17 Temmuz 2019 Çarşamba

John Badham & Craig Modderno - Artistlik Yapma: Yönetmenlerle Oyuncular Arasındaki Yaratıcı Mücadeleler

Çok temelde sosyal ilişkileri anlatıyor bu metin. Oyuncuların ve yönetmenlerin sanatçı kişiliklerinin çatışmaları bir yana, bir insanla iletişim kurmanın yolları, anlayış, empati, bu tür şeyler var. Mesela oyuncuyuz, oynayacağız, setteyiz. Çekimin öncesinde ve sonrasında karşılaşacağımız onca sıkıntı var, örneğin rolü daha iyi oynamak için birtakım yönlendirmelere ihtiyaç duyuyoruz ama yönetmen bizi pek sallamıyor. Hitchcock yönettiği bir oyuncuya ilham olarak maaş çekini düşünebileceğini söylemiş, bunun işimize yarayacağını söyleyemeyiz. İyi bir oyuncu olsak bile işler yolunda gitmeyebilir, iyi hissetmeyiz, bir sürü aksilik olur, o halde kimi yardıma çağıracağız? Ghostbusters!  Yönetmenin işidir bu. Karakterle bütünleşemedik, kostümümüz tam oturmadı, birtakım şımarıklıklar peşinde koşacağız, hepsi yönetmenin uğraşması gereken işleri oluşturuyor. Çeşit çeşit oyuncu ve yönetmen olduğu için sayısız çatışma gerçekleşiyor, yönetmenler ve oyuncular kovuluyor, stüdyo para kaybediyor ve filmi askıya alıyor. Milyon dolarlar harcanıp bir problemden ötürü yıllarca dağıtılmayan filmler var üstelik, çekimler bittikten sonra işler ters gidebilir. John Badham deneyimli bir yönetmen olarak psikolojiden ekonomiye pek çok açıdan bir filmin oluşum aşamalarını inceliyor, odağı oyuncu-yönetmen ilişkileri olsa da prodüksiyon sürecini etraflıca ele alıp merakımızı dindiriyor, süper. Kendisi Saturday Night Fever'ın ve daha pek çok filmin yönetmeni, Emmy'ye aday gösterilmiş ve filmlerinin Oscar adaylıkları var. California'da bir sanat okulunda profesör olarak çalışıyor, yönetmen ve oyuncu yetiştiriyor. Birlikte çalıştığı isimler arasında Laurence Olivier, Johnny Depp, Mel Gibson, Kevin Costner, Richard Pryor ve John Travolta gibi ünlü oyuncular var. Bir dünya hikâyesi de var, film yapım aşamalarının yer aldığı bölümlerde görüştüğü oyuncu ve yönetmen arkadaşlarından, kendi deneyimlerinden yola çıkarak sağlıklı bir çekim sürecinin nasıl olması gerektiğine dair anlattığı hikâyeler ilgi çekici. Kaprisli oyuncularla giriştiği mücadeleler, şirket yöneticilerinin durmadan sıkıştırması falan, yönetmenliğin pek de akıllı insan işi olmadığını gösteriyor. Oliver Stone'a göre sonradan öğrenilen bir iş değil bu, yönetmenin her şeyi görebilmesini sağlayan niteliklerle doğmuş olması gerekiyor. İyi bir yönetmenin tabii. "Şu soruların cevaplarını aramaya çalıştık: Bir oyuncu prova sırasında veya rolünü oynarken yönetmenden ne duymak ister? Yönetmen ne yapar da oyuncu yabancılaşır? Bir oyuncunun yönetmenden asla duymak istemediği şeyler nelerdir?" (s. 24) Craig Modderno, metnin eş yazarı gazeteci, oyuncularla ve yönetmenlerle yapılan röportajları kendisine borçluyuz sanırım. İzlenimlerini kısaca aktarıyor o da, dediğine göre piyasada insan olarak iyi veya kötüler var. Paul Newman ve Woody Allen şeker gibi insanlarmış mesela, hatta Allen benim ayıla bayıla izlediğim Take the Money and Run çekilirken Modderno'ya iş de vermiş, helal. Kötülere bir örnek, Friends'in Chandler'ı, Matthew Perry. "Onunla ilgili doğrudan edindiğim izlenim, bir ünlü olarak ilk ortaya çıktığında dosttan çok düşman edinmekten hoşlandığı yönündeydi." (s. 30) İnsanların cevabını merak ettiği sorulardan biri: "Gerçekte nasıllar?" Modderno oyuncuların yaşamları hakkında bildiklerini anlatmaktan çekinmiyor, gerçi onun sesini Badham'ın yönetmenlikle ilgili araştırmasının arasında deresinde duyuyoruz ama metni tamamlayıcı bir işlevi olduğu için duyabiliyoruz. Bir şey daha, Cary Grant'in Modderno'ya söylediğine göre şu sahnede uçak Grant'e söylenenden çok daha alçaktan geçmiş, oyuncunun korkusu daha doğal olsun diye. Hitchcock'la Grant yakın arkadaşmış, yönetmenin oyuncuya nazı geçmiştir ama günümüzde ayağı burkulduğu için yönetmenine dava açan oyuncular varken böyle bir şeye cüret etmek zor. Şunu da bırakayım, sabah sabah fişeklenelim.

Her bölümü ele almayacağım, ilginç meseleler üzerinden gidiyorum. Film çekmenin hiç kolay olmadığına dair bir örnekle başlıyor Badham, 1977'nin Mart ayında, gece yarısı, -12 derecede bütün ekip hiçbir şey yapmadan bekliyor. 22 yaşındaki John Travolta kendisini karavanına kapatmış, sahnesinin çekimi var ama çıkmıyor dışarı, herkes öylece duruyor. Badham genç bir yönetmen, ne yapacağını bilmiyor. Bir yıl öncesinde yine benzer bir durum var, Richard Pryor öylece duruyor, Badham'dan özür bekliyor. Karar anları, setin disiplini o an bozulabilir ve yönetmenin ne yapacağını bilmediği anlaşılırsa herkes kafasına göre davranmaya başlar. Badham işi öğreniyor ama işten önce insan ilişkilerini öğreniyor, hatalar yaparak. Pryor bir sahnenin çekimi sırasında can güvenliğinin tehlikeye girmesi sonucu özür dilenmeden çekime devam etmek istemiyor, John Travolta canlandırdığı karakterin yürüyüşüne taktığı için karavanından çıkmıyor, boşa geçen her an yapımcılar için maddi zarar. Yönetmen şutlanıp yerine bir başkası getirilebilir, sonuçta oyuncuyla yönetmen arasında bir seçim yapılacak olsa yönetmen uğurlanır, yeri hemen doldurulur. "Asla oyuncularınızla ölümüne mücadele etmeyin. Kazanamazsınız. Kazansanız bile bunu yanınıza bırakmayacaklardır." (s. 58) Badham geri adım atmak istemiyor, bir şekilde Pryor'la uzlaşıp çekimleri sürdürüyor ama Travolta'yla en azından o sahne için anlaşamıyor, adamın dublörünü yürütüyor ve köprüden aşağı attırıyor. Dediğine göre Saturday Night Fever'daki şu efsane sahnede iki farklı kişi yürümüş bu yüzden. "Bir mizanseni asla, asla, ama asla en başta oyuncunun katılımı olmadan sahnelemeyin." (s. 53) Travolta'nın mevzusuyla alakalı bir şey. Önce Travolta oynar, sonra dublör Travolta'ya uyum sağlar, tersi her türlü sürprize açık.

Yönetmenin nasıl davranması gerektiğine dair tavsiyeleri var Badham'ın, özgüvenli davranmayı öğrenmek bunlardan biri. "Kararsızlık yönetmenin Waterloo'sudur." (s. 65) Oyuncuları yönlendirmeyi bilmek, repliğin nasıl okunması gerektiğini söylememek gibi pek çok öneri konusunda tanınmış isimlerin deneyimleri küçük ve renkli bölümlere sıkıştırılmış. Mel Gibson, Oliver Stone, Martin Sheen, Kurtwood Smith gibi isimler sinemaya ve insana dair edimlerini paylaşıyorlar, mis. Tavsiyeler arasında bazıları var ki deneyimlemeden edinmek zor, örneğin çıplak sahneler. "Başınızı kaldırıp çatı kirişlerine bakmayı unutmayın. Şişman bir ekip elemanı aniden doksan basamak yukarıdaki asma platforma çıkıp bir elektrik bağlantısını kontrol etmesi gerektiğini söyleyebilir..." (s. 80) Bir oyuncuyla veya set elemanıyla yakın ilişkiye girmemek de başka bir tavsiye. Cinsel münasebet olur, başka bir şey olur, çekimin doğal havasını mahvedeceği için bu da her tür sürprizi doğurabilir. Bunların yanında ana başlıkların oluşturduğu bölümlerin sonlarında o bölümlerde anlatılanların özetlendiği maddelere yer verilmiş, hap bilgi. "Şöyle edin, böyle yapın" gibi.

Yönetmenin etki derecesi. Oyunculara dönüt vermek gerekiyor, mutlaka. Gevşemeleri sağlanmalı. Oyunculuk dersi alınsa çok iyi, oyuncuların psikolojisini bilmek lazım. Gary Busey, yönetmenlerin üniversitede psikoloji dersi almaları gerektiğini söylüyor bir yerde. Oliver Stone da gerçekten başarılı bir yönetmen olmak isteyenlerin oyuncunun bakış açısından bakmaları gerektiği fikri üzerinde duruyor. Yetiştirilme tarzı, eğitim, eğilimler, göz önünde tutulacak pek çok veri var, hepsi değerlendirilmeli ve oyunculara bu değerlendirmelerin sonucuyla yaklaşılmalı. Yoksa karavana kapatıyorlar kendilerini falan, bir dünya iş. Rol dağıtımı ve provalar esnasında setin genel havası ve gidişatı belirlenmiş oluyor, yönetmenin yapması gereken tek şey elindeki malzemeden en iyi sonucu çıkarmak. Çekimden önce prova yaptırıp yaptırmamak kendisine kalmış ama bazı oyuncuların provaya ihtiyaç duymamalarını da anlayışla karşılamak gerektiğini söylüyor, örneğin Robert De Niro prova yapmazmış pek, böyle büyük bir oyuncuyu prova yapmaya zorlamak akıl dışı bir iş olur. Woody Allen yetenekli oyuncuları çok az provayla bir sahnenin içine atarmış mesela, çekim başlayınca kendisi dışında bütün oyuncular panik içinde olurmuş. Anlaşılıyor, Allen'ın filmlerinde herkesin serseri mayın gibi dolandığını sezebiliriz, Allen dışındaki herkesin. Sinatra da prova yapmayı sevmezmiş, "doğuştan provalıymış" kendisi. Yönetmenler için istisnai oyuncular var ve huy keşfi yönetmenin en iyi becerdiği iş olmak zorunda, yoksa daha en başta oyuncularla çatışmanın önü alınamıyor. Steven Soderbergh şöyle demiş: "'Oyuncular bir şeyi biliyor gibi göründükleri zaman çenemi kapamayı ve yoldan çekilmeyi yaşayarak öğrendim. Rol dağıtımını doğru yapmışsanız ve sahne yapısal olarak temelde başarılıysa, onların canını fazla sıkmamalısınız. Bir şeye takılıp kalmalarına neden olmayın ve çok iyi yaptıkları bir şeye dikkatlerini çekmeyin, çünkü bir daha asla çok iyi olmayacaktır.'" (s. 180) İltifat ayarı oyuncunun ayarı demek, denge kurulmalı.

Badham'ın oyuncularından istediği üç şey var zamanında gelmek, replikleri bilmek ve karakterin geçmişiyle hedeflerini bilmek. Bunların dışında oyunculardan istedikleri konusunda detaylara iniyor, mesela oyuncuyu çekime hazır hale getirmek için "anne bakışı" dediği bir şeye başvurmayı tavsiye ediyor. Oyuncuların şamar oğlanı olmaktansa kovulmanın daha iyi olduğundan bahsediyor, öz saygıyı yitirmektense filmden şutlanmak çok daha iyi. Korkulmaması gereken bir şey aynı zamanda, kötü olduğu kadar iyi yanları da var bunun ama yine anlayış giriyor işin içine, Natalie Wood örneği mevzuyu açıyor. Wood bir filminin çekimini saatlerce durdurmuş, oynamayı reddetmiş. Neden? doğru ruh haline girebilmek için Jungle Gardenia diye bir parfüme ihtiyaç duyduğunu belirtmiş. Şoförler araçlarına atlamışlar, bu parfümü aramışlar, bulmuşlar ve getirmişler. Çekimler kaldığı yerden devam etmiş sonra. İstediği hamburger gelmeden çekime başlamayacağını söyleyen oyuncu için yapılacak pek bir şey yok, kameranın yanındaki sopanızı elinize alın.

Böyle. Sırf sinema dünyasındaki ilginç olaylar için bile okunabilir ama Sennet'ın kamusal insanını düşündüğümüzde, eh, her gün karşılaştığımız maskelerle iletişim kurmanın veya kurmamanın yollarını da gösteriyor bir açıdan.

16 Temmuz 2019 Salı

Onur Akyıl - Dün Gece Çok Gençtim

Günümüzün yazarlarını takip edemiyorum, dergileri takip edemiyorum, hiçbir şeyi takip edemediğimi görünce uğraşmayı bıraktım bir noktadan sonra. Yetişemememin iki sebebi var, birincisi maddi olanaklar. Okulda arkadaşlarla geyiğini çeviririz, onlar sınav görevleridir, ek işlerdir derken çok güzel paralar kazanıyorlar. "Zamanımı üçe beşe satamam ben babaerenler, hafta sonlarında sınavdan sınava koşturamam, özel dersle zinhar uğraşamam," derim, onlar da yeni aldıkları kıyafetleri, elektronik aletleri falan gösterirler, kendimizce eğlence işte. Diyeceğim şu ki bu ay 2000 TL'ye yakın bir parayı kitaplara gömmüşken, evet, yine alamıyorum yeni yazarların kitaplarını, çünkü okunacak çok, çok, çok şey var ve buradan ikinci sebebe geliyoruz, okunacak çok şey var. Bir odayı okunacak kitaplara ayırmışken iş çığrından çıktı, ikinci oda da okunacaklarla doldu. Gözüme çarpan bir iki tanesini yazayım, mesela Stephenson'ın Anathem'i uzun süredir bekliyor. Doris Lessing'in, Kureishi'nin, Atxaga'nın metinleri bekliyor. Yeni öykülere odaklansam bu kez Amado, Adichie falan bekleyecek, içinden çıkılmaz bir durum. O yüzden rahat bıraktım kendimi, canım ne isterse onu okuyorum. Kurmaca dışında da her telden okuduğum için yelpaze genişliyor, iyice delleniyorum. Tatildi, Yeşim'le serserilikti derken, zamanımı olabilecek en güzel şekilde doldurunca, eh, benden bu kadar. Arada sırada, denk geldiğim zaman. Onur Akyıl'a denk geldim. Bence iyi oldu, kendi savrukluğuma yakın bir yazarı tanıdım, memnun oldum. Şiir yüzünden oluyor, hep şiir. Kuramlara bakarsak metinden başka bir şeyle ilgilenmememiz gerektiğini söyleyenlere de kulak vermemiz gerekir ama o kadar mekanik bir durum var mı sanatta, bilemiyorum. Estetiği ve eleştiriyi bir temele oturtma çabası bu kapıyı da açmıştır, bilinmesi yeterlidir. Ben her şeye bakıyorum açıkçası, Akyıl'ın öz geçmişine bakınca uçucu imgelerin izini buldum. Bir dünya şiir ödülü var kendisinin, şairin öyküleri veya öykücünün şiirleri değerleniyor, okunuyor, böylesi daha güzel oluyor, türlerin çizgileri giderek silikleşiyor. Hoş. Akyıl 1980 doğumlu ve yazıyor, bu kadar. Bir de Ankara, İstanbul ve İzmir arasında dolanıyor, öyküler de dolanıyor, karakterlerin şehirle bağları öykülerde anlatının akışkanlığını belirleyen faktörlerden biri şehirden doğuyor. Anlatıcının kendi oyunlarının baskın olduğu birden fazla öykü var, bunlar belli bir duruma, âna odaklanmış öyküler. Daha tahkiyeci öykülerde anlatıcının sesinden çok şehrin sesinin yükseldiği söylenebilir, örneğin Tarlabaşı ve Taksim civarında konuşlanan bir öykü var, bekar odalarının çok dilli topluluğundan Cadde'nin karmaşasına ulaşırsınız ve anlatıcının sözcüklerle kurduğu sesi değil, kentin uğultusu ağırdır bu öyküde. Birkaç öyküde daha böyle. Hangi öykü olduğunu bilemiyorum ama ortalarda bir yerdeki, kırılma noktasını oluşturuyor, birkaç öykü boyuna kişisel izlenimlerin şairanelikle kurulmasından ibaretken bir noktadan sonra daha, ne diyeyim, olay örgüsünden nasibini almış parçalara rastlıyoruz.

Dün Gece Çok Gençtim'e bakayım. Aklıma gelmişken, temayül bütünün parçalarının isimlerine tırnak içine almamı söylüyor, "Dün Gece Çok Gençtim" mesela ama aynı şekilde bakamıyorum, parçalar da ayrı birer metinmiş gibi değerlendiresim var. Kişisel tercih. Neyse, Meryem'le anlatıcımızın ilişkisine odaklanan bir öykü. Meryem evli, kadınlığını keşfettikten sonra, kocasını sevmediğini de keşfettikten sonra anlatıcıya sığınıyor. Kocasının da Meryem'i aldattığını söylüyor anlatıcı, eylemi adil bir noktaya çekmek için suçsuz olduklarını defalarca dile getiriyor. Kodlarımıza işlenmiş bu, yerleşik ahlak anlayışımız vicdanın sesini metinlerde yankılatacak kadar kuvvetli, oysa evliliğin saçma sapan, kesinlikle bağlayıcı olmayan akdi miadını birkaç gün sonra doldurabilir ve anlamsız hale gelebilir. Neyse, sevişen bir ikilimiz var ve adamın düşüncelerini yakalıyoruz. Sorunlar yavaş yavaş belirmeye başlıyor, biri noktalı virgül kullanımı. Vonnegut'ın, "Noktalı virgül kullanmayın gözünüzü seveyim," serzenişini pek tutmam ama bu metinlerde yerli yersiz kullanıldığı yerler var. "Birikmiş hayat; korkuya dönmüş yeniden." (s. 13) Selahattin Özpalabıyıklar'dı galiba, noktalı virgülün noktasının işlevini hatırlatıyordu bir yerde. Cümle için açıcı bir süreğenlik sunmuyor burada noktalı virgül, o yüzden nokta veya virgül kullanılabilirmiş aslında. Sanki. Bence. Buna benzer çok örnek var, birini aldım ve geçiyorum. Meryem'in hikâyesi araya sığıştırılıyor, evlilik kurumunun/kuruluşunun çürüklüğünden bahsediliyor. "Kocalar düzenli ordu, sevgililer gerilla." (s. 15) Sohbetleri, ilişkilerinin derinliği, kaçınılmaz ayrılıklar ve buluşmalar, sayısız "dün gece", İstiklâl Marşı, kapanış.

İkinci öyküden ve devamındaki öykülerden anlarız ki anlatıcının niteliği ne olursa olsun Akyıl öncelikle atmosferi yaratıyor, anlattığı hikâyeye başlamadan önce karakterlerin içinde bulunacakları dünyayı nispeten betimleyerek, biraz da imgeleyerek kuruyor, ardından olay örgüsü oluşuyor. Güneyden'de ilk bölüm bu kurma işine ayrılıyor, ikinci bölümden itibaren Nihat'la tanışıyoruz. Nihat'ın boynu sol omzuna yaslı ve yıkık, bu yıkıklık metin boyunca çeşitli hallerde karşımıza çıkacak. Sonuçta bükük bir boynun ilişeceği anlamların ipini kim tutabilir? Akyol tutmuyor, oyunlu bir öykü var elimizde. Nihat hasta, boynunda korkunç bir ağrı. Dolaşmaya çıkıyor, parklarda kuş sayıyor, eve dönüyor. Apartmanda bir kız. Tek başına bekliyor. Nihat tanımıyor kızı, bakışıyorlar ve anlatıcı biraz gevşeklik yapıyor burada. "Nihat sertleşti; ehehe; daha sert bir tavır takındı yani, 'Bacağımı bırakınız dedim!'" (s. 21) Bunu anlatının hiçbir düzlemine oturtamıyorum, devam ediyorum. İclal geliyor Nihat'ın aklına, eski eşi. Özgürlük, kadınlık derken yoldan çıkmış bir kadın, Nihat'a göre. Bu sırada "evden bir Edip Cansever geçiyor" ki başka bir öyküden, ses çıkarmadan geçmeye çalışıyor ama yakaladım sanırım, Ağan'da var: "Dağıttığınız hayatı çekip alıyorum, çekip alıyorum bir dağınıklığı hayattan." (s. 51) Akyıl'da şiirin izini rahatlıkla sürebilirsiniz, hatta şiirle biraz uğraşmış olmanız halinde öykülerin acemi ustalıklarını anlayabilirsiniz. Evet. Sonra kızın Suzan olduğu ortaya çıkıyor, Suzan. Annesi çok bahsetmiş Nihat'tan, Suzan da annesi vefat edince çıkıp gelmiş. Temizlikçinin kızı Suzan, Nihat'ın dünyasını tepetaklak edecek. İki yönden. Şimdiyi canlandırması bir şey, geçmişi uyandırması başka bir şey. İclal'in musallatlığı Nihat'ı ketleyecek bir güzel. Bu kadar.

Akyıl'ın öykülerindeki meselelerden biri de sosyo politik ortam. Olay kişisel didinişlerden uzaklaşınca, daha doğrusu karakter bu meselenin üzerine -veya tam tersi- kurulunca farklı bir anlatı tipiyle karşılaşıyoruz. Gerçi en basit eylemler dahi imgeli dilin ucundan dökülüyor. "Çatalda yaşlanan karpuz", "çoktan evlenmiş eski sevgililerin insanın diline politika olarak vurduğu bir namussuz yaz gecesi" gibi örnekler çok. Bu dille Müsait'in yaşamına şahit oluyoruz. Bolca ahkam kesilen bir rakı masasından kalkıyor Müsait, kaldırılıyor, evine getiriliyor, Yenge'ye bırakılıyor. Geçmişi bulacağız, arada bir yerlerde söylendiği gibi. Müsait'i benzeri diğer öykülerden çekip alabiliriz veya o öykülere koyabiliriz, benzer ortamlar ve olaylar anlatılıyor. Teoriyle geçen yaşamlar, eyleme dökülemeyen kaynama noktaları, polisler, şubeler, ihbarlar, kaçış, bütün bunların arasında sürdürülmeye çalışılan seviler, bekleyişler, kırgınlıklar, hüzünlü hikâyeler. Yenge'nin ahvaline dokunup geçiyoruz, sarhoş ve yenik kocasını sevdiği gençlik zamanlarını hatırlıyor, adamı yatağına yatırıyor. Güzel günlerin çoğaldığı fikri yenik neferlerin yarattığı acıyı dindiriyor mu bilmiyoruz, serbest dolaylı anlatıcıya bakarsak ortada mutlanacak bir durum var, ertesi sabah gökyüzünün maviden açık olmasıyla nokta konuyor ama odağı ayarlarsak iki yıkıntıyla karşılaşıyoruz. Yenge, Müsait'i yatağa yatırıp sarılıyor, anlatıcıya göre Müsait, Yenge'nin solcu itlere demediğini ve yapmadığını bırakmayan babasını birlikte gömdüğü "anarşist bir pezevenk". Bu anarşist pezevenklik babanın, Yenge'nin veya anlatıcının fikri, üç anlama da gelebilir. Gökyüzünün maviliği, güzel ve güneşli günler görme umudu gibi etkenlerden ötürü anlatıcıyı silebiliriz, geriye kaldı iki. Yenge'nin görüşü buysa tam tersini de düşünebiliriz, güzel ve güneşli günler gelmeyecektir, Yenge için Müsait'e duyduğu sevgiden -bu da şüpheli gerçi- başka bir gerçeklik, elle tutulacak bir inanç yok. Müsait zaten rakı masalarında dünyayı kurtarmaktan başka bir şey bilmiyor, o zaman bu güneşli günler nasıl gelecek? Eylem önemli kısaca.

Akyıl'ın bir metni daha basıldı son zamanlarda, onu da edinmek lazım. Okunmaya değer öyküler bence. Can Yayınları'nın yaz kampanyası sürüyor, D&R mağazalarından temin edilebilir. Normalde beş kuruş para vermem D&R gibi firmalara ama bu 7 TL olayı çok iyi. Byatt'ın Sahipler'i 36,40 mesela, 7 TL'ye alabilirsiniz. Şaka gibi. Her yayınevi yapmalı bunu. Ucuza okumak istiyoruz, depoları boşaltın yayınevleri. Evet, Onur Akyıl okumak lazım.

Ek: Yazım hatalarını unuttum. Aynı sayfadan iki örnek verip çekiliyorum:

"'Şimdi gidiyoruz ama bu bir daha gelmeyeceğimizi zannetmeyin,' deyip, arkasını döndü ve yürüdü gitti."

"Zaten bütün korkuların ve heyecanlarını yerini bir anda sarı uzun saçlar almıştı."

12 Temmuz 2019 Cuma

Ahmet Erhan - Ankara-İstanbul Karatreni

Dört yıldan geriye kalan bir şey yok, Bostancı'ya uğrayan tren dışında. 5 Nisan 2001 Perşembe, Ahmet Erhan trenle İstanbul'a gelmiş, Ankara'yı sıla olarak göremiyor ve bir tanecik bavulla çıktığı yolculuğun bitiş noktasını kestiremiyor, bunda votka-soda karışımının tükenmesi de rol oynuyor. Bu neden aklımda, saati bilmiyorum ama eğer sabahsa okulu asıp sahile giden birkaç çocuğun yanından geçti Ahmet Erhan, bu yüzden. Çocuklardan birinin şairden haberi olacak ama henüz değil, on üç yaşındaki çocuğun -öğretmenlerini de pek sevmediği için- kırk üç yaşındaki adama şöyle bir bakıp geçmiş olabileceğini düşününce... Anlam henüz oluşmamış, bu yüzden ıskalanan bir şey de yok. Yine de bir burukluk. Hayranlık olmasa üfürükten bir durum aslında, muhtemelen hiç görmedim Ahmet Erhan'ı ama... Yirmilerime kadar bilmedim, sonrasında şiirlerini baş ucumdaki rafa yerleştirdim, kitaplar açılıp kapanmaktan yıprandı. Bilgi'den çıkanlar. Sonra başka metinlerine baktım. Dört yıl önce okumuşum bunu, yine geç ama metinlerin zamanı var mı, yoksa büyücünün söylediği şeyi metinlere de uyarlayabilir miyiz? Erken veya geç değil, her metin zamanı gelince okunur. Tekrar okumuyorum da notlarımı kurcalıyorum, Ahmet Erhan'ın sözlerini hatırlıyorum ama bu sefer kanepemdeyim, uzanmışım, arada başımı kaldırıp denizi izliyorum. Filyos'tayım, bahar gelmiş. Proust'a göre okuduğumuz ânı dondururuz, geri dönmek için nirengi noktası haline gelir. Geri dönüyorum ama her şey dışarıda, sadece sözler var. Bir de şiir, başta. İstanbulin giyinmiş, kendinden soyunmuş adam, "kâbusu türkî" sürüyormuş, kuğulu park'ta unutulmuş bir olta varmış, bütün harfler küçükmüş. Erhan'ın bıraktığı izleri takip ederek gezeceğim Ankara'da, bir daha ne zaman gidersem. Yakındır. "Öncelikle Ankara, nostaljisi olmayan, ama kendine sürekli olarak nostalji iklimi yaratmaya çalışan bir kenttir." (s. 5) Ankaralı bir arkadaşım zaten döneceğini bildiği bir yer için özlem duygusunun oluşmadığını söylemişti, belki de başka bir şehre yeterince maruz kalınmadığı zamanlar için doğrudur bu, onun dışında Erhan'ın izlenimlerine bakmaya devam ediyorum, edebiyatın kendi gettosunu yaratmak zorunda olduğunu söylüyor, Ankara'yı bu bağlamda değerlendiriyor. Devletle münasebet çok yoğun olduğu için Ankaralı yazarların yaratıcılığını besleyen en büyük kaynak, Erhan'a göre devletle karşılaşma konumları. "Devletimizin sarsılmaz gücü, öncelikle Ankaralılar üzerinde sınanır." (s. 6) Üç şairin bir araya gelip dergi çıkartmaktan söz ettikleri başlıca yer Ankara'dır, karşı konum oluşturma güdüsünden ötürü. Devletin adım atamayacağı bir düzlemin özleminden ötürü belki. İstanbul'la Ankara kıyaslanıyor sonra, İstanbul'un pratikliğinin yanında Ankara'nın "fazla teorik kaldığını" söylüyor Erhan, kişisel özlemlerinden de bahsediyor arada: "Bana gelince, Özdemir İnce ile Piknik'te bir (ya da on) kadeh votka içmeyi özledim. Doktor Ercan'ın Anıttepe'deki evinde Ah Kavaklar'ı dinlemeyi. Selim'le Büyük Express'te bir bardak bira eşliğinde foça fındık yemeyi... özledim. Rüyalarımız bile işgalde artık." (s. 11)

Başka bir bölüm, şiir üzerine düşünceler. Şiir üzerine konuşmak doğruca eleştirinin çözümleyici mantığına götürür, şairin şiir üzerinden konuşmasıysa yorumların yorumuna yol açar. Şiir insanın en gerçek, dolaysız ve özlü eylemlerinden biri. Şiirin tarihi, insanlığın tarihi. Şiir bir uzlaşma çabası, nihayetinde uzlaşamama durumu. Yunan tragedyaları iyi vatandaş olmanın özelliklerini belirlemek için yazılmışken Baudelaire bu meseleyi bambaşka bir yere taşımış. Toplumsal sorumluluk kısmına bu noktadan bağlanıyor mevzu, Erhan'a göre toplumsal ilişkiler dili belirliyor ve dil bu yolla bireyselleşiyor. "Şair, toplumun öncüsü değil, o toplumda yaşayan, o toplumun sancılarını duyan biridir yalnızca." (s. 21) Servetifünun'dan itibaren şiirimizin kısa bir değerlendirmesi geliyor sonra, noktalık düşünceyi alıp bitireyim: "Şiir, bu çağın yıkımına karşı insani düzlemde bir alternatif olmak zorundadır." (s. 24) Başka bir bölümde 1950'den sonra kuşaklardan değil, birtakım anlayışlardan söz etmek gerektiğini düşünüyor Erhan, Türkiye'de şiir gündeminin her on yılda bir yapay kuşaklandırmalarla, ayrımlandırmalarla değiştirilmek istendiğini iddia ediyor. Şiirin hayatla kurduğu anlam ilişkisini değerlendirme biçiminden kaynaklanıyor bu, şairin vicdan sahibi olup olmadığına dair tartışmalardan yola çıkarak Mehmet H. Doğan'a ulaşıyoruz, 1980'lerin şiirinin bireye hitap etmemesine dair bir düşünceye karşı çıkan Doğan, o günlerde o tür şiirlerin yazılmadığını söylüyor. Erhan'a göre bireyin/şairlerin hayat karşısında yetersiz kalmaları yüzünden kopukluklar ortaya çıkıyor, şiir veya okur kendini yalıtılmış, anlam delgiciliği sonucunda eline hiçbir şey geçmemiş halde buluyor. Şiirin başkaldırması gerektiğini söylüyor Erhan, yeni anlamlarını ve biçimlerini yaratmalı, yaşamı yakalayabilmeli, şiir ancak bu şekilde varlığını sürdürebilir.

Kırkayak Takvimi. Düşünce parçaları. Octavio Paz'ın ölümü, gazetede. Şiirleri aranıyor evin içinde, bulunamıyor. Sait Maden çevirisi, tünel kazmak pahasına bulmak istiyor Erhan. Sarhoşluğu en ayık hali. Bütün memelilerden nefret ediyor. Telefonu artık çalmıyor, yalnızca yürümek istiyor. "Bir çocuk örtüldü üstüme sanki." (s. 45) En büyük devrimci hareket yürümek. Odaya doğması istenen sazlı-sözlü güneş. Sonrasında deneme-günlük parçaları geliyor, emlakçıların doğurduğu sıkıntılardan bir evi terk etmenin hüzüncüne uzanan konular, yaşam parçaları. Sayısal Loto, at yarışları. Alkol bağımlılığı, Erhan'ın üzerinde incelikle durduğu konu. Doktora gidiyor ve öğreniyor ki bağımlıların en fazla %3'lük kesimi alkolü tamamen bırakabiliyormuş, boku yediğini düşünüyor. Alkolsüzlüğe katlanamayacağını düşünüyor. Alkolden kurtulabilse de Türkiye'den kurtulamayacağını düşünüyor, aslında arada pek de bir fark olmadığı için alkolden de kurtulmuyor. Xanax güncesi için sayısal bir şema hazırlanmış, her gün belli bir mg. ve uyuşukluk. Alkol kullanmamak gerekiyor, alkol kullanmayacaksa o hapları neden yutuyor? Nedenler ortadan kalkınca veya birbirine karışınca her şey olağanlığında sürüyor. Ankara günlerinde oluyor bunlar, Dikimevi'nden Bahçelievler'e bir otobüs. Dikkat, alkol var!

Sonrası anılar. Ankara'ya ve 1970'li yıllara dair, toplumsal vicdanın izini süren, kısılmışlığın yarattığı bezginliğin hissedildiği. Metin ve Nebahat Altıok, Ataol Behramoğlu, Özdemir İnce. Altıok'un Bingöl günlerinde biriktirdiği acıların Erhan'daki yansımaları. En sonda Deniz için bir bölüm. Erhan'ın oğluna yazdığı mektup değil, günce değil, bir iletişim çabası. Babalığın ne olduğunu hissettiğimi hatırlıyorum bu bölümü ilk okuduğumda, ben bir babaya hiç sahip olmadığımdan, olur da baba olursam çocuğuma neler söyleyeceğimi Erhan'dan öğrendiğimi düşünmüştüm. Fikret Kızılok ve Ahmet Erhan, babalığa dair iki önemli figür. Davranışlarını bilemiyorum ama sözlerinde öyle ağır bir sevgi var ki... Son bir detayla bitireyim, Deniz'in doğduğu gün Erhan'ın "kadim dostu, can arkadaşı" Doktor Ercan (Kesal) oradaymış, doğumhanede anneyle ve oğulla ilgilenmiş, uzunca bir süre.

"Sana babalık yapmama izin vermediler. Bu bir suçlama değil. Pek çok şeyin olduğu gibi, baba olmanın da acemisiydim ben. Ama bu dünyada bunu bana öğretecek bir tek insan vardı, o da sendin." (s. 134)

10 Temmuz 2019 Çarşamba

Christopher Dell - Okült, Cadılık ve Büyü

Tarihi didiklerken canavarlarla yetinmiyor Dell, her çeşit inancın ve söylencenin peşinden giderek ezoterik gruplardan kitlesel çılgınlıklara kadar pek çok olayın ve oluşumun izini sürüyor. Av büyüleriyle başlayan büyücülük zaman içinde dinlerin ve mitolojinin de mevzuya dahil olmasıyla öyle bir çatallanıyor ki her birini takip etmek mümkün değil, bu yüzden Batı'nın ve Doğu'nun belli başlı meselelerinden pek uzaklaşamıyoruz, söz gelişi Eskimo büyüleri veya inançları yer almıyor bu incelemede. Yer alanlar da yeterli gerçi, elimizin altında oldukça zengin bir kaynak var. Bol resimli. Dell ele aldığı büyü âlemini ilk bölümde örnekliyor biraz, mesela Çin'in Batı'ya Yolculuk adlı destanından Sun Wukong var, kendisi bir maymun, sihirli asasıyla mucizeler yaratıyor. Kral Arthur hikâyeleri var, haliyle Merlin ve Druidler, Keltler, Stonehenge falan, böyle gidiyor olay. Kara büyü, ak büyü, çeşit çeşit. Ben yine madde madde gideceğim, metnin yapısına uyuyorum. Bölümler kısa ve çok sayıda başlık var, ilgimi çekenleri alayım buraya.

* Büyünün kaynağının tıp olduğuna inanılıyor.

* Büyü, tanrıya dua etmeden veya ona sığınmadan doğaüstü yollarla dünyayı anlama ve etki etme yolu olarak tanımlanıyor. Tabii tanrının buna ses çıkarmayacağını düşünmemeliyiz, kimi dinlerde büyü yapmak yasak. Gücün tanrıdan geldiğine inanılmış, eh, büyü yapmak tanrının cebinden bir şey aşırmak olarak görülebilir. Yunan mitolojisinde büyü o kadar baskılanmamış, aynı zamanda inanç işlevi de gören Roma mitolojisinde büyüye ve ilahi güce yer verilmiş. Kadim Mısır'daysa ibadet ve büyü birmiş, kafalarına göreymiş.

* Dilin gücü. "Ad bahşetmek" diye bir şey var, isimlerin büyülü özellikler taşıdığına inanıldığı için ad öyle herkese söylenmezmiş bir zamanlar. Daha da ilginç bir şey, "gramer" sözcüğü büyü kitaplarını tanımlamak için kullanılan "grimoir" sözcüğünden türetilmiş, etimolojik olarak akraba bu sözcükler, öyle bir bağ var yani. Okumak ve yazmak geçmiş zamanların nadir yeteneklerinden olduğu için herkesin büyü yapamayacağı düşünülürmüş, matbaayla birlikte bu durum ortadan kalkmış. Cadı avlarını düşünün. Sözcük bilgisi, mecaz anlamlar, şifreli mesajlar 15. yüzyılda okült merakında patlamaya yol açmış ve Rönesans'la birlikte Hürmasonluk ve Gülhaççılık çıkmış ortaya, öncesinde MS ikinci ve dördüncü yüzyıla tarihlenen Hermetica varmış. Hermes Trimegistus'un başrolde olduğu bir dizi diyalogdan ibaret olan bu metin, Batı'da büyücülüğü başlatan metin olarak görülüyor. Hermes Trimegistus da dikkat çeken bir karakter, Hermes normalde Mısır tanrısıyken Romalıların Mısır'ı işgaliyle birlikte mitolojilerin eklemlenmesi sonucu yarı tarihi yarı mitolojik bir karaktere dönüşmüş. Rönesans'la birlikte mevzu bahis metin büyücülüğün el kitabı haline gelmiş, Aydınlanma Çağı'nda büyünün okült tarafından çok gözbağı ve el çabukluğu dikkat çekmeye başlayınca da yavaş yavaş etkisini yitirmiş ama büyü hiçbir zaman ortadan kaybolmamış. Biçim değiştirerek bilinmeyene doğru yayılmaya devam eden bir gelenek bu, bilimin ilerlemesiyle birlikte bilinmeyen çok küçük bir alana hapsolmuşsa da her çağ yeni büyüsünü yaratıyor, yaratmaya devam ediyor. Bu arada birkaç bilim insanının ilginç yanları ele alınıyor, Isaac Newton sıkı bir okültistmiş ve "uzaktan etki"nin sihirli bir şey olduğunu varsaymış. Arthur C. Clarke'ın meşhur sözünü biliyoruz, anlamlandıramayacağımız kadar gelişmiş bir teknolojinin veya bilimsel olgunun büyüden hiçbir farkı yok. James George Frazer büyünün hiçbir zaman bilim olmadığını, sanat olduğunu söylemiş. Asıl lafı Freud söylemiş gerçi, kelimelerle büyünün başlangıçta bir olduğunu ve kendi zamanında bile kelimelerin büyü gücünü kaybetmediğini dile getirmiş. Yaşlı Plinius büyünün İran'da icat edildiğini iddia etmiş. Bereketli Hilal civarındaki icatların haddi hesabı yok gerçi, temeli sağlam bir iddia bu ama bir "icat" olarak yaklaşırsak. Av resimleri ilk medeniyetlerden binlerce yıl öncesine dayanıyor yoksa. Tabii eldeki verilere göre konuşmak lazım. Bu kısım biraz karanlık.

* Sümer kültüründe ak ve kara büyü var. Babillilerin astroloji ve astronomi bilgisini Mısırlılar miras alıyor, bilginin kökenini Thot'a dayandırıyorlar. Kutsal kitaplarda Mısırlıların büyüyle olan münasebetleri varmış, kanıt orada. Bir de şey, bu cadı avları sırasında yakalanan insanların suya atılma olayı Babillilerden geliyormuş. Gerçi zina yapan kadınlara da aynı muameleyi yaptıklarını hatırlıyorum, nereden hatırlıyorum, sanırım Seks ve Ceza'dan. Batmayanlar cadı oldukları gerekçesiyle yakılıyormuş, batanlar da, eh, batıyormuş. İki türlü de ölüm var işin ucunda. Süper bir yargılama biçimi gerçekten. Zerdüştlük ele alınmış, Eski Mısır büyüsü anlatılmış. Ka tanrıların ruhlarının etkinleştirilmesiymiş, büyünün temeli. Stephen King'i anıyoruz hemen. Eski Ahit'te büyü anlatılıyor, bablar üzerinden. Kral Süleyman, kadim Çin büyüleri, muskalar ve tılsımlar, asalar, otuz iki kısım tekmili birden.

* Yunan ve Roma büyüleri. Eski Yunan, büyü kavramını Mısır'dan, Mezopotamya'dan ve Doğu Akdeniz kültürlerinden çarpmış bir güzel. Büyü ve din arasında ayrım yapmak kolay değilmiş o zamanlar, Platon'dan alıntılarla anlatılıyor. Roma'da ars magica daha bir gizemli. İç organlardan fal bakma gibi olayları var adamların. Büyü kanunlarla yasaklanmış dönem dönem, en sonunda MS dördüncü yüzyılda tamamen yasaklanmış. Hıristiyanlık varken büyü ne ola zaten. Yahudi gizemciliğinin ve Kabala'nın ortaya çıkışı da bu dönemlerde. Golem kültü çok daha geç bir zamanda, 12. yüzyılda ortaya çıkıyor. En bilinen yansıması Frankenstein'ın Canavarı olabilir.

* Kuzey büyüleri, en sevdiğim. Ben bu İrlanda'dır, İskandinavya'dır, oraları çok sevdiğimden oranın mitolojiyle ve büyüyle ilgili meseleleri ilgimi çekti. Druidlerden ilk olarak Julius Caesar'ın Britanya'yı fethetmesinden sonra bahsedilmiş, Romalılar bu arkadaşların kökünü kazımasalardı iyiymiş. Plinius özellikle bahsediyor bu insanlardan, ökse otundan, bir çok şeyden. Büyücülük Galler-Kelt geleneklerinde önemli bir yere sahipmiş, Kral Arthur efsaneleri bu büyücülük işlerinden doğmuş. Merlin'e ayrılmış bir bölüm var, söylencenin kaynağı ve etkileriyle ilgili heyecan verici bilgiler var.

Günümüze kadar geliyor mevzu. Japon diyarlarının büyüleri, Arapların hokus pokus işleri, Crowley, Houdini, pek çok adam, kadın, inanç, folklorik iş. İlgililer göreve, bu metin okunsun. Resimlere bakılsın, günümüzde Stonehenge civarında yapılan ritüel anmaların fotoğrafları incelensin. Güzel bir kaynak.

9 Temmuz 2019 Salı

Kolektif - H. P. Lovecraft'ın Favori Korku Hikâyeleri

Doğan Abi kendi yağında kavrularak güzel işler yapmaya devam ediyor, gerçi bastığı şeyler çok çok küçük bir çevreyi ilgilendiren şeyler ama olsun, ben şahsen bunu basacağını öğrenince atladım ve son okuma işini üstlendim. Pek düzelmemiş gibi görünen yerleri var, yine de iyi. Kapak mapak da, eh, tek kişilik dev kadronun elinden gelen budur. Çeviri korku hikâyelerine mütevazı bir katkı, kapağı açtığınızda içeride kıyamet koptuğunu göreceksiniz, yıldızlar karması resmen. H. G. Wells var, Rudyard Kipling var, öyküleri Dedalus'tan çıkan Edward Lucas var, Ambrose Bierce var, bir dünya yazar. Deli korkacağız, of. Ben okurken korktum, darısı okuyacakların başına. Çeşit çeşit korku. Bilimle haşır neşir olan uçuk bilim insanlarının korkunç buluşları, Afrika'nın derinliklerindeki fetişler, pencerelerin önünden geçen gölgeler, karanlık odalar, ormanda yaşayan tanrılar, neler ya. Lovecraft hakkında biraz malumat sahibiysek bu öyküleri neden sevdiğini de çıkarabiliriz, örneğin Elmas Lens'i ele alalım. Anlatıcı, çocukluğundan beri her şeyi en ince ayrıntısına kadar inceleme arzusuna sahip olduğunu söyleyerek başlıyor. Mikroskopla tanışıyor, alete aşık oluyor. Merceklerden baktığı zaman bambaşka dünyaların kapıları aralanıyor, müthiş bir heyecan. Hemen çeşitli mercekleri toplamaya başlıyor, ailesinin zenginliğini bu tür işler için yavaş yavaş tırtıklıyor, üniversitede mikroskobun mucitleri ve geliştiricileriyle ilgili araştırmalara girişiyor, yaşamının tek tutkusu haline geliyor bu olay. Arkadaşındaki çok değerli bir elması bu yüzden aşırıyor, arkadaşını öldürüyor hatta. Karakterler çok derin değil, dolayısıyla birkaç basit düşüncenin ardından eyleme geçildiğini görmek, insan öldürmek gibi ağır bir işe kolayca girişmek başarılı bir anlatıya sahip olmaktan uzaklaştırıyor metni, bunu göz önünde bulundurup çocukça bir heyecan duymak lazım, yoksa hiç okunmasa daha iyi bu öyküler. Neyse, bizim eleman hemen bir medyum bulup Leeuwenhoek'e, mikroskopla ilgilenen adamların şahına en hassas mikroskobu nasıl imal edeceğini soruyor. O dönemin spiritüalizm akımını hatırlayalım, aristokrat tayfadan medyum masasına oturan çok adam var. Neyse, cevabı alıyor ve düzeneği kuruyor, mikroskobunu imal ediyor ve bir damla suyu incelemeye başlıyor. Güzellikten gözleri kamaşıyor, Animula adını verdiği bir varlık, bir kadın var damlanın içinde. Havva'ya benziyor, tek başına yaşıyor. Ormanlar, dereler, bağlar bahçeler arasında bir başına duruyor, dolanıyor, güzelliği bizimkini delirtiyor. Bu güzelliklerin üzerine acı son gecikmiyor, su damlası buharlaşınca Animula da ölüyor, bizimki çıldırıyor gerçekten, sonu kötü oluyor. Çıldırmadan önce başka bir su damlasına daha baksaymış keşke, neyse artık. Bu öyküdeki bilim insanını Lovecraft sever, çünkü kendisi de çocukluğunda bolca kimya deneyi yapmış, renkli sıvıları birbirine karıştırmış ve ısıttığı karışım patlayınca neden patladığını bu sefer kendi de anlamamış. Bu sonuncusu yok ama Lovecraft seviyormuş işte böyle işleri, Herbert West'in işleri hakkında yazdığı öyküleri biliyorsanız o damardan da haberiniz var demektir.

Pek de hatırlamıyorum öyküleri ama bir bakayım, Kipling'den Canavarın İşareti. Kolonyal bir korku öyküsüdür, Plinius'un başlattığı Öcü Doğulular anlatısının günümüze yakın halkalarından biridir. Lovecraft da Doğu'yu pek merak edip derinlemesine araştırmalar yaptığı için bu öyküyü sevmiş olsa gerek. Öykülerinde çölün ortasına kondurduğu Adsız Şehir gibi pek çok hayali şehir var, Kipling'in dünyasını daha belirsiz bir zamana çekmiş olsa gerek. Neler oluyor, İngilizler Hindistan'ı sömürüyor ve doğaüstü işlerle karşılaşıyorlar. İki kültürün tanrılarının karşılaştırılması gibi de okunabilir, Hindistan'ın daha büyülü, abra kadabralı bir mekan olarak görülmesinden ötürü tanrıların gazabı da görünür bir halde. İngiliz zaptiyeler bir tapınağın önündeki Gümüş Adam'a sataşıyorlar, Gümüş Adam her türlü sihri kullanarak kendisine ilk sataşan adamı hacamat ediyor, diğerleri korkudan altına ediyorlar. "Bilmediğiniz deliğe çomak sokmayınız, adamların kültürlerine hiç bulaşmadan uslu uslu sömürünüz" temalı hoş bir öykü. M. R. James'in Kont Magnus'u belki de bu derlemedeki en Lovecraft işi öykü, bizim büyük yazarımız James'ten bayağı bir etkilenmiş. Bay Wraxall'ın Danimarka diyarlarındaki bir macerasına odaklanıyoruz bu öyküde, eski yazıtların izinden giderek bir kalıtı keşfetmeye çalışıyor. Birçok kaynak sayılıp dökülüyor, bazılarının uydurmasyon olduğunu düşünebiliriz tabii, Necronomicon gibi. Neyse, Bay Wraxall aradığı eski yapıyı buluyor, bir kilise ama çok uzak zamanlardan kalmış. Sonrasında dehşetle karşılaşmasına şahit oluyoruz tabii, yerliler adamı uyarıyorlar ama bizimki keşfetme aşkıyla yandığı için sallamıyor kimseyi, sonradan gerçekten keşfediyor bir şeyler. Buradan da birkaç ders çıkarabiliriz. Birincisi, pagan tanrıların hüküm sürdüğü topraklarda dolanırken dikkatli olmalıyız. Bununla ilgili Netflix'in yakın zamanda çektirdiği bir film vardı, çok iyi değildi ama pagan inanışın sürdüğü diyarlarda işlerin nasıl döndüğünü anlattığı için dikkate değer bence. The Ritual'mış adı. Neyse, ikincisi de eğer bir tanrıyla karşılaşırsak mücadele etmeliyiz, inançlarımız bizi kurtarabilir. Kurtarmayabilir de, inancın keyfine kalmış artık.

E. F. Benson'ın Çok Uzaklara Giden Adam nam öyküsü Pan'a benzeyen bir varlığın yavaş yavaş ortaya çıkmasını ve iki arkadaştan birini delirtip katletmesini konu alıyor. Pan anlatıları için güzel bir örnek bu, zaten bu tanrının işi kırsalda olduğu için korku kendiliğinden doğuyor. El değmemiş bir doğa görünce iki duygu birden çıkıyor ortaya, huzur ve korku. Tabii korkuyla kafayı bozmamışlar için sadece huzur. Geçende Yeşim'le ormana girer girmez ağaçların gece vakti nasıl görüneceğini düşünüp kendi kendimi korkuttum aptal gibi, sonra her şey normale döndüyse de o insansız ortam, sessiz atmosfer beni bir anlığına boğdu. Sonra Yeşim elimden tuttu, dağ tepe, bayır çayır yürüdük. Kamp kurmayı teklif etseydi çadırın etrafına rünlerimi dizip başucuma ökse otu koyardım, o bile para etmeyebilirdi. Kararlı bir Pan karşısında pek şansımız yok. Bu öyküdeki iki karakterden biri akıl sağlığını ve arkadaşını korumaya çalışırken arkadaşı yavaş yavaş ele geçiriliyor, çok tedirgin edici olaylar gerçekleşiyor ormanda, seslerden ve hışırtılardan başka izler ortaya çıktıkça gerilimin dozu artıyor ve mutsuz son. Hoş. John Buchan'ın Kemeraltında Esen Rüzgâr öyküsü de yine kırsalda geçen, bu kez Roma mitolojisinin ve öncesinin didiklendiği bir öykü. Olayların Galler'de yaşanması ilgi çekici. Druid biraderlerin kendi folklorları bir yana, Romalılarla Keltlerin çekişmeleri de dikkate değer nitelikte. Bu öyküdeki araştırmacı dayı yaşadığı olayları yıllar sonra bir mekanda anlatıyor etrafındakilere, kendisi gibi başka bir araştırmacının yanına gidip bilgi almak istediği sıralarda yaşadığı şeyler dudak uçuklatıcı. Girmeyeceğim buna, iki örnekle geçeyim. Lovecraft'ın Duvarlardaki Fareler nam öyküsünün kaynağı Buchan'ın öyküsü olabilir. Bir ibadethane, derinlerine ilerleniyor, derinlerde saklı dehşetler var ve Romalılar kendi mitolojik dehşetleriyle de kolonize etmişler bu toprakları, bunu anlıyoruz. Clive Barker'ın Rex'i de benzer bir mevzuyu içeriyor, topraktan çıkan antik bir varlığı Bereket Tanrısı'nın durdurabilmesine dair fena korkutan bir öyküydü o da. Kısacası Britanya'dan bu konuda daha çok ekmek çıkar, adamlarda çok acayip bir tarih ve çılgın bir kültürel çorba var, deli kaynaklar.

Toplamda on üç öykü var, her birinde Lovecraft'tan bir parça bulabilirsiniz. İlginizi çekerse artık. Ben adamı hayranlık derecesinde sevdiğim için hemen her şeyiyle ilgileniyorum, o yüzden, dediğim gibi, direkt atladım. Düzenli bir şekilde okumaya başlamamı Lovecraft'a borçluyum. Siz de bir Uzaydan Düşen Renk almaz mıydınız? Filmi mi, dizisi mi ne çekiliyor veya çekildi, vizyona girmesini bekleyeceğiz.

5 Temmuz 2019 Cuma

Christopher Dell - Canavarlar - Garip Yaratıklar Kitabı

Öcüler ve ecinniler, umacılar ve çarşamba karıları, alkarısı ve Esikhulu, her türlü canavarın başımızın üzerinde yeri vardır. Bilinmeyene duyulan korkudan doğmuşlardır, biraz da ihtiyaç sonucu icat edilmişlerdir, hikâyelerin temelini oluşturmaları bakımından insanoğlunun gereksindiği boşluk doldurma eylemini mükemmel bir şekilde yerine getirirler. Aziz George'un ejderhayı öldürmesini ele alalım. Adam mızrağı saplıyor, iki seksen uzatıyor mahluku. Öncesinde Mikail'in böyle bir girişimi var, Aziz George'un önceli. Ne yapıyor bunlar, kötülüğü alt ediyorlar. Kötülüğün somut bir biçimde tezahür edebileceğini imliyorlar. Tanrı'nın gücüyle her zorluğun üstesinden gelinebileceğini gösteriyorlar. Cesur olunması gerektiğini işaret ediyorlar. Bir sürü çıkarım yapılabilir, ejderhanın tarihi gelişimini, mitlerden dinî meşguliyete kadar aldığı yolu bilirsek oradan da başka hikâyeler çıkarırız, o da başka. Sonuçta bunlar lazım olmuş, ötekiyle mücadelenin nesneleri durumuna gelmişler. Plinius'a göre Hindistan'da ve Etiyopya'da çok acayip yaratıklar dolaşırmış, barbarların diyarlarının ötelerinde çok acayip varlıklar cirit atarmış, böyle yazmış adam. Bin beş yüz yıl boyunca onca neslin gerçekliğini oluşturmuş adam, coğrafi keşiflerden sonra salladığı ortaya çıkmış ama bir "öteki kültürü" oluşturmuş sonuçta. Günümüzde dünyanın keşfedilmemiş hiçbir yeri kalmadı, Amazon ormanlarının derinliklerinde henüz gidilmemiş yerler olduğu söyleniyor ama, işte, Dünya bu kadar yani, haritalarda gördüğümüz kadar. Uzaya bakıyoruz artık, bilinmeyen bilinene dönüşünce hemen başka bir bilinmeyen uyduruyoruz. Bilimkurgunun yükselişini buna bağlayabilir miyiz, bilinmeyenin -kozmik ve bilimsel bilinmeyen- hayali keşfi çok cezbedici, tam kurmacalık.

Borges'in Düşsel Varlıklar Kitabı'yla birlikte okunabilir, iki metin birbirini besler. Borges'in varlıkları Dell'inkileri hacamat edecek kadar çok ama Japon diyarlarındaki varlıklar işin içine girince eşitlik sağlanabilir. Japonların sayısız canavarı var, adamlar tapınaklarını bu canavarlar için dikip esenlik diliyorlar, canavarlara ve kendilerine. Çin'de ölülerin dünyasıyla yaşayanların dünyasının sınırlarının pek belirsiz olduğunu okumuştum bir yerde, Japonya'da da canavarlarla insanlar aynı dünyada yaşıyorlar sanki. Çok acayip kültürler. Dell kısa kısa vermiş bilgileri, canavarların tasvirlerine daha çok yer ayırmış. Bazı resimler, gravürler vs. tanıdık gelecek, korku ve gerilim kitaplarının kapaklarında karşılaştık çoğuyla. Bazılarını hiç bilmiyordum, korkuttu açıkçası. Bir iki tanesini sallarım buraya. Ben de Dell gibi kısa kısa geçeyim, hatta maddeleyeyim ama önce kaynaklar. Mitoloji tabii. Ekhidna hamile kalıp Orthros'u, Kerberos'u, Hydra'yı ve Khimaira'yı doğuruyor. Hesiodos'un Theogonia'sından bu. Yazıldığı tarihten yüz yıl önce de Homeros'un metinleri derleniyor, orada da bir dünya yaratık var. Batı'nın ilk kaynakları bunlar, Doğu'da işler biraz daha önce başlıyor, Behemot'u ve Livyatan'ı ele alalım, Eski Ahit'ten başlatabileceğimiz kültürde doğaüstü yaratıklar var. Sonrasında Yeni Ahit'in etrafında oluşan hikâyeleri de düşünürsek elde bir dünya yaratık olur, pek güzel. İşe yarıyorlar demiştim, şöyle: "Düzen ve kaos arasındaki, iyi ve kötü arasındaki kavga tanrılar ve canavarlar aracılığıyla somutlaştırıldı." (s. 7) Söylenceler elle tutulur bilgiler vermese de o zamanın insanlarının böyle bir şeye ihtiyaçları yok zaten. Aslında günümüzde de pek bir şeyin değişmediğini söyleyebilir miyiz, insanların nelere inandıklarını düşünürsek pek garip gelmez bu. Uçan Spagetti Canavarı'ndan yerel öcülere kadar gelen güncel bir canavar popülasyonu var, bunlar insanları bir arada tutan hikâyeleri oluşturuyorlar. Edebi yansımalarına da bakabiliriz, Frankenstein'ın icadı bize tanrıların seviyesine ulaşamayacağımızı söylüyordu, binlerce yıllık hikâye aslında bu, Babil Kulesi'ni de ucube bir yaratık olarak göremez miyiz? Dr. Moreau'nun ucubelerini de buraya koyuyorum.

* En başa dönelim, İÖ 14000'de Fransa'nın güneybatısındaki mağaralara çizilen şekiller. Büyü için kullanıldıkları söyleniyor, hayvanların kolaylıkla ele geçirilebilmesi için. Pek detaylı değiller, Mısır'da ortaya çıkıyor detaylı olanları. Anubis mesela, korkutucudur. Hindu tanrıçası Kali korkutucudur, amacını yerine getirir. Bu canavarların çoğu korkutucu aslında, "iyi bir öteki" pek işlevsel olmayacağı için dehşet verici varlıklar olarak düşünülmüşler. Aztekler Quetzalcoatl'ı yaratmışlar, yılan tanrı. Tlaloc'tan deli gibi korkulurmuş, coşmasın diye insanlar kendi çocuklarını boğarlarmış. Kaostan doğan yaratıklar bu taraflara daha yakın. Hesiodos'a göre düzenin sağlanmasından önce Erebos ve Nyks'in ürünü olan Khaos terör estirmiş, güçler dengelenene kadar. Babil tanrıçası Tiamat kaosun ilk tanrılarından biri olabilir, Marduk tarafından öldürüldükten sonra bedeni ikiye ayrılıyor, gökyüzü ve yeryüzü oluşuyor. Süper denge.

* Şeytanlar ve iblisler. Cin ve şeytan uzmanları, psikoposlar, dinle meşgul kim varsa kötülüğü biçimlendirmeye çalışmışlar. Meleklerinkine denk bir hiyerarşi oluşturulmuş, Gaiman'ın Sandman'indeki ortamı bilenler hemen canlandırabilir ortamı. Cin ve şeytan tümenleri varmış, sayıları milyonlardan yüz milyonlara kadar çıkabiliyormuş. Hıristiyan ikonografisinde örnekleri görülebilir. Kıyamet tablosu siparişi alan bir sanatçı işe kesinlikle canavarlarla başlıyormuş. Canavar çiziminin ustasının Hieronymus Bosch olduğunu söylüyor Dell, gerçekten de Bosch'un eserlerine bir bakarsanız, bakmayın ama. Ben çok korkan biriyim, şu vakitte hayatta bakmam. Yani şimdi, çok affedersiniz, şu yandaki nedir ya. Bu Bosch'un değil tabii ama en az onun yaratıkları kadar korkunç bir şey var, Japon diyarlarından bir sanatçının eseri. Binlerce öcüden biri, sanki bir ürünün reklamını yaparmış gibi. "Öcülüğümü çocuk kafasına borçluyum. Çocuk kafası, vazgeçilmeziniz." Neyse, Şeytan'ın birçok yüzü geliyor sonra. Beelzebub "sineklerin efendisi" anlamına geliyormuş, Golding'in romanından biliyoruz gerçi. Deccal ismi Kitabı Mukaddes'in Vahiy Kitabı'ndan geliyormuş. Şeytan adı çok eski, "davacı" veya "hasım" anlamlarını karşılıyormuş. Kuyruğu, keçi bacağı, elinde tuttuğu zamazingo falan zaman içinde ortaya çıkıyor, aşama aşama. Dileyenler Jeffrey Burton Russell'ın metinlerine bakabilirler, orada Şeytan'ın tarihi uzun uzun anlatılmış. Burayı açtığım zaman üfürmeye onlarla başlamıştım galiba, hatırlamıyorum şimdi. On yıl olacak ben buraya düşeli, az kaldı.

* Büyülü canavarlar. Bazıları direkt büyü sonucu ortaya çıkıyor, bazıları kendiliğinden büyülü. Simyacılar minyatür insan yapmaya çalışmış, sonrasında golem vakası ortaya çıkmış, Yahudi üretimi. Android asker üretseler adını kesin Golem koyarlar. Bunların koruyucu oldukları da düşünülmüş bir zaman ama denize düşen yılana sarılır misali. Mesela Pazuzu şeklinde yapılmış muskalar takarlarmış eskiden, Huwawa'dan korunmak için. Daha kötü bir kötüden korunmak için daha az kötü bir kötüden medet umulmuş. Medusa'nın başı tapınaklara falan asılmış, bunun dışında pek çok öcüye atfedilen nesneler sağa sola yerleştirilmiş, asılmış.

* Ejderhalara geliyoruz. Doğu'da dört ayaklılar, Batı'da iki. İsviçre'nin bir zamanlar bu yaratıkların yurdu olduğuna inanılmış, 17. yüzyıla kadar. Alman muadili Lindwurm. Rusya'daki Sirin nam varlığın sirenlerle bir bağlantısının olduğu düşünülüyor, mantıklı. Özellikleri çok benzer. Doğu ejderhalarının genellikle yardımsever yaratıklar oldukları söyleniyor, kanatları olmamasına rağmen büyülü bir güçle uçabiliyorlar. Kore'de ve Japonya'da da misalleri var, geniş bir coğrafyaya yayılmış ejderha inancı. Batı ejderhalarının en ünlülerinden ikisini anayım, Midgard yılanı birincisi. Thor tarafından tokatlanıyor. Diğeri Aziz George'un hacamat ettiği.

* Su canavarları. Livyatan (Leviathan) en meşhuru tabii. Perseus'ın kılıcıyla kesip biçtikleri var, biri Ceto. Skylla ve Kharybdis de Perseus'un hışmına uğruyor. Günümüzde Less Gölü Canavarı tarzı örnekleri var. Ama yok tabii. "Kappa" denen Japon su cininden bahsetmek lazım, bu arkadaş birçok biçime bürünebiliyor. Aşırıya varacak ölçüde kibar, Japonca okuyup konuşabiliyor, bunun yanında insan eti yemekten büyük keyif alıyor. Bunlardan biriyle konuşurken çok yakınında durmayacaksınız  yani.

Bunlardan başka sirenler var, melez varlıklar var, yarı koala yarı zürafa falan. Çoğunun kökeni Yakındoğu'ya dayanıyormuş. Tilkiler ve kurt adamlar bu sınıftan. Hortlaklar, gulyabaniler derken liste uzayıp gidiyor böyle.

Fantastik fantastik işlerin peşinde koşanlar için süper kaynak, kesin edinilmeli.

4 Temmuz 2019 Perşembe

John Wyndham - Midwich'in Guguk Kuşları

John Wyndham'ı ilk kez okudum, diğer metinlerini hemen edindim. Kendisi İngiliz, 1950'lerden itibaren bilimkurgunun altın çağında at koşturmuş, "mantıklı fantezi" adını koyduğu türde eserler vermiş. Bu metni 1960'ta ve 1995'te sinemaya uyarlanmış, Village of the Damned adıyla. Adı görür görmez on yıl öncesine döndüm, parlak gözlü ve beyaz saçlı çocukları hemen hatırladım. Ödümü koparmışlardı. Amorf veya tekinsiz bir olayla/canlıyla karşılaşınca kıstırılmışlık hissinin doğması ilginç geliyor bana. Yalıtılmış bir alandan kurtulamama olayının izini antik devirlerdeki savaşlara kadar sürebilir, kahramanlıklarla ihanetler arasından korkuyu hemen seçebiliriz ama bu korkunun kaynağı yine insandır. In the Walls of Eryx'i düşünüyorum, daha yoğun bir korku var orada. Şeffaf duvarlardan ibaret bir labirent, her taraf özgürce yürünüp gidilecek bir açıklığa sahip. Gidemiyoruz, çünkü labirentin içindeyiz. Görünmez duvarların arasında çıkış yolunu arıyoruz, saatler ve hatta günler geçiyor, acıkıyoruz, susuyoruz, etrafta amorf varlıklar kahkahaya benzeyen sesler çıkarıyorlar. En sonunda çıkışa bir adım kala ölüyoruz, bir adım daha atsak az ilerideki çantamıza ulaşacağız, yaşayacağız. Olmuyor. Azrail Koşuyor'da da benzer bir durum var, filmle metnin arasında pek bir ilişki olmadığı için metnin Türkçesini kullanmak daha uygun, neyse, koşulacak bir yol var ve o yolun dışına çıkarsak askerler tarafından vurulacağız. Durursak vurulacağız. Düşersek vurulacağız. Bayılırsak askerler gelecek, bileklerimizi kolonyayla ovup selamet dileyecekler. Kapana kısılmışız. Yine King'den bir örnek, Kubbenin Altında var. Var bayağı bir örnek ama hepsinde hapishanenin bir hikâyesi var, nasıl ve neden yaratıldığına dair. Bu metinde o hikâye yok, laboratuvardaki deney farelerini izler gibiyiz, üstelik sekiz yıl boyunca. Richard Gayford nam anlatıcı, hikâyeyi bir araya getirebilmek için zamanda birtakım oynamalar yaptığını, mevzuyu kronolojik bir sıraya koyabilmek için kurmacaya başvurduğunu söylüyor, böylece şahit olmadığı olayları ve diyalogları kurguyu sakatlamayacak şekilde aktarmasının önünü de açmış oluyor. En başta ayın yirmi altısının doğum günü olması sebebiyle evde, Midwich'te olmamalarını karısı için mutlu bir tesadüfe bağlıyor. Evde olsalardı hayat onlar için çok zor bir hale gelecekti, tabii daha neler olduğunu bilmiyoruz ve meraklanıyoruz. Hikâye yavaş yavaş açılıyor. O gece otelde kalıyorlar, ayın yirmi yedisinde yola koyuluyorlar ve köylerine alınmıyorlar. Polisler girişlerin ve çıkışların ikinci bir emre kadar yasaklandığını söylüyor. Richard ve eşi Janet, tarlalardan geçerek köye girmeye çalıştıkları sırada köyün içinden birinin koşarak ve bağırarak kendilerine doğru geldiğini görüyorlar. Janet birkaç adım önde, dolayısıyla kendinden geçip bayılan Janet oluyor ilk. Richard ne olduğunu anlamıyor, bu sırada anlatıda Midwich'in tarihinden bahsediyor. Böyle bir iki atlama var başta, anlatıyı kesip bambaşka bir meseleden bahsediyor Richard ama hemen mevzuya dönüyor. Neyse, eşinin düştüğünü gören ve bağıran adamı duymadığı için ne dediğini anlamayan Richard eşine doğru koşuyor ve ne olduğunu anlamadan yerleri öpüyor.

Yeni bölüm, ikinci atlama. Gordon Zellaby kasabanın bilgesi. Eşi Angela kendisinden biraz daha genç, ikinci eş. Gordon'ın ilk eşinden olan kızı Ferrelyn, teğmen olan Alan Hughes'la evlenmek istiyor, Gordon oğlana kendisinden icazet almaya gerek olmadığını söylüyor falan, bu arada bir dünya bilgi sayıp döküyor, geveze bir bilge, tatlı bir moruk. Zararsız. Anlatının odaklandığı nokta, Alan'ın ve Gordon'ın konuşmaları gibi gündelik olaylar, saati de öğreniyoruz bunlardan. Onu çeyrek geçe Midwich'te bir problem yok. Köyün üzerinde alçak uçuşa geçip yer yer karşımıza çıkacak karakterlerin günlük rutinlerini görürüz, sonra bir telefon görüşmesinin kesildiğine şahit oluruz. Saat 22.17'dir. Bu saatten sonra köy saçı başı dağıtır. Telefonlar çalışmaz, tanımlanamayan bir uçan cisim görülür, yangınlar çıkar, bölgeye itfaiye ve polis gönderilir ama gidenler geri gelmezler, geri gelmeyenlere bakmaya gidenler de geri gelmezler, böyle bir silsile. Köyün başına bir hal geliyor kısaca. Sabah oluyor, köyde kuşlar ötmüyor. Organik ne varsa kendinden geçiyor sanki. Bizim iki baygın yerde yatarlarken bir kanca yardımıyla "alanın" dışına çekiliyorlar, kendilerine geliyorlar hemen. Alan Hughes iş başında, askeriye olaya el atmış. Kanarya istiyor yanındakilerden, sınırları çizmek için. Boyayla sınırlar çiziliyor, düşüp kafayı yarmasınlar diye insanlar uyarılıyor. Kimsenin hiçbir şeyden haberi yok. Bizimkiler neler olduğunu anlamak için aranırlarken Bernard'la karşılaşıyorlar, Richard'ın II. Dünya Savaşı'ndan arkadaşıyla. Albay Bernard, çiftin bir yıldır Midwich'te yaşadığını öğreniyor ve bu bilgiyi cebe atıyor, ileride işine yarayacak. Richard'la Bernard neler döndüğünü anlamak için bilgi alışverişi yapıyorlar. Alan görünmez, kokusuz ve durağan. Radarlar algılamıyor, ses dalgalarını yansıtmıyor ve memeliler, kuşlar, sürüngenler ve böcekler üzerinde ani bir etkisi var. Bir de basından gizlenmeli tabii, Bernard bu konuda elinden geleni yapıp yanlış istihbarat sunuyor basın mensuplarına falan. Havadan yaklaşma çabaları var, üç kilometre yukarıda herhangi bir sıkıntının olmadığı söyleniyor, bir de "Ivanlar'ın neyin peşinde olduğunun bilinmediği". Arka plana bakalım, Soğuk Savaş'ın yeni palazlandığı zamanlar olduğu için paranoyak bir toplum var elde, köyde işlerin kötü gitmesinde paranoyanın da rolü olacak. Bernard, bu anormal durumu yaratan zamazingoyu ele geçirmeye niyetli, böylece düşmanlara karşı kullanılabilecek etkili bir silaha sahip olacaklar. Bunlar bir yana, keşif uçaklarından birindeki pilotlar köydeki manastırın yanında beliren bir nesnenin fotoğrafını çekmek için ortama yaklaşırlarken nesnenin ortadan kaybolduğunu görüyorlar. Sonradan "Boş Gün" olarak adlandırılacak o gün de sona eriyor böylece, insanlar uyanıyor, ölüleri varsa gömüyorlar. Ansızın bayılan insanlar başlarına gelen kazalar yüzünden ölüyorlar, bu da basına duyurulmuyor. Hemen her şey normale dönerken Bernard'ın bir ricası oluyor Richard'dan, köyde olup bitenleri kayıt etmeye dair. Devlet işin peşini bırakmayacak çünkü, İngiltere ikinci bir bombalanma vakası yaşamak istemiyor.

Köyde olaylar gerçekten başlıyor bir süre sonra. Ferrelyn ve Angela hamile olduklarını söylüyorlar birbirlerine, Angela çocuğu olmadığı için yıllar boyunca üzüldükten sonra mutluluktan ağlıyor. Ferrelyn korkudan ağlıyor, Alan'la sevişmemiş çünkü. Hiç kimseyle sevişmemiş. Yani, ta ta, Meryemler beliriyor köyde. Altmış beş Meryem. Doğurgan kadınlar hamile kalmış ama Angela'nınki Gordon'dan. Bu durumda da şu düşünülebilir, ikinci bir bebeğe yer olduğuna göre neden sarı fırtınalardan biri de Angela'ya yerleştirilmedi? Bilmiyoruz. Sonuçta konaklıktan yırtıyor Angela, geri kalan kadınların tamamı konak. Karınlarındaki bebekler yüzünden yaşadıkları travmalara değinmiyorum, anlamam da mümkün değil ama korkunç bir çöküntü yaşıyor bazıları, kendilerinin olmayan bir çocuğu taşımanın ve büyütmenin verdiği psikolojik hasar yıkıcı. Bazıları durumu kanıksıyor ve ne olacağını görmek istiyor, bazıları felaket tellallığı yapıyor, Sodom ve Gomore'yi anımsatarak. Curcuna resmen. Devlet olayları takip ediyor, köy evindeki küçük kurul odasını tam teşekküllü bir doğumhaneye çevirip ebeler ordusu gönderiyor köye. Doğumlar gerçekleşiyor, bebeklerin gözleri altın renginde. Garipler. Daha da garip şeylere yol açıyorlar, iradeleriyle insanlara istediklerini yaptırmaya başlıyorlar. Ferrelyn kasabadan çıkacakken direksiyonu çeviriyor, köye dönüyor ve babasına geri dönmek istemediğini, bebeğin onu zorlayarak geri döndürdüğünü söylüyor. Burada başka türlü bir travma çıkıyor ortaya, köyden ayrılamayan insanlar polisi vs. arıyorlar ama ortada bir suç yok, polislerin düşüncesine göre sayıklayan birçok deli var. Köyden çıkamamak, bebeklerin tasallutu altında kalmak falan, mümkün değil. Dışarıdan hiç kimse yaşananların gerçekliğine, köylülere inanmıyor. Bundan daha çıldırtıcı bir hapishane olamaz. Bebekler insanlara zarar vermeye başlıyorlar bu arada, bir kadın kendine defalarca iğne batırıyor ve batırmaya devam ederken bulunuyor, ona benzer başkaları da var. Bebekler sanki yeteneklerini sınayarak geliştiriyorlarmış gibi. Bir arada olmak istedikleri için birazcık uzaklaşan insanları geri döndürüyorlar. Bir koloni gibi düşünebiliriz, Yıldızgemisi Askerleri'ndeki uzaylı böcekleri hatırlayalım, kolektif bir bilincin parçalarını oluşturuyorlardı. Burada da mevzu aynı. Bir bilgiye sahip olan bebeklerin tamamı o bilgiye sahip oluyor. Kızlarla erkekler farklı, yani iki kolektif bilinç var ortada. Bunları Gordon çözüyor, "konak anne" ve "guguk kuşlarının doğası" hakkındaki bilgileri de köylülere kendisi anlatıyor, özellikle Richard'a. Bu kuşlar yumurtalarını başka kuşların yuvalarına bırakıyorlar, biliyorsunuz. Bizim anneler başkalarının -ne oldukları belli değil- döllenmiş yumurtalarını taşıdılar, doğurdular. Bir süre sonra bu bebeklerden kurtulmak istedikleri zaman bebklerin Çiftlik denen bir bölgede toplanmalarını sağlayan da onlar.

Teorik tartışmalar dönüyor bir yandan, Gordon Çocukları -bir süre sonra normal çocuklardan ayırmak için "Çocuklar" adı takılıyor bunlara, "the" işi muhtemelen- işgal için hazırlanan bir orduya benzetiyor, Truva Atı mantığı. Hayatta kalmak için her şeyi yapabilecek bir tür. Sekiz yıl boyunca köyde kalıyorlar, Richard ve Janet sekiz yıldan sonra köye döndüklerinde olayların arifesine denk geliyorlar. Çocuklar sekiz yaşlarında olmalarına rağmen on altı, on yedi yaşında gösteriyorlar. İnanılmaz zekiler, Gordon'dan ders alıyorlar, barınma ve beslenme ihtiyaçları karşılanıyor, hâlâ anlaşılamamış mevzu. Aslında anlaşılamayacak, Wyndham nedenler konusunda zerre ipucu vermiyor, sadece olayları ve olaylar karşısında insanın tutumunu inceliyor, o kadar. Neyse, çiftin köye döndükleri gün asıl olaylar patlak veriyor. Trafik kazası oluyor bir tane, Çocuklardan biri yaralanıyor ve arkadaşları sürücüyü öldürüyor, son hızla duvara çarpmasını sağlayarak. Bazı köylüler bunu çocukların yaptığına inanmıyorlar, ölen şoförün kardeşi çocuklara ateş ettikten sonra -katil olduklarını düşünüyor- kendi silahıyla beynini dağıtınca da inanmıyorlar. Köylülerin bir kısmı öfkeden kuduruyor, diğer kısmı kuduranları sakinleştirmeye çalışıyor ama pek etkili olamıyorlar. En sonunda Çiftlik basılıyor, insanlar ellerinde meşalelerle, Orta Çağ'daki gibi yakmak istiyorlar çocukları. Birkaç köylü de bunu engellemek için harekete geçiyor ve ortalık karışıyor, herkes birbirine giriyor. Çocukların işi bu da. Daha ilginci, çocuklardan birini sorguya çeken şüpheci bir polis müdürü, çocuğu korkutmaya çalışırken iki büklüm olup kusuyor, çocuk ona "korkuyu gösterdiği için".

Toparlıyorum, dünyanın başka yerlerinde de Boş Gün'ü yaşayan yerleşim yerleri olmuş. Kimi yerde Çocukların hepsi ölü doğmuş, kimi yerde köylülerin tamamı ölmüş. Ruslar patlatmışlar bombayı, gerçek anlamda. Yerleşim yerini bombalayıp Çocukları öldürmüşler, yüzlerce insanla birlikte. Bu bombalamadan haberi olan Midwich'in Çocukları sert tepkiler vermeye başlamışlar tabii, onca ölümün sebebi SSCB'deki bombalama olayı. Gordon Çocuklarla konuştuğu zaman öğreniyor bunları, Bernard da bombalama olayını teyit ediyor. Mantık şu ki makul bir tepkinin gerçek bir etkisinin olmayacağını düşünüyor Çocuklar, insan psikolojisini öğrendikleri için -Gordon sağ olsun- vurucu eylemlerde bulunuyorlar, türlerini korumak için. İnsanın doğasını biliyorlar, ne kadar yıkıcı olduğunu da biliyorlar, dolayısıyla daha da yıkıcı olmak zorundalar, hayatta kalabilmeleri için. İşin politik yanı, İngiltere'de SSCB'deki gibi radikal bir çözüm uygulanamaz, partiler böyle bir taşın altına ellerini sokmak istemezler, dolayısıyla bu Çocuklar gelişimlerini tamamlayıp asıl planlarına geçecekler. Asıl planı da bilmiyoruz tabii. İstiladır, başka ne olacak. Radikal tehlikeler radikal çözümler gerektirir, dolayısıyla tüm öngörüleri doğru çıkan Gordon için yapılacak son bir iş kalıyor, insanlığı kurtarmak adına. Arabasına ağır ağır çantalar yüklüyor ve ders vermek üzere Çiftlik'e gidiyor. Burada bırakayım.

Yaşama güdüsünün yıkıcılığına şahit oluyoruz bu metinde, faunada başka bir türün tehlike yaratmasını istemeyen canlı için tek ve basit bir çözüm vardır, ahlakla engellenemeyecek bir yok etme eylemi. Çocukların nereden geldikleri muamma, amaçları da öyle ama yaşayabilmek için insanları teker teker öldürebilirler, eylemleri istilacı olduklarını gösteriyor. Ne ki fedakar değiller, insanlar onlara göre çok daha büyük bedeller ödemeye hazırlar. Politika, kitlesel davranış biçimlerinin incelenmesi gibi pek çok meselenin arasında en dikkat çeken nokta bu. Şahane bir roman.