22 Kasım 2017 Çarşamba

Kobo Abe - Kanguru Defteri

Tohumun adını bilmiyorum, şu mor çiçeklerin arasındaki, siyah. Çocukken bir tanesini yutmuştum, midemde kök salan ve gözlerimi çıkarıp dallarını büyüten ağacın kabuslarıyla uyuyamadığım geceler olmuştu.

The Evil Dead, Ash. Yabancı El Sendromu denen naneyle ilk karşılaştığım zaman ödümün kopuşunu hatırlıyorum, sonrasında Dr. Strangelove'da da gördüm. İnsanın kendi vücudu tarafından saldırıya uğraması, kendi vücuduna yabancılaşma kadar korkutan çok az şey vardır. Uykuda elim tarafından boğulmak, bıçaklanmak... Vücudun harekete geçip uyuyan bilinci yok etmesi, mesela.

Anlatıcının bacaklarında beliren turp filizlerini gördüğü an bütün kabuslarım, çocukluk ve yetişkinlik için ayrı ayrı, özenle kurduğum kabuslar geri döndü. Aynanın öbür tarafına iki günlük bir yolculuk; cehennemin katlarında Dante'nin bir parodisi, Kafka'nın çıkmaz sokakları, daha kimlerin neleri, hayır, Abe intiharından önce yazdığı bu son kitabında belki de ansızın beliriveren kanguru defteri fikrinin devamını gösteriyor. Pazarlama çalışanı fikir uydurmada başarılı, belki ilk kez üstlerinden övgü alıyor ve... Buna alışkın olmadığı için kendini kaybediyor olabilir mi? Belki karoşi öncesi muhteşem bir cinnet. Yediği yemek, içtiği bira, vücuduna aldığı herhangi bir şey halüsinojen bir etki yaratmıştır belki, kim bilir. Biz çıktığı yolculukta kendisini yalnız bırakmayacağız, karşılaştığı her abuk duruma hayatın sıradan bir gerçeği muamelesi yaparken kafayı kırmazsak. Olasılıklar olağanlıktan uzaklaştıkça gerçeklikten kopmama çabası zorlayıcı hale geliyor, okur oldukça zorlanacak.

Kutu Adam gibi emek isteyen bir okuma şart. Abe'nin son metni olduğunu söylemiştim, deli gibi yazarken neler olduğuna çokça dikkat ettiğini düşünüyorum. Anlatının random olaylardan oluştuğunu söyleyenler var ama karmaşanın kasıtlı olarak çıkarıldığını düşünüyorum, Abe çeşitli maddelerin etkisi altındayken -su, alkol, kesinlikle keyif verici madde- eklemli bir dünya yaratmış. Pink Floyd'un Marooned'u ve Echoes'u kendine yer bulur mesela, psychedelic ortamlara gidebilecek müthiş bir playlist.

Fikir kutusu, patronların yeni icadı. Anlatıcımız kanguru defteri diye bir şey uydurur, kutuya atar ve fikri en umut vadeden fikir seçilir. Kanguru defterinin açıklanması istenir -anlatıcıya Şimizu diye bir isim uyduruyorum- ama gevelemekten başka bir şey yapamaz Şimizu, hani hayvanat bahçelerindeki en dikkat çeken hayvanlar kangurular, cepleri var, defter vardır cepte, böyle şeyler. Hafta sonuna kadar süre verilir, fikrini geliştirmesi beklenmektedir. Büyük baskı, adamın kafayı kırması veya cehenneme gitmesi veya bacağında yetişen turpları yemesi için yeterli süre. Filizleri fark eder etmez doktora gider, bürokratik hadiselerden illallah etmiş bir şekilde muayene olur. Doktor filizleri görünce kusar, yemekte turp yemiştir. Şimizu kendi bedeninde yetişen turpları yemek zorundadır, tedavi için bağlandığı yatak, takılan sonda, damara yol yapan iğne onu yarı mekanik bir hale sokar. Kendisini yemek zorunda kalan, düşünce gücüyle sedyeyi hareket ettirebilen, yabancılaşmanın dibine vuran bir garip Şimizu. Damar yolu açılırken, "'Kanguru defteri kesenin içerisinde ısınınca dışarı zıplar,'" (s. 20) dediğinde fikrini derinleştirmektedir, cehennemini de.

Doktorunun yüzü yangın söndüren su püskürtücüsüne dönüştüğü an kendi dönüşümünün de farkına varır Şimizu, gerçeklikle hayal dünyası arasında bir yerde olduğunu sezer ama bir şeyin halüsinasyon olduğunun farkına varıldığında aslında öyle bir durum olmadığının anlaşıldığı fikri aklına gelir ve gerçekliğinin içinde olduğunu sanmaya devam eder. Zihninin uyarı çanlarını önemsemez, yaşadığını yaşamaya devam eder. Cehennem Vadisi'ne giderken de gerçek bir cehenneme gittiğini düşünmez hiç, kükürtlü sularda yıkanırsa bacağındaki turplardan kurtulacağını düşünür ve yola koyulur, sedyesiyle. Sedyeyi organıymış gibi düşünür, hatta sedye pazarlama işinde çalıştığını ama her şeyi unutmaya meyilli olduğu için bunu hatırlayamadığını kurgular. "Zavallı bir hastayken birden iğrenç bir canavara dönüşüvermiştim." (s. 26) Yatağını bırakacak bir yer bulamaz, bir noktada yolu kapadığı için görevlilerden azar yer. Yatak hareket etmez ve görevliler hastaneyi mi yoksa polisi mi arayacaklarını bilemezler. Şimizu ve yatağı ontolojik olarak nedir? İşin içinden çıkılamaz, Şimizu'ya belki de kayıp bir eşya olduğu söylenir. Şimizu kimdirden önce, nedir? Kabustan uyanması gerektiğini düşünür ama kabusta değildir, her şeyin hayal olduğunu düşünür ama... Zaten cehennemde yaşadığını düşünüyorsan yaşamı biçimlendiren koşullar ne kadar uç noktalara giderse gitsin şaşırmaz insan, sorgulamaz bile. Daha iyi yenilmek bir yana, gerçeklik yitirilir ve sürükleniş başlar. Şimizu sürüklenir. Vadinin sularında kanguru leşi olduğunu düşündüğü bir ceset görür, arkada Sorrow çalar. Şimizu'nun Pink Floyd hayranı olduğunu öğreniriz, muhtemelen keyif aldığı maddeler de var ama ne olduklarını bilmeyiz, bilmememiz gerekir, yolculuğu ortaya çıkaran etkenler yolculuktan bağımsızdır.

Yeşil Suratlı Şair adında bir yazarın kitabı, Daikokuya Bomba Vakası aklına gelir Şimizu'nun. Babasıyla kurduğu sağlıksız ilişkiden kalan bir anı. Kitabın diğer yarısında Pijamalı Uçan Balık nam bir yazarın eleştiri yazısı bulunmaktadır, aslında ikisi aynı kişi olabilir mi? Distopik bir roman, 1920'lerdeki ağır sansürden yırtmak için sembollere boğulmuş. Şimizu bu ikiliği yaşadığını fark eder, yazdığı bir şey yoksa da yaratıcı fikri kendi kişiliğini ikiye bölmüştür, iki parça arasında kurulan anlık bağlantılar, anı akışı dışında başka bir ilişki yoktur. Serumdaki kalamarlar bir sembol mü, gerçek mi? Şimizu bilemez. Mikkado yazan bir kapının altından geçer ve imparatorun sarayına girer. Cehennem bir saray. İmparator tahta çıkmak üzere, tahtına yaklaşıyor.

Ölü anneyle karşılaşma anı, cinlerin söyledikleri şarkılar, belediyenin cin işçileri, vadiden sonra hastanede geçirilen günler ve edinilen ucube arkadaşlar... Anlatı boyunca yinelenen, "İmdat, imdat, yardım edin / Ne olur ne olur yardım edin"  çığlıkları en sonununda Şimizu'nun girdiği kutuda da duyulur. Ön tarafta bir gözetleme deliği. Şimizu gözlerini deliğe dayar, kendisini arkadan görür. Bir boşluktan dışarı bakmaktadır.

"Çok korkmuş gibiydi.
Ben de en az onun kadar korkuyordum.
Korkunçtu." (s. 187)

Kutu Adam'a dönüşmüş olabilir mi?

Gazete haberiyle bitiyor anlatı, terk edilmiş tren istasyonunda bir ceset bulunmuş. Kaval kemiklerinde jilet kesikleri var. Yine bir kimliksizlik, ölünün kimliği bilinmiyor. Ölüm sebebi kesikler değil. Muhtemelen korkudan kaynaklanan şoktur, Şimizu her şeyin farkına vardığı an ölmüştür. Belki.

Delirmek yirmi pare top atışıyla ve Kobo'yla kutlanmalıdır, bu akış çağında delirmeyenlerin sağlıklı olduğunu düşünmek mümkün değil. Delirmeye övgü diyesim geliyor, şahane bir anlatı.

Ek: Gazete cehennemde de bulunabilir, bu ironik ve haliyle komik. Şimizu'nun dışarıdaki dünyadan rezillik olarak bahsetmesi de güzel. Cinsellik, reddedilme ve havada uçuşan penisler de güzel bir detay.

Alejandro Zambra - Eve Dönmenin Yolları

"In a river of grief I am drowning
And your grip is surrounding my heart
Balancing on the edge of failure
And relieved, should I fall
Scattered dust upon my eyes
A winding road taking you nowhere
A winding road taking me home
And my home is my grave"

Eve farklı yollardan dönüyorum. Bir keresinde çıkmaz sokağa girdim, parkın oralarda. Ağaçlar göğe uzanıyordu. Yolun çıkmaz olduğu doğru değil, göğe yol olduktan sonra.

Eve şuradan da döndüm, dükkanların vitrinlerine bakmaktan bir saat geciktim. Bir saat öncesinin eviyle sonrasının evi aynı değildi, ben hangi eve döndüm?

Eve buradan dönerken Küçükyalı'da indim, Kozyatağı'na yürüdüm. Hava sıcaktı, aslında eve gitmedim de sahile indim. Eve gitseydim bomboş bulacaktım, oradan taşınmışlar gibi. Hayatımın en büyük hayal kırıklığı. Taşınacağını bildiğin bir eve taşınmak. Hangim taşındı? Eşyalarım Küçükyalı'da, ben nerede yaşıyorum, ev?

Her şeyi geri almak isterdim. Üzerine yeni bir şey inşa edilemeyecek, ölü anılar. Bu acıyla bir şey yapmak gerekir. Benden geçtim, Zambra'nın ne yaptığına baktım. Zambra üç katmanlı bir yol bulmuş, olan ve olabilecek olan, kurgu dışındaki olanın içinde. Epigraflara bakıyorum, artık yürümeyi bildiğini ve yürümeyi bir daha asla öğrenemeyeceğini söyleyen Walter Benjamin. Bu iyi. Uluyup durmak yerine kitap yazdığını söyleyen Romain Gary. Kendince bir uluma yolu daha buldu, sonunda. Bir tek kendisine ait olan. Daha iyi.

"Ve acı bitmeyen bir kitapmış
Bir keresinde göz attığımız, olur da
Sonunda isimlerimiz çıkar diye." (s. 136)

İnsan eve nasıl döner? Canı yanarak.

İki anlatı düzlemi. Birinde anlatıcı Eme'den ayrılmıştır, buruğunun kaç katını açar, yazmaya başlar. Adını hatırlamıyorum, X diyeceğim. X yazardır, kitapların üzerinde kendi adını çok görmüştür ama Eme'den sonra hemen hiç görmemiştir, en azından daha önce gördüğü şekilde. Yazmaya başlar, yazdığı hikâye ikinci düzlemi oluşturur. Diktatör belasından çok çekmiş bir ülkenin, Şili'nin 1985'inde, sanki ülkeye musallat olan başka bela yokmuş gibi deprem olur bir der. 3 Mart 1985, büyük yıkım. Çadır kentler kurulur, yaşamlar sokaklara taşar ve anlatıcı çocuğumuz -ona da Y diyeyim- bu ölüm kokan cıvıltılı ortamda Claudia'yla arkadaş olur. Claudia on iki, çocuğumuz dokuz yaşındadır. Başlarına gelecekler var ama çocuğu anlatmam lazım biraz.

Çocuğun büyülü dünyası. Büyük bir ailede yaşadığı için Raúl'un yalnızlığı ona garip gelir, Hıristiyan Demokrat olduğunu düşünür çünkü ancak onlar yalnız yaşar, dışlanmışlardır. Baskıcı rejimin suçu; çocuk aklını olabilecek en yanlış şekilde biçimlendirmek. Dede eski komünistlerdendir, babaya göre. Baba öyle değildir, hatta dedenin olduğu şeylere toptan düşmandır. Sokaklardan toplanan, dayak atan bir babanın sahip çıktığı değerler daha kolay yerle bir edilebilir. Bunun yanında komünistlik rezilliktir, çocuk okuldaki bir öğretmeniyle konuşurken onun da iktidar karşıtı olduğunu öğrenir. Öğretmen bunları konuşmak için iyi bir zaman olmadığını ama o zamanın geleceğini söyleyerek çocuğun saçını okşar ve uzaklaşır. Şimdi de farklı bir dönemi yaşamıyoruz, okullarda böyle şeylerin gerçekleştiğine şahit olduğum için söylüyorum. Siyasi altyapı sağlam, Y'nin dahil olacağı bilinmezlik bu karmaşa ortamında hazırlanır. Claudia, dayısı olduğunu söylediği Raúl'u takip etmesini ister Y'den. Y, Raúl'un evinden çıkan bir kadını görür, onunla birlikte minibüse biner. Kadın Y'yi fark eder ama izini kaybettirmeye çalışmaz, ona dikkatlice bakar sadece. Bir süre sonra Claudia'nın yanında yakışıklı bir eleman belirir, Y kıskanır ve kızla uzunca bir süre görüşmez. Sonunda da Raúl apar topar taşınır, Claudia da. Y ne olduğunu anlamaz, ancak yıllar sonra.

İlk bölüm bitiyor, ikincisi başlıyor. Y'yi yaratan X'in dünyasına geçiyoruz. Kahramanların soyadlarının olmamasının hoşuna gittiğini söylüyor, gerçekten de sadece adlarını biliyoruz. Yeterli, kimi yazarlar onu da vermiyor. Neyse, X'in düzleminde yazmak, yazarlık ve yaratıcılık konusunda pek çok mevzuya rastlayacağız, mesela yazmanın belirli bir zamanda yaşamayı sürdürmeyi sağlaması, anıları derleyip toparlayıcı etkisi, bir sürü şey. Anneler babalar öldürülürken aynı dünyada yer alıp resim çizmekle başlayan bir kırılmanın anlaşılmazlığı önemli; çocuklar roman karakterleri olarak yer alıyorlar, annelerle babalar yazar. Eh, bir anlamda X-Y ilişkisi de buna benzer sanırım, politik olmasa da psikolojik cinayetlere kurban giden bir yazar, kendi çocukluğunu doğurarak yüzleşemedikleriyle hesaplaşıyor bir anlamda. "Okumak yüzünü kapamaktır. Yazmaksa yüzünü göstermek." (s. 60) Yazış aşamasını da anlatıyor, yirmi yıl sonraki Y-Claudia karşılaşmasını X düzleminde görüyoruz önce. Buna benzer kendini ele vermeler, iki düzlemin birbirine karıştığı, aktığı noktalar...

Ailelerin açık edilmesi asıl konulardan biri. Yazarın çocuklaşması hangi sırları açığa dökebilir? Knausgaard ailesindeki hemen herkesle davalık olmuş durumda. Neden? Her şey olduğu gibi yazılabilir, bedel ödenecekse ödenmeli. X bedeli ödüyor, hikâyeden nefret etmesine rağmen yazıyor, yazmak zorunda.

Y düzlemi, yirmi yıl sonrası. Y memleketine döner ve yabancısı olmadığımız bir hale düşer. "Üniversiteyi bitirdikten sonra da türlü çeşit işte çalışmayı sürdürdüm, çünkü edebiyat okudum, sonunda türlü çeşit işte çalışmaya mahkûm olanların okuduğu bölüm." (s. 79) Ximena'yı bulur önce, o gün minibüste takip ettiği kadın. Claudia'nın ablasıdır aslında, Raúl de babalarıdır, rejimin korkunç faili meçhullerinden kurtulmak için baba kimlik değiştirmiştir ve abla dışında babayı görebilen yoktur. Hikâyeyi çok sonraları öğrenen Claudia, ABD'de eğitim görmüştür ve bir süreliğine Şili'ye dönmüştür. Büyüdüğü yerleri görmek ister, Y'yle yaşamaya başlar ve Y terk edemediği, yardım da edemediği, sadece sonsuz bir aşkla sevebildiği bu kadın ortadan kayboluncaya kadar dünyanın en mutlu insanı olur, geçmişin kanlı günlerinin ve kayıp insanlarının üstesinden birlikte gelmeye çalışırlar. Sevişmeleri rüya gibidir ama biter, sonu gelir, Claudia gitmeye meyillidir. Y'nin bunu nasıl savuşturacağını bilemiyoruz, üniversitede ders verirken bir yandan da kendi kitabını yazmaya başlayabilir. "Çünkü geçmiş hep acı verir ama biz ona farklı bir yer bularak yardımı olabiliriz." (s. 100)

Tekrar X düzlemi. Eme bu Y düzleminin taslağını okudu nihayet, X'e fikir verdi. X metni çekip çeviriyor, bir şeyler ekliyor, çıkarıyor ve o sırada ailesini görmek istiyor. Ortalık çok tehlikeli olduğu halde gidip görecek, noktayı koyması için bu şart. Nokta da yolların keskinleşmesi için.

Ev belliyse yollar kurgulanabilir. Bu geçmiş için de böyledir. Bir kurgulama deneyimi, en iyilerinden. Zambra başıma küller yağdırdı. Çok başarılı.

19 Kasım 2017 Pazar

Mario Vargas Llosa & Carlos Fuentes - Edebiyata Övgü

Notos derlemesi, üç deneme. Çevirmen Celâl Üster, Sunu nam bölümde denemelerin alındığı yerleri ve içeriklerini açıklıyor. Cocteau ve Barthes'ın edebiyatla ilgili bir iki sözü mevzuyu derinleştiriyor, biri edebiyatın neden onsuz edilemediğiyle alakalı. Llosa'nın Neden Edebiyat? başlıklı yazısında edebiyatın ne işe yaradığına ucundan dokunulur. John Keating de dokunur, onu da alalım.

Beni de alalım. Tek bir yaşam yetmiyor ve fazlasıyla yetiyor. Edebiyat ikisinin arasında bir yerde. Ölür gibi okuyorum, başka türlü nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum. Ölümüm okumama benzeyecek, bundan eminim. Öte tarafın merakını okuma edimimde hafifletiyorum. Benden bu kadar diyeceğim noktayı bir tık ötelemek için okuyorum, okudukça yaşamım aklımın almayacağı biçimde çeşitleniyor gibi hissediyorum. Başkalarını tanımak, onları bir daha görmeyecekmiş gibi bırakmak, yolculuk, her şey edebiyatın içinde. Korkunç bir açlık çekiyorum, yaşamım bana yetmiyor ve fazlasıyla yetiyor, kaçıyorum. En sevdiğimiz insanlar hayatımızın en acı verici deneyimleri haline geldikçe kaçıyorum, "biz"in içinde herkes var, kurgusal karakterler dahil. Kaçıyorum, kurguya. Aklımı yitirmememi, cinayet işlemememi kurmacaya borçluyum. Çekmecemde bir adet sapan, iki tabanca ve bir cımbız var, tehlikeli bir insanımdır.

Üster güzelce özetliyor mevzuyu; kafasındaki soruların cevaplarının bir kısmı bu denemelerde var ama işin kötüsü/iyisi de şu ki cevaplardan daha fazla soru doğuyor. Onların cevaplarını da diğer arayanlar versin, burada sadece Fuentes ve Llosa'yı dinleyeceğiz. İkisi de büyük yazarlardır, Llosa'ya lisenin son yılında kapılmıştım. Fuentes biraz daha sonra. Neyse, Llosa'nın iki denemesi var, biri Nobel'i aldığı zamanki konuşması.

Neden Edebiyat?: Neden sahi? Llosa, imza günlerinde utana sıkıla yanına gelip eşlerinin kitaplarını imzalatan adamların haline bakıp edebiyatın ne işe yaradığını, okurun neyi neden okuduğunu sorguluyor.

Uzmanlaşmanın bölücülüğü birinci etken. Bilim, ekonomi, pek çok dalga insanları böler, sınıflar, ayırır. Edebiyat bu ayrışmış parçaları bir araya getiren önemli bir sanattır. Din, dil, ırk, sınıf ayrımı dinlemez, dünyanın iki ucunda aynı şeyi okuyan iki insanı aynı konuma getirir, onlara aslında kim olduklarını söyler. Niyetinin bu olup olmaması hiç önemli değil, sanatın ortak dili sağlar bunu. "Zamanın ve mekânın ötesinde, ortaklaşa insan yaşantısının bir parçası olduğunu duyumsamak, kültürün en büyük utkusudur; bu duygunun her kuşakta yenilenerek sürmesine, hiçbir şey edebiyattan daha çok katkıda bulunamaz." (s. 21) Helal be. Edebiyatın ne işe yaradığını soranlara Borges'in de bir cevabı var: "'Kanaryanın ötüşü ya da çok güzel bir günbatımı ne işe yarar diye sormak kimin aklına gelir!'" (s. 21) Sanırım kanaryanın ötüşünü dinlemek çok kolay, okumak zor diye ünlüyor insanlar ama yaşamlarının ne kadar derinleşebileceğini bilmiyorlar. Derinleşmesi şart mı, değil ama derinleşse iyi olur. Biraz daha incelik, duyarlılık, hayatı iliklerde hissetme olayı. "Okuması yazması olmayan bir dünyada, aşk ve cinsel istek, hayvanların doyumunu sağlayan şeylerden farksız olur, temel içgüdülerin kabaca gerçekleştirilmesinden öteye gidemezdi." (s. 23) Edebiyat insana kendini tanıtır, medeniyet dediğimiz hadisenin içinde kendimizi pek tanıyamayız, çünkü çizgilerin içinde yaşarız. Edebiyat insana çizgilerin dışında neler olabileceğini, insanın asıl doğasını gösterebilir. Mesela Golding. Mesela Ballard. Ellis. King. Baricco.

İki noktada Llosa'ya katılmadım; biri edebiyatın elektronik ortamda sürmeyeceği görüşü. Sürecektir, insan her şeye inanılmaz hızlı bir şekilde uyum sağlayabilir. Eldeki kitabın duygusu birkaç yüzyıl öncesinden daha uzağa gitmez, gitse de seçkin tayfanın yaşam alanından çıkmaz. Papirüsleri falan geçiyorum, o değil. Kısacası kitap, formundan kurtulacak ve bu uzun bir zaman içinde de olmayacak. Belki tamamen ortadan kalkmaz ama günümüzdeki biçimin malzemeleri mutlaka değişecek.

İkincisi; edebiyatsız bir dünyanın akılda canlandırılması noktasında Polinezya yerlilerinin hatırlanması. Vahşiler... Kime göre? Kendi şarkıları, kendi kültürleri vardır ve modernlik ayağından çok uzakta olsalar da genel temayülden nasiplerini alamadıkları için "az gelişmiş" olarak tanımlanmaları büyük saçmalık. Lévi-Strauss göreve.

Romana Övgü: Don Quijote edebiyata ne etti? Edebiyatı demokratikleştirdi, okuru metne kattı, yazarı okura kattı, karakteri her ikisine de kattı, kurmacanın doğasını en iyi şekilde yansıttı. Çok iş başardı yani, aferin Cervantes'e ve akıl aldığı Erasmus'a. Deliliğe Övgü'den gerçekliğin sorgulanabileceği ve her şeyin belirsizlik denizinde yüzdüğü fikirlerini alan Cervantes, belirsizliğin gerçeğe yansımasıyla yetinmez ve kurmaca bir belirsizlik yaratır. Modern roman böylece doğar. Öncesindeki sabit zaman kullanımının aksine Don Quijote zamanda atlamalar ve zıplamaların romanıdır. Bunların arasında yukarıda bahsettiğim çizgilerin kaybolduğu bir romandır; din, siyaset ve akıl çizgileri tedavülden kaldırılır, boşluklu bir dünya yaratılır. Her boşluk dolmak isteyeceğine göre bilinçli belirsizliğin serbestçe verilmiş tercihlerle dolması özgür bir dünyayı simgeler. "Romancı bize der ki: Kendi içine gir ve dünyayı keşfet. Ama şöyle de der: Dünyaya açıl ve kendini keşfet." (s. 44) Cervantes zamanında da yozlaşmış bir toplum vardı, Latin Amerika'nın diktatörler kıtası olduğu zamanlarda da. Bu iki yazar kendi ülkelerindeki kaosun çözümlenmesinde edebiyata sığınmışlardır ve bu kurgusal etkenler yaşadıkları çağı anlatmalarında yardımcı olmuştur, arka plan sağlamdır.

Borges'in Don Quijote'u ve yazarı Pierre Menard'ı anlattığı nefis bir öyküsü vardır, Fuentes bu öyküden de bahseder. Don Quijote üzerine oyunlar oynanmıştır, çok sayıda, benim aklıma gelen Papini'ninki. Roman kahramanı olmadan öncesi, kahramanın başından geçen olaylar anlatılır. Müthiş bir alt kurmacadır, okumanızı tavsiye ederim Gog'u.

Llosa'nın Nobel konuşmasını almıyorum, okura bırakıyorum.

Edebiyat nedir, nerelerde bulunur, bunun üzerine güzel bir çalışma.

18 Kasım 2017 Cumartesi

Breece D'J Pancake - Kışın İlk Günü

Atwood öykülerdeki yalın gerçekliği övüyor, Oates'un da Hemingway'le kıyaslayası geliyor Pancake'i. Arka kapakta "Hemingway'la" yazıyor, mavi boncuk olarak durabilir. İçeride bir iki küçük hata dışında problem yok, Yüz Kitap'ın titizliği üst düzeyde. Neyse, yalın gerçekliği açarsak Pancake hakkında küçük bir değerlendirmede bulunan Andre Dubus III -kitaplarını çevirirler umarım, iyi bir yazara benziyor- basit insanlık gerçeklerinin kim olduğumuzu görebilmek açısından önemli olduğunu ve Pancake'in karakterlerini yargılamadan kurduğunu söylüyor. Llosa, Edebiyata Övgü adlı kitapta yer alan, edebiyatın ne halta yaradığını anlattığı bir yazısında okura tutulan aynayı şöyle anlatıyor:

"Edebiyatın açığa vurduğu gerçekler, her zaman o kadar iç açıcı değil; bazen, romanların ve şiirlerin aynasına yansıyan imgemiz, bir canavarın imgesi. (...) Gördüğümüz bazen o kadar iğrenç ve ürkünçtür ki, dayanılmaz olur. Yine de bu kitaplarda anlatılanların en kötü yanı, kan, aşağılama ve kahrolası işkence tutkusu değildir; en kötüsü, bu şiddet ve aşırılığın bize yabancı olmadığını, bunların insanlığın derinlerde yatan bir parçası olduğunu keşfetmemizdir." (s. 31)

Bu keşif Pancake'in öykülerinde kaşifini bekliyor. Hükümsüz bir anlatıda karakterin/insanın işlediği suç yahut yediği nane ortaya çıkmaz, yazar anlatıcıdan çok aktarıcı sesi kullanır ve minimal ölçüde verilen detaylarla kişilerin edimleri, psikolojileri vs. okur tarafından oluşturulur. Bu öykülerde okura çok iş düşüyor, Hemingway'le kurulan benzerlik bu açıdan çok doğru. Buz dağı yaklaşıyor, su altında kalan kısım okurun ellerinden öper. Dubus III bu dolaysız, büyük bir ustalıkla adım adım kurulan dünyanın, o güne kadar yazdığı öyküleri nasıl çöpe attırdığını ve yalınlığın gücünün etkisiyle tekrar yazmaya başladığını anlatıyor. Karakterler sanki Pancake'in arkadaşları ve arkadaşlar iyi, içlerinde yatan karanlık ne derecede belirsiz olsa da kısa ve süssüz cümleler çaba harcayan okurun, kurgulama konusunda fikre ihtiyacı olan yazar adayının etkileneceği bir gerçekliğe sahip.

Sağdan soldan duyduğumuz ve sevdiğimiz William Carlos Williams'ın sözüymüş: "Burnunuzun dibindekini yazın." (s. 179)

Pancake'in öyküleri her ne kadar basit gibi gözükse de uzamın kuruluşu, öykülerin başlayıp bittiği nokta ve diyaloglar son derece ince iştir, zordur. Birbiriyle bağlantısızmış gibi gözüken detaylar anlatılan karakterleri yavaş yavaş biçimler ve anlam kazanmaya başlar, hiçbir şey israf edilmemiştir, evdeki dolu bir tüfek olduğu bilgisi tüfek patlamasa da önemlidir çünkü ortada dolu bir tüfek ve insanlar var. İnsanlar varsa her türlü olasılık var, olasılıkların getirdiği huzursuzluk yeter. Mekanın kuruluşunda Pancake'in parıldama anları oldukça etkili. Parıldama anları diye uydurdum, kesin terim olarak bir karşılığı vardır. Zihnin bir anı bütün detaylarıyla kaydetmesinden bahsediyorum. Sadece kaydetmek de değil, diğer anlarla bütünleştirmesi, ayırması, yorumlaması, değiştirmesi, yeniden biçimlemesi ve orijinalini koruması. Karşılaştırabilirsiniz; iki versiyonu da akılda kalır ve bir yandan gerçeğin ne olduğunu bilirken diğer yandan kurgulanmışın güzelliğine hayran kalırsınız. Gevezeliği bırakıp örnek vereyim, kasabanın girişinde son bir yokuş var, karakterin zihninde olanlar: "Bo o yokuştan bakınca evlerin üzerindeki sarı ışık karelerini görebiliyor, her birinin konumundan kim uyanmış kim uykuda anlayabiliyordu." (s. 56) Bu muhteşem bir yaratımdır; iki katlı kasaba binaları, tek katlı evler canlanır ve aynı doğrultudaki camların aynı ışığı yansıtmaması insanların günlük yaşamlarını anlatır. Başka ne çıkarabiliriz, bu manzaranın belki yüzlerce kez görüldüğünü düşünebilirim, özellikle bir pencereye bakıldığını düşünebilirim, kasabanın yaşamın tamamını kapladığını düşünebilirim. Öykü sırf bu açı sayesinde kendini açmıştır artık, karakterler vs. aynı şekilde açılır ve onların da uyandıracakları başka imajlar, görüler vardır. Müthiş bir detaylandırma şekli, Pancake'in dünyasını pek sevdim.

Pancake'in dünyası... Batı Virginia, kırsal, ekonomik sıkıntılar yüzünden satılan evler, kapanmaya yüz tutmuş kömür madenleri, çiftlikler, dükkanlar, başka bir dünyanın mümkün olacağını düşünemeyecek kadar toprağa gömülü insanlar, her şeye rağmen umut edebilen insanlar, işçi sınıfı, yoksulluk... Bir iki öykü şehirde geçiyor, yazarın başka bir dönemine ait.

Trilobitler: Pancake'in adının duyulmasında etkili olan öykü bu.

Ginny çekip gitti, verdiği sözleri unuttu, lise yıllığına yazılanlar gerçekleşmeden kaldı. Colly kuraklık gelmeden, babası ölmeden ve Ginny gitmeden önce iyiydi ama artık değil. Çok sevdiği böğürtlen kokuları kaybettiklerini hatırlatıyor, en başta kendisini. O zamanki kendisine bir daha bürünemeyecek, her şey çok hızlı. Anlatıcı olarak konuşması da çok hızlı ve odaksız; her an her şeyden bahsedebilir, kendi kendine konuşabilir, gülebilir. Deli değil ama ruhundan eksilenlerin yerine koyduğu şeyler uyumsuz. Babasının yaşlı bir arkadaşıyla muhabbet ediyor her gün, becermek istediği kız hakkında, daha çok kendi babası hakkında ve evin satışı hakkında. Tarlada bulduğu kaplumbağayı kesip etini tavaya attığı sırada -bunun detayları ince ince biçimlenir çünkü kırsal alan, kırsal insan, merak eden Deliverance'ı izlesin- yetkili abi gelir ve anneyle konuşur, Colly'yle de konuşur. "Düşünüyorum da, sesi lanet bir televizyona benziyor." (s. 18) Ginny'nin gitmesiyle birlikte her şey boka sardığı için artık pek umursamaz, Ginny geldiğinde bile. Okulu tatile girdiği için gelir, Colly'yle sevişip ortadan kaybolur çünkü bu kasabada her şey aynıdır ve kız aynılığa katlanamamaya başladığını fark eder.

Trilobitler. Colly bir tane bile bulamaz. Bulsa neyin değişeceğini düşünür, onu da bulamaz. Colly yaşamına dair pek bir şey bulamayacaktır, orada kaldığı sürece. Neyse ki ev satıldıktan sonra taşınacaklar. Olay bu değil tabii, aşırı köklülüğün getirdiği yerleşiklik, yerleşiklikten sonra acı.

Bir Ömürlük Oda: Römorkör bekçisi yılbaşı şerefine bir oda tutuyor. Sekiz dolarlık, büyük. Adamda yılbaşı laneti var, belki sizde de vardır, yılbaşında hiçbir şey yolunda gitmez, planlar bozulur, yenileri derme çatma yapılır ama bir şeyler hep eksik olur, mutsuzluk olur, çayır olur, çimen olur.

Noel Dayılar, her yer kar, herkes mutlu, adamın içesi yok ama içmeye zorluyor kendini. On dört yaşlarında bir kız dikiz. Kıza içki alıyor ve odasına götürüyor. İş bittikten sonra kıza bir iş -maaşlı, mümkünse masa başı- bulana kadar odada kalabileceğini söylüyor ama kız parasını isteyip çıkıyor oradan, yarım saat sonra adam ona başka bir mekanda rastladığında bileklerini kesmiş halde, yağmurun altında öylece duruyor. Bara tekrar girip barmene durumu anlatıyor, arazi oluyor. Sonrasında aklına bokların nasıl batmadığı, bütün şehrin bokunu kaldıran denizin sabrı ve ara sokaktaki kızı tekrar düzme isteği. O kadar da düşmediğini söyleyip limana dönüyor, römorkör dikizliyor.

Bu kadar keskin ve açık.

Ha Bire: Bu işte, özenli bir okuma istiyor.

Kar temizleme aracının şoförüyle araca aldığı otostopçunun muhabbeti, otostop çeken çocuğun araçtan inmesi, anlatıcının/şoförün eve dönmesi ve aç domuzlarına bakması. O civarda gerçekleşen otostopçu cinayetleri hakkında o kadar normal bir şekilde konuşur ve kendi ağzından anlatıyı o kadar doğal bir şekilde kurar ki altta yatanı bulmak zorlaşır. Müthiş bir öykü.

İz: Tyler ödüllü boğasını yarışmaya götürecek, karısı Reva ona yardım edecek ve ödül kazanacaklar. Güzel ama Reva kaybetmiş; çocuk istiyor ama çocuğu olmuyor. Karnında hareket eden tavşanları düşlüyor, biri şöyle bir dürtse de meme istese, artık çıkacağını söylese. Bir diğer kaybettiği nokta, çocuğun kardeşi Charles'tan olmasını istemesi. Charles uzaklarda, kim bilir hangi fahişelerle sevişiyor. Reva Koca T'ye bağlı, başka bir hayatı olamayacak gibi gözüküyor. Kulübeyi neden yaksın yoksa. Nehre, Charles'a, kendisini bırakıp giden kim varsa hepsine sonsuz lanet!

Savaşa giden arkadaşının yeşillendiği kızla evlenen ve çocuk dahi yapan, bir yandan hiçbir şey olmamış gibi arkadaşıyla mektuplaşmaya devam eden adam, kaçak içki satıp horoz dövüşü düzenleyen eski boksörün yediği efsane dayak, köksüzlüğün üstesinden hiçbir zaman gelemeyecek tır şoförü, şahane öyküler ve karakterler... Hepsi müthiş. Çeviride kaybolan şeyler var mı, merak ediyorum, mesela Batı Virginia insanlarının azıcık yayvan konuşmaları... Redneck gibi değil tam, ona benzer, ortada bir şey. Aklımda öyle kurdum, onların sesini duymaya çalıştım.

27 yaşında av tüfeğiyle intihar etmiş Pancake, inceliği dünyayı kaldırmaya yetmemiş olabilir. Unutulması mümkün değil, kendine özgü dünyası ve kendisi yaşamaya mahkum.

17 Kasım 2017 Cuma

Luigi Pirandello - Biri Hiçbiri Binlercesi

Beş tanıdığın önünde beş Moscarda. Her bir tanıdık başka bir şey söylüyor. Moscarda iyi yaptı, kötü yaptı, başka bir şey yapabilirdi, ne yapabilirdi, ne olabilirdi, Moscarda kimdi? Ahvlediani Sivrisinek Şehirde'de bu beşi almıştır, garanti buradan almıştır, kendince konuşturmuştur. Aşırı yorumluyorum; altıncı kişinin orada olup olmadığını bilmiyorduk, anlatıcıya göre oradaydı ama okura göre orada olmayabilirdi. Oradaysa altı kişi nihayet yazarını bulmuş demektir. Ahvlediani'nin bunu düşünmüş olduğunu hayal ediyorum.

Bir dakika, Moscarda kim? Moscarda her arkadaşının önünde bir başkası oluyorsa arkadaşlarını birbiriyle tanıştırmaması son derece anlaşılır. Atay'ın Pirandello'yu beğendiğine dair bir şeyler hatırlıyorum, yanlış hatırlıyorsam üzülürüm ama Selim Işık'ın arkadaşlarıyla Moscarda'nın arkadaşları arasında pek bir fark yok gibi geliyor bana, daha doğrusu iki karakterin deliliği bir ölçüde kesişir gibi geliyor. Kesişmez mi? İkisi de sayısız parçaya ayrılmış, toparlanacak gibi değiller. Biri müntehir, diğeri niye öyle değil? Delirecek kadar gücü kalmış, ondan.

Moscarda? Ben kendisini dört yıl önce tanımışım, elim onun hakkında bir şeyler yazmaya gitmemiş. Şimdilerde yakın zamanlara dönüp bakıyorum, ikinciye pek bir şey okumamama rağmen bunları okuyorum. Unutmuşum ben Moscarda'yı. Belki o zamanlar o kadar parçalanmadığım için. Her şey tek bir çizgi halinde gidiyordu, yaşamaya dair ilkeler, bir sürü üfürme, avunmak için. Şimdi biraz daha parçalıyım, kırmızı çizgileri aştıkça daha nelerin olabileceğini düşünerek... Bütün benler içinde bir tanesi öne çıksa tamam, hepsi yan yana.

Moscarda da kim be? Adının "sinek" gibi bir anlamı var. Yirmi altı yaşında, babadan zengin, anadan doğma. Burnunun yamukluğunu anladığında, olduğu kişi(ler) olmadığını fark ettiğinde hayatı kayacak, kaymış halde karşımıza çıkıyor. Eşi, burnunun biraz sağa çarpık olduğunu söylüyor. Öyle mi? Hiç fark etmemiş ve keşke hiç fark etmeseymiş. Kulaklarının yamukluğunu, gözlerinin biçimsizliğini, kendisiyle alakalı farkında olmadığı şeyleri görür görmez varlığı bölünmeye başlıyor. Bölünmeleri son derece felsefidir, Pirandello felsefe eğitimi almıştır ve Husserl nam feylesofun etkisinde kalmıştır, bence. Fenomenoloji, öz/ne vs. tam kalemidir. Zaten Moscarda da Pirandello'nun kaleminden başka türlü çıkmazdı. Ahlak ve varlık felsefesi ağır toplar. Ahlak birey olmanın yanında, paket halinde geliyor.

Moscarda kim olduğunu kendisi de bilmiyor ki. Bakınız, siz, düşündüğünüz siz değilseniz yaşadığınızı nasıl bilebilirsiniz? "Yalnızca başkalarının görüp tanıyabildiği, kendim göremediğim bir yabancı." (s. 22) Dram karmaşıklaşınca delilikler de başlar. Herkesin gözünde, dahi kendi gözünde, doğanın gözünde biri, hiçbiri, binlercesi. İçte bir yabancı, kaç insan tanınıyorsa o kadar yabancı. Kendi olamayan bir kendi. Aynaya bakılır bir an. "Niçin ben olmalıyım, böyle, bu adam?" (s. 30) Bir nedeni yok, algılarımız bu yönde işler, toplum buna şartlandırır, bilincimiz bunun üzerine kurulur ama kısa devre oluşursa eğer, bunlar ortadan kalkacaktır ve ben artık ben olmaktan çıkacaktır. Sayısız gerçekliğin, sayısız kimliğin arasında insanın kendim diyebileceği bir parçası kalır mı? Yitirilenler arasında nesnelerin, hayvanların doğası da vardır, Moscarda bir kuşun ötüşüyle sandalyeye indirgenmiş bir ceviz ağacının gıcırtısını iletişim öğelerine çevirir. Yıllar boyunca itinayla kurulan, bilimsel kuralları sıkıca bellenen dünya kaybolup gitmiştir. Her varlığın insanın anlayamayacağı bir ölçütte değeri olabilir, bunu nasıl bileceğiz? Bilemeyeceğiz. İnsan böyle bir şeyi ancak sezebilir. Yıkılmaz bir duvar gibi sağlam kurmuşuzdur algıladığımız dünyayı. "Hayır beyler. İnsan kendi kendisini de bir malzeme gibi kullanır ve kendini kurar, beyler, tıpkı bir ev gibi. (...) İstemimiz birazcık bocalamaya, duygularımız azıcık değişmeye görsün, hoşça kal gerçekliğimiz!" (s. 61) Sezilenden uzak durmak gerekir, aksinde her şeyin yerle bir olması işten değil. Moscarda'nın şanssızlığı, karısının yıkımı ansızın başlatması.

Moscarda'nın kim olabilirliği kaç adımda sonuçlanıyor? Deliliğin eyleme dökülmesinden önce parçalanması gereken çok şey var. Aşırı yorum insanları tekrar kurmayı sağlar, Moscarda herkesin farklı yüzünü görür, tabii kendinin de. Karısının yarattığı bir Moscarda imajı vardır, bu imajla yüzleşilir ve esas oğlanımız karısının gözünde de farklı biri olduğunu görür. Binlerce beni yıkması gerekmektedir, yoksa kafayı yiyecektir. Yıkar. Herkesin gözünde farklı bir kimliği olduğu için genellenmiş yönüne saldıracaktır.

Moscarda acımasız bir kişi mi? Babasının bedavaya oturttuğu zavallı bir adamı ve ailesini evlerinden atar, ansızın. Halk onu yuhalarken noterden bir adam gelir, Moscarda'nın adama bir ev bağışladığını söyler. Herkes ona deli olduğunu haykırır. Bu bir. İki, babasının bankasını iflas ettirmek için parasını çekmeye karar verir. Kendisini tanıyan ve bankadan çıkarı olan herkes yine deli olduğunu haykırır. Tek bir kimlik, anlıyor musunuz? Delirmemek için delirmesi gerekiyor. Günlük davranışları da değişir, bilinçli olarak delilikler yapmaya başlar, saçmalar, tuhaf hareketler sergiler. Biri olabilmek için. Olabilir mi?

Bende Telos'tan çıkanı var. Mayıs 1998. Şadan Karadeniz çevirmiş, diğer yayınevlerinden çıkan halleri hakkında bir fikrim yok.

Moscarda kim olduğunu yine bilemese de kendi içinde değil, dışarıdaki her şeyde bulur kendini. Mezardan kurtulmuştur. Şununla bitiriyorum:

"Binlerce tehlikenin kuşattığı,
Bitkin, donuk, binlerce korkuyla ürperen...
Ben... bedenden bir mezara,
Ölmeden gömüldüm."

William Cowper

16 Kasım 2017 Perşembe

Manfred Jahn - Anlatıbilim

Kurmaca Nasıl İşler?'den önce okunursa daha iyi bir okuma yapılmış olur.

Jahn'ın internette yer alan incelemelerinin bir bölümünün çevirisidir. Çevirmen Bahar Dervişcemaloğlu, önsözünde anlatıbilimin Batı'daki okullarda müfredatın temelini oluşturduğunu, bizdeyse pek sallanmadığını söylüyor. Doğrudur; edebiyat eğitimi bizde -istisnalar hariç- edebiyat tarihçiliği ve tasnifçilik üzerinden yürüyor. Anlatım tekniği öğreneyim, şu kuramın edebi yansımasını göreyim derseniz o iş zor. Şeye benzetiyorum, muhteşem müzisyenler doyumdan uzak müziğe yamanırlar, ev geçindirebilmek için. Arada bir iki albüm çıkartırlar, borç harç. Fusion veya caz, her neyse, bunu da yapmasalar heba olmuş deli yeteneklerden bir mezarlık oluşurdu. İşler böyle yürüyor ne yazık ki.

Jahn, hikâye anlatımının öğelerini adım adım açar, kurmacadaki zamanı, mekanı ve anlatım biçimlerini örnekleriyle açıklar. Açıkladığı gibi birçok metinden örnekler de verir, mesela Holden Caulfield'la Otomatik Portakal'ın Alex'i. Bambaşka insanlar, anlatımlar. Neden? Çünkü edebiyat. Dallanmadan önce anlatının bir noktasında buluşurlar, hikâyeleri kendi ağızlarından dinleriz ama uçlara doğru ilerledikçe çeşitli yönlerden ayrılırlar. Jahn bu ayrışmanın niteliklerini maddeleştiriyor. Aynı şeyi Cem Akaş da yapmıştı, denemelerinden birinde. Saçmanın tipolojisiyle ilgileniyordu sanırım. Çok komikti. İse'de olabilir, olmayabilir.

Giriş bölümü. Jahn bir kitapçıya soktu bizi, kitaplara bakıyoruz. Tayatora, roman, öykü, ne varsa. Hepsinin bir anlatı dünyası var. Biz roman seçiyoruz bir tane, elimize alıyoruz ve Jahn o noktadan sonra bizi yönlendiriyor. Bu bölüm genel bir derleyip toparlama, özet olarak değerlendirilebilir, incelemede yer alan kavramlar ve terimler bu bölümde açıklanır. Örneklendirme kısmı müstakil bölümlerin içinde ayrı ayrı ele alınır. Ses vardır mesela, anlatı sürerken, "Kim konuşuyor?" diye sorarız ve aldığımı cevap bize sesin sahibini, anlatıcıyı verir. Alex'in anlatısını düşünürsek orada kişisel tecrübe anlatısı denen bir nane ortaya çıkıyor. Anlatıcı belli, dinleyen de belli ama tam da belli değil. Barthes'ın "kağıttan bir varlık" sözü alıntılanmış, Alex kağıttan bir anlatıcıysa okur da kağıttan bir okurdur, yani gerçek yaşamdaki halimizi değil, metnin içindeki okurluğumuzu da düşünmemiz gerekir. Bu şuna benziyor, bir metni okumaya başladığımızda oyuna dahil olduğumuzu baştan kabul ediyoruz. Kurmacanın karşısında/içinde kendi personamızla bulunuyoruz ve hikâyeyi bu şekilde izliyoruz.

Homodiegetik ve heterodiegetik anlatılardan ilki bize hikâyedeki karakterlerden birinin anlatıcı olduğunu, diğeri de anlatıcının hikâyede karakter olarak yer almadığını söyler. Temel açıklamalar bunlar, yoksa aralarında sayısız geçiş yaşanabilir, şamatalar yaratılır ve Holst'un Hayaletler nam öyküsünde olduğu gibi mevzunun içinde değilmiş gibi yapan anlatıcı, metnin son cümlesinde her şeyin tam ortasında yer aldığını, belirli bir şey olduğunu söyleyebilir. Tolstoy, Dickens, Hardy gibi yazarların metinlerinde genellikle yetkili yazar anlatı durumu olduğu söyleniyor. Bu adamlar kendi çağlarının panoramasını sunarken sarsılmaz, derin bir sesle anlatılarını kurarlar. İşin içine Hemingway, Woolf, Kafka gibileri girdiğinde, hele hele Oulipo ve Yeni Roman gibi uçarı akımlarda anlatıcı mevzusu iyice karışıyor. Özellikle James ve Hemingway'in pek sevdiği iç odaklanma tekniği üzerinde duruluyor ki "başkasının -figürün- gözleri, okurun bilinci" gibi bir şekilde açıklanabilir. Son olarak serbest dolaylı söylem gelsin. Arada "Tanrıya şükür" olsun, "İyi ki böyle oldu" olsun, pek çok öznel ifadeye rastlarız. Üçüncü şahıs söyler bunu. Üçüncü şahıs bunu kendi mi düşünür, karakterine mi düşündürtür, neydir olay? James Wood, Kurmaca Nasıl İşler?'de bu konunun üzerinde özellikle durup başarılı ve başarısız örneklerini verir, Jahn ise sadece ne olduğunu anlatıp geçer.

İkinci bölümde anlatıbilimin kaynaklarını görürüz. Eh, sanatın kavramlaştırılma çabalarının başladığı Antik Yunan'a kadar yolu var. Platon ve Aristo'nun mimesis-diegesis ayrımından bahsedilir ve kurgusal veya kurgusal olmayan anlatı biçimleri incelenir. Anlatısal bildirişim konusunda metalepsis önemli bir kavramdır, kabaca homodiegetik anlatıcının hikâye içinde olduğunun farkına varmaması esasına dayanır. Stranger Than Fiction gibi filmlerde, pek çok metinde ve dahi tiyatroda düzeyler ihlal edilir, karakterler bir kurmacanın içinde olduklarını anlarlar, kurmacanın içindeki yazarı öldürmeye çalışarak özgürlüklerine kavuşmaya çalışırlar falan, bir dünya curcuna.

Gerisini ortaya karışık yapıyorum. Odaklanma konusu. Çeşitleri var. Birkaç karakterin gözünden bir olayı görürüz, birkaç karakterin gözünden birkaç olayı görürüz, neler neler. Mrs. Dalloway misal. Faulkner ikinci misal. Başlama noktası da önemli bir hal alıyor burada, bir hikâyeyi anlatmaya başlarken nereden başlayacağız? Öncesi, sonrası, ortası? Öncesini biri, ortasını başka biri mi anlatacak? Benim başarısız öykü denemelerimden biri, iki karakterin arasında saniyenin milyonda birlik boşluğunu düşünceleriyle doldurmaya çalışan atomların konuşmalarından oluşuyordu. Kilgore Trout öyküsü gibi, tövbe yarabbi... Portnoy'un Feryadı'nı hatırlıyorum; terapinin başından sonuna akan bir yaşam ve final: Portnoy feryat eder.

Metindeki zaman ve güncel zaman ilişkisi açısından müthiş bir yazarı, Ersan Üldes'i önerip bitiriyorum. Zafiyet Kuramı'nı okuyun.

Bu kitap ne işe yarar, okuduğunuzu çözümlemek için iyidir. Anlatım tekniklerinin anlaşılması için iyidir. Yazmaya niyetliler için iyidir.

15 Kasım 2017 Çarşamba

Kurt Vonnegut - Daha Ne Olsun

Öğrenciler Vonnegut'ı seviyorlar. Başka türlü düşünmeyi gösterdiği için? Belki. Savaş karşıtı olduğu için, bu kesin. Birçok sebebi var, bana yeten kısım erdeme ait olan. Ateist Vonnegut, İsa'yı dünyanın en kral, en harbi adamı olarak görüyor. On Emir'e karşı İsa'nın merhameti. Yukarılarda birinin kafası karışmış olabilir ama adamın biri çıkıyor ve diğer insanlar için tahtaya geriliyor. Korkuyor, yalnız kaldığı için hayal kırıklığına uğruyor ama herkesi kurtarıyor. Yüce gönüllülük. Herkese lazım olduğunu söylüyor Vonnegut, aynı fikri meşrepten olan Remarque'ın söylediği de bu. İyi bir insan olmak, olabildiğince az sayıda kalp kırmak, ne bileyim, bunun gibi şeyler. Ucundan Orhan Gencebay'a iliştiriyorum, o da insan gibi sevmekten, onurdan ve fedakarlıktan bahseder ya. Neyse, bu mezuniyet konuşmalarında iyi bir adam olmanın yanında pek çok şeyden de bahsediyor Vonnegut, bakıyorum.

Birkaç konu birden fazla konuşmada tekrar ediliyor, yer yer bahsederim. Sıradan gideyim. Dostu Dan Wakefield'ın yazdığı önsözde bu uçarı adama dair çok şey buluruz. Konuşmalarının özetidir aslında. Vonnegut'ın külte dönüşmesi olayı mesela; adam ne gençliğin sözcüsü ne de karşı-kültür kahramanı olmak istiyordu ama oldu, canı sıkıldı. "Karşı-karşı-kültür" figürü olduğunu söyler Wakefield, tamamen özgün bir adam, kalıplara sığmayacak kadar kıpırtılı. Tamamen orijinaldir, orijinalliğini sıkıntısından alır. Blues severdi çünkü köleleri anlayabiliyordu, sıkıntıları ortadan kaldıramasa da odanın köşelerine süpüren bu türü pek severdi. Uyuşturucu kullanmazdı, Jerry Garcia'yla takılmış ve hiçbir şey olmamış mesela, çok ilginç. Bu da sıkıntı gidermiyor. Hayattan daha fazla hoşlanmak için sanatçılara ihtiyaç olduğunu söylüyor, kendi sanatını da bu bağlamda değerlendirebiliriz. Vonnegut okumak sağaltıcıdır, aksini söyleyen bu işten zerre anlamıyordur. Sağaltır; ruhu hafifletip mutluluğa meylettirir. Bir de yazar adaylarına noktalı virgül kullanmamalarını öğütler Vonnegut, uyacağım. Bir süreliğine.

2007 yılında, 84 yaşında öldüğü zaman bile yazıyormuş. Kendisini de sağaltıyordu muhtemelen, bir gün delirmekle yazmak arasında gidip gelirken sıkı bir karar verdiğini düşünmek hoşuma gidiyor. Tepesinde binlerce insan ölürken o bir mezbahada savaş esiri olarak tutuluyordu. Döndüğü zaman rahmetli ablasının üç çocuğunu yanına aldı, bir çocuk evlat edindi, kendisinin de var üç, etti yedi. Yedi çocuk, muharip bir antropoloğun eline bakıyor. Indianapolis Üniversitesi'ni bitiremedi, tezini kabul etmediler. Bu kısmı özellikle ilgimi çekti, öğretmenler hakkında söylediği onca sözden sonra. Kilgore Trout için Vonnegut'ın alt benliği olduğu söylenir, muhtemelen doğrudur ama tamamen değil. Kıdem sıralamasında en aşağıda bulunan bir profesör, Vonnegut'ın üniversiteden tez danışmanı olan hoca sanırım Trout'ın önemli bir bölümünü teşkil ediyor. Adamın uçuk kaçık fikirlerinin yanında anında fikir üretebilme yeteneği de var, herif zaten inanılmaz yaratıcı biri ve temayüllere uymadığından yükselmesi zor. Tencere kapağını buluyor denebilir; Vonnegut tezi yazıyor ve ertesi sene okulu bitiremeden çalışmaya başlıyor. Zor yıllar geçmiş olmalı, yazarak doldurulan yıllar... Her şeye rağmen bir zaman, bir noktadan dokunan insanlar unutulmuyor. Çok yaşa uçuk profesör! Radikal fikirlerini nereden edindiğini soruyorlar Vonnegut'a, Indianapolis'in devlet okullarından edindiğini söylüyor. Ortabatı'dan dingil çıkmaz, bu güzel sözü birileri not alsın.

Vonnegut'ın konuşmaları da yazımı gibi, aynı. Oraya pek girmeden konulara değineceğim.

Erginlik ayini. Savaşa gitmeye, çocuk doğurmaya gerek yok. Eğitim yeterli. Her mezunu gözlerinden öpüyor Vonnegut, A Nesli olduklarını ve dünya boka battığı için üzülmemeleri gerektiğini söylüyor. Hiçbir şey için geç değil, A en başta zaten. Dünya hep boktandı, önemli olan daha az boktan bir hale getirmeye çalışmak. Çalışmak, para böyle gelir. Aşk için temiz giyinmek ve her daim gülümsemek yeter. Bunlar da erginlik ayininin parçaları. Savaşa gerek yok. Savaş saçmalık. Hiçbir zaman doğrudan bir iyiliğe yol açmadı, dolaylı olarak kazandırdıkları onca acıya değmez.

Okurken iki kez kahkaha attım, biri burada. "İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya'dan Indianapolis'e döndüğümde amcalarımdan biri, 'Şu işe bak,' dedi, 'tam bir erkek gibi görünüyorsun artık.' Boğazına sarılmak gelmişti içimden. Sarılsaydım amcam, öldürdüğüm ilk Alman olacaktı." (s. 24) Müthiş, cinsiyet rolleri üzerinden topluma bir güzel giydirir Vonnegut, bu sadece bir örnek. Laf arasında Arthur C. Clarke'ın Çocukluğun Sonu nam romanından bahseder. Sıkı romandır gerçekten, hayretle okumuştum. Neyse, orada ışık benzeri bir şeye dönüşüp dünyayı terk eden, atalarından akıl almaz biçimde farklılaşan insanoğlundan bahsedilir. Vonnegut böyle bir değişimi yeni mezunların hayat karşısındaki heyecanıyla eşleştiriyor. Ekliyor bir de; bu en iyi bilimkurgu metinlerinden biriymiş, geri kalanlarını kendisi yazmış. Komik adam Vonnegut. İroni yapmıyorum.

"Saçmalıyorum çünkü feci acıyorum sizlere. Hepimize feci acıyorum. Bu konuşma biter bitmez hayat yine acımasız olacak." (s. 23) Büyülü bir an sona erecek, herkes bir şeyin peşinde koşacak ama Dağdaki Vaaz unutulmadığı sürece hiçbir şey boşa olmayacak, yani rüzgâr her şeyi alıp götürmeyecek. Can sıkıntısı işe yarar bir şeye dönüştürülecek, aileler kurulacak, bilinç paramparça hale gelecek, toparlanacak, neler neler olacak. Hayat... Sevgisiz her bir an kayıp, çok sevmek öğrenilecek o zaman.

Birçok konu var ama bitireyim, Alex Amca'yı anlatmam lazım. Vonnegut'ın sevdiği amcası yazın elma ağacının altında sohbet edip limonata içerken bir anda herkesi susturur, "Daha ne olsun?" dermiş. Eh, mutluluk anlarını yakalamak çok zor, bu konuda yetenekli değiliz, o zaman yakaladığımızda bir sözle, bir temasla, bir bakışla akla kazımak gerekiyor.

Bitiremiyorum, modern zamanlar. Feci ölümlerin bir işe yaradığını söyler Vonnegut, en azından izleyenleri eğlendirir. Filmi çıktı, görse şaşırmazdı. Bir de şu: "Ivır zıvır alabilmek için çantanızdan para araklayan yapayalnız bir gerzek olsun istemiyorsanız çocuğunuzu TV ve bilgisayardan uzak tutun." (s. 38) Elimden gelse vallahi ne kadar geyik mevzu varsa alacağım buraya, olmuyor. Nobel'den bahsediyor bir yerde, işte o ödül olarak verilen paranın zamanında büyük bir miktar olduğundan, bilim insanlarının herhangi bir muktedirin etkisi altında kalmadan çalışmasına yeteceğinden bahsediyor, günümüzde durumun pek öyle olmadığını söylüyor falan, sonra oradan Big Bang'e, bilimlere bağlıyor. Antik Yunan'dan itibaren okulların girişlerine yazılan şeyler var ya, oraya geliyor.

"Fizik Bölümü'nün girişine ne yazmalı, biliyor musunuz? Tek bir kelime:

BOM!" (s. 59)

Umarım bir tek bana komik gelmiyordur, kötü hissediyorum ama deli gibi gülüyorum şunlara.

Sosyalizm, faşizm, eve dönmek, evden uzaklaşmak, adalet, iyilik, neler neler... Deli keyifli konuşmalar bunlar. Vonnegut çok ilginç, çok büyük bir adam.