20 Nisan 2017 Perşembe

Thomas Bernhard - Kireç Ocağı

Persona. Yazlıkta kadın diğer kadına aynı anda iki benliğe, çok benliğe sahip olmanın zorluğunu anlatır ve her şeyin komediden ibaret olduğunu söyler, tutunulan fikirlerle yapılanlar bir olmalı yoksa insan parçalara ayrılır, insan parçalı ve karbon bazlı yaşam formudur, incelendiği kadarıyla budur, bir yaratıdır, başkalarınca yaratılır, kendini birleştirir, bulunduğu yer mühim değildir, coğrafya değişir, yolculuk haricinde de değişir, dünya değişen bir varlıktır, yaratı değişen bir varlıktır, yaratının alacağı biçimlerin sınırı yoktur, öyleyse yaratıyı yaratmanın özünde ne yatar, düşüncenin maddeleştirme dürtüsüne karşı konamayacak kadar çekici ne vardır, düşünceler meta-yaratılar mıdır, yaratılar düşünce halinde daha mı maddeseldir, böylesi bir çıkmazı bir kireç ocağında çözmeye çalışmak Konrad'a, tekerlekli sandalyeye mahkum eşine, civardaki insanlara kalmıştır ki ne anlatıldıysa çevredeki insanlardan ve sigortacı olan anlatıcının öğrendiği kadardır, dolaylıdır, ilk ağızdan duyulmayandır ki Konrad anlatmak yerine İşitme nam incelemesini yazmayı, yazmaya çalışmayı, kireç ocağına kapanıp kağıtları önüne çekerek yazmak için kıvranmayı tercih edecekti, daha önce hakkı verilerek anlatılmamış, hiç anlatılmamış, hep anlatılmış ama hakkı verilmemiş bir konuyu kağıtlara dökmeye çalışacaktı ve başarısız olacaktı, düşündüğü ölçüde de başarılı olacaktı, çok fazla bilgi, çok fazla teori, çok fazla çıkarım fışkırmak için bir kanal arayacak ama bulamayacaktı, bütün şartlar sağlanmış olmasına rağmen kapalı kalacaktı, üç veya dört katlı evin her yanı siyaha boyanmış olmasına rağmen, kapıya gelenler geri çevrilmesine, mektuplara cevap verilmemesine, izole bir yaşam sürülmesine rağmen bir yol bulamayacaktı, yol çoktan aranmıştı, Konrad eşiyle neden evlendiğini bilmemesine rağmen evlendi, muhtemelen hasta olan kadının kendine muhtaç olacağını düşündü ve egosunu dürttü, ailesinden görmediği ilgiyi görecekti, yarım kalan eğitimini kendi imkanlarıyla, kendi öfkesiyle tamamlayıp eşinin kendisine muhtaç olmasını da kendine ekleyerek istediği gibi yaşayacaktı, hayatının en güzel yıllarını kendi istediği gibi biçimlendirecekti, otuzundan ellisine kadar yollara düşmeyip yazacaktı, yazmaya çalışmadığı söylenemez, gittikleri ülkelerden biletler, broşürler birikti, tekerlekli sandalyeye bağlı olan kadın iyi bir gezdirildi ama inceleme bir türlü yazılamadı da ne oldu, bir kentin aşırı sıcağı, bir diğerinin gürültüsü, bir diğerinin insanı, bir diğerinin kokusu bunaltılara yol açtı da ne oldu, Konrad yeğeninin fahiş fiyata sattığı kireç ocağına kapandı, eşinin yeğenine satmaması için baskı kurmasına rağmen satın aldığı kireç ocağına kapandı, yıllar boyunca bankadan aldığı borçlarla ayakta durarak kapandı ki nihayetinde banka, polis, resmi görevliler, adaletin temsilcileri, kokuşmuş ve kurtulunması gereken adaletin temsilcileri kapıya dadanınca, kapıyı yıkarcasına çalınca, kapının açılmayacağını bilmezcesine çalınca Konrad'ın son bir kez masaya oturması gerekti, elde silah, elde mürekkep, eşe birkaç kurşun, yakışıklı bir cinayet, kadının kurtuluşu, Konrad'ın da, belki de yıkımın tamamlanışı beş yıllık bir zaman almadan önce Konrad'ın eşsiz deneyi çıldırışlarının bir yanını oluşturdu ki günlerce, aylarca hep aynı sessiz harfleri, hep aynı sesli harfleri eşinin kulağına bağırdı, fısıldadı Konrad, hep aynı harfler ve hep aynı tepkiler, yıllar boyunca sürdü bu, kadının kaçışı yoktu, kocasının deliliğine bir süre boyun eğdi, uzunca bir süre boyun eğdi ve ortaya kendi deliliklerini sürdü, artık giyemediği elbiselerini giydi, eski fotoğraflara baktı, üstleri başları yırtık pırtık olmasına rağmen Konrad'a eldiven örüp söktü, bin tane eldiven örüp tam sonuna gelmişken hepsini söktü, hep aynı sesleri duymaktan yaşamını söktü ve söylentilere göre ölmek istediği için Konrad onu vurdu, söylentilere göre Konrad çocukluğundan beri kireç ocağında oturmak istiyordu, sosyal yaşamdan tamamen yalıtılmış ki insan insanlarla sadece kirlenir, insan başkalarıylayken hiçbir zaman kendisi değildir, kendi başınayken bile kendi olmayabilir, kendimiz nedir, nasıl biridir, belki bunların bir sabiti olarak incelemesini yazmak istedi Konrad, dış doğadan korktuğu ölçüde iç doğasını yansıtmak istedi, gönüllü çalışma zindanında insanların nasıl duymadığını, nasıl anlamadığını anlatmak istedi, mobilyaları ve objeleri yanlış yere koymak istedi, hiçbir şeyin yeri belli değildi, bir süre sonra yeri belli olmayan şeyler satıldığı zaman, para giderek suyunu çektiği zaman bir dertten kurtulmuş oldu Konrad, eşyalardan kurtulmuş oldu ve boş duvarlara, boş odalara bakarak evin boşluğunu teyit etmek istedi, yüzlerce kez odalara girip çıktı, kireç ocağının boşluğuna emin oldu ve daha da boşaltmak için duvarları siyaha boyadı, eşi Kropotkin'den nefret ederdi ama Konrad'ın okumak istediği başka bir şey yoktu, bazen eşinin istediği kitabı okurdu ama bazen, deneylerden sonra, yemekten sonra, yazamadığı incelemeyi yazmayı yeterince düşündükten sonra, yazmanın, yaratmanın imkansız olduğunu anladıktan sonra, uygun zamanın hiçbir zaman gelmeyeceğini anladıktan sonra eşine kitap okudu, onu giydirdi, besledi, yaşattı ve öldürdü, incelemenin yerine eşini koydu, insanları koydu, ne gördüyse onu koydu çünkü bir insanın yaşamı da sanat eseridir ve sanatını mutluluktan uzak bir zirveye koydu Konrad, çocukluğunun duygusal boşluğunu bu sanatla yaşattı ki çocukken bir şeyler eksikse yaşamın geri kalanında da bir şeyler eksiktir; babanın yokluğunda erkeklere nefret duyulabilir, annenin yokluğunda terk edilme kaygısı doğabilir, insanlar sevilmeyebilir çünkü bütün sıkıntının kaynağı insanlardır, mutluluğun pek bir önemi yoktur, bir ağaç mutludur ve bakıştığı insan da mutlu olabilir, öyleyse bir insandan neden mutluluk beklenir, insan neden sosyal bir varlıktır, sosyal bir varlık olmak zorundadır, iletişim kurabilmenin doğrulardan ve yalanlardan ibaret olması sosyalliğin bir yaratısı mıdır, insanın bir yaratısı mıdır yoksa Avusturya'nın o çokça bahsedilen çürütücü havası mıdır, pencereden bakınca pek fark edilmiyor, Konrad'ın fark edecek bir alımlayış biçimi yok, Konrad yazmak zorunda, annesine, babasına, eşine, Avusturya'ya, doğaya, bankaya rağmen yazmak zorunda, kendine rağmen, deliliğine rağmen, deliliği yaratan doktorlara rağmen, kendisini sürekli rahatsız eden insanlara rağmen, onlara çoğu zaman hayır der, hayır, beni rahatsız etmiyorsunuz, hayır, sizin yarattığınız huzursuzluğun yardımıyla düşünebiliyorum, yazmanın o kadar önemli olduğunu düşünmüyorum, aslında düşünüyorum ama siz olmasanız düşünmeyecektim, o zaman var olunuz sayın insanlar, size sonsuz lanet, bu başyapıtı bitiremememin altına imzanızı atın, yakışıklı olsun, koyduğum noktalardan sonra gelen devam cümleleri, koyamadığım noktaların sebebi, cinnetim sizin eseriniz, ben sizin eserinizim, beni sizler yarattınız, sağ olun, alkışlar benden. "Fakat Konrad'ın söylediğine göre, biri ona eşlik etse bile insan yalnız başına ilerlermiş, yalnız başına ve gittikçe büyüyen bir yalnızlığa doğru ilerlermiş. Ve gittikçe büyüyen bir karanlığa doğru yalnız ilerlermiş, çünkü düşünen insan daima gittikçe büyüyen karanlığa doğru yalnız başına ilerlermiş." (s. 55)

18 Nisan 2017 Salı

Alessandro Baricco - İpek

Herve Joncour'nun aynı detaylarla verilmiş yolculuklarını yolda olma durumunun, yolun getireceklerinin bilinmemesi mevzusunun heyecanına ve sonucun yarattığı durgunluğa -zıtlar birlikte var olur, yaşamak için çok istediğiniz bir şeyi elde edin- bağlıyorum. Trenle Viyana, Budapeşte, Kiev. At sırtında Baykal Gölü'ne kadar iki bin kilometrelik yolculuk. Her yolculukta orada yaşayanların Baykal'ı farklı isimlerle andığını görürüz, bu da her seferin farklı bir sona ulaştığını imler. Coğrafya aynı, isimlendirmeler farklı, öyleyse sabit olanlar o kadar da sabit değil. Joncour'nun eşi Hélène'le yaşadığı ilişki sabit gibi görünebilir, Japonya'da aşık olduğu kızla arasında olanlar bambaşka görünebilir ama aşkın kimliği sabittir, alışkanlıkların da. Tabii ikisi birbirinin yerine geçmediği müddetçe. O halde sabit olan nedir?

Baricco'nun Emmaus'ını okuyup tembellikten yazamamıştım. Genç kuşak diyeceğim ama doğru olmayacak, günümüz İtalyan edebiyatının temsilcilerinden olan Baricco'nun metinleri oyuna açık bir gerçekliğe sahip. Meseleler iyi. Güzel yani, tavsiye ederim.

İpek, 1861'de Fransa'da nadir bulunuyor. Joncour'nun ipek işine girmesiyle birlikte patronunun da onayıyla Japonya yolculukları başlıyor. Bilinmeyen bir dünya, Batılıların katledildiği zamanlar. Silence'ı izlerseniz fikir sahibi olabilirsiniz. Meiji hadisesinin eli kulağında, çok uygar Batılılar demokrasi götürmek üzere. Götürüyorlar da, anlatının tam ortasında her şeyi koparıp atan bir savaş çıkıyor ama öncesinde yolculuklar başlıyor.

Egzotik, bilinmeyen bir dünyaya yaptığı yolculuklarda istediğini buluyor Joncour, varlığıyla yokluğu bir olan kaliteli ipek. Teninde bir his duymuyor insan, ama orada işte. İncecik. Kolaylıkla görmezden gelinebilir. Farkına varıldığında çok geç olabilir. Metafor tabii, olay ipekten ziyade Joncour'nun aşkında. Japonya'da kendisine ipek sağlayan adam Hara Kei'nin kucağında yatan bir kıza/kadına vurulur adamımız, kız çekik gözlü değildir, hiç konuşmaz, hiçbir tepki vermez. İlk yolculukta. İkincisinde adama bir not verir, geri dönüşünü beklediğini söyler. Üçüncü, dördüncü, beşinci yolculuk... Sonuncuda savaş başlamıştır, Hara Kei ve insanları köyü terk edip göç etmektedir, Joncour küçük bir çocuğun yardımıyla onları bulur ve çocuğun asıldığını görür, Japon geleneklerine göre yaptığı büyük bir suçtur. Adamımız geçmemesi gereken sınırı geçer ve başka bir kültürün verdiği cezayı çeker. Aslında yabancılığın getirdiği bir şey de değildir bu; makro ölçekte bir iç çatışmadır. Yolculukların arasında eşiyle yaptığı yolculuklarda Hélène'i ne kadar çok sevdiğini hatırlar ama Japonya'daki kızı özlemekten alamaz kendini. Uzağın getirdiği, kavuşulamayanın yarattığı bir duygu. Gitmek çare değil, kaldığı zaman da bulunduğu yerde değil. Hayatı bir noktaya sabitlenmiş, kendinden çok uzağa. İpek, var olup olmadığı önemli mi artık?

Hara Kei'nin kuşları. Sevdalı olan bir kuşu salar, kafesten kurtarır ve kuş özgürlüğünü haykırırken kendi aşkını da duyurmuş olur. Son yolculukta yanan köye gelen adamımız, kuşların serbest kaldığını görür. Kız bırakmıştır, ya da yangından kurtulmaları için bir başkası. Savaşa önayak olan uygarlığın inceden bir eleştirisi vardır, bazı yerlerde kalınlaşır. Açılmak istemeyen kapalı bir toplumu kerpetenle açmayı düşünen koca koca devletlerin yanında mesafeyle, kültür farkıyla kapatılmış kapıyı, aşkın kapısını zorla açmak isteyen Joncour da felakete yol açanlardandır. "Hepimiz iğrenciz. Hepimiz olağanüstüyüz ve hepimiz iğrenciz." (s. 67) Acısını çok ağır çeker, hiçbir zaman yaşayamayacağı bir şey için özlemden ölür ve memleketine döner, eşinin yanına. Aziz, berduş, mutsuz. Her şeyden el etek çeker, izole bir hayata başlar.

Hélène için ayrı bir paragraf lazım. Sezgileri kuvvetli bir kadın Hélène, Japonya'da bir şeyler olduğunu anlar ve bir yolculuktan önce eşine dönmesi konusunda söz verdirtir. Sonrasında adamın acı çektiğini görür, meseleyi çözer. Bir gün Joncour'ya Japonca yazılmış bir mektup gelir, adam mektubu okuttuğunda yarım kalanlar tamamlanmış gibi gelir ve sakin, durgun bir yaşam sürmeye başlar. Mektupta hiç yaşanmamış bir sevişmenin tasviri vardır ve adamımızın bu mektupla yetinmesi gerektiği söylenir. Kırık kalp böylece tamir olur, olabildiği kadar. Hélène'in ölümüyle anlaşılır ki mektubu Hélène yazmıştır, kocasının tamamlanması için. Olabildiği kadar. Adamın aradığı aşk en başından beri yanı başında olabilir, bazen. Bazen insan görmez çünkü başka bir yere bakar. Başka bir yer daha çekici gelir. Başka bir yere gidilir, geride kalanlarla yeninin arasında sıkışılır. Durgunluk belki buradan gelir, kim bilir? Sıkışan.

Kimlikler farklı değil, coğrafyalar farklı değil, insan işte. Şahane bir novella. Iskalamayın.

17 Nisan 2017 Pazartesi

Guy de Maupassant - Gündüz ve Gece Hikâyeleri

İki öykü var, lisedeyken ders kitaplarında okumuştum. Biri Necati Cumalı'nın diye hatırlıyorum. At arabasında bir adam, yıldızları ve ayı izliyor. Bilinmeyene yolculuk duygusu, gece her yanı sarmış. Bulamadım bu öyküyü, Necati Cumalı'yı da henüz pek okumadığım için bir süre bekleyecek bu. Diğeri bir kolye hakkındaydı. Onu buldum işte. Meşhurmuş zaten, azıcık aransaydım çoktan bulurmuşum. Bir film vardı, buldum, Motorama'ymış. Lisede İstanbul'daki Duman konserlerini kaçırmazdık, grup çıkmadan önce bir şarkı çaldı, aklım gitti. Yıllarca denk gelmeyi bekledim. Sonra şarkının akorlarını yazdım ve puf! Pearl Jam, I Am Mine. Aşkı aradım, zaman zaman buldum, zaman zaman pas geçtim. Belki anlatmışımdır, ilginç bir hikâye: Bir zaman evlenmek üzereydim, kızla Beyoğlu'nda evlilikle alakalı, şimdi ne olduğunu hatırlamadığım bir işi halletmek üzere dolanıyoruz. Arkadaşını mı görecekti, bir işi vardı, ben de sahaflara gitmek istiyordum, bir saat sonra buluşmak üzere ayrıldık. Aslıhan Pasajı'na gittim, dükkanlardan birine girdim. Sahip var, kitaplara bakan bir kız var, o kadar. Ben de bir uçtan bakmaya başladım, üç kitap seçtim. Kasaya geldim, kız da diğer köşeden yaklaştı.

"Ya pardon, söylemem lazım, aynı kitapları aldığınızın farkında mısınız?"

Kızın bile belli belirsiz farkındaydım, nereden farkında olacağım? Kitaplar da yani bırak üçünü, biri bile aynı olsa olaydır. İşin olasılık yanı her zaman rasyonalize ediyor, eyvallah da Yıldız Ecevit'in bilmem hangi batmış yayınevinden çıkan eski bir kitabı, Roland Barthes'ın yine aynı yayınevinden çıkan bir kitabı, diğerini hatırlamıyorum. İhtimal nedir? Yani burada kaderin bir oyununu mu aramak gerekir? Aramadım, kızın yüzüne bile bakmadım, satıcıya gülümsedim ve parayı ödeyip çıktım. Düşünürüm, acaba hayatımın aşkını falan mı ıskaladım? Bilmiyorum, evlenmek üzereydim, o zaman üzerinde durmadım. Şimdi de durmuyorum, sadece böyle şeylerin olduğunu biliyorum. Böyle şeyler oluyor, her gün yaşanıyor, bazen yeni kapılar açıyor, bazen fark edilmiyor bile. Bunların hikâyesi yazılmalı ki Maupassant da tam olarak bunları yazıyor aslında. Bu tür olaylar bir araya geliyor ve öykü oluyor. Günlük. Şaşırtıcı. Olası.

Maupassant'ı ders kitaplarından başka Öç Öyküleri Antolojisi'nde okudum ilk. Muhteşem bir intikam öyküsü var, bu kitapta görünce sevindim. Kendisi 300 küsur öykü, birkaç da roman yazmış. Flaubert'in yanında takılırken Henry James, Zola gibi adamlarla tanışmış, edebiyat çevrelerine girmiş ve delirip hastanede ölene kadar yazmış, durmadan yazmış. Öykülerinde insanlığın uç ve dip noktalarını bulmak mümkün; bir duygunun esiri olup yapılabilecek en son şeye kadar giden insanlar ve yol açtıkları garip durumlar olayların temelini oluşturuyor. Bunun yanında dönemin olayları ve insanları da ilginç. Prusya'yla yapılan savaşlar, Paris'in kaotik eğlencesi, evlilik kurumu, düellolar, iletişimsizlik, insanın her şeye açık doğası işleri iyice karıştırıyor. Üç beş öykü alayım, gerisi okurun ellerinden öper.

Boniface Baba Cinayeti: Yaşamdan soyutlanan insanın her şeyi aşkın bir şekilde yorumlamasıdır bence. Baba yaşlı bir adam ve yaşamın enginliğini ya hiç görmemiş ya da görmekten vazgeçmiş. Postacılık yapıyor, saat dakikliğiyle uğruyor evlere ve tanıdığı birinden beklediği tepkiyi alamayınca, adam kapıyı açmayınca ve içeriden boğuşma sesine benzer sesler duyunca -ki okuduğu gazetedeki cinayet haberi de adamı telaşlandırıyor- doğruca polislere gidiyor. Adamlar eve geliyorlar ve kahkahalarla uzaklaşıp babayı gömüyorlar. İçeride cinsel işler dönüyormuş aslında, babayı kurduğu dünyanın yıkıntıları arasında bırakıyoruz. Nasıl olmaz, nasıl cinayet işlenmez?

Rose: Eve alınan hizmetçi kadın kılığında bir tecavüzcüyse aslında... Polisler adamı yakalayıp götürürken evin hanımının aşağılanmışlık hissetmesi, adamın aylar boyunca kimliğini belli etmemesi büyük bir kedere yol açabilir. Herkes ilgi görmek ister, yoksunluk zamanlarında kimden olursa.

Babasızlık bir izlek olarak ortaya çıkabiliyor. Bir öyküde terk ettiği çocuğunu yıllar sonra gören bir adamın mutsuzluğu var, diğerinde annesiyle babasını yıllar sonra bulup öldüren bir genç adamın cinneti. İyi bir sonla bitmiyor bu öyküler, hepsi trajik.

Görünüm: Aradığım öykü buydu işte. Güzel bir kadın sıradan bir memurla evlenir ve güzelliğini bir şekilde göstermek ister. Adam sosyetenin katıldığı bir partiye davetiye bulur, zorlukla biriktirdiği parayı elbise alsın diye eşine verir. Bir tek mücevher eksiktir, o da bir arkadaştan halledilir ve partiye gidilir. Dönüşte bakarlar ki ödünç alınan kolye yok. Kolyenin benzerini alırlar ama borcunu 10 yol boyunca köle gibi çalışarak ödemek zorundadırlar. Yıllar sonra kadın, kolyenin sahibi olan arkadaşını görür ve çok çalışmaktan erken yaşlandığını, güzelliğini yitirdiğini söyleyip gerçeği olduğu gibi anlatır. Diğeri şok: Kolye sahtedir zaten.

O kadar mala mülke düşkün olup hayatınızı heba etmeyin gibi bir anlam da çıkar.

Mutluluk: Sevdiği adam uğruna ailesinin servetini ve onurunu terk edip bir kuru ekmeğe talim eden kadın. Mutluluk nedir, onun sorgulaması.

Son bir tane. Elveda. Kişi yaşlandığının farkına kendi başına varamayabilir, değişim o kadar yavaştır ki fark edilmez. Ne zaman fark edilir, ilk aşkı obezitenin sınırına gelmiş haliyle, dört çocuğuyla birlikte görünce. Geçen zamanın ölçüsü aşktır, aşkın görünümleridir. Gibi.

İyi, keyifli. Klasik işte, bence okunmalı.

Jean-Jacques Brochier - Sigara İçiyorum, Ne Olmuş Yani?

Maupassant'ın bir öyküsünde ölmek üzere olan bir adama istediği yiyeceklerin verilmemesi bir trajedi konusu; etraftakiler adamın ağlamaya başlamasını çok komik buluyorlar. Üç gün, beş gün, ne kadar yaşayacaksa sevdiği şeyleri yesin bari de sağlığı yerine keyfine özen gösterilsin. Brochier bu bağlamı es geçmiyor, yer yer rakı içen öldü de su içen ölmedi mi sığlığında argümanlara sarılsa da, teknolojik olarak pek mümkün olmayan çözümler önerse de meselesine dört elle sarılıp maruzatını çatır çatır anlatıyor.

Yani ne olabilir? Durakta bir adam sigara yaktı, dumanına maruz kalmak istemezseniz uyarırsınız. Kapalı alanlarda zaten yasak, biz okulda yakaladığımız öğrenciye ceza kesiyoruz. Ne kaldı, yasalar çerçevesinde her türlü içilebilir. Bu tamam, içmeyenlerin sağlığını önemsemek de bir incelik göstergesi. İnsan olmanın gereği hatta. Ne bileyim, içen biri yüzünden kanser olmak istemem. Kanıtlanmış bir şey bu, değil mi? Yani kansere yakalanma olasılığını artıran bir şey sigara. O zaman çevre kaynaklı bir sorumluluk yükleniyor omuzlara. "Bana ne lan," dememek lazım. Bu noktada Brochier, üçüncü sınıf insan muamelesi görmekten ve faşizmin tek tek insanların fikrini almadan onların mutluluğu adına karar vermesinden yıldığı ve eleştirilerini bir bir sıraladığı an haklı, eyvallah ama iş diğer insanların sağlığına gelince tökezliyor.

Le Monde'a konuyla alakalı bir mektup yollayan yazar, gelen cevaplar üzerinden yürüyor. Doktorlar, profesörler, feministler, tiryakiler, her kesimden mektup alıyor ve savları bir bir irdeliyor. Genellikle ad hominem üzerinden saldırılar mevcut, bunları savuşturuyor Brochier. Saldıranların gazetede, televizyonda ismi gözüksün isteyen insanlar olduğunu falan söylüyor. Komik bir adam, hakkını vermek lazım. Onun dışında Fransa'da her yıl yüz bin kişinin sigara kaynaklı hastalıklardan hayatını kaybettiği bilgisini şöyle değerlendiriyor: "Ee, zaten öleceklerdi!" Yasakların artmasındansa insanların serbest bırakılması gerektiğini söylüyor bir de, bu da iyi gibi gözüküyor ama iş benden çıkıp başkalarını ilgilendiriyorsa orada durmak gerek. Yasadan çok felsefenin konusu olabilir aslında; sosyal ilişkilerde bencillik falan. Yasaları da felsefenin yorumu olarak görürsek, evet, bazı yasakların çok mantıklı sebepleri olabilir. Neye göre mantık, başkalarının özgürlüğünü kısıtlamamaya göre. Uçaklarda, trenlerde sigara içmek istiyor Brochier ve şirketlerin havalandırma tesisatını geliştirmesi gerektiğini anlatıyor. Çoğumuzun aklına gelmiştir; tek kişilik kabinler. Tek düğmeyle tepeden iner veya yerden yükselir, içinde istediğiniz gibi takılın. Ne güzel dünya. Böyle bir şey şimdiye kadar mümkün olmadı, gider kalemini iyice bir şişireceği için uygulanmamıştır bence. Bu durumda sigara içmeme yasağı tam bir faşizm örneği, geliştirilememiş teknolojinin suçunu tiryakiler çekmek zorunda değil. Diyor Brochier. Kirlenmek güzeldir mantığını örnek veriyor; kirlenmeyen çocuk öğrenemez. İstediği yerde sigara içemeyen adam mutsuz olur. Pek bağdaşıyor gibi görünmüyor.

Bölüm bölüm. İkinci bölüm Övgü başlığını taşıyor. Kızılderili adetlerinden mitolojiye, tütün ve tütünle alakalı adetlerin kısa bir sayımı yapılıyor. Birlikte tütün içmek barış anlamına gelir, tütün içip rüyalar görmek erginlik ayinidir, şamanlar ot ve tütün yardımıyla başka bir dünyanın kapılarını aralarlar, Bachelard'ın ateş ve tinbilim/psikanaliz temalı mevzusu ateşe, tütüne bağlanır falan, şöyle güzel bir çerçeve çizer Brochier. Burası iyi, güzel bir kaynak olmuş.

Tıp. Doktorların adam döver gibi tedavi etmelerinden bıkmış Brochier. Sigara içiliyorsa içiliyor, doktorlar görevlerini yapsın ve ötesine karışmasın, hayatlara müdahale etmesin. House M.D.'nin bir bölümünde obeziteden ölmek üzere olan bir adam vardı, adam güzel yemeklerden asla vazgeçemeyeceğini, kimsenin de kendisine akıl vermemesi gerektiğini söylüyordu. Yani yaşamak isteyen nasıl isterse öyle yaşasın, ölmek isteyen nasıl isterse öyle ölsün. Sosyal güvenliğe gelince, gözüyle bir problemi olmayan vergi mükellefinin göz sağlığı için harcanan paralardan hesap soramaması akciğer rahatsızlıkları, kalp rahatsızlıkları, diğer rahatsızlıklar için de geçerli. Diyor Brochier. Tabii gözünüzü zorla bozuyorsanız o başka ama bozarken keyif de alıyorsanız... Tartışmaya açık.

Güzel.

16 Nisan 2017 Pazar

Miguel de Unamuno - Tula Teyze

Lorca, Unamuno için, "ilk İspanyol" der, edebiyatta İspanyol kültürü, dini, ananesi, geleneği, yaşamı, psikolojisi, boğası falan en iyi biçimde Unamuno tarafından işlenmiş gibi bir mana çıkarılabilir bundan. Tula Teyze uç bir örnek değilse korkunç bir şey; Meryem Ana gözlerini üzerime dikmiş, ne yapıp ne yapamayacağımı söylüyor. Hayatı kaotik olmaktan çıkarıp tamamen determinist bir düzleme oturtan teyze, insanların elinden tercihlerini, dolayısıyla sorumluluklarını alıyor ve etrafındaki yaşamları tamamen kendi doğrularına göre oluşturuyor. İşin dini boyutu bir yana, beton sertliğindeki kişilik herkesi duvara çarptırıp ağzı yüzü dağıtıyor. Kendini soyutlama yeteneğinden zerre nasibini almayan, tek bir açıdan gören tek bir göz. Alternatiflere kapalı, doğruya tek bir yoldan -ki yoldan çok tartışılabilir olan doğru- ulaşan kadın, Tula.

Can basmış, o var bende. Onun kapağını bulamadım. Çevirmen aynı. Başka, onun dışında her şey aynı. Klip çekiyoruz, Koza olarak çıkacağız bir iki aya. Kendi şarkılarımı yazıp çalmaya devam. Birkaç öykü kendini yazdırmaya çalışıyor, romana devam. Bugün bisikletimi tamire götürdüm.

"Zincir ölmüş, teller paslanmış."
"Abi, bisiklet, 'Ben öldüm, binme bana,' diye bağırıyor, biliyorum ama gitsin yeter. Şu haliyle gider mi?
"Gider. Çok zorlamazsan yolda kalmazsın."

Kuponla almıştık, 25 yıllık bisiklet. Götürsün bir zahmet, o kadar kupon kesti abim. İlk PC'mizi de kuponla almıştık. Araba da almıştık kuponla ama üç ayda bir mi ne, para veriyorduk. Bundan 10 yıl evvel Vatan her gün bir kitap veriyordu, Poe falan vermişti, neler neler... Topladım, yerleştirdim, ne aldıysam. O zamandan beri biriktirdiklerime karşı kişisel bir foşiklik kurduğumu görüyorum ve kendimi sevmiyorum. Eşyalarımın beni terk edeceği gün onlardan önce ben bayram edeceğim. Bunun Tula Teyze'yle bir ilgisi yok ama eminim onun da yıllar boyunca tuttuğu şeyler vardır. İnsanlar var, tabii ya.

Ramiro iyi çocuk, kardeşlerden hangisiyle ilgileniyor acaba? Rosa veya Gertrudis -Tula- ama bir adım geriye çekilecek olan Tula tabii, deney tahtasını kurup ikisini bir araya getirmek onun görevi. Erdener Abi'nin kimden etkilendiği çok açık.

"'Peki ne diyeyim ona?'
'Evet de!'
'Ya kolayca elde ettiğini sanırsa...'
'Öyleyse hayır de!'" (s. 7)

Adam yakışıklı, kız güzel, öyleyse geriye ne kalıyor Tula için, evlenip bolca çocuk yapmak! Çünkü doğrusu bu. Çünkü iki kardeş rahip dayının himayesinde, anne ve baba yok. Aile açlığı. Dayı pasif. Tula ipleri eline alıp ne yapılması gerektiğini belirliyor. Kendisine rahibelik yakışırdı, manastıra kapanabilirdi ama emir almayı ve emir vermeyi sevmiyor. Söyledikleri emir değil, kararsız insanları yönlendirmedir olsa olsa. Tula'nın egemenliğinin yanında diğer herkes laf dinleyen çocuğa dönüyor. Ramiro'nun ilk çocuğu doğduğunda adamcağız bir Rosa'ya, bir Tula'ya bakıyor ve hangisinin anne olduğunu ayırt edemiyor. Kadın empat ama karşısındakinin kişiliğini tamamen silecek kadar. Bütün dünya Tula Teyze olabilir, o imkan verilse kadın yapar.

İkinci ve üçüncü çocuklar sırayı bozmuyor, Tula çocuklara kendi çocuğuymuş gibi muamele ediyor, çiftin yanına taşınıyor ve Ramiro'yu oğlu gibi görüyor. Tayin ettiği kimlikleri dayatmasına gerek yok, her şeyi herkesin iyiliği için yaptığı fikrini öyle iyi empoze ediyor ki savaşmasına gerek kalmıyor. Bir süre. Rosa, Tula'nın çocuk sevdası yüzünden güçsüz düşüp ölmeden evvel Tula'dan Ramiro'yla evlenmesini istiyor, böylece çocuklar üvey annenin eline düşmeyecek! Tula ikileme düşüyor; Ramiro'ya biçtiği oğul kimliğini bir kenara atıp koca olarak görmesi gerek ama kolay değil, Ramiro'nun ölen eşinin aşkından kafayı kırıp Tula'yı istemesine rağmen. Bir yıl istiyor Tula, bir yıl Ramiro rahat durursa o zaman düşünülebilir bir mevzu. Rahat durmuyor Ramiro, evdeki hizmetçiye tebelleş oluyor ve Tula ikisini evlendiriveriyor. Bu böyle silsile halinde devam ediyor, yeğenlerin evliliklerine kadar gidiyor iş. Tula Teyze öldükten sonra bile aile içinde teyzelik kurumu sürüyor, yeni Tula Teyze hazır. Musallat bir ruhtur artık Tula, ailenin lanetidir. "Hepimiz kuklayız!" diye geçer aklından, kendi oynattıklarını da düşünerek. Rüyalarında Ramiro'nun en başta kendisini seçtiğini görür ve suçluluk duyar, seçilmenin korkusu iliklerine kadar işlemiştir. Haçın erkeklerin omuzlarında yükselmesi de bunda etkendir; ataerkil din Tula'nın kendi ayakları üzerinde durmasını sağlamıştır ama karşı cins konusundaki fikirlerini de olabildiğince çarpıtmıştır. İsa da bir erkek, ona da güvenilmez o zaman. Bir fikir, bir günah. Tula Teyze'nin çıkmazı bu.

Unamuno'dan ne bulursam okuyacağım, denk gelirseniz ıskalamayın.

Erdal Öz - Kanayan

12 Mart'ın acısı, yitip giden arkadaşlar, işkenceler, küçük bir parça umudun araladığı kapılar Erdal Öz'ün kanatan kitabında altı öykü halinde belirir. Yansımasını Gülten Akın'ın şiirlerinde buldum; adını hatırlayamadığım bir kitabı, acı çeken annelerle ve kapatılmış çocuklarla dolu. Çocukların sesleriyle daha doğrusu. Seslerinin hayaliyle, doğrusu. Ortada parmaklıklardan başka bir şey yok çünkü. Parmaklıklar altı öyküye yayılı haldedir, içeride değilken bile, insanlar arasında, babayla oğlu arasında, ağaçlarla insanlar arasında, sevgiliyle sevgili arasında, pek çok yerde. Hepsi insan eseridir, doğanın bir parmaklık yarattığı görülmüş şey midir?

Altı öykü, her biri kapatanın çekmediği utancı çektirir, namlu önüne götürür. Eskimeyen acıları anlatır, günümüzde de örneklerini görüyoruz. Bir adım ilerleyebilmiş değiliz.

Erdal Öz'ün duvarlarında, evlerinde, koğuşlarında içerinin sıkıntısıyla dışarının olancalığı çok belirgin, sözcükler durumdan başka bir şeyi içeri almıyor. Olumlu bir şey; tasarruf edilmiş ve ince işçilik belirginleşmiş. Öz'ün dilini çok sevdim.

Taş: Yaka paça götürülüyor biri, gece vakti. Kalkıp inen kollar ışıksız sokakta hayal meyal. Aracın arka koltuğunda yüzü gözü kan içinde gençten biri. Yalvarıyor, hiçbir şey yapmamış. Polislerden kaçtığı için yediği temiz sopayı eli kolu bağlı izleyen anlatıcıya yukarıdan biri aracın plakasını alması için sesleniyor. Bir işçi oradan geçiyor, polisin uyarısına rağmen basıp gitmiyor, varlığıyla bile adamları huzursuz ediyor ve polisler gidiyor, o genç adama ne olur? Sanırım başka bir öykünün içinde gizli. Neyse, burada Altıncı Filo'nun generali hangi gençlerin gerçek Türk genci olup olmadığını söyleyebilecek kudretteyken, götürülen çocuğun akıbeti utançla karışık öfkeyle merak edilirken noel ağaçlı bir vitrine atılan taşın bütün bir kırıklığı, haksızlıkta boğulmuşluğu alıp götürmesi mümkün, en azından bir öyküde, en azından kelimelerde. Silahlar patlar belki, taşı atan ölür ama sen taşın uçuşunu hatırla.

 Ernesto: Ernesto'nun kalleşçe öldürülmesi ilk bölüm, ikinci bölümde anlatıcının kendi hikâyesi. Ernesto sayfalarda dirilir, dünyanın öbür ucundaki acılarla dolu bir ülkede. Yazar, Ernesto'yla konuşur, onu içinde olmak istenmediği bir kurguya sokar ve kendi özgürlüğünden bahseder. Ernesto, özgürlük uğruna hayatını ve daha fazlasını veren kahraman susar. İyi veya kötü, kurgular içinde kullanılacaktır ve buna karşı koyamayacaktır. Yüzünün yer aldığı onca hediyelik eşya, tüketim ürününde özgür iradeyi aramak güzel taktik, kapital iyi çalışıyor.

Kurt: Kısa bir görüşme. Dışarıda işler iyi gitmiyor, içeride her şey aynı. İsa'nın bileklerindeki yaralar her çağda aynı acıyı gösteriyor. İnsanlara doğruyu göstermenin sendikal yolu kapatılmış, İsa'nın işçi arkadaşları sinmiştir, sinmeyenler de hapse atılarak sindirilmiştir. Hâlâ sinmeyen varsa selam, mangal gibi yürek herkeste yok. Ateşi söndürecek bir şey var burada; Kurt. İsa'nın her şeye dayanacak gücü var da köpeğinin ölümüne dayanması çok güç. Uluyor, acısı bakır tadında, dudaklarının arasında sönük.

Güvercin: Yolunu şaşırmış güvercinlerin hapishanede ne aradığı. Parmaklıklardan geçerler, mahkumun biri görür, isimsiz, yüzsüz, kimliksiz bir görevli kuşu alır. Yemiştir muhtemelen, koca kıçının oynaklığından oburluğunu çıkarmak gerekir. Sonra bir diğeri, mahkum bu sefer kuşu alır, koğuşu basıldığında kuşu görevlilere vermez ve dışarı atar. Ölür kuş, yaşayamaz. Kötü yer, iyi eylemi kirletir.

Kanayan: Ana ve Baba, iki anlatıcıyla bölümlenmiş. Babanın incelikleri, parasız yatılıya giden oğuldan ayrılmanın acısı ve evi terk ettiği gece oğlun sarılmak istememesi, babasını eliyle itmesi gibi meselelere ilişik. Anne... Onun acısı nasıl tarif edilecek? Mutluluğuyla; oğlunun idam kararı bozulduğu için her şeye razı, oğlunu parmaklıklar ardında yıllar boyunca görmeye dahi.

Ne denir, çiçek dürbünü gibi acı dürbünü Kanayan. 

12 Nisan 2017 Çarşamba

Dörthe Binkert - Melankoli Kadındır

Çift cinsiyetli ruh dalgasıyla erkeklerin de bir parça bu işten nasiplendiğini düşünüyorum ama Binkert sağlam geliyor: "Melankoli kadına özgü olandır aynı zamanda: Hem yaşam hem ölüm. Depresyon ise erkeğe özgü olandır: Ya yaşam ya ölüm. Erkek gerçi yaşam verir (tohumlayarak), ama kadının doğurarak yaptığı gibi aynı zamanda ölümü vermez. Tohum verir veya öldürür (savaşta olduğu gibi)." (s. 147) Gerçekleşmemiş ihtimallerle yaşananların, zıtlıkların halidir melankoli, yaratıcı olduğu kadar öldürücüdür ama ölüm de bir ihtimal olmanın ötesinde değildir. Melankoli sentezdir, duyarlılığın son noktasıdır. Yeniler, biçimlendirir, bir anlamda yaşamın ta kendisidir çünkü her şeye açıktır. Fanteziyle gerçeği birleştirir ve her şeyi yaşanmış, hiçbir şeyi yaşanmamış kılar, arındırır böylece. Durmadan akan suyu berraklaştırır, parıldatır. Yeni yaşama kapı, yeni istikamete yol.

Binkert, melankolinin sanata yansımasından tıp tarihindeki yerine kadar pek çok açıdan bu eşsiz duyguyu irdelerken bildiği yaşamlardan örnekler vererek konuyu derinleştiriyor ve -bence- okuru ne yaşadığına dair oldukça aydınlatıyor. Melankoli bir dert olduğu kadar derman da, gerçi ataerkil toplumda oldukça ketlenmiş bir durumda ama yaşanmasının önüne hiçbir engel geçemez. Vücut kimyasının değiştirilmesi, belki. Sağaltıcı yönünün bilindiğini sanmıyorum; Platon'dan Galen'e pek çok kişi melankoliyi kalıplara sığdırmaya çalıştı, dört sıvının dengesiyle kurulan sağlıklı bedenin önemli bir parçası olduğunu söyledi ve tanımlandığı gibi tedavisine yönelik adımlar atıldı. Dinler tarihinden, mitolojiden olumsuz örnekleri bulunup çıkarıldı, kederin gezegeni Satürn'le eşleştirildi, toplumsal açıdan kabul edilemez bulundu ve kadınların elinden alındı. Erkeklerin de kaybına oldu bu. "Tuhaf değil mi? Erkek depresiftir. Ama depresyon erkeğe yasaktır. Kadınlar melankoliktir, ama melankoli ve kadına özgü olan arasındaki kavramsal bağlantı silikleştirildiği, şekilsizleştirildiği ve iptal edildiği için melankolisi engellenmiştir." (s. 153) Binkert, kadına ve erkeğe hak ettiğinin geri verilmesini dilerken erkeklere duvar sarmaşığından küçük bir taç armağan etmek istediğini söylüyor. Ben alırım bir tane. İncelikten azıcık nasibini almamış erkekler sığırdır, bu da burada dursun.

Melankolinin mitolojisiyle filolojisi kol kola yürüyor, Binkert kaynağa çok yakın bir noktadan itibaren meseleyi ele aldığı için tanrılarla dilin/kültürün kesişim kümesini oldukça detaylı bir şekilde anlatıyor. Melankolinin sembollerini belirledikten sonra sanata yansımaları belirliyor, Dürer'ın ve Munch'un resimlerini bu bağlamda inceliyor ve günümüze kadarki izlerini sürüyor. Kitabın ortasında pek çok resim mevcut, inceleyip kendi melankolik çıkarımlarınızı yapabilirsiniz, kendi melankolinizle ölçüştürebilirsiniz, belki birincilik madalyasını takabilirsiniz.

Sondan başlamış oldum, epigraf olarak Rilke'nın mektuplarından bir bölüm var. "Tehlikeli ve kötü olan sadece insanın bastırmak için başkalarına taşıdığı kederlerdir; bunlar yüzeysel ve akılsızca tedavi edilmiş hastalıklar gibi geri döner ve kısa bir aradan sonra daha da şiddetle patlarlar; içte biriken bu şeyler yaşamdır, yaşanmamış, savrulmuş, yitirilmiş; insanı öldürebilecek bir yaşam." (s. 7) Melankoliyle ne yapılacağı çok önemli bir şey, başka yaşamları cehenneme çevirebileceğiniz gibi yeni bir başlangıç için güç de bulabilirsiniz melankolinizden. Sanırım yapılması gereken şu; acı zaten çekileceği için bir temiz çekilmeli ve bütün zehri akıtılmalı, o zehrin içinde boğulmalı, ölmeli, dibe inmeli. Ayaklar dibe değdikten sonra yüzeye çıkılmalı ve acı vermeyen acı bir madalyon gibi boyna asılmalı, unutulmamalı. Unutulmayacak olan kederi değil, dönüştürücülüğü, iyi yanı. Sıkışmamak, ilerleyen zamanın gerisinde kalmamak için. Geçmişten bir ölçüde kurtulmak mümkün, duygusundan kurtulmak mümkün değil. O duygu işte, sağaltıcı olan bu. Sanırım.

Kayıplar, yitirilenler, kazanılanlar, melankolinin farklı yüzlerini doğuran yaşantılar Binkert'ın asıl kaynağını oluşturuyor. Melankoliyi bir hastalık olarak değil, acı verici veya depresif olarak nitelendirilebilecek sübjektif bir ruh durumu olarak ele alıyor ve bu tanım üzerinden gidiyor. Ben bir iki örnek vereyim, gerisi ellerinizden öper.

Melankoli dönüştürücüdür dedim, başka ne dedim? Yenileyici; anıları rafa kaldırmadan önce işe yarar bir şeyleri derleyip toparlamada oldukça faydalı. Depresyon gibi değil, depresyonda değişimin mümkün olduğu duygusu yitirilmekte. Sanki bir daha hiç aşık olunmayacağı duygusu mesela, hep ve hiç. "Hep" olumlu bir şey gibi gözükebilir ama "hiç" kadar sağlıksızdır. "Hep aşık olacağım, hep mutlu olacağım, her şey hep süper olacak." Öyle bir şey olmayacak. Neyse, çocukluğun melankolisiyle başlıyor Binkert. Çocukken anılarınız var mıydı? Benim vardı; bir gün öncesi bir yıl öncesi gibi gelirdi ve önceki günün bir güzel düşünüp tekrar yaşardım, sonra duygularını ayırırdım, rafa kaldırırdım. Rengarenk bir dünya, öğrenilecek bir sürü yeni şey vardı ve yapılacak bir sürü hata da. Acımı, korkumu ve mutluluğumu hatırlıyorum, o çocuk duygusu halleri yetişkinliğe taşmadı, bozmamayı başarabildim onları. Hemen fantezilere başvururdum, genelde geçmişten doğan şeylerdi ve hayatımı kolaylaştırırlardı. Babamın yokluğunu duyumsamamam bundan olabilir; yerini hemen başka bir şeyle doldurabildim. Fanteziler çok uçarıydı ve gerçekler çok ağırdı, zıtlıklarından melankoliye yanaştım sanırım. Bazen depresif kısmı ağır basar ama genellikle güzel yanını görürüm. İyidir. Binkert da kendi babasıyla olan hikâyesini, babasının melankolisiyle birlikte kendi melankolisini tanımasını anlatıyor.

Başka, kadına özgü yaşam akışı içinde melankoli. Doğum, annelik, bakirelik, menopoz, doğurganlık. Freud'a meyillilik bariz ama özgün şeyler de var sanırım. "Erkeklerle yaşadıkları cinselliğe çok önem veren, pek çok erkekle ilişkisi olan ama diğer yandan belki de bu nedenle bir erkekle sürekli olarak ya da yakın ilişki içinde birlikte yaşayamayan bazı kadınlar tanıyorum; onlar ruhlarının temelinde kendini tümüyle vermek istemeyen bakirelerdir." (s. 59) Bir de fraulein hadisesi var, hiç sevişmemiş kadınlar. Ortak noktaları, kendi melankolilerini tanımaları, kendi kendilerini asla terk etmemeleri. Toplumsal normları bir kenara bırakalım, hatta elimizden gelse yok edelim, kadın için -bilmiş bilmiş konuşuyorum ama erkek için de- önemli olan bu.

Hiç iyi anlatamadım, siz alın kitabı da bir okuyun. Kadınlı erkekli okuyun. Kitap iyi çünkü.