18 Şubat 2017 Cumartesi

Richard Brautigan - Amerika'da Alabalık Avı

Brautigan'ın en beat romanı olduğunu söyledim. "Kendi serinletici gerçeğini yarattı. Bunun sayesinde kendini anlatabiliyordu." (s. 19) Kahve geldi, geri yolladım. Yeterince acı değildi. Üşüdüm, sandalyemin arkasına konmuş şalı alıp kızın omuzlarına koydum. O aynı şeyi benim için yapmadı, şalını dizlerine örttü. İncelikler söz konusu olduğunda, ah efendim, kimsenin durup da incelik düşünecek vakti yoktur da benim yaptıklarım nedir, onların yaptıkları nedir? Erkeğin kalaslığı toplumsaldır, kadınınki?

Böylece bahşiş bırakmamaya karar verdim.

"Bir sigara daha içelim," dedi. Kitabı anlatacak kadar vaktim kalmıştı. İşin yürünecek bir yeri kalmadığından kendimi geçtim, kitabı ön plana çıkardım. Şey, en kötü tecrübem olmadı. Geçen sene birini belki çağırır umuduyla evine bırakırken yaşadığımız 20 dakikalık entelektüel sessizlikten daha iyiydi. Harbi, o niye öyle olmuştu?

"Yollar, yolculuklar falan, değişim, tekamül, iyi bunlar, çok yazarı biçimlendirmiştir. Dönemin ruhu gereği. Söz konusu av olduğunda o artık başlı başına bir kişidir, Brautrock onu masaya da oturtur, içkisini önüne de koyar, ona çok şey sunar. Koca bir ülkenin sayısız ırmağını bir parça avla doldurabilir."

Sonuç ne olursa olsun hayvanlığın lüzumu yok, evine bırakayım da dönüşte kitabıma gömüleyim, sırf bu yüzden kendime araba almadım.

Bu kitap başlı başına mühim bir meseledir, ilk bölümde kitabın kapağındaki fotoğrafın çekiliş hikâyesi vardır. İşlem sırasında ihtiyaç sahiplerine sandviç dağıtılır, bir ıspanak yaprağından başka hiçbir şey sahip olmayan sandviçler, Kafka'nın iyimser olmaları sayesinde sevdiğini söylediği Amerikalıların hayatta kalıp kahkahalara gark olmalarına yol açar. Samsa da sağlıklıydı, o sabaha kadar. Bunu herkes hatırlar.

Birçok bölümden oluşan metnin avı birçok özelliğiyle anlattığı söylenebilir, buna sakın inanmayın ve söyleyeni polise ihbar edin. Av avdır, değişen insandır. Asla değişmeyeceğinizi düşünecek kadar kibirli olmayın, doğa bunu sevmez. Bakın, Av'la kız arkadaşı bir bölümde yemek yerken ceviz ketçabı yapmanın püf noktalarını öğreniyorlar. Demek ki Av da değişebiliyor, zevki değişiyor en azından. Siz kimsiniz de değişmeyeceksiniz?

Mekanın da pek bir önemi yok. Grider Çayı'nı içeren bir harita anlatıcının eline geçtiğinde ilk akla gelen ava gidileceğidir. Bunu destekleyen pek çok olay yaşanır; olaylar Indiana'da geçiyor ve adamın teki silahını alıp fare avına çıkıyor, kendisine tatlı tatlı bakan bir farenin kafasını uçuruyor. Bunun bahsettiğimiz avla alakası pekala var, espri anlayışı olmayan insanların fare avıyla oyalanabileceği sabittir. Bir de şu; altınızda arabanız olmayabilir ama bu av haritasının güzelliğine koca bir sayfa ayırmaya engel değildir. Avın imgesi bile iyidir, diri tutar.

Sonda Halil Turhanlı'nın Brautigan hakkında doyurucu bir yazısı mevcuttur. Bendeki ilk baskı, 1995. Baş köşeye koyuyorum.

Ne söylenir? Akışkan cinsellik, yıldızlara savrulan misinalar, av hakkında yazılmış onca kitabın sayımdökümü, basılmadan yürünen yüzlerce çizgi, mistisizm ve kurtuluş, av ve oyun. Av ve oyun; sonucunu asla bilemezsiniz ve başladığınız noktayla bitirdiğiniz nokta arasında bir miktar değişirseniz sevinç çığlıkları atıp yeni avlara çıkabilirsiniz.

16 Şubat 2017 Perşembe

Paolo Bacigalupi - Kurma Kız

İktidar odakları, Tayland kültürü, birkaç güçlü adam, birkaç güçsüz adam, Game of Thrones'takine benzer çekişmeler, distopya.

23. yüzyılda fosil yakıtların suyunu çektiği ve mekanik enerji kaynaklarının kullanıldığı bir dünyada biyoteknoloji şirketlerinin egemenliği hüküm sürerken son özgür ülkelerden biri olan Tayland, hassas dengeler üzerine kurulmuş yapısıyla yıkıma karşı dik durmaya çalışıyor. Biyoterör büyük şirketler tarafından destekleniyor, virüsler besin kaynaklarını yok olma seviyesine getirmiş. Yayılım adı verilen ve nostaljik bir özelliğe kavuşmuş günümüz dünyasının son izleri de silinmek üzere. İnsanın açgözlülüğü koca gezegeni çöplüğe çevirmiş, giderek azalan kaynaklar yüzünden toplu katliamlar yaşanmış ve süper güçler devre dışı kalmış. Tayland direniyor, direnmeye çalışıyor. Eski dünyanın kalıntıları Tayland'a sığınmış durumda, bir zamanlar gücü temsil eden yarı yıkık gökdelenlere mülteciler tıkılmış, yükselişin sert ironisi. Kargaşaya kadar herkes bir şekilde yırtmaya çalışıyor. Birkaç karakter üzerinden yürüyen hikâyenin parçaları, kahramanların geçmişlerine yapılan dönüşler yoluyla birleşiyor.

Anderson Lake: Beyaz şeytan. Taylandlıların deyişiyle farang. Batılı yabancı demek ama anladığım kadarıyla dünyanın başına gelen felaketlerden bu çok uygar kardeşlerimiz sorumlu olduğu için terim olumsuz bir anlam kazanmış. Bağlı olduğu şirketin fabrikasını yönetiyor, fabrika megodontları -dev hayvanlar, büsbüyük, koskocaman- kullanarak enerji üretiyor ve bu enerji geliştirilen bir yayın içine hapsediliyor.

Hok Seng: Lake'in sağ kolu. Çinli. Katliamlardan birinde bütün ailesini yitirmiş ve sığınmacı olarak Tayland'a gelmiş, bir şekilde fabrikaya girerek yolunu bulmuş ama eskiden sahip olduğu ticari imparatorluğu tekrar kurabilmek amacıyla enerji yaylarının sırlarını içeren kağıtları çalabilmek için fırsat bekliyor.

Emiko: Japonlardan daha Japon, klon köle. Genleriyle oynanmış, tamamen hizmet etmek üzere geliştirilmiş bir meta-insan. Uzun süre efor gerektiren işlerde içten içe yanıyor, soğutulması gerekiyor. Buzlu suya falan sokmanız lazım.

Efendisi işler sarpa sarınca Japonya'ya dönüyor ama kendisini orada bırakıyor, Emiko da seks kölesi olarak çalıştırılıyor. Başlarda pek ağırlığı olmasa da sonlara doğru kıyametin kapısını aralıyor. Homo Deus'un günahkar kızı, yaratıcılarına verebileceği en büyük dersi vererek kıvrılsa da kırılmıyor. Megodontlarla özdeşleştirdim kendisini. Yüce gönüllü kız.

Caydi: Çevre Bakanlığı'na bağlı, Beyaz Gömlekliler denen kolluk kuvvetlerinin başı. Milletine, devletine bağlı bir görev adamı. Eski Muay Thai'ci, efsane dövüşçü. Kaçakçılık olaylarını engellemekle uğraşıyor ama feda edilebilir bir kahraman, neyi ne kadar doğru yaptığının bir önemi kalmıyor böylece. Metnin dramatik yoğunluğunu sağladığı söylenebilir; yaşamının derinliklerine en çok inilen karakterdir ve sonu gerçekten trajiktir. Siyasi güçlerin çarpışmasına kurban gider falan, üzücü.

Olaylar kabaca bunların etrafında dönüyor, birçok karakter ve yan karakter de hikâyeyi sürüklüyor.

Satır aralarındaki kurumlar/kuruluşlar/kişiler, kurgulanan dünyanın temelleri hakkında küçük ama sağlam bilgiler sağlıyor. Grahamcılar, eskinin yıkıcılıktan arınmış düzenine dönebilmek için İncil'i temel alan öğretileriyle az da olsa kendilerini gösteriyorlar. Bir nevi güncellenmiş inanç, Orange Catholic Bible benzeri.

Gibbons. Bu adam genetik bilgisiyle dünyayı yerinden oynatabilecek güce sahip, yıkımdan sağ kurtulmuş ve gizlenerek Tayland'a gelmiş. Genetik kodları çözerek yok olmuş meyveleri tekrar ortaya çıkartabiliyor. Hok Seng'in sebep olduğu salgın bir hastalığın sebebini şak diye bulup sıkılma emareleri göstermesiyle derin bir bitch please çekiyor. Tehlikeli bir adam; mücadele edecek bir şeyler arıyor. Nihayetinde Emiko'yla karşılaşarak istediği mücadeleye kavuşuyor, kızın genetiğini kullanarak doğurgan meta-insanlar yaratmak için kolları sıvıyor. Buraya döneceğiz.

Yeni dünyayı az çok anladıktan, karakterleri tanıdıktan sonra çekişme halindeki kurumlar sağ olsun, iç savaşın patlak vermesi Emiko'nun isyan bayrağını çekmesiyle gerçekleşiyor. Doğasında itaat var ama bilişsel yapısı, kodlandığı biçimin bir adım ötesine geçiyor ve daha fazla eziyete razı gelmeyecek şekilde tekrar beliriyor. Bu noktada ekstrem cinsel saldırılara maruz kalan kızımız, kodamanların bulunduğu odaya dalıp hepsini öldürüyor ve ülkeyi karıştırıyor. Lake'in de bu işte payı var; kızla daha önce tanışıyor ve aşık oluyor, ona kurma kızların özgürce yaşadığı kuzeydeki bölgeden bahsediyor falan, kızımız da kafayı kırıp, "Sizin cinsinize tüküreyim, ben gidiyorum," diyerek kırılmadık kafa bırakmıyor.

Olay odaklı bir metin, detayları anlamak için dikkatle okunması gerekiyor, hızlı bir okumaya gelmez. İyi bir distopya mıdır, tartışılır ama okunduğuna pişman etmez. Canavar gibi toplamış ödülleri zaten.

Luis Sepúlveda - Aşk Romanları Okuyan İhtiyar

Şilili -eheh, bunu on defa tekrarlayınca aptalca eğleniyorum- yazarın kurguladığı dünyada tüketim toplumunu temsil eden insanlarla dokunulmadığı müddetçe üretiminin sınırı olmayan doğa arasındaki yıkıcı ilişki, yerlilerin, belediye başkanlarının, avcıların ve ihtiyarımızın perspektifinden anlatılıyor. Yazarın şahit olduğu olaylar bunlar; çevreci arkadaşı sermayenin çeteleri tarafından öldürüldüğü sırada kitabının ödül alacağını bilmiyordu. Ödülü dostu Chico Mendes'e ithaf etmesi büyük bir jest olduğu kadar doğal da, zira yaşadığı ortamın kahramanları Mendes gibi aktivistler ve Bolívar gibi ihtiyarlar. Marquezvari bir anlatı, o diyarların duyarlılığını taşıyor.

El Idilio adlı küçük mesken, dünyayla iletişimini yılda iki kez uğrayan gemiyle kurar. Gemiyle birlikte gelen dişçinin yerlilerle diyaloglarından anladığımız kadarıyla bırakılmış insanların şehridir burası, önemsenmeyen insanlar dişlerini çektirirken bolca küfür yeseler de acılarından kurtulmaları ölçüsünde mutludurlar. Küçük yerin acıları ne kadar büyük olabilir ki? İnsanın sebep olacağı acılar kadar... Dünyanın her yerinde umursanmayan insanlar yaşar, hepsinin acısının aynı ölçüde olduğunu düşünürüm ve davranışları sebebiyle dişçiye kızarım, sonra onun da acıları olduğunu hatırlarım. Birbirini doğuran acılar bunlar, birbirinden bağımsız.

İsim bolluğunun altında ezilmeyen -António José Bolívar Proaño- ihtiyar, dişçiden kitaplarını almak için iskeleye gelir. Adamı hikâyeye katmadan önce bir iddia sonucu bütün dişlerini çektiren adamı da anlatmam lazım. Anlattım gerçi, böyle bir olay gerçekleşiyor, bir miktar para için. Yoksulluğa hiç değinmedim, kendiliğinden gelen bir şey. Parası olanın yaşamayacağı bir şehir işte, ne söylenir?

İhtiyar, aşk romanlarına tutkundur. Devletin yerleşimcilere kıyak geçtiği zamanlarda karısıyla birlikte ormanın kenarında yeni kurulan köylerden birine giderler. Kadın sıtmadan ölür, adam yerlilerin bütün uyarılarına rağmen tarım yapmakta ısrar eden ve hiçbir şey elde edemeyen, aralıksız yağan yağmurun altında ezilen diğerleri gibi yeşil cehennemden nefret eder, intikam alacağı günü bekler. Kaçınılmaz olan gerçekleşir; ihtiyar doğadan keyif almaya başlar, öfkesi diner. Yerli halk Shuarların arasına karışır, onlar tarafından kabul edilmez ama doğaya yaklaşımı takdir görür ve sunulan dostlukta teselli bulur.

Shuarlar doğayla bütünleşmiştir, toplayıcılıkla yaşayan bir halktır. Çalışma hayatına uyum sağlayan herkesin salak olduğunu düşünürler falan, Katı kuralların olmadığı özgürlükçü bir toplum. Ataerkillikten nasibini almadığı söylenebilir, aşk özgürce yaşanır. "Aşktan başka amaç gütmeyen, katıksız bir aşktı bu. İçinde sahiplenmeye ve kıskançlığa yer yoktu." (s. 44) İhtiyar ne yazık ki bu topluluktan ayrılmak zorunda kalır ve El Idilio'ya gelir. Okuduğu kitaplardan uygarlığa dair fikirler edinir ve öğrendiklerinden hoşlanmaz. Silahların insanlar üzerinde tahakküm kurması, ekonomik çıkarların ezici gücü anlamsız gelir ama onlarla yüzleşmek zorundadır, taşındığı şehrin belediye başkanı kendisine musallat olur.

Bu adamı hikâyenin zayıf halkası ilan ediyorum, derinleştirilmesi gereken biri olarak öylece duruyor, tiplikten öteye geçemiyor. Her neyse, bu adamımız devlet tarafından sürgüne gönderilmiş ve unutulmuştur, böylece yerli halkı olabildiğince sömürmek için kendinde güç bulur. Batı dünyasının beyaz misafirlerinin rahatı ve güvenliği için ihtiyarı evinden bile edebilecek kadar çıkarcı bir abimizdir. Sonlara doğru doğayı sembolize eden bir jaguarı avlaması için ihtiyarı zorlar, Yaşlı Adam ve Deniz'deki mücadeleye benzer bir durum yaratır. İhtiyarın elindeki silahtan tiksinmesi, öldürdüğü hayvanın başında kirlendiğini düşünerek hüngür hüngür ağlaması, pis elini en saf yaşamlara dahi uzatabilen iktidar baskısını lanetler.

Bir çelişki tespit etmiş olabilirim; jaguarın öldürdüğü tecrübeli bir yerli var. Normalde ormanda büyümüş insanların yırtıcı hayvanlara karşı sezgisel bir uyarı çanı geliştirmeleri gerekir ama adamımız hiç yapmaması gereken bir şey yapıp kulübesinden dışarı çıkıyor ve dey jaguara yem oluyor. Mantıklı değil açıkçası.

Bir yanda sömürü düzeni, diğer yanda doğaya bağlılığını -henüz- yitirmemiş insanoğlu... İyi örülmüş bir novella.

2 Şubat 2017 Perşembe

Eric Berkowitz - Seks ve Ceza: Arzuyu Yargılamanın Dört Bin Yıllık Tarihi

Hukukun yaşama yetişme konusunda sıkıntıları var, bu durum uygarlık ne kadar ilerlemiş olursa olsun her an, her yerde ortaya çıkabilir. Genellikle facialardan sonra benzeri bir şey tekrar yaşanmasın diye ışık hızıyla oluşturulan kanunlar görünürde problemi çözüyor olsa da kamunun yaralanan vicdanı yaşanan trajediden çok daha büyük, kanunlarla ketlenemeyecek tahribatlara yol açıyor. Ataerkil yapı pembe otobüs gibi ucube önlemler sunarak problemin kaynağını es geçiyor, günlük çözümler zaten aşağılanan insanları daha da aşağılıyor, sirk böylece sürüp gidiyor. Pembe otobüs, biber gazı, suçun karşılığı olmayan cezalar binlerce yıldan beri süren çarpıklığı engelleyebilir mi?

Berkowitz'in giriş bölümündeki yorumlarını Richelieu'ya bağlıyorum: "Vatan hainliği yalnızca tarihle ilgilidir." Cinselliğin taşıdığı suç potansiyelinin değerlendirilmesi ve suçların cezalandırılması da toplumların, iktidarın parçalanmaya karşı koyduğu tepkiye göre belirleniyor. Polanski'nin, Dominique Strauss-Kahn'ın yedikleri herzeler 100 yıl önce gerçekleşseydi cezalandırılmaları söz konusu bile olmazdı. "Bir ya da iki asır geriye veya ileriye gittiğimizde ya da bir ülke sınırını geçtiğimizde, bir toplumun zararsız eğlencesinin bir başkasının en ağır suçu olduğunu görüyoruz. Bu kitap da size bu hikayeyi anlatmayı amaçlıyor." (s. 19) Bu kapsamda eşcinselliğin nispeten görmezden gelinmesi ve dini metinlerden yola çıkılarak cezalandırılması, Batı hukukuyla Eski Yakındoğu'da ortaya çıkan yasa tutanakları doğrultusunda kronolojik bir inceleme yapılmış, örneklendirici onca olay da anlatıya renk katmış. Temelde cezalandırma yöntemleri -Foucault'nun Hapishanenin Doğuşu kitabıyla paralel okumaya açık- ve yöntemleri kullanma gerekçeleri anlatılmış.

Dürtüyü Kanalize Etmek: İlk Seks Yasaları başlıklı ilk bölümde Nin-Dada'nın trajik idamına şahit oluyoruz. Nin-Dada'nın kocası öldürülmüştü ve kadının bu olayın neden gerçekleştiğine dair hiçbir fikri yoktu. Avukatlar, kadının son derece "çaresiz ve güçsüz" olduğunu söyleme gafletinde bulundular. Meclis, kadının cinayeti işleyen üç kişiyi tanıyor olabileceğine kanaat getirdi, ki "tanımak" sözcüğünün Sümercesi "seks yapmak" anlamına da geliyor, böylece kadın öldürüldü. Son derece basit, yanlış bir yargılama. Dönemin henüz oturmamış merkezi yönetim anlayışı, şehirleri oluşturan ailelerin parçalanmamasına yönelik son derece ağır ve adaletsiz yasaların oluşturulmasına yol açtığından zinanın karşılığı ölüm olarak saptandı. Bu ve benzer yasalar sonraları İbranilerin ve Hıristiyanların yasalarına dönüştü, hükümdarların koyduğu kanunlar Tanrı'nın yasaları olarak belirdi ve uzunca bir süre kullanıldı. Kavga eden eşinin düşmanının hayalarını kavrayan kadına verilecek ceza elinin kesilmesiydi, bunun ne kadar semavi olduğu tartışılır. Aziz Augustinus, Platon gibi düşünürlerin seksi şehevi bir isteğe bağlamaları, o sıralar doğayla mücadele içinde olan insanların dişinin rahmine pek de hoşgörüyle yaklaşmamaları işin tuzu biberi oldu, arada binlerce yıl uzansa bile. Adet gören kadın öcü konumuna indirildi, Asurlularda "adet" sözcüğü "yaklaşılamaz" sözcüğüyle eşanlamlıydı. O zamanlardan enseste dayalı tonla hikâye mevcut, yine de pek çok toplumda ensest tabu olarak değerlendirilmiyordu. İlginç bir şekilde adet dönemindeki kadınlarla seks yapmaya dair pek az kanun çıkarıldı, ensestse hapis cezalarına kadar yolu olan bir çarpıklık olarak damgalandı.

Uygarlığın ilk dönemlerine ait pek çok hüküm örneği mevcut, ben dikkat çekenlerini alayım. Asurlularda bekaretin bedelini babalara ödeme sistemi Tevrat'ta da aynen devam etti. Tecavüz cezasından yırtmanın yolu babaya para ödemekti, bu kadar. Evlendiği kadının bakire çıkmadığını söyleyen biri yasal süreç sonunda babaya ağır bir görev yükletebilirdi; kızın kanlı çarşafını şehrin ileri gelenlerine vermek. Kan miktarı yeterli bulunmazsa kız baba evinin önünde taşlanarak öldürülür, eğer tam tersi bir karar verilirse damat dövülür, gelinin babasına tazminat verir ve boşanması yasaklanır. Berkowitz'in de üzerinde özellikle durduğu gibi kadının rızası, mutluluğu hiç önemli değildir. Kanunlar dibine kadar ataerkil anlayışın ürünüdür. Bakirelik, doğacak çocuğun eşe kendisine ait olduğuna dair bir ispat olarak görüldüğünden önemlidir. Binlerce yıldan sonra görüyoruz, ne yazık ki bu anlayış hala sürüyor. Örtünme olayı da bunun bir uzantısı; peçesiz gezen kadınlara inanılmaz cezalar uygulanıyordu, eşini öldüren adam sağlam bir gerekçesi olduğu taktirde ceza bile almıyordu. Sarayda bir erkekle bir kadının yan yana durması yasaktı ve hatta akrabası olmayan bir kadınla seyahat eden erkek, kadının eşine para ödemeli ve kadını cinsel bir amaçla yanına almadığını kanıtlamalıydı. Kantarın topuzu iyice kaçmış yani.

Nehir cezası da cadılık dönemine kadar gelmiş bir uygulama. Suçlanan kadın nehre atılıyor, boğulursa suçu ispatlanmış sayılıyor. Akıl almaz kanunlar, cezalar var, kadınlara edilen zulmün haddi hesabı yok.

Antik Yunan, ikinci bölüm. Bereket Tanrıçası'nın pabucu dama atılmış, her yerde dik penisiyle Hermes heykeli var. Kadının işlevi tamamen fiziksel, kocalar diledikleri gibi gönül eğlendirebilir. Bu durumun önüne geçmek, eşler arasındaki yakınlığı sağlamak için Solon, eşlerin ayda üç kez seks yapmasına dair bir yasa koyuyor.

Çok affedersiniz, oha be birader.

Eşcinsellik, Platon'un başlangıçta insanın üç cins olarak yaratıldığını söylemesiyle mevzuya bir anlamda meşruluk kazandırıyor. Spartalılarda erkek çocuklar 12 yaşına gelince saygın erkeklerin eğitimine teslim ediliyor, eşcinsellik de bu eğitimlerin bir bölümü. Pasif eşcinsellik alay konusu oluyor, Aristofanes'in şiirlerinde kendine yer buluyor. Askerler arasında eşcinsellik geniş bir yayılma alanı buluyor, yasak değil. Günümüzdeki duruma bakın bir de.

Roma, üçüncü bölüm. Dionysos mezhebine yönelik akıl almaz vahşetle başlıyoruz, şehvetin bastırılması oldukça kanlı. Pasif eşcinsellik ölüm cezasına kadar yolu açık bir suç, aktifliğe herhangi bir ceza verilmiyor. Nasıl işse bu. "Roma'nın gücü, kadınları hizada tutmaya ve erkeklerdeki dişiliği engellemeye bağlıydı." (s. 104) Soylu sınıfın gözünde fahişeler, hayvan dövüştürücüleri ve gladyatörlerle birdi. Orduya katılmaları, evlenmeleri ve devlet hizmeti almaları yasak. Şahitlik bile yapamıyorlar zira zerre kadar onurları yok. Buna rağmen toplumu bir arada tutan önemli etkenlerden biri fuhuştu, şehirlerde fuhuş bölgeleri kuruldu ve fahişeler iffetli bir yaşama zorlandı. Çoğu intihar etti. Aile birliğini yıkmalarını engellemek için birbirlerine sadık eşleri ödüllendiren yasalar kondu. Cezalar büyük ölçüde Marcus Porcius Cato tarafından oluşturuldu, Roma'nın kana doymazlığı iç işlerde de sürdü.

Roma'dan Wilde'a kadar geliyor olay, Wilde'ın yargılanmasıyla son buluyor. Üzücü bir örnek aslında Wilde, yanlış zamanda tutkularının peşinde koşan, yargı sürecini pek iyi yönetemeyen bir adam. Kitabın Turing'le son bulmasını isterdim ama o olay yok. Olsun.

Oldukça kapsamlı bir araştırma, cinsellik ve hukuk konusunda iyi bir kaynak.

29 Ocak 2017 Pazar

Lewis Wolpert - Bilim Sağduyuya Karşı: Bilimin "Doğal Olmayan" Doğası

Zonguldak'ta çalıştığım son sene okula yeni bir fizik öğretmeni gelmişti. Parlak bir zeka, değerlendirilememiş bir yetenek. Sohbetlerimizden birinde, "Düşünce yapısını bilimin şekillendirdiği insanların, bilim adamlarının zihinlerini sokaktaki insanlarınkiyle birmiş gibi düşünmemek lazım. Dünyaya daha farklı bir pencereden bakıyorlar; analitik zekaları öyle gelişmiş olabilir ki onlar için her şey sayılardan, verilerden, neden-sonuç ilişkilerinden ibaret olabilir," demişti. Wolpert bu durumu sistemleştirmiş; bir kefeye bilimi, diğerine sağduyuyu koymuş ve olabildiğince hassas bir ölçümle argümanlarını sunmuş. Kendisi de bir bilim insanı, embriyoloji dalında araştırmacı biyolog. Uzmanlığında boğulmadan, okuru da boğmadan güzel bir araştırmaya imza atmış.

Epigraflardan biri Asimov'dan: "Bilimin nasıl çalıştığını anlamayan bir halk son derece kolayca cahillerin pençesine düşebilir... anlamadıklarıyla alay edenler ya da bilimcileri günümüzün paralı askerleri, militarizmin araçları olarak ilan eden slogancılar. Aralarındaki... fark... anlamak ve anlamamaktır... Ayrıca bir yandaki saygı ve hayranlıkla öbür yandaki nefret ve korkunun farkıdır." (s. 9)

Giriş bölümünde BK'nin de katkısıyla bilimin açılmaması gereken bir kutu olarak algılanmasıyla birlikte distopik gelecekten kaçılamayacağı korkusu üzerinden bir başlangıç yapılıyor. Sanatın yaratıcılığıyla bilim birbirinden tamamen kopuk değil aslında; nebulalar, gök cisimleri, zamanın fantastik, günümüzün olabilir yaratıları kaynaklarını sanatta buldular zira insanın hayal etme gücünün bir sınırı yok. Bu noktada bilimsel yaratıyla bilimsel yöntemi ayırmak gerekiyor; Clarke'ın uzay araştırmalarına dayanan romanlarında ilki mevcut ve herkes tarafından anlaşılabilir, ikincisiyse bilimin asıl kimliği: Araştırmak, sonuca ulaşmak, sonucu kanıtlanabilir hale getirmek ve yanlıştan dönebilmek. İkincisi bilimin izlemesi gereken yol ve laboratuvarlardan başka bir yerde uygulanamaz gibi duruyor, en azından sosyal yaşamda. Terminoloji bilgisi, soyut düşünme becerisi, deneyler, halkın anlayamadığı ve haliyle konuşamadığı bir dil haline geliyor. Bu bir anlamda kutsal olandan uzaklaşmak demek, öyle bir misyon taşımamasına rağmen Tanrı'yı öldürdüğü düşünülen bilime karşı reaksiyon gösteriliyor ve sağduyu/sezgi yüceltiliyor. Bilimin belli bir noktaya kadar sezgiyle dirsek teması var ama sonrasında işi bilimsel süreç devralıyor, olması gerektiği gibi. Sağduyu ve sezgi hataya açıktır, bilimsel yöntemin aksine. Doğadışı Düşünceler adlı ilk bölüm bu görüşe ayrılmış. "Bertrand Russell'ın işaret ettiği gibi hepimiz şeylerin gerçekten olduğu gibi göründüklerine kanan 'safdil bir gerçekçilik'le yola çıkarız ve çimenin yeşil, taşın sert ve karın soğuk olduğuna inanırız. Oysa fizik bize çimenin yeşilinin, taşın sertliğinin ve karın soğukluğunun bizim kendi deneyimlerimizle bildiğimiz yeşillik, sertlik ve soğukluk olmadığını, tamamen farklı şeyler olduğunu öğretir. Hatta aynı şey ekonomi için de doğru olabilir. Nobel ödülü sahibi James Meade mezar taşına şu sözlerin yazılmasını istemişti: 'Bütün yaşamı boyunca ekonomiyi anlamaya çalıştı ama sağduyu her zaman onu yolundan alıkoydu.'" (s. 21) Tabii işin buraya kadar olan kısmı gözlemlenebilirlikle ilişkilidir, iş belirsizlik ilkesine doğru kaydıkça su bulanıklaşıyor. Hayal ediyorum; belki de o noktayı da anlayabilecekse insan, bilimsel yöntemin getirdiği belli bir aşamadan itibaren sezgileriyle harekete geçmesi gerekir. Kim bilir?

Sağduyuyla bilimsel düşünceyi çocuklar ve yetişkinler üzerinden değerlendirir Wolpert, çocukların sezgisel dünyasında sebep-sonuç ilişkilerinin varlığından söz edilemez, keza animizmin ortaya çıkması da böyle bir boşluğun ürünüdür ve günümüzde animistik düşünceye rastlanan topluluklar hala vardır, bilimsel düşünceye en uzak olanlar da haliyle onlar. Neyse, bu mevzuya Homo Deus'u anlatırken gireceğim. Hume'un getirdiği nedensellikse her şeyi mantığa oturtmaya çalışan insanoğlu için temel dayanak haline gelmiş durumda. Böyle bir düşünme yapısıyla da kronolojik boyutun ötesine geçemiyoruz, iş Arrival'a geliyor bu noktada da. Bir çizgi üzerinde ilerliyoruz ve arkamızda bıraktıklarımızın yanımızdakiyle ve önümüzdekiyle bir bağlantısı olması gerektiğini düşünüyoruz, bu da yanlış bağdaştırmaya yol açıyor. Dar ve uzun kaptaki su, geniş ve kısa kaptakine göre daha çokmuş gibi geliyor, zira insanoğlunun yükseklik algısı genişliğe göre daha baskın. Sadece tek bir örnek bu, Wolpert birçok örnekle konuyu zenginleştiriyor.

Teknoloji Bilim Değildir başlıklı bölümün temelini anlatıp geçiyorum. Bilimin mantığını yukarıda anlattım, teknolojide olay işlevsellik temelinde yükseldiği için metodoloji farkı var. Temel prensiplerin bulunması bilimin işi, kullanılması ise teknolojinin. Teknoloji bilimsel bir veri yaratmıyor. İşin uygulama safhası gibi düşünebiliriz. "(...) Bir yapıya etki eden güçleri doğru ve kesin olarak hesaplamaksa ancak 18. ve 19. yy.'da mümkün oldu. Ancak bu bilgi yapı sanatlarında ilk kez 19. yy.'da uygulanmaya başlandı. Bundan önce yapılan yapıların hiçbirinde bugünkü modern mühendislikte kullanılan bilimsel prensipler kullanılmamıştı. Onlar muhtemelen '5 dakika' kuramını uyguluyorlardı: Eğer bir yapı payandaları kaldırıldıktan sonra 5 dakika süreyle yıkılmadan durabiliyorsa sonsuza kadar ayakta kalacağı varsayılırdı." (s. 50)

Thales'in Yükselişi: Batı ve Doğu nam bölümde insanı "mitolojinin deli gömleğinden kurtaran" Thales'in bilimsel bakış açısını doğuran başarısı anlatılıyor. İnsan, Thales'le birlikte ilk kez doğayı gözlemlemeye ve çıkarımlarda bulunmaya başladı, genel-geçer kuralları ilk kez bu dönemde keşfetti. Aristo, bilimsel merakını sezgilerinden yola çıkarak dindirmeye çalışıp yanlış sonuçlara ulaşsa da mantığının durmadan cevap arayıcı niteliği bilimsel yönteme yol gösterdi. Tabii uygarlıkların kurdukları kozmolojiler bir müddet daha devam etti, Anlatının Gücü'nde de değinildiği gibi insanları bir arada tutmak için hurafelere, inançlara ihtiyaç vardır ve egemen sınıfın bir enstrümanı olarak inanç günümüzde hala varlığını sürdürmektedir ama tokatlanmadığını da söyleyemeyiz. Yunan düşünürlerin ellerinden öperiz. Tabii bilimin mezar taşları üzerinde yükseldiğini de söylemeden geçmemek lazım, her bir buluş başka bir soruya yol açmakta ve doğru bilinen yanlışlar bilimin ışığında düzeltilmekte, bu durumda Aristo'nun mekaniği de çoktan çöpü boyladı ve fikir üretilmesine katkıda bulunduğu için saygıyla hatırlanıyor.

Şunları anlattım ve kitabın yarısına dahi gelemedim, siz tamamını okuyunuz. Çeviri rezalet, imla kepaze ama bir müddet sonra toparlıyor, sanıyorum kitabın yarısından sonra gerekli çalışma başlamış. Her neyse, aydınlanınız.

28 Ocak 2017 Cumartesi

Rebecca Solnit - Yol Aşkı: Yürümenin Tarihi

Solnit, yürümenin yarattığı büyüye başka bir kitabında değinmişti, bu kez mevzuyu derinleştirmiş ve yürümenin felsefi, psikolojik, ekonomik vs. pek çok yönüne değinmiş. Oldukça kapsamlı bir araştırma, yürümeyi seven okurlar için eski bir dostu dinlemek gibi olacak bu kitap. Küçükyalı sahilde bir aşağı bir yukarı yürümekten iflah olmadığımdan keyifle okudum.

"Sadece yürümek dünyayı değiştirmiş değildir fakat birlikte yürümek, şiddete, korkuya ve baskıya karşı durabilen sivil toplumun bir töreni, aracı ve güçlendiricisi olmuştur. (...) İzole edilmiş ya da edilgen bir nüfustan pek de yurttaş olmaz." (s. 12)

Giriş bölümünde bir sivil eylem olarak yürümenin kısa tarihini buluyoruz. Yürüyüş, insanların istatistiklerden çıkıp birkaç sayıdan çok daha fazlası olduğunu göstermek için yaptıkları en başarılı ve etkili sivil itaatsizlik işlerinden biri. Bu, belirli bir alan içinde yapılabileceği gibi daha sembolik güzergahlarda da gerçekleştirilebilir; darbe girişimini protesto etmek için yürüyen adam ve 15-16 yıl önce kızıyla oğlunu trafik terörüne kurban verdikten sonra yollara düşen adam, İstanbul'dan Ankara'ya yürüdü. Ülkenin en kalabalık şehrinden idarenin başkentine giden yollarda, sokak aralarında, geniş caddelerde, dik yokuşlarda atılan her adım, kokuşmuşluğa ve insanı onursuzlaştıran her türlü çarpıklığa karşıdır.

Solnit hem dahil olduğu eylemleri, hem de yürüyüşün tarih boyunca nasıl algılandığını, insanları nasıl değiştirdiğini anlatıyor. Kendi hikâyelerini de anlatarak iki ayağı üzerinde doğrulan ilk insandan günümüze nedir, ne olmuştur, sayıp döküyor. Bilgiçlik taslayan adamları da unutmamak lazım, feminizminin okları mantıksızlığa yelken açmış adamları delik deşik edecek.

İlk bölümde yürüyüşün insanı değiştirici etkisi, Romantizm'in hac yolculuklarıyla bağdaştırılarak inceleniyor. Teknolojinin bu ilerlemeciliği baltalaması da arada kendini gösterecek, zira evde oturup bilgisayar başında dünyayı gezmek mümkün, her sokağın fotoğraflandığı, izlenebildiği zamanlarda yaşıyoruz, interaktif kanallar yoluyla dünya hakkında bilgi edinmek mümkün ama yaşamı baltalayan en önemli kalemi gömmeden olmaz. Koşu bantlarının, ev egzersizlerinin ve algı yönetimi sayesinde insana doğadan kopmadığını empoze eden reklamların mutlak bir hayattan/sokaktan koparma, doğadan soyutlama başarısı gösterdiği günümüzde yerinde sayan adımlar atmak yerine ilerlemek, her adımda farklı bir manzaraya şahit olmak ve düşünce zenginliği kazanmak çok daha önemli bir hale gelmiş durumda. Karikatürleşmiş bir yıkım: The Kids From Room 402 adlı çizgi filmi bilirsiniz, çeşit çeşit tipin bir sınıfta toplandığı güzel bir iştir. Bir bölümde Nancy adlı kızımız kurabiye satarak rozet kazanmaya çalışmaktadır. Kurabiyeleri kime satacağını düşünürken bir spor salonunun önünden geçer, içeride camın önünde üç kilolu insan bön bakışlarla yürümektedir. Nancy üç kişiye kurabiyeleri gösterir, bir iki tanesini ağzına atıp yalanır falan. Elemanların mutsuzluktan çökmüş yüzleri aydınlanır, paralar cepten çıkar, kutu kutu kurabiye alırlar. Zannımca her şeyi anlatıyor bu sahne. Kamusal alanlar terk edilmiştir, insanlar salonlara tıkışmıştır ve kendileri için daha iyi olacağı düşünülen düzenlemeler yapıldığı zaman tepki veremeyecek bir hale gelirler. Bomboş duran parklar, yürünmeyen yollar bina olduğu zaman kimsenin sesi çıkmayacaktır, zira parklarda geçirilen zamanın yerini AVM'lerde boşa harcanan onca zaman almıştır, daha bir sürü şey. Klasik hikâye, uzatmıyorum.

Solnit, yürümenin insanoğlu için bir araç olmaktan çıkıp bilinçli bir kültürel faaliyet olarak değerlendirilmesini Rousseau'ya bağlar. Peripatetikler, Stoacıların zamanında yürümeye dayalı kendi felsefi sistemlerini sürdürüyor olsalar da modernizme omuz verildiği zamanların ilk neferi Rousseau'dur. Sonrasında Mill, Hobbes, Wittgenstein ve özellikle Kant, yürüyüş işini sürdüren değerli isimler.

Rousseau, Tanrı'ya hakaretten hapse atılan arkadaşı Diderot'yu ziyaret etmek için altı millik yolu yürümek zorundaydı ve bunu sürekli yapıyordu. İyiliğin kültürel bir olgu olduğu, İnsanın Cennet'ten kovulmasıyla birlikte doğayla olan iletişimini kaybettiği ve Hıristiyan inancının bunu geri getirebilecek olması o zamanların yürüyüşlerinde gizlenmiş yorumlardır. "Felsefi yürüme yazını Rousseau'yla başlamışsa bunun nedeni, içinde derin düşüncelere dalıp gittiği koşulları tüm ayrıntılarıyla belgelemeye değer gören ilk kişi olmasındandır." (s. 45)

Kierkegaard da bir diğer yürüyüşçülerden. Kalabalıklara ihtiyacı olduğunu, onunki kadar gergin bir zihne tahammül edebilmek için yaşamın sürekli değişmesi gerektiğini ve bunu sağlayan en önemli aracın da yürümek olduğunu söylüyor.

Yürümenin postmodern açılımı da dikkat çekici. Aşırı soyutlanmış bir beden algısı, insana bir bedene sahip olmadığını düşündürüp deneyimlerin değersizliğini dikte ediyor. Susan Bordo'nun dediği: Beden, aman ve mekana ait oluşumuzun, insanın sınırlı algısının bir metaforuysa o zaman postmodern beden bir beden bile değildir. Yolculuk, akışkanlık izleği ele alındığında bedenin önemi göz ardı edilmekte, zira uçaklar, arabalar, trenler, aklın ikametini önemsiz kılıyor.

Bilimsel bölüm: İki ayak üzerinde durmaya dair birçok teori mevcut ve Solnit kadınları aşağılayan bir iki teoriyi sıkı bir biçimde eleştiriyor. Eğlenceli... Erkek egemen bilime şamar indirilmiştir.

Şehir planlamasından Wordsworth'e, Woolf'tan Zen'e, dinlerden sembolik yürüyüşlere kadar pek çok konuda döktürüyor Solnit, şiddetle tavsiye edeceğim bir kitap.

26 Ocak 2017 Perşembe

David Peace - Tokyo Sene Sıfır

"'Ben bir kadınım,' diye fısıldıyor. 'Gözyaşlarından yapılmışım.'" (s. 55)

Savaş sonrası toplumlarında kadınların yaşamlarını sürdürebilmek için yapmak zorunda kaldıkları şeyler -sanırım- savaştan çok daha korkunçtur. Ataerkil düzende büyük çocukların kavgalarında milyonlarca küçük kardeş ölür ama asıl geride bıraktıkları kadınlar ölür. Güvenlik ihtiyacı yüzünden istemedikleri birlikteliklere sürüklenirler, o andan itibaren alternatif bir yaşam yaratmak zorunda kalırlar. İstedikleri bu değil ama o koşullarda sağ kalabilmenin başka bir yolu da yok. Savaş sırasında Yahudilerle birlikte olan Almanlar, Almanlarla birlikte olan Yahudiler -ki bu ayrımı yapabilmek bile başlı başına utanç verici bir durumdur- öldürülmüştür. Aynı şey ABD'de beyaz-siyah çatışmasında da görülür, mevzu çok daha gerilere de götürülebilir elbet ama burada önemli olan, yıkılmış bir ülkenin tam kalbinde geçen polisiyenin temelinde yatan şey kadınların savunmasızlığı ve onurlu bir toplumun yenilgiye karşı geliştirdiği tepki. Yiyecek bir şeyler bulmak için erkeklere boyun eğmiş kadınların öldürülmesi, katilin kim olduğunu bulma oyunu orijinal değil elbette, Peace'in yaratıcılığı daha çok derin araştırmalar sonucu tekrar yarattığı enkaz bir ülkenin panoramasında ve manzarayı sunarken kullandığı anlatım tekniklerinde.

Tekrar eden tümceler, kelimeler. Dedektif Minami'nin aklında sürekli aynı sözcükler dönüyor ve bu sözcükler bölümlenmiş anlatıları birbirine bağladığı gibi Minami'nin psikolojisinde bir yamuk olduğunu sezdiriyor. Küçükleri içeren büyük bölümler var, her bir büyük bölümün başında birinci tekilin zamanı bilinmeyen olayları anlattığı kısımlar mevcut. Bölük pörçük hepsi, başta bunalımlı bir zihnin zırvalamaları olarak görülebilir ama sonlara doğru Minami'nin yaşadıkları ortaya çıktıkça anlam kazanıyor.

Tekrarları ülkenin savaştan henüz çıktığı, ABD'nin iç işlere son derece müdahil olduğu ve toplumsal utancın havanın sıcaklığından elbiselere kadar her yere sindiği bir zamanda, binlerce parçaya ayrılmış kente/ulusa/topluma dair bir hafıza kaybı ürünü olarak görmek mümkün. Geçmişin parçalandığı, geleceğin karanlığından hiçbir şeyin görülemediği Japonya'da/Minami'de tek anlamlı olgu, dünyayla bütünleştirildiği halde hiçbir çıkar yol sunmayan sözcüklerde gizlidir. Güneşin batışa geçtiği imparatorluk, yıkılan umutların bulvarı.

Kimse göründüğü gibi değil. Minami'nin dahil olduğu polis teşkilatında kişisel çıkarlar öncelik kazanmış durumda. Adamımızın bağlantı kurduğu mafya babası, Minami gibi pek çok polisin ipini eline almış ve koca teşkilatı istediği gibi yönetecek güce sahip. Cinayet soruşturmasının arka planında eski dünyaya ait, değer verilen kişilerin ölümlerinin gizemi çözülmeyi bekliyor. Minami, katili aradığı kadar patronunun istediği bilgileri de arıyor ve kendine saygısı doğrultusunda -ki bundan pek de kalmadığı söylenebilir- köstebeklik yapıyor, bağımlısı olduğu ilaçlar ve para için. Parayı eşine ve metresine götürüyor, vicdanını rahatlattığını düşünüyor ama soruşturma ilerledikçe akıl sağlığı pek de olumlu sinyaller vermiyor. Çözülmeye hiç girmiyorum, böyle kalsın.

Şerefli mağlubiyet söz konusu değil, zira kendi kurallarıyla oynanmayan bir oyuna dahil oldular. Bombalanan şehirlerde parlak günler enkaz altında kaldı, çürüme ve dağılma herkes gibi Minami'yi de vurdu. Kişisel bir trajediden toplumsal acıya, Peace'in kurduğu dünyada savaştan olabildiğince uzak durmuş kişiler dahil kimse bu utançtan kurtulamayacak.