17 Eylül 2018 Pazartesi

James Hogg - Bağışlanmış Bir Günahkârın Özel Anıları ve İtirafları

Bende 6:45'ten çıkan ilk -ve sanırım tek- baskısı var, Ekşi Sözlük'ten okuduğuma göre İletişim yakın zamanda yeniden basacakmış.

Marina MacKay'in Roman Nedir? nam, romanın ne olduğunu anlattığı incelemesini okurken denk geliyorum ve on yıldır aynı yerde duran kitabı elime alıyorum, bunu okumadan incelemeye devam edemeyecektim. Okudum. On yıl beni bekledikten sonra. Zamanı hiç gelmeyecek onca kitaba bakınca bende olmalarına rağmen bir başkasının zamanını beklediklerine inandım. Hepsini okuyamayacağım, ölümümden sonra dağılacaklar ve canlanacaklar. Şu an ölüler.

MacKay, "bulunmuş elyazması" olarak adlandırıyor mevzuyu. Otranto Şatosu'yla başlayan gotik geleneğin temellerinden olan bu tekniğe pek çok metinde rastlamak mümkün, Poe'nun öykülerinden Cthulhu Mitosu Öyküleri'ndeki örneğine kadar pek çok öykünün temelini oluşturuyor. Hogg'un metnine bakarsak erken dönem kullanımlarından biriyle karşılaşırız. Hogg, bir intihar vakasını anlattığı mektubunun yayımlanmasından sonra -gerçekten basılmış bu mektup, bir bölümü metinde yer alıyor- kendisine başvuran birkaç adama doğrudan yardım etmez, mezarın açılması aşamasında olaya dahil olmaz ama elyazmasının bulunmasını sağlar; kemiklerin ve çürümüş kıyafetlerin arasında malum elyazması bulunur ve asıl metin böylece ortaya çıkar. Editörün yorumları ve kendi yaşantısı birkaç yan anlatı oluşturur, böylece çok katmanlı bir metin ortaya çıkar. İşin ilgi çeken noktası, anlatıdaki karakterlerden Hogg'un bizzat kendisine kadar hemen hiç kimsenin güvenilir bir anlatıcı olmaması. O kadar çok yan hikâye ve yorum vardır ki her bir bakış açısı anlatıyı derinleştirdiği gibi gerçekliğinden şüphe ettirir. İşin gerçeklik boyutunu Hogg'un mektubuyla temelleniyor ama bu mektubun da bir oyun olup olmadığını bilmiyoruz, sadece gerçeği içerdiği şüpheli. Hogg'un zaten "güvenilmez bir sanatçı" olduğu söyleniyor, kendisi Wordsworth gibi adamlarla düşüp kalkmaktan ve çiftliğinde kısmen yalıtılmış bir biçimde sürdürdüğü yaşamından ötürü pek de tekin olmayan biri olarak görülüyor. İşin gerçeklik boyutu kurmacaya karışır karışmaz yazar ve eser de birlikte ele alınıyor ister istemez. Aslında basit bir olay; bir cinayetin izi sürülüyor ama karakterlerin satır aralarında kendileriyle ilgili verdikleri bilgiler ve eylemleri, basit bir kurmacayı içinden çıkılmaz bir hale getiriyor, anlatı katmanlarının takibini zorlaştırıyor ve gerçekle kurmacanın ne olduğunu sorgulatıyor. Belki de Hogg'un başarısı burada yatıyor, kurmacanın var olmadığına inandırmak. Şeytan'ın kendi varlığını inkar ettirmesi gibi.

Çevirmenin Önsözü bölümünde Işıl Erçin güzelce özetliyor konuyu. Eser 1824'te basılıyor, sonrasında birkaç baskısı daha yapılıyor. İlk baskıda Hogg'un adı yok, Kalvincileri kızdıracağını düşündüğü için adını gizlemiş. Kalvinizm, "olacakların önceden takdiri" ve "seçilmiş kulların günahtan muaf olmaları" gibi nitelikler taşıyan bir mezhep, Hogg'un kıyasıya eleştirdiği ve esas oğlanlardan birkaçı üzerinden çarpıklığını anlattığı bu mezhep o zamanlar giderek güçleniyor, farklı inançların yayılma alanında genişçe bir yer kaplıyor. Özgür iradenin yadsınması, günahların seçilmişleri etkilememesi gibi olgular sınırsız bir kötülüğe yol açabilir, Hogg bunu gösteriyor. Esas adamımız Robert Wringhim nam püriten kardeşin yediği naneler bu iki olgu üzerinden şekilleniyor. Dinî altyapı bu. İddialara göre Hogg bu metni başka birine düzelttirmiş, diğer metinlerinin basitliği böyle bir kuşkuya yol açmış. Romandaki olaylar 1687 ve 1712 yılları arasında geçiyor, Kalvinistlerle Katolikler arasındaki mücadelenin hız kazandığı "çalkantılı zamanlar". Metnin planını bu çalkantılı, şiddet dolu zamanlar oluşturuyor, belki de tekinsizliği sağlayan en önemli etken budur.

Editörün Anlatısı bölümünde olaylara şahit olan insanların insanların yaşadıklarını ve şahit oldukları olaylar üzerine yaptıkları yorumları görürüz, hikâye bu bölümde doğar. George Colwan adlı toprak sahibi, komşularının "soytarı ve kayıtsız bir adam" olarak andıkları biri. Reformculara öfkeyle yaklaştığı söylenebilir, inancının zayıf olduğu da söylenebilir. Lady Dalcastle'la evleniyor, görebileceği en püriten kadınla. Laird adlı bir çocukları oluyor ama evlilikleri yolunda gitmiyor, en baştan itibaren fikir ayrılıkları can sıkıcı boyutta, hatta kadın bir noktadan sonra yaşam alanlarını ayırıp malikanenin ayrı bir bölümünde yaşamaya başlıyor. Babasından yediği dayak da cabası; katı bir yargıç olan baba, kızına zarar veren damadına yaptırım uygulamak yerine kızını dövüyor, damadı cezalandırıyor böylece. Neyse, Rahip Wringhim ortaya çıkıyor ve Lady Dalcastle'ın zor günlerindeki en büyük yardımcısı oluyor, George'la pek de hoş sonlanmayan bir konuşma yapıyor ve durumun umutsuz olduğunu görüyor. Kendisinin Robert Wringhim'in babası olduğunu sanıyoruz, pek çok noktada olduğu gibi metin bu noktada da kapalı, yoruma açık. Robert adlı evlat katı bir dindar olarak yetişiyor, kardeşinin -üvey kardeşi de olabilir tabii- ve babasının dinsizliğine tilt oluyor, Laird ve arkadaşlarıyla problemler yaşıyor, hapse giriyor, dayak yiyor, bir sürü şey. Bu sırada George, uşağı dahil pek çok insanla bağları koparıyor, adamın dinsizliğine dayanamıyorlar.

İki kadın anlatıya dahil oluyor, ailenin etrafındakiler. Şeytan olduğu düşünülen varlık ilk kez ortaya çıkıyor, kadınların anlattıklarına göre. Laird'ın öldürülmesinde bu şeytani varlığın payı var. Laird'ın kafayı giderek yiyişine Rahip Wringhim, Lady Dalcastle ve bu iki kadın yakından şahit olur, Laird "melek" olarak gördüğü yeni arkadaşından bahseder ve Rahip bu varlığın şeytan olduğundan şüphelenir ama Robert'ın aklı tutulmuştur bir kere, ilahi sapkınlığı gerçeği görmesini engeller. Varlık da engeller tabii. Varlığa adam diyeyim; adam herkesin kılığına bürünebilmektedir ve düşünceleri kopyalayabilmektedir. Kendisinin kim olduğunu gizler, Robert'ın aşırı yorumlarını kendine kimlik olarak benimser. Rus Çarı'dır Robert'a göre, insanlığın kurtuluşu için kendi topraklarından çok uzaklarda, bitmez bir uğraş vermektedir. Robert giderek yoldan çıkarken adamın kötülüğünden şüphelense de evi yakılana, hatta mezara girene kadar olup bitenin farkına varamayacaktır.

Kadınların anlatısı bittikten sonra asıl bölüm olan Robert'ın anlatısı başlar. Aynı olaylar ilk kaynağın ağzından anlatılır, kahramanımızın yavaş yavaş delirmesini izleriz. Sonrasında editör tekrar lafa girer, Hogg'un mektubundan bir bölümü paylaşır, intihar eden adamın -Robert olduğuna inanıyoruz, inanıyor muyuz veya inanmıyoruz- mezarını açar, elyazmasını bulur. Kabaca budur. İnce noktaya gelirsek, ilk bölümdeki kadınların gerçekleri ayrı ayrı çarpıttıkları şüphesi, şüphe izleği metin boyunca yakamızı bırakmaz. Duyular yoluyla edinilen gerçekliğin mutlak olduğunu söyleyen kadın, soruşturma sırasında yanlış bilgi verir. Duyuların gerçeği maniple ettiği ortadadır. Sonrasında Robert'ın yalan söyleme alışkanlığına sahip olduğunu öğreniriz, çocukluğuna dair bir olgudur bu. Öyle midir acaba, yalancılığı çocukluğuyla mı sınırlıdır? Editörün olayları farklı anlattığı düşünülebilir, Hogg'un metnin neresinde olduğu zaten tartışmaya açıktır, mektubunun kurmaca olma ihtimali var. Kısacası en kurulmuş karakterden Hogg'un kendisine kadar güvenilmeyecek pek çok şahsiyetin ortasında, kafası karışmış bir okur olarak kör topal ilerlemeye çalışıyoruz. Neye inanacağımız bize kalmış. Robert bile şeytani varlığın kendisinin bir parçası olduğunu düşünür bir noktada, varlık sanki bölünmüş kişiliğinin öbür yarısıdır. MacKay, bu meselenin Jekyll ve Hyde'ı öncelediğini söyler.

Güvenilmez anlatıcının, anlatıcıların cirit attığı bir anlatı. Türe sıkı bir katkı. Mutlaka okunmalı.

15 Eylül 2018 Cumartesi

David Shields - Gerçeklik Açlığı: Bir Manifesto

"Kelimelerin sahibi kim? Müziğe ve kültürün geri kalanına sahip olan kim? Biziz, hepimiz, ama birçoğumuz bunun farkında değiliz. Gerçekliğin telif hakkı alınamaz." (s. 288)

Yayınevinin avukatları Shields'a alıntıların kaynağını yazması gerektiğini söylemişler, Shields zorla yazmış, en sona eklemiş. Yüzlerce alıntı, ayırt edebildikleri mezar taşları gibi dizilmiş, en sonda. Metnin içinde yaşıyorlar, kaynakçada ölüler. Horatius'tan Breton'a gerçeklik tanımları yapılagelmiş, sanatın ne olup ne olmadığı tartışılmış, aynı şey. Gerçeklik olarak görülenler sanatın içine nasıl sokulabilir, nasıl sokuşturulabilir, bir forma ite kaka nasıl sıkıştırılabilir, bunun arayışında koca koca manifestolar çıkmış ortaya, bir pirinç tanesinin üzerine dünyalar çizilmiş, resimlerin yer aldığı çerçeveler başlı başına bir eser olarak değerlendirilmiş, türler birbirine karışmış ki daha en başta ayrılmaları gerçeklikten bir kopmaymış, sanata dair pek çok şey olurmuş ve olmaya devam edermiş. Miri malı çalıyorum, zaten çalmıştım, üfürdüğüm birkaç öyküde bir ondan, bir bundan bahsetmiştim, en sona da uydurma fotoğraflar ekleyip gerçeği maniple etmiştim, bozuk bir gerçekliği -tekil bir "ben"in gerçeği gerçek midir, bir gerçeğin gerçek olduğunun bilinmesi için en az kaç kişi gerekir, kişi mi gerekir, bunlar cevaplanmayası sorulardır, çünkü bunların gerçekle hiçbir ilgisi yoktur, gerçeğin kendinden başka bir şahidi de yoktur, o ulaşamayacağımız bir yerde durur, üzerimize düşen gölgesidir ve halk arasında bu gölgeye kurmaca denir- açık etmiştim ve kendi bilincimi sökmüştüm, bilinçsöküm, düşündüğüm hiçbir şey bana ait olmadığı için isim curcunası ortalığı toz duman etmişti, Gospodinov ünlü romanların ilk cümlelerinden bir metin yaratmayı düşündüğünde birkaç yüz kilometre ötede adamın biri aynı şeyi düşünüyordu, belki başka gezegenlerde de aynı şey düşünülüyordu, bir gezegen bir diğerinin kopyasıydı ama çok uzakta olduğu için bunun farkına varmıyordu kimse, aynı şeyler tekrarlanıp duruyordu ve tekrardan "yeni" türüyordu, fark ve tekrar bir yerden bir yere götürüyordu ama adımlar hep aynı izlerin üzerinde beliriyordu, bir resim gördüğümde başka bir resme benzetiyordum, bir anlatı bir diğerinden çok da uzağa düşmüyordu, dağıldığı sanılan onca şey tek bir noktaya farklı açılardan tutulan aynaların kırışıydı. Kırışmamak dahi kırılmamak gerekiyordu, ham bir malzemeye doğru çekiliyordu sanat, bilincimi izlerken anlatıyı biçime sokuyor, hamlığı görmüyordum, beklenmedikliğin ve hataların güzelliği örtülüydü, günümüzün sanatı bu öz-biçimi dışlıyor, marjinalleştiriyordu. Ne olmalıydı, kalıbına uygun. Okurun okuduğunu daha en baştan oyun olarak görmesi gerekiyordu, yazarla okur arasındaki sözsüz, yazısız anlaşma saçmalığı her daim geçerli olmalıydı, yazar okura, "Ben numara yapıyorum, sana hikâye anlatıyorum, sen de yiyorsun, tamam mı?" diyordu ve okur da kabul ediyordu bunu. Bu artık ölü bir anlaşmadır, tedavülden kalkmıştır, çünkü bunun içinde gerçeklik hiçbir boyutuyla yer almamaktadır. Kurmacaya gerçekliğin belli bir ölçüde aktarılması da bu saçmalığın sürmesi için yeterli değildir artık, otobiyografinin bile kurmaca olarak kabul edilmesi gerekir. İçinde sözcüklerin bulunduğu her şey kurmacadır. İçinde harflerin bulunduğu her şey kurmacadır. İçinde boyanın, çizginin, edimin, belleğin bulunduğu her şey kurmacadır. Gerçek diye bir şey yoktur, belki başka bir zamanda, başka bir yerde mevcuttur ama burada değil. Sayfalarda değil, şövalelerde değil, imgelerde zaten değil. Her şey birbirinin o kadar kopyasıdır ki gerçeklik hiper, über, meta, kuta, pata, küte olarak sonsuz parçaya bölünüp kaybolmuştur, belki gelenek adını alarak kopyaların, (ç)alıntıların arasında sürüne sürüne yaşamaya çalışmaktadır ama bu da mümkün değil. Mümkün olanı düşünelim. İncil, İlyada ve benzeri metinler gerçek olarak algılandı. Tanrılar, Tanrı, peygamberler, her şey gerçekti ve anlatılmıştı, gerçekten başka anlatılmaya değer bir şey yoktu. O halde bir tür kutsallık illüzyonu yaratılmalıdır ki gerçeklik üretilebilsin gerçeklik yoksa da bir tane icat edilmesi gerekir, her çağ kendi gerçekliğini icat etmelidir, romanın icadının üzerinden o kadar uzun bir zaman geçti ki yazar-okur anlaşmasının bayatladığı dümdüz, klasik anlatıların leş kokusundan anlaşılabiliyor. İmgeler yetmiyor, her şeyin gerçekten yaşandığının söylenmesi bile yetmiyor, estetik bir hazzın minicik bir parçası dışında hiçbir şey yok bunlarda. Bireyin yükselişi romanla birlikte başladı ve çoktan bitmesine rağmen hâlâ sürüyormuş gibi gözüküyor, oysa göğün yedinci katında, kulenin en tepesinden görülen yıldızlar boyalı bir tavandan fazlası değil.

Karmaşanın merkezinde bir noktanın hikâyesinden daha çekici bir şey yok, benim hayatımın hikâyesi dışında hiçbir şey yazılmamalı, anlatılmamalı. Sadece kendi kurmacalığımdan emin olabilirim ve bunu kendime gerçek diye yutturabilirim. Klasik anlatının kukla karakterlerinin hiçbir inandırıcılığı yok, anlatım biçimlerinin hiçbir inandırıcılığı yok, yaşam dümdüz ilerlemediği için bir yerde başlayıp bir yerde biten anlatılar insanı aptal yerine koymaktan başka ne yapıyor? Gerçek bunun içinde değil. Kurmaca yazmadığını iddia edip istediklerini yapanların yarattığı tekinsiz bir zemin var, büyük bir boşluk, belirsizlik. Şimdinin gerçekliği yaratılmışsa eğer, bundan daha iyi değildir. Hiçbir şeyden emin değilsem, çağımın dünyası bütün inançları, erdemi, sevgiyi alaşağı ettiyse, korkunç bir uğultuya, kakofoniye katlanıyorsam bu belirsizliğin yapışkan doğası yüzünden. Türler bu belirsizlikte kayboluyor, tiyatroyla şiir arasındaki sınırların kalkması rahatlatıcı geliyor, ne izlediğimi, ne okuduğumu bilmemek, anlayamamak, düşünmemek müthiş bir rahatlık sağlıyor, yaşadığımı hissediyorum. Yetmeyince kendi belirsizliğimi yaratıyorum. İkinci dosyayı da gönderdim, utancım geçerse basılacak. En başta kendimi, sonra sırasıyla yakınlarımı mahvettim. Tabii ki her şey kurmaca. Tabii ki. Telif hakkı birilerinde, kimde olduğunu bilmiyorum. Bende sanırım. Kendime telifliyim.

Duruldum. Shields'ı Baran okuyordu, ondan gördüm de okudum. Kendimi yazar olarak ilk kez kurduğumu hissettim, Shields'ın söyledikleri pek önemli. Mesela şu sözü göğsüme bir madalyonmuş gibi asmak istedim: "Önemli olan, yazara ne olduğu değildir, yazarın olanlardan çıkarabildiği geniş anlamdır." (s. 63)

Kurmaca-gerçeklik ilişkisinin parçalı doğası, mis.

Daniel L. Schacter - Belleğin İzinde - Beyin, Zihin ve Geçmiş

Başlangıcı ve sonu belli bir olay. Bir parçası olunmuş, şahit olunmuş, anlatılması gerekiyor. Bu büyük zahmete girmek için her detay hatırlandı, benliğe çeki düzen verildi, ampirik mekanizma rölantiye alındı, her şey hazır. Aslında kolay; uygun sözcükleri uygun bir sıraya dizip fonem curcunası yaratacağız, dünyayı bir anlamda anlaşılır bir forma sokup aktaracağız. İletişeceğiz, bunu başarıyoruz ve çoğunlukla başaramıyoruz. Birincisi, korkunç bir uğultudan başka bir şey çıkmıyor ortaya. Dinleyemiyorum, sesler bir noktada birbirinden kopuyor, hikâyenin gideceği nokta kendini belli etmişse, anlam kendini ele vermişse çabanın sürerliği değersizleşiyor. İkincisi, ben bir şey anlatıyorsam bu anlamı vermeme çabasıyla tamamen kendi hikâyemi anlatıyorum, paydaşların katıldığı bir süreç doğmuyor, sonunda ortada bir anlatı kalıyor ve bu anlatı kimse için bir anlam taşımıyor. "Dur oğlum, hiçbir şey anlamadım, baştan anlat," deniyor, anlatıyorum ama benim anlayacağım biçimde değil. Bunu nasıl ifade ederim bilmiyorum, sanırım semantik kopuş diyeceğim. Önce seslerle, sonra seslerin meydana getirdiği yapılarla koptum, kronolojik ilerleyişten belli bir ölçüde koptum, insanlarla arama koca bir anlam ayrılığı girdi. Bu yüzden bilincimin, belleğimin çalışma düzenini anlama çabasına giriştim, böylece sosyallikle aramda bir denge kurabilirdim, sosyal olmanın asgari ölçüdeki gereklerini yerine getirebilirdim. Mümkün. Uğraşıyorum.

İletişim bir kurmacaysa, doğasını anlamak için en büyük kurmaca ustasına, zihne dönmek gerek, sanırım. Bellek çeşitlerinin birbiriyle etkileşimini anlamak, geçmişin inşa edilmesindeki süreçleri uygulamalı olarak değerlendirmek gibi zihinsel aktivitelerle benliği kurmak gerekiyor, benliği bu şekilde -bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde- kuruyoruz, her an, yeni baştan. Bakınız, okula giderken zihnime yüklediğim parçaları biraz anlatayım. Sağdan soldan duyduğum diyalog parçalarını birleştiriyorum, ortaya kırkyama bir iletişme çabası çıkıyor. Bağlamdan kopuk konuşmalar anlaşılacak bir mesaj taşımadıkları için daha rahatlatıcı geliyor bana.

“Gelmesi gerekirken telefon etmiş, sucukları haşlasana lan Olimpos’ta güneşlenen o herif!”

Misal. Sonrasında yeryüzüne ulaşmak için çıkılan basamakların her birinin hikâyesini kuruyorum, biri diğerinden daha alçakta veya yüksekte olduğundan, buna rağmen aralarındaki hıncın bir arada durmak zorunda oldukları için bastırılmasından doğan anlatıların çeşitleri türevler ortaya çıkarıyor, biçem alıştırmaları veya kurmaca alıştırmaları şeklinde, ötesine de uzanıyor ve her şeyin biçimle çözülemeyeceğini düşündürüyor, içeriğin çeşitlemeleri biçime göre çok daha zor gibi geliyor bana. İnsan, bilincini nasıl çeşitleyebilir? Bir olayı çeşitleyebilir ama. Sonra vapurları görüyorum ve bir vapurun tarihçesini çıkarmaya çalışıyorum, her bir parçasının üretimine dek geri gidiyorum ve bunları tek bir bilinçle, yarı istemli yarı istemsiz yapıyorum, bilincimi söküyorum bir anlamda, bilinçsöküm. Ne kadar küçülebilirim ve ne zaman yok olabilirim, bunu merak ediyorum. Belleğin parçalarına inmek demek bu; ilk anılarıma kadar inip ne yaşadığımı, ne hissettiğimi ve aynı hissin farklı zamanlarda ortaya çıkışıyla ne kadar değiştiğini, ne kadar aynı kaldığını çözümlemeye çalışıyorum, merdivenler hep merdiven değildi, vapurlar neydi, sevgilerim hangi biçimlerdeydi, neydi yaşadığım, bunun gibi meseleler artık ağır gelmeye başladığında profesyonel bir yardım almaya karar verdim ve bibliyoterapiye, aslında nevrozlarımın bir ürünü olan alışkanlığımın -varsa eğer- sağaltıcılığına sarıldım. Schacter'ı bu bağlamda okudum ve belleğin insanı kuran tekliğini çaresizlikle özümsedim. Çaresizlikle, çünkü bellekten başka bir dayanak noktamız yok ve bu dayanak o kadar hassas ki yanlış biçimlendiği zaman gerçeklik dediğimiz şey, artık her neyse o, bir anda başka bir şekle bürünebilir ve başka kimsenin gerçekliğine ilişemez, böylece tekilliğin hüküm sürdüğü bir yaşamı edinmiş oluruz, her şey bizim açımızdan olduğu gibidir, gerçektir, oysa insanlar için normun dışında olduğumuz için ayrıksıyızdır. Foucault bu normların oluşumunu ve onların dışına çıkmanın zorluğunu anlatıyordu, ona göre toplumun hikâyeler kadar çizgilere de ihtiyacı vardı ve politika, psikoloji, kapitalizm, birçok etken bu çizgileri sağlıyordu. Bunlardan kurtulmanın mümkün olmadığı bir çağda yaşıyor olmak başlı başına bir yılgınlık kaynağı olsa da en azından belleğin uyumsuzluğunu anlamaya çalışmak bir çaba olarak, olumlu bir kaygının ürünü olarak, belki bir teselli olarak ortaya çıkıyor. Beynin işlerliğini sekteye uğratan onca problemi ortaya döken Schacter'ın verilerini bu bağlamda da değerlendiriyorum; bireyin ve toplumun birbirini dönüştürebileceği onca enstrümanın tamamen sağlıklı yapılar ortaya çıkaramayacağı malum, zihindeki bir devrenin iptal olup uçan pastalar görmeye neden olması genetikten toplumsal baskıya kadar pek çok etkenin sonucu olarak ortaya çıkabilir.

Schacter, incelediği aksamaları arka arkaya dizerken pek çok sanat eserinden de faydalanıyor; resimlerle, romanlarla ve şiirlerle dolu bir inceleme bu. Bir noktaya kadar böyle, anıların ve belleğin doğası incelendikçe terimlerle dolu bir dünyaya giriyoruz, sanatla etkileşimli olan bölümler bitiyor ve bilimsel çıkarsamaların, laboratuvarda yapılan deneylerin, kontrol gruplarının arasında kalıyoruz. Eugenio Borgnia'nın metinlerine benzer bir şekilde başlayan metin, bir süre sonra bilim adamlarının deneylerinden elde ettikleri verilerle doluyor. Bu bir anlamda iyi, mevzunun pek dağıtılmadığını gösteriyor. Kötü olan kısmı, belleğin yol açtığı "problemlerin" hikâyeleri yerini "sağlıklı" bir beynin onca bölümünün dökümüne bırakınca insanın nörolog olasının gelmesi. Elbette tam olarak ne olup bittiğini anlamaya ihtiyaç var ama denge tam olarak kurulamamış gibi sanki, Proust'un dünyasından amigdalanın derinliklerine yapılan uzun yolculuk oldukça afallatıcı.

Schacter'ın incelemesinde belleğin geri getirdiği verilerin gerçeklikle -bunu her yazışımda tedirgin oluyorum, anlamını bilmediğim, başka bir dildeki bir sözcüğü kullanıyormuşum gibi- uyuşmamasının türleri mevcut. Öncelikle beynin işleyişini ve belleğin kuruluşunu anlatıyor, sonrasında farklı amnezi türleri, psikotik meselelere girişiyor. Proust'un bir madlen yardımıyla geri getirdiği geçmişin tamamını hatırlamaya çalışmasını duyularla kurulan belleğin gücünü göstermek için kullanıyor, bu kurulumun Nazi ölüm kamplarındaki kolektif hatırlamalarla bağlantısını gösteriyor, böyle pek çok parçayı birbirine bağlıyor. Semantik bellekle işlevsel belleğin farkları ve birbirlerini etkileme biçimleri de oldukça ilginç. Bir de gerçekten büyük bir soru işaretinin ortadan kaldırıldığı bölümler var, benim için bir tanesi geçmişin her an yeniden kurulup kurulmadığıydı, daha doğrusu bunun bilimsel karşılığıydı. Yapılan deneylerden biri gösteriyor ki gerçekten de şimdinin çeşitlemeleri geçmişi de çeşitliyor, bir anıyı geri getirmek sadece o zamanın hatırlanmasıyla değil, yaşanan şimdiyle de ilgili.

Bazı hikâyelere beyinle ilgili olan başka incelemelerde de rastlamıştım, yine de Schacter'ın kendi hastaları ve bilim adamı arkadaşlarının anlattıkları vakalar oldukça ilginç. Bellek tam bir lanet, insanın tıpkıbasımı, savunma mekanizmaları olmasa tam bir cellat. Bir yandan da, sanki bize geçilen bir kıyak. Yol açtığı bütün acılar kendisinden doğsa da bildiğimiz şekliyle yaşam da kendisinden doğduğu için ona tutunmak zorundayız, onunla devam etmek zorundayız, bazen ona rağmen.

Düşünmenin, anımsamanın, belleğin kendini koruma şekli olduğu geçiyordu bir yerde, Schacter belleğin taktiklerini, kendini korumak için insanı parça parça edebildiğini anlatıyor bir anlamda. Şahane bir inceleme.

12 Eylül 2018 Çarşamba

Steven Roger Fischer - Dilin Tarihi

İletişim kurmanın üreme çabasıyla birlikte başlamasına dikkat çekiyor Fischer, evrimsel bir sürecin zamanla yapay dillere, programcılığa uzanması doğanın kendi varlığını korumak için bir mekanizma olarak iletişimi yarattığını düşündürüyor. Üremenin metaforu olarak dili düşünebiliriz; doğuyor, gelişiyor, doğuruyor ve ölüyor. Uzun vadede. Sanal dünyada doğanın sınırlarından tam anlamıyla çıkılıyor mu, düşünmek lazım, orada da bir doğum-ölüm döngüsü mevcut. İletişime dönersek, çağlar boyunca süren gelişiminin doğadaki bütün canlılardan sonra -ağaçların da iletişim kurduklarına dair bir haber vardı geçenlerde, Ent emmiler bir anlamda gerçek- insanla farklı bir boyut kazanması bir yana, insanın bilimsel metotlar geliştirmesiyle birlikte ortaya çıkışının hikâyesi belirdikçe ikiliğin canlılık olduğunu görüyoruz, anlaşmak ve anlaşamamak bir sürecin iki dayanağı olarak beliriyor, en az iki, birde herhangi bir doğum veya ölüm gerçekleşmiyor. Bu açıdan dilin tarihini, dilin taşıdığı bütün anlamlarla birlikte insanın, hatta doğanın tarihi olarak görmek mümkün. 

Hayvanlar arasındaki iletişimle, dilin en ilkel boyutuyla başlıyor Fischer. Wittgenstein diyordu, bir köpeğin konuşması bize anlaşılır gelmeyecektir ama bilim hızla yeni olanaklar sunuyor, araştırmalarımızın sınırları genişliyor ve mesajın/diyaloğun/iletişimin içeriğini tam olarak bilemeyecek olsak da taşıdığı anlamı bilebiliyoruz, davranışların incelenmesi bize yeterli veriyi sağlıyor. Karıncaların tehlike anında koku yaydığı keşfediliyor mesela, feromon dilinin ilk örneği. Bunun "yeryüzünün ilksel dili" olarak tanımlandığını söylüyor Fischer. Bal arılarının sistemi başlı başına sanat; polen kaynağının yönünü, kovana olan mesafesini anlatmak için bayağı dans ediyorlar. Kuşlarda Alex dikkat çekici. Afrika gri papağanı Alex, kırk değişik nesnenin adını söyleyebiliyor, nesnelerin niteliklerini ayırt edebiliyor. Yeni nöro-analitik testler, kuşların sol-beyinleriyle insanların sol-beyinlerinin aynı işlev için kullanıldığını ortaya çıkarmış ama bilim adamları henüz uzlaşamamışlar bu konuda, üstelik kuşların karmaşık bir dili kullandıkları ortaya çıkarılırsa kuşların ataları olan dinozorların da bu dili kullanabildikleri düşünülebilirmiş. Olaya dikiz. Atlar ve filler de akustik yardımıyla iletişim kurabiliyorlar. Balinalarda durum ilginçleşiyor; çıkardıkları sesler bizim duyabileceğimiz frekansta değil ve ağır tempolu ama hızlandırıldığı zaman kuş şakımasına benziyormuş. Gorillerden, orangutanlardan ve şempanzelerden ve en sonunda bonobolara geliyoruz, insani iletişime en yakın canlılara. Semantik açıdan değerlendirildiğinde bizim iletişimimize en uyumlu tür. Tabii onlar bizim iletişim kurma biçimimizi öğrenebiliyorlar ama kendi iletişim yollarını bize öğretemiyorlar. Türlerine özgür bir şekilde öğreniyorlar, uyguluyorlar. Bu kadar.

Konuşan Maymunlar başlığında hominidlere geliyoruz, Maymun-Adam ve Homo olmak üzere iki türü var. İlk tür, maymunların iletişim yollarına sahip ama ikincisinde sözel iletişimin ilk basamaklarını görebiliyoruz, bunun beyin yapısının değişmesiyle doğrudan ilişkisi var. Fiziksel nitelikler geliştikçe iletişim yolları da gelişiyor. Fischer, Homo'nun türlerinin geçirdiği fiziksel değişimleri ayrıntılı bir şekilde inceliyor ve her değişimin fonetik açıdan sağladığı olanakları ortaya koyuyor. Erectus'un şart kipini kullanabildiğini söylüyor, soyutlamanın en önemli adımı bu, dilin somut dünyadan kurtulup zihinsel, kurgusal bir özellik kazandığını gösteriyor. Sonrasında basit işaretlemeler ortaya çıkıyor, daha az basit işaretlemelerden önce. Örneğin isimler sıfatlardan önce beliriyor ve ikisi bir bütün, bir kalıp oluşuruyor. Bunun gibi çeşitli aşamalardan sonra sözdizimi yavaş yavaş sistemleşiyor ve ilk dil aileleri belirmeye başlıyor.

Dil aileleri iki türlü sınıflandırılıyor, yapı bakımından ve köken bakımından. Yapı bakımından sınıflandırmada eklemli, çekimli gibi sınıflar belirlenmiş, Türkçenin yer aldığı sınıfı hepimiz ezberlemiştik hatırlarsanız. Dillerin tarihsel geçmişlerine dair bir bilgi vermiyor bu tür bir sınıflandırma, zira dillerin yolculuğu direkt dillerin yapısını ilgilendirmeyebiliyor. Köken bakımından sınıflandırmaya bakarsak, burada tarihsel ilişkiler bulmak mümkün. Hint-Avrupa dil ailesi örneğin, bu ailedeki dillerin izlerini sürmek mümkün. Göç yollarının takip edilmesi bile dillerin sınıflandırılmasında etkin. Proto-dillerden Çin-Tibet veya Bask gibi nadir örnekler için geriye dönük tarihsel yapılandırma işlemi pek etkili olamıyor, bu diller kelimenin tam anlamıyla benzersiz ve konuşuldukları coğrafyaların dışında hemen hiç rastlanmıyor bunlara. Oysa diğer ailelerde yapılandırma işlemi işe yarıyor; bununla ilgili bir grafik var kitapta, binlerce yıllık bir süreçte iki dille başlayan çoğalma, dil sayısını onlara çıkartabiliyor. Afrika Dilleri, Asya Dilleri sınıfları için bu çoğalmanın gerçekleşme biçimlerini anlatıyor Fischer. Tabii bunca dilden baskın olanlar varlığını sürdürürken diğer diller yavaş yavaş siliniyor. Fischer, genetik çözümlemelere bakarak insan kitlelerinin değil, dillerin birbirinin yerini aldığını söylüyor ve pre-Kelt topluluklarının Kelt istilası sonucu dillerinin değiştiği örneğini veriyor.

Yazının ortaya çıkması, sözel boyuttan yazıya geçen dilin geçirdiği değişimler, ilk alfabeler, değişen dünyayla birlikte dillerin akıbeti, ilk filoloji çalışmaları ve teknoloji çağında dilin geleceği gibi konular oldukça kapsamlı bir biçimde ele alınmış, meraklılar bu kitaba bayılır.

  

9 Eylül 2018 Pazar

Georges Perec - Paralı Asker

Odamda, bilgisayarımın yanında bir kule var, askerde okuduğum kitapları üst üste dizdim. Kuleyi tekrar okuyacağım, bir zaman. Neredeyse üç yıldır öylece duruyor, parçalarını ara ara çekip karıştırıyorum. Arka kapağa yazdığım notlara genellikle nöbetlerde okuduğum için o bomboş zamanda aklıma gelen düşünceleri, bir dünya şeyi yığmışım, o zamanın sıkıntıları da çıkıyor aralardan, yorucu bir yüzleşme yaşanıyor, kapayıp kuledeki yerine koyuyorum kitabı. Uzun süredir böyle oluyordu, yaz başında hafiflediğimi hissedip bir kez daha denedim. Bu sefer hiçbir şey ağır gelmedi, okuyabildim. Kulenin geleceği karanlık, bir süre sonra ortadan tamamen kalkacak. Benim için de geçmişin girilemeyen bir odası açılacak. İyi.

Önsözde Claude Burgelin'in metnin biçiminden yazılışına kadar pek çok özelliğini enine boyuna incelediğini görüyoruz. Bu önsöz, sona bırakılması gerekenlerden. Mümkünse önce metnin kendisini okuyun, bellekte biçimlenen şeklini önsözle tamamlayın, daha iyi. Burgelin'den öğrendiğimize göre bu, Perec'in tamamlamaya nefesinin yettiği ilk anlatı. 1950'lerde yazıyor ve Seuil'e gönderiyor ama yayınevi metni yayımlamayı reddediyor. 1960'ta Gallimard, bir kitap dizisi içinde metni yayımlamayı kabul etse de Georges ve Pauletta Perec'in Tunus'ta yaşadıkları, Şeyler'de anlatılan yılda ret cevabı geliyor, bir kez daha. Metin tam olgunlaşmamış, söz oyunları gevezelik ve beceriksizlik ürünüymüş, böyle sebeplerden basmıyorlar. Perec'in birçok türevini yazdığı metin, basılmayan diğerlerinin yanında yerini alıyor, bir çantaya konuyor ve yazarın ölümünden sonra, atılacaklar çantasına konmuş olmasına rağmen kaderin bir oyunuyla atılmıyor, ortaya çıkıyor. On sekiz yaşından beri yazar olmak için çabalayan Perec'in aldığı ret cevabıyla yaşadığı yıkımı Şeyler'de, biraz da Uyuyan Adam'da görebiliyoruz, Burgelin bu metinlerle bakışımlı olarak inceliyor metni ve aşağı yukarı beş yıl sonra, Şeyler'in yayımlanışına kadar, Perec'in hayal kırıklığını aşarak daha çok çabaladığını söylüyor. Sonuçta Perec istediğine kavuşuyor ama ilk metniyle değil, bu metni okuyanın kafasına sıçmak istediğini söyleyecek kadar uzaklaşmış yaratısından. Ben kafamdaki boktan son derece memnunum açıkçası, iyi ki yok olmamış bu.

Perec'in mektuplarına da yer veren Burgelin'e göre sonraları yazılacak pek çok metnin izlerini Paralı Asker'de görmek mümkün. Bölümlemelerin oyunculluğu, anlatım biçiminin değişkenliği derken apartmandaki dairelerden birinde, zaten üretilmiş olan eseri tekrar üreten bir adamın şövale başında çalışmasını izleyebiliriz. Apartmanın bulunduğu sokağın, aslında orada olmayan sokağın adının Perec'in yakın bir arkadaşının adından, soyadından geldiğini de öğreniriz böylece, metnin sorgulamaya benzer bölümlerinin başka bir coğrafyaya yapılan yolculuklarda başka birine dönüşen, kendisi hakkında fikirlerini çizgilerle sınırlandırabilen bir karakter ortaya çıkardığını görebiliriz, bu karakter yıllar boyunca aynı işi sürdürürken, ünlü eserlerin kopyalarını üretirken her şeyin akışta kaybolduğunu, yaşamı hakkında pek bir fikri olmadığını söyler ama yaşamından ne kadar uzaklaştıkça bir o kadar yakınlaşır, kurgusal bir hayatın düzeninin biraz dışına çıkınca bir başkasına, bir anlamda kendisine dönüşür. Perec'in yolculuklarının bir sonucu. Burgelin, metni elli yıl sonra tekrar okuduğu zaman "gözlerinin açıldığını" söylüyor, Perec'in diğer metinlerini de düşününce Paralı Asker'in yapbozun önemli parçalarından biri olduğu ortaya çıkıyor gerçekten. Gerçeklikle kurmacanın bitmek bilmeyen davasında önemli bir nokta. Yaratıcılığın tekrarla muhasebesi görülürken sanatçının kendi hayatını kurma biçimi de edimleriyle zıt bir yönde ilerleyince kaçınılmaz olarak yıkım gerçekleşiyor.

İki nokta mühim, biri Gaspard Winckler'in aylarca üzerinde çalıştığı eseri yok etmemesi. On yedi yaşından itibaren etrafında sanatçılar ve sanat simsarlarından oluşan bir dünyanın içinde yaşıyor ve ünlü eserlerin kopyalarını üreterek yaşamını sürdürüyor. O insanları anlatmayacağım, ikinci tekil şahıslı ve diyaloglu bölümlerde hikâyeleri yavaş yavaş ortaya çıkıyor, Gaspard'ın sosyal çevresi adım adım oluşuyor. Dikkatimi çeken nokta, Paralı Asker üzerinde çalışan Gaspard'ın çevresindeki insanlardan biri olan Madera'yı öldürecek kadar kafayı kırmasına rağmen aylarca üzerinde çalıştığı esere dokunmaması. Önsözde Perec'in özellikle bu resimle, Paralı Asker'le özdeşleşim kurduğu çeşitli detaylarıyla birlikte anlatılıyor, varoluşsal kaygıyla estetik kaygının iç içe geçtiği söyleniyor, Dorian Gray referansını da düşündüğümüz zaman anlatıcının kendi yaşamını tekrar çemberinden kurtularak yaratmaya çalışmasını, kendini tamamen yok etmeyerek -çalışması olduğu gibi duruyor, en yakınındakilerden biriyse ölü, boğazı kesik, kendi sıvısı içinde yatıyor- gerçekleştirmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Bir çıkmaz var burada; resim bir kopya, orijinalin başarısız bir reprodüksiyonu, yine de sanatçının ta kendisi. İki yönden; hem kişinin yaratısı, hem de kendisi. Tamamlanması halinde bir oluş biçimi gerçekleşecek ama kişinin biricikliğine hiçbir katkı sağlamayacak, varoluşsal bir doyum gerçekleşmeyecek yani. Tamamlanmaması durumunda biricikliğe zararı yok, bu kez estetik varoluş yarım kalacak. Bernhard'ın metinlerinde geçen tamamlan(a)mayan çalışmalarını düşünerek yorumlarsak tıpkı kişinin tamamlanamaması gibi, eserlerin de tamamlanamayacağını, bitişin hiçbir şekilde gerçekleşmeyeceğini söyleyebiliriz, Perec de bu metninin farklı versiyonlarını yazdığına ve yayımlatamadığına göre bitimsizliğin üstesinden gelmiş olsa gerek. Yaşam bulamamış bir potansiyelin izleklerini takip ediyoruz; Gaspard'ın Antonello'yla hayali çekişmelerini düşündüğümüzde, Paralı Asker'in ressamı Antonello ulaşılamayacak bir düzeyde belirir, yaşamın orijinal boyutunda var oluyor ve Gaspard oraya ulaşamıyor, kopyalayıp durmaktan başka bir şey yapmadığı için, iyi para kazanmasına ve istediği zaman seyahat edebilmesine rağmen, kısacası zevklerine vakit ayırabilmesine rağmen hiç deneyimlenmemiş bir duygusu, edimi, eseri olmadığı için kendisini var edemiyor, bir otomata dönüşüyor ve ilk fırsatta otomatlıktan kurtuluyor. İkinci nokta bu; Madera'yı öldürdükten sonra anlatmaya başlıyor Gaspard. "Madera ağırdı." (s. 29) Bütün versiyonların ilk cümlesi buymuş. Makul. Cinayet, çemberin dışına çıkıldığını, biricikliğe doğru dev bir adımın atıldığını gösteriyor, Gaspard kendine biçtiği, kendisine biçtirilen yaşamın bir adım uzağına varır varmaz çözümlemelerine başlıyor, boyalarla yapamadığını sözcüklerle yapmaya çalışıyor. İkinci tekil şahıs olan anlatıcıyı ikincilikten kurtarmak gerekiyor sanırım, birincinin bir parçası o da, kanı göl halinde görünce açılan bir dil, kendinden öncekiyle birlikte olup bitenleri konuşuyor. Bu dilin gevezeliğinden bahsedilebilir ama yeni açılmasına vermek gerek, o kadar uzun bir zaman boyunca susmuş ki çözülünce oyunbazlıkla birlikte işlemesi çok doğal.

Gaspard kendisine kaçış tüneli de yapmış, iyi bir şekilde kamufle etmiş. Kurtuluşunu planladığına göre patlama noktasına yaklaştığını düşündüğü söylenebilir. "Kendi kurduğun tuzaklar bitirdi seni, kendi aptallığın, kendi yalanlarınla kendi sonunu getirdin.." (s. 42) Bir kurtuluşun arındırıcılığını yaşamak için sabote edilen yaşam, Gaspard'ın planladığı şey bu. Sımsıkı, kapalı bir sistemden kurtulmak için kesin, tek bir darbenin gerektiği zamanlardan birini iyi yakalıyor. O zamana erişimde pek çok itiraf, pek çok hata belirip kayboluyor, Gaspard kendini hazırlıyor, belki farkında olmadan. "Ne idiysen onu istedin. Ne istediysen oydun." (s. 59) Kendisi olmak isteyen bir adamın önce kendisinin ne olduğunu bulması gerekir, Perec'inki bir kendini bulma hikâyesi. Kendi yaşamıyla paralel bir arayış.

7 Eylül 2018 Cuma

Marcel Proust - Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde

Formülize etme gibi bir densizlik yaparsam, Proust belirli süreleri bölümlüyor, bölümlerde yakın çevresindeki insanlar tekrar belirdiği zaman onların anlık durumlarına yer veriyor, böylece önceki bölümlerde yer alan karakterleri yavaş yavaş inşa etmeye girişiyor. Anlatıda kilit rollerde yer alan bu karakterlerin mühim eylemlerini yığmaca usulü hemen sunmuyor, bazı olayların zamanı gelince anlatılacağını söylüyor. İleriye bir işaret; Proust'un metni aklında çoktan oluşturduğunu ve yazıya dökerken okur için belirli ipuçları bıraktığını gösteriyor bu. Yeni karakterlerin anlatıya katılışı başka bir süreci tetikliyor; karakterlerin hafızadaki verilerle betimlenmesi, davranışlarının incelenmesi ve anlatıcı tarafından tahlil edilmesi gibi çok aşamalı bir anlatım tekniği kullanıyor Proust, insanın yaşamı anlamlandırmada kullandığı doğal işlemlerin metne yansımaları bunlar, müthiş bir hassaslığın ve bakma-görme kabiliyetinin sonucu.

Birinci bölüm, Mme Swann'ın Çevresinde. Anlatıcının Gilberte'i göremeyeceği, birbirlerinden uzaklaştıkları zamanlarda Norpois Markisi'nin manzaraya dahil olduğu noktadan başlıyoruz. Marki ve Profesör Cottard'ın yarattığı izlenimler anlatıcı tarafından ele alınıyor, anlatıcının babasının fikirleri de enine boyuna inceleniyor. Soyluların arasında bir genç, yazdığı metinlerin yeterince iyi olup olmadığını durmadan sorguluyor, kendine güvenmediği için huzur bulamıyor ve kendini geliştirmek için konserlere gidiyor ve gözlem yapıyor, durmadan, karakterlerin niteliklerini çocukluğunda edindiği fikirler ve anıların hatırlandığı zamanki düşünceler üzerinden ortaya koyuyor. Dönemin monarşi ve cumhuriyet yanlılarının yarattığı gerilim de kendini gösteriyor, karakterlerin bir masa etrafında oturup ettikleri sohbetlere gerginliğin izleri de karışıyor. Marki'ye özel bir önem verilmiş, kendisi cumhuriyetçi ve modern, çok kibar, hatta anlatıcının annesinin züppe bulacağı kadar kibar ama adamın doğal yapısı gereği kimse onun ayağını kesmeye çalışmıyor, beğenilen bir adam olduğu için birçok ortama davet ediliyor. Anlatıcının evi dahil. Marki edebiyattan da anladığı için, Gilberte'in acısı da taze olduğu için anlatıcımız bir metin yazıyor, duyguların şelale olduğu cinsten. Metne aktarılan duyguların kolay kolay kaybolmayacağına dair tipik bir Proust eki giriyor araya, edebiyatın zamanı dondurmasını ve yıllar sonra gerçekleşen çözülme sırasında her şeyin yeni yaşanıyormuş gibi bir duygu doğurmasını anlatıyor genç dostumuz. Bu sırada Berma nam bir sanatçının üstün performansı mevzu bahis oluyor ama anlatıcı performansı pek beğenmiyor, neden beğenmediğini kendi estetliğini merkeze alarak uzun uzun anlatıyor. Düşündüklerini Marki'ye de anlatıyor, Mme Berma'nın performansları hakkında sohbete başlıyorlar. Not almışım; bana göre çok ince bir detay: Marki konuşurken, diyaloğun orta yerinde, anlatıcının dediğine göre Marki, anlatıcının annesi konuşmanın dışında kalmasın diye ona doğru dönüp konuşmaya devam ediyor. Anlatı gayet kusursuz bir şekilde ilerlerken bir anda böylesi bir detayla karşılaşmak etkilemişti beni, hatta kendim de kullanırım diye aşırdım bunu.

Politik sohbetleri buraya almıyorum, Marki'nin Swannlara gittiğini söylediği kısımdan devam ediyorum. Anlatıcının annesiyle babasında bir irkilme, bir şaşırma, bir titreme görülüyor. Marki'nin izlenimlerini dinliyorlar, çift hakkında bildiklerini dinliyorlar, okur olarak biz de karanlıktaki bazı noktaları öğrenmiş oluyoruz, örneğin Odette'in Swann'a şantaj yaptığını öğreniyoruz, belki hamile kalması da bir katakullinin sonucudur, olabilir, Odette şeytan gibi bir kadın çünkü. Swann'ın zayıflıklarını keşfeden Odette'in bunları nasıl kendi çıkarı için kullandığı anlatılır, bir yandan anlatıcının insanın zayıflıkları konusundaki nutkunu dinleriz, üç katmanlı bir anlatı çıkar ortaya, geçişler kusursuzdur, masadaki muhabbetten Swann ailesinin evindeki davete, oradan Swann çiftinin ilişkisine, Swann'ın psikolojik tahliline ve ailesiyle olan ilişkisine bağlanırız, etkileyicidir.

Bergotte'a geliyoruz, anlatıcının en sevdiği yazara. Marki'nin okuması için anlatıcının bir metin yazdığını söylemiştim, okuma işi bittikten sonra Marki'nin hiçbir yorumda bulunmaması biraz kıllandırıcı geliyor, ki kendisinin Bergotte'u iyi bildiğini, hatta defalarca birlikte vakit geçirdiklerini öğreniyoruz. Marki, Bergotte'un parıltılı, süslü anlatımını pek sevse de zorlama ve değersiz bulduğu için anlatıcının yazdığını da beğenmez ve kendi fikirlerini söyler, ona göre gerçekliğin bir biçimde yakalanması gerekmektedir ve bunu da gerçeğin öznel ve nesnel yansımalarının dengelenmesi yoluyla sağlanacağı kesindir. Anlatıcı, buradan yola çıkarak gerçeklik-zaman ilişkisini düşünür ve zamanın yaşamlar, anılar, edebiyat ve pek çok şey üzerindeki etkisini irdeleyen bir düşünce akışına kapılır, göreliliğe yakın bir sonuca varır ve kendi yaşadığı zamanı yakalamak için yapabileceklerini düşünür.

Meseleler çok ama Proust'un ele aldığı konuların hepsini incelemek için ciddi mesai harcamak gerek, gerçekten özet geçiyorum: Gilberte'in acısının atlatıldığı kısım bir yüz sayfa kadar sürüyor. Bu bölümde Swann tarafının anlatıcıya verdiği tepkinin her bir boyutu inceleniyor, arzunun mutlulukla her zaman çakışmadığı söyleniyor, aşkın acımasız doğasının hayattan hem kopuk, hem de bir olması akıl karıştırıyor, Swann ailesinin sosyetedeki konumları başkalarınca anlatılan detaylarla da ayrıntılandırılarak sunuluyor. Bu sırada anlatıcının Bergotte'la karşılaştığı bir yemek sahnesi var, bir yazar adayının nasıl biçimlendiği ve usta olarak gördüğü insanların etkisinden nasıl kurtulduğu müthiş bir şekilde tasvir ediliyor, onca yemekli bölüm içinde bunun en iyisi olduğunu söylemek mümkün. En iyisi, çünkü kendi kendine psikanalizin sıkı bir örneği var burada. Sadece öz değerlendirme de değil konu, bir edebi eserin ortaya çıkışında kişiliğin, özgünlüğün rolü de ele alınıyor. "Eseri artık bana o kadar kaçınılmaz gelmiyordu. Bunun üzerine, acaba özgünlük, her büyük yazarın sadece kendisine ait bir krallığa hükmeden bir tanrı olduğunu gerçekten kanıtlar mı sorusu geliyordu aklıma; yoksa bütün bunların içinde biraz aldatmaca mı vardı; acaba eserler arasındaki fark, değişik kişilikler arasındaki, öze ilişkin köklü bir farkın ifadesinden ziyade, çalışmanın sonucu muydu?" (s. 559) Bergotte'un kişiliği, konuşma tarzı ve yazım üslubu bir araya geldiği zaman dalgayı çakıyor anlatıcı, adamın düşünce yapısını çözüyor ve eserlerindeki sihrin kodlarını belirleyebiliyor, böylece başka yazarlara, daha üstün yazarlara doğru yolculuğuna devam edebiliyor.

İkinci bölüm, Memleket İsimleri: Memleket. Babaanneyle çıkılan birçok yolculuğun, Balbec'te karşılaşılan, tanışılan ve belli ki ilerleyen bölümlerde tekrar tekrar ortaya çıkan yeni karakterlerin bölümü, Albertine'le yakınlaşılan, gençliğin verdiği enerjiyle her şeyin mümkün olduğunun anlatıldığı bir bölüm, kitabın esas bölümü. Çiçek açmış genç kızların tümüne aşık olan anlatıcı, aralarından birine yönlenen aşkını tahlil ederken aşkın adım adım doğuşuna şahit oluyoruz, her bir aşama üzerinde sayfalar boyunca duruyoruz ve Albertine'in uçarılığıyla eğlenip gencimizi üzmemesini umuyor, bölümü alkışlarla uğurluyoruz. Yaklaşık üç yüz sayfayı kıytırık bir paragrafa sıkıştıran bendenize de uçan tepik atarsanız makbule geçer.

Ağır ağır, araya birkaç kitap sıkıştırarak okuyacağım, bittikten sonra çok üzüleceğim çünkü. İki gitti, kaldı beş.

6 Eylül 2018 Perşembe

Kazuo Ishiguro - Gömülü Dev

Ishiguro'nun hatırlayış ve unutuş üzerine kurduğu meseleler her bir metninde farklı bir biçimde ortaya çıkıyor. Günden Kalanlar'da geçmişin kişisel kurulumlarının gerçekliği kırdığı noktayı görürüz, Avunamayanlar'da şimdiye taşınan acıların geçmişte farklı kişiler tarafından yaşandığını görürüz ki karakterler aynıdır ama olaylar başkalarının başından geçmiş gibidir, Beni Asla Bırakma'da gerçeklikte kurulan alternatif yaşamların keşfiyle ortaya çıkan yıkımı görürüz, yazarın diğer metinlerinde de aynı izlekle farklı kurguların içinde karşılaşırız. Sağlam damardır, belki de günümüzün hızlı, hıphızlı yaşantısında anlatılması gereken başlıca konulardan biridir bu. Ishiguro'nun sadece bu izlekle kalmayıp iki farklı damardan daha beslenmesi, metinlerinin altlı üstlü kurmacalığını daha da değerli kılıyor bana göre; Öksüzlüğümüz'ün savaş ortamında gördüğümüz unutuşun bir nimet olduğunu söylemek mümkün, kültürel farklılıkların tehlikeli bölgesinde insan topluluklarının bir arada yaşayabilmesini sağlıyor unutuş, gördüğümüz kadarıyla tehlikenin tekrar belirmesine rağmen çatışma boyutuna varmamasını sağlayan şey, kaynağı utanç, pişmanlık, ne olursa olsun unutuşun ta kendisi. İnsanlar acıların tekrar yaşanmasını istemedikleri için çözülmemiş meseleleri olduğu gibi bırakıyorlar. Karşılıklı yapıldığında kan dökülmüyor artık, iyi ama taraflardan birinin yarası henüz soğumamışsa, o zaman tehlike varlığını sürdürüyor.

Gömülü Dev, Öksüzlüğümüz'ün Britanya'da geçen, metaforlarla dolu bir versiyonu olarak görülebilir. Unutuşun üzerinden geçen onca yıldan sonra uzun sürecek bir arayışın başlaması, yolda karşılaşılan insanların anlatıyı derinleştirmesi, belirsizliklerin yavaş yavaş kaybolması ve hikâyenin finalde tamamlanması gibi ögeler Ishiguro'nun sevdiği işler zaten, bu metni farklı kılan şey, hikâyenin Romalıların geri çekilmelerinin az ertesinde, Britanya'nın efsanelerle dolu fantastik bir çağında geçmesi. Romanı bir fantazyaya çevirmiyor bu, günümüzde anlatılacak bir hikâyeyi söylencelerle besleyerek daha büyülü, heyecan verici bir hale getiriyor. Açıkçası şimdinin sönük insanlarının yerine Sir Gawain'in yaptıklarını okumak, Merlin'den bahsedilen bölümlerde heyecandan şöyle bir titremek çok daha keyifli. Çünkü Merlin -Taliesin olanı, bard- büyük bir büyücüdür, metinde de ara sıra bahsi geçecek Lord Arthur'un has hocasıdır. Yuvarlak Masa Şövalyeleri, Avalon ve bir iki yerde ortaya çıkan Kharonvari kayıkçı derken kaptırır giderdim ama bu bir fantastik metin değil, bir Ishiguro metni, Ishiguro da kurmacanın retoriği konusunda çok yetkili bir abi olduğu için şirazeyi kaydırmıyor, fantazyayla asıl meselesini tam dengede tutuyor. Dahi iddia edeceğim; Ishiguro okumaya başlamak için en uygun metin budur.

Tarih bilmek gerekiyor biraz, dönem hakkında biraz bilgi vereyim. Romalılar dev bir duvar örmelerine rağmen akınlara engel olamayınca, barbar kabileler de merkezlerini iyiden iyiye tehdit etmeye başlayınca adayı bırakıp geri dönüyorlar. Britonlar, efsanevi liderleri Kral Arthur'un da yardımıyla bir müddet egemen güç haline gelseler de Germenlerin adaya gelmesiyle işler değişiyor, Angllar ve Saksonlar doğu kıyılarında koloniler kuruyor, içerilere doğru ilerledikçe kurdukları köylerle yerlerini sağlamlaştırıyorlar. Sonrasında hakimiyet onlara geçiyor, Normanlar adaya akın üstüne akın yapana kadar mutlak üstünlük onlarda kalıyor. Saksonların giderek çoğalıp Britonları alt edecekleri zamanın biraz öncesinde kuruyor anlatısını Ishiguro, Norveçlilerin bahsi az çok geçiyor gerçi. Bu noktayı merak ettim; o zamanlar gerçekten de "Norveçliler" olarak mı adlandırılıyorlardı, yoksa çevirmenin tercihi mi acaba? Orijinal metne bakmak lazım, Ishiguro'nun sağlam bir araştırma yaptıktan sonra metnini yazmaya başladığını düşünüyorum. Söylencelere de hakim olduğunu sanıyorum, Keltlerin doğaüstü varlıkları pek ortalarda gözükmüyor ama elde bir ejderha var, insan yiyen devler var, dev köpekler var. Adanın folkloru çok zengin, Ishiguro bu zenginliği sislerin arasına müthiş gizlemiş. Sisi bir metafor olarak değerlendirirsek unutuşun izi olarak görürüz, gerçeklik olarak gördüğümüzde olağanüstünü saklamak için kusursuz bir perde olarak yayıldığını anlarız. Şöyle bir mekan, tek bir alıntıyla fikir vermeye çalışacağım: "Irmaklarla bataklıkların üzeri, bu topraklarda hâlâ varlığını sürdüren yamyam devlerin ekmeğine yağ süren dondurucu sislerle kaplıydı." (s. 7) Anlatının böyle bir atmosferde kurulacağını anlarız, sonrasında Axl ve Beatrice çıkar ortaya. Yaşlı bir çift. Yaşadıkları köyde pek rahat değiller, kullandıkları eşyaların mülkiyetleri topluluğa ait olduğu için geceleri mumsuz kalıyorlar, mum yakmalarına izin verilmiyor. Daha da kötüsü, geçmişi unutmaya başlıyorlar. Çocuk sahibi olup olmadıklarını bile unutacak noktaya geldikleri zaman tek oğullarını görmek üzere yola çıkmaya karar veriyorlar. Oğlan uzakta, bir iki günlük yolculuk kadar. Yaşlı olmalarına rağmen, yaşadıkları topluluğun da unutma salgınına yakalandığını gördükleri zaman vakit kaybetmeden yola düşüyorlar. Kendi tarihlerine de bir yolculuk bu; eğer Ishiguro'nun karanlık noktalarını yavaş yavaş aydınlatmasına aşinaysak başta anlamsız gelen bazı diyalogları, ayrıntıları aklımızda tutup parçalar yerine oturdukça yerli yerine koyuyoruz. Dolayısıyla yavaş yavaş belirmeye başlayan geçmiş, bahsettiğim bağımsız parçaları da içine alacak şekilde genişliyor, yolculuk boyunca bu genişlemenin gösterdiklerini iyi takip etmeliyiz.

Beatrice'in bildiği bir Saxon köyünde geceleyecekler, sonraki gün dağlardaki bir manastırda geceleyecekler, sonrasında oğullarına kavuşmak için bir kayığa binecekler. Plan bu, yolda karşılaştıkları insanlar ana hatları bozmasa da yolculuğu oldukça heyecanlı bir hale getiriyor. Öncelikle dişi ejderha Querig yüzünden unutuş dalgasının giderek yayıldığını öğreniyorlar, bir lanet gibi çökmüş bu mahluk. Sonrasında bir dev tarafından ısırılan Edwin ve onun koruyucusu, sıkı bir savaşçı olan Sakson Wistan çıkıyor ortaya. Bu iki karakterin belirmesiyle birlikte Briton-Sakson savaşı, sonradan edinilen kimliklerin değişimi gibi konular, Ishiguro'nun özellikle üzerinde durduğu düşünsel temeller çıkıyor ortaya. Wistan, Britonlar tarafından büyütülmüş olsa da geçmişteki katliamları bir türlü unutamıyor, ejderhaya rağmen. Sir Gawain dahil olmak üzere kendine yer bulan bütün ana karakterlerin geçmişte dost veya düşman olarak karşılaşmışlıkları var, yeri gelince birlikte kılıç sallayıp yeri gelince birbirlerine kılıç çeken bu insanlar, yolculuk boyunca yavaş yavaş anımsamanın büyüsü altına giriyorlar ve yoldaşlıkları kimliklerine yeniliyor, geçmişin savaşları bireysel olarak canlanıyor. "Ishiguro Belirsizliği" diye bir şey üfüreceğim; bu belirsizlik sırıtmaz. Gizlenmez de, sadece hemen anlam veremediğimiz bir anlatı parçasıdır. İyi bir okursak aydınlık halini sezdirir. Ve her zaman, istisnasız bir şekilde, çözüleceğini belli etmeden çözülür. Ishiguro'nun pek çok niteliğini sayabiliriz; o çağın karakterlerini müthiş bir gerçekçilikle konuşturur, son derece uygun sıfatlar ve hitaplar kullanır, uzamı son derece sade bir şekilde kurar, bir sürü şey söylenebilir ama bu belirsizlik olayı bence onun zirve noktasıdır. Diyeceğim ki pek az örnek vardır böylesi kusursuz çözülen ve etkileyen. Axl'la Beatrice'in çocuğu örneğin, okursanız anlarsınız, böylesi etkileyici bir hatırlama -okur için etkilenme diyebiliriz- zor bulunur.

Tanrı'nın işlevinin sorgulanması da önemli bir yer tutuyor, o zamanın mitleşmemiş dini konusunda soru işaretleri daha az olmasına rağmen daha vurgulu. Dönemin insanının daha materyalist olmasına bağlayabiliriz, özellikle savaşın içinden gelenlerin kötülüğü engelleyemeyen bir Tanrı'nın bir kenara atılmaya değer olduğunu söylemeleri son derece anlaşılır. Bir de şey, yine çeviriden kaynaklı olup olmadığını bilmiyorum ama anlatıcı ara sıra kendini gösteriyor, "Bizim köylüler" diyor mesela. Nasıl anlatıyorsun acaba, serbest dolaylı mısın? Sen bir köylü müsün, yoksa anlattığın için bize tanıdık geldikleri için, kendini de bizden/okurdan saydığın için mi öyle diyorsun? Bu bir, ikincisi de bir meyhaneden mi, kafeden mi ne bahsedilirken -kafe diyelim- mekanın "çağdaş" kafeler gibi olmadığı söyleniyor. Çağdaş kafe? Anlatıcıyı o zamanın insanı olarak görsem çağdaş kafeler gözümde canlanmayacak, çünkü o zamanın kafeleri hakkında hiçbir fikrim yok. Eh, günümüzün kafelerinden bahsettiğini hiç düşünmüyorum zaten.

Gevezelik bir yana, sanırım Ishiguro'nun en tuttuğum metni bu oldu. Birincisi, unutuşun hem bir nimet, hem bir lanet olarak farklı biçimlerde belirmesi. İkisi zaman zaman birbirine dönüşebiliyor. Bu dönüşümü Briton-Sakson mücadelesine uyarlarsak, bizdeki Doğu-Batı meselesine denk gelecek biçimde düşünebiliriz, aslında birbirine dönüşebilen, en azından anlaşılabilecek biçimde düşünülebilen ögelerin arasındaki mücadeleyi ortadan kaldırmanın ve tekrar ortaya çıkarmanın insana bağlı olduğunu görürüz. Ejderha gibi bir korku kaynağının sadece korktuğumuz için o şekilde algılandığını düşünebiliriz, bana bu anlatıda insanlara verilmiş bir hediye gibi geldi ejderha. İyileşmek için unutmak istiyoruz ama unutmanın sınırları kesin olmadığı için unutmak istediklerimizin yanında unutmak istemediklerimiz de gidiyor. Gitsinler. Bunlar elleriyse bunlar da gitsin. Cendrars en güzelini söylüyor; evini bırakıp yola düş, eşini bırak, çocuğunu bırak, sadece git.

Ishiguro, mon amour.