23 Eylül 2016 Cuma

Julian Barnes - Oklukirpi

SSCB'nin nalları diktiği zamanlarda -birkaç yıl öncesi de olur- bağımsızlığını kazanan ülkeleri rejim belirsizliği gibi on numara bir sürpriz bekliyordu. Diktatörler tahtlarından indirildi, kurşuna dizildi, hapislerde yıllarını geçirdi ve özgürleşen(!) ülkelerinin sevincini ya toprak altından ya da parmaklıklar ardından izledi. İnanç yerini teslimiyete bırakmadı, insanlarını en iyi şekilde yönettiklerini düşündüler ama sıkıntı tam olarak bu noktadaydı zaten; kendi kendini lağvetmesi gereken kurumlar varlığını sürdürdü ve sömürü farklı bir isim altında devam etti. Kanımca dinler ve bazı yönetim şekilleri insanlara birkaç boy büyük geliyor, kolektif bir yönelim var olmuş olsa bile mevzu bir süre sonra yozlaşıyor. Barnes, bu yozlaşmanın romanını yazmış. En kötü kitabı olduğu söyleniyor, bütün kitaplarını okumadım ama gerçekten diğerlerine göre bir tık altta.

Başsavcı Peter Solinsky, Diktatör Petkanov'u yargılayacak ve böylece eski rejimin yol açtığı tıkanıklık giderilecek ama yargılayan da eski rejimin bir ürünü olduğuna göre kim kimi yargılıyor? Mülksüzler'dekine benzer bir durum; ilerlemeye açık bir toplum kendi içinde yozlaşmış olabilir ve muhafazakar bir toplum daha açık bir politika yürütmeye başlayabilir. Ortaya konan ürünler üzerinden neler döndüğü açığa çıkar sanıyorum ve bir olay anlatıyorum: Senesini hatırlamıyorum, İTEF kapsamında Karga'da etkinlik düzenlenmişti ve zamanın komünizmle yönetilen -şunu yazmak bile garip geliyor- ülkelerinden bir yazar gelmişti. Çocukluğunda yaşadığı olumsuz olayları anlatırken bir genç ayağa kalktı ve komünizmin süper olduğundan bahsetti, bir tövbe et, demediği kaldı. Adamın acı bir gülümsemesi vardı, aklımdan hala çıkmaz. O zamanlar Elçin'in Ölüm Hükmü'nü yeni okumuştum, Stalin'in paranoyaklığını ve insanları nasıl harcadığını da o sıralarda öğrenmiştim galiba. Diyemedim ki gerçek komünizm bu değil dostum, kağıtta yazdığı gibi yürümedi o işler. Keşke yürüseydi.

Neyse, başsavcının yeni ve aydınlık bir toplumun temsilciliğine karşı diktatörün mutlak bir yıkıma uğraması gerekir ama çatışma bu noktada ortaya çıkıyor zaten; rejim değişikliği sırasında ekonomi politikaları değişiyor, denetimli ekonomiden serbest piyasa ekonomisine geçişte büyük sıkıntılar doğuyor ve temel besinleri bulmak zorlaşıyor. Bu sadece bir örnek, işin sosyal boyutu yan hikâyeciklere, eski rejimi destekleyen nineyle özgürlüğü kutlayan torun arasındaki ilişkilere kaydırılmış durumda. Sancılı bir süreç, yine de sorumluluğu kabul eden yok. Diktatör, başını kesmek isteyen çocuklarını suçluyor ama demir elini on yıllar önce masaya vuran ta kendisi. En başta faşistlere karşı verdiği mücadele belki iyi bir amaç uğrunaydı ama dünyanın geri kalanına entegre olamayan bir sistem yarattığı için suçlanıyor. Aslında yeni-eski dünya mücadelesi bu; kapitalizmi sınırlarından içeri sokmayan bir rejimin yıkımını izliyoruz, iktidar mücadelesini en çok paraya/bilgiye/güce sahip olanın kazandığı bir dünya. Petkanov uzun yıllar mücadeleyi sürdürdü, kişisel servetinin keyfini çıkarmaktan da geri kalmadı. Gördüğüm kadarıyla namuslu bir şekilde ülke yöneten iyi yöneticiler dünyanın bu tarafında pek yok. İnsanoğlunun bug'larından biri olarak yazmak lazım bu durumu.

Meydanlarla açılıyor anlatı, zamanında kalabalıkların liderlerini selamlamak için toplandığı meydanlarda özgürlük için bir araya gelenlerden sonra protestocular beliriyor, kıtlıktan ötürü yeni yönetim protesto ediliyor. İşçi kızlar her şeyi televizyon başında izliyor, nineyle atışıyorlar. Kuşak çatışması oldukça derin. Anlatı iktidar mücadelesi, sosyal çatışmalar ve bu çatışmaların bir kurum olarak aileye yansıması üzerinden yürüyor. Sosyal çatışmalara bir örnek: Askerlerle öğrenciler karşı karşıya geliyor ve Ganin adlı bir askerin kameralar önünde gerçekleşen uğraşıyla büyük bir facia yaşanmadan olaylar diniyor, Ganin çok delikanlı bir adam olduğu için halk onu bağrına basıyor ve özel servisin başına getiriliyor, Solinsky'nin has adamı gibi bir şey oluyor sonunda. Bu ikisinin dalavereleri sonucu belirleyecek, daha var.

Mahkeme sahneleri oldukça ilginç. Solinsky yeni politikaları savunurken Petkanov elbet yanlışlarının olduğunu ama bu yanlışların dönemlere göre incelenmesi gerektiğini söylüyor. Yabancıların yatırım için geldiğini söyleyen Solinsky'ye cevabı da oldukça iyi: "'Ha, öyle mi!Daha büyük bir miktarı dışarıya çıkarabilmek için ülkemize küçük bir tutarda para koyuyorlar. Kapitalizmin ve emperyalizmin usulü bu işte. Buna izin verenler de yalnızca hain değil, aynı zamanda ekonomiden anlamayan birer budala.'" (s. 69) Taşeron işçilik bir yana, tüketim ürünleri de inanılmaz paraların ülke dışına akmasına yol açıyor. Üretemeyen toplumlar, üretenlerin işçisi konumuna geliyor. Diktatör bu çöküşü hücresinde etraflıca ele alıyor, Gorbaçov'un açılımları ve ekonominin deri değiştirmesini düşünüyor. SSCB çöktükten sonra kendi ülkesi Bulgaristan gibi küçük ülkelerin hiç şansı yok. Zamanında Brejnev'in reddettiği gibi Gorbaçov da Pletkanov'un SSCB'ye dahil olmasını istemez, petrol fiyatlarının yükselmesi bunun gizli sebebidir. Küçük evlat daha başta terk edilmiş.

Mahkeme sürüyor, başsavcımızın eğitim için İtalya'ya gönderildiği sıralarda harcadığı paralar ve birlikte olduğu kadın ortaya çıkıyor, Solinsky'nin eşi adamı terk ediyor. Özgürlüğe giden yolda büyük bir kayıp. İşin bu derece çirkinleşmesi, geçmişe dayanan bir nefrete dayanıyor. Solinsky'nin babasıyla Petkanov dava arkadaşıymış, baba ortadan kaybolunca suçlunun Petkanov olduğunu düşünen Solinsky her cepheden saldırıya geçer geçmez böyle bir atakla karşılaşıyor.

Adaletin haklıyı koruyacağı, haksızı cezalandıracağı söylenir, tabii eldeki kanıtlara göre. Suçlu olduğu bilinen bir adamın ceza almaması mantıklı mı? Elde kanıt yoksa, evet. Kanıt yoksa adamın suçluluğu nasıl bilinebilir? 12 Angry Men çıkmazı diye bir şey uyduruyorum ve tersini ele alıyorum: Tümgeneralliğe yükselen Ganin, Pletkanov'un kızını öldürdüğüne dair bir belge bulur. Belgenin üzerindeki imzanın Pletkanov'a ait olduğu şüphelidir. Yine de işleme konur ve devrik diktatörün ipi çekilir. Başsavcının karısı Maria, davanın tamamen bir şov olduğunu söyleyip Solinsky'yi temelli terk eder. Dalavereden sıkılmıştır, sakin bir hayat ister. Solinsky, yediği haltla bir başına kalır. Uydurmasyonu için temel: "Belge düzmece olsa bile gerçek. Gerçek değilse bile, gerekli." (s. 124) Yakın zamanda örneklerini ülkemizde de gördük, gerekli belgeler oradan oraya uçuştu, insanlar haksız yere hapis yattı. Adalet haklının değil, güçlünün yanında.

İdamından önce diktatörün aklından geçenleri son kez görürüz. Bir-iki nesil içinde toplumun değişeceğini düşünmek saflıktır. Sam Amca her zaman sigaralarıyla gelir ve her şeyi düzer. Faşizm güçlü olsa da tam tersinin geçerli olduğunu da görmek ona yeter.

Dünya liderleri basın yoluyla Bulgaristan'ın yanında olduklarını söyler. Perde böylece kapanır.

Nine meydana yürür, diktatörün yıkık heykelinin başında ağlar. Yitirilenlerin tazmini yoktur.

Güzel bir dönem romanı aslında, meraklı okur için ders kitabı niteliğinde.

Bitirmeden önce şunu paylaşmam lazım, normalde hiçbir şey için benzerleri arasında en iyisi diyemem ama enstrümantal şarkılara gelince iş, en iyisi budur:


Grubun şusu da pek hoştur:


Başında After Words'ten bir bölüm çalınır, sonrası tipik bir Camel yolculuğu. Eloy, Camel ve Can, üçünü deli seviyorum.



Uzun geceler.

Aslı Erdoğan - Kırmızı Pelerinli Kent

Her kentin kendine has yalnızlığı bilinir, bilmeyenler de bunu en kısa zamanda öğrenir. Dönüştürücü yalnızlık: Günler bir insanın yokluğundaki gibi birbirine bağlanır. Her bir gün ayrı ayrı hatırlanır ama köşedeki parçalar -küçük olanlar- eksiktir, bu yüzden tamamlanmamış resimlerin boşlukları gibi, bu günlerin eksilticiliği hemen sezilir. Yerine doldurulanları boyamak için vurulan fırça darbeleri her zaman gereğinden fazla renkli olacaktır, bu durumda resimlerdeki çiğlik de hemen sezilir. Kurtuluş bazı kutsal kitaplarda, bazı denizlerde ve sıklıkla bir şey yaratma sancısındadır, insan yaratan bir varlıktır ve acısının üstesinden yaratarak gelecektir.

Ya da kafasına bir kurşun yiyerek.

Aslı Erdoğan, Boğaziçi Üniversitesi'nde süper şeyler okuduktan sonra doktora için Rio'ya gidiyor ve eğitimini tamamlamadan dönüyor. Rio güncelerinin parçalarına kentin kaosu karışınca kent kırmızı bir pelerin kuşanıyor. İsa'nın sırtına sıcak bir rüzgar, pelerin kentin üzerine. Kelimeler elinize eriyor, koca kent sıcaktan göğe yükseliyor. Bir tek Özgür kalıyor aşağıda, bilmediği türden bir yalnızlığı tek başına yaşıyor, kentlerin yalnızlığı kendine has, insanınki de öyle. Avrupa'dan gelen diğer gezginler, serüvenciler bir süre sonra vazgeçiyor, tutunamayıp memleketlerine dönüyorlar, artlarında ruhlarının bir parçasını ve enerjilerinin büyük bir bölümünü bırakıyorlar. Her şeye rağmen Özgür orada kalıyor ve mücadele ediyor ki bir süre sonra ne için mücadele ettiğini hatırlayamayacak kadar yorgun düşüyor. Sinekler, sıcak, zenofobik Riolular, çalışmayan buzdolapları ve insanı yeniden yaratacak yoğunluktan oldukça uzak cinsel deneyimler dışında yeni bir şey yok. Belki tek bir şey; ölümün her gün yenilenen sağaltıcılığı. Tekdüze zamanın biricik orijinalliği. Epigrafta bir Celan: "SEN ölümümdün/seni tutabildim,/her şeyi yitirirken."

Metin iki farklı anlatının sarmallığı üzerinden ilerliyor. İtalik bölümler için Özgür'ün günce benzeri anıları diyebiliriz. Diğeri üçüncü tekil, kahramanın roman yazma çabaları ve şehirle örülmüş. Aslında bir türlü yazılamayan bir metnin yazılmış hali diyebiliriz. Daha açık bir ifadeyle roman yazamamam romanı. Örnekleri var ama Erdoğan'ın sıkıntısı biricik, kesinlikle dikkate alınması gereken, kendine özgü bir bunaltı. Dünyanın öbür ucunda, favelalardan gelen silah sesleri eşliğinde ölümün biçimlerini düşünen aydın bir zihin.

Rio hakkında çok şey okuduk, izledik. Aklıma ilk gelen elbette Cidade de Deus, sonra Trash ama ilki kan dondurucu. Lisedeyken izlemiştim ve neye uğradığımı şaşırmıştım. Şöyle bir göz atmak isterseniz:


Rocket'in başına gelen şu tavuğun başına gelmez. Horoz mu yoksa? Tavuk. Şu da devamı:


Böyle bir ortamda yaşamamak için paranızın olması gerekiyor ama Özgür akademiden ayrılıp İngilizce öğretmeni olarak çalışmaya başladıktan sonra maddi durumu kötüye gidiyor, annesinin baskılarına rağmen Türkiye'ye dönmeyi düşünmüyor. Hiçliğin ortasında, gidebildiği yere kadar. Alabildiğine özgür. "Bana gereksinim duyan tek bir kişiden, hatta bir gözlemciden bile yoksun olmanın mutlak, dört başı mamur, cehennemsi özgürlüğü... İstediğim yalanı savurabilir, kendime canımın çektiği geçmişi biçebilir, en günahkâr fantezilerimin peşinde koşabilirim." (s. 17) Günahkâr fantezi kısmı dikkatimi çekti. Günah, inanan insanı kısıtlayan en önemli etken, buna rağmen sınırsız bir özgürlükle birlikte üstesinden gelinebilecek bir engel. Günahla ahlakın çok yakın bir ilişkisi var, kabaca toplumun hoş görmediği davranışlar günahsa ve Özgür'ün davranışlarını yargılayacak bir toplum olmadığı müddetçe her şeyi yapabilir, tabii öz denetiminden sıyrılabildiği müddetçe. Başka bir bölümde Eski Dünya cenderelerinin özleminden bahsediyor Özgür, insanın özgürlüğü tarafından tutsak alınması ilk adım, sonrasında işin toplumsal boyutu geliyor. Cinsel deneyimlerinden bahsederken her şeyin olabildiğince uçucu ve tatminkârlıktan uzak olduğunu söylüyor, sosyal ilişkileri de bu bağlamda temelsiz. Kara bir şehir; insan ilişkileri dahil hiçbir şey sabit kalmıyor, sürekli eriyor. Tepede güneş. Kazanımlar yok değil; geç keşfedilmiş kadınlığın doyulmaz seyriyle kendine bakıyor Özgür, memlekette farkına varamadığı, belki de en çok özlediği şeylerden biri. Sonsuz bir yazın, sonsuz bir gençliğin şehri hiç tadılmamış deneyimlerin kapısını açıyor ama kim sonsuza kadar yaşamak ister ki? Bir filmden çorluyorum: Sonsuzluk ne kadar sürer? Özgür'ün tıkıldığı sonsuz bir şimdiden daha kısadır herhalde.

"Eli, eli, lama sabakhtani?" (s. 75)

Jesus Christ Superstar'da ve Chop Suey'de geçer, hatta hatıra defteriyle ünlü delimiz Poprişçin'in annesine seslenişlerinde bir parça aşırı yoruma kayarak bundan faydalandığını düşünüyorum, Mother Russia kavramı o zamanlarda var mıydı bilmem ama bir serzeniş sezmek mümkün. "Baba, beni niye terk ettin?" şeklinde çevriliyor. Rio'nun tepelerindeki dev İsa insanlarını gözetler ve geçmişi düşünür. Kolları açıktır ama iki milenyum önce ölüme öylesi yaklaştığında ağzından sitem sözcükleri dökülür. Anlatının leitmotifidir bu cümle, Özgür'ü bu bağlamda değerlendirirsek daha iyi bir şey uğruna kendini feda etmektedir, sonuç hiç istemediği bir şekilde ortaya çıksa da. Yalvaç, kendi kitabını kendi yazarken babası tarafından bir kez daha terk edilir ve kafasına sıkılan tek bir kurşunla öldürülür. Acısız son ama bu kez gerçekten son.

Aslı Erdoğan çok iyi bir yazar. Kendisine yapılan büyük bir ayıp.


18 Eylül 2016 Pazar

William Poundstone - Taş Kağıt Makas


Öngörülebilirseniz Sabretooth abinizden sopayı yersiniz, bahisleri arka arkaya kaybedebilirsiniz, taş kağıt makas oynarken hacamat olursunuz, borsada dalgaya kapılıp beş parasız kalırsınız, neler neler. Bu kitap kadere madik attırmaz belki ama diğer bahisçilere karşı bir adım önde olmanızı sağlar.

Bilinebilecek Kadarını Bilme Sanatı alt başlıklı kitapta sadece şansa güvenilmemesi gerektiğinden, mevzuyu her yönüyle anlayarak ona göre strateji kurmanın öneminden bahsediyor. Bu stratejileri sihirbazlardan tutun borsa simsarlarına kadar çoğu insan uyguluyor ve görülüyor ki piyasadaki çoğu vurgunun çıkış yeri psikolojik manipülasyon, kısacası basit oyunlar. Çocukken oynadığımız oyunların küresel çapta nasıl kullanıldığını örnekleriyle görüyoruz.

Rassallık mevzusunun ne olduğuna dair çok akıllı adamların yaptıkları deneylerle açılıyor mevzu. Caltech, MIT gibi yerlerde çalışan bilim insanları, 1950'li yıllarda sadece artı ve eksi butonundan ibaret bir elektronik zımbırtı tasarlıyorlar. Bu alet, oyuncu tercihi yapılmadan önce tahmin etmeye çalışıyor ve yüzdeye vurulduğunda her seferinde kazanıyor. Olayı şu; tercihlerde belli bir örüntü bulmaya çalışıyor ve bulduğunda bunun üzerinden yürüyor. Bulamazsa hepimizin yaptığı şeye dönüyor ve rassal tahminlerde bulunuyor. Bu aleti yenmek için alet gibi düşünmek lazım, dolayısıyla sadece mucitleri kazanabiliyor.

İşin mistisizm boyutu Zen ve I Ching'ten doğuyor. Her şeyin içindeki güç dile gelmese de hissedilebilir ve kendini çeşitli alet edevatla gösterebilir. Burada rassallığın aynası durumundaki zarlar, bozuk paralar önem kazanıyor. Rassallıkla alakalı John Cage'in deneysel işleri meşhur, I Ching'le ortaya çıkardığı işler var. Bu onlardan değil, yine de rassallık hakkında bir fikir verebilir:


Cage'in hareketlerinde bir örüntü ortaya çıkarabilirseniz bahislerin efendisisiniz demektir. Rassallığa boyun eğenlerin denemeleri de çok hoştur, örüntü üzerinden tekrarlarla yaratılan müziğin güzelliği insanı olduğu yere çakar. Uzun şarkılardır bunlar, bir tanesi şu:


Örüntüsüz bir seri oluşturmakla alakalı, işin babası olan J. J. Coupling'in söylediği: "Bir yöne ağırlığı olmayan ya da birbiriyle bağlantısı olmayan bir sayı dizisi meydana getirmek insan gücünün ötesindedir." (s. 5) Bu, borsadan çocuk oyunlarına geniş bir yelpazeyi içeren büyük bir olay. Rastgeleliğimizde bizi ele veren takıntılarımız, kültürel izlerimiz var ve bunlardan kurtulmak için makine gibi düşünmek gerekiyor, insanın kendinden kurtulması gerekiyor bir anlamda. Poe'nun çalınan mektupla alakalı öyküsünü hatırlayın; cevap olabildiğince ortadadır ama en gizli köşelerde aranır. Bir tane de benden: 2001, 2002 civarlarında ben ortaokul çocuğuyken abim modemi saklardı, aileyi iflasa sürükleyecek faturalardan bıkmıştı artık. Adamın kafasının nasıl çalıştığını bildiğim için en olmayacak yerlere bakardım, kafayı çalıştırmam ve abim gibi düşünmem gerekirdi. Her neyse, bulurdum çok vakit geçmeden. Oysa o kadar uğraşmasa, mesela üstünü bir gazeteyle örtse veya apartmana saklasa bulmamın imkanı yok. İnsanların nasıl düşüneceğini bilirsek ne düşündüklerini de bilebiliriz, kitabın özeti bu. Laplace'ın olasılıklar ve evrenle ilgili fikirleri birey bazında hayata geçiyor. Trajik örnekler var; ABD'de bir adamın bilgisayarında kondom reklamları belirir, adam firmaya telefon eder, "Bu ne saçmalık kardeşim, siz takın kondom," der. Sonradan kızının hamile olduğu ortaya çıkar falan, meğer kız hamilelikle alakalı mevzulara bakmış falan. Günümüzün reklam stratejisi. Kitabın son bölümleri bu olaya ayrılmış, size özel indirimler, uygulamalar, neye para harcayacağınız önceden kestirilebiliyor. Daha da korkuncu tüketime yönlendirilmeniz. İhtiyaçlarınız yaratılıyor. Nasıl bir hayat yaşamanız gerektiği sanal zeka tarafından belirleniyor. Tatilleriniz, arabanız, çocuğunuzun gideceği okul, tercih hakkınız kısıtlanıyor. Her yönden kuşatma altındasınız.

Taş Kağıt Makas için kısayol: Taş erkekliği simgeler, erkeklerin çoğu taşla başlar. Kadınlar makasçıymış ama oyuncular genelde erkek olduğu için stratejinizi bu yönde geliştirmeniz gerekiyor. Buradan rassal dizilere ulaşıyoruz, üç seçenekli bir oyun yerine sıfırdan dokuza kadar olan rakamlarla bir rassal dizi üretmeniz istenirse muhtemelen öngörülebilir bir seri ortaya koyacaksınız. İlk ve son sayıların kullanımı oldukça az, diğer sayılar da çift ve tek sayılara yaklaşımınız gibi pek çok etkene bağlı olarak belirli bir örüntü oluşturacaktır. Kısa serilerde bunun ortaya çıkması zor, yüz rakam yazdığınızda kişiliğinizin bir parçasını ortaya çıkarmış oluyorsunuz.

İlk ve son rakamlar pek kullanılmıyor, tekrar da pek size göre olmadığı için rakamları arka arkaya yazmayacaksınız. Mesleğiniz sayılarla ilgiliyse ve sizden uydurma veriler isteniyorsa yandınız, zira uydurma verileri gerçek verilerden ayıran bir formül var, her türlü hesap kitap işlerinde kullanılabiliyor. Rakamların kullanılma sıklığı üzerinden iş gören bir şey bu, oynadığınız veriler şak diye ortaya çıkarılabiliyor. Bizimki gibi tırışkadan memleketlerde istediğiniz gibi vergi kaçırabiliyorsunuz ama başka ülkelerde iş ciddiye alınıyor, şak diye ışıklar altında bulabilirsiniz kendinizi.

Çoktan seçmeli testler, sıcak el fenomeni, piyango, teniste servis yönü seçimi gibi mevzular etraflıca incelenmiş. Kısaca şunu diyor Poundstone, öngörülebilirliğinizi azaltmak için başka bir nesneden yardım alın, aklınızı kullanmayın. Saate bakın, saniye çift rakamsa sağa, tek rakamsa sola vurun. Penaltıcılar, işinize yarar bu.

Determinizm soslu güzel bir kitap, alınır.


Sezin'imle canımız üç gündür çok sıkkın. Tarık Akan'ı çok seviyoruz, canımız çok yanıyor.

13 Eylül 2016 Salı

Francesco Alberoni - Aşık Olma ve Aşk

Aşık olma nedir, nerelerde bulunur, bulununca ne olur, işin ideolojik yanı nedir, doğası gereği devrimci olan aşk sayesinde/yüzünden yıkıcı/yapıcı hangi eylemler ortaya çıkar, bunlar hakkında iyi bir kitap. Aşkı tanımlara sığıştırmaya çalışmak yerine açımlayıcı bir anlatım var, bu iyi. Aşk büyük büyük laflara gelmez, burada büyük laflar yok, bu da iyi. İyi yani.

Barnes'ın meşhur dünya tarihinde buçukluk bölüm aşka ayrılmıştır, aşkın bölücülüğü ve birleştiriciliği, tarihi pek çok mevzuda irdelenir. Bomba bir kitaptır o, bu da benzer bir bakış açısıyla olaya yaklaşır. Aşk bir devrimdir, yıktığının yerine yenisini koyar. Alberoni, aşkı İslamiyet, Reform, öğrenci eylemleri gibi kolektif işlerle bir tutarak temellendirir ve bu bağlamda inceler.

Cinsellik açısından bakıldığında insanın biyolojik olarak cinsel olduğu bir dönem yoktur, mevzu içkindir ve her an orada bir yerdedir. Bunu devrimci kılan yan, sadece aşkla olağanüstü bir özellik kazanması. "Yeme, içme gibi doğal cinsellik, saatin düzenli işleyişi gibi sürüp giden, sıradan, tek düze yaşamımız sırasında bize eşlik eder. Olağanüstü cinsellik ise yaşam çizgisinin yeni ve değişik yollar aradığı zamanlarda ortaya çıkar." (s. 13) Burası önemli. Zaman ve enerji kaybı olacağını düşündüğünüz için sevişme teşebbüsünü bertaraf ettiğiniz oldu mu? Yoğun, tutkulu bir seks olmayacaksa bunu yapmak makuldür. "Cinsellik arzuya, zekaya, fantaziye ve tutkuya bağlıdır ve onların bir karışımıdır. Ama kendisinden önce var olan bağları yıkmak, kesmek, doğasının bir özelliğidir." (s. 13) Böyle bir tecrübe yaşanmayacaksa, eh, "Ben almayayım ya," denir. Başka bir amaç varsa denmez tabii, kimi seksle muktedir olmak ister, kimi özgürlüğünü bu yolla sağladığını düşünür. İnsan çeşit çeşit aziz dostum.

Başka, yıkıcılık. Davut, Mevlana, Dante, Neruda, Quasimodo, hepsinde kurumları biçimlendiren, yeni biçimler oluşturan bir aşk anlayışı vardır. Bu aşkın doğması Alberoni'ye göre mevcut kurumlar aşıkların bir araya gelmesini engellediği içindir. Beatrice ölür, düşman ailelerin aşık çocukları ayrı dünyalara hapsolur, ortada yıkılması gereken bir engel belirir. Bizde kavuşamayınca aşk olmasıyla aynı durum. Doğuş evresidir bu, Koruyucu -tanrı, baba vs.- terk edilir, bendini çiğneyip aşan bir varlık ortaya çıkar. Hayırlı olsun, aşıksınız. Boku yediniz.

Aşk her şeyi siler, yeni bir başlangıçtır. Arkada kalanlar için yıkımdan başka bir şey yoktur bunda, oysa aşık olan için yanan gemilerin küllerinden kurtulma çabasıdır. Tercihtir nihayetinde, bir anda ortaya çıksa dahi kişi farkına varmadan kendini aşık olmaya hazırlamış olabilir, tam tersini düşünüyor olsa bile. "Aşık olmanın tarihi, seçmeyi reddetme ve seçmeyi öğrenme tarihi olacaktır." (s. 23) Yaşam durur, gündelik hayatın sıradanlığı yıkım anlarında hiçlik gibi gelir. Betona gömülmüş, havasız kalan acılı ruha sorun, nasıl güvendiğini, hiç düşünmeden kendini bıraktığını kişisel tarihi içinde, sanki kayda değer başka hiçbir şey yokmuş gibi anlatacaktır. Aşık olduğu kişinin biricikliği bir zamanlar kendi biricikliğiydi, şimdi kendini dahi yitirdi ve nerede bulacağını bilemiyor. Tehlikelerle ve mutlulukla dolu bir yolculuktaydı, şimdi başkaları için yaşıyor.

İki insana aynı anda aşık olunamayacağını söylüyor Alberoni, birinin diğerine duyulan aşkı yıkmadan ortaya çıkamayacağını belirtiyor. Tartışmaya açık bir hale geldiğini düşünüyorum, gelecekte duygusal ilişkilerin bürüneceği biçimler bildiğimizden çok daha çeşitli olabilir. Hormonlarımız, salgı sistemimiz, sinir sistemimiz değiştirilmeye hazır, insanoğlunun her şeye açık olması gerekiyor. Neyse, artık "ben" yerine "biz" varsa, problemlerin birlikte çözülebileceği inancı yerleşmişse aşk budur. "Problemlerini çözmeden gelme" mantığı varsa o aşk değil. Bence makul bir yaklaşım, kendini verdikten sonra kim kendini düşünebilir ki? Büyük bir kopma lazım.

Alberoni, maddi ve manevi koşullarından tamamen hoşnut olan insanların aşık olmasının çok zor, hatta imkansız olduğunu söylüyor. Aşk, gündelik yaşamın zorluklarından doğuyor, yukarıdaki ayrı dünyaları hatırlayın. Yitirecek bir şeyi olmayanlar aşık olabilir, varlığını zenginleştirmeye çabalayanlar değil. Daha iyi yenilmek, dibe batmak lazım.

Teoloji ve dinler tarihiyle kurulan bağlantılar, biyolojik yaklaşım vs. gibi pek çok farklı pencereden güzel bir aşk değerlendirmesi. Lazım.

Philip Roth - Sokaktaki Adam

Neden? Yirmili yaşlarımın başından beri en büyük korkum, yaşadığım son anın büyük bir pişmanlıktan ibaret olması. Bundan kurtulmamın tek yolu o son anı yaşamak. O zamana kadar aynı kaygıyı hayatımın her yerine yaymak zorunda mıyım? Anlık bir parıltı halinde gelen mutluluk bu düşünceyle gölgelenmek zorunda mı?

Dünya ağrılarını bir kendimde duyarım ama başkalarının da aynı şeyleri düşündüğüne adım gibi eminim. Edebiyat, müzik, ne olursa takip etmem bundan: İnsan bir kendi yaşasa da milyarlarca yaşıyor. Bunu görebilmek için kendime ayırmadığım her anı başkalarına, kitaplara ve şarkılara ayırıyorum. Sokaktaki Adam, ne yaşayabileceğime dair aşağı yukarı bir yol gösterdiği için severek okuduğum bir kitap oldu.

Roth, yaşayan en büyük yazarlardan biri olarak görülüyor. Seksenlerinde, ömrü yeterse Nobel'in en büyük adaylarından. Hayalet Yazar'ını okumuştum ama askerdeydim. Okumuş sayılmıyorum, tekrar okumam gerekecek. Askerdeyken beyin normal işlevlerini yerine getirmemeye programlanıyor, o yüzden.

Hikâyeyle anının ayrıldığı bir nokta yok, geçmişle şimdi arasında gidilecek bir zaman kalmayınca, mezardayken her şey aynı zamanda yer alıyor. Kahramanımız mezarında yatarken abi, çocuklar, herkes orada ve adamın arkasından söylenecek birkaç söz var. Kötü bir baba, daha kötü bir eş, duyarsız bir kardeş, bir sürü şey ama her şey yaşamın içinde erir, kaybolur. Adamımız istediği hayatı yaşamıştır ve sorumluluğu sadece kendine aittir, başka kimseye hesap vermek zorunda değildir. Bu yüzden bütün duyguları kendinedir, duygularını başkasıyla paylaşmak zorunda değildir, paylaşmaz da. Kızı konuşurken gerçekliğin yeniden yaratılamayacağını, her şeyin olduğu gibi kabul edileceğini söyler ve bir avuç toprağı mezara atar. Kızından babasına son bir armağan, babanın kırık bir hayattan daha fazlasını vermeyişine yıllanmış, yekten bir cevap.

Howie, abi. Babalarının mücevher dükkanında çalışan küçük çocuğu hatırlıyor. Küçük kardeş baba için güvenilirdir, ötesi bilinmez. Babanın cenazesinde şahsi eşyaların kefene doğru düzgün konması dışında küçük kardeşin başka bir duyarlığını görmeyiz, babanın düzenden başka bir anlamı yoktur.

Sıradan bir cenaze törenidir, adamımıza özel hiçbir şey yoktur. Bir hayat sona erdi, başka bir yerde başladığı zaman potansiyel vadediyordu. Burjuvanın tam kalbinde bir Yahudi aile, sevgi yoksunluğu biraz sıkıntı yaratabilir ama yine de ödünleme yoluyla üstesinden gelinebilecek bir problem. Adamımız ameliyat olmak için hastanede yatarken yanda yatan çocuğun ölümüne şahit olur, ölümle tanıştığı andır bu. Babasından ameliyat konusunda cesaretlendirici bir şey duymaz, "Oğullarımın ikisi de müthiş!" gibi bir cümle dışında. Babanın oğluna en yakın olduğu an, yetersiz bir cümle. Ardından gelecek yakın an, babanın mezarda toprağa boğulduğu andır. Adamımız, babasının canlı olduğunu ve gözlerine, ağzına toprak dolduğunu hayal eder, sanki gömme işlemi sonsuza kadar sürecekmiş gibi.

Oğlan büyür, ödüllü bir sanat yönetmeni olur ve başarısız bir evlilik yapar. Aradığı şeyi bilmeyen bir adamdan mükemmel bir hata. İkinci eşi Phoebe hayatının en büyük şansıdır, tabii bunu da yerle bir eder ve kendisine kin güden iki erkek çocuğu da ardında bırakarak acil bir durumda adeta kendisi bir risk teşkil eden genç ve ahmak bir kadınla evlenir, üçüncü ve son kez. Üçüncü yüzük, babasının pırlanta dolu geçmişiyle bağdaşınca oldukça anlamlıdır. Baba, işçilere krediyle yüzük satar ve ödemesini yapmayanların peşinde koşmaz, onun için ölümlü insanların dünyanın yok olmayacak bir parçasına sahip olmaları, heyecansız bir yaşamın daima süreceğine dair en kuvvetli inançtır. Geri ödenip ödenmemesi mühim değildir, ödenenler zararını çokça karşılamaktadır. Bizim adamımıza gelince, her bir yüzükle dünyada yerini bir parça daha sağlamlaştırdığını düşünür ama kârı zararından azdır; yaşamı her geçen gün sona yaklaşır ve elinden kayıp gidenler bir türlü geri gelmez.

Sağlık sorunları baş gösterir; stent takılır, anjiyo falan derken hastane seferleri başlar. "Üç defa evlenmişti, metresleri, çocukları ve başarıya ulaştığı ilginç bir işi olmuştu ama şimdi ölümden kurtulmak hayatının ana meşgalesi, vücudunun çöküşü de bütün öyküsü haline gelmiş gibiydi artık." (s. 45) 11 Eylül faciasından sonra Florida civarlarına taşınır, yaşlılar sitesi diyebileceğimiz bir yere. Resim kursu açar, insanların sanat uğraşı altında dertlerini dinlediği bu işle uğraşır. Gerçekten yetenekli bir öğrencisi olur, yaşlı kadın bir müddet sonra aldığı ilaçların doğurduğu sefilliğe dayanamaz ve intihar eder. Bütün bunlar olurken "tek zamana bağlı" olaylar ortaya çıkar, kızı Nancy'nin kalça kemiğini incittiği zaman yaşanır. Kızın cenazede kendisi için söylediklerinin aynını söyler: Gerçeği olduğu gibi kabul etmek gerek. Aldatan bir babadan kötü bir hayat dersi. Bir de eski iş arkadaşları var, parlak günleri çok gerilerde kalan bu insanlar ölür veya intihar eder. Adamımız ölüm tarafından kuşatılmaktadır ve buna hiç hazır değildir.

Ölümün yaklaşmasıyla birlikte gerçeğin katılığı başarısızlık olarak görünmeye başlar, böylece etrafındaki insanlara kin güder. Abisinin sağlıklı olması büyük problemdir, çocuklarının görüşmek istememesi de öyle. Kendine bir sürü soru sorar ve hepsini cevaplar: Tanıdığı hiçbir insana kötülük yapmamış, gerektiğinde onların yanında olmuştur. "Kimse herkese yetecek kadar mutsuzluk olmadığını veya kendi hayatının hikâyesini korumaya kalkıştığı bu sorular fügünü harekete geçirmeye yetecek derecede büyük bir pişmanlık duymadığını söyleyemezdi." (s. 58) Kimse söyleyemez, kendinden başka. Yüzleşmesi gereken kendidir, ölmeden bir an öncesine kadar vakti vardır ve bu vakte güvenmektedir. Ölümün aşamaları birer birer atlatılmaktadır, öfke safhası sona erdiğinde kabullenme kendini gösterir ama yüzleşilecek daha çok şey vardır, Phoebe'yle olan rüya evliliğinin sona ermesi belki de en büyük hesaplaşma olacaktır.

Elli yaşına kadar uslu durmuş olan adamımız, yolun sonunun gelmekte olduğunu fark ettiği zaman maceraya atılır, ajansta tanıştığı güzel bir kadınla Paris'e gider ve Phoebe'ye yakalanır. Phoebe'nin bir tiradı var ki yalan söylemekle ilgili okuduğum en güzel tirat olabilir. Öfke patlaması, pişmanlık, üzüntü, bir dünyanın dağılması. Kısaca birinin bir başkası üzerinde yalan yoluyla egemenlik kurmasıyla ilgili, bir hiç uğruna.

Sonlara doğru hesaplar kapatılır, özür dilenecek insanlardan özür dilenir, tabii cüret edildiği kadar. "Yaşlılık bir savaş değildir; yaşlılık bir katliamdır." (s. 93) Son yenilgisinden önce aile mezarlığına gider, mezarları kazan adamla konuşur. Hüzünlü bir an. Adama yüklüce bir miktar para verir ve bir sonraki çukurun iyi kazılmasını ister. Kabullenme tamamlanmıştır.

Adamımız son ameliyatı sırasında korktuğu gibi, ne olduğunu anlamadan hiçliğe sürüklenir. Bir an, bir göz kırpması. Toprağa verilişinden ölünceye kadar yaşamıştır, bir karıncanın adımı kadar.

İyi yazardan iyi kitap.

İyi gruptan iyi şarkı.

Jean-Dominique Brierre & Jacques Vassal - Leonard Cohen

Leonard Cohen Kendi Ağzından. Çeviride problem var, dizgi sıkıntılı, hatası çok. Yine de yayınevine çok teşekkürler.

Cohen'ın iki hayranının yıllar boyunca yaptıkları görüşmeler, araştırmalar sonucunda bu kitap ortaya çıkmış. Kendi ağzından kısmı doğru değil, röportajlardan ve birebir görüşmelerden sıkça yararlanmışlarsa da kurgulanmış bir hikâye anlatılıyor. Yarı otobiyografik denebilir. Kitabı Cohen'la birlikte yazmak mümkün olmamış, adam çok yaşlı.

Bölümlere ayrılmış modüler bir anlatı. Sarmal bir yapı; Montreal'e tekrar tekrar dönüp şehri farklı anlamlarıyla görürsünüz. Hydra'daki yıllar Cohen'ın romanları ve şarkılarına farklı biçimlerde yansır.

Önsözde iki kafadarın Cohen tecrübeleri var. Aynı dönemde Columbia'dan çıkan Dylan veya Simon&Garfunkel'dan çok daha farklı bir sesle karşılaştıklarını söylüyorlar, tanrısal bir anlatının yalvacı. Kendisine basılı olmayan bir kitap gönderilmiş olabilir zira insanlığın kolektif bilincini dile getirir. Eski Ahit'in ozanıdır, şu siteyi bulmadan önce adamın ruhani altyapısını çözebilmek için kafayı yiyordum, siteden sonra kitabı da okudum, her şey yerine oturdu.  

Montrealli: Cohen huzursuzluğu diye bir şey varsa kaynağı Montreal'dir. Cohen'a göre Fransızlar, İngilizler, Yahudiler, kaç topluluk varsa hepsi mülteci gibi hissediyor Kanada'da. Herkes kanından, kökeninden endişe ediyor, ister istemez suçluluk duyuyor. Kar, fırtına ve Winter Lady. Başka hiçbir yerde hissetmediği kadar evinde Cohen, her zaman sırılsıklam ve kabullenilmiş bir melankoliyle birlikte huzurlu. Tanıdık acılar tanınmayanlara göre daha mutluluk verici. 

Yahudiler birbirine bağlı, küçük bir topluluk. Cohen çocukken İbranice kursu alıyor ve üniversiteye kadar İbrani okuluna devam ediyor. McGill Üniversitesi'ne gittiği zaman yaşadığı kapalı ortamdan kurtuluyor ve her gencin yaptığını yapıp kız peşinde koşuyor. İki romanında da şehir ve gençlik yılları sıkça kendini gösteriyor. 

Beautiful LosersGüzel Tutunamayanlar diye çeviren çevirmen, n'aber?

Bülent Somay da Montreal'e gittiği zaman Suzanne'in izini sürer, Şarkı Okuma Kitabı'nda bulabilirsiniz. 

Yahudi: 2009'daki Tel-Aviv konserinden: "Mevcut tek zafer, kalbin intikama, umutsuzluğa ve nefrete karşı kazandığı zaferdir." (s. 31) Cohen seyircilere Sayılar Kitabı'ndan bir bölüm okur, seyirci Cohen'ı kutsar ve konser sona erer.

Yom Kippur Savaşı sırasında Cohen İsrail'dedir, yaralı askerlere şarkı söyler. İlerleyen bölümlerde kötü giden ilişkisini bir nebze unutabilmek için bu yolculuğa çıktığını söylese de savaşın orta yerine gitmesinin sebebi kardeşlerine saldırılırken sorumluluk hissetmesidir. Lover, Lover, Lover böyle ortaya çıkar. Filistinli gruplar sanatçıdan İsrail'in politikasına destek vermemesini ister ama Cohen, sanatın birleştirici olduğunu, Filistinlileri çok iyi anladığını ama iki cemaat arasındaki diyaloğu teşvik edecek temel etkinliklere ödenek sağlamak üzere yaratılan fonu desteklemek için konser vereceğini söyler. Sonraki röportajlarından birinde, mevzuya bir dünya vatandaşı olarak baktığını ve savaşın sona ermesinin herkesin sorumluluğunda olduğunu belirtir. 

İşin politik yanı bir yana, Cohen'ın esin kaynağının büyük bir kısmı Yahudilikten gelmekte. Dünyayı tamamen kapsayan bir inanç, sanatçının karakterinin bir parçası. Olmak istediğim şeyin formu şiirdir diyor Cohen, inancının şiirselliğiyle bütünleştiği söylenebilir. Edip Cansever geliyor aklıma, Selçuk Baran'a kutsal kitapları mutlaka okuması gerektiğini söylemişti. Tanrı kelamı şiire en yakın form olabilir.

Jewish Telegraph adlı bir gazete, Cohen'ın dini bilgisini ölçmek için sanatçıyla röportaj yapar ve her soruyu kutsal metinlerden alınan cümleler takip eder. Her şey Cohen'ın hafızasındadır, o iyi bir Yahudidir ve onun için iyi Yahudilik, evrenin mükemmelliğini keşfetmekten geçer. Keşfinde bütün kutsal metaforları öğrenir ve şarkılarında bunları kullanır. The Stranger Song'tan şiirlerine, eserlerinde pek çok kutsal mevzu mevcuttur. Dance Me to the End of Love'daki yanan keman/viyolin olayını açıklıyor mesela, çok etkileyici. Şarkıyı önce Berlin şehri için yazmış, kötülüğün kökleri için ama sonrasında fark etmiş ki şarkı aslında aşk ve evlilik üzerineymiş. Almanlar Yahudileri katlederken yaylı sazlar dörtlüsüne konser verdirtirmiş, olay bununla alakalıymış falan. Hallelujah'taki Davud meselesi de kendi hikâyesiyle dini hikâyelerin kesişiminde önemli bir rol oynamış.

Oğul: Unutkanlığım zirve yaptı, az önce okudum ama nerede okuduğumu hatırlamıyorum. İnsan, babasına benzediğini anlayınca yaşlanmaya başlarmış. Ortada benzeyecek bir baba olmadığı zaman? Cohen, enerjisini ve hüznünü büyük ölçüde babasızlığından alıyor. Annesini sever ama onu terk etmek ister, amcalarına babasına karşı vefasız oldukları için dargındır, pek çok röportajında oğulluğuna dair açıklamalar yapar. Yalnız bir çocuktur ve yalnızlığını her gittiği yere götürecektir.

Şair: Dünyayı sözle oluşturma yeteneği Cohen'ı çok etkilemiş. Yalnız çocukluğunu göz önüne alırsak kitaplara sığınması doğal. Lorca'ya hayran olur, sözcüklerdeki yaşam enerjisi onun için çok anlamlıdır, öyle ki kızına Lorca adını koyacaktır. Yeats, Kavafis, Pound ve Eliot gibi şairlerin yanında Yahudi şairleri de ayrı bir yere koyar. Bu şairlerin söyledikleri artık bütün dünyayı ilgilendirmektedir, zira günümüzde yok oluşun kıyısında olan sadece Yahudiler değil, bütün dünyadır. Bütün dünya, Yahudilerin acısını -nihayet- anlayabilecek durumdadır. 

Şairliği hakkında söylediği bir şey var, bunu şiirle ilgilenen herkesin mihenk taşı ilan etme cüretini gösteriyorum: "Sizi etkileyen her şiir, cevap gerektiren bir çağrı gibidir. İnsan kendi hikâyesiyle cevap vermek ister." (s. 75) Cevap verir ama sadece ustalarına. Onlar için yazdı, popüler kültürün kıyısından geçemedi ve bu yüzden şarkıya yöneldi. Ailesinin maddi durumu oldukça iyiydi, akrabaları ve cemaati ondan da iyi para kazanmasını bekledi ama maddi bir kaygısı yoktu, istediği gibi yazdı. Montreal'de küçük bir sanatçı grubuyla birlikte çalışmalarına başladı ve Beat Kuşağı şairlerini pek tutmadı. "Biz taşralı radikaller onların bu özgür-doğaçlama tarzlarıyla doğru yolda olmadıklarını ve bizim geleneklerimizi onurlandırmadıklarını düşünüyorduk!" (s. 80)

Cesareti olsaydı birçok kitabını atacaktı, olmadı. Artshop'tan şiirlerinin bir derlemesi çıktı, dilerseniz edinebilirsiniz.

Müzisyen: Gençliğinde flamenkocu bir İspanyoldan iki veya üç ders alır, bir sonraki dersi beklerken adamın intihar ettiğini öğrenir. Muhteşem bir başlangıç.

Woody Guthrie ve Pete Seeger gibi babalardan, bir de çağdaşlarından etkilenmiştir. Roy Smeck metoduyla ukulele çalmayı öğrenmek ister, country ve folk sever, Yunanistan'da yaşadığı dönemlerde rebetikoyu sever, dini müziklerle zaten haşır neşirdir, çok iyi bir gitarist olamayacağını anladığında elindekiyle yetinir. Gitarının akordu da ilginç: ilk iki tel kalın mi, son iki tel ince mi.

Albümlerinin kayıt aşamaları, çalıştığı sanatçılar falan bu bölümde.

Sevgili: Hah, burası mühim.

Cohen iyi bir aşık, kötü bir eş ve baba. Çoğu şarkısında maceraları yer alıyor, teker teker vermeyeyim, kitapta çoğu incelenmiş. Joni Mitchell'la kısa bir ilişki, meşhur Chelsea Hotel'da Janis Joplin'le unutamayacağı bir macera, evlilikler, ayrılıklar. Neler neler.

Hasta: Kendi hastalığının yanında diğer hastaları da sever Cohen, onların yanında rahat olduğunu söyler. Şarkılarının doğuşunda yaşadığı süreçle hastalık arasında bağ kurar, sanki aynı kaynaktan doğmaktadırlar. Annesinin rahatsızlığı yüzünden daha çocukluğunda tanışır hastalıkla, kendine bir duruş geliştirir ve bunu üretim için kullanır. Kendisi de spleen şairidir; uyuşturucu, kadınlar, alkol ve anti-depresanlardan sonra Zen'i keşfeder ama bunların hiçbiri onun için bir çözüm olmadığı için durmadan yazar, tek tedavi yazmaktır. Her zaman daha derine inmeye çalışır, depresyonun taşa çeviren sertliğini ancak bu yolla yumuşatabilir.

Gezgin: Montreal, New York, Hydra, İsrail, dünyayı içinde taşıyan bir adam. Yükü ağır ve her zaman yabancı

Savaşçı: Konserlerine kamuflaj benzeri giysilerle çıktığı olmuştur ve savaşı büyük bir olay olarak görür, insanın elinden geleni yaptığı tek yer savaş alanıdır onun için. Metafor olarak da değerlendirebilirsiniz bunu ama gerçek bir yanı olduğunu unutmadan.

Romancı, Avcı, Söz Yazarı gibi pek çok başlık var, Cohen'ı birçok yönüyle tanıyorsunuz. Sevenleri mutlaka okumalı.

10 Eylül 2016 Cumartesi

Peter Handke - Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi

Yer yer patafiziğe varan nesne oyuncusu bu kitap, çokça dendiği gibi Beckettvari bir uzlaşmamacılığı deniyor. Nesneler etki altında kalmadan da var olabilir, dönüşebilir ve her şeyin ortasındaki kalecinin nesneleri, dünyayı dille kurması şart değildir. Gol yememek için harekete geçebilir ama epigrafta dendiği gibi, topun yuvarlanıp çizgiyi geçişine bakacaktır. Atlayacağı köşeyi düşünen kaleci, vuruşu yapacak olan futbolcunun topu diğer köşeye atacağını düşünür ve ilk kararından cayar. Ya penaltıcı da aynı şeyi düşünüp kararını değiştirdiyse? Kalecinin penaltı anındaki endişesi, bu sürgit huzursuzluk, kitabın anlattığı şey. Gözden kaçırılansa penaltıcının, bu durumda yaşamın diyebiliriz, içkin huzursuzluğu. Bu ikisi arasındaki bağlantıyı dil kurar ama görüldüğü üzere dil kaygan bir zemindedir, zaman zaman ikisine karşı dürüst olsa da kitapta kimseye dürüstlükle yaklaşmaz. Böylece topun tıngır mıngır kaleye yuvarlanışını, adamımız Bloch'un algı-dünya bağlantısını kuramayışını, kendi dünyasını oluşturan transandantal -kelimeyi kes- dile hapsoluşunu izleriz. Nesnelere bir ad, bir fiyat, bir gösterge lazım olur ama Bloch için bunların bir işlevi yoktur. Birbiriyle bağlantısız şeylerle dolu yaşamı, dış dünyayı da ele geçirir ve adamımız anlamdan yoksunlukla hareket eder, bu durum insanlarla iletişimsizlik kurmasına yol açar. Hemen Pirandello'dan çarpıyorum: "Siz o sözcükleri bana söylerken kendi anlamlarınızla dolduruyorsunuz; ben de kavrayamıyorum onları, kaçınılmaz olarak, kendi anlamımla dolduruyorum. Birbirimizi anladığımızı sandık, oysa gerçekte birbirimizi anlamadık."

Yanlış anlamlar, bağlantısız olaylar... Neler oluyor?

"Hiçbir şey tek bir şey değildir ve eşzamanlıdır / Bir motosiklet ses çıkarır ve annem bir yerdedir. / Saat sabahın altısı ve saat sabahın üçü. / Siz eşzamanlı ne yapıyorsunuz?"

Alıntı The Complete Poem'dan. Jung'tan eşzamanlılıkla ilgili biraz daha bilgi: "Eşzamanlılık ilkesi nedensel olarak ilişkisiz olguların karşılıklı bağlantısı ya da birliği olduğunu var sayar. Böylece de varlığın bölünmez bir yönü olduğunu kabul eder. Bu yön unus mundus (bir dünya) olarak betimlenebilir. Bu ilke derinliği ölçülemeyen bir uçuruma köprü kurar. Söz konusu uçurum tini doğadan, gövdeden ayırmaktadır."

Beckett'ın Belacqua'sı kendini sandalyeye bağlayıp sallanır, o sırada Bloch ne yapar? Yürürken denk geldiği bir kavgaya karışıp dayak yer, bir kadın öldürür, ölü çocuğun yerini söylemez, bir sürü şey. Bunları yapıp yapmadığı zamanların seyrini pas geçer, seçim yapmak istememesine rağmen her hareketi, alternatiflerini de içeren bir başka seçimdir. Sosyal yaşamından bir örnek: Arkadaşıyla diyaloğunda söylediğinin yol açtığı tepkiyi ironi olarak ele alır, ona göre cevap verir ve sonrasında duyduğu her şeyi bağlamından koparıp kendi bağlamına ekler. Benmerkezci bir dünya; olabildiğince çarpık. Gözleri açıkken nesneler batar, gözlerini kapadığında nesnelerin isimleri batar, içinde durmadan kemiren bir fare sürüsü vardır adeta. Bilişsel çarpıklığı algılarıyla da oynamıştır; kaynar suyu döktüğü çay yaprakları yerine karıncalar görmüşlüğü vardır.

Bir diğer mevzu da eşzamanlılığın aşırı yorumlanmasıdır.

"Bir tarla üstünde daireler çizen bir doğan gördü. Sonra doğan olduğu yerde kanat çırpıp dalışa geçince, kuşun kanat çırpışıyla dalışını değil, tarlada kuşun inmesini söz konusu yeri gözlediğini fark etti; doğan dalışını yarıda kesmiş, yine yükselmişti." (s. 28)

Mezbaha 5'te bilişsel zaman yolculuğu sonucu, kahramanımız kişisel tarihinin her bir anına bağlantı kurup kronolojik tarihi tarumar ediyordu, bunu yaparken basit bir gözlemciden farkı yoktu. Kaleciyse peşin hükümlerinin etkisinde kalmazsa ihtimallerle birlikte logaritmik artış gösteren sonuçlardan sadece birine ulaşır ve ona göre hareket eder. Süreci izlemez, sonuca odaklanır.

Onunki sembollere indirgenmiş bir yaşamdır, son tahlile hep arka kapıdan ulaşır ve anlatının bir bölümünde görme duyusu sembolleştirilmiş bir şekilde metne aktarılır. Gözlerini açar, isimler silinir ve nesneleri biçim olarak görür/görürüz. Bisiklet yerine bisiklet sembolü kullanılır. Her şey birbirini etkiler, Bloch'un anlam problemi ampirik düzensizliğe yol açar ve basit çözümle son cümlede karşılaşır: "Sarı bir eşofman giymiş olan kaleci hiç kıpırdamadan durdu, öteki de topu avuçlarına gönderdi." (s. 96) Hiçbir şeyin tercihi ancak belli kuralların, belli sınırların var olduğu oyunlarda mümkündür, yaşam için bu sadece bir yanılsamadır. Oyunlarda bile yanılsamadır gerçi, topu tutmak da bir tercihtir ve her kaleci tutmayı tercih eder, şike gibi daha kazançlı -kazanca birçok farklı anlam yüklenebilir- bir mevzu olmadığı sürece.

Bir yanlış anlama sonucu işten atıldığını düşünen adamın meşrebi, annesinin ölümünden pek etkilenmeyen, bir sabah kendisini böcek olarak bulan veya böceklerle dolu bir küvete uzanan diğerlerinden ayrı değildir. Aynı çıkmazın türevi olan Bloch'a: "A man is very intense and also a complete jerk."