18 Eylül 2019 Çarşamba

H. G. Wells - Ağrı Dağı Yolcusu Kalmasın

Wells'in son numarası, 1941'de basılmış. Tarihten satire pek çok türde kalem oynatmış bir adamın Kipps'le birlikte işçi sınıfının belini doğrultamamasından kapitalist düzenin sömürü araçlarına kadar pek çok meseleyi ele aldığını görmüştük. Bay Kipps gereken ilgiyi neden görmedi bilmiyorum, belki de Wells'in bilimkurgudan başka okunası bir şey yazmadığı düşünüldüğü içindir ya da bilimkurgu metinlerinden başka bir şeyi bilinmediği içindir, bilmiyorum, sonuçta kendi çağının toplumsal problemlerine eğilen metinleri de var, üstelik çok sayıda. Neyse, her şeye baştan başlanırsa dünyanın daha iyi bir yer olup olmayacağına dair merakından yola çıkarak bu metne varıyor Wells, modern bir tufan yaratıyor, modern bir Tanrı ve peygamber de cabası. Yehova ve Tanrı diyelim, iki dinin de yaratıcısı olarak konuşuyor adam, deli biraz. Nuh Lammock tam anlamıyor olayı başlarda, zaten ikinci savaş çıkmış, dünya yanıyor, tepesine bombalar düşüyor falan, o zamana kadar daha iyi, ideal bir dünya düzeninin hayalini kurarken Nazi uçaklarıyla karşılaşıyor. "Tahayyülündeki Cesur Yeni Dünya" tuzla buz oluyor, Huxley'ye ilerleyen bölümlerde de göndermeler var. Sonuçta insanlar akıllarını kullanamadılar, hayvanlar gibi davrandılar ve kendi sonlarını getirmek üzereler artık, yine de bir şeyler yapılabilir, dünyanın düzeni değiştirilebilir. Bay Lammock kendi kendine düşünürken uşağı geliyor ve kapıdaki adamın kendisiyle görüşmek istediğini söylüyor, Yüce Tanrı olduğunu söyleyen adamın. Gözleri masmavi, sakallı biri. En yakın tımarhanenin aranmasını istiyor Lammock, adamı da merak ettiği için gelmesini istiyor. Sonrası genişçe bir diyalog. Lamek oğlu Nuh ve Tanrı arasında görülmemiş hesaplar var, konuşma uzun sürecek. Tanrılık zor zanaat, kendini evrene bağlayan varlık her şeyi bitirebileceğini söylüyor ama uzay-zamanda var olduğu ve yenilgiyi sevmediği için evrenin süreğenliğini koruduğunu belirtiyor. Kime karşı bir yenilgi bu, üzerinde düşünülmesi gerekiyor. Şeytan'a karşı değil muhtemelen, kendi bilincini evrene dahil ederek düşünen varlığın yenilgisi yine kendisine karşıdır diye düşünüyorum, bir nevi intihar fikrinden kaçış. Kudreti de var, neden baştan başlamasın? Nuh'a ihtiyacı var, o yüzden geldiğini söylüyor ama Nuh'un çocukları yok, eşi de yok. Tanrı'ya göre Nuh yine de bir baba, yazdığı eserlerden ötürü. Samimiyetle dolu metinleri çocuk olarak görmek, eh. Sonrası kozmogonik ve teolojik bir muhabbet. Tanrı evreni yaratınca öngörüden feragat ettiğini söylüyor, seksen iki ilim birden yüce güce dönüşüyor bir anda, Tanrı bilimin diline dönüşüveriyor. Teologların Tanrı eleştirilerini saçma buluyor bir yandan, sağduyuya aykırı hiçbir şeyi yapamayacağını belirtiyor, tam olarak kendi nefesine dönüşüyor aslında. Azizlere, azizelere, çatlak parazitlere prim verilmemesi gerektiğini, sadece kendi sözlerine önem verilmesini istiyor bir yandan. Dünyayı MÖ 4004'te yarattığını söylemesi de ilginç, o zamanlarda Dünya'nın yaşı biliniyor diye hatırlıyorum. Neyse, Şeytan'ın bir gölge olarak tasviri hoş, bu gölgeyle gölgenin sahibinin çatışmaları yüzünden Cennet'ten kovulanlar, helak olanlar, ateşlerde yananlar derken cezalandırılan bir dünya insan çıkıyor ortaya. Düzeltilmesi için kitaplarının geri gönderilmemiş olduğunu söylemesi tartışmaya değer, insan daha çok tefsir üzerinde durup değişimi düşünmemiş olabilir, düşünenler heretik diye yakılmıştır veya kafir diye kellesini yitirmiştir ama bunun için bir yol olup olmadığını nereden bileceklerdi ki? "Tanrı, bunda tashih var," mı diyeceklerdi, külli çılgınlık. Bir de yayıncılara, düzeltmenlere ve çevirmenlere sallamaya başlıyor, hepsini Şeytan'ın ele geçirdiğini söylüyor, Nuh'tan kendisine yancı olmasını istiyor bu konuda, onun da kitapları var diye.

Bildiğimiz söylenceler. Avram, İbrahim, Midyan, Yakup, İsrailoğulları. Kronolojik olarak diziliyorlar, günümüze dek gelen hikâyeleri bir de Tanrı'nın ağzından dinliyoruz. Nuh'un karşısına çıktığı için sözünü nasıl bitireceğini biliyoruz, Nuh'tan bir gemi inşa etmesini istiyor. Gemiye bineceklerin listesi kabarık, öncelikle hiçbir lider olmayacak ki insanlar liderlerin etrafında toplanmasınlar, fikir ayrılıkları doğmasın. Babil Kulesi'nin tamamlanamamasına bağlanan mesele Tanrı'ya geri adım attırır gibi oluyor, sonuçta ikinci bir yolculuk için pek istekli değil Nuh, aynı şeylerin tekrarlanmasını istemiyor, tekrar alkolik olmak istemiyor mesela, hayatının rezilliğe bulanmasını istemiyor. Tanrı'nın işi zor, bazı sorulara cevap veremiyor ve Nuh'tan kendisine inanmasını rica ediyor. Uzay-zaman yine, her şey dengesiz olduğu için Tanrı kendi dengesizliğini mimarı olduğu bu yapıya bağlıyor. Eh. Sorular ve cevapların çıktığı nokta inşaat ama öncesinde Nuh'un uyuyakalıp odasında uyandığını göreceğiz. Tanrı'nın işi, tımarhaneye götürülmeden önce adamı uyutup deli gömleğini giymiş en sonunda ama deliliğini Nuh'a da bulaştırmış bir kere. Bildiri yazıyor adam, bütün insanlığa. İşçiye, patrona, komüniste, kapitaliste, suçluya, suçsuza, herkese. Bu bölümde Marx'tan Huxley'ye pek çok düşünür ve kitlelerin eğilimleri ele alınıyor, fikirlerin doğurduğu toplulukların nasıl bir araya gelebilecekleri, geldikleri zaman teskin edilip edilemeyecekleri, bu tür şeyler. Nuh bir noktada kesin bir cevap istiyor, düzenin yenilenmesi mi yoksa her şeye baştan başlamak mı? Tanrı her şeye baştan başlamak istiyor, o yüzden çok büyük bir tufan çıkacak işte, her yer su olacak, batacak ortalık. O karışıklıkta heba olmasın diye kitaplar gemiye yerleştirilecek, Marx'ın sosyalizmi geciktiren, felç edici kısıtlamaları dahil. Tanrı kendini bir devrimci olarak gördüğünü söylüyor arada, yaşayan bir devrimin Tanrı'dan farkı yok ona göre. Rusya'nın ve ABD'nin durumu, ideolojilerin niteliklerinin kıyası derken geminin aslında küçük bir Dünya olduğunu görüyoruz, yani bütün problemler geminin içinde sürmeye devam edecek. Uzay-zamanın varlığı devam ettiği için Tanrı neye güveniyor, bunu bilemiyoruz. Kendi yaratılarının aralarındaki anlaşmazlığı çözebilecek gücü yok, zira başka bir tanrının ürünleri onlar. Psikanaliz ve Davranışçılık insanların anlaşmazlıklarını çözümlemeye çalışan araçlar olarak inceleniyor sonrasında, mürettebat ve yolcular için kesin çözümler sunup sunamayacakları tartışılıyor. Geniş kapsamlı bir hazırlık süreci yani, yola çıkılmadan önce her ihtimal düşünülüyor, insanın sonsuz potansiyeli meseleye her açıdan bakılmasını gerektiriyor.

Son bölümlerde bir araya geliş, yola çıkış ve Poe'nun Kuzgun'u var. Kuzgun ne iş, edebiyat. Wells'in Poe hayranlığı araya dereye sığışıyor, pek hoş. Yolculuk bitmiyor, başlamasıyla birlikte anlatı bitiyor. Hâlâ süren bir serüven, tufanlar gelip geçiyor ve Dünya aslında o kadar yeni olmasa da yeni başlangıçlar yapıyor, farklı görünen benzer hataları yapmak için. Bizi Tanrı bile kurtaramayacak gibi bir şey.

Evet, Wells'in son dönem eserlerinden biri, güzel bir spekülatif kurgu. İthaki güzel işler yapmaya devam ediyor, yapışkanı da değiştirmişler sanırım. İyi olmuş.

Ek: Wells kendisini de koymuş anlatıya, iyi niyetli ve anlaşılamamış bir adam olduğunu söyletiyor Nuh'a. Tanrı'ya belki de. Hatırlamıyorum.

17 Eylül 2019 Salı

Pedro Antonio de Alarcón - Üç Köşeli Şapka

Borges'in seçkisinde yer alıyor Alarcón, söylencelere dayanan öyküleri Latin folklorunu anlatının olanaklarıyla derinleştiriyor bir güzel, okura da tertemiz korkmak ve gerilmek kalıyor. İspanyolların hikâye anlatıcılarından biri olarak görülebilir, Üç Köşeli Şapka'dan sonra böyle düşündüm. 1946'da Remzi basmış, kapakta "don pedro antoniode alarcon" yazıyor. Çevirmen Cezmi Tahir Berktin. Öyle bir dil kullanılmış ki sanırsınız Ahmet Mithat anlatıyor, okura sesleniyor, Tanzimat romanlarından birini okuyorsunuz adeta. "Muhterem kari! Bu işe başlarken senin sıhhatli hükümlerinden ümidimi kesmiyorum. Estabanillo Ganzalez'in kendi eserinin başlangıcında dediği gibi, 'onu sen okuduktan sonra ve şeytanı görmüş gibi birkaç kere istavroz çevirdikten sonra eser tabedilmiş olmuya hak ve kıymet kazanacaktır." (s. 11) 1874'te yazılmış bu, Ahmet Mithat'ın da o sıralarda yazdığını biliyoruz, Ahmet Mithat'ın da söylencelerden yola çıkarak yazdığı metinler var, karşılaştırmalı bir okuma lazım aslında ama Ahmet Mithat'ın metinlerini okumak istemiyorum, makale kukale çıkarmak isteyenler bu meseleye eğilebilirler. İmzasız bir giriş yazısı var, orada şöyle deniyor: "Anadolu köylerinde söylenen yanık havalı türkülerin her biri bir roman ve bir hikâye mevzuu olmak kabiliyetini gösteren hadiselere ve vak'alara bağlıdır. Yurdumuzda on binlerce mevzu işlenmemiş, dokunulmamış bir halde dilden dile dolaşmaktadır. Muhakkak olan bir şey varsa Türk romancılığının bir Alarcon'a ihtiyacı vardır." (s. 7) Sonradan çıktı bu aranan yazar tipi, aklıma gelen ilk örnek Yücel Balku, şahane öyküleri var. Neyse, bu giriş yazısında söylenceyi olabildiğince edebileştirerek anlatan Alarcón'un hayatına yer veriliyor, söylenceyi düzyazıya aktarma tekniğine değiniliyor biraz, bu kadar. Alarcón'un giriş yazısına bakalım, bu halk hikâyesini bilmeyen pek az İspanyol olduğunu söylüyor, milli bir değer bu. Yazar bunu doğduğu çiftlikten dışarı çıkmamış, kaba bir keçi çobanından dinlemiş, pikareskin ta kendisi. "O millî edebiyatımızda Picaros ismi altında mühim bir rol oynıyan cahil fakat neşe ve hikmet sahibi olan taşra halkından biriydi." (s. 9) Çobana hikâyeyi tekrar tekrar anlattırırmış dinleyenler, kızların yüzü kızarırmış, anneler açık saçık hikâyeler anlatan bu adama bilenmişler ama aslında bir iffet anlatısıymış bu, insanlar ders çıkarmak için daha fazla dinlemek isterlermiş. Ne hoş.

İlk bölümde olayların yaşandığı zamanın sosyopolitik yapısı anlatılıyor. 1800'lerin ilk yarısı, 1830 civarı olabilir, hatırlamıyorum şu an. Napolyon, IV. Don Carlos'u başa geçirip uydu devletini edinmiş, içeride ihtilaller kopuyor, insanlar İtalya, Almanya gibi evlerinden uzak ülkelerde savaşarak öleceklerini bilmeden Napolyon'u tutuyorlar. Dış dünyada olanlar bunlar, bizi bir köy ve kasaba ilgilendiriyor. Haftada iki gazetenin geldiği, dünyadan birkaç gün geride yaşayan bir mekanda birkaç memur, bir vali, bir zaptiye müdürü var. Halktan pek kimseyi bulamayacağız, pikaresk anlatı gereği dönemin çarpıklıklarının gözler önüne serilmesi için devlet adamlarının yediği herzeleri göreceğiz, dolayısıyla bu tiplerin ağırlık merkezi olması normal. Değirmenci Lukas ve eşi Mistress Frasquita mutlu mesut yaşıyorlar bir yandan, çok zengin değiller ama iyi kötü idare ediyorlar. Birbirlerini seviyorlar, Frasquita yörenin en güzel kadını olduğu için etrafında pervane olanın haddi hesabı yok ama sallamıyor hiçbirini, çirkin ve kambur Lukas'ı seviyor. Lukas delikanlı adam, eşi karşısında herhangi bir eziklik yaşamıyor, kadını kendince seviyor diyebiliriz. Bazen hoyratça davranışlarıyla karşılaşıyoruz ama iş kalp kırma noktasına varmıyor hiç, Frasquita'yı bu davranışların etkilediği ortada. Kadının güzelliği: "Etekliği yarım adım değilse bile bir adımdan daha geniş değildi. Ve adamakılllı kısa idi. O kadar kısa idi ki küçük ayaklarını ve asîl bacaklarının baharını teşhir ederdi." (s. 21) Lukas'ın da bir portresi var, kendisi askerlik hizmetini yerine getirip onca kahramanlıktan sonra ülkesine dönüyor, Frasquita'yla evleniyor, mutlu mesut yaşıyor. Ruhunda cesaret, sadakat, şeref, aklıselim ve öğrenme arzusu var, eşi için asıl çekici özellikler bunlar. Çocukları yok, tek sıkıntıları bu ama birbirlerini deli gibi sevdikleri için büyük bir sorun değil aslında. Zaptiye müdürü denen zırtapoz ortaya çıkana kadar. Bu adam kırk sekiz yaşında, evli ve çocuklu bir zampara. Frasquita'ya takıyor bir güzel, onu görmeye geldiği zaman Lukas meyve topladığı ağacın tepesinde gizlenerek olup bitenleri görüyor ve bir anda yere atlayıp müdürün ödünü koparıyor, korkarak gidiyor müdür. İkisi konuşuyorlar sonra, Frasquita kendisine aşık olan adamların hepsini bildiğini, Lukas'ın kendisini niye sevmediğiniyse bilmediğini söylüyor. Lukas, Frasquita'ya çirkin olduğunu söylüyor falan, bu şekilde bir diyalog. Birbirlerini kışkırtıyorlar, çok ileri gitmeden iğneliyorlar ve o gerginlikle de sevişiyorlar mı, öpüşüyorlar mı, bir şeyler oluyor. Bu biçim bir birliktelik yani, süper.

Frasquita müdüre yüz vermese çok daha iyi olurdu ama yapıyor bir hata, Lukas ağacın tepesindeyken adama yeşilleniyor, eğlencesine. Adam takık, hemen ağa düşüyor ve Lukas'ın ağaçtan inip ödünü koparmasıyla birlikte kadına kinleniyor, intikamını alacağını söylüyor. Ertesi gün Lukas'ı almaya geliyor bir memur, vali tarafından yollanan davetiyeyi veriyor, yola düşüyorlar. Lukas anlamıyor mevzuyu, sonradan jeton düşüyor. Müdürün işi bu, kendisini evden uzaklaştırıp eşiyle birlikte olmaya çalışacak. Yerleştirildiği ahırdan kaçıyor Lukas, evine gidiyor. Bu sırada Frasquita'nın yanına gidiyoruz, eve girmek üzereyken su kanalına düşüp boğulmak üzere olan müdürü kurtarmasını, adamla tartışmasını ve adamın bayılmasıyla birlikte doktor çağırmak için kasabaya gittiğini görüyoruz. Yolda karşılaşıyorlar ama birbirlerini tanımıyorlar, biri kaçak olduğu için gizlenerek gidiyor, diğeri de acelesi olduğu için umursamıyor. Eşekleri birbirini tanıyor oysa, anırıyorlar ama hayvanların tepkisini anlamıyor bizimkiler.

Lukas'ın aklına şüphe düşüyor, kendi eksikliklerinden ötürü Frasquita'nın kendisini aldatabileceğinden korkarken eve gelip yatak odasına baktığında orada uyuyan müdürü görüp şüphelerinde haklı olduğunu görüyor, intikam almak için müdürün evine gidiyor, amacı adamın çapkınlıklarını eşine anlatmak. Bu sırada doktorla birlikte dönüyor Frasquita, müdür kendine geliyor ve yardımcısının uyarısıyla hemen yola düşüyorlar, yardımcının söylediğine göre Lukas gelmiş, durumu görmüş ve hızla yola çıkmış, müdürün kıyafetlerini giyerek. Müdüre de Lukas'ın eski püskü kıyafetlerini giymek kalıyor, işler iyice karışacak demektir bu. Sonuçta müdürün evine gidiliyor, Lukas'ı eşi zanneden kadın kapı önünde çıngar çıkaran tipleri evine almıyor önce, bas bas bağıran kocasının sesini tanımıyor. Halk söylencesi işte, böyle detaylara pek dikkat etmemek lazım. Lukas iniyor, müdürlük yapıyor gerçekten. Sonuçta her şey ortaya çıkıyor, müdür iyi bir papara yiyor, Lukas'la Frasquita da mutlu mesut yaşamaya devam ediyorlar ama ilginç bir şekilde sonlanıyor bu anlatı, savaş çıkınca anlatıdaki karakterlerin çoğu savaşa gidiyor ve çoğu ölüyor, onların ölümleriyle finale varıyoruz.

Yerdeniz diye bir yayınevi 2006'da basmış metni, sahaflarda denk gelinemezse o baskı alınabilir. İspanyol halleri, toplumsal bir gülmece, güldürmece.

14 Eylül 2019 Cumartesi

Henry David Thoreau - Walden

Filyos'ta biraz yukarılara çıkınca binaların kökü kuruyor, ağaçların altına çöküyorum, denize bakıyorum. Işıl ışıl, masmavi bir kumaş. Mandaların boyunlarındaki çanların sesi. Rüzgar esince hışırtılar. 11 Nisan 2015, İstanbul'a dönmeyi düşünüyorum, tayin isteyeceğim. Niye isteyeceğim, orada öylece durmak varken ben yola düşmek istiyorum, dönmek istiyorum. Dönerek iyi bok yiyorum ama zaten en fazla bir yıl daha kalabilirdim, neyse, dört gün boyunca ormanda bu metni okuyorum, bitince ara sıra ağaçların altına gitmeye devam ediyorum ama zamanım doluyor, İstanbul'a dönüyorum. Yıllar geçiyor, ben aynı ağaçların altına her yıl gidiyorum ama aklımda başka şeyler var artık, duymam gerekenleri duyamıyorum. Sonra bir gün bir düzeltme işi için yollanan metne bakıyorum: Walden. "Ah," diyorum, yazın ortası, benim için mutluluk veren bir anımsayış. Ormanda bir evde bir Thoreau/anlatıcı, hemen yanında şehir, bir geyik geliyor ama yanlış metinde olduğunu fark edip Erlend Loe'nunkine gidiyor, Thoreau yalnız. Walden Gölü'nün kıyısında, Massachusetts'in Concord kazasında, Dünya'da bir yerde. Nasıl bir imge uyanıyor, diyelim ki Thoreau gezegenin herhangi bir yerinde o iki yıl boyunca, bir başına yaşasa da yürüyüşçülerle, kendisi gibi yabanlarla, yetiştirdiği ürünleri satın alanlarla irtibat kuruyor ama sıkı bir ilişki yok aralarında, kendisiyle kurduğu ilişkiden başkasına pek rastlamayacağız. "Kendim kadar iyi tanıdığım başka biri olsaydı kendim hakkında bu kadar çok konuşmazdım." (s. 12) Kendiyle alakalı konuşurken Bahtin'in "kendinde-olan-ben" olarak tanımladığı anlatıcıyı kullanacak, gerekirse estetiği baltalayıp kendine bakışını olabildiğince berraklaştıracak. Gerçi metnin anlatıcının kendisinden yola çıkarak bir haz sağlamasına lüzum yok pek, doğa bu işi yeterince üstleniyor. Doğayla birebir ilişki kuran benliğin sırf kendine dönük olabileceğini düşünemiyorum, düşününce bu durumun patolojik bir vakaya varacağını seziyorum. Thoreau bu noktadan çok çok uzakta, bizimkinden bambaşka bir galakside. Walden'ın kenarında bir yerde, yanlış hatırlamıyorsam iki yıl boyunca kaldığı kulübe günümüzde müze benzeri bir yere dönüştürülmüş, ziyaretçilere açıkmış. Ne hoş. İki yüzyıl önce adamın biri vergi borcu yüzünden hapse giriyor, hapisten çıkınca çeşitli mekanizmalarla denetlenen medeniyetin denetiminin dışına atıyor kendini, üstelik balık tuttuğu, toprağı işlediği ve yürüyüşlere çıktığı yerler görülebiliyor bugün. Ucuza temin edilen tahta parçaları, hizmet sektöründe saatlerini harcayıp aslında çok da gerekmeyen eşyalar için harcadığı parayı yetiremeyen insanlar, yalvaçlıkta Thoreau'nun altında kalmayan gezgin, bunlar döngüye karışıp yok oldu ama ruh yürümeye devam ediyor.

Transandantal işlerde daha üst bir gerçekçilikle karşılaşırız, insanın özünden başka bir şeyi düşünememesini sağlayacak ortamlar gerekir bunun için. Yollar dönüp dolaşıp insana çıkmalı yine, üretimden tüketime, yaşamdan ölüme pek çok yol. Düşünce ve sanat da oralarda bir yerlerde. Hint felsefesinden Ovidius'un dizelerine kadar pek çok kaynaktan alıntı yapan Thoreau, anlatısına zihnini beslediği kaynakları da katıyor. Kendi durumuna yonttuğu sözler var, o anla doğrudan bağlantılı sözler var, karışık. Sonuçta insanın arayışıyla ilgili hepsi. Thoreau metnini iki yılın ardından kaleme alıyor, istediğini bulduğunu ve başka bir yaşamda başka bir şeyi aramaya başladığını söyleyebiliriz, nokta konmuştur: "Başlarının üzerinden arkalarına taşlar atıp bunların nereye düştüğünü görmeyen sakar kâhinler için bu kadar kör itaat yeter." (s. 15) Kölelikten insanın içindeki gizli mutsuzluğa kadar döneminin pek çok çarpıklığını ele alıyor Thoreau, İç Savaş'ın öncesinde kölelikle ilgili düşünsel temellerden birini attığı söylenebilir. Köleliğin farklı türlerini eleştiriyor aslında, düşüncelerini tüketim bağımlısı insanların köleliğinden bahsederken garip argümanlar üzerinden açıyor. Hayvansal gıdalar gerektiğini söyleyen bir adamı bilimsel verilerle haksız çıkartıyor örneğin, böyle pek çok örnek mevcut. Bir işçi ailesiyle yaptığı konuşmalar da ilginç bu açıdan, ailenin babasının aklını bir an çalacakmış gibi oluyor, ormanda yaşamın kentteki kölelikten daha iyi olduğunu anlatınca baba ciddi ciddi düşünmeye başlıyor ama anne karşı çıkıyor, Thoreau gibi yarı meczup bir adamı dinlediği için eşini paylayacak duruma geliyor. Üzücü, adam lüzumundan fazlası ve azı konusunda mantıklı şeyler söylüyor oysa, Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi henüz ortada yokken güvenlik, barınma, beslenme gibi gereksinimleri bir sıraya koyarak şehir yaşamının sunduğu olanakların yanında insanı köleleştirdiğini savunuyor. İnsanın sınırlanmış edimlerinden çok daha fazlası olduğunu düşünerek aşkıncı bir yaşamı destekliyor, Antik Yunan filozoflarına varan bir düşünce akışında yalnızca teorik değil, pratik bilgeliğin de gerektiğini belirtiyor. Pratize edilmiş bilgiye kavuşmak için ormanda yaşamaya başlaması coşumu artırıyor, derinde bir yere gizlenen anlamı bulduruyor. Augustinusçu zaman anlayışına sahip olduğunu söyleyebiliriz, kaynakları farklı olsa da iki sonsuzluğun arasındaki şimdiki zamanı ikisinin de duyumsadığı bariz, Thoreau sonsuzluğu yakaladığını ve dilediğince yaşayacağını anlatıyor. Hızlı geçişlerle bağlantılı konular üzerinde duruyor, örneğin bu bahisten zaman birimleriyle bölünmüş gündelik yaşama geçerek çalışmak için gereken nesnelere odaklanıyor. Uzun vadede birçok eşya satın alıyoruz: kıyafetler, aksesuarlar, ayrıca bunların yanında endüstriyel eşyalar, bir sürü şey. Oysa hiçbirine gerek yok, Thoreau kendi besinini nasıl ürettiğini anlatırken balık tutmaktan toplayıcılığa kadar pek çok yöntemden bahsediyor. Walden'da tutulan balıkların türleri, ağırlıkları, lezzetleri gibi özellikleri detaylarıyla anlatırken patates üretiminin inceliklerinden bahsedebiliyor, dört mevsim için farklı teknikler. Şu hoşuma gitti, alayım: "Az sayıda insan tanırken birçok ceket ve pantolon tanırız." (s. 34) Şapkalar, kraliçelerin giyimleri, toplumun peşinde sürüklendiği modalar, giyimle ilgili eleştirilebilecek hemen her şeyi eleştiriyor Thoreau, ardından barınaklara geçiyor ve insanların israf ettikleri kaynaklara üzülüyor. Muazzam evlerin muazzamlığını sorguluyor, elde edebileceğimiz her şeyi elde etmenin yol açacağı çarpıklıkları anlatıyor. Baltasını alıyor, malzemelerini toparlıyor ve yaşayacağı evi inşa ediyor, ne hoş. Üçün beşin hesabını yaparak bir evin inşası için ne kadar zaman ve para harcadığını görmek için liste yapıyor, ev satın almaktan çok daha pahasız olduğunu söylemeye lüzum yok. Bir yandan kereste imalatı, bir yandan İlyada'nın sayfalarında kaybolmak, şahane bir yaşam.

İnsanın kendi kendine yetebileceği fikrinin unutulması yüzünden şiirden kopulduğu fikri üzerinde durmaya değer, inançlar da aynı şekilde sekteye uğradığı için insanın manevi dünyasından parçalar kopuyor yavaş yavaş. Materyalizm hedefte: Eşyalar insanların değerini bildirir hale getirilmiş, klişe tabirle sahip olduklarımız bize sahip olmaya başlamış, aslında zamanımızı satarak elde ettiklerimiz kadar varmışız. Var mıymışız, var bile değiliz bu açıdan. Herhangi bir nesne benim varlığımın kanıtıysa o zaman bu biçim bir var oluşun yaratacağı doyumsuzluktan neye sığınırım bilemiyorum. Thoreau gibi doğaya mı varacağız, varamayız. En fazla sahile ineriz işte, denizi izleriz ve bir şekilde var olmadığımızın söylendiği zamanları hatırlayıp gülümseriz. Thoreau okurken de gülümseriz, bize beyhude ömürlerin inşa edildiği malzemeyi sunar, edimleri üzerinden geçirdiği değişimi anlatarak evine bizim için bir oda daha yapmış kadar olur. Thoreau insanları davet eder, coşkusunu somut örneklerle verdiği kent kapanından kurtulma yollarını aktarır. Revize etmek gereklidir belki, belki bir ölçüde Into the Wild'da yenilenmiştir ama herhangi bir örneğe ihtiyacımız yok, kendimizce bir ev inşa edebiliriz ve durmadan tüketmenin uzağına düşebiliriz. İstersek.

"There's those thinking more or less less is more
But if less is more how you're keeping score?"

12 Eylül 2019 Perşembe

Zafer Şenocak - Atletli Adam

Zafer Şenocak uzaklarda yazıyor, Mustafa Türel ve Vedat Çorlu Almancadan Türkçeye çeviriyor, biz de okuyoruz. 1961'de Ankara'da doğmuş Şenocak, 1970'te Almanya'ya göçmüş, sonrasında felsefe, edebiyat eğitimi, ABD üniversitelerinde misafir öğretim görevliliği, şiirler, öyküler, ödüller gelmiş. YKY'den çıkan şiirlerinin yanında Kabalcı'nın bastığı düzyazıları var, bir de Alef'ten çıkan bir metni var bende ama gözüme çarpması dışında bir bilgim yok açıkçası. Yurt dışında yaşayıp başka dillerde yazan Türk yazarları merak ettim biraz, Özdamar'la birlikte Şenocak'ı en öne aldım. Bu okuduğum ilk metni, öykülerden mürekkep. İlk öykü Uçmak, bir dedektifin kayıp bir kızı arayışını anlatıyor, belki de Şenocak'ın en "açık" öyküsü diyeceğim. Gerek karakterlerin, gerekse anlatıcının çıkarımlarının olay örgüsüyle kurduğu bağlantılar öykülerin alametifarikası diyesim geliyor, en önemli özgünlüklerden biri. "Görünmezlik: Çoktandır çözmeyi istediğim bir bilmece. Sonra, bir de şu birkaç yerde aynı anda görünme olgusu var. Görünmezliğin bir başta türü. Aslında her görünme, görünmezliğin bir başka türüdür. Gerçekten var olan ise, kocaman bir delik olarak görünmezlik. Bu delik, şu anda, uçağın gitmekte olduğu şehrin de içinde bulunduğu delik." (s. 7) "Çocukluğun uzak yıllarına", geçmişte bir zaman yaşanmış eski bir şehre inen uçak Bernhard'ın da kara bir boşluk olarak nitelediği geçmişe/çocukluğa dönme eylemini gerçekleştiriyor. Kayıp kızın fotoğrafı elde, kızın kaçırılmış olduğu fikri akılda, Türklerle Almanlar arasındaki bilişsel farklar dilde. Biz geleceği planlayamıyoruz, onlarsa planlı bir mutsuzluğu yaşıyorlar. Bu tür çıkarımlar sık sık karşımıza çıkacak. Neyse, dini grupların eylemleri gözden geçiriliyor. Kuran kursuna giden kızların kaçırılması, devrimci-islamcı örgütlerde çeşitli biçimlerde kullanılmaları da geçiyor akıldan. Din ve cinsel organların sürekli bir ilişki içinde olduğundan bahsediliyor, "Din, cinsiyeti ya iğdiş ediyor ya da dizginlerini çözüyor." (s. 10) Sonrasında İstanbul manzaraları. Gazeteler alınıyor, haberler okunuyor, üçüncü sayfadaki cinayetler, yaralamalar gözden geçiriliyor, Sirkeci'den Karaköy'e geçiliyor, vapur. Araştırılacak üç adam var, adı Arif olan İstanbul'daki bütün cesetler hakkında bilgi sahibi, görüleceklerden biri Arif. Bunun yanında karakterin doğum yeri olan İstanbul'da şöyle bir kolaçan edilecek. Adamımız İstanbul doğumlu ama memleketini İstanbul olarak görmüyor. Memleket kavramı yok, göçmenlerin vatan kavramının olmadığını söylüyor. Arayışı boşa çıkıyor bu arada, aradığı kızı bulamıyor, İstanbul'da kendine dair hiçbir şey bulamamasıyla denk. Almanya'dan geri dönmesine dair emir geliyor, uçağa atlayınca hosteslerden biri tanıdık geliyor. Aradığı kız. Babasına mektup yazdığını, durumu anlattığını ve babasıyla dini kişi/kurum/kuruluş etkisi olmadan da bir yaşama sahip olduğunu hatırlamak için kaçırılışını kurgulayıp kaçtığını söylüyor. Gizem çözülünce anlatıcımız tüye döndüğünü, rahatladığını söylüyor. Çözülmeyen vakanın ağırlığı olmadan şehir bir anı olarak kalıyor. İyi bir öykü bu, arayışın farklı biçimlerinin birbirlerini etkileyişi üzerinden hoş bir anlatı.

Ev'den itibaren yabancı bir ülkedeki müphem mahalleler, karakterler ve tipler ortaya çıkmaya başlıyor. Anlatıcının yeni komşuları evin anlamını da değiştiriyor ister istemez, kız arkadaş Michaela'nın huzuru kaçıyor, yeni komşular tekinsiz tipler. Üç karanlık tip yüzünden anlatıcıyla Michaela arasındaki ilişki de sekteye uğruyor, korkuları büyümeye başlıyor. En sonunda komşuların eşek yetiştirip sucuk yapmak istediklerini öğreniyorlar, hayal ettikleri gibi korkunç tipler değiller, sadece kim olduğunu ve nereden geldiğini unutan anlatıcının benzerleri. Almanlaşan anlatıcı için aslında aynı topraktan geldiği insanlar yabancı olarak niteleniyor, bu da kimlik üzerine hoş bir öykü. Sahipsiz Bölgedeki Lisa'da tersi bir durum var, sahipsiz bölge denebilecek gettoda kimliklerin bir önemi yok, herkes aynı yoklukta var olmaya çalışıyor, kenar mahallelerin kendine özgü mutsuzluğu ortaya çıkıyor. Lisa'nın karşısına bir anda çıkan adam aşk istiyor ama ortadan kayboluyor birden, Lisa adamı bulamıyor ve karnındaki çocuğun büyüdüğünü hissederek yaşıyor, kenti mutsuzluğun kaynağı olarak göremiyor, kaynak kendisinden dökülen ve her yana yayılan bir su gibi çağlıyor. Altın Arayıcısı Lisa'ya geliyoruz ve anlatıcının ilk öyküdeki dedektif olduğunu anlıyoruz, aslında ikinci öykü bir devam öyküsü olarak değerlendirilmeyebilir ama bu öyküde ortaya çıkıyor ki öyle, değerlendirebiliriz. Bu da gündelik yaşamın içinde kaybolup giden insanlara dair, Lisa kentin havasını solusa da anlatıcı ve birkaç insan dışında orada olmayan biri. Fahişelik yaparken bazı erkekler tarafından görünür hale geliyor, sonrasında tekrar kayboluyor. Bir cinayet vakasını araştıran anlatıcının kısa bir Almanya tasviri geliyor finalden önce. İkiye ayrılmış olan şehir giderek büyüyor, Doğu ve Batı arasındaki sınır giderek belirsizleşiyor ama duvarın yıkılmasına daha var. Çözülecek vakanın zamana ihtiyacı olmaması gerekiyor, anlatıcı cinayeti aydınlatıyor ama başarısız olma pahasına bırakıyor işin ucunu, Lisa'ya ve kendine küçük bir kıyak, pişmanlığı uzun sürecek. İkisi arasında derin bir şeyler yaşanabilirdi ama Lisa engelliyor bunu, anlatıcıyı pek yanaştırmıyor. Acısını vermemek için belki.

Kısa olsun bu yazı, sonraki öykülerde Lisa'nın farklı zamanları ve eylemleri yer alıyor, birkaç öykü Lisa'yla anlatıcının yaşadıklarına odaklanıyor. Kentlerle, vatansızlıkla ilgili öyküler geliyor ardından, onlar da başarılı. Şenocak tasarruflu, parlak ve büyük büyük anlatmıyor, yitik insanları usul usul yaşatıyor. Sağlam öykücü, okunmalı.

10 Eylül 2019 Salı

Halil Turhanlı - Bir Erdem Olarak Sapkınlık

Hira Doğrul ve Halil Turhanlı, bu ikisi müzik ufkumu genişlete genişlete bir hale yola koydular. Bahsettikleri grupları ve adamları dinledim, müzik yazılarını sürdürseler diye bekliyorum ama yazsalar nereye yazacaklar, mesela bu metin basılmamış bir daha, tek baskıda kalmış. Nadir'den alacağız veya sahaflardan kovalayacağız, başka çare yok. Doğrul için de aynı şey geçerli. Çeviri yapıyor ve permakültürle uğraşıyor sanırım, onun dışında başka bir uğraşı varsa bilmiyorum. Bir tanecik kitabı var, yetmez ki. Turhanlı'ya yöneleceğiz bu halde. Son zamanlarda ilginç işler yapmış gerçi, Çanakkale'de evinin alt katındaki kafeyi mi, barı mı, neyse onu gürültü yüzünden şikayet etmiş, istediği tepkiyi alamayınca belediyeyi şikayet etmiş sanırım, kayyumlara karşı çıktıkları için. Karar'da yazısı çıkmış, bir şeyler olmuş. Taraf olmuş yani bir şekilde, sadece gürültü yüzünden olduğunu sanmıyorum ama neyse ne, incelemelerine ve fikirlerine saygıda kusur etmeden bu ufuk açıcı makalelerini okumak lazım. Çeşitli mecralarda söylendiğine göre yöneldiği alternatiflerden medet umuyormuş, umsun, bizim buralarda farklı işler çıkması için dünyada olup biteni kültürümüze uydurmaksızın değerlendirmek gerektiğini düşünüyormuş, düşünsün. Hiç önemli değil, Halil Turhanlı alt kültürleri takip ederek dünyadan haberdar olmamızı sağlıyor, başlı başına bir iş bu, minnet duymalık iş. Ömer Madra'nın yazdığı önsöze bakıyorum, Turhanlı'nın sık sık kapanıp yazdığını söylüyor. Cıvıl cıvıl bir günde perdeleri çekmiş, müzik dinliyor, bir şeyler okuyor, bir şeylerle uğraşıyor ve hepsinin arasında yazılarını kaleme alıyor. "Kesikler, kırpıntılar, ses parçaları... Sonuçta, bu 'organize kaos'un içinden bize gönderdiği yarı şifreli birtakım yazılar çıkıyor ortaya." (s. 11) İzleklerden bir kolaj bu kitap, Madra için heterodoksinin bizdeki yansıması, farklı duruşların açığa çıkarılması, başkaldıran soylu insanların hikâyeleri ve devletin kokuşmuş kurumlarının köküne dökülen kibrit suyu, sapkınlar galerisi, radikal insanların başlı başına sanat olan yaşamları, bir sürü şey. Yirmi yıl öncesinden sesleniyor Madra, Açık Radyo'da birlikte program yaptıkları arkadaşını güzellediği kadar var gerçekten.

Farklı bölümler, her bölümde birkaç yazı. İlk bölüm "Öncesi ve Sonrasıyla Modernizm ve Kozmik Karamsarlık". Yazıların başlıklarını almadan ortaya karışık yapıyorum: "Yeni ilkellik" ilk konumuz. Bunu kitapsız şairlerin büyüklerinden olan Ercihan'dan duymuştum ilk, Yolcu olan. Fikret Otyam'ın bunu başardığını, Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun başaramadığını söylemişti falan, neyse, "toprağa dönmek" olarak adlandırıyordu bunu. Gary Snyder'sa "yeryüzünün arkaik değerlerini yaşatmak" olarak görüyor. Adorno'nun eleştirdiği barbarlıktan farklı olarak yeni bir kabilecilik, barbarlıkla flört etmiş modernizmden farklı olarak direnişçi postmodernizm söz konusu. Bireyselliğin imha edildiği bir komün değil bu, komünitenin ortak değerlerini sorgulayıcı, gerekirse yenilerini yaratıcı bir görüş. Şairin şamanlığını hatırlaması, yazının söz üzerindeki hükümranlığını ortadan kaldırması gerekiyor, belki de tek bir "om" bütün şiirleri kapsayıcı bir hale gelecek böylece. "Ve söz, pıhtılaşmayan kan gibi akacak, rüzgarın önüne kattığı yaprak gibi savrulacak, aşkınlaşacaktır." (s. 21) Sonrasında komüniteryen düşüncenin ABD'deki varlığı üzerine kısa bir bölüm geliyor, Walt Whitman'ın şiirlerinden doğup günümüze kadar akan bir kaynağın Amerikan toplumunun yüreğinde giderek büyüdüğünü söylüyor Turhanlı, belki de eleştirilen aşırı iyimserliğinin kaynağı bunun gibi düşünceleridir, bilemiyorum ama bu iddiası tartışmaya açık. Kolektif vicdan ve ceza ritüellerini de ele alıyor, Durkheim'dan alıntı yaparak ceza adaletini gerçekleştirmeye yönelik ritüellerin kolektif vicdanı somutlaştırdığını söylüyor, Foucault'nun ceza ve hapishane üzerine fikirlerine başvuruyor bir yandan. Ortaçağ'dan 17. yüzyıla kadar açık infaz uygulanırken, hatta halk infazın bir parçası olabilirken kamudan kopan bir infazın yarattığı değişiklikleri inceliyor ve devletin ceza mekanizmasını sorgulamaya başlıyor. Şu: Kutsal iktidar bu kapalılığı ortadan kaldırıp infazlarını toplum nezdinde meşru kılarak bir nevi Ortaçağ adaleti yaratıyor, örneklerini bugün de görüyoruz. Osman Kavala'ya özgürlük be kardeşim, bu ne saçma sapan bir ülke oldu ya. Yemin ediyorum böğrüme her gün ayrı bir öküz oturuyor, bıktım. Neyse, Izzy Stone'la ilgili iki kısa yazı var. Stone sıkı muhalif olmasının yanında Sokrates'in demokrasi karşıtlığından ötürü cezalandırıldığını söylüyor. Gerçi o zamanın demokrasisiyle günümüzünki arasında dağlar kadar fark var ama özünde aynı, belli bir kliğin yarattığı demokrasi illüzyonu dışında ideal bir demokrasiye rastlamak zor. Ayrıntıları almayacağım, özet geçeyim: Sokrates Atina'yla savaşan Spartalıları destekliyor, içerideki İrlandalı yani.

Cioran hakkında uzunca bir bölüm var, atlıyorum bunu. Pessoa'nın personaları ve personalarının şiir anlayışları var, bunu da atladım. Allen Ginsberg, atladım.

"Cinsel Roller, Cinsel Personalar". Cixious'un Freud'dan yola çıkarak çözümlediği fallusmerkezcilik ilk sırada. Derrida'nın merkezlerle olan sıkıntısından yapıbozuma girişip sözü askıya alma girişimlerinden beslenen Cixious, sözmerkezci bilgiyle fallus merkezli cinsellik arasında kalan kadınların söylemsel ve cinsel açıdan kurtuluşlarını sağlamaya çalışıyor, bu çalışma kendi terimlerini üretmiş: "His/History" olsun, "M/other" olsun, logosu tekrar düzenlemek için nirengi noktalarını oluşturuyor. Camille Paglia'ya baktığımızda "feminizm yuvasında bir casus"la karşılaşıyoruz. Sağın dile getirdiği görüşleri tekrarlıyor Paglia, bu yüzden de feministliği doğal olarak sorgulanıyor ama o dönemde feministlerin pornografiye ateş püskürmelerini haksız bulan Paglia'nın onlara göre daha solda yer aldığını söylüyor Turhanlı. Bunun yanında Paglia'nın erkekleri üstün görme gerekçeleri tartışmaya açık, erkek iktidarına dayalı bir cinselliğin yaşanması gerektiğini söylüyor kısaca. Biliyorum, oluyor ama lütfen böyle bir şey olmasın. AIDS'in cinselliği ketlemek için bir silah olarak kullanılması ve Susan Sontag'in bu hastalığı bir metafor olarak kullandığı metni -bizde galiba Agora bastı- ele alınıyor, iktidarın cinselliği denetim altına almak için sebep olduğu çarpıklıkların yanında işin mültecilere şiddet uygulanmasına kadar varabildiği anlatılıyor. Lezbiyen yazın, Max Ernst ve Leonora Carrington arasındaki ilişki, feminist performans sanatı gibi konular da bölümdeki diğer yazılarda inceleniyor.

Daha bir dünya mesele var, Crumb'dan Lorca'nın tiyatrolarına kadar pek çok insanın ve eserin iktidara kafa tutma biçimleri inceleniyor, çok hoş. Performans sanatlarıyla ilgili bölümler özellikle okunmalı, insan bedeninin nasıl bir zincir kırıcı olduğu görülmeli. Bulursanız alın bunu, şahane.

9 Eylül 2019 Pazartesi

Marcel Proust - Kayıp Zamanın Etrafında

İzini sürdüğü kayıp zamanın ilk cildini yazdıktan sonra bu parçaları yazmış Proust, sonraki ciltlerde parçaların yavaş yavaş açıldığını, genişlediğini ve büyüdüğünü görüyoruz, yani bu parçaları yola çıkış noktaları olarak görebiliriz. Combray nam kurmaca şehirdeki kilisenin uzun uzun tasvir edildiği bölümün prototipi bu parçalarda var örneğin, Gilbert var aynı şekilde, Proust'un çocukken aşık olduğu kız olarak ortaya çıkıyor, adı verilmiyor başta, sonradan Gilbert olduğu anlaşılıyor. Sekiz kısa parça, son dördü Le Figaro'da yayımlanmış. Soluklanmak için mi diye düşünüyorum, onca sayfayı yazmaya girişmeden önce bir deneme belki, izlenimleri sabitleme çabası, çok şey. Onca cilt bittikten sonra Proust'tan veya Proust'a dair hiçbir şey okumak istemedim, dinlenmek için kendime zaman ayırdım, sekiz aydan sonra zamanın geldiğini hissedip elime aldığım ilk metinde tekrar o ciltlere dönmüşüm gibi hissediyorum, kısacık bölümlerde bile ânın can havliyle kavranmaya çalışıldığını görebiliyoruz, şahane bir şey. 

Önsözde çevirmen Didem Nur Güngören'in Roza Hakmen'e teşekkür ettiğini görüyoruz ilk, hoş bir jest. "Marcel Proust, aslında ömrü boyunca Kayıp Zamanın İzinde'yi yazdı. Lisede yazdığı ilk kompozisyonlardan, gençliğinde yayınlanan gazete yazılarına, ilk roman denemelerinden mektuplarına dek, sonunda Kayıp Zamanın İzinde'de bir araya getirerek devasa bir yapı inşa edeceği bir harcı, senelerce yazıp yazıp bozdu." (s. 9) Illier-Combray, Venedik, şehir, taşra, kısacası mekan birikti, onca nesne, duyular, her şey birike birike ciltlere dönüştü sonunda. Merleau-Ponty için "görünürle görünmez arasındaki ilişkiyi saptama" işini Proust'tan daha ileri giden kimse yok, yaşamı olduğu gibi aktarma konusunda bilincin işleyip işleyemediği onca veriyi ondan daha iyi kimse aktaramadı. Doğayla temasında bunu sezebiliriz, onca çiçeğin arasında bir duyguyu arıyor Proust, her şeyi görüyor, anlıyor ama her şeyin duygusunu çözmek için durmadan deniyor, araya bir bulut ekliyor ve manzara değiştikçe arayışı başka bir boyut kazanıyor. Kollarıyla deli dolu beslenen su. Sınır yok, bu dehşete düşürüyor. Kendisi sınır olan insan, bu da rahatlatıyor. Proust yaşadığını yazdı, ne yazmak hem de. Bu metinlerde de pırıltıları görülebilecek şey. Güngören'e göre farklı bir nokta, edebi eserlere göndermeler ve güncel olayların irdelenmesi ama bunlar o ciltlerde de yok mu, mesela Dreyfus'la ilgili bitmek bilmeyen bölümler, yazarlara göndermeler, büyük bir fark yok aslında. Gazeteci Proust'un Romancı Proust'tan farklı olduğunu söylemek güç. En başta deniyor zaten, yazdığı her şey tek bir anlatının parçaları olarak değerlendirilebilir diyeceğim ama yazdığı her şeyi de okumadığım için bilemiyorum, gerçi mektuplarında da aynı hava var, sanat yazılarında da var, işin içinden çıkamayıp hepsini tek bir metnin parçaları olarak görmeye meyilliyim. 

Bölüm başlıklarını vermeden ilerliyorum, gençlik mektupları. Gökyüzü tasvirleri. Akşamın ilk saatlerinin uykusuzluğundan bahsediyor Proust, sanki az sonra uyumaya çıkıp annesinin iyi geceler öpücüğünü bekleyecekmiş gibi. Yemekte kokusunu aldığı çiçeklerin ve çayın kendisini bir bahçeye sürükleyeceğini, bahçede babasının arkadaşlarıyla karşılaşacağını ve yazdığı son metinden bahsedilince kızaracağını düşünüyorum, oluyor bu. Uykuya dalınacak, ay izleniyor, yastıklarda bir baş. "Yatağın içi yumuşacık... Uyuyorum." (s. 22) İki sayfada uyuyor Proust, oysa şaheserinde uyumadan öncesi için genişçe bir yer ayırdığından yetmiyor bu, eksik geliyor ister istemez. Daha fazla anlatması için adamı uykusundan etmek gerekiyor ama dokunmuyoruz, sonraki bölümde bulutlara geçiyoruz, rüyasını anlatır gibi Proust. Erguvaniler ve yaldızlar. Akşam vakti güneşin alçalmasıyla birlikte ortaya çıkan yıldızlar, sessizlik, doğanın hışırtıları, bu. Beyaz illüzyonlar gökyüzünde salınıyor ama her zaman değil. "Zira insanoğlu gönlünde onu doğanın bütün yapılarına bağlayan, öylesine gizli, öylesine sağlam bir halat taşır ki, doğaya ait bir şey gördüğünde, sonsuz sayıda farklı biçimlere bürünen ama yine de daima var olagelmiş duyguların hükmünde olduğunu hisseder." (s. 24) Proust gönlündeki acıları bir ırmağa fısıldadığını, bir kuşa kuğurduğunu söylüyor, karşılık olarak onların da şiire benzer teselliler sunduklarını söylüyor. Şair ya da filozof olabilir bu tür insanlar, Proust'un iddiasına göre hal buyken kendisi hakkında ne düşünüyordu acaba, yüzünün kızarması dışında? Normandiya kıyıları yine bir berraklık ânı yaratıyor, melankolik bir haz doğuyor Proust'un içinde, denizin müzikle denk olduğunu söylüyor, bir metni beşinci kez okumak için girdiği Norman evlerinin güzelliğinden bahsediyor. Beşinci kez. Kendisinin aynılığını bulmaya çalışıyor belki, bir duyguyu tekrar yakalamaya çalışıyor veya. Paskalya zamanı için düşündüklerini doğayla karşılaştığı her an için dile getirebilir: İnşa edilen geçmişi Nehir Roman olarak düşünmek. 

İki ana bölümden ilkindeki dört parçadan sonra Le Figaro'daki yazılar geliyor, yine dört parça. İlkbaharın eşiğinde yumuşak bir kış, sona ermek üzere. Şubat ayında akdikenler açmış, Proust kendini kaybetmiş. "Ne zaman akdikenlere baksam, onları ilk kez gördüğüm çağı, o akitler sahip olduğum yüreği yeniden buluyorum hâlâ." (s. 39) Kendini bulmuş aslında, kaybetmemiş. Bir kurabiye, bir çay, bir akdiken, geçmişte yer alan ne varsa tekrar görüldüğü zaman yolculuk başlıyor. Proust kadar yolculuk yapmış biri azdır herhalde, uzamın uçları arasında sayısız kez gidip geliyor, keyif alıyor bundan. Kendisi de anlamıyor bazen, geçmişin ay ışığıyla şimdinin çiçek kokularının nasıl aynı zamanda ve mekanda bulunabildiğini merak ediyor. En sonunda akdikenleri bırakıp Paris'e gideceğini, davetlere katılıp türlü saçmalıkları dinleyeceğini, kırlara gidip açan ilk akdikenleri göreceğini söylüyor. Bir sonraki görüşünde de okuduğumuz metni yazdığı zamanı hatırlamıştır muhtemelen, çok olası. 

Diğer bölümlere değinmeden bitiriyorum, Proust'un yazarlarla, zamanla ve edebiyatla ilgili düşüncelerinin temel noktalarını Twitter'da paylaştım, dursun orada.

Proust'un kallavi metnini bitirip umutsuzluğa düşenler üzülmesin, tadımlık bir parça var burada. Kısa kısa Proust işte, aslında Kayıp Zamanın İzinde'ye girişmeden önce bu okunabilir, okurlar neyle karşılaşacaklarını bilirler böylece.

7 Eylül 2019 Cumartesi

Dezső Kosztolányi - Tarlakuşu

Bugün yıllık Spotify listemi sona erdirip yeni listeye geçtim, çünkü yeni sezon başladı. Bir süredir hangi şarkıyla nokta koyacağımı düşünüyordum, nihayet buldum. Ektedir, yazının sonunda. Liste şu ve şu, otuz bir saat boyunca üzüntüye duçar eden şarkılar var, tam kafaya sıkmalık. Geçen seneki "Kusursuz Bir Mesafe" başlığı altında, o da fenadır. İkinci dosyayı hazırlarken listeyi döndürüp döndürüp dinlemiştim. Az önce kapattığımı dinlediğim sürede üçüncü dosyayı tamamladım, demek ki böyle böyle her sene bir liste ve bir dosya tamamlanacak desem o iş yaş, müziğe zaman ayırırım ama yazmaya ayırmam, kasten. Birincisi, utanç duygusunu yenemeyip aylarca hiçbir şey yazmıyorum. İki, kafamda onca havai fişeğin patlamasını seviyorum, onları yazıyla sabitlemek yerine izlemek daha eğlenceli. Üç, bu yazma işi hiç eğlenceli değil. İlk maddeyle ilgili bu. Dört, okunacak onca şey varken yazmaya zaman ayırmak istemiyorum. Beni çok itekleyen bir parıltı belirirse şiir yazıyorum, müstear isimle yazdıklarım Lirik'te çıkıyordu, şimdi ara ara Kafkaokur'da çıkıyor. O tarafı da zorlamıyorum, müziği de zorlamıyorum, aslında kendimi hiçbir şey için zorlamıyorum, insanın istediği şekilde yaşamasından daha güzel bir şey yok. Tavsiye ederim. Beklentileri karşılanmayan insanları delirtiyorsunuz biraz ama aslında ilişkilerin olması gereken düzleme çekilmesi için şart. Yani yapabileceğiniz ve yapamayacağınız, yapacağınız veya yapmayacağınız şeyler var, ikiyüzlülüğe vurmazsanız apaçık ortada olan şeyler bunlar, herkesin bu apaçıklığa göre vaziyet alması gerekiyor, yoksa aslında olmayacak duaya amin deniliyor falan, tavsiye etmem. Kafa nasıl rahatsa öyle. Mesela Tristram Shandy'nin çok ilginç fikirlerini okuyordum ki Kosztolányi'nin Türkçedeki ikinci metninin basıldığını gördüm. İlkini okuyalı dört yılı geçti ama güzelliğini hâlâ hatırlıyorum ki unuturum ben, sıklıkla unuturum. Sonuçta hemen hiç yapmadığım bir şey yaptım, sarı tuğlayı bir kenara koyup hemen bu güzelliğe giriştim. Bir yol müddetinde yarılandı, başlandığı günün akşamında bitirildi. Özlemişim, Gecekuşu Kornelius kadar uçuk kaçık bir metin değil ama Macar "neşesini" diyeceğim, taşıyor. Anlatılan hüzünlü bir hikâye olsa da böyle bu.

Macarların en büyük yazarlarından biri Kosztolányi, Macaristan PEN Kulübü'nün ilk başkanı olmuş, onca çeviri yapmış, eleştirileriyle o dönem çok ses getirmiş. Bir metninin Almanca baskısına Thomas Mann önsöz yazmış mesela, büyük olay bence. Tarlakuşu'ndan önce yukarıda belirttiğim metin basılmıştı, Pinhan tarafından. Pinhan'ın böyle edebi çıkışları vardı ama şu sıralar hukuka ve felsefeye ağırlık vermiş durumda, biraz üzücü ama on numara metinleri kazandırıyorlar Türkçeye, bu süper. Nebula gibi nispeten yeni yayınevleri eksikleri tamamlıyor zaten. Butik diyemiyorum, bağımsız diyeceğim, bağımsız yayınevleri güzel yükseldi son dönemlerde. Kuzey Işığı çıktı, Nebula çıktı, Yüz Kitap zaten aldı yürüdü. Ne güzel. Kosztolányi diyordum, sağlam yazar. Her bölüm için o bölümün özetini vermiş başlık altında, klasik anlatılardaki tekniğin modern bir yansıması. İlk bölümde bir gazeteden, bir saatten ve bir takvimden zamanı öğreniyoruz. 1899, 1 Eylül, 12:30. Baba ve anne bavulla uğraşıyor, yolculuk var. Anne'nin kız kardeşi Etelka ve eşi Béla aileyi davet etmiş, yazı birlikte geçirmek istiyorlar ama bizimkiler yorulmuş, altmış yaşına basmak üzereler, istemiyorlar gitmeyi. Tarlakuşu'na gün doğuyor, tek başına gidecek, kasabadan bir haftalığına da olsa uzaklaşmak iyi gelecek ona. Baba (Ákos Vajkay) ve Anne (Antónia Bozsó) üzgün, kızlarını uğurlamak için tren istasyonuna kadar birlikte gidiyorlar. Yolda kasabanın bakkalı çakkalı, meyhanesi kahvehanesi, sokağı caddesi şöyle bir anlatılıyor, anlatının mekanı oluşturuluyor. kasabalılar Tarlakuşu'na biraz "oh olsun" dercesine bakıyorlar, belki otuz beş yaşına geldiği halde evlenemediği için, belki kimseye yüz vermediği için, belki de sadece uyumsuz biri olduğu için. Tarlakuşu neşeyi simgeliyor, bu simge ahali tarafından gamsızlık veya kibirlilik olarak görülüyor olabilir, sonuçta babanın canı sıkılıyor ister istemez. Kızının çok çirkin olduğunu, bu yüzden evde kaldığını düşünüyor falan, vedalaşma sırasında cümleten ağlıyorlar. Kasabada bilinen bir şey bu, kilisede ve pek çok yerde ağlıyorlar, alışmışlar. Tren gidiyor, anlatının sonuna kadar Tarlakuşu bir daha ortaya çıkmıyor. Yokluğunda yaşananlar olağanın dışında olduğu için ortada bir gariplik yok, metne adının verilmesi doğal.

Yalnız kalan Anne ve Baba ne yapacaklarını bilemiyorlar, Tarlakuşu'na çok alıştıkları için boşluğa düşüyorlar ve günlerini dolduracak uğraşlar arıyorlar. Géza Cifra'yı görünce nefretlerini körüklüyorlar, maksat iş olsun. Cifra nam arkadaş Tarlakuşu'yla ilgilenmiş ama kasabada kızı alacağına dair söylentiler çıkınca muhabbeti kesmiş, kendi kıymetinde olmayan insanlarla gezinmeye başlamış falan, bu yüzden nefret ediyor bizimkiler bu adamdan. Ayaküstü konuşuyorlar, adam istasyonda çalıştığı için kaçarsız karşılaşıyorlar ama muhabbet kısa kesiliyor ve Baba'nın geçmişine odaklanıyoruz, şecere çıkarma çalışmalarından sonra evde bir başlarına kaldıkları bölümde ikisinin konuşmalarına şahit oluyoruz. Söyleyecek bir şey bulamadıkları zaman birinin dediğini diğeri tekrarlıyor. Bir nevi duygu dumuru. Bu önemli, anlatının sonunda Tarlakuşu geri döndüğü zaman, hasretle dolu geçen beş saniyeden sonra aynı şeyi yaptıklarını görmek ilginçti. Tarlakuşu'nun elinde bir kafes, kasaba da bir kafes, aile de bir kafes ama Tarlakuşu yine aynı, her koşulda kendine özgürlük alanı yaratabiliyor. Yoksullukla sınandığı için pek de bir seçeneği yok gerçi, ailenin durumu iyi değil. Baba'nın durumu da iyi değil, adam rüyasında kızının saldırıya uğradığını ve bıçaklandığını görüyor. Kadın paramparça, adam aklını kaybedecek gibi oluyor. Baba takıntılı, tiyatroya gittiği bölümde kadın oyuncunun şuh davranışlarını ve sahnede öpüşmesini günler sonra bile çok ayıp bir şeymiş gibi değerlendirmesi düşündürüyor, Tarlakuşu'nun evlenmesini ister gibi gözükse de aslında kızı üzerinde muhtemelen baskı kuran bir adam bu, seziliyor. Annenin sessiz sakin bir kadın olduğunu da düşünürsek, eh, gerçi yoğun bir baskıdan söz edemeyiz ama en azından psikolojik olarak ketlemişler birbirlerini. Anne ve Baba, kızlarının evlenmemesinden memnunlar bir açıdan, hep beraber oturuyorlar ve rahatları bozulmuyor. Kızın çeyizini yeme niyeti olmayan, düzgün bir erkek çıksa içten içe istemeyecekler onu, bu da aslında hiç kötülüğü olmayan Cifra hakkındaki düşüncelerinden okunabiliyor. Takıntılı yaşlılar, en korktuğum. Demek ki kesinkes onlardan birine döneceğim yaşlanınca.

Evet, kız gitti ve yalnız kalan çift koca bir yokluğu paylaşıyor. Gündelik yaşamları değişiyor birden, örneğin yemeği Tarlakuşu yapıyor normalde ama gitti kız, ne olacak? Kasabanın lokantasına giriyorlar ve şaşkınlıkla karşılanıyorlar, onları orada görmeyi beklemiyor kimse ama aç kalmayacaklar tabii. Yemek yiyorlar bir güzel, etraflarında tanıdıkları insanlar var. Sanatçılar, hakimler, kasabanın "Panterler" denen serseri tayfası, bir dünya insan. Anlatı boyunca çoğuyla karşılaşacağız, bizimkilerin farklı yönlerini açığa çıkaracaklar ama daha çok Baba'nın dünyası üzerinden gideceğiz. Neyse, Baba bu serseri tayfanın kurucu üyelerindenmiş ama yaşlanınca bırakmış o işleri, içki içmemeye ve dışarıda takılmamaya başlamış. Eski arkadaşlarının kışkırtmalarına başarıyla karşı koyup içki içmiyor. En azından ilk denemede. Sonrasında bir haftalık olaylar, Tarlakuşu dönene kadar çok şey oluyor. Kiliseye gidiyorlar, tiyatroya gidiyorlar, en sonunda iki saatliğine diye evden çıkan Baba, eski arkadaşlarıyla içip kumar oynuyor, zil zurna sarhoş oluyor, nihayetinde sabaha karşı geliyor eve. Anne meraktan delirmiş durumda ama eşinin iyi durumda olmadığını görünce zorlamıyor adamı. Gerçi gerek de kalmıyor buna, adam kendisi patlıyor ve kötü bir adam olduğunu, kızının da çok çirkin olduğunu, dünyanın bok gibi bir yer olduğunu falan anlatıyor salya sümük. Bu sonuncuyu uydurdum, boktan bahsetmiyor. Nasıl desem, bir patlamanın daha ağır olacağını düşünürüz ama değişimin çok yavaş, çook yavaş gerçekleştiği bir kasabada yıllardır süren problemlerin kabullenilmesiyle birlikte isyanlar da törpülenmiş gibi gözüküyor. Sonuçta sarhoş parlamasından öteye gitmiyor Baba'nın yaptığı, en sonunda eşinin teskin edici sözlerinin yardımıyla uykuya dalıyor. Çok geçmeden Tarlakuşu'nun geleceği güne uyanıyorlar zaten, gidip alıyorlar kızı. "Minik kuş" eve dönüyor, yalnızlık bitiyor.

Kosztolányi öncelikle Arı Kovanı'ndakine benzer bir ortam yarattığı için takdire değer. O kadar girift ilişkiler yok ama karakterlerle tiplerin münasebetleri sıkı kurulmuş. İkinci olarak o dönemin sosyal olayları ve toplumsal meseleleri sık sık dile getiriliyor, Dreyfus vakasından bahsediliyor örneğin, dünyanın alevlere boğulacağı savaşın çanları pesten, çın çın çalıyor, sanat sepet işlerinin günlük hayatın içindeki rolünü de katalım, zengin bir dünya çıkıyor ortaya. İşin toplumsal boyutu bu, bireysel boyutta bir ailenin pek anlatılmayan, daha çok sezdirilen yaşamı var önümüzde. Baba, Anne ve Tarlakuşu, sessizlikle anlaşan bireyler, kendilerine has mutsuzlukları var, iyi bir anlatı için yeterince tansiyon taşıyorlar.

İyi bir roman, ben ilk metnin etkisi altında kalıp daha şamatalı bir şey beklediğim için birazcık üzüldüm ama yine eğlendim bazı yerlerde, mizah da sağlam. Razıyım, yeter ki daha çok okuyabilelim Kosztolányi'yi. Bu metnin dizisi mi var, filmi mi var, bir şeyi var, yarın araştırıp izleyeceğim.