20 Temmuz 2017 Perşembe

Ryūnosuke Akutagava - Raşōmon ve Diğer Öyküler

Ghost Dog getirmedi beni buraya ama güzel bir rastlantı oldu, izlemenizi tavsiye ederim. Jarmusch'tan ne varsa izleyin hatta.

X Japan öncesinde (çizgi) filmlerde gördüğüm kadarıyla severdim adamları, sonrasında hasbelkader Tengoku to jigoku'yu izledim, amma değişik! Mişima okudum, o da nesi?! Böyle böyle adamların işlerini ciddi ciddi takip etmeye başladım ama baktım referansları anlayamıyorum, yardıma ihtiyacım var, Bozkurt Güvenç'in Japonları anlatan güzel kitabını okudum. Hah! Gelsin Ozu, gitsin Tanizaki derken kaptırdım gittim. Bu müstesna kitabın Bilgi'den çıkmış eski bir baskısını almıştım, yıllardır okunmayı bekliyordu ama Abe ve Oe'yi okuduktan sonra Japon biraderlere kıyak geçip birkaç sıra öne atlattım diğerlerini. Akutagava gibi iyi bir öykücüyle daha uzun süre tanışamayacaktım yoksa.

Çevirmen Oğuz Baykara'nın kitabın sonuna eklediği bir bölüm var, oradan çırpıyorum. Meiji'den itibaren Japonya Batı'nın teknolojik ve toplumsal değerlerini özümsüyor ve modernleşme anlamında büyük bir atılım yapıyor. Olumlu yanları kadar olumsuz yanları da var, mesela kültürel çatışma, o başka mevzu. Neyse, e tabii Çelik de değişiyor ve edebiyat alanında üç akım ortaya çıkıyor: natüralizm, biyografik öykücülük ve estetikçilik. Kültürel değişim çok keskin ve Akutagava, ustası Sōseki'nin aksine biyografik öyküye pek girmeyip daha çok bu akımların ideal bir dengesini tutturmaya çalışarak yazıyor, tabii daha sonra özü de bir kenara atmamak gerektiğine karar verip biyografik işlere de giriyor ama başlangıçta ortaya koyduğu öyküler farklı. Bir konu belirleyip olayların geçeceği zamanı da Japon tarihinden ödünç alarak veya günceli inceleyerek buluyor, formül bu. Sonraları Tanizaki ile girdiği bir münakaşada temasızlığı savunuyor ve yaşamının son yıllarında temasız öyküler yazıyor. O da bir müntehir; anne tarafından gelen psikolojik problemlerle boğuşuyor ve uyuşturucuyla dindirdiği acısına daha fazla dayanamıyor, otuzlu yaşlarında intihar ediyor. Edebiyat dünyasında en iyi olmak yönündeki saplantılı isteği, adı ne kadar büyürse büyüsün hep küçük kalacağı mevhumu yüzünden sonunu getiriyor. Son derece üzücü, adamın inanılmaz bir hayal gücü var ve yazacağı onca öyküyü terk etmiş, yetmemiş, bir de bu dünyayı terk etmiş.

Raşōmon: Kurosava filmini de yönetmiş bunun, izlemek şart.

Raşōmon bir anıt, Kyoto felaketlerle kasılıp kavrulana kadar şehrin en güzel mabetlerinden biriydi ama şimdi yıkıntıya dönmüş durumda. Altında bir adam yağmurun dinmesini bekliyor, sonra açlıkla boğuşmasına devam edecek ama arkasındaki kulede gördüğü ışık aklını başından alıyor. Etraftaki cesetlerden yükselen kokuların içinde yürüyor, bakıyor ki yaşlıca bir kadın, cesetlerin saçlarını koparıyor. Adam kadına ne yaptığını soruyor, kadın saçları peruk yapıp sattığını, yaptığının iğrenç bir iş olmadığını, yatanların çoğunun günahkar olduğunu söylüyor. Açlıktan ölmemek için ölülerden faydalanılabilirse, bu hırsızlık değilse canlılardan yürütmek de değildir diyen hizmetçi, kadını bir tekmede yere yıkar ve nesi varsa alıp gider.

Ahlakın nerede başlayıp nerede bittiğiyle ilgilidir, Akutagava'nın ismini duyuran öyküdür. Sōseki bu öyküyü okuduktan sonra övgü dolu bir yazı yazıyor ve genç yazarın elinden tutmuş oluyor.

Burun: Bilmiyorum Pirandello okumuş mudur yazar ama okuduğu onca Batılı yazarın içinde Pirandello'nun olmasını da istedim bu öyküsünü okuduktan sonra. Benzer bir yabancılaşma gördüm.

Rahip Naygu'nun dev bir burnu var, adam alay konusu oluyor. Acı dolu ayrıntılar falan; adamın yemek yiyemeyişi, bilmem ne. Müritlerinden birinin tedavisiyle burnu düşüyor ve yerinde katlanılabilir büyüklükte bir burun beliriyor. Dertler bitmiyor tabii; bu kez yeni burunla daha çok dalga geçiliyor ve eski burnunu özlüyor adam, hatta müridine ağır beddualar ediyor. En sonunda eski burnu yerine geliyor da kurtuluyor. Komşunun bahçesinin her zaman daha yeşil olmasını geçtim, eski burun yeni burundan iyidir, kişinin kendinde bahçeler vardır diyorum ve bitiriyorum.

Sōseki bu öyküyü okuduktan sonra övgü dolu bir yazı yazıyor ve genç yazarın elinden tutmuş oluyor, ne güzel.

Mendil: Buşido felsefesiyle Batılı değerlerin uyuşmazlığını anlatır. Profesör Hasegava, hukuk alanındaki çalışmalarının yanında dramaturjiyle de ilgilenir ve Strindberg'in mühim bir kitabını okur. O sırada bir öğrencisinin annesi gelir, oğlunun öldüğünü söyler ve bunları yaparken son derece ruhsuzdur. Tiyatroyu çok seven oğlandan geçmiş bir olay; anne duygularını belli etmeyecek kadar iyi bir oyuncudur ama elindeki mendil paramparça olmuştur. Hasegava bu hadise üzerinde düşünür, biz de çatışmayı görürüz.

Örümcek İpi: Budizm kokulu bir Hristiyanlık yansımasıdır. Kandata denen cehennemliğe Buda tarafından bir örümcek ipi ihsan edilir, Kanata affedilmenin sevinciyle ipe asılıp cennete doğru tırmanmaya başlar ama aşağı baktığı zaman başka günahkarların da ipe tırmanmakta olduğunu görür. Onların yukarı çıkmasını istemez, tam o sırada ip kopar. Başkalarının kurtuluşu bireysel kurtuluşa zarar vermez yani. Başkaları da kurtulsun. Bu ne bencillik? Bak gördün mü, poponun üstüne düştün sonunda. Pis herif.

Cehennem Tablosu: Akutagava için iyi bir kurgu -Baudelaire'nin bir dizesi vs.- gerçekten daha kalıcı. Kusursuz bir sanat eseri sonsuzluğun kapısını aralar, insan hiçbir şeydir. Bu açıdan bakmak lazım, böylece kendi deliliğini de anlayabiliriz.

Lovecraft'in Pickman'in Modeli öyküsüyle paralel okunabilir.

Horikava Efendi, emrindeki Yoşihide'nin yaptığı resimlere hayrandır. Adam son derece aksi, gudubet bir heriftir ve herkese kök söktürür ama kızına karşı sonsuz bir sevgisi vardır, Horikava kızı sarayına alınca Yoşihide türlü türlü oyunlarla kızını geri almaya çalışır ama efendisini ikna edemez. Neyse, bu ressam gördüğü şeyleri müthiş çizmekte, göremediklerini de çizmekte ama kusursuzluklarından emin olamamaktadır. Bu yüzden resmini çizmek için yılanları çömezlerine saldırtıyor, kuşları birilerine salıyor falan, acayip işler. En son, Horikava'dan yanan bir araba ve arabanın içinde yanan bir kız istiyor. Gerisi malum. Adam ölüyor ve gömülüyor, bir süre sonra mezarı sıradan bir toprak yığınına dönüşüyor ama yaptığı resim ilelebet payidar kalıyor.

Mandalinalar: Çok hoş. Trende anlatıcının hor gördüğü köylü kızı, pencereden kardeşlerine mandalina atar. Anlatıcının o zamana kadar taşıdığı bütün sıkıntılar yok olur, dünya daha güzel olur, çayır olur, çimen olur.

Balo, Çinli İsa ve birkaç öykü daha var, hepsi çok başarılı.

İyidir, bir şans verin bence.

17 Temmuz 2017 Pazartesi

J. G. Ballard - Beton Ada

İnsanın içindeki boşluğa gömülmesi ve kurtulma/kurtulmama isteği üzerinden dönen iki muhteşem romandan biri bu, diğeri Kumların Kadını. Kumlar bir müddet dursun, metal ve beton karışımı dünyaya bir bakalım.

Ballard yakışıklı arabaları çarpıştırıp erotizmle birleştirdiğinden beri yanmaları, ezilmeleri, otoparklarda yığın halinde durmaları gibi pek çok mevzuya dikkat eder oldum. Sınıfsal ayrışmanın göstergeleri her yerdeydi; evlerini yakan bankacıların pılı pırtıyı tıktıkları araçlarını yeni evler olarak görmek mümkündü, gökdelenlerin uçsuz bucaksız otoparklarında lüks araçların konduğu kısma fırlatılan çöpler alt sınıfın araçlarından doğan bir öfke dalgası olarak görülebilirdi. Yaşayan demir yığınları; öldürebilirler, boşaltabilirler, herkese ve her keseye uygun neşe kaynakları olarak yaşama renk katarlar. O kadar güzel bir şey ki inmek istemezsiniz, bazen de istersiniz ama inemezsiniz, kafanızı hava yastığında bırakmanız gerekir veya bacaklarınızla münasebet kuran metal yığınının kırdığı kemikleriniz öyle iyi olduklarını, hareket etmeye pek niyetli olmadıklarını söylerler. Olur böyle şeyler, aldırmayın.

Ballard cephesinde yeni bir şey var ve yok. Uygarlığın nimetlerinden sıyrılıp ilkel doğaya dönemeyecek olan insan, tamam. Dönmeye çalışıp başarısız olan insan, tamam. Aslında dönmek istemediğini fark eden insan, o da tamam. Tam tersi de geçerli; yaşamını çağın nimetleriyle donatmış insan, bunlardan bir anlığına kurtulduğunda hepsini geri almaya çalışır, tamam. Başarısız olur, bu da tamam. Başarısızlığının ardında kendi isteksizliği vardır, uğrunda mücadele edilecek bir şeylere kavuştuğunu hissederek kendini yeniden biçimlendirir ve eski yaşamını siler ama bunun farkına varmaz, tamam. Her türlü tamam. Bu kez otoyolların arasındaki ölü bir alana Jaguar'ıyla güzel bir dalış yapan Robert Maitland'ın kendi insanlığıyla mücadelesini göreceğiz, yeni olan bu. Bildiği dünyadan birkaç metre ötede yabancı bir dünyaya hapsolup kurtulmaya çalış(may)an Maitland'ın maceraları, hayatta kalma çabası. King'in kayalık bir adaya düşüp hayatta kalmak için bedenini parça parça keserek yiyen doktorunu hatırlayın. Peru'da mıydı, düşen uçaktan sağ kurtulup arkadaşlarını yiyen insanları hatırlayın. Burada pek gore iş yok, kapana kısılmışlık daha baskın ama bilinçli bir tercih olabileceğini daha en baştan görüyoruz.

1973. Zengin bir mimar olan Maitland üç günlük bir konferanstan dönerken Helen Fairfax'le geçirdiği hafta sonunu düşünüyor, altındaki canavar yoldan çıkınca otobandan yüksek banketlerin arasında kalan bir adaya düşüyor. Hafif yaralı. Araç hurdaya çıkacak ölçüde zarar görüyor. Banketler yüzünden görülme şansı az, yaraları ve doğanın direnmesiyle kurtuluş yolu bulamıyor. Kendi yaşamından kurtulmak istediği için kazayı yapmış olabileceğini düşünüyor ilk anlarda; eşinin yanına döndüğü için hafif bir ikiyüzlülükle mücadele ederken gözüne çarpan yeşilliğe bilerek girmiş olabilir. Bu noktada pek bir malumatımız yok. Bagajındaki birkaç şişe şarabı içmeye başlıyor, adaya atılmış yiyeceklerden tırtıklıyor, motordan elde ettiği suyu içiyor ve görülme çabaları sonuç verdiğinde kendisine bakıp gaza basan sürücülere küfrediyor. "Gece ışığında aydınlanan beton yollara baktığında bütün bu sürücülerden ve onların araçlarından ne kadar nefret ettiğini fark etti." (s. 19) Kendisi de onlardan biriydi, kendisi gibi insanların inşa ettiği betonarme sistemlerin arasında hapsoldu, kendisinden tiksiniyor. Toplum tarafından biçimlendirilmiş yaşamından tiksindiğini söylemek daha doğru olur; kurtulamayacağını anladığı zamanlarda eşi Catherine ve oğlundan uzakta olmanın büyük bir nimet olduğunu ve hayatının en mutlu anlarını yalnız başınayken yaşadığını düşünüyor. Çocukluğunu mitleştirmesi, ofisindeki fotoğrafta gülümseyen çocuğun oğlu değil, kendisi olması uygarlık çöplüğünden ne kadar bıktığını gösteriyor. Evliliğini fiyasko olarak gören çoğunluğun aksine, iç dünyasına bir kapı araladığı için seviyor Maitland, tabii Catherine de işin içine dahil olmasa daha iyi olacaktı.

Bizim Robinson Crusoe adada bir ayak izinden daha fazlasını bulacak ama öncelikle yaşamından kurtulması veya yaşamını adaya uydurabilmesi gerek. Uzunca bir süre aranmayacak; eşini özgürlüğü konusunda yeterince eğitmiş. Çabalarının da bir yararı yok, hızla geçen araçlardaki sürücülerden gelecek bir yardım yok. Arabasını yakıyor ama dumanlar dikkat bile çekmiyor, bu derece. Uzun otlar kendisini boğmaya çalışıyor, araçları bir işkence aracı olarak görmeye başlıyor. Dönüşüm gerçekleşmiştir; umudunu adayı keşfe çıkacak kadar yitiriyor. Bu sırada geçmişinden de kurtularak annesiyle babasının parçalanmış yaşamlarını, kendi aile yaşamını otobanla özdeşleştiriyor.

Yardım çağrısı için yazdığı harflerin silindiğini görünce adada başkalarının olduğundan da şüpheleniyor, hava saldırısı sığınağına yaklaştığı zaman da Jane Sheppard ve Proctor'la tanışıyor. Proctor eski bir sirk çalışanı, onlu yaşlarında kafasının üstüne düşünce küçük bir çocuktan farksız hale geliyor, kaslı bir amca. Jane'se geçmişinden kurtulmak için oraya gelmiş, ikisi de Maitland'ı günlerce izlemişler. "İkimizin de senin önceden burada yaşamış olabileceğini düşündüğümüzü biliyor musun?" (s. 91) Aralarında oradan ayrılıp ayrılmamaya dair bir çekişme başlıyor, sonrası Kumların Kadını'nın esas adamı ne yaşadıysa o. İktidar mücadelesi, aşağılama ve hayata geçmeyecek kaçış planları. Ballard'ın çekici yanlarından biri, olayları değiştirebilecek yeni etkenleri ansızın ortaya çıkarabilmesi. Şu Ballard'ın ön sözünden:

"İster bir ofis binasında ister bir trafik adasında mahsur kalmış olalım, kendimize eziyet edebilir, güçlü yanlarımızı ve zaaflarımızı sınayabilir, belki de karakterlerimizin hep yok saydığımız yanlarıyla uzlaşabiliriz.

Ve eğer adada yalnız olmadığımızın farkına varırsak, o zaman ilginç ama özellikle tehlikeli türden bir karşılaşma için zemin hazır demektir..." (s. 7)

Sağaltım mekanizması. Bastırılan her türlü duyguyla yüzleşmek yıkıcı olduğu kadar kendimizle özdeşleşebilmek için büyük fırsat. Her an, her yerde ve herkesle gerçekleşebilir.

Güzel. Ballard yine olasılıkları zorlayarak insanı parçalarına ayırıyor ve bize aslında kim olduğumuzu/olabileceğimizi gösteriyor.

16 Temmuz 2017 Pazar

Fred Uhlman - Kavuşmak

Doris Lessing'in Terörist'inde Lenin'den bir alıntı: "Ahlak, devrime dahil edilmelidir." Milyonları ölüme göndermek kolaylaşır böylece, bağlam kolaylıkla göz ardı edilebilir ve her söz her koşula uydurulabilir. Bunu özellikle uygulamaya geçiren adamları da zirvede görürüz, gerçeği eğip bükerler ve yerlerini sağlamlaştırırlar, günümüzde de argumentum ad verecundiam denen nanenin en güzel örnekleriyle karşılaşırız. Ben film izliyordum ama çoğu insan dün gece televizyonlarında denk gelmiştir.

Arka kapakta Bachmann'dan bir alıntı var, faşizmin iki kişinin arasında filiz verdiğine dair. Tahakkümün aktifliğinin yanında pasif bir yönü de vardır; maruz bırakmanın yanında yoksun bırakma. Yaşamlarının belli bölümlerini belli zamanlarda açıp kapayan insanlardan bahsediyorum. Derinlik kazanan bir ilişki böyle bir şeyi -nispeten keyfiyse daha fena- kaldırmıyor. Dünyalar ayrıldığı zaman bir araya gelmeleri zor, çatlaklar kalır. Ayrıklığın ölçüsünde hissizlik büyür, Hans Schwartz'ın ABD yıllarını bir kalemde geçmesini bu hissizliğe bağlıyorum, en iyi arkadaşı Conrad von Hohenfels'ten kaçınılmaz kopuşu büyük yaradır ve yaralar akışa bırakılarak kapatılır. O da akar gibi yaşamış gibi gözüküyor, ta ki son cümleye kadar.

Ahlak devrime dahil edilmeli. Devrimi kazandığı anlamla düşünmemek gerek, büyük değişimler için kullanabiliriz. Almanya değişmek üzere ve iki arkadaş, hatta Uhlman'ın coşkusuna bakarak söylenebilir ki yaşama aynı noktadan bakarak birbiriyle kopamayacak bağlar kuran iki dost bu değişimin orta yerinde kalarak ayrılığın en acı verici biçimini, severek ayrılmayı tadıyor. Kendilerinden başka iyi bir şey yok ve dünyanın üzerlerine yığdığı onca ağırlığın altından kalkamayacaklar. Konradin'in kimliğini belirleyen aile baskısı, bu -bana göre- köhne kurumun diktatörlüğe giden yolda belki de temel basamak olduğunu gösteriyor. Ön sözde Jean d'Ormesson şöyle diyor: "Fred Uhlman'ın kitabında muhteşem ve eşsiz olan, insanın rezilliğinin, aptallığının ve zalimliğinin, izzetinden ve dürüstlüğünden ayrı düşünülemeyeceğini göstermesidir." (s. 11) İkili ilişkilerden toplumun tamamına yayabiliriz bu düşünceyi. Aynı şekilde boyun eğmeyi de araya sıkıştırabiliriz; Konradin Hans'ın evine ilk kez geldiğinde Hans'ın babasının davranışları mesafeyi belirler, Konradin'in karşısında topuklarını birbirine vurarak selam vermesi ve çocuğun tarihe mal olmuş atalarına gösterilen abartılı saygı sınıfsal bir ayrımı ortaya koyar. Hans bu duruma düştüğünü ilk kez gördüğü babasından utanır ve babasının davranışlarına bir anlam veremez. Konradin bir dost olarak oradadır, yaltaklanma derecesinde saygı duyulacak bir soylu olarak değil. Dostluğun saf doğası yara alır, dünyevi işler araya girer ve Hans'ı da zehirlemeye başlar. Çocuk kendi ailesinin de soylu olduğunu, en azından Württemberg'in tarihinde önemli bir yeri olduğunu düşünerek statü eşitlemeye girişir. Bu sadece bir örnek ama hikâyeye gireyim biraz.

Hans on altı yaşında, koleksiyon yapan ve edebiyatla ilgilenen bir çocuk. Durağan bir hayatı var, sınıfa yeni bir öğrenci gelene kadar derslere pek ilgi duymuyor, kurduğu dünyada yaşıyor. 1932, Hitler'in palazlanmaya başladığı yıllar, genel seçimleri o yıl kaybetse de kısa bir süre sonra bu etkileyici ve garip adamın rehberliğinde toplumsal bir cinnet ortaya çıkacak ama tehlike pek o kadar yakın değil. Sınıf kırk kişi, on yıl içinde Rus bozkırlarında ve Alameyn çöllerinde ölecek çocukların sırtlarını görüyor Hans. O sırada sınıfa yeni çocuk, Konradin giriyor ve ilgi kaynağı oluyor, ailesi çok ünlü ve saygı duyulan bir aile. Kliklerin çocuğa yanaşmaları hüsranla sonuçlanıyor, seçkin çocukların şaşıracağı bir şekilde Hans'a yanaşıyor Konradin. Hans'ın babası Yahudi bir doktor, dedeler haham, bu altın saçlı çocukla konuşmaya çekiniyor Hans, arada büyük bir uçurum olduğunu düşünüyor ama Konradin için bu pek önemli değil, o da yalnız bir ruh. Hans, Konradin'in ilgisini çekebilmek için derslerde büyük bir başarı göstermeye başlıyor ve Goethe, Schiller gibi mühim adamlar hakkındaki bilgisini derinleştiriyor. Sonuç olarak konuşmaya başlıyorlar ama Hans hâlâ çekiniyor, Yahudiyle takılmaması gerektiği konusunda Konradin'in uyarıldığını düşünüyor. Bu Yahudi-Hristiyan davası bitecek gibi değil; Yahudilerin suçluluk duygusuyla Hristiyan cengaverlerin peygamber kaynaklı intikam duygusu birleşince pek güzel manzaralar çıkmadı ortaya, ne biçim kan döküldü, dökülmeye de devam edecek. Dinlerin belli açılardan rezalet olduğunu düşünüyorum ama insan çok daha kötü. Meh, yapabileceğimizin en iyisi bu.

Konradin'le Hans Hölderlin okuyorlar, yorumluyorlar, başka birçok şair üzerinde kafa patlatıyorlar, uzayın ve yaşamın ne olduğu üzerine düşünüyorlar, sorular soruyorlar. "Bu sorular, Hitler ve Mussolini gibi geçici ve anlamsız kişilerin varlığından çok daha önemli, gerçek ve ebedi anlamı olan sorular gibi geliyordu bize." (s. 41) İş Tanrı mevzusuna gelince Hans'ın çekilen onca acıya karşı Tanrı'nın sessiz kalmasını kabullenemediği, Tanrı'nın hiç var olmadığı ya da insanları sallamadığı yönündeki fikirlerine Konradin'in cevabı biat oluyor. Bu sorular tarih boyunca soruldu ve cevapları çok bilge kişiler tarafından verildi. "Biz de onların bilgeliğinin bizden üstün olduğunu kabul etmeli ve tevazuyla itaat etmeliydik." (s. 45) Düşünceye ket vurulmasına geliyoruz bu kez; fallacy denen herzeler yüzünden mantığa dayalı argümanlar yine mantık dışı biçimlerle doğruluktan sapabilir, hatta bu yanlışların peşinden milyonlarca insan gidebilir, hatta bu insanlar birbirlerini öldürebilir. Bir milyon ölü için acı çekilemez, bu sorumluluktan kurtulmak da kolay. Her neyse, Konradin boyun eğicidir ve bir din aliminden öğrendiği cevabı tekrarlar. İyilik ve kötülük vardır, iyiliğin değerinin bilinmesi için kötü şeylerin varlığı kabul edilebilir. Konradin birkaç yıl sonra başlayacak deliliğe zihnen hazırdır.

Hans'ın babası agnostik, annesi de babasıyla uyumlu, bu yüzden çocuğun dini bir yükümlülüğü yok ve özgürce düşünebiliyor. Konradin için işler bu kadar kolay değil; Hans'ın evine her hafta gitmesine rağmen kendi evine davet edemiyor arkadaşını. Hans'ın içine dert oluyor bu, madem o kadar yakınlar, neden eve davet edilmiyor? Konradin her şeyin farkında tabii ama aile ve çevre faktörü yüzünden Hans uzunca bir süre Konradin'in evine giremiyor, girdiğindeyse evde anne ve baba yok. Üstü kapalı, konuşulmayan bir sıkıntı bu ama dert etmiyorlar, arkadaşlıklarına devam ediyorlar, ta ki konser gecesine kadar. Bildiğimiz hikâye; Konradin Hans'ı önce görmezden gelir, sonra şöyle bir selam verip annesiyle babasının yanında bir rockstar gibi yürüyüp gider. Ertesi gün Hans ne ayak olduğunu sorar, arada kalmanın stresinden kafayı yemesine ramak kalan zavallı Konradin olduğu gibi konuşur. Annesi Yahudilerden iğrenmektedir ve Yahudi çocuğunu evde görmek istemez, Konradin'in her türlü olumlu girişimini, Hans'ı öven sözünü bertaraf eder.

Araları bozulur, Hitler diktası ağırlığını koyar ve sokaklarda Yahudilere karşı bir nefret dalgası doğar, sınıfındaki çocuklar Hans'ı dışlar ve dövmeye çalışır, ülkeden defolup gitmesini söylerler. Öğretmenleri duruma güler ve bu defolup gitmenin dostça bir tavsiye olarak görülmesini isterler. Hans'ın babası gitmeyi bir an bile düşünmez, atalarının birlikte doğup büyüdüğü bu insanların elbet bu çılgınlıktan kurtulacağını düşünür, sonuçta o da Yahudi olarak değil, Alman olarak görmektedir kendisini. Etraflarındaki Yahudiler yavaş yavaş arazi olur ama onlar kalır, ta ki sınıftaki arbedeye kadar. Baba, Hans'ı ABD'ye yollar, geçici bir süreliğine, durumlar toparlanana kadar. Gitmeden önce iki mektup alır Hans; biri Konradin'den, biri sınıftaki zorbalardan. Zorbalarınki şöyle başlıyor: "Küçük Yahudi - sana veda ediyoruz / İshak ve Musa'ya cehennemde katılasın" (s. 92) Konradin'inki daha acı; Hitler'in Aryan yükselişini başlattığını ve Yeni Almanya'nın eskisinden çok daha iyi olacağını söyler. Tanıdık geliyor mu bir yerden? Sonrasında bir veya iki yıl Yeni Almanya'da Hans'a yer olmayacağını ama sonrasında geri dönmemesi için hiçbir neden olmadığını söylüyor.

Şu filmi izlemenizi tavsiye ederim. Hayatımda izlediğim en korkunç filmdir. Filmin adının altında mevzu birkaç kelimeyle anlatılıyor ama yetmez, böyle korkunç bir uygulamanın nasıl kabul edildiğini görmek lazım. Konradin'i burada, içinde hâlâ bir parça iyilik kalmış adamlara benzetiyorum. Öngörüleri örselenmiş adamlar bunlar, sadece görmek istemedikleri için oradalar ya da. Konradin on altı yaşında bir çocuk, suçlanabileceği pek bir şey yok ama bu ortada bir suç olmadığı anlamına gelmiyor.

Hans ABD'de Harvard'a girip hukuk okuyor ve belli bir ölçüde maddi refaha kavuşuyor. Tek bir isteği var; şiir kitabı yazmak ama yazamıyor ve başarısız bir insan olduğuna inanıyor. Sub specie aeterniatis, sonsuzluğun bakışı altında istisnasız herkes bir hayal kırıklığı. Kimileri bununla baş edebilir, bunu özümseyerek yaşamına devam eder ama Hans'ın anne ve babası için iş bu şekilde yürümüyor ne yazık ki. Bir gün muayenehanesine Yahudilerin ne kadar aşağılık olduğuna dair bir yazı asılıyor, adam da eve gidip subay üniformasını, madalyalarını takıp geliyor, yazıyı asan Nazi'nin yanında duruyor. Kimse bir şey diyemiyor, Nazi'yi yuhalayarak kovuyorlar. Birkaç gün sonra baba gazı açıyor ve ölüyorlar. Bu kadar. İyi ki sonra olanları görmüyorlar, Hans'a koca bir geçmişi unutturan şeyleri.

Sonuna hiç değinmiyorum, kalpte bulanık sudur. Tavsiye ediyorum, okunmalıdır, bu kadar ayrıştırılmışken bu hikâyenin pek uzağında değiliz.

12 Temmuz 2017 Çarşamba

Arkadi & Boris Strugatski - Tanrı Olmak Zor İş

Scheler, Hınç. Platon'a göre insan Tanrı olsaydı sevmezdi. Varlığın en mükemmel biçiminin böyle şeylere "ihtiyacı" olmaz. Aristoteles'e göre de Tanrı "seveni harekete geçiren sevilen" olarak görülür. Nesneler harekete geçer, sevilene ulaşmak için çaba gösterip yarışırlar, olimpiyatların ve her türlü politik mücadelenin temelinde bu ulaşma çabası, arzulama vardır. Hristiyanlık bu durumu tersine çevirir, daha aşağı olana duyulan sevgiyi ortaya çıkarır. Düşkünler, pespayeler, kendini feda etme yoluyla sevilirler. Her şey sevgiye layıktır. "Bu yüzden yalnızca pozitif yanlış hareket değil sevme başarısızlığı da bir 'suç'tur. Bu aslında bütün suçluluğun temelinde yatan suçtur." (s. 47) Ressentiment denen nane bu noktada ortaya çıkar; daha iyinin daha kötüye yardımı eksiltici değildir, özgeciliğin fenalığından bahsedebilmek için benliğin kendi değerini bilmemesi gerekir. Yardımlaşmanın zenginlere karşı duyulan hasede dönüşmesi bu bağlamda gerçekleşir. Bireyin kendilik bilgisine sahip olması durumunda bile engellenebileceği birçok yol vardır; toplum, devlet, bir dünya şey.

Anton/Don Rumata'nın Tanrıcılık bunalımlarını incelerken daha iyinin ulaşılabilir konumda olmasını unutmamak gerekiyor ama öncesinde gözlemcilerin rollerinden bahsetmem lazım. Bizimkine benzer şartlarda, insanların yaşadığı başka bir gezegene gözlemci olarak yollanan görevlilerin amacı tarihin kaydını tutmaktır, bu sırada olaylara müdahale etmeleri yasak. Gözlemlenen gezegende Orta Çağ karanlığı hüküm sürüyor, bilim insanları paranoyak yöneticiler yüzünden öldürülüyor. Yanlış anlamadıysam üç bölge var ve bunlar birbiriyle savaş halinde, aralarındaki husumet Dünya tarihindeki olaylarla örtüşen sebeplere sahip. Aziz Mika'nın öldürülmesiyle ortaya çıkan düşmanlık, Akınlar, suikast girişimleri derken bizdeki din savaşlarının, çıkar çatışmalarının yansımalarını görüyoruz. Kaotik, düzeni henüz anlaşılamamış bir yapı. Bizde gelinen son durumda bilgi kayıt altına alınıyor, saklanıyor veya satılıyor, paylaşım yasak. Böyle iş mi olur diyerek bilgiyi bütün insanlığın kullanımına sunmak isteyen genç idealistler devlet tarafından tehdit ediliyor, sindiriliyor veya yok ediliyor. Yanlış bilmiyorsam sosyal bilimlerde böyle bir durum pek yok ama iş teknolojiye doğru kaydıkça denetim mekanizmaları sıkı çalışmaya başlıyor. Denetleme sistemi gezegende mevcut ama bilginin tamamen ortadan kaldırılması yoluyla çalışıyor. Okumayı bilenlerin bile kellesi gidebiliyor, böyle bir despotizm var.

Anton, Pavel ve Anka, bu üçüyle başlıyoruz ve Anton'un Don Rumata kimliğiyle devam ediyoruz. Bu arkadaşların emrinde helikopterler ve çeşitli silahlar var ama acil durumlar haricinde bunları kullanmak yasak. Ne yapıyorlar, soyluların kimliğine bürünerek gözlemliyorlar, bütün olayları bu. Sarayla Boz Milisler arasındaki mücadele ve ittifak, arada ezilen bilginler ve yoksullar, her an ölebilecek olmanın yıldırıcılığı, yakılan kitaplar, kaçak okur yazar avları... Arkanar Krallığı'nın dışındakilerle pek muhatap olmuyoruz, burada gerçekten bir kıyım var. Dünyanın yuvarlak olduğunu söyleyenler darağacına, çarpım tablosunu bilenler darağacına, bilgiye sahip olan herkes darağacına. Tanrıcılık oyunu burada devreye giriyor.

Anton'un hıncının bir hedefi yok. İsrailoğullarının tanrısı felaket saçmada son derece eli açıktı, dedikleri yapılmadığı zaman kafalara taşlar yağdırırdı ve kendince bir adalet anlayışı vardı ama Anton için müdahale etme arzusunun belirli bir hedefi yok. İyiliğin gücünü yıkım yoluyla insanların gözüne sokabilir ama içlerine sokamaz, insanlar o şekilde kurgulanmamıştır. Anton'un sevgisi de bu insanlar için değil, daha iyi bir düzen ve uygarlaşma içindir. Sevgi duyabilme gücüne sahip olsa da görevi ve "kendisinden daha tanrı olanlar" tarafından engellenir, belki de kendi kendini engeller çünkü bir anlamda kendi tarihinin ve atalarının çirkinliğine maruz kalmaktadır. Bir noktadan sonra sadece en iyileri kurtarmaya bakar, nüfuzunu kullanarak bilim adamlarını görevlendirir ve onları tehlike bölgesinden uzaklaştırmaya çalışır. Yahudi bilim adamlarının Almanya'dan kaçırılmalarına benziyor. Bir yandan diğer gözlemciler/tanrılar da kendisini rahatlatmaz, hatta baştaki üç gözlemcinin üç büyük dinin tanrısı olarak sembolize edildiğini düşünüyorum. Anton gördüklerinden son derece rahatsız ve tarihin akışını değiştirmek istiyor, bir diğeri kurbanlar üzerinden oluşan bir sosyal düzene müdahale edilmemesi gerektiğini söylüyor. Aralarındaki çatışmalar da tanrı olmanın zorluğunu gösteriyor, hiçbiri aslında tanrı olmasa da. Kendilerinden önce gelenler daha işlevsel; Dünya'daki koşulları ortaya çıkarmak için aktif olarak görev alıyorlar ve çatışmaları körüklüyorlar. Anton zaten işleyen bir sistemin çarkı olarak kendinde olmayan dişleri de kullanmak istiyor ama böyle bir şansı yok. Başlarda hıncı hedefsizdi ama sonradan insanlara dönüyor, insanlıklarını sorguluyor falan. Şahit olduğu onca barbarlığa karşı akıl sağlığını koruması gerek. En sonunda kendi yaratıcılarını eleştirip deneyi bu insanların üzerinde değil, gözlemciler üzerinde yaptıklarını söylüyor. Gözlemcileri gözlemleyenler... Sevgisi yavaş yavaş yok olduğu zaman suçluluk duygusu artıyor ve görev tanımının dışına çıkarak risk alıyor, çatışmalara katılıp yakalanıyor ama kendisinde görülenden çok daha fazlasının olduğunu sezenler tarafından serbest bırakılıyor. Sevgisi yok oluyor dedim ama doğru değil; küçülttüğü duygularını tek bir insana, tek bir kadına yönelterek insanlığını/tanrılığını unutmamaya çalışıyor. Sevgi varsa suçluluk katlanılabilir hale gelir.

Anlatıya çok girmedim, dünyamızla kurulan bir iki bağlantıyı yazıp bitiriyorum. Anton'un Shakespeare'den dizeler sıkıştırması güzel. Bunun yanında tarih yazıcılığının sadece güçlülerin tekelinde olduğunun Arkanar'da gerçekleşen olaylar çerçevesinde anlatılması da güzel. Budah nam bir bilginin insanoğlu hakkındaki tespitleri de başarılı. "İnsanlar bir birlik olmak istediklerinde kaçınılmaz olarak bir piramit formunda birbirlerine sarılmalıdırlar." (s. 199) Sınıfsal yapıların çıkış noktası. Asıl dikkatimi çeken nokta şu oldu; Budah'la Anton arasında tanrının insanlar için ideal düzen yaratıp yaratamayacağıyla ilgili bir diyalog vardır, konuşmalarda insanın üretim/tüketim bilinci yüzünden tanrının belirgin olmayan dokunuşlarının pek bir işe yaramayacağı anlatılır. Her bir dokunuşun insan tarafından nötralize edileceği, hatta negatif bir sonuca varacağı çıkar, bunun engellenmesi için belki de Tarım Devrimi'ne kadar geri gidilmesi, bir şeylerin farklı yapılması gerekir ama Anton eğer tanrı olsaydı bile bunu yapamayacağını söyler. Hah, kitabın sonunda kardeşlerden biri, kitabın yazıldığı dönemde Kruşçev'in sanatçılar üzerinde kurduğu insanlık dışı baskıyı anlatıyor ve yine de Sovyet Rusya'dan umudunu kesmediğini sezdiriyor. Neden? Kendi kurgularında Anton başarısızlığa -kendi açısından- uğramış ve görevi bırakmışken Sovyet Rusya'dan nasıl bir ilerleme bekleniyordu, kurguyla gerçek arasında bu ölçüde bir benzerlik varken? Belki de gerçeğin kurgudan daha güçlü olduğunu ve her şeyin iyiye gideceğini umdu kardeşler, bilemiyorum.

Başka... Hikâyenin başta eğlenceli bir macera olması amaçlanırken dönemin politik çalkantılarında hedefinden şaştığını öğreniyoruz, daha iyi olmuş bence. Adamlar kitabın basılacağını da hiç sanmıyorlarmış, alttan alta ağır bir şekilde eleştirilen iktidardan sille beklemişler ama kitap basılmış. Galip Tekin'i anacağım, 1980'lerde paşaların oluruyla çıkan dergilerde cuntayı topa tutmak için bilim kurguyu kullandığını söylemiş bir röportajında. Benzer bir durum sanırım.

Tanrı olmak zor, olamamak daha zor. Biraderlerden büyük bir roman.

11 Temmuz 2017 Salı

Roger Vailland - Leyla ya da "Açgözlü Genç Kızlar"

Vailland'un kitaplarını Bilgi basmış. Hepsini almıştım ama okumak için zamanım olmadı. Bu kitaba kıyak geçtim, ilginç bir konusu var. 1932'nin İstanbul'u, cumhuriyetin çocukluk yılları ve dönemin burjuva yaşantısı 25 yaşındaki Vailland'un araştırmasının çerçevesini oluşturuyor. O sıralarda pek de sevmediği gazetecilikle uğraşan yazar için yeni bir dünya bu; Batı'nın yerleşik bürokrasisine, yenilikten uzak yaşamına bir alternatif. Batılılaşma çabasındaki bir ülkenin fotoğrafları birkaç bölümde inceleniyor; mimarisinden insanına, hemen her açıdan. Çevirmen Feridun Aksın, ön sözde metnin röportajdan daha farklı bir şey, kurmacanın da işin içine girmesiyle ortaya çıkanın bir nevi novella olduğunu söylüyor. Anlatıcının kendini merkeze oturttuğu bir kısa roman bu, modernleşme çabalarının tam göbeğinde bir Türkiye manzarası. Leyla'yı ve neslini de unutmamak lazım tabii.

Peyami Safa, Sözde Kızlar'ı 1922'de tefrika ettiriyor, aradaki 10 yıllık zaman zarfında manzara pek değişmiyor. Safa'nın köksüzlüğe getirdiği eleştiriler Vailland'da da ortaya çıkıyor ve hanımların uçarılığı alaycı bir gözle değerlendiriliyor. Burjuvazinin tüketim toplumuna evrildiği noktada erdem de tüketiliyor, eleştirilen nokta bu. Aksın, Vailland'ın "özgür kadınlarını" ele aldığı bölümde Leyla'nın önemli bir yeri olduğunu, yazarın romanlarında bu portrenin taslaklıktan çıkıp karakter olarak yer aldığını söylüyor, pek bir malumatım yok.

Constantinople'a giden bir uçak, anlatıcıyla Leyla karşılaşırlar. Vailland, Parisli bir kız için Paris'i bırakmanın çok zor olacağını söyler, kızı Parisli sanır. Leyla Türk olduğunu söyler, babası Kemalist hükümetin hizmetinde bir mimardır, annesi Pera'nın en tanınmış modistidir. Kendisini anlatmaya başlar bu noktadan sonra, Sorbonne'da okuması için Fransa'ya gönderilir ama o avarelik eder. Gerçi sadece avarelik değil olayı, Arapça dahil olmak üzere bir dünya dil öğrenir. Çocukluğu da eğlenceli geçmiştir, Kandilli'de "Jean Cocteau'nun Müthiş Çocuklar'ına benzeyen arkadaşlarıyla" aylaklık eder. Aile işleri biraz karışık; Ichtar Bey nam biri babasıdır, devletin önemli bir kademesinde çalışmaktadır. Annesinin başka bir adamla ilişkisinden olan Leyla, Ichtar Bey'le annesinin boşanmalarından sonra adamın yanında yaşar ve üvey annesinin baskılarıyla evden uzaklaştırılır, Paris macerası böyle başlıyor. İlk cinsel deneyimi Ichtar Bey'in ressam bir arkadaşıyla, on üç yaşındayken. Sonra sevgilileri oluyor falan, onların maddi yardımlarıyla kitap almaya devam ediyor. "Klâsiklerden başka şeyler de okuyordum. Kısa zamanda sembolistlerin ve bizde bütün orospuların ezbere bildiği Baudelaire'in ötesine geçmiştim." (s. 24) Hegel, Marx, Nietzsche, Bergson, Lenin, ardı arkası kesilmiyor. Kendini iyi yetiştirmiş bir kız Leyla, yaşamının tam olarak farkında olduğunu söyleyebiliriz. Bir ara Vailland'a peçe takmamasıyla ilgili bir merakının olup olmadığını soruyor, alaylı bir biçimde. Eh, bugün bile deveye binip binmediğimiz soruluyor.

İstanbul'un sokakları... Galata ve Pera'da kadınlar çarşaf giymiyor, dolgun ve semizler. Haliç'te kara çarşaflı kadınlar, yangınların kül ettiği sokaklarda oturuyorlar. "Yıkıntı görmüş bir kente benziyor İstanbul, yıkılıp harap olmuş, sonra yıkıntılar kaldırılmadan, ellerine geçen en yakın malzemeler kullanılarak yarı yarıya yeniden kurulmuş bir kente." (s. 29) Oryantalist kafa kendini belli belirsiz sezdiriyor. Neyse, bir de gece vakti çıkarılan rezaletler var. Mühendisi, avukatı falan mekanlarda eğlenip arıza çıkartıyorlar, silahlar patlıyor ve iktidarda tanıdıklar olduğu için yırtıyorlar, ballandıra ballandıra anlatıyorlar bu durumu.

Gece kulüplerindeki Macar ve Viyanalı kızlardan bahsediliyor, yanlış hatırlamıyorsam Ahmet Adnan Saygun'un eşi piyanist Nilüfer Saygun da bir turne kapsamında ülkemize geliyor ve ünlü besteciyle tanışıp evleniyor. Sonrası bir gölge kadın hikâyesi, Gölgenin Kadınları'nda okunabilir.

Başka bir bölümde Boğaz kıyısında bir yalıda verilen davet var. Rengârenk bir ortam; Müslüman bir öğrenci sürgün bir Rus sarışınıyla resim üstüne konuşuyor, kimileri hükümetin müzik politikalarını eleştiriyor, Maurois'nın son romanı üzerine konuşuluyor falan. "Bu insanlar kuşkusuz pek zengin değillerdi, ama yaşamını sürdürme diye bir sorunları da yoktu herhalde. Kendilerini dostlar arasında hissediyorlardı. Buradaki hava bana, geçen yüzyıl sonlarında Fransa'nın taşralarındaki şatolarda geçen yaşamı anımsattı." (s. 37) Aynı ortamda Leyla çalan müziğin etkisiyle kalçalarını kıvırmaya, oryantal yapmaya başlıyor. Vailland'un görüşü: "Oyunları son derece yalın ve özentisiz olan Türkler için böyle yalnızca göbeğin ve memelerin titreştiği ve yalnızca duyuları uyarmak için yapılan bu Suriye dansından daha utanç verici bir şey olamazdı. Öte yandan fokstrot ve tangodan başka dans yapmayan Türkler içinse daha büyük bir skandaldı bu." (s. 38) İlginç. Leyla dansını bitirdikten sonra kalabalığa bakıp hepsinden iğrendiğini, Mustafa Kemal'in bunların hepsini asmadığı için hata yaptığını söylüyor. Bu daha da ilginç.

Buradan sonra önemli noktaları verip bitiriyorum. Yalova'ya gidiyor Vailland, Atatürk de orada. Siroz teşhisinin koyulduğu zaman muhtemelen. Atatürk'ün yanına gidemiyor ama karizmasından etkileniyor. Orada ettiği sohbetlerden bürokrasiyle ilgili bombastik bilgiler ediniyor. Misal maliye müfettişliği. Müfettişler usulsüzlük gördükleri zaman üstlerine bildirmiyorlar, anlaşarak görmezden geliyorlar. Misal 700 Lira alıp kapıyorlar mevzuyu. Ceza normalde 10000 TL, bunun onda birini mükafat olarak müfettiş alacak ama işler böyle yürümüyor, hükümet ödeme yapmıyormuş çünkü. Bir de eski harflerle basılan bir metnin uyandırdığı infial var, şöyle: "GERİ KAFALILAR! ESKİ HARFLERLE YENİ BİR YASA!!" Değerlendirmesine girmeyeceğim, kenarda dursun.

Semiha Ahmed de önemli bir figür. Kendisini yetiştirmesine yetiştirmiş ama kanını emeceği bir sülük arıyor, bütün enerjisini buna ayırmış. Vailland, Semiha'yla Leyla'yı ayrı kefelere koyuyor. Leyla daha zeki ve bilgili. Latife Hanım'a benzetiyor. Latife Hanım hakkında: "İki yıl boyunca Latife Hanım önemli bir rol oynuyor. Modern reformların, özellikle de kadın haklarına ilişkin olanların yaşama geçirilmesinde büyük katkıları bulunuyor. Ama Leyla gibi o da doymayan bir genç kadındır. Galip Kumandan üzerindeki otoritesine ortak kabul etmiyor. Metreslerini kovuyor, içki mahzenini kilitliyor. Yeni yasaların oluşturulmasında aşırı bir tutkuyla müdahalede bulunuyor. Hoşuna gitmeyen çalışma arkadaşlarını uzaklaştırıyor. Tehlikeli düşmanlar ediniyor." (s. 72) Vailland'a anlatılanlar bunlar.

Türk kahveleri, Yahya Kemal'in dizeleriyle şaşırtıcı bir şekilde benzerlik taşıyan Üsküdar izlenimi, Galata Köprüsü'nden sadece ayak takımının geçmesi, kaymak tabakanın kayıklara binmesi... Müthiş bir panorama!

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Michel Onfray - Yolculuğa Övgü: Coğrafyanın Poetikası

Yürümekle, yolculukla ilgili kitaplarda bir devinimin hikâyesi anlatılıyordu, bunda zeminin, devinilen alanın çizgileri inceleniyor. Poetika dendiğine göre mitik anlatılardan metafizik boyuta kadar pek çok kaynak lirik potta birikecek. İnsanın hareketliliği üzerinden coğrafyanın aldığı biçimleri tanıyacağız.

Yolculuğu İstemek: İnsanın içinde süregiden kimyasal hareketler yolculuk arzusuna yol açabilir mi? Ontolojik bir sezgiyle bu hareketlerin farkında olan insan kozmosu büyütür ve büyük, çok büyük bir hareketin parçası olmak ister, ana karnında kendi teninden öğrendiklerinin yansımasını dünyada bulmak ister ve yola düşer. İkiliğe yol açar bu; anne karnında öğrenilir, yolda deneyimlenir, hangisinin ağırlığı ne zaman duyulur? Yolculuğa hiç çıkmamış insanlarla durmadan yollarda olanların farkı hangi noktada belirir? Yolda olan ne zaman durmak ister, duran ne zaman yola çıkmak ister?

Onfray bu noktada güç sahibi abilerin kontrol gereksinimini devreye sokuyor. Tarım Devrimi'nden günümüzün emperyalist sistemine kadar süregelmiş çoban ve çiftçi imajları, yerleşiklerle göçebeler arasındaki ayrımı anlatıyor. Bizde yörüklerin maruz kaldığı şiddet dünyanın hemen her göçebe topluluğunun maruz kaldığıyla aynı; iktidar yeri yurdu belli insan istiyor, böylece daha iyi denetler, hukuku daha iyi uygular, kazancını belirler, kısacası dünyayı daha iyi biçimleyebilir. Habil'in akan kanında, Yahudilerin bitmeyen yolculuğunda iktidarın iradesi vardır, görünmeyen bir el göçebe ruhu cezalandırır.

Bir Varış Noktası Seçmek: Dünya engin, çizgiler küçük. Atlas üzerinde gidilebilecek yerleri belirlemek belki kolay ama gerçekten orada olmak için zamanın ölçeğini düzenlemek mümkün değil. Onfray bu noktada soykütüksel belirlenimcilikle birlikte birçok etkenin varlığını irdeler. Ateş, su, toprak ve hava mizaçlardır, her insan kendi mizacına göre gider. Antarktika'nın buzullarıyla çöllerin kumları farklı mizaca sahip insanları çağırır ya da kombinasyonları devreye girdiğinde kesişim kümeleri büyür. "Bir mizaca tekabül eden bir coğrafya vardır hâlâ. Geriye onu bulmak kalır." (s. 21)

Yolculuk simülasyonu iradenin önündeki en büyük engel. "Özene bezene düşlenmiş yolculuğun ihtimali dünyanın kendi görünüşlerine indirgenmesiyle azaldıkça azalıyor. Platon'un zaferi..." (s. 23) Bir yeri gitmeden bilebilmek büyük bir yanılgı, Good Will Hunting'i hatırlıyorum.


Baudrillard'ın süpermarket tespiti de bir kenarda dursun. Televizyonlardan, gezi kitaplarından her yere aşinayız ama oraya gidene kadar hiçbir yeri bilmiyoruz. Gitsek de bilmeyebiliriz; Nerval'in İstanbul'unu kim bilebilir? Sözcüklerle kurulmuş bir dünyayı gezeriz, fazlasını değil. Yola çıkma arzusu uyanır, işte bu elde tutulması gereken bir kazanç.

Arzusunu Artırmak: Yerleşiklikten başlanır, önümüzdeki bir kitap varoluşumuzun alacağı yolu belirler. Zihinde oluşturulan bir mekanın duygusunu öğrenmek için yola çıkarız, bir şeyden kaçmak için çıkılan yolculuklarda bu özgürlük ortadan kalkar. Mekanları peşimizde sürükleriz, duygularımızı, yaşamımızı peşimizde sürükleriz ve yolun ortasında bırakılacak şeyler değildir bunlar. Yeni yaşantılar eskileri biçimlendirir, ancak bu şekilde seyyahın tatmin olma duygusunu hissedebiliriz. Eskinin içinde ilk haritacıların teolojik düşüncelerinin, iktidarın haritalardaki dünyanın merkezine kendilerini oturtmalarının ve bütün bunların matematiksel sıfırlamalarının yansımalarını bulsak da yolculuk yeniden üretimin bireysel bir etkinliğidir; dolaylı yoldan elde ettiğimiz bilgilerin sağlamasıdır. "Bu haleti ruhiye içinde bir yer hayal etmek onu bulmaktan çok yeniden bulmayı sağlar. Her yolculuk bir anımsamanın üstünü örter ve onun örtüsünü kaldırır." (s. 31)

Sonrasını almıyorum. Dünyayı yolculukla kurmanın, gidişin ve dönüşün öncesiyle sonrasının anlatısı.

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Ghislaine Paris - Cinselliğin Önemi: Arzuya Yeniden Kavuşmak

Kapakta "Arzuya Kavuşmak" yazıyor, içeride "Arzuya Yeniden Kavuşmak" yazıyor. Ne iş, anlamadım.

Cinselliğin eklemlendiği her noktayı nasıl dönüştürdüğü ve insanın bileşenleri arıza yaptığı zaman cinselliği nasıl bir sıkıntı kaynağı haline getirdiği üzerinedir. Aile, toplum, duygular, zibilyon kalemde bir cinsellik incelemesi. Tek bir vaka üzerinden yürüyor gibi gözüküyor ama diğer vakalar da fragmanlar halinde beliriyor, problemin çerçevesini genişletip öz farkındalık yaratımı noktasında yardımcı güç olarak yer alıyor. Öz farkındalık önemli, toplumun dayattığı hastalıklı cinsellik algısı denetleme mekanizmasının tornasından çıktığı için bireyselliği parçalıyor ve başarısızlıkla birleştiriyor. Seks ve Ceza: Arzuyu Yargılamanın Dört Bin Yıllık Tarihi'nde cinselliğin biçimlendirilişi ve cezaya tabi kılma şekilleri hakkında verilenlerin sonuna bu kitabı ekleyebilirsiniz, uygulamalı bir devam niteliğindedir.

Cinselliğin ve cinselliğe bağlı başarının/başarısızlığın sınırları son derece muğlak. Cinsel devrimler, cinsellik karşısında süren ikiyüzlülük, mükemmel bir ereksiyon, şahane bir orgazm, güç, iktidar derken işler iyice karışıyor ve aslında son derece basit, basit olduğu kadar da güzel bir edim insanın en büyük bilinmezi, acısı olup çıkıyor. "Başarılı cinsellik kendine özgü zevki diğeriyle paylaşmaktır. Bu bir karşılaşmadır; başkasını kullanmak değildir." (s. 21) Ben bunu bir sohbet olarak görmekten keyif alıyorum, vapur beklerken hiç tanımadığınız biriyle konuşmak gibi. Söylediklerinden yola çıkarak kişiliğini oluşturabilirsiniz ama söylenmeyenler her zaman gizemini korur, keşfedilmeyi bekler. Bunun dışındaki her şey yüktür, cinselliği örseler, olmadığı bir şeye dönüştürür. İyi değil.

Karine otuz yaşında, cinselliğin anlamını arıyor. Birçok seanstan birçok konu çıkıyor, ben ortaya karışık bir şeyler yapayım. Karine cinsellikle cinsel ilişkiyi karıştırıyor ve her şeyin büyük bir hızla tüketildiği heyecan evresi -ben bu evreye bir anlam veremiyorum, duygusal replikadır tükenen, öbür türlü her şey devam eder bence, gerçekten bir şeyler hissediliyorsa, neyse, bu ara cümleyi kesmem gerekiyor artık çünkü bağlamdan koptuk ve bu konuda canım birkaç kez yandığı için devam etmek istiyorum ama edemem, konu ben değilim, ben olsam da ben değilim- geçtikten sonra cinsel isteğini kaybediyor. Bir görev halindeki cinsellik sağlam talepler içerir ve cinselliğin doğasına aykırı bir şeydir bu. İnsanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söyleyen yüz çeşit denetleme aygıtı var, korkunç! "Seksi şöyle yapın, bunu böyle edin, kişiliğiniz umrumuzda değil, mutlu olmak için bunlar yapılmalı." Sanki bir boş zaman aktivitesiymiş gibi yaklaşılır cinselliğe, öyle bir şey değil. Cinsellik gerçekten önemlidir, biçimlendiricidir.

Karine'in aile yaşamı önemlidir; çocuk cinselliği denen naneyi, dolayısıyla yetişkin cinselliğini de etkilemiştir. Abinin gölgesinde bir çocuk Karine, bütün yıldızlar abiye takılıyor ama kendisi bir ölçüde görmezden geliniyor. Baba uçarı, anne içe kapanık. Babanın yakınlaşma çabalarını anne, "Zamanı mı arkadaşım?" diyerek bertaraf ediyor. Oysa sevginin nasıl bir şey olduğunu çocuğa gösterseler böyle olmaz. Değer verme, ilgi, umursama, bir sürü şey çocuğa gösterilebilir ve çocuğun aklında bir ilişkinin veya evliliğin nasıl bir şey olduğu şekillenebilir. Neyse, Karine küçük, akıllı kız imajını bürünüyor ve bu şekilde büyüyor. Sonrasında abisinin eve getirdiği kız arkadaşlarını gördükçe kendisinin erkek arkadaşlarını hiçbir zaman davet edemeyeceğini düşünüyor. Aile/toplum yapısı kişiliğin olumlu yönde biçimlenmesine engel oluyor. Sokakta sarılan insanları görünce, "Devlet buna bi' şey yapsın yav!" diyen insanların ülkesinde yaşıyoruz, bizde de durum aynı. İnsanımdan, özellikle hemcinslerimden utandığımı çok söyledim, buraya da yazayım. Sonrasında yasaklar geliyor haliyle, aile Karine'in ergenliğini zincirliyor. Fena bir şeydir bu, kendi hikâyemi anlatmak istedim. Biraz komik.

2004 falan olması lazım, internetten biriyle tanıştım. Birkaç gün konuştuk, muhabbet ilerleyince görüşmek istediğimi söyledim, İzmit'te yaşadığını söyledi. Okulu astım, Bostancı'dan atladım trene. Yolda annem aradı, "Oğlum okuldan aradılar, gitmemişsin okula. Neredesin sen?!" diye payladı. İzmit'e gittiğimi söyledim. Bir şey demedi, kapadı telefonu. Sonra kızla buluştum falan, akşama eve döndüğümde abim bekliyordu. "Yani değdi mi şimdi derslerinden geri kalmana?" dedi, bir şeyler daha dedi. Diyemedim ki, "Değdi!" Değdi çünkü, hayatım için önemli bir adımdı o ve attım. Sonrasında bir yerden patlardı çünkü. İyi oldu valla. Kısacası önemli böyle şeyler, Karine'e yansıması olumsuz olmuş mesela. Erkek arkadaşı oral seks yapması için onu zorlamış, Karine "iyi kız" kimliği yüzünden kabul etmiş, sonra suçluluk hissetmiş. Otuz yaşında, güncel problemlerin temelinde ortaya çıkıyor bunlar. Suçluluktan kaynaklanan ketleme, ilişkilerin yapıcı yönünü sınırlıyor ve hiç beklenmeyen yıkımlara yol açıyor.

Böyle işler... İlk seansa kız çocuğu gibi gelen Karine, sonuncuya genç kadın kimliğiyle geliyor. Cinselliğe hak ettiği değeri vermek her zaman mümkün, yeter ki yaşamda doğru konumu bulunabilsin.