16 Ocak 2019 Çarşamba

Alberto Manguel - Geceleyin Kütüphane

Bir Atina kütüphanesinden geriye kalan tek şeyin fotoğrafı. Yazıt, kütüphanenin birinci saatten altıncı saate kadar açık olduğuna ve eserlerin alınmasının iyi karşılanmayacağına dair bir parça. Diğer parçaları birleştirince parşömenlerle dolu -tarih belirtilmiyor, Mısır'ın ambargosu sonucu Bergama'da üretilen parşömenlerin zamanındandır belki kütüphane, öyle olduğunu hayal ettim- raflar, duvarlar, masalar beliriyor, yazıcılar sayısız kopya çıkarıyorlar, zenginlere satıyorlar kopyaları, sessizlikte rüzgarın uğultusu duyuluyor, tanrıların konuşmalarından parçalar var uğultuda, herkes huşuyla dinliyor, çalışıyor. Kütüphane yok olmadan önceki son an, kalan tek yazıtın üzerine siniyor. Bugün iki bin yıl öncesine baktığımızda hiçbir şey anlayamayacak durumdayız, çağ ve insan değişti, kütüphaneler aynı değil, bambaşka bir dünyadan eskiye bakıldığında geçmişin ne kadarını günümüze taşıyabiliriz bilemiyorum ama Manguel sayesinde sezebiliyorum. Kendi kütüphanesinin düşündürdüklerini anlatıyor, sonra tarihten birkaç kütüphaneyi inceliyor, sonra kendi kütüphanesine geri dönüyor ve bu döngü durmaksızın sürüyor. Anlattığı hikâyelerin yerine başka hikâyeler konabilir, deneyimlerine kendi deneyimlerimizi ekleyebiliriz, hatta bazılarını kendimizinkilerle değiştirebiliriz, bu açıdan sonsuzu kütüphaneye eşitleyebiliriz. Bu metni de eşitleyebiliriz; her okuma yeni bir düşünceyi doğurabilir. Bitmeyecek bir metin, Manguel'in Borges'den aldığı miras.

Bölümlerden ilki Mit olarak Kütüphane. Manguel, "sonunda" bir düzene koyabildiği kütüphanesinin geçmişini anlatıyor. Milattan önceki son yıllarda Romalılar bir tapınak dikmişler oraya, Dionysos adına. Yüzyıllar sonra kiliseye dönüşen yapıda şarabın tanrılıktan mesihliğe yapılan uzun bir yolculuğun nesnesi olarak belirmesinden sonra, zamanı gelince kitaplara düşkün bir adam kilisenin yanındaki ambarı satın alıyor ve duvarlardaki çizimlere bakarak kuruyor kitaplığını, yüzlerce kolinin taşınması, açılması, içindekilerin yerleştirilmesi aylar alıyor, bu sürecin anlatımı diğer bölümlere de yayılmış durumda. Burada kütüphanenin mitik boyutuna bakıyoruz. Antik çağlardan Julius Caesar'ın zamanına yolculuk, geceleyin. Manguel, gece vakti kütüphanenin verebileceği zengin imgelemden faydalanan okurlardan biri ama gececi olmayanlar da var, Montaigne bunlardan biri. Gecenin dünyayı değiştirmesini Gündüz Vassaf pek güzel anlatıyordu; gece insana aittir, gündüz makineye. Gece olduğu zaman özgürleşiriz, özgürleştiğimiz ölçüde kitapları da özgürleştiririz, kütüphane sonsuz adımlık bir mekan haline gelir. Manguel genişletir bu duyguyu; Babil'in bütün dillerini içeren ve İskenderiye'deki bütün kitap ciltlerine sahip olan bir kütüphane düşler. İskenderiye'nin son zamanlarından bahsediyor olabilir, ciltleme işi çok daha sonra ortaya çıktı diye biliyorum ama ukalalık yapmayayım, emin değilim. Babil'in ve İskenderiye'nin büyülü dünyasını anlatır Manguel, kütüphanesini bu iki düşsel şehre ve hükümdarların amaçlarına denkler. "İskenderiye'deki kütüphanecilerin belki de keşfettikleri gibi tek bir edebi an ister istemez onun gibi anları anıştırır." (s. 35) Okuma eylemi uzak zamanları birbirine bağlar, zamanları doğurur hatta. Her okumanın bir yeniden doğum ritüeli olduğunu söyleyen Manguel için sonsuz bir doğumu sağlayan kütüphane, mitolojik bir varlıktır. Arketipik niteliği ortaya çıkar, sürekli bir yaşam olduğuna dair.

Düzen olarak Kütüphane. Okunanlar bir yerdeyken okunmayanlar başka bir yerdeydi, sonra yayınevlerine göre sıralanan kitaplar okunma durumunu birbirine karıştırdı, sonra aynı yazarların farklı yayınevlerinden çıkan kitapları yan yana gelince bu kez bir önceki nitelik ortadan kalktı, sonrasında bir başka şey bir başka şeyi bozdu, bu böyle sürüp gitti. Kütüphanenin düzenlenmesi bir yapıp bozma düzeni doğurdu, kusursuzluğa ulaşılamayacağını gösterdi. Babil Kulesi'nin başına gelen kütüphanenin de başına gelmiş olabilir mi, ilahi bir emirle mi dağıldı kitaplar, yazarlar, konular, her neyse? Manguel kusurun izine düşüyor ve pek çok düşünüre, yazara uğruyor. Biri Perec. Kütüphaneci olarak da çalışan Perec'in birden fazla sıralama önerisi var, alıntılamış Manguel, sonrasında Çin'in kadim zamanlarına giderek ilk gruplama denemelerini ele almış. Kitapları bir araya getirebilmek çok zor, insanlar farklı düzenler üzerinde kafa yorup çaresiz kalmışlar ki bunun bir sonu, bir çözümü yok. İslamiyet ortaya çıktıktan sonraki kütüphaneler, Roma'nın kütüphaneleri, pek çok kütüphane ele alınıyor ki numaralandırmadan renk uyumuna kadar pek çok düzenleme biçiminin başarısızlığa uğraması dünyanın farklı yerlerinden örneklerle canlandırılsın. Kısacası bu işi beceremeyeceğiz, doğru bir sıralama yok, bunu kabul ettiğimiz an özgür olacağız.

Mekân olarak Kütüphane. Yüzlerce, binlerce cilt için yer açın. Fiziksel dünyanın sınırlarını zorlayın, kitaplar uzamı doldurabilirse boşluğun idrakına o an kavuşabileceğiz, onun dışında her zaman doldurulacak bir yer olacak. Manguel için Toronto'daki evi tam bir kapana dönüşmüş durumda; yatak odasından mutfağa kadar her yer kitaplarla dolu, ailesine yer kalmış olması şans gibi gözüküyor. Eldekilerin bazılarından kurtulmak tek çare olsa da kolay bir iş değil bu; dijital dünyanın nimetleri çok çekici gibi duruyor ama Kaku'nun Mağara Adamı Etkisi dediği şeye bakarsak çağlardır elimizde tuttuğumuz nesneden vazgeçmek pek kolay olmayacak, bir ekrana bakarak bir şey okumak istemeyeceğiz, ekran kitaba ne kadar yaklaşırsa yaklaşsın. Bu durumda kitaplar uzunca bir süre, bildiğimiz formuyla varlığını sürdürecek. Kapladığı yer için yapılacak pek bir şey yok; kütüphaneciler atılan kitapları kurtarmak için kahramanca mücadele etseler de -birkaç örneği verilmiş, hoş şeyler- dönüşüm kaçınılmaz, sayfalar hamura dönüşecek, hamurdan yeni sayfalar türeyecek. Hrabal'ın bir metninde kitapların başka kitaplara dönüştürüldüğü işletmenin yürütücüsü olan, kitapları pek seven karakterin yaşadıklarını düşünelim. Buna izin vermemeli ve izin vermeli, ikisinin arasında durmaksızın huzursuz. Bu huzursuzluğu yaşayacağız. Evlerimiz küçük, en azından kitaplar için. Sığdırabildiğimiz kadar.

Çağrışımlar, tarihten seçilmiş olaylar, kitaplar, kütüphaneler, tüketim, üretim, yok edilen kütüphaneler, inşa edilenler, hepsi geceleyin. Düşkün olanlara sesleniyor Manguel, kendisinin onda biri kadar düşkünsek bu metni okumalıyız, okumamız gerekir ki kendi raflarımızın hikâyelerini başka zamanların insanlarında ve mekanlarında bulup uğraşımızın bir nevi teselli içerdiğini anlayalım, Manguel'in bahsettiği gibi.

15 Ocak 2019 Salı

Ray Bradbury - Güneşin Altın Elmaları

Bradbury'nin şiirli anlatısı ve kurduğu dünyalardaki yenilikler bir buluş olarak çıkıyor karşımıza, anlatım biçimi olarak son derece yalın, biraz betimci bir dil kullanıyor ve Venüs'ün dinmeyen yağmurlarını bu dilin sesiyle oluşturuyor, gökyüzüne yükselen bir roketin çıkardığı uğultuyu da aynı şekilde duyabiliyoruz. Yeni şeyler bunlar. Belki aşırı bir bilimsel altyapısı yok ama kendisini metodik bir eğitim almadan, kütüphanelerde dirsek çürüterek yetiştirdiği için kendi bildiği yolda ilerlemiş ve türün daha, nasıl diyeyim, insani örneklerini vermiş. Meseleleri çok çeşitli; bir katilin gözlerinden görülen dünyanın obsesif bir insan için nasıl bir cehenneme dönüşebildiğini görmek ve çağlar öncesinin Çin'inde tiranlığın yol açtığı dehşete, hayal suikastına şahit olmak Bradbury okuru için mümkün. Öyküler sadece bilimkurgu değil, sadece anlatı da değil, pek çok şeyi bir araya getiren, geleceğin ve geçmişin insanını aynı noktada birleştirebilen bir yazarın özgün düşlemleri. Bradbury sağlam öykücüdür, sıkı bir anlatıcıdır. Karahindiba Şarabı bile tek başına yiğide hak verdirir.

519 sayfalık, 32 öykülük bir kitap var elde, küçük bir hazine gibi duruyor. Şöyle bir duygu; Resimli Adam'la karşılaştık, bedenindeki dövmelerden görülen hikâyeleri öğrendik, öykülerini okuduk. Bu adamla bir romanda da karşılaştık, Bradbury bir korku nesnesi olarak koydu adamı ortaya. Mars Yıllıkları'nda bilimkurgunun içinde insanın gündelik yaşamının başka dünyalarda ve yeni teknolojiyle biçimlenmiş halini gördük. Fahrenheit 451'e değinmiyorum bile, nasıl bir dehşeti içerdiğini okuyarak veya oradan buradan duyarak, belki filmini izleyerek öğrendik. Hepsini bir araya getirip öykülere bölsek, belki bu kitaptaki öyküler için böyle bir oluşum düşünülebilir. Korkunun yanında üzüntü de beliriyor aniden, duygusal geçişler bir perdenin kapanıp açılması şeklinde değil de sahnede uyumlu bir şekilde bulunacak zıtlıklar biçiminde kurgulanmış. Sis Düdüğü'ne bakalım. Bir deniz fenerinde iki adam, sohbet ediyorlar. Denizin kadimliği, derinlerin bilinmezliği, gecenin içinde parıldayan sisin getirdiği bir tekinsizlik. İnsanın evrendeki yalnızlığını düşünmek için Dünya'dan çok uzakları düşünmeye gerek yok, doğada aynı şeyi hissedebiliriz. Diyaloglar bu temeli kurar. Derinler soğuktur, "bir kuyruklu yıldızın kuyruğu kadar". İki adamdan orada daha fazla zaman geçirmiş olanı diğerini uyarır, derinlerden gelen bir varlık sis düdüğü çaldıktan biraz sonra belirecektir. Varlık ortaya çıkar, Yüce Eskiler'den biri gibi. Çok büyüktür, adamlar dehşete düşer. Varlık düdüğü sesine benzer bir ses çıkarır, sanki çağlar önce kaybettiği eşini aramaktadır. Adamlardan biri düdük sesini keser, varlığı öfkelendirir. Kule sallanır, kadim yaratığın öfkesi kuleye saldırmasına yol açar. Kule yıkılır, yaratık evine, derinlere döner. Korku, üzüntü ve yalnızlık. Üçü birbirinin yerini alır. Bradbury, şeyleri müthiş bağlar.

Nisan Cadısı, bedenleri istediğince yönlendirebilen bir cadıyla ilgilidir. Neredeyse istediğince; insanları birbirine aşık edemez, duyguları maniple etse de nihai bir sonuca ulaşamaz. Aşık olmak isteyen cadının adamla kadını yönlendirmesini görürüz, önce cadının doğal yaşamına şahit oluruz ki yalnızlığını anlayabilelim. Sonrasında adamdan hoşlanmayan kadının bir ölçüde adama yaklaşması, sonrasında uzaklaşması görülür, adam kadını sevmektedir ama aralarında bir şey olmayacağını anlar anlamaz kasabayı terk etmeye, yaşamını sevdiği kadın olmadan sürdürmeye karar verir. Cadı için büyük bir acıya yol açar bu, eğip büktüğü insanlar gibi olamayacağını anlar, duygusal bir ilişki kuramayacağını anlar, kendi doğasını da tam olarak kabullenemediği için arafta kalmış gibidir. Böyle anlatıları seviyorum, olaya içeriden bakabiliyoruz çünkü. Clive Barker'ın bir öyküsünde kendisine musallat olan bir iblisi alt etmek için planlar kuran adamın yaşadığı dehşet iyi, Melezler'deki kurt adamların yaşantısı da iyi. Yabancı sanırım zirve noktası benim için, Lovecraft'in en sağlam öykülerinden biri. Sadece aksiyon ögesi olarak değil, kendi doğasının içinde devinen bir varlık olarak öcünün incelenmesi.

Çanağın Dibindeki Meyve'de tanıdık bir mevzu var, The House Jack Built'taki duvar lekelerini, çerçeve arkalarındaki lekeleri, halının altındaki lekeleri bildiniz mi? Adamımız bir cinayet işler ve takıntısı ortaya çıkar, hemen her yere dokunmuş olabilir, iz bırakmış olabilir, öyleyse ardında bir şey kalmamacasına temizlemelidir her şeyi. Bir dakika, beş, on dakika, bir saat derken zaman geçer, evin temizlenmedik bir yeri kalmaz ama en sonunda yakalanır. Her yer pırıl pırıldır, ev hiç o kadar temiz olmamıştır ve William Acton evi temizlemeye devam etmek istemektedir, polisler kendisini evden çıkarırken ön kapının kulpunu mendiliyle parlatır, işini bitirmiş bir adamın huzuruyla oradan götürülür. Arkada kalan kanlı cesedi inkar, insanlığı inkar, başka birçok şey birleşip adamın patolojisini titreştirir. İnsanın derin kuyuluğunu gösteren muazzam bir öykü, nereye kadar düşeceğimizi bilmiyoruz ve kendimizi hiç ummadığımız bir yerde, konumda bulabiliyoruz. Bulacağız. Bu yüzden hiçbir şeyi hiçbir karakterden uzağa düşüremiyorum, yapılan her davranış bir şekilde mantık kazanıyor. Aşırı yoruma da girmiyor bir yerde, insan varsa neyi aşırı yorumlayabiliriz? Karakter kadar olasılıkla dolu bir okur için uçsuz bir şey bu.

Uçan Makine, zamansız teknoloji, sihri yok eden imparator. Kanat takıp uçan bir mucidin başını kestiren imparatorun kendi konumunu düşünmesi anlaşılabilir, sonuçta uçan bir adamın imparatorun iktidarına meydan okuyabileceği düşünülür, mümkündür bu. Zavallı mucidin hatası, herkesin görebileceği şekilde uçup arkasında şahit bırakmasıydı ama ödüllendirileceği düşüncesi mantığını dumura uğratmıştı bir yerde, çıkarı için başından oldu kısaca. İmparator öykünün sonunda kuşlara hayranlıkla bakıyor, onların bir şey yaratabilme gücü yok, kanatları kendiliğinden, korkulacak bir şey yok kısaca. Düşünebilen insan korkutur.

Cani tam günümüzün öyküsü. Zamanında öngörülen teknoloji biraz geri tabii, yine de bağımlılıklardan doğan bir delirme durumu söz konusu ve bizim tahayyülümüze uygun. Hemen her yerden çıkan elektronik aygıtlar, görev tanımlarının rahat bırakmadığı insanlar, her an iletişime geçmeye zorlanan birey, tüketmeye de zorlanan birey, başkalarınca yığılmış sorumluluklar altında bunalan insan. Ele geçirilen sopa en kolay çıkış yolu haline gelebiliyor; dijital dünyayı ortadan kaldırmak, en azından delirtici imgesini zihinden silmek için bir sopa yeter. Telefonu kırsak, televizyonu parçalasak, makineleri makinelere kırdırsak, daha az eşya olsa, daha iyisini almak için daha az baskı olsa, huzurlu bir dünyada yaşamanın bedeli bu kadar ağır olmasa. Toplu bir deliliğin içindeyiz, başka bir şey değil. Dilime dolanan bir söz var, son zamanlarda sıklıkla söylüyorum: İnsanlar kafayı yemiş. Bakınız neden, mülkiyet duygusu. "Sahip olmak" haddinden fazla değerli, sahip olmak için saatlerini ve bir dünya paralarını harcıyor insanlar. İyi bir vücuda sahip olmak için durmadan pompalanan ihtiyaçların yarısı aslında ihtiyaç değil. Her şeyin daha iyisi ihtiyaç değil. Ama ihtiyaç. Çoğunluğun sersemliğine dayanacak gücü elde etmek giderek zorlaşıyor, insanlara, "Ya sen aptal mısın?" diye sormamak için kendimi zor tutuyorum. Oğuz Atay'ın Oyunlarla Yaşayanlar'ında bir bölüm var, milletin neden öyle olduğuna, neden gelişemediğine dair. İronik bir durum var orada ama ironinin doğrudan bakıldığında gerçekle iç içe olduğunu düşünüyorum. Sürdürülemez bir yaşamı sürdürmeye çalışıyoruz, ite kaka. Saçma sapan sistemlerin içinde, pompalanan değer yargılarının egemenliğinde, biraz farklı düşündüğümüzde yetersiz/beceriksiz hissettirilerek, bunlara benzer birçok şekilde. O yüzden bir sopa her şeyi çözmeye yeter. Helal Cani.

Geleceğin, şimdinin ve geçmişin dünyaları kesişiyor, başka gezegenlerdeki problemlerle Dünya'dakiler özdeşleşiyor bir noktada, böylece ne kadar farklılaşırsa farklılaşsın, öyküler kapı komşusu haline geliyor. Güzel olanlarını anlatmadım, üçünden beşinden medet umdum. Mutlaka okunmalı bu, uzaya giden babanın olduğu öykü ve çocuklarına uzay ortamı yaratan fakir babanın olduğu öykü çok iyiydi ama kitabın en uzun öyküsü olan Buz ve Ateş kadar etkileyici olan çok az öykü okumuşumdur. Kısacık bir yaşam süresi, "düştükleri" gezegenden kurtulmaya çalışan insanlar derken... Bradbury fizik yasalarını pek sallamıyor gibi gözükse de öne çıkardığı diğer ayrıntılar açığı kapıyor. Müthiş öyküler, büyük zevk.

13 Ocak 2019 Pazar

Mehmet Güreli - Alope'nin Odası

"Modern deneme" demişler bu metinler için, ben modern denemenin ne olduğunu bilmediğim için bulaşmıyorum. Anlatı parçalarının yer yer ortaya çıktığı, mekanların ve karakterlerin sürekli değiştiği öyküler olarak görüyorum Güreli'nin öykücüklerini, dil de sağ olsun, akışkan bir zeminde imgeden imgeye geçerek anlatıcının yolculuğuna ortak da olabiliyoruz. Aslında garip bir duygu; yolculuk değil de durduğu yerde parça parça imleri bir araya getirmeye çalışan anlatıcılar var öykülerde ve bu anlatıcıların tek bir noktada yarattığı sayısız olay pek de bir hareket izlenimi uyandırmıyor. Sırf bu açıdan bile okura ilginç gelecektir bu öyküler. Bazı karakterler birkaç öyküde ortaya çıkarabiliyor, böylece bağlantılar kuruluyor ama belli belirsiz, dikkatli okur için bağlanacak noktalar çok. Zor öyküler, sınanmak değil de kendini denemek isteyen okur için ilgi çekici.

Bende 1993'te basılan versiyonu var, Nisan'dan çıkmış ki yayınevini kuranlardan biri Mehmet Güreli diye hatırlıyorum, yanlış olabilir, emin değilim. Neyse, ön kapakta bir fare var ve kapağın sağ üst köşesini kemirmiş gibi duruyor, kapağın o bölümü yok, diş izleri var. Şık bir kapak. Kapağı açıyoruz, karşılaştığımız ilk sayfada daktiloyla yazılmış, gelişigüzel yerleşmiş bir dünya harf arasında, sayfanın ortalarında Mehmet Güreli yazdığını görüyoruz. Bu da şık. Neden kemiri ve fare, direkt Alope'nin Odası nam öyküye gidersek görürüz. Epigrafta Spinoza'nın bir sözü, düşüncelerin düzen ve bağıntısıyla şeylerin düzen ve bağıntısının aynı olduğuna dair. Alope odasında bir fareyle yaşıyor, kemirme seslerini duyuyor ve hangi kitabın kemirildiğini merak ediyor. Bir yandan da yazmaya çalışıyor. Radyo dinliyor, sevgilisinin onu aramayışını düşünüyor, şamdanların ansızın söndüğü bir yarı büyülü mekanda kendini var ediyor. Fare kapanı yatağının altında duruyor. Alope bekliyor, yazıyor ve fareye okuduğu kitaplardan Latince cümleler yakıştırıyor, yazdığı metin sona yaklaştıkça farenin de sonu yaklaşıyor. Yok oluş. Fare metni kemirmiş, kemirdikten hemen sonra da kapana kısılmış. Metinle farenin bir araya geldiği düzlemin anlamını bir şeyi tamamlama ve bir şeyi yaşatma üzerinden okuyasım geliyor, okuyorum. Tehlikenin varlığı sürdükçe yazıyor Alope, farenin orada olduğunu bile bile yazıyor ve yazdığı şeyi ortalıkta bırakıyor. Gerekli bir gerginliği sağlıyor kendince, belki de metninin muhafaza etmek istemediği için. Bu noktada metinden uzaklaşıp niyet okumaya girdiğim için geri basıyorum, kısalığı kadar pek bir öykü olduğunu söyleyip bitiriyorum.

Bosch'u Üzen Olay'da ressamın heretikliğe varan eserlerinin Kilise için iki farklı yoruma sahip olduğunu görürüz; günah dolu resimlerin sergilenmesinin engellenmesi ve engellenmemesi konusunda kardinalle rahibin çatışması, saf tutkunun sanata aktarılırken dinin mistik olgularıyla bütünleşmesi -özellikle o çağda- ele alınıyor. Chelsea Hotel'da, 1984'te yazılmış bu öykü. İçinde bir çizim de var, Albrecht Koleksiyonu'ndanmış. Evet, söyleyecek bir şey bulmak için kıvranırken öykünün 54. sayfada başlayıp 57. sayfada bittiğini de sıkıştırayım şuraya. Sıkıştı.

Kaptan Tompkins'in Eski Bir Arkadaşı, John Hamilton. 1916, New Jersey doğumlu ve film yıldızı olmadan önce gemilerde çalışmış bir adam. Bir John Hamilton var ama 1887 doğumlu, Güreli bir postiş yaratmış diye düşünüyordum ki adamın Sterling Hayden olduğunu öğrendim, yabancı kaynakları şöyle bir tarayınca öyküdeki olayların da gerçek olduğunu gördüm. Adam kendisi gibi yıldız bir oyuncu olan Madeleine Carroll'la evleniyor, boşanıyor, denizciyken kaptanından etkilenip Komünist Parti'ye üye oluyor, bir süre sonra davayı satıp muhbir oluyor ve dönemin Hollywood cadı avının bir parçası haline geliyor. Yıllar sonra suçluluk yüzünden kayışı koparmaya yaklaşmışken otobiyografisini yazmaya başlıyor ve muhbir olması için kendisini destekleyen psikiyatrına beddua ediyor. Kitabı ithaf ettiği kişilerden biri Kaptan Tompkins, adil ve barışçıl bir dünyanın mümkün olduğunu söyleyen adam.

Bir diyalogla, bir yolculukla değişen insanlar, bir insanla değişen mekanlar. Soluk ve sonsuz renkler, bu öykülerin bendeki imgesi budur. Altmış sayfanın muhtemelen tamamına dönüp dönüp duracağım, çünkü şiirli öyküler.

11 Ocak 2019 Cuma

Emmanuel Kazakeviç - Gün Işığında

Emanuel Kazakiyeviç yazıyor künyede ama doğru yazımı başlıktaki sanırım. Yıldız adlı romanı Evrensel'den çıkmış zamanında, Mavi Defter'i ve Oder Kıyısında İlkbahar'ı da aynı yerden çıkmış, bir de 1969'da Ararat Yayınevi'nden çıkan Meydandaki Ev'i var. Kazakeviç 1913'te Ukrayna'da doğmuş, o dönemlerde gerçekleşen -zorunlu- göç dalgasına kapılmayan ailesi Yahudi kimliğini -sanırım- gizlemiş olsa gerek. İlk eserlerini yazarken kullandığı dil Yidiş, her şeye rağmen kişiliğinde bağlarının kesin bir kaybı yok. Sonrasında kolhoz ve tiyatro yöneticiliği yapıyor, orduya yazılıyor, savaş SSCB'in derinliklerine doğru ilerledikçe aktif olarak cephede savaşıyor ve Almanları Berlin'e kadar gerileten orduda önemli görevler üstleniyor. Diğer eserlerinde bilfiil katıldığı savaşların izlenimlerini görmek mümkünmüş, kahramanlıkların ve suçların iç içe geçtiği anlatılarmış bunlar, denk geldikçe birer ikişer okuyacağım, merak ediyorum Rus tarafından nelerin görüldüğünü. Kazakeviç alttan alta Stalin'e karşı çalışmış sanırım ama bu paranoyak adamın dikkatini çekmemek için gerçekten çok gizli çalışmış olması lazım, genelde kültür politikalarına uyum sağlamış gibi gözüküyor. Jdanov bu metni severdi mesela. Platonov'un sıkıntılı dönemlerinde Kazakeviç'in muhtemel rahatlığını düşünüyorum, üzülüyorum. Neyse, kısa bir öyküsü temel alınarak çekilen Zvezda diye bir film varmış, bunu da izleyeyim.

Yankı'nın 20 numaralı kitabı, 1968'de basılmış. 1961'de yayımlanan bir metnin Türkçeye yedi yıl sonra kazandırılmış olması o dönemi de düşününce geç değil, hatta takdire değer. II. Dünya Savaşı'nın Moskova'ya kadar uzandığı cephelerden birinde Rus vatanseverliğinin ulaştığı zirve noktalarından biri ilgi çekici, bunun yanında üç düzlemli anlatının farklı zamanlarında gerçekleşen olayların yarattığı psikolojik dönüşümler çok daha ilgi çekici, sırf bu ikinci mesele için okunmaya değer bir metin bu. Gün ışığının dünyayı kurmasını içeren başlangıç da şahane; ortalık ağarmaya başlıyor ve aydınlığın çatlaklarla yarıklara dolmalarını izliyoruz, bir gün seli akıyor ve dünyayı doldurup görünür kılıyor. Işık yeni sesleri doğuruyor, sesler insanları doğuruyor ama tek bir tanesine odaklanıyoruz, kente yabancı bir adamın yarı asker, yarı köylü görünüşünün altında cephelerin tozu birikmiş, halkın yabancılayışını pek görmüyoruz ama anlatıcının orada olmaması gereken bir adamı anlattığı açık. İşçilere de benziyor bu adam, "herkesin hayran olduğu" Moskova evlerini onaran insanlardan biri olabilir ama değil, onun hikâyesi birkaç yıl öncesine uzanıyor, aradığı evi bulur bulmaz okur da meseleye çekiliyor ama öncesinde tren yolculuğundan sersemlemiş olan adamın bir bankta azıcık kestirmesi gerekiyor, gün tam olarak kendine gelene kadar.

Andrey Sleptsov, uyanır uyanmaz kentin binalarına, dükkanlarına ve insanlarına bakıyor, nihayet vardığını düşünüyor. Bambaşka bir dünya var önünde, savaşta dinlediği şeylerin karşılıklarını sokaklarda dolanarak bulmaya çalışıyor ama yapması gereken iş aklına gelince bir adrese yöneliyor, bulması gereken bir ev var. Evin kapısını açan çocuk annesinin evde olmadığını söylüyor, sonra adamı içeri davet ediyor. Anne gelene kadar çocuğun dünyasını öğreniyoruz, Sleptsov çocuğa "babası" gibi bilgili bir insan olmasını, aydın bir kişi olmasını, kısaca Sovyet insanı olmasını söylüyor. Sırf bu bölüm bile metnin yayın kurulundan geçmesini sağlamış olabilir. Kurmaca tarafından bakarsak, yavaş yavaş aydınlanan bir gizem var ortada. Adamın asker olduğunu çıkarmıştık, çocuğun babasını tanıdığını da öğreniyoruz. Babaya dair anlatılacak bir hikâye var, Sleptsov anneye bir şeyler anlatmak için orada. Nitekim anne ortaya çıktığı zaman Yüzbaşı Neçayev'in kişiliğinin farklı bakış açılarından inşasını izlemeye başlıyoruz. Neçayev öleli iki yıl olmuş, Sleptsov çolaklığıyla köyündeki işlerini halletmek için uğraşmış ve iki yıl sonra Sibirya'dan trene atlayarak onca yol gitmiş, annenin karşısında. Komutanının nasıl bir insan olduğunu anlatacak ve kırılmalara yol açacak, zira savaş insanı değiştirir ve annenin imgeleriyle Sleptsov'un anlattıkları arasında dünyalar kadar fark var.

Sleptsov'un anlattıklarına göre Neçayev son derece soğukkanlı, mantıklı ve iyi bir komutan. Kendisini paylayan mareşalin ruh halini oracıkta çözümleyerek askerlerinin saygısını kazanıyor, adilliği ve başka özellikleriyle de küçük ve sadık bir asker grubu oluşturuyor. Önlerindeki tepeyi alamazsa kellesinin vurulacağını söyleyen mareşal uzaklaşır uzaklaşmaz planlar kuruyor, hazırlanıyor ve ertesi sabah tepeyi alıyor. Askerliğinin yanında insanlığı da iyi Neçayev'in; Sleptsov'a göre komutanı insanların içini okuyabiliyor ve kime nasıl davranacağını iyi biliyor. İlk kırılma anı burada yaşanıyor; bu özelliği annenin zaten bildiğini düşünen Sleptsov kadının geçmişi tekrar kurmasına yol açıyor. Sivil hayatta çok okuyan, utangaç, sıkılgan bir adam olan Neçayev, eşinin gözünde bir "erkek" olarak pek değerli değilken savaştaki hikâyeleri öğrenilince bambaşka bir nitelik kazanıyor, eşinin gözünde tekrar aşık olunabilecek bir adam haline geliyor ama artık çok geç, eşi tekrar evlenmiş ve yaşananlar çoktan unutulmuş. Unutulmuştu, Sleptsov'un ortaya çıkışına kadar. Kadının evlendiği adam da eve gelince hikâyeye ortak oluyor ve eşinin eski eşine hayranlık duymaya başlıyor, hatta adamla yakınlık kuruyor ve eşine bir ölçüde kötü davranıyor, zira Neçayev'in nispeten önemsiz görüldüğü bir yaşam parçası var ve adam, eşinin bir insanı yanlış tanıma veya görmezden gelme biçimine tepki gösteriyor. Hep eş ve anne dedim, kadının adı Olga Petrovna. Petrovna'nın düşündükleri: "O yıllarda kocası, tıpkı askerin anlattığı gibi dürüst, uysal, temiz yürekliydi; davranışlarında şakacı ve yumuşaktı. Sonraları kendi duyarlığı mı aşınmıştı, yoksa Neçayev mi ruhunun duruluğunu, neşeli huyunu, kendine güvenini yitirmişti? Ya da alıştığı, her gün karşılaştığı bu nitelikleri onda görmekten vaz mı geçmişti? Veya tüm bunlar; yaşantılarındaki biteviyeliğin, aile dırıltılarının ve kamu işlerindeki anlaşmazlıkların (her ikisinde de aynı acıyı duyardı) baskısı altında gerçekten gevşemiş miydi? Ve bu parlak artamları bulanıklaşmışsa, sahiden solmuşsa bunun sorumlusu kendisi -Olga Petrovna- olmaz mıydı?" (s. 59) Neçayev mühendis, çok çalışıyor ve evine çizimlerini getiriyor ama bu durum ailesini ihmal edecek ölçüde değil anladığımız kadarıyla, belki de belli bir yaşam standardını koruyabilmeleri için çok çalışıyordu, zaten Rus ekonomisi de o dönemler çok parlak olmadığı için ailesini ayakta tutmaya çalışıyordu adam, bilemiyoruz. Eşini ve çocuğunu çok sevdiğini biliyoruz bir tek, savaş sırasında adamlarına anlattığına göre ailesine duyduğu özlem taşacak hale gelmiş. Kendi çizgisinde yaşarken duyumsadıklarıyla ailesinin yaşamı arasındaki çatlak savaştan da öncesine dayanıyor oysa, Petrovna'nın çok daha önce koptuğu bir nokta var. Tekrardan düşünülmesi gereken. "İnsancıl niteliklerin en güzellerini şaşılacak biçimde ve cömertçe öz varlığında toplayan Neçayev'i nasıl olmuştu da vaktiyle yavan ve sıkıcı bulabilmişti? Hepsi elinden uçup gitmişti artık."  (s. 61) Biliyoruz ki bu tür niteliklerin bir önemi yoktur, duyumlar her şeyi irrasyonalize eder, sevginin doğmasında bunların bir payı varsa da sürmesinde pek olmayabilir. Bu zaten sihirli bir andır, anlık bir pişmanlık ve özlem duygusu kabarır, sonrasında hayat sürer. Hayat hep sürer, daima yeniye. Eskinin anlığı onca yeninin içinde kaybolur.

Şahane bir metin bu, sahaflarda falan denk gelinirse kaçırılmamalı. Sovyet güzellemeleri rahatsız edici değil, kurgusu ve meselesi sağlam. Gayet okunsun.

10 Ocak 2019 Perşembe

Reyhan Koçyiğit - İt Yangını

Bir İshallinin Günlüğü, uyanıştan patlayışa kadar geçen bir sürede ishalli bir karakterin patronundan zam isteme sürecini anlatıyor. İtalik bölümlerde vücudun savunma mekanizmasının dile geldiğini görüyoruz, midedeki bakterilerden biri olarak düşündüm ben bu bölümlerin anlatıcısını. Şirketlerdeki yapıdan bahsediyor, kendilerinin de böyle bir organizasyonu var ve yeterince çalışmayanlar, düşük verimliler hemen şutlanıp yerlerine yenileri geliyor. Koçyiğit'in kapitalist sistemle ilgili eleştirileri biyolojik süreçlere kadar varmış durumda. Vücut kendini korumaya çalışıyor karakterin yiyip içtiğinden, içerken kullandığı plastik şişenin zararlarından ve yer aldığı organizasyonun yapısından bahsediyor. Ana anlatıdaysa zam isteyecek olan karakterin eylemleri var. Kalkıyor, ağrısıyla mücadele ediyor, işe gidiyor, patronunun karşısına geçiyor ve aklında çok önceden kurduğu cümleleri bir bir sıralıyor. Bütçeler, ayarlamalar, ağrının artmasıyla birbirine karışıyor ve patron istenen zammı onaylayacakken, eyvah, son bir anlamlı cümle kurma çabası günlükteki diğer meselelerle karışıyor ve muhtemelen patlama gerçekleşiyor. Ücret Artışı Talebinde Bulunmak için Servis Şefine Yanaşma Sanatı ve Biçimi okunmuş olsaydı daha sağlam bir zam koparılabilirdi ama ishale yapılacak bir şey yok, sistem çökmüş durumda, belki de bu yüzden o bakterinin bir şeyler anlatacak zamanı var, dile gelmesi bu yüzden.

Reyhan Koçyiğit'in öykülerinde bir parçası olduğumuz düzenin karakterleri bir nevi çürütmesini görebiliyoruz, Meczup'ta tanıdık bir temanın tekrarından doğan iktidar ilişkilerine denk geliyoruz. Yarattığı karakterle aynı düzlemde bulunan bir yazarın yetişmesi gereken bir kitap için yazacağı öyküler vardır, yazabilmek için tek bir ışık huzmesinin girebildiği bir odada çalışmaktadır. Hapsolmuştur, yarattığı meczup karakterin ördüğü duvarların arasında kalmıştır. Genç bir adam kendisine yemek getirmektedir ve dışarının güzelliğini kendisine yasakladığı için yazara kızmaktadır. Meczup aslında kendisidir, yaratıcıyla yaratılan arasındaki bu mesafe, yazarın uyanması ve okuduğumuz öykünün ilk sözcüklerini yazmasıyla korunur. Stranger Than Fiction ve The Words ayarında bir öykü, en sonunda yazılacak metinle yazar arasında kurulan ilişkinin uyandırdığı kurtuluş meselesi ilgi çekici. Dışarının panayırvari karmaşasından korunmak için bir odada, kendimizle bir başımıza, bir şeyler yaratarak durmak kadar etkili bir çözüm var mı, bilmem.

Yol Boyunca'da tek bir anlatıcının kilitlediği yancısına bir öykü anlatmasını bekleriz, anlatıcı bir öykü anlatacağını söyler ama yolun getirdikleri öykünün anlatımını sürekli öteler, bir nevi öyküleşmiş bir yolla karşılaşırız, öykü olmayan detaylar öykünün kendisi haline gelir, yaşam parçaları anlatının temelini oluşturur. Calvino'nun böyle bir öyküsü vardı, tek bir karakterin monologu üzerinden kurulup dinleyen karakteri de bir biçimde içine alıp giderek genişleyen ve sonunda toparlanıp tek bir noktaya sıkışan harika bir öyküydü o. Bir de Woolf'un var sanırım, hatırlayamıyorum. Neyse, burada karakterimiz dışarının karmaşasından çıldırmak üzere olduğunu söylüyor ve durmadan anlatıyor, yanındakine söz hakkı vermiyor, vadettiği öyküyü de anlatmıyor bir türlü. Şöyle düşünüyorum; fark etmeden "dışarıyla" birleşmiş bir insanın şikayet ettiği meselelere dönüşmüş olması ve bunun farkında olmaması günümüzde tipik bir trajedi. İnceliklerden bahsedip o incelikleri taşımayan insanlara denk gelmişizdir, açtıkları yaralara şahit olmuşuzdur. Nitekim dinleyen kişi de öykünün sonunda kendini anlatıcıdan kurtarmak için şiddete başvuruyor ve hiç kimse anlatıcıya yardım etmiyor, herkes kör ve sağır. Bu öykü de hoş.

Kitaba adını veren İt Yangını için Shaw'un bahsettiği, insanın iki trajedisinden birini göz önüne alacağım, şu arzuya kavuşamamakla kavuşmaktan kavuşmak olanını. Köpekleri seven bir ergenin dileği gerçek olur, çocuk köpeğe dönüşür bir sabah. Bu dileğinin arkasında annesiyle bitmek bilmeyen çekişmeleri vardır, çocuğun köpek sevdası okul yaşamını sekteye uğratmaya başlayınca anne isyan eder, okumayacaksa bir işe girip çalışmasını söyler. Stresle başa çıkamayan çocuk, yaşamında aksayan ne varsa hepsinden bir köpek olarak kurtulabileceğini düşler. Köpeklerin düşünceye ihtiyaçları yoktu. Yerler, uyurlar, dolanırlar, çiftleşirler ve kuyruk sallarlardı. Nihayetinde çocuk köpek olur ve işlerin hiç de istediği gibi gitmediğini görür, zira düşünceleri yerli yerindedir. Wittgenstein'ın bir köpeğin nasıl hissedeceğinin bilinemeyeceğini söylemesini alın, öykünün orta yerine koyun ve çocuğun trajedisini görün.

Sinek de bir nevi öykü yazma ediminin öyküsü, bir sinek üzerinden. Breaking Bad'in Fly diye bir bölümü vardır, onunla özdeşleştirdim biraz. Karakter klozete oturur vaziyettedir, yazacağı öyküyü düşünür ama aklındaki sayısız şeyi birbirine bağlayamaz. Bağlantı noktası olarak bir sineği beller. Kendi yaşamıyla sineğin hareketleri etrafında dolanır, düşünür ve yazacağı şeyi bulmaya çalışır. Ailesini düşünür, yıllar önceki ilişkilerini düşünür, yazamayacağını düşünür, yazması gerektiğini düşünür, pek çok şey düşünür ve sineğin kendi başarısızlığı olarak var olduğunu fark eder. Sabaha karşı sinek ortadan kaybolur, geride yazılmasını sağladığı öyküyü bırakarak.

Yenilik açısından pek bir şey bulamazsınız ama pek bir üslup, tanıdık bir dünya ve üzerinde düşünülmüş, itinayla kurulmuş anlatılar bulursunuz Koçyiğit'in öykülerinde. Bence iyidir, diğer öykülerini bekleyeceğim.

9 Ocak 2019 Çarşamba

Paul Watzlawick - Mutsuzluk Kılavuzu

Mutlu olmak isteyen birinin mutluluğu ve istemeyi bırakınca mutlu olacağına/hissedeceğine dair bir karikatür gördüm bugün. Aynı şey mutsuzluk için geçerli değil, mutsuz olmak isteyenlerin yapabileceği şeyler var. Bireysel ve toplumsal olarak mutsuzluğu doğurabiliriz, buna belli bir ölçüde ihtiyacımız olduğunu da söylüyor Watzlawick. "Mutluluğun, mutlu olmanın, ulaşmak için çabalamamız gereken amaçlar olduğunu anlatan binlerce yıllık o eski peri masalını kaldırıp bir yana atmanın zamanı geldi artık. Mutluluğu araya araya sonunda ona kavuşacağımıza inandırmaya çalışıp durdular bizi, biz de saflıkla ve içtenlikle inandık buna." (s. 10) Mesele hakkında o kadar çok şey söylendi ki bibliyografya derlesek ciltler tutar, üstelik günümüzdeki mutluluk tanımlarının mülkiyetten ve arzudan geçilmez haldeliğine çağlar öncesinde de rastlayabiliriz, aslında pek de yeni bir şey yoktur bu konuda, o zaman ne yapmamız gerekir? Watzlawick tersten ilerleyip mutsuzluk yaratıcı durumları inceliyor, böylece kendi çıkarımlarından bir parça mutsuz olmanın yolunu bilebiliyoruz ve gereken mutsuzluğa kavuşmuş oluyoruz. Geri kalanını öfkelenerek ve sırıtarak okuyabiliriz. Bir anti-etik denebilir geneline; ironi de son topun yutulmasıyla tilt olarak karşımıza çıktığına göre iki negatifin karşılaşmasından -sonda- pozitife ulaşacağız. Mutsuzluğun kaynaklarına bakıp neyin nasıl yapacağımızı ve yapmayacağımızı anlayacağız. En azından kötü hissetmemek için. Bir başkasını üzdüğümüzde kötü hissederiz, kendimizi üzdüğümüzde kötü hissederiz, böyle hissetmemek için, ama biraz da hissetmek için uğraşacağız. Umrumuzdaysa.

Filozoflar ve yazarlar sık sık karşımıza çıkacak, Dostoyevski ve Nietzsche'den yola çıkacağız, verilen bir örnekten mutlu olunca ne olacağını düşüneceğiz. Sevilenin ne olduğunu anlamaya çalışacağız ve faydasını tartacağız, paranın çekiciliğiyle vefayı, dostluğu, sevgiyi kıyaslayacağız. Mutlu olunca ele ne geçer, zaten geçici olan bir duygunun peşinde nereye sürükleniriz, bunu anlayacağız. Trajedilerin daha bir tutulduğundan bahsediyor bir yerde Watzlawick, cennetin kazanılmasındansa kaybedilmesinin çekici yanını anlatıyor, bir şeyler oluşuyor okurun zihninde. Bilinmeyenin çekiciliği, mahvolma arzusu ortaya çıkıyor bir yerlerden. Devletin de bu itkiyi harlayan bir yapı olduğu söyleniyor, çaresizlik artarsa bir şeylere tutunma arzusu da artar ve tutunulanın eline geçen güç tam bir yıkıma yol açabilir. O zaman birinci hedef olarak çaresizliği artırma, daha çok arzulama, daha çok hedef ortaya koyacağız ve bunlara ulaşmaya çalışacağız. Tabii antidepresanlara bir dünya para bayılacağız ki bu çaresizliği donduralım, bozulmaması için buzdolabına koyulan bir besin misali. Arzular ortadan kalktıkça, onlara ulaştıkça ve ulaşamadıkça ne istediğimizi bilemez hale geleceğiz, derinlerdeki sesleri susturup kendimizle bağlantıyı koparacağız ve sürüklenmeye başlayacağız. Artık tam bir mutsuzuz, süper.

Geçmişle oynanan dört oyundan bahsediyor Watzlawick, biri "geçmişin göklere çıkarılması". Altın gençlik, çocukluk günlerini özleyeceğiz. Bellekteki çarpık hallerini yaşamımızın en ideal zamanları olarak yaratacağız. Bernhard'ın çocukluğu benzettiği kara kuyuyu, boşluğu bir güzelleme olarak göreceğiz. İkinci oyunda Lut'un karısı örneği var. Şimdiyi ıskalayacağız ve dönüp arkamıza bakmaktan bulunduğumuz ve bulunacağımız yeri kaçıracağız. Tuza dönüşeceğiz, rüzgarda savrulup yok olacağız. Üçüncü oyun, bir bardak biranın devamı. Kendimizi öngöremez hale geleceğiz, çünkü geçmişi bir olumsuzluğa bütünleyip -içindeki iyi şeylere rağmen- içinden çıkamayacağız. Dördüncüsü, anahtarı yanlış yerde arayacağız. Düşürdüğümüz yer karanlıksa bir sokak lambasının altına bakınacağız, "yersiz iyi" aslında iyi olmayacak ama bunu fark etmeyeceğiz veya kendimize yalan söyleyip ona tutunacağız, ona tutunacağız ki -yukarıda dendiği üzere- yıkımımız ağırlaşsın. Dört maddeden sonra "niyet okuma" olarak özetleyebileceğimiz kısım geliyor, belki de herkes için mutlak geçerli bir reçete. İdealimizi dışa yansıtıp her şeyi bildiğimizce yorumlamak, hayal kırıklığına ve mutsuzluğa kavuşmak için şahane bir yoldur. Bu tür bir uğraş için çeşitli alıştırmalar vermiş Watzlawick, örneğin rahat bir koltuğa oturup bir limon düşleyeceğiz ve ağzımız sulanacak. Ovidius'un dediği gibi, içimizde sevgi sözcüklerinden bir dağ yaratacağız ve gerçekten seveceğiz böylece, sevgimiz kendimize telkinimiz ölçüsünde güçlenecek. Sonrasında sağlam çökeceğiz, çok iyi.

Adım adım öğreniyoruz, bir sonraki seviyede kendini gerçekleştiren kehanetler var. Kaçınmayacağız ve bunu yaşamın olduğu gibi yaşanmasına bağlayacağız. Oedipus -Popper'a göre- kehanetten haberdar olduğu için Oedipus oldu, yoksa ondan kaçınmaya çalışmayacak ve makus kaderini yaratmayacaktı. Öyle mi? "Bir olaya ilişkin kehanet, kehanet denen olaya yol açar." (s. 53) Bir tehdidin varlığı veya bir tehdidin kurgulanması yoluyla kendimizi aslında orada olmayacağımız bir yere götüreceğiz, bu özgür irade olarak belirecek ama iradenin mahkumiyeti çoktan gerçekleşmişti zaten, böylece adilane bir tavra sahip olduğumuzu düşünüp davranışlarımızın meşruiyetini sağlayacağız. Bir gölgeyi kendimiz belleyip peşinde bir başkasını inşa etmeye çalışacağız. Sağlam bir mutsuzluğun temeli budur.

Bir şeye ulaşmanın trajedisi başka bir bölümün konusunu oluşturuyor. Savaş bittikten sonra, Orwell'ın aktardığına göre Belçikalı bir Alman sempatizanı ölüleri görmeden geçirdiği beş yıldan sonra yıkık şehrinin sokaklarında dolaşırken rastladığı ilk ölüyle savaşın ne demek olduğunu anlar, o ölüyü görmese belki de hiçbir şey değişmeyecekti kendisi için. Diğer cepheyi düşünelim, Almanların yenilgisinden önce yıllar boyu intikam yeminleri etmiş insanların bitik düşmanlarıyla karşılaşmalarıyla birlikte yeminlerini unutmaları, zaferin öneminin kalmaması gibi meseleler düşündürücü. Hâlâ acı verebileceksek, kudretimizi görüp onurumuzu bu yolla onarabileceksek intikam isteriz ama hayat bizden önce davranıp arzularımızı gerçekleştirmiş olabilir, o zaman başımızı çevirip devam ederiz. Orada bizim için bir şey yoktur artık, çocukluğun boşluğunun yanına orayı da koyabiliriz.

Yanlış bağdaştırma ve düzlem karıştırma da sağlam bir ders olarak çıkıyor karşımıza. Sigara içmesi istenmeyen insanla ona duyduğumuz sevgiyi birlikte değerlendirmek, sarımsak yiyen birinin doğurduğu duyguları sarımsağa denklemek ve buna benzer şeyler. Duygularla nesneleri bağlama biçimlerimiz. Bir nesnenin taraflar için doğurduğu sonuçlar üzerinden arıza çıkarmak mutsuzluk için çok etkili bir yoldur. Genellikle eylem üzerinden bir suç biçilir, eylemin ortaya çıkmasına yol açan sebepler gözardı edilir. Daha kolay çünkü. Daha az yorucu, yüklenilen sorumluluk daha az. Bir ilişkiyi yüzeysel kılmak için muazzam bir yol. Birini yetersiz, aciz hissettirmek istiyorsanız buradan yürüyebilirsiniz. Daha çok içmemesini, daha fazla yememesini, daha fazla yapmamasını, daha az da yapmamasını, yapmamasını veya yapmasını söyleyiniz. Birine kendi isteğinizi "dayatınız". Birine kendi dengesizliğinizi dayatınız. Birine kendi yarımlığınızı yıkınız. Sonrasında karşı tarafın en ufak bir itirazında her şeyi "zaten" kabullenerek ilişkiyi sürdürdüğünü söyleyiniz. Tebrikler, kendiniz çalıp kendiniz oynadınız ve tek başınıza mutsuz olacakken bir başkasını da mutsuz kıldınız.

Ecinniler'den bir alıntı ve son. "'Her şey güzel, her şey. İnsan mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur. Sırf bu yüzden.'" (s. 108) Şöyle bir silkinip bakalım. Evet, iyiyiz. Sonra biraz zaman geçsin, düşüncelerle dolalım, arzular şelale haline gelsin, mutsuzuz. Nasıl iyi oluyorsa öyle yapalım veya dönüşümlü olsun, birikelim ve dökülelim. Olan şey de bundan pek farklı değil.

3 Ocak 2019 Perşembe

Onat Kutlar - Karameke

Karameke bir kuştur ama Onat Kutlar'ın kaleminden geçiyorsa sadece bir kuş değildir. İshak'taki, hani o öyküde avluya doluşan güvercinler miydi, serçeler miydi, bir kuşlar vardı avluya doluşan ve Antep'in sıcağına bir kanat serinliği getiriyorlardı. Burada Karameke'nin getirdiği şey bir serinlik değil, kendini getirmesi kuşluktan da çıkartıyor kendini, zaten olaylar Manyas civarında geçiyor, Marmara'dan çıkarken Ege'yle buluşulan noktada. Gölün parıltısını ve bambaşka bir Anadolu'yu gördüğümüz yer. Buranın insanlarının yalnızlığı güneyle doğunun birleşiminden doğanınkinden daha... pastoral. Manyas civarı dedim ama tek mekan değil orası, kentin sokaklarına da rastlıyoruz diğer öykülerde. Derleme bir kitap bu; yarım kalan öyküler, tamamlanmış ama İshak'a alınmamış olanlar, senaryoya dönüşememiş fragmanlar, hepsi bir arada. Ferit Edgü toparlamış. Sunu yazısından başlayacağım.

"1950 kuşağı" yazarlarından Demir Özlü, Adnan Özyalçıner, Orhan Duru ve Erdal Öz'ün öyküleri birer birer kitaplaşırken -tabii Ferit Edgü de yazıyor durmadan- Onat Kutlar da İshak'ı çıkarıyor ortaya, sonrası uzunca bir suskunluk. Kuşağın diğer yazarları yeni metinlerle çıkıyorlar ortaya, Kutlar hâlâ susuyor. "Ortak bir bilinç, sonsuz bir yenilik tutkusu, Sait Faik sevgisi ve sol bir dünya görüşü. Bunlar birleştiriyordu bizleri, ama hepimiz, yeryüzünün tüm gerçek yazarları gibi kendi dünyamızı kurmanın peşindeydik." (s. 7) Dönemin bütün yazarlarının en az birer kitabını okudum, yine de İshak'ın dünyasını başka bir yerde bulamadım. Sonrasında Kutlar'ın yıllar sürecek sessizliği kırılmak bilmiyor, belki sinemayla olan uğraşından ötürüdür, belki başka işler yüzündendir, belki gizli bir tatmindir, bilemiyorum ama Vedat Günyol ve Melih Cevdet Anday gibi iki önemli eleştirmenden övgü alan Kutlar'dan yeni öyküler beklemişler, Edgü böyle söylüyor. "Ne yazık ki o öyküler hiçbir zaman gelmedi." (s. 8) Öykülerden bazıları dergilerde görünmüş ama kitaplaşmamış. Kemal Özer'le yaptığı bir röportajda Karameke'den bahsetmiş Kutlar, müjde vermiş ama lanet saldırı yüzünden ömrü yetmemiş kitabı görmeye.

Volan Kayışı aslında İshak'ta yer alacakmış ama çıkarılmış sonradan. Sanki iyi de olmuş, birlik kuracağı öykülerden biraz daha uzun ve sesi diyeceğim, sesi biraz daha farklı. Başka bir zamanda yazılmış gibi. Diyaloglar daha bir yüklü, dünya daha belirli bir ağırlığı taşıyor. Nasıl, şöyle: "Yıldızlar, gecenin eski ve kimsesiz bekçileri taşlar arasında birikmiş sulardan göz kırpıyorlardı." (s. 13) Bu tamam yine, düşlem bilindik bir atmosfer yaratıyor ama "Prometeus" işin içine girince, kartallarla birlikte eski acısını yaşadığı söylenir söylenmez bir başkalık beliriyor. Anlatıcı sokağa çıkıyor, yol soran birine adres tarif ediyor, gerçeği bütün sertliğiyle anlatmak için çırpındığını söylüyor. Kendi gerçeğini yıldızlardan, hızla yaklaşan dağlardan ve imgelerinden çıkartacağız, bir şey anlatılmaya çalışılıyor, okur bir dünyaya çekiliyor. Salih ve Hilmi beliriyor, Musa beliriyor, deli Musa. Uykuyla uyanıklık arasında salınan bir akrobasi, gerçeğin bütün katılığına rağmen. Ulaşılamayan bir kadının çarpıttığı. Özgün bir kara yazı.

İntihar, ters giden işlerin bulandırdığı bir zihnin yanlış anlama sonucunda kendi halinde bir adamı zengin belleyip aşağılama girişimlerine dairdir. Adam domates suyu ister, buz ister, buzun kalmamış olması engel değildir, yine de ister. Anlatıcı bir bira ister, domates suyundan ötürü terslenmiş adam bira isteyenden yaka silker. Öfke konuşur, domates suyucu adam yerin dibine bir temiz sokulur, zenginliğinden girilir, edepsizliğinden çıkılır. Sadece bir tahsildar olduğunu söyler suyucu, parası da çıkışmaz üstelik. Sonrasında dünyayı çivileri hazır bir tabuta benzetir anlatıcı, yarım yamalak dilediği özür ağzında ekşir. Öykünün sonunu bu şekilde bitirip bitirmemeyi düşünecek kadar utanmıştır. Bitirir.

Karameke ve Sığla Ağacı nam öyküler aynı dünyanın öyküleridir, Muhtar ve diğerleri iki öyküde de karşımıza çıkar. Sihirli bir güzelliğe sahip olan şeyleri anlatmaya yanaşmıyorum, bu ikisini de anlatmıyorum. Kan davası, sevda, kasaba sosyalliği, yalnızlık ve pek çok şey bu iki öyküde ortaya çıkar, bir de Karameke. Bu kuş özeldir, şahsen Manyas'taki müzede gezinirken içi doldurulmuş halini gördüğüm zamanı hatırlıyorum ve öykülere bağlıyorum, kuşun uçuşunu hiç görmediysem de seziyorum. Fotoğrafını da çekmiştim ama ne oldu bilmem, sildim sanırım. İyi; görünüşünü hatırlasaydım Kutlar'ın aklındakini hayal edemezdim.

Altın baba-oğul ilişkisini yerde altın arayan bir çocukla bilge bir baba üzerinden yürüten, yine azıcık büyülü bir öykü. Surların civarında kent yaşamı, mahalle arkadaşları, çocuklar ve çocukların diyalogları. Kutlar'ın çocuklar konusunda pek bir kurmacaya giriştiğini sanmam, onlardan biri olduğuna eminim. Baba olduğuna da eminim. Kutlar o başta söylediğim yıldızlardan biri de olabilir, tepelerden aydınlattığı dünyayı izleyen. İşin güzel yanı, Kutlar sadece bu özel dünyadan ibaret değil; film senaryosuna baktığımızda Hakkı Behçet Bey'in yaşamını anlatış biçiminin düzlemi son derece somut temeller üzerinde kurduğunu görürüz. II. Meşrutiyet zamanlarından 1970'lere kadar uzanan bir anlatıdır bu, üç kuşağın zaman içinde biriktirdiği yaşam parçaları ülkenin en alengirli zamanlarında büyür, genişler ve aileyi bir şekilde ayırır. Birleşmenin tamamlanması veya sona ermesi dedeyle torun arasındaki mesafenin aşılmasıyla ortaya çıkacak, veya tersi diye düşünürken sona geliriz, tamamsız bir senaryo. Lanet! Kutlar'ın kaybı edebiyatımız için belki de en büyük kayıp. En azından benim için böyle. İkinci sırada Ali Teoman gelir. Üçüncü Yücel Balku. Dördüncü Murat Saat. Aslında Murat Saat'i bildiğimden beri en ufak bir huzurum yok, yeri başka.

Başka, masallar. Antik Yunan medeniyetinin tanrıları bizim buraları biçimlemiş, biliyoruz, bir de Kutlar'dan okunmasını isterim. Masallardan birinin sonunda zincirlerden, Kybele'nin Europa'ya bağlanışından bahsetmiş Kutlar, bu zincirleri Asya yakasında oturan bir "kör" değilsek görebileceğimizi söyleyerek bitirmiş. Gülümsedim, Kalkedonlular el kaldırsın.

Unutulmuş Kent'i zamanın birinde okumuştum, Kutlar'ın nesi kaldı? Bir şeyi kalmadı ve bütün öyküleri kaldı, hâlâ okunmayı bekliyor. Dönüp dolaşıp dünyasına gireceğim bir yazar, gıyabında hocam. Unutulmasın.