Cees Noteboom ve Kierkegaard yaza, aşağı yukarı otuz kitap. Şimdi tek atımlıklardan devam.

PKD'ye dün sabah başladım, akşam vapurda bitti. Adamın kitaplarını höy diye bir kalemde okuyup bitirmek istemiyorum ama elimde değil, bitiyor. Brautigan için de aynı şeyi hissediyorum. Başka da kimse için hissetmiyorum. Büyülü Fener öykülerini basmaya devam edecekti, bu bahar üçüncü cilt çıkacak söylentisi vardı ama ne oldu bilmem. Bassanıza arkadaşım.

Hume'dan bir kıllanıyoruz zaten de palavracının kim olduğunu düşünürken tahmin etmeye açık hale geliyoruz. Olaylar olayları izler, kişiler kişileri izler ama sonuçlar her zaman kişilerle, olaylarla bağlantılı olmayabilir, yıllar yılı özene bezene kurduğumuz evrenimiz bir başkası için hiçbir anlam ifade etmeyebilir, evrenler çakışmayabilir veya biri diğerini yutabilir, daha da iyisi anlatıcı bu bakış açısını çarpıtıp bambaşka bir hikâye anlatabilir. Güvenilmez anlatıcı nanesi saatli bomba gibi, zaten anlatıcı da sürekli karakterden karaktere atlıyor ve üçüncü şahısta belirebiliyor, o zaman karakterlerden bağımsız olarak üçüncü şahıs da güvenilmezdir ve hatta belki de tek güvenilmez odur, onun kurduğu evrende ilerlemeye çalıştığımıza göre mümkün.

Fay Hume, Charley (arka kapakta ne hikmetse Charlie) Hume, Nat, eşi Gwen ve kıymetli delimiz/akıllımız Jack Isidore arasında geçen bazı şamatalı mevzular gösteriyor ki bazı insanlar deli, bazıları daha da deli ya da hayatın akışı içinde her şey normal, her şey olabilir ve olabilirliğin içinde insanın yapabileceği pek bir şey, benimseyebileceği pek bir fikir yoktur, insan sürüklenmeye yazgılıdır çünkü bazı insanlar öyledir, öyleliklerinde kalacaklardır, sanki akışın içinde değillermiş gibi, sanki bilmedikleri bir şeye dönüşmekten korkarlarmış gibi, sanki yaşamazlarmış gibi ama yaşam tam da budur onlar için; dönüşmesiz bir sürek, tanıdık mutluluklar ve mutsuzluklar, hep aynı, hep benzer, sıkılmadan hep aynı hatalar yapılır, aynı zaferler kazanılır, so it goes.

Jack'i PKD'nin personası olarak görmek hoşuma gidiyor. Zihinsel farklılıkların akıl hastalığı olarak fişlenmeye başlaması hastalar üzerinde daha iyi kontrol olanağı sağladı, muktedir neyin ne olduğunu tanımlayıp her şeyi raflardaki yerine koydu ve görev tamamlandı ama cılız da olsa muhalif sesler duyulmadı değil. Alfa Ayının Kabileleri'nde PKD ne güzel giydiriyor bu paradigmayı dünyanın başına tebelleş edenlere, "Sizsiniz ulan deli!" diye bağırdığını hayal ediyorum geçirdiği krizler sırasında. Jack'e de söyletir bunu, dümensiz insanların daha sürüklenebilir ve ölümcül -kendileri ve başkaları için- olduğunu açıklar. Gerçi giydirdiği şey normallik değil normallik görüntüsüdür; herkes kırk cepheden saldırı altında olduğu için ilişkiler, teknoloji, tüketim çılgınlığı derken haydi, beyin yandı. Soyut düşünce yandı gerçi, beyin tamamen tepkisel, güdüsel bir halde işlerliğini sürdürüyor. Yapabiliyorsak yaparız, ötesinde hiçbir fikrin, ahlaki düşüncenin yeri yoktur.

Jack, ilginç koleksiyonlarının yakılıp durmasıyla delirmemişse savaşta mutlaka delirmiştir, dünyanın ortadan ikiye ayrıldığı ikinci büyük savaşın ardından eşyalarından geriye yine pek bir şey kalmadığını görünce evden ayrıldı, piromanik ailesinden pek bir hayır gelmeyeceğini düşündü ki haklıydı. Kız kardeşiyle eniştesinin gelip kendileriyle birlikte yaşamasını istedikleri zaman onlara uydu ve Fay'in zevkine göre sıfırdan inşa edilmiş, döşenmiş evin daimi misafiri oldu. Bundan önce marketlerin kampanya broşürlerini istifledi, çocukluğundan itibaren çok kitap okudu ve kitapları hep yakıldı, Fay'le de bir türlü geçinemediler, tabii bunda Fay'in delilikten, normun dışında olandan ölümüne korkmasının payı büyük.

Charley Fay'e pek vurmazdı ama ped almaya yollandıktan sonra kendini tutamayıp bir tane ekledi. Pedi alırken yaşadığı sıkıntı trajikomiktir; erkeklerin dünyasına ait olmayan bir nesne adamı fena irrite eder, sanki zayıflığın bir mabedini tutar elinde. Eh, eşinin huyunu da bildiğinden daha fazla dayanamaz ve fiziksel şiddete başvurur. O zamana kadar kimseye tek fiske vurmuş değildir ama yavaş yavaş kendi olmaktan çıkar, farklı bir tür deliliğin eşiğine gelir. Charley iyi kötü bir fabrikanın sahibidir, güzel para kazanır ve parayla birlikte bütün enerjisinin de Fay tarafından sömürüldüğünü görmekte çok geç kalır. Fay'in baskın karakteri adamı sindirir, patlama anları da birikmiş enerjinin dışa atılmasını sağlar ve sömürüyü sürdürür. Charley üniversite okumadığı için Fay kadar iyi konuşamadığını, konuşabilse her şeyin çok farklı olabileceğini düşünür ama olaylar karışana kadar idare eder. Estetik bir zevki yoktur, her şeyi maddi açıdan görür ama çoğu şey gibi bu da bir palavradan ibarettir; karısı başka bir dünyanın mümkün olabildiğini sembolize etmesinden korkarak Charley'nin iş yerinde beslediği kediyi yok eder. Öldürür muhtemelen. Adamın başka bir nesneyle ilişki kurmasını istemez, sadece kendisi ve ihtiyaçları olacak. Charlie Fay'in bankasıdır, ne eksik ne fazla.

Fay... Tam bir katliamcı. Çocuk yetişkin. Merakı sonsuz ama hiç var olmamış gibi kısa ömürlü. Vamp, kasabanın erkekleri Fay'i görünce iç geçirir. Normları iyi bilir ama içerikten haberi yoktur; Katolik köhneliğin son temsilcisine göre evlilik bir yeminle ölüme bağlanır ama geri kalanı güdülerle alakalıdır. Sadakat ölümedir, eşe değil. Nat tam bu noktada devreye girecek ama Fay'i biraz daha anlatayım. Pragmatist, işine ne gelirse. Spor salonunda vücudunu güzelleştirir, psikoloğuna yüzlerce dolar öder ki psikoloğu da kündeye alıp adama duymak istediklerini söyletir. Üniversite okuduktan sonra bir iki iş tecrübesi olur ama yaşam standardı yükselmez, Charley'le tanışana kadar.

Nat ve eşi Gwen. Kıt kanaat geçinen bu genç çiftin hayalleri vardır ama sevgileri yoktur, Nat kanadında durum bu. Gwen'in Nat için anlamına değinilmez, mühim olmadığı için olabilir. Nat ve Fay arasında önce münakaşalı bir ilişki kurulur ama Charley'yi başından atmak isteyen Fay dümeni kurmuştur bile, Nat'in nereye çekilse oraya gidecek doğasını kavrar ve adamın evliliğini yıkar, Charley'nin kalp krizi geçirmesine ve daha sonra intiharına sebep olur falan.

Metnin en çarpıcı kısmı, palavralarla okuru bilinmeze soktuktan sonra belli bir noktada olayları aydınlatmaması, belki de beklendiği gibi karmayı ortaya çıkarmamasıdır. Jack'in ihaneti bütün kasabaya ifşa etmesiyle birlikte "kötülerin" cezasını bulacağı umulur, öyle bir şey olmaz. Charley'nin evin yarısını Jack'e bırakmasıyla Nat'le Fay'in ıstırap çekecekleri, Jack'in varlığının onları rahatsız edip bir noktada ayrılmalarına sebep olacağı düşünülür, hatta bu konuda evin giderlerini karşılamak için Jack'in iş arayışına da önemli bir bölüm ayrılır ama yine böyle olmaz. Jack evin hissesini Fay'e satar. Charley'nin intikam planı suya düşer.

Nat'in düşünceleriyle romanı bağlayıp bitiriyorum. Nat kardeşimiz her şeyin farkında, nasıl bir tuzağa düştüğünün de farkında, hatta Gwen'e pislik gibi davranıp bin bir yalan söyleyerek boşanmalarının ardından neye dönüştüğünü sorgular da. Fay'in son derece açık politikası yüzünden acı çekmesine rağmen, neye dönüşeceğini bilmesine rağmen bir noktadan sonra düşünmeyi bırakır ve belirsizliğin olmadığı -Fay'in fikirleri son derece açıktır; ikisi de birbirini sever ve Nat yavaş yavaş Charley'ye dönüşür- şeffaf bir dünyaya adım atar. O an için şeffaf. Gelecek son derece karanlıktır. Binlerce "belki" var; belki Nat mutsuz olacak, belki Fay mutsuz olacak, belki sömürülmek Nat'in hoşuna gitmeyecek. Sadece sürüklenir Nat, bilinçli olduğunu düşündüğü anda bile. Sadece düşünür ve uygular Nat, sürüklendiğini düşündüğü anda bile. Palavraları yorumlayın, sanırım okur için de sonsuz "belki" var bu romanda.

Jack'in katıldığı çok deli bilimkurgusal, uzaylı istilası bekleyen ve 23 Nisan'da dünyanın yok olacağını bilen grup hem o dönemin kafayı yemiş, kültlere sarmış insanlarını, hem de bir şeyin gerçekleşip gerçekleşmeme ihtimalinin eşit olduğu, her şeyin mümkün ve hiçbir şeyin olası olmadığı bir dünyayı simgeler, PKD'nin anlatı dünyasını.

Vallahi müthiş, edinilse ne güzel.

Gönlümün efendisi de ortamlara yeni şarkı salmış. Şabloncu mabloncu, türe bir yenilik getirmemekle suçlanırsa suçlansın, Steven Wilson güzel bir insan.

2 Mayıs 2017 Salı

David Le Breton - Yürümeye Övgü

"Yürümek geçici ya da kalıcı olarak bedenle yaşamaktır." (s. 11) Parmenides'ten itibaren onca şey söylendi. Her şey değişir, hiçbir şey değişmez, ruh her şeyi değiştirir, beden ruhun bir formudur, ben nasıl unuturum seni can bedenden çıkmayınca gibi onca savın dışında bir yere yürüyüşü oturtmaya çalışıyorum ama edime bulaştırmadan yapıyorum bunu, Aristoteles'in veya Kant'ın görüşlerinden muaf, sadece kendi deneyimimden yola çıkarak. Bir araç veya amaç olarak değil, kendiliğinde güzel bir şey olarak. Mümkün mü? İnsandan tamamen soyutlayamayacağımız için mümkün gibi gözükmüyor ama güzelliği tanımlara sıkışsın da istemiyorum. Direkt geçiyorum, işin içinden çıkamadım.

Teknolojiye giydirerek başlıyor yazar, CD'lerin Xavier de Maistre'in odasından daha büyük mekanlar  yarattığını ama yürünen yerin hiç değişmediğini söylüyor. Solnit de benzer bir şeyden yakınıyordu; yürüme imitasyonları yürümenin yerini aldı. Manzara değişmedikten, daha da önemlisi insan değişmedikten sonra hiçbir önemi yok koşu bantlarının, monitörlerin ve benzer birçok ıvır zıvırın. Breton için yürüyüşün yeni insanlara, yeni zamanlara kapı aralaması mühim ve kitap da bu fikir üzerinden yürüyor. Tam bir övgü kitabı, yürüyüşün potansiyellerini birçok açıdan ele alıyor.

Kazancakis ve Rousseau, yürümenin güzelliklerini ve yittiği zaman hissettikleri sıkıntıyı anlatırlarken amacın çürüttüğü saflığa da değiniyorlar. Rousseau için bir istikamet, rota olmadığı sürece yürümek güzel ama ne zaman aklını ele geçiren düşüncelerin baskısını, elindeki bavulun ağırlığını hissetse yürüyüşü değil, varacağı yeri düşünürmüş. Bir yere varma düşüncesinin pek kısır olduğunu düşünürüm, aslında doğurgandır ama yeni hedeflerden, yeni amaçlardan başka bir şey doğurduğunu sanmam, bu da ruhun özgürlüğünü baltalar. Belki yorulduğumuzda düşünürüz sonu ya da biraz dinlenir ve bilinmeyene doğru yürümeye devam ederiz. Gidilen yön değildir, gidilen kişidir bilinmeyen. Hemen her gün yaptığım yürüyüşlerde geçeceğim yerleri bilirim; Küçükyalı, İdealtepe, Adatepe, Maltepe, Dragos diye gider ama yolculuk sırasında kime dönüşeceğimi, kimle karşılaşacağımı bilemem.

Kazancakis, öylece yürümekten daha büyük bir mutluluk olmadığını söyler. Yaş yirmilerde veya otuzlarda veya kırklarda, sevilenler arkada kalmış, büyük bir coşkuyla yürüyorsunuz. Cendrars'ın şu her şeyi geride bırakıp gitmekle ilgili sözlerini hatırlıyorum: Çocuğunu, eşini, anneni, evini, kentini bırak, git. Sevgiye bağımlı olmak gitmeyi engeller ama yürümeye ses çıkarmaz sanıyorum.

İlk adım. Yürümeyi yolculuğa bağlıyorum ister istemez çünkü ikisinin de benzer sıkıntıları -sıkıntısız bir güzel bilmiyorum- taşıdığını düşünüyorum. Sabaha karşı yola çıkılacaksa eğer veya ertesi gün, o son gecenin sıkıntısını yaşadınız mı? Mutlaka yaşamışsınızdır, ben de iki kez yaşadım. Biri Zonguldak'a atandığım zaman. Hiç bilmediğim bir şehir ve sokaklarında tek başıma yürüyorum. Yalnızlığın üstesinden gelip gelemeyeceğimi bilmiyorum ama yalnızım ve yapacak daha iyi bir şeyim olmadığı için sabahın beşinde tek başıma yürüdüm, başka hiçbir şey yapmadım. Diğeri askerlik, anlatacak bir şey yok. İlk adımları attım ve biliyorum ki daha pek çok ilk adım var, herkes için.

Fazlalıklar atılır, gerekirse çanta bırakılır ve yürünür. Bir nevi arınma. Kiniklerle alakalı güzel bir hikâye var, kim olduğunu hatırlamıyorum ama bir su kasesi taşıyormuş adam yanında, çeşme başında avucuyla su içen bir çocuğu görünce atmış da kurtulmuş kasesinden. Eh, ağırlığı olunca zincirliymiş gibi hissediyor insan, o yüzden bisiklete binmeyi çok sevmeme rağmen tercihim yürüyüşten yana. Neyse, eşyalar maddi dünyanın yüzüdür, kaybetme korkusu uyandırıp ağırlığa yol açar falan, iyi değildir yani.

Pek çok açıdan incelenir mevzu; tanrılarla yürümekten tek başına yürümeye, ormanlardan sokaklara, filozoflardan şairlere yürümenin bin yüzünü görürsünüz. Çok iyidir bu kitap, yürümeyi seviyorsanız.

1 Mayıs 2017 Pazartesi

Mine Söğüt - Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey

Zaten pek bir şey anlamıyorum, anladığımı unutuyorum, unuttuğumu hatırlamıyorum -bilinçli bir şekilde hatırlamamanın patenti bana aittir- falan, ortaya çıkanlar can sıkıntısını ötelemek için faydalı, onun dışında bir kere dönüp bakmış değilim ne yapmışım, ne okumuşum, ne olmuş, neymiş, bilemiyorum ve daha iyisini yapayım, daha eli yüzü düzgün olsun diyemiyorum, hayatta hiçbir şey için hiçbir şey diyemiyorum, her şeye tamam ama bu son iki üç kitabı, bir de bunu gerçekten hacamat ettim, edeceğim. Kusura bakmayayım ama hiçbir şeye zaman ayırasım yok, bir buna on beş dakikamı verebilirim, sonrasında The Wolfpack'i bitiririm, kimsenin ilgilenmeyeceği uğraşlarla şu anı kaybederim, nereye gideceğimi biri söylerse oraya giderim. Biri bir yere gitmemi söylesin istiyorum.

Söğüt'ten bir ortalık hikâyeler romanı daha. Ortalık; dileyen birini seçip giyebilir ve kimliğini değiştirebilir, bir ölünün yerine geçebilir, bir hayatı kaldığı yerden devam ettirebilir. Yazılan, yazılmayan hayatların içinde kayboluş, cinslerin eşliği, belirsizliğin getirdiği tekinsiz dünya, ara sokakların fahişesi, fahişeye aşık bir yazar, Madam Arthur Bey'in madamlığı ve beyliği, zamanın ve dünyanın enginliğinde son bir hava kabarcığı.

Madam Arthur Bey'in yaşadığı Kara Yalı yola ve denize bakıyor, önünden bisikletler, arabalar ve gemiler geçiyor. Sayısız insan eder bu. Maria bir gün çıkıp geliyor ve yalıya sığıntı oluyor. Balkan memleketlerinden kaçan Maria'nın çocuğu ve eşi orada kalmış, siyasi karışıklıklarda öldürüldüler. Eşi mi öldürmüştü çocuğu, isyancılar mı, Maria mı kaçmıştı, eve gelip Madam Bey'in kendisini kabul etmesini mi ummuştu, öyle bir şeydi. Sonuçta o evin vanilyalı kurabiyelerini ve çayını Maria'dan sorar oldular, Madam Bey kadını da bir replikası haline getirdi, acıları hariç. Maria konuşmamış olabilir, kelimelerinin ağzından çıkmalarına engel olmuştur ki acısı da içinde saklı kalabilsin. Her konuşma bir başka kişiyi aralar, öyleyse hiç konuşmamak hiç kişi olmak demek. Bir şey olana kadar. Pozisyon almaya zorlanır insan, yaşamın neler getireceği bilinmez. Mesela Olcayto.

Olcayto roman yazmak istiyor, Neslihan'a aşık ama karşı penceredeki Neslihan hayatın kendisini sürüklediği kadınlığını yaşamak zorunda, Olcayto'ya pek teşne değil. Belki Olcayto'nun ürünüdür. Olcayto bir roman yazmıştır, romanda Neslihan'ı yaratmıştır da başlardaki falcı kadın, şu kanat kesiği ele gelen falcı, Neslihan'ın annesidir, neler nelerdir, Olcayto'nun yazdığı gerçekler ve yalanlar dünyayı genişletir de her türlü ihtimali göz önüne getirir ya, Madam Bey'in "dünya çok büyük, zaman çok geniş" safsatasına çıkarız. Dünya büyük, zaman geniş, öyleyse insanların karşılaşmaları mümkün değil. Aralarda büyük boşluklar varsa kimse birbiriyle anlaşamayacaktır, önce doldurulmak gerekir. Olcayto'nun işi. Olcayto Madam Bey'in evine gidiyor da beyimiz berjer koltuğunda oturuyor, üstelik bu koltuğun lafzı birkaç kez geçiyor, üstelik Söğüt Bernhard'a bir muziplik yapıyor da sarmal yapıyı, anlatıyı ödünç alıp kendi karakterlerini de işin içine katınca kesilen odunların sesi Madam Bey'in bahçesinden duyuluyor sanki. Madam Bey'in kurmak istediği hayaller/hayatlar var ve Olcayto'dan daha iyi bir kalemi yok, tanışmalarının ardından bir dolu fotoğrafı Olcayto'ya vermesinin anlamını farklı yaşamların özlemine bağlarız. Bence. Böylece Olcayto fotoğraflardaki işkence anları yüzünden yavaş yavaş delirirken, annesinin kim olduğunu merak ederken, kendi yaşamını en baştan kurmaya çalışırken yavaş yavaş Madam Bey'in zapt edici hayallerinin etkisinde kaldığını fark eder. Evi taşlamaya gittiğinde içeri girer ve ölmek üzere olan Madam Bey'in yerine geçer. Uydurukçuluk bir makam gibidir, sürmesi gerekir ve Olcayto'dan daha iyi bir uydurukçu yoktur.

Madam Bey'in işkence fotoğrafları. Beyimiz siyasi olayların patlak verdiği zamanlarda işkenceci olabilir, Maria kendi çocuğunu öldürmüş olabilir, diğer karakterler hiç var olmamış olabilir, iş kurguysa oyunun sonu yok. Güzel bir oyun oynuyor Söğüt.