28 Temmuz 2017 Cuma

William Golding - Yan Yana

Üçlemenin ikinci kitabı. Previously on William Golding's To The Ends Of The Earth!

Vaiz Colley'nin ölümüyle bilişsel olarak sınıf değiştirmeye hazır hale gelen Talbot, kibarlığın zayıflıktan doğmadığını anlar anlamaz Colley'nin yerine kendini koymayı başarır ve iş bildungsroman olmaya meyleder. Dersler çıkarılmıştır, nüfuzlu vaftiz babaya yazılan günlük tamamlanmıştır, öyleyse Talbot'ı yazmayı sürdürmesi yönünde teşvik eden nedir? Colley'nin mektubunun etkileyiciliği bir yana, kendi değişimini de kaydetmek ve kerteriz noktalarını belirlemek isteyen Talbot, Colley'nin kamarasına taşınır ve dolduracağı ikinci defteri düşünürken vaizin üslubundan esinlenmek için geride kalan mektubu düşünür ve kendine yazar olmasını emreder. Defterin müstakbel okuyucusunu tatmin etmek için olayların merkezine bir kahraman koymak ister ve gemide kahraman arayışına çıkar, kimseyi beğenmez. Kahraman, saygınlığını yitirmeye son derece meyilli ve haliyle Talbot'ın yakın çevresinden biri olmalıdır ama bu kesişimde kimse yoktur, farkında değil ama kendi haricinde. Okur olarak görüyoruz ki Talbot olabildiğince parlak bir zekaya sahip ama iyi bir analizci değil, gemideki onca farklı insanla kurduğu/kuramadığı ilişkilerden edindiği deneyimi sentezleyemiyor, henüz. Empatiden doğan demokratik bir düşünce biçimine ihtiyacı var.

Talbot güvertede dostu Charles Summers'la, ikinci kaptanla yürüyor ve iyi bir gözlemci olduğunu, insanın kültürel yapısı ve alışkanlıklarıyla ilgili çok şey öğrendiğini söyleyip böbürlendiğinde Summers'ın içten içe güldüğünü tahmin ediyorum. İkinci kaptan demokrasiden yana ama Talbot'ın aristokratik damarı demokrasiyle arasında derin bir uçurum yaratıyor. "'Ama sevgili dostum, demokrasi asla herkesin katılımıyla sağlanamadı ve sağlanamayacak. Yoksa çocuklara ve mülksüzlere oy hakkı vermemizi mi istiyorsun? Delilere de mi? Hapishanelerde sürünen suçlulara da mı? Kadınlara da mı?'" (s. 13) Summers ses çıkarmıyor, alttan alta kaynayan bir sınıfın temsilcisi olmasına rağmen Talbot'a -daha doğrusu ünlü vaftiz babaya- yamanmaya çalışıyor. Çıkarcılığının sonucunu bilmiyoruz, belki üçüncü kitapta ortaya çıkar.

İki olay önemli; birincisi bireysel hatalar yüzünden geminin direklerinin fırtınada kaybedilmesi. Subaylardan Deverel'ın nöbetini genç Willis'e kilitlemesiyle ikisinin de başını yakan kaza, Kaptan Anderson'ın meşhur öfkesini tetikler ve Deverel'ın kalbi kırılır. Kalbi kırık her adam gibi Deverel da Anderson'a cehennem gibi bir yerlere gitmesini söyler, durumu iyi idare eden Anderson, düello teklifini de bertaraf edip bir anda karşılarına çıkan gemideki bir başka subayla Deverel'ı takas eder. İkinci hadise de bu gemi. İlk kitabın sonunda denize düşüp kaybolan uşak Wheeler bu ikinci gemide ortaya çıkar ve kendi gemisine geçerek Talbot'tan hakaret yemeye devam eder ama asıl olay bu değil, yeni geminin Fransız gemisi olduğu düşünülerek herkes savaş pozisyonu alır, bu sırada Talbot yapabileceği bütün sakarlıkları yaparak kendini sakatlar, kafasını kırayazar. Sonradan anlaşıldığı üzere iki ülke arasındaki düşmanlık sonra ermiştir, Bonaparte Elbe Adası'na yollanmıştır ve başa XVIII. Louis geçmiştir. Hail to the king! Dünyanın merkezindeki Talbot için tarihin seyrinde büyük bir değişimdir bu; dünya tarihi büyük savaşlar görmüşse de en büyüğünün bitmesiyle birlikte hiçbir topa, hiçbir silaha gerek kalmamıştır artık. O kanondan işler böyle gözüküyor. Anderson'ın taşıdığı göçmenleri domuz olarak görmesiyle bir. Başka, Colley'nin ayyaşlığı yüzünden öldüğünün söylenmesiyle de bir. Zenofobi bilinen dünyayı psikolojik olarak güvenli bir hale getirirken ötekini görmezden gelmenin bir adım ötesine geçerek yıkmaya çalışıyor.

Diğer gemiyle yan yana geliyorlar ve bir parti düzenleniyor, Talbot komşu geminin kaptanı Sör Henry'nin kızına aşık oluyor ama o gemi Hindistan'a gidecek, zorunlu olarak ayrılıyorlar. Talbot kendi kendini yaralamasının etkisiyle fenalık geçirip kamarasına kaldırıldığı sırada diğer gemi yolculuğa devam ediyor, ardında bir hediye bırakarak. Deverel'a karşılık Benét. Sör Henry'nin eşinin aşığı, kızının da kalbini çalan adam olarak görülüyor ve Talbot'ın bu adam diş bilemesi doğal hale geliyor. Başlarda ilişkileri iyi ama Benét her konuda fazla iyi, Talbot'ın önem verdiği şiir konusunda özellikle. Üçüncü kitabı okuyorum, ilişkiler geriliyor ve koca gemi iki gruba ayrılıyor ama onu kitap bitince yazayım. Benét'nin geminin altını kaplayan yosunlardan kurtulunması konusundaki parlak fikri ve Talbot'ı ölümüne korkutan bir olaya -spoiler, yazmıyorum- yol açması da iyice sevimsiz bir hale gelmesine yol açıyor.

Aralardan çekip çıkardıklarımı yazıp bitiriyorum.

Kömürle çalışan gemilerin tam bir hayal kırıklığı olacağı konusunda görüş birliği var. Değişimin önünde durmaya çalışan insanların gerekçeleri yelkenli gemi nesli için geçerli ama ilerlemenin önünde durulamaz, kendileri bunu henüz bilmiyor.

Anderson'ın entelektüel olarak görülmekle ilgili sıkıntısı var, akıllılıkla aynı kefeye koyduğu entelektüellik geçer akçe değil onun için. Göçmenlerin parti sırasında soyluların ettikleri dansın parodisini yapmaları da bir diğer hınç göstergesi. Astsubayların Talbot'ı cüretleri yettiğince aşağılamaları, züppe olarak görmelerini de buraya iliştiriyorum ki geminin başlı başına bir evren olduğunu ancak sıcak suyun bitmesiyle fark ediyor Talbot, adamlar haksız değil. Analitik zekasına hayran bir adamın şiir yazmadaki başarısızlığı karşısında öfkelenmesi de... Bilemiyorum ama kendini olabildiğince açık bir şekilde anlatmasına rağmen okurun sezdiklerini çıkaramayan karakterin başarısızlığı memnun edici. Talbot'ı sevmiyorum ve sevmemek için yeterli sebebi kendisi veriyor; uşağı Wheeler'ın beynini dağıtmasına şahit olan aristokratımız adama köpekmiş gibi davrandığı onca zamandan sonra onun eskiden saygın bir kişi olduğunu öğreniyor ve suçluluk duymuyor pek, belki de Colley gibi ince bir ruhu olduğunu düşündürecek herhangi bir şey göremediği için. Kalın kafalı herif seni. Kendimi kaybetmemem lazım ama elimde değil. Yazının başında adamı iyi parlatmışım ama aldığım notlara baktıkça sinirim bozuldu.

Yolculuk sürüyor.

27 Temmuz 2017 Perşembe

J. G. Ballard - Cennete Bir Koşu

Doris Lessing'in Terörist'iyle paralel okumak gerekir.

"Albatrosları kurtaralım!" Kadın durmadan bağırıyor. "Nükleer denemeler durdurulsun!" Biraz sonra polisten sopa yiyecek ve bağırmaya devam edecek. Dr. Barbara Rafferty dünyayı kötü adamlardan korumak için polise, hatta Fransa'ya kafa tutuyor ve eylemlerini sürdürüyor. Peki dünyayı kendisinden kim koruyacak? Hawaii'den dünyaya yayılacak mesajda çevrecilerin, dünyanın yalnız olmadığı söyleniyor, dinleyecek olan var mı? Barbara'nın yardımcısı Hawaiili Kimo'ya genç Neil da katılıyor ve protest kadro giderek büyüyor, karşı konulacak şeyler olduğu müddetçe yürekli insanlar ortaya çıkacak ama motivasyon kaynakları, kişilikleri, istedikleri önemli.

Ballard'ın yine bir adanın yalıtılmış dünyasını ele aldığı bu romanda ütopyanın bireysel yorumlarından doğan kaos inceleniyor. Neil'ın aile hasreti -anne ve üvey baba uzakta- ve Barbara'nın cinsel çekiciliği geç bir ödipal karmaşaya yol açmış olabilir, çocuğun doktorun peşinden gitmesi dünya için olduğu kadar kendi için de. Protesto sırasında ayağından vurulup basının gözünde bir kahramana dönüşünceye kadar Barbara'nın çekimine kapıldı bile, dünyanın öbür ucundaki patates tarlalarının korunması için her şeyi bırakıp yolculuğa çıkabilir, Barbara isterse. Kendisine bakan hemşirenin Barbara konusunda kendisini uyarmasına kulak asmıyor, kadının kötü ünü her yere yayılmış durumda ve hemşire bu sevimli oğlanı kurtarmak istiyor ama Neil kaybolmuş durumdayken bir çıkış bulduğunu düşünüyor. Albatrosları kurtarırken kendisini de kurtarabilir. Belki. Niyeti bu. Öz babasının kansere yakalandığını öğrenip intihar etmesinin de bu kurtuluş çabasında payı var, genetiği çevreyle dengelemek isteyen Neil için nükleer denemelerin yapılacağı Saint-Esprit'ye gitmek ve adanın işgaline bilfiil katılmak tek çözüm gibi gözüküyor. Dokunulmamış bir ada okyanusun ortasında öylece duruyor, insan eli değerse cennetin yeryüzündeki yansıması yaşam alanı haline gelebilir.

Hayvan haklarını koruyan grupların laboratuvarda insanların ömrünü uzatmak için öldürülen hayvanlardan sağlanan veriler karşısında hoşgörüsüz bir zorlamaya sahip olduklarını düşünüyor Neil, oysa Barbara'nın başka bir vizyonu var. "Yeni hayat" ihtimali cezbedici. Bu süreçte kullanıldığını düşünmüyor Neil, hatta Barbara'yı keşfetmiş olduğu için kadını sahipleniyor. Barbara'nın geçmişini kabullenmek bir kırılma noktası; Barbara ölüme mahkum hastaları öldürdükten sonra bir süre hapse giriyor ve hapisten çıktığında kendi inançları uğruna savaşmaya başlıyor. Neil'la aralarında hastaların ölüm hakkı ve cinayet işleme konusunda bir tartışma geçiyor, Neil kolaylıkla işlenebilir olduğu için Barbara'nın düşüncelerini anlaşılabilir buluyor. Hayali krallığa kabul edildiği an bu. Barbara hiçbir ahlaksal ayıpla lekelenmek istemiyor, en azından yanında yer alacaklar tarafından. Bu sebeple Neil'ın ailesini ve hayallerini kullanarak çocuğu arzu ettiği oranda kullanılabilir hale getiriyor. Terörist'i bu açıdan araya soktum; orada Alice Mellings nam bir karakter var ve Barbara'ya oldukça benziyor, mutlak yıkıcılık dışında. İnançları uğruna insanları kullanan liderlerin eline sonsuz bir güç geçtiği zaman iyiliğe giden yol cehenneme çıkabilir. Terörist'ten bir bölümü alayım, başka bir yazıda da almıştım. Lenin'in sözüymüş: "Ahlak, devrime dahil edilmelidir."

Adaya giden kadroda televizyoncular, botanikçiler var, toplamda yedi kişi. Ballard steril ortamını yarattığı gibi gözlemleyenle gözlemlenen arasına başka bir gözlemci koyuyor; televizyoncuların albatroslar için değil, insanlar için geldiği ortaya çıkıyor. Tükendiği düşünülen bir tür, eski dünyanın yeni yolcuları kaydedilecek ve adadaki yaşam diğer gözlemcilere sunulacak. Eğlenceli bir şov olacağı şüphesiz; yolcular arasında komandolara taş çıkartacak sertlikte kadınlar var, bir tanesi adadaki askeri birliğin deposunu havaya uçuracak kadar radikal. Askerlerle çatışmaya girilmiyor tabii, psikolojik savaş yoluyla adayı terk etmeleri sağlanıyor. Neil düşünce yetisini tamamen ödünç vermiş değil, kendilerini sefere çıkan Haçlılar gibi görüyor. Üçüncü dünyanın sömürgecileri, amaçları ne olursa olsun. Rüyanın arkasında doğayı sömürmenin izleri kaybolmuyor, Dune'da insanların iyiliği için çalışıp kölelerinin canını çıkaran hanedanı hatırlıyorum. Ayaklanma karşısında şaşırmışlardı, Ceauşescu gibi. Adada ayaklanacak pek kimse yok, zaten Barbara'nın gücü ve ekstrem savunuları en küçük bir isyan ateşini bile söndürecek. Amacının kutsallığı tartışma konusu değil, adaya gelirken batan gemilerinden sızan yakıtın onca albatrosu öldürmesi önemsiz. "'Neil, Neil... Burada yeni hiçbir şey yok. Bugüne dek var olan en eski din bu -tam bir manyetik egoizm.'" (s. 103) Çekiciliği sorumluluğu devretmekten, iyi bir şeyler yapma arzusundan doğan bir despotizm, Barbara aşağı yukarı bu.

Adadakilerin ilişkileri Ballard'ın tekinsiz toplumunun bir örneği. Buraya pek girmeyeceğim, Barbara'nın anlaşılabilir hale gelmesi ve Neil'ın Barbara'ya karşı aldığı konum önemli. Barbara önce yardım kargolarını geri çevirir, sonra adaya hiçbir geminin yanaşmamasını sağlar. Ada izole edilir, sahile çıkan hippi gemisindekilerin vandallığına karşı sindirme stratejisini kullanır ve işine yaramayacak olanları eledikten sonra iki hippi kadını grubuna katar. Topluluğu güçsüz hale getirecek hastaları iyileştirmemesinin yanında muhalefetin sesini kesmek için sert önlemlere başvurur. Neil ölümlerin doğal olmadığını düşünemez, izler iyi kapatılmaktadır. Barbara korku imparatorluğu yaratmıştır; insanların korku içinde yaşamalarını sağlar ve konumunu sağlamlaştırır. Hayali düşmanlar her an saldırmayı beklemektedir, bin bir tehlikenin içinde grubu bir arada tutanın kendisi olduğu izlenimini yaratır. Herkes böyle düşünmez tabii, olayların nereye varacağını görmek isteyenler sessizce bekler ve uyum gösterirler.

Barbara insanlık için yeni bir yol çizmek ister, Neil'ı damızlık olarak kullanır ama çözülüş anıyla birlikte yaratmayı düşündüğü toplum ortadan kalkar. Fransa, topluluğun kendi kendini yok edeceği düşüncesiyle adadakileri yalnız bırakmıştır, sonuçta beklendiği gibi olur. Neil, Barbara'nın uç yöntemlerine rağmen tamamen haksız olduğunu düşünmez. Usule karşı çıkılsa da niyet desteklenebilir durumdadır. Kadın denize yürüyüp kaybolsa da bir zaman dünyanın bir yerinde ortaya çıkacaktır. Barbara olmaz da Guan-yin olur, sonuçta cennete ulaşma hayali hep var olacak. Kanlı yollarla birlikte.

Gerçeğe ulaşmaya çalışan ütopyanın feda ettikleriyle ilgili sıkı bir roman. Ballard modern toplumu ve iktidarı acımasızca eleştiriyor, her zamanki gibi insan doğasının her davranışı barındırdığının, insanın olduğu yerde her şeyin olabileceğinin temelleri üzerinde.


Şunu da ben çalıp söyledim, belki beğenirsiniz:

Janusz Głowacki - Good Night Jerzi

Kosinski Boyalı Kuş'u Polonyalı bir yazarın kitabından arakladı, Bir Yerde'yi de öyle, son yapıtlarını başkalarına yazdırdı, ilk kitabını yazdığında İngilizce bilmiyordu, öyleyse nasıl yazdı? Kosinski? Kendi miti kulaktan kulağa yayılırken New York'un karanlık mekanlarında göğüsler arasından içkisini içerken kemerli büllükle kendini bir kadına becertiyor olabilir, iktidarsız olduğu söylense de romanlarına iliştirebileceği kadınları steril bir deney ortamında düdükleyebilir. Çocukluğunun travmalarından kurtulmak için, belki de onca arızayla baş edebilmek için boş levhasını ilk elden dolduran deneyimlerini manipüle ettiği insanları kullanarak canlandırır. Kadınlarla sevişir, onları başkalarıyla seviştirir ki hayvanlar dahil, fotoğraflarını çeker, şahit olduklarını tekrar tekrar kurar.

Çeşitlilik; belki bazıları yapıldı, bazıları hiç yapılmadı veya hepsi gerçekti. Kosinski büyük sırrıyla öldüğünde düğümünü kimse çözemedi. Çok alakasız belki ama Vonnegut nasıl her şeyi, düşünebildiği hemen her şeyi saçtıysa Kosinski'nin bir o kadar kapalı olduğunu düşünüyorum, tek bir biçeme ve çıkmaza sıkıştırılmış kurgu-yaşam. İnsanın yıkıcılığının cinselliğe dönüşebilen anlatısı. Anlatılmak istenen buydu, Kosinski hemen her kitabında ahlaki normları ters yüz ve delik deşik eder, iyi bildiği bir iş. Anlaşılabilir; soyut düşünme becerisi gibi bir lanet/hediye yıkıma hizmet ettiğinde, cinselliğin tabuları aynı kaynaktan doğup parçalandığında aynı yetenek her zaman aynı amaca hizmet edebilir. İnsanoğlu bunu yapabiliyorsa suçluluk duymak için sebep yok.

Głowacki'nin Kosinski'yi bir karakter olarak kurgusuna kattığı romanın ciddi bir fars olduğunu söylemek mümkün. Eşinin artık ciddi şeyler yazması yönündeki baskısı, Kosinski'nin yazdıklarından farklı bir romana yol açmamış gibi gözüküyor, hatta bu romanı da Kosinski'nin yazdığından şüphe duyabiliriz, yeterince uçuk bir hayransak. Yazar kendisini de bir yere sıkıştırmış olabilir, hatta sevgilisi Kosinski tarafından tarumar edilen entelektüel bir parça kendisi olabilir, belki de yazarın ipliğini ortaya çıkarmaya çalışan adamdır, belki orada bile değildir. Głowacki röportajında Kosinski'yle tanışmasını ve pek sevdiği yazarın roman karakteri olabilecek kadar kurgusal bir yaşam sürdürdüğünü anlatıyor, detaylar linkte. Kendisinin yaşamı da Kosinski'ninkine benzediği için özdeşimi başarıyla kurduğunu söyleyebiliriz, iki yazarın kurdukları dünya bu açıdan uyumlu. Onun dışında yeni bir şey yok, metin bir saygı duruşu olarak değerlendirilebilir belki. Bir de anlatım biçimlerindeki çeşitlilikten bahsedilebilir; bir yaşamın anlatılmasında en iyi biçimin edebi türlerin karışımından doğacağını düşünmek ve bunu başarıyla uygulayabilmek güzel.

Kosinski'nin yaşamı hakkında bir oyun yazmaya niyetli adamımız araştırmalarına başlıyor ama ne bulabilecek? Kosinski'nin etrafındaki insanların her biri için farklı bir Kosinski var; kavgacı, seks manyağı, sürgün yazarlar için canını dişine takan bir adam. "'Doğrudan ne kadar uzaklaşırsan Jerzy'ye o kadar yaklaşırsın.'" (s. 17) Hakkındaki söylentiler ayyuka çıka çıka değerini kaybetmiş, üzerinde çokça tartışılmış ve bir sonuca varılamamış. Röportajda hemen hepsi var, ben pek bir şey eklemeyeyim. Głowacki'nin pastişlerinden bahsedebilirim; Kosinski'nin çocukluğundan bölümler alır ki bunlar tabii kurmacadır, Polonya'dan ABD'ye gelişinde sayısız soru işareti vardır ve bunlar kurguda bile pek cevaplanmamıştır. Başka... Kosinski'nin günlük yaşamından bölümler vardır, göçmenlerin ve entelektüellerin arasında kendi oyununu oynayan bir adam. Głowacki Kosinski'nin New York'undan bazı aparmalara girişmiştir, ben Kosinski'yi iyi kötü okuduğum için bazılarını yakaladım ama kaçan mutlaka vardır. Mesela tekerlekli sandalyeyle sinemaya gelen, seks filmleri izleyen kadın. İntihar etmek için terapilerin ve ilaçların etkisinden kurtulmaya çalışan insanlar. Bunlar çözülmesi gereken bilmeceler miydi, bunlar gerçekten yaşadı mı? Kosinski'nin adının duyulmasını sağlayan şey ortaya attığı bu bilmecede saklıdır. Polo oynamayı sevdiğini söylemesi bir kitabına yoldur, fotoğraflarını çektiği kadın başka bir kitaptandır, zaten bu olaylar gerçekleşirken kitabını yazmak üzeredir, bilinir. Çelik Bilye'nin oluşumunu Głowacki'den takip edebilirsiniz. Karşılıklı aynalar; kitabın yazıldığı başka bir kitap.

Öncelikli değil ama Kosinski'yi sevenler okuma listesinde önlere koyabilir. Okurken kaygan zeminde yürüdüğünüzü hissedeceksiniz, neye inanıp inanmayacağınız size kalmış.

25 Temmuz 2017 Salı

William Golding - Geçiş Ayinleri

Üçlemenin ilk kitabı. Yıllar önce sahaflardan birinci ve üçüncü kitabı bulmuştum, ikincinin denk gelmesini beklerken Sel'in seriyi tekrar bastığını gördüm. İkinciyi alır almaz okuyayım artık dedim, on yıldır okunmayı bekleyen kitap da mutlu olmuştur sanırım. Şu an önümde duruyor. Selamı var. Pek bir sorun çıkarmadı şimdiye kadar, en fazla birkaç kez düşmüştür ama suçu üstlenecek kadar vicdan sahibiyim. Aynı şeyi yer çekiminden de bekliyorum. Bakalım.

İzole edilmiş bir ortamdaki insanın davranışlarını inceleyen yapıtlar iyi. En krallarından birini Golding yazmıştı zaten, şimdi başka bir deneyini gözlemliyoruz. Yapay bir adada, 19. yüzyılın başlarında birkaç soylu, birkaç subay, bir kaptan, bir vaiz ve bolca göçmenin yer aldığı gemide, İngiltere'den başlayıp Avustralya'da bitecek yolculuğun tanığıyız. Edmund Talbot nam anlatıcının tuttuğu günlükten, aristokrat bir kalemden izlediğimiz olaylarda sınıf çatışmalarını bolca görecek, serüvenden serüvene koşmazken İngiliz toplumunun sıkı bir yergisine şahit olacağız.

Talbot, "Lord Cenapları" dediği vaftiz babası sayesinde Sydney'de iyi bir göreve veriliyor ve hamisinin yolculuk boyunca her şeyi yazıp kendisine göndermesi yolundaki isteğini yerine getirmek için ilginç hadiseleri günü gününe -olabildiğince- kaydediyor. Dahil olduğu soylu sınıfın bakış açısıyla değerlendirdiği olaylara karşı okur olarak farklı bir konum alınabilir, böyle olması da lazımdır, Talbot'a güvenilmez denemez ama çağın toplumsal normlarına bağlı olduğu için anlatısı anlamsal olarak çoğaltılmaya müsaittir. Neyse, bu herif gemiye yerleşir ve leş kokusundan şikayet eder, kendisine hizmet eden Wheeler kokuya alışması gerektiğini söyler. Ortak yaşam alanında herkesin ister istemez kabul edeceği bir paylaşımdır bu, sınıfları ortadan kaldıran bir dayatmadır. Sosyal yaşamda belki hiçbir zaman bir araya gelmeyecek insanlar gemide ilişki kurmak zorundadır, koku da bundan kaçınılamayacağının sembolüdür. Talbot'un bir diğer çabası da denizcilerin dilini anlayabilmek için terimleri öğrenmeye çalışmasıdır. Gemide kendisine yabancı bir nokta kalmaması için elinden geleni yapar, ne kadar eğreti gözükse de.

Hastalanır, yatağa düşer ve denize alışınca ayaklanır, rüzgarı ve deniz suyunu hisseder, keyfinin yerine geldiği sırada sağa sola yalpalayan vaizin üzerine kusmasını ayıplar ve adama karşı ilk kez bu an hoşnutsuzluk hisseder. Fikirleri de bu olay ekseninde biçimlenmeye başlar; denizin orta yerinde felsefeye ve dine ihtiyaç var mıdır? Rüzgar ve damlalar bunlara ihtiyaç duyurur mu? Vaiz Colley için tanrının deniziyle karası arasında hiçbir fark yoktur, gemide de ayin yapılabilir, tabii Talbot için tirandan farksız olan Kaptan Anderson'ın yüksek müsaadesi olursa.

Anderson bu tahta adanın kralı konumundadır, emirlerine uymayan vaizi feci çarpmıştır ve Talbot'ı da çarpacakken genç adamın kim olduğunu öğrenir, kaptanlığının elinden alınmaması için ikili ilişkilerinde uysallaşır. Vaize karşı acımasız davranışlarına engel değildir bu, adamın acı çekmesi için elinden geleni yapar. Tek bir an, tek bir anlatıcı. Gizli nedenlerin doğurduğu sonuçlar konusunda Talbot kişiler hakkında bir şey öğrenir öğrenmez kişilerin davranışlarını da sınıflar ve bilinmeyen noktayı aydınlatır. Kaptanın vaize karşı sürdürdüğü despotizmin sebebi kitabın sonunda ortaya çıkar ama oraya girmeyeyim. Sonuç olarak Talbot sürekli deneyim ediniyor, okuldan çıkmış genç bir çocuk olarak iktidarın doğasını çözmeye çalışıyor, gemideki hiyerarşinin oluşumunu anlamlandırıyor. Ona göre demokrasi bir hastalık, insanların yönetilmeye ihtiyacı var. Bu noktada, hatta vaize hissedilenler konusunda da fikir ayrılıkları mevcut. Prettiman nam bilgin karakter, her türlü batıl inanca ve aklı zincirleyen benzer hurafelere -din de bunlardan biri- karşı olduğu için vaizi sevmiyor ama içinde bir parça tanrı korkusu olanlar vaizi maruz kalacağı şiddetten korumaya çalışıyorlar. Bir noktaya kadar başarılı da oluyorlar.

Talbot birader gemideki kadınlardan biriyle gönül eğlendirdikten sonra başını yakacak bir mektubu vaize kilitlemeyi düşünecek kadar sevmez adamı. "Aslında bir koyuna dönüşmesi gereken bir yaşam kıvılcımı da yine tesadüf eseri bu nitelikleri kendine mal etmişti. Neticede ortaya çıkan, bu din adamı parçasıydı işte." (s. 62) Kilise yoksulların toplandığı bir yerdir, fazlası değil, tanrı da bu bağlamda seçici olmadığı için değer bulmaz. Kodamanlığın kitabını yazan Talbot, adamın inceliğinin zayıflıktan kaynaklandığını düşünür ve bir köpeğe nasıl davranırsa adama da öyle davranmak ister bazen, yine de insanlığını hatırladığı zamanlarda davranışlarını normalleştirmeye çalışır, vaiz felakete uğrayıp intihar etmeden önce adamla iletişim kurmak için asgari ölçüde de olsa çaba gösterir.

Felaket farstan hallicedir; adamımız sarhoş edilir ve herkesin önünde işemeye başlar. Utancından kamarasına kapanıp altına pislemeye başladıktan sonra uzun süre yaşamayacağını anlarız, nitekim ölür. Talbot, zavallı adamın günlüğünü bulur ve onu okuduktan sonra başını taşlara vurur, çok ince ve iyi bir insanın ölümünü engelleyemediği için vicdan azabı çeker ki Vaiz Colley, Talbot'ın çok iyi bir adam olduğuna dair sıklıkla kalem oynatmıştır. Geminin limandan ayrılmasından itibaren o da hemen her şeyi kaleme almıştır aslında, Talbot'ın güncesinin bir başka versiyonunu, başka bir anlatıcı vasıtasıyla okuruz. Colley gerçekten tanrı ve insan sevgisiyle dolu bir insandır, her ne eziyet gördüyse her şeyi affeder ve insanların doğru yolu bulmaları için çabalar. Tayfaların çok içmemesi için elinden geleni yapar, insanlarla iyi ilişkiler kurmaya meyleder ama başarılı olamadığı malum.

Çeviri hususundaki bir diyalogla Colley'nin yaptıklarını birlikte düşünüyorum. Colley ortak bir dil oluşturmaya çalışıyordu, tanrının ışığında herkesin eşit olduğu, sınıfların ortadan kalktığı bir dünya Cennetin Krallığı demekti. Leş kokusunun diğer kutbu. Oysa aristokrat tayfa, çevirinin başarısızlığını dile getirirken bu ayrıklığı da anlatır ve bir araya gelmenin imkansız olduğunu söylemiş olur. Küçük bir örnek; daha Talbot bir araya gelememiştir ki kaptana boyun eğmeyeceğini söylerken insanlara boyun eğdirmenin hayalini kurar, kendisi hakkında yapılan bir dedikodunun nesnesi olarak, kendisini detaylandıran onca söze rağmen başkasını görür. Ne olursa olsun kendisinden umudu kesmemek gerek; Colley'nin toplu ibadet girişimlerini desteklemek amacıyla tuttuğu günlükten ve günlüğü okuyacak nüfuzlu şahıstan bahsederek kaptanın gözünü korkutur, vaiz için izin alır. Tamamen kendisini düşünse de iyiliğin saf doğasıyla tanışır tanışmaz değişimi de başlamış olur. Diğer iki kitapta ne olduğunu göreceğiz.

William Golding iyi, romanları pekiyi. Şu da yeni şarkımız, dinlerseniz sevinirim:

23 Temmuz 2017 Pazar

Kobo Abe - Kumların Kadını

Beton Ada'nın kaçışsız köşelerinde bir adam duvarlara adını yazıp birileri tarafından görülmeyi umuyor, yerleşmemiş toprağın kaymasıyla tırmandığı doruktan aşağı düşüyor ve düştüğü yerde geçmişini tekrar tekrar kurgulayıp çıkmasını sağlayacak bir güç bulmaya çalışıyor. Kişinin kendisini yenmesini sağlayacak bir süreç için nelerden vazgeçilebilir? Alışkanlıklar? Bilinenin konforu? Yaşamın biçimlenebileceği sayısız olasılıktan korkmak doğal bir şey, şehir değiştirmek gibi. Üstesinden gelinebilir, eğer bırakıp gitme özgürlüğü orada bir yerde duruyorsa. Nöbetteyiz, önümüzde bomboş bozkır uzanıyor, daha da iki saat dikileceğiz orada. Bir nimettir; görevin yerine getirilmesinin saadeti günlerin aynılığını katlanılır hale getirir. Kapanmaz bir yaradır; insan kendiyle kalamadığı için, istediği zaman gidemeyeceği için elindeki silahta mermi olmasını umar. Gidememeye yol açan şu duvar, şu dikenli teller, şu erk sahipleri namlunun ucuna yakışır. Bundan sonra kalmak isteyenlerin huzuruna göz dikilir. Kabullendikleri için aşağılıklaşırlar, birkaç kurşun onlara. Gidenlere de tabii. Tellerin ardındaki otoyoldan hızla geçen arabalar kaza yapsın, yukarılardaki uçak düşsün, dünyayı döndüren her şey dursun, burada unutulmuş bir acı çekiliyor ve bu acı dünyanın tamamını kapsıyor, her şey her yerle bir oluyor, bu nasıl oluyor? Durduğum yerde kalbim sökülüyor ve onca şeyin bundan haberi yok, bir tek şu ağaç biliyor, bastığım toprak biliyor, otobanın arasında kalmış beton ada biliyor, kendine sığıştırmak isteyen kumlar biliyor. Onların bildiğini bildiğimiz sürece, başka bir kendiliğe yürüyemediğimiz sürece kurtulamayacağız.

"Cezası olmadıkça, kaçmanın da zevki olmaz."

Epigraf. Ölüme varacak bir kapalı devre. Bilinmeyenin korkusu, kaçmanın/gitmenin cazibesiyle çatışır. Bir daha gidemeyecek olmanın korkusu daha büyük, ölümden önce son bir çıkış olmayabilir. Kafka'nın karanlığındaki her boşluğu kumlar doldurmuş. Tırnak aralarını temizlemek, bütün bir köyü kumdan temizlemek kadar büyük bir iş, büyük olduğu kadar anlamsız. Yaşam ne kadar kapansak da bir çatlak buluyor ve içeride birikiyor. Kendiliğin sonsuz çeşidinden ve dışarıdaki fırtınadan hiçbir zaman kurtulamayacağız. Kumlar bunu çok iyi biliyor, bütün açıklarımızın farkında.

"Bir ağustos sabahı bir adam ortadan kayboldu." (s. 9) S. istasyonundaki görevli adamı çok iyi hatırlıyor. Hayır, onu bir daha hiç görmemiş. Evet, üzerinde böcek toplamak için gereken aygıtlar varmış. Koskoca bir yetişkin neden bir anda böcek toplamak ister, kimse anlamadığı için psikolojisinin bozuk olduğuna karar verilmiş ve kanunlar uyarınca kayboluşunun üzerinden yedi yıl geçer geçmez resmen ölü ilan edilmiş. Bir şey fark etmemiştir belki. Joyce Vincent'ın hikâyesini biliyor musunuz? Gerçeğin kurguya en çok yaklaştığı hikâyelerden biridir. Bu vakadan yola çıkarak Saki'nin Lady Anne Susuyor nam öyküsünü de okumanızı tavsiye ederim. Aradaki ince çizginin ortadan kalktığı nadir örneklerden biri. Neyse, adamın böceklere duyduğu tutku hiçbir canlının hayatta kalamayacağı ortamlarda yaşayabilmelerinden, uyum sağlama yeteneklerinden kaynaklanıyor. Beton Ada'da Maitland'ın kazayı bilerek yaptığına dair duyduğu kuşkunun bir benzeri bu adam için de söylenebilir, belki de dönmemecesine gitmiştir ve henüz bunun farkında değildir. Hayranlığının etkisi çok güçlü olduğu için dönmeme fikri aklına gelmiyor ama çöldeki habitata uyum kurma fikri onu heyecanlandırıyor. Kum dinlenmiyor, sürekli bir akış halinde ve çölün kendine özgür bir ekolojisi var. O bunun bir parçası olabilir mi yoksa sadece bir gözlemci olarak mı kalacak? Karar ona bırakılmıyor, kumların arasındaki bir köye düşüyor. Yaşamın sürdürülebilir kümesi. Av için tuzak. Kumların ötesinde hiçbir şey yok, avcı köylüler yakaladıkları yeni insanı orada tutmak için pek bir şey yapmıyorlar, köyün ayakta kalması için yapılması gerekenler, gündelik yaşamın getirdiği görevler örümcek ağı gibi sarıcı. Adam diğerlerine uyum sağlamamayı, evine düştüğü kadınla çekişmeyi ve hiçbir şeye dahil olmamayı bir çözüm olarak görse de her kaçış teşebbüsü, kaçtığını zannettiği özgürlük anlarının geçiciliği karşısında hüsrana uğradıkça kumların içine dolmasına müsaade edecek.

Kumla şekillenmiş bir yaşam. Köyde bir an bile boş durmak yok, bir gün temizlenen onca kum ertesi gün rüzgarla tekrar geliyor ve bu temizlik her gün, her gün yapılıyor. Kumun üzerinde yüzen gemi imgesi beliriyor adamın kafasında, evler de kumda yüzebilir, hiçbir şey sabit kalmak zorunda değil, her şey hareket edebilir, değişebilir, yok olabilir ve yeniden belirebilir. "Akan evler, şekli olmayan köy ve kasabalar." (s. 36) Bu akışkanlık kendini konumlandırmaya çabalayan insan için büyük işkence. Adam gerçek kişi; nüfus kaydı, ödediği vergileri ve sair özellikleriyle, hatta iş arkadaşına dair anılarıyla toplumda yeri olan bir insan ama bilmediği bir tuzağa yakalandığı zaman, içinde doğup büyüdüğü toplumun normlarından uzaklaştığı zaman böcekten farksız hale geliyor. Uyum sağlama aşaması, avdan avcıya dönüşüp dönüşmeyeceği çatışmanın temelini oluşturan unsur. Cumpei Niki, bir böcek. 31 yaşında. Öğretmen. Tuzaktan kurtulmak için çabalıyor ve kendini kaybettiği oluyor; evinde yaşadığı ve avcı böceğe benzettiği kadına bağırıp çağırdıktan sonra yemek isteyip istemediğinin sorulması, hiçbir şey olmamış gibi sorulması, sanki tuzağa düşürülmemiş, kendi isteğiyle oradaymış gibi sorulması... Kadınla seviştiği zaman tuzak tamamlanır, kaçmanın büyüsü varlığını sürdürse de kumdan kurtulma çabası ötelenebilir hale gelir. Kimlik üzerine düşünüldüğünde geçmişin pek de tatmin edici olmadığı fikri doğar, öğretmen arkadaşla konuşmalar akla gelir.

"(...) ─ Bıraksanız bir tane tebeşir kutusu bile yapamayız ya...
─ Tebeşir kutusu konusunda haklısınız. Ama öğrencilerin, kim oldukları konusunda gözlerini açmalarını sağlamak bile yeterince yaratıcı değil mi?
─ Sayemizde, yeni acıları yaşamak için gerekli yeni duyguları zorla öğreniyorlar." (s. 82)

Belki de akışın getirdiği kendiliğinden yenilik gereklidir. Cinsellik de bu bağlamda ele alınır. Karanlıkta bırakılan noktalar çekiciliği sürdürür, kontrol edilemeyen arzu iktidarın varlığını tehlikeye atar. Kadının adam üzerindeki etkisi bu noktadan doğar, denetimsiz görünen bir isteğin doğurulması. Erkeğin kendi arzularını hissetmesi, dışarıdan bir bakışla farkına varması sağlanır. Kadın için de aynısı geçerlidir, böylece "karşılıklı aynalara yansıyan cinsel ilişkinin sınırsız bilinci" ortaya çıkar. Arzu doyurulur ama daima açtır. Döngü sürer. Hiçbir şeyin ortasında bir asker, kalede düşmanları bekliyor. Ufukta tozu dumana katan orduyu görünce alarm veriyor ama yardıma gelen kimse yok. Tek saldırıda devrildikten sonra hiçbir engelle karşılaşmadan geçip giden düşmanların ardından baktığında kendinden başka kimsenin orada olmadığını görüyor, kale de yok, hiçbir şey yok. Bir hayali koruyan asker, Tatar Çölü bu açıdan da okunabilir mi? Kum bu; gerçekliği büken bir gerçek. Satılabilir olması rüzgarda savrulup geri gelmesine engel değil, köylüler kumu satıyor ve yapı malzemesi olarak kullanılmasına ses çıkarmıyor. Barajlar, binalar kolaylıkla yıkılabilir ve vicdan buna elverebilir, eğer köylüler kendileri de terk edildiklerini düşünüyorlarsa. Öç, diğerlerini umursamamak demektir.

Son. "Buradan nasıl kaçacağını ertesi gün de düşünebilirdi." (s. 172) Biraz araştırdım, Ballard'ın Abe'den esinlendiği birçok kaynakta söyleniyor. Maitland'ın son düşüncelerinin adamımızınkilere benzemesi anlaşılabilir hatta denebilir ki Ballard, Abe'nin anlatısını Londra'ya uyarlamıştır.

Abe Kobo mu, Kobo Abe mi bilemiyorum ama bu adamın bütün kitapları Türkçeye çevrilmeli.

22 Temmuz 2017 Cumartesi

Doris Lessing - Gene Aşk

Alberoni'nin Aşık Olma ve Aşk'ının kurgusal uyarlaması böyle bir şey olurdu. Aşık olmak için gereken katalizör, tamam. Aşık olmaya hazır olmak, fazlasıyla tamam; 30 yıla yakın bir yalnızlık sürecinde işinden ve ailesinden başka bir şeyle uğraşmayan Sarah için kendi çizgisinin dışında da yaşamın sürebildiğini keşfetmesi, bakmayı tercih etmediği doğrultuda ilerlemeye başlamasıyla gerçekleşiyor. Ulaşılamayanın cezbediciliği, tamam. Aşkın kişisel devrime yol açmasıyla tutku-dinginlik noktalarının eş ağırlığa sahip olduğu insanı aramak ve kaybetmek, bu da var. En sonunda da yastan çıkmak, belki de evin eşyalarını değiştirmeye varan bir yenilik arayışına girmek var. İkincisinin gerçekleşip gerçekleşmediğini bilmiyoruz ama Sarah'nın yalnızlığını yıkması, bulduğu ve kaybettiği aşkın yarattığı enerjiyle açığa çıkıyor.

Tomris Uyar çevirisi, dördüncü baskısı piyasada sanırım. Hak ettiği değer gösterilmemiş diyebilirim, dört baskı az. Konu aşksa, "gene" aşksa ve Lessing tarafından anlatılıyorsa yeni bir şeylerin söylendiğini düşünmemek için bir sebep yok.

Söz konusu tek bir aşk değil, aşkın saf halinden kemirici tutkuya, huzurun dinginliğine varan biçimler bir arada. Katalizör tamam dedim ama ondan önce Sarah'yı biraz anlatmalıyım. Bu arada aşkın bir hastalık olup olmadığının sorgulandığı yazıyor arka kapakta ama bu açıdan bakıldığı zaman Sarah'nın duygu zenginliğine haksızlık edilmiş olur, bu doğru bir şey değil. Aşk başlı başına bir yenilik, yıkımı bile yapıcı ve insanın ne olursa olsun devam etmesini sağladığı için -sonuçta Werther'in acısını yaşamıyoruz, farklı yüzyıllar, farklı toplumlar, aşkın kimliği de değişiyor haliyle, bizatihi kendim de aşk acısından intihar planları yaptıysam da Cinderella sağ olsun, Michael Schenker sağ olsun yırttım ama Müslüm Gürses dinleseydim, başka bir coğrafyanın insanı olsaydım, 18. yüzyılın Viyana'sında yaşasaydım her şey çok farklı olurdu, biriken acıyla ne yapacağımı bilemeyebilirdim veya çok iyi bilirdim; 16 yaşında bir gencin aşk yüzünden intihar etmesi bir hastalık sonucu değildir, yaşamın getirdiklerinin bir sonucudur ve işin içinde sadece aşk da yoktur, bütün bir yaşam vardır, tek sorun bunun nereye çıkacağının kestirilememesi ve bir yere çıkmayacağı korkusudur, bu kadar ukalalığın ardından bu ara cümleyi nasıl bitireceğim lan ben- açılan yeni yolların getirdikleri/getirebilecekleri üstüne düşünülmesi iyidir.

Sarah Durham'ın odasıyla başlıyoruz, tıka basa eşyayla dolu. Kadının yaşamını odadaki eşyalardan, istifçilik denebilecek biriktiriciliğinden yorumlayabiliriz ama çok erken. Verilen ipuçlarıyla yetineceğiz ve bu ipuçlarını unutmayacağız, Sarah hakkında çok şey söylüyorlar. Birincisi bu eşya yığını, ikincisi ortağı olduğu tiyatronun diğer üç ortağından birisinin, Mary'nin telefonda diğer ortak Patrick'in tekrar aşık olduğunu ve dağıttığını söylediği zaman Sarah'nın verdiği sert tepki, üçüncüsü de "aklı başında bir kadına uygun düşen aklı başında bir ad" olarak Sarah'nın adı. Sarah kendini biçimlendirip o noktada kalan bir kadın, travmalarımızın yaşında olduğumuzu söyleyen kimdi? 60 yaşı görmezden gelip 30'a iniyoruz, kocası öldükten sonra çocuklarını bir başına büyütüyor Sarah ve tiyatro topluluğunun adım adım yükselişini tırnaklarıyla kazıyarak sağlıyor. Geride kalan yıllara bakıldığı zaman Sarah'nın kendiyle ilgili bir problemi yok, başlarda. Eşyalarını gözüne batar hale geldiğinde, giysilerini kendi seçimlerinin değil, modanın belirlediğini düşündüğünde, kendinden pek az şeyin kendinde bulunduğunu ve yaşamının çok uzağında konumlandığını anladığı zaman, kısacası istediği yaşamın bu olmadığını anladığında devrime de hazır hale gelmiş oluyor. "Bir daha âşık olabileceğine inanamıyordu. Bunu da bir tür kendini beğenmişlikle dile getiriyordu, küçümsediğinin eninde sonunda seni ezeceği doğrultusundaki katı kuralı görmezden gelerek." (s. 16) Sarah o zamana kadar aşktan bilinçli olarak uzak duruyor. Sosyal ilişkileri kısıtlı, aşkın yerini alan başka uğraşlar var ama yolu bir şekilde tekrar aşka çıkıyor. Üzerinde çalıştığı senaryonun bu işte etkisi büyük, o ayrı bir noktada incelenmeli.

Julie Vairon'un 19. yüzyılın sonundaki yaşamı feministlerin, müzikologların, sanat tarihçilerinin ve otuz iki kısım tekmili birden herkesin ilgisini çeken bir yaşam. 47 yaşında intihar edene kadar -bilindiği kadarıyla- üç erkeğe aşık olmuş, farklı kimliklere sahip aşklarını ve yaşamını her gece kağıda dökmüş, resim yapmış, çağındaki hiçbir sanatçıya benzetilemeyen şarkılar bestelemiş bir kadın Julie, dalgalanmalarla dolu yaşamını ormanda küçük bir taş kulübede yaşadığı, köylülerin kendisini cadı olarak görmesine ramak kaldığı sırada kendini suya bırakarak noktalıyor ve günlükleri yıllar sonra tiyatro oyununa dönüşmek üzere. Yaratıcılığı ölümünden sonra da devam ediyor, ilham veriyor. Aşkı anımsattığı için oturduğu küçük kulübesinde yarattıkları aşkın enerjisinden doğuyor ve daha da güzeli, orayı her an terk edebilecek güce sahip olduğunu söylüyor. Aşkın doğasından anladığım kadarıyla evet, bu gerçekten aşk kadını. Yaşamını aşka dönüştürenlerden değil, aşkla besleyenlerden. Aidiyet, alternatifsizlik, depresyona açık bir vazgeçilmezlik yok. Sarah kadının günlüklerini okurken kendini de ister istemez Julie'ye göre konumlandırıyor ve bilişsel ketini yavaş yavaş kaldırarak yaşamaya açık hale geliyor.

Oyunun sahneye konulması aşamasında Sarah'nın Stephen'la -oyunun diğer yazarı ve maddi destekçisi- tanıştığı bölüm ve konuşmaları oldukça ilgi çekici. İkisi de orta yaşın epey üstünde ve aşkla dolu farklı yaşamları olmuş, birbirlerini anlayabilecek kadar açık ve incelikliler ama adaların laneti birbirlerine dokunamayacak olmaları. Aralarında anlayışın doğurduğu bir sevgiye ve dostluğa bağlı derin bir ilişki kuruluyor, aşkın en yere basanı diyebiliriz belki. Bu bir, Julie'nin üç aşkına karşılık üç aşk. İkincisi, Julie'nin ilk aşığını oynayacak olan Bill. Bu işte, Sarah'nın yıllardır uyuyan cinselliğini uyandıran ve neredeyse fiziksel olarak hissedilebilecek bir acıya dönüştüren aşk. Aşık olunan erkeklerin yaşamları incelendiği için Sarah'nın muhakemesinin sağlıklı bir biçimde işlediğini söyleyebiliriz. Mantığına böylesi güvenen bir kadının acısı yüzünden gözyaşı dökmesi, gizemini çözdüğü genç bir erkeğe hâlâ delicesine ilgi duyabilmesini aşkın uç kollarına yerleştiriyorum, kimyasal çekimin ve örtük reddedilmenin etkisi büyük. Üçüncüsü de Henry. Henry sponsorlardan birinin temsilcisi, Amerikalı. Evli ve çocuklu, Sarah'nın ne uçurucu, ne düşürücü aşkı ama romandaki kültürel farklılıkları gösteren en somut örnek aynı zamanda. Kendini geri çekerek Sarah'nın aşkını tamamlayamıyor, bunda yetiştikleri toplumun değerlerini görmek mümkün.

Detaya girmiyorum, Lessing'in kurgusunda diyaloglar oldukça kuvvetli ve başarılı, anlatıcılığı da bir o kadar iyi, karakterler entelektüel kişiler oldukları için kültürel referanslar zengin, aşkın kapsayıcılığı altında çağın ilişkilerine yaklaşım doğal. Julie'nin üç adamıyla Sarah'nın üç adamı arasında paralellik olduğu kadar farklar da var ama aşkın kimliği değişse de özü aynı, aradaki yüz yıllık farka baktığımızda Sarah'nın kendini ne kadar süreyle, ne biçimde zincirlediği önemli değil, yaratıp yaratmadıkları da önemli değil, Julie'nin ulaştığı yere o da ulaşabilir, gereken tek şey aşk. Ondan da bolca buluyor görüldüğü üzere.

Julie, Julie'nin aşkları, Sarah ve yıpratıcı ailesi, aşkları derken aşkın yaşama uçukluğu üzerinden iki yüzyılın cinselliğine, romantizmine ve dostluğuna göz atıyoruz. Lessing gerçekten iyi bir yazar, daha çok okunmalı diye düşünüyorum.

21 Temmuz 2017 Cuma

Joseph Roth - İmparator Mezarlığı

Tersten başladım ya, Radetzky Marşı'ndan girmeliymişim. İki parçadan ikincisidir bu, aynı hataya düşmeyin. İlkini Can bastı galiba, bir de Aylak Adam.

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun Rusya'yla giriştiği mücadelenin sonlarına doğru monarşinin yıkılması, dünyanın gördüğü ilk büyük savaşta yenilen imparatorluğun içten parçalanması gibi tarihi bir arka planın önünde Franz Ferdinand Trotta'nın, monarşi yanlısı -anlatıcıya konan isimden belli- meşhur aile von Trottaların son evladının değişen bir toplum ve yönetim yapısıyla, kısacası tarihle yüzleşmesini izliyoruz. Kendisi ve ailesi monarşi yanlısıdır, dolayısıyla yabancı topraklarda bir yabancı haline gelmiştir. Üzerine bir de savaşa gitmiş, esir düşmüş ve yenilginin sillesini yemiştir. Eski çağın adamı, dünyanın en hızlı yüzyılına karşı.

Radetzky Marşı'nda anlatılmış, Franz'ın dedesinin kardeşi Solferino Savaşı'nda İmparator Franz Joseph'in hayatını kurtarmış, kendisine Solferino Kahramanı ünvanı verilmiş. Babası da azılı bir vatansever; Habsburg'u kurtarmak için mücadele ederken ABD'ye kaçıyor, orada zengin olup memleketine dönüyor ve Franz Ferdinand'ın yakın çevresinden arkadaşlar edinip Avusturya-Macaristan-Slav monarşisi hayali uğruna çalışıyor ama Franz Ferdinand'ın öldürülmesinden 18 ay önce ölüyor. Bizim Franz da annesiyle kalakalıyor. 1913 yılının Viyana'sında bohem yaşamın dibine vurmuş bir halde geleceği beklemekten başka bir şey yapmıyor, arkadaşları da kendi gibi. Kuzeni Joseph Franco'nun ziyareti, sınıflar arasındaki farkı belirlemesi açısından önemli. Bu kuzen, ailenin Slovenya'daki efsanevi köyü Sipolye'den kalan son miras olarak görülüyor. Avusturya'nın küçük Roma olduğu zamanlar; zenginlik Macaristan ve civarındaki ülkelerin sömürülmesinden geliyor ve kuzen bu parya sınıfın alnı ak bir temsilcisi. Franz, kuzeninin saatini ve yeleğini satın alıyor, arkadaşları da yeni yelekler ve saatler için kapora ödüyorlar. Kuzen de salak değil, bu parazit tayfayı iyi bir yoluyor ama o kadar aydınlanmamış olacak ki savaş çıktığında onların saflarında savaşıyor. Neyse, bu ileride. Bohem tayfadan biri de iyi giydiriyor, Slovenlerin temel haklarının sürekli tecavüze uğramasına rağmen hâlâ imparatorun doğum gününü kutladıklarını söylüyor. Sömürü Rusların bu kuzenlerini bağımsızlıklarına kavuşturmak için katakulliye girişmesine kadar sürecek.

Franz'ın arkadaşları hakkındaki düşünceleri ortaya çıkıyor, bu "dekadans" tavırların çiğliğinin farkında, onların sığ ve değersiz olduğunu düşünüyor. Onlardan kopması mümkün olmadığı için bu çarpık ilişkiyi sürdürüyor, Elizabeth'e duyduğu aşk konusunda kendisini suçlamalarından korksa da yapacak bir şey yok. Kutsal ilkelere karşı gönül işleri. Monarşinin aşk karşısında söyleyecek bir sözü yok.

Yahudiler. Kuzenin arkadaşı Manes Reisiger'in ziyareti sayesinde o zamanlar pozitif antisemitizmin asiller arasında benimsendiğini öğreniyoruz. Bu adam oğlunun konservatuvara alınması "gerektiğini" söyler, Franz bu kendinden emin tavrın hayranı olur ve bir arkadaşını devreye sokarak oğlanı istediği okula yollatır. Bu devreye sokulan burnu büyük arkadaş, Reisiger'in dobra davranışlarını görür ve adama karşı büyük bir saygı duyar, Polonyalı Yahudilerin teşekkür etmeyi bilmediğini, dünyanın ayaklarının altına serilmesi gerektiğini düşündüklerini falan söyler. Sanki kendine ait bir topluluktur Yahudiler, üzerinde tasarrufu var gibidir. İmparatorluğun yıkılması için bu çocuğun okuldan ayrılıp komünizm propagandası yaptığı zamanları da görecektir, çekecekleri acı çok. "Tanrıyı hissetmediğimiz için ölümü de hissetmezdik." (s. 31) Pek bir şey hissettikleri söylenemez, savaşa da böyle bir kaygısızlıkla gidiyorlar ama Franz ölümden korktuğunu itiraf ediyor, görünürde olmasa da içinde hâlâ uğruna savaşılacak bir şeylerin inancı var. Savaşın başlamasıyla birlikte özel hayatın kamunun bir sembolü haline geldiğini, böylece tehlikede olmasına rağmen özgür olduğunu söylüyor. Savaş bir amaç veriyor ve onu mutlu ediyor, asilliği gösterecek bir eylem. Diğeri de evlilik; ölümden korktuğu için Elizabeth'in babasının da onayını alarak kızla evleniyor. Ölümün korkunçluğu bir nebze azalmıştır böylece, yirmilerinin başındaki insanlar savaşa, evliliğe, yaşamlarını değiştirecek böylesi büyük atılımlar yaşamın ta kendisi olarak görülür. Bu coşkuyla birlikte Franz, kuzeni ve kuzeninin arkadaşı olan Yahudiyle birlikte savaşmak istediğini söyleyip arkadaşlarından ayrılır, "vals yapan arkadaşlar" birlikte savaşılacak insanlar olmaktan çıkmıştır artık, özgürlük bu ayrıcalığı sağlar.

Savaşın öncesindeki birkaç şeyi de söylemem lazım; Elizabeth eşini savaşa gönderdiği an ondan ayrılır, ölümün soğuk yüzünü öylesi yakınında hissetmek onun için her şeyi değiştirmiştir. Franz'ın aşkıyla birlikte kendisini büyüten ve cepheye doğru yola çıkmadan önce yanına gelen hizmetçisi Jacques da son nefesini verir, yıkılmak üzere olan bir imparatorluk gibi.

Savaş... Franz ülkesinin zayıflığını görür, esir düşer, Sibirya'ya gönderilir ve o çok sevdiği kuzeniyle, kuzeninin ait olduğu sınıfla kendisi arasındaki farkı görüp ondan uzaklaşır. Vatanını da kaybetmiş olur böylece; monarşinin birleştiriciliğinin hayali yıkılır. "Benim kuşağım lanetli bir kuşaktı." (s. 86) İnandığı değerlerin bir bir yıkıldığını esirlikten kurtulup memleketine döndüğü zaman görecektir. Eşiyle olan ilişkisi yıkılır, annesinin ölümüne şahit olur, oturdukları ev pansiyona döner, ekonomik anlamda yolun sonu görünür. Elinde hiçbir şey kalmaz, en son kahraman atasının mezarı başında huzur bulmak ister ve "İmparator çok yaşa!" diye bağırır ama oradaki rahip tarafından hemen susturulur. Alman halk hükümeti kurulmuştur, imparatorlar mezarlıkta zincirlenmiştir. Franz, halk hükümetinden şunu anlar: "Sanki sevdiğim kadın, çocuk yapmak için bana asla ihtiyacı olmadığını, bunu kendi başına da yapabileceğini, hatta yapması gerektiğini söylüyordu." (s. 144) Gücü kaybeden, kitlelerin üzerindeki tahakkümünü yitiren herkesin düşüncesi.

Tarih bilgisi gerekir, biraz araştırmanın ardından okursanız daha iyi olur. Bir de can sıkıcı boyutta olmasa da hatalar vardı, "nüfuz" yerine "nüfus" yazılmış falan. Fiil çatısından kaynaklı anlatım bozukluğu falan. Neyse, Joseph Roth gerçekten iyi yazar, bu da iyi bir roman.

20 Temmuz 2017 Perşembe

Ryūnosuke Akutagava - Raşōmon ve Diğer Öyküler

Ghost Dog getirmedi beni buraya ama güzel bir rastlantı oldu, izlemenizi tavsiye ederim. Jarmusch'tan ne varsa izleyin hatta.

X Japan öncesinde (çizgi) filmlerde gördüğüm kadarıyla severdim adamları, sonrasında hasbelkader Tengoku to jigoku'yu izledim, amma değişik! Mişima okudum, o da nesi?! Böyle böyle adamların işlerini ciddi ciddi takip etmeye başladım ama baktım referansları anlayamıyorum, yardıma ihtiyacım var, Bozkurt Güvenç'in Japonları anlatan güzel kitabını okudum. Hah! Gelsin Ozu, gitsin Tanizaki derken kaptırdım gittim. Bu müstesna kitabın Bilgi'den çıkmış eski bir baskısını almıştım, yıllardır okunmayı bekliyordu ama Abe ve Oe'yi okuduktan sonra Japon biraderlere kıyak geçip birkaç sıra öne atlattım diğerlerini. Akutagava gibi iyi bir öykücüyle daha uzun süre tanışamayacaktım yoksa.

Çevirmen Oğuz Baykara'nın kitabın sonuna eklediği bir bölüm var, oradan çırpıyorum. Meiji'den itibaren Japonya Batı'nın teknolojik ve toplumsal değerlerini özümsüyor ve modernleşme anlamında büyük bir atılım yapıyor. Olumlu yanları kadar olumsuz yanları da var, mesela kültürel çatışma, o başka mevzu. Neyse, e tabii Çelik de değişiyor ve edebiyat alanında üç akım ortaya çıkıyor: natüralizm, biyografik öykücülük ve estetikçilik. Kültürel değişim çok keskin ve Akutagava, ustası Sōseki'nin aksine biyografik öyküye pek girmeyip daha çok bu akımların ideal bir dengesini tutturmaya çalışarak yazıyor, tabii daha sonra özü de bir kenara atmamak gerektiğine karar verip biyografik işlere de giriyor ama başlangıçta ortaya koyduğu öyküler farklı. Bir konu belirleyip olayların geçeceği zamanı da Japon tarihinden ödünç alarak veya günceli inceleyerek buluyor, formül bu. Sonraları Tanizaki ile girdiği bir münakaşada temasızlığı savunuyor ve yaşamının son yıllarında temasız öyküler yazıyor. O da bir müntehir; anne tarafından gelen psikolojik problemlerle boğuşuyor ve uyuşturucuyla dindirdiği acısına daha fazla dayanamıyor, otuzlu yaşlarında intihar ediyor. Edebiyat dünyasında en iyi olmak yönündeki saplantılı isteği, adı ne kadar büyürse büyüsün hep küçük kalacağı mevhumu yüzünden sonunu getiriyor. Son derece üzücü, adamın inanılmaz bir hayal gücü var ve yazacağı onca öyküyü terk etmiş, yetmemiş, bir de bu dünyayı terk etmiş.

Raşōmon: Kurosava filmini de yönetmiş bunun, izlemek şart.

Raşōmon bir anıt, Kyoto felaketlerle kasılıp kavrulana kadar şehrin en güzel mabetlerinden biriydi ama şimdi yıkıntıya dönmüş durumda. Altında bir adam yağmurun dinmesini bekliyor, sonra açlıkla boğuşmasına devam edecek ama arkasındaki kulede gördüğü ışık aklını başından alıyor. Etraftaki cesetlerden yükselen kokuların içinde yürüyor, bakıyor ki yaşlıca bir kadın, cesetlerin saçlarını koparıyor. Adam kadına ne yaptığını soruyor, kadın saçları peruk yapıp sattığını, yaptığının iğrenç bir iş olmadığını, yatanların çoğunun günahkar olduğunu söylüyor. Açlıktan ölmemek için ölülerden faydalanılabilirse, bu hırsızlık değilse canlılardan yürütmek de değildir diyen hizmetçi, kadını bir tekmede yere yıkar ve nesi varsa alıp gider.

Ahlakın nerede başlayıp nerede bittiğiyle ilgilidir, Akutagava'nın ismini duyuran öyküdür. Sōseki bu öyküyü okuduktan sonra övgü dolu bir yazı yazıyor ve genç yazarın elinden tutmuş oluyor.

Burun: Bilmiyorum Pirandello okumuş mudur yazar ama okuduğu onca Batılı yazarın içinde Pirandello'nun olmasını da istedim bu öyküsünü okuduktan sonra. Benzer bir yabancılaşma gördüm.

Rahip Naygu'nun dev bir burnu var, adam alay konusu oluyor. Acı dolu ayrıntılar falan; adamın yemek yiyemeyişi, bilmem ne. Müritlerinden birinin tedavisiyle burnu düşüyor ve yerinde katlanılabilir büyüklükte bir burun beliriyor. Dertler bitmiyor tabii; bu kez yeni burunla daha çok dalga geçiliyor ve eski burnunu özlüyor adam, hatta müridine ağır beddualar ediyor. En sonunda eski burnu yerine geliyor da kurtuluyor. Komşunun bahçesinin her zaman daha yeşil olmasını geçtim, eski burun yeni burundan iyidir, kişinin kendinde bahçeler vardır diyorum ve bitiriyorum.

Sōseki bu öyküyü okuduktan sonra övgü dolu bir yazı yazıyor ve genç yazarın elinden tutmuş oluyor, ne güzel.

Mendil: Buşido felsefesiyle Batılı değerlerin uyuşmazlığını anlatır. Profesör Hasegava, hukuk alanındaki çalışmalarının yanında dramaturjiyle de ilgilenir ve Strindberg'in mühim bir kitabını okur. O sırada bir öğrencisinin annesi gelir, oğlunun öldüğünü söyler ve bunları yaparken son derece ruhsuzdur. Tiyatroyu çok seven oğlandan geçmiş bir olay; anne duygularını belli etmeyecek kadar iyi bir oyuncudur ama elindeki mendil paramparça olmuştur. Hasegava bu hadise üzerinde düşünür, biz de çatışmayı görürüz.

Örümcek İpi: Budizm kokulu bir Hristiyanlık yansımasıdır. Kandata denen cehennemliğe Buda tarafından bir örümcek ipi ihsan edilir, Kanata affedilmenin sevinciyle ipe asılıp cennete doğru tırmanmaya başlar ama aşağı baktığı zaman başka günahkarların da ipe tırmanmakta olduğunu görür. Onların yukarı çıkmasını istemez, tam o sırada ip kopar. Başkalarının kurtuluşu bireysel kurtuluşa zarar vermez yani. Başkaları da kurtulsun. Bu ne bencillik? Bak gördün mü, poponun üstüne düştün sonunda. Pis herif.

Cehennem Tablosu: Akutagava için iyi bir kurgu -Baudelaire'nin bir dizesi vs.- gerçekten daha kalıcı. Kusursuz bir sanat eseri sonsuzluğun kapısını aralar, insan hiçbir şeydir. Bu açıdan bakmak lazım, böylece kendi deliliğini de anlayabiliriz.

Lovecraft'in Pickman'in Modeli öyküsüyle paralel okunabilir.

Horikava Efendi, emrindeki Yoşihide'nin yaptığı resimlere hayrandır. Adam son derece aksi, gudubet bir heriftir ve herkese kök söktürür ama kızına karşı sonsuz bir sevgisi vardır, Horikava kızı sarayına alınca Yoşihide türlü türlü oyunlarla kızını geri almaya çalışır ama efendisini ikna edemez. Neyse, bu ressam gördüğü şeyleri müthiş çizmekte, göremediklerini de çizmekte ama kusursuzluklarından emin olamamaktadır. Bu yüzden resmini çizmek için yılanları çömezlerine saldırtıyor, kuşları birilerine salıyor falan, acayip işler. En son, Horikava'dan yanan bir araba ve arabanın içinde yanan bir kız istiyor. Gerisi malum. Adam ölüyor ve gömülüyor, bir süre sonra mezarı sıradan bir toprak yığınına dönüşüyor ama yaptığı resim ilelebet payidar kalıyor.

Mandalinalar: Çok hoş. Trende anlatıcının hor gördüğü köylü kızı, pencereden kardeşlerine mandalina atar. Anlatıcının o zamana kadar taşıdığı bütün sıkıntılar yok olur, dünya daha güzel olur, çayır olur, çimen olur.

Balo, Çinli İsa ve birkaç öykü daha var, hepsi çok başarılı.

İyidir, bir şans verin bence.

17 Temmuz 2017 Pazartesi

J. G. Ballard - Beton Ada

İnsanın içindeki boşluğa gömülmesi ve kurtulma/kurtulmama isteği üzerinden dönen iki muhteşem romandan biri bu, diğeri Kumların Kadını. Kumlar bir müddet dursun, metal ve beton karışımı dünyaya bir bakalım.

Ballard yakışıklı arabaları çarpıştırıp erotizmle birleştirdiğinden beri yanmaları, ezilmeleri, otoparklarda yığın halinde durmaları gibi pek çok mevzuya dikkat eder oldum. Sınıfsal ayrışmanın göstergeleri her yerdeydi; evlerini yakan bankacıların pılı pırtıyı tıktıkları araçlarını yeni evler olarak görmek mümkündü, gökdelenlerin uçsuz bucaksız otoparklarında lüks araçların konduğu kısma fırlatılan çöpler alt sınıfın araçlarından doğan bir öfke dalgası olarak görülebilirdi. Yaşayan demir yığınları; öldürebilirler, boşaltabilirler, herkese ve her keseye uygun neşe kaynakları olarak yaşama renk katarlar. O kadar güzel bir şey ki inmek istemezsiniz, bazen de istersiniz ama inemezsiniz, kafanızı hava yastığında bırakmanız gerekir veya bacaklarınızla münasebet kuran metal yığınının kırdığı kemikleriniz öyle iyi olduklarını, hareket etmeye pek niyetli olmadıklarını söylerler. Olur böyle şeyler, aldırmayın.

Ballard cephesinde yeni bir şey var ve yok. Uygarlığın nimetlerinden sıyrılıp ilkel doğaya dönemeyecek olan insan, tamam. Dönmeye çalışıp başarısız olan insan, tamam. Aslında dönmek istemediğini fark eden insan, o da tamam. Tam tersi de geçerli; yaşamını çağın nimetleriyle donatmış insan, bunlardan bir anlığına kurtulduğunda hepsini geri almaya çalışır, tamam. Başarısız olur, bu da tamam. Başarısızlığının ardında kendi isteksizliği vardır, uğrunda mücadele edilecek bir şeylere kavuştuğunu hissederek kendini yeniden biçimlendirir ve eski yaşamını siler ama bunun farkına varmaz, tamam. Her türlü tamam. Bu kez otoyolların arasındaki ölü bir alana Jaguar'ıyla güzel bir dalış yapan Robert Maitland'ın kendi insanlığıyla mücadelesini göreceğiz, yeni olan bu. Bildiği dünyadan birkaç metre ötede yabancı bir dünyaya hapsolup kurtulmaya çalış(may)an Maitland'ın maceraları, hayatta kalma çabası. King'in kayalık bir adaya düşüp hayatta kalmak için bedenini parça parça keserek yiyen doktorunu hatırlayın. Peru'da mıydı, düşen uçaktan sağ kurtulup arkadaşlarını yiyen insanları hatırlayın. Burada pek gore iş yok, kapana kısılmışlık daha baskın ama bilinçli bir tercih olabileceğini daha en baştan görüyoruz.

1973. Zengin bir mimar olan Maitland üç günlük bir konferanstan dönerken Helen Fairfax'le geçirdiği hafta sonunu düşünüyor, altındaki canavar yoldan çıkınca otobandan yüksek banketlerin arasında kalan bir adaya düşüyor. Hafif yaralı. Araç hurdaya çıkacak ölçüde zarar görüyor. Banketler yüzünden görülme şansı az, yaraları ve doğanın direnmesiyle kurtuluş yolu bulamıyor. Kendi yaşamından kurtulmak istediği için kazayı yapmış olabileceğini düşünüyor ilk anlarda; eşinin yanına döndüğü için hafif bir ikiyüzlülükle mücadele ederken gözüne çarpan yeşilliğe bilerek girmiş olabilir. Bu noktada pek bir malumatımız yok. Bagajındaki birkaç şişe şarabı içmeye başlıyor, adaya atılmış yiyeceklerden tırtıklıyor, motordan elde ettiği suyu içiyor ve görülme çabaları sonuç verdiğinde kendisine bakıp gaza basan sürücülere küfrediyor. "Gece ışığında aydınlanan beton yollara baktığında bütün bu sürücülerden ve onların araçlarından ne kadar nefret ettiğini fark etti." (s. 19) Kendisi de onlardan biriydi, kendisi gibi insanların inşa ettiği betonarme sistemlerin arasında hapsoldu, kendisinden tiksiniyor. Toplum tarafından biçimlendirilmiş yaşamından tiksindiğini söylemek daha doğru olur; kurtulamayacağını anladığı zamanlarda eşi Catherine ve oğlundan uzakta olmanın büyük bir nimet olduğunu ve hayatının en mutlu anlarını yalnız başınayken yaşadığını düşünüyor. Çocukluğunu mitleştirmesi, ofisindeki fotoğrafta gülümseyen çocuğun oğlu değil, kendisi olması uygarlık çöplüğünden ne kadar bıktığını gösteriyor. Evliliğini fiyasko olarak gören çoğunluğun aksine, iç dünyasına bir kapı araladığı için seviyor Maitland, tabii Catherine de işin içine dahil olmasa daha iyi olacaktı.

Bizim Robinson Crusoe adada bir ayak izinden daha fazlasını bulacak ama öncelikle yaşamından kurtulması veya yaşamını adaya uydurabilmesi gerek. Uzunca bir süre aranmayacak; eşini özgürlüğü konusunda yeterince eğitmiş. Çabalarının da bir yararı yok, hızla geçen araçlardaki sürücülerden gelecek bir yardım yok. Arabasını yakıyor ama dumanlar dikkat bile çekmiyor, bu derece. Uzun otlar kendisini boğmaya çalışıyor, araçları bir işkence aracı olarak görmeye başlıyor. Dönüşüm gerçekleşmiştir; umudunu adayı keşfe çıkacak kadar yitiriyor. Bu sırada geçmişinden de kurtularak annesiyle babasının parçalanmış yaşamlarını, kendi aile yaşamını otobanla özdeşleştiriyor.

Yardım çağrısı için yazdığı harflerin silindiğini görünce adada başkalarının olduğundan da şüpheleniyor, hava saldırısı sığınağına yaklaştığı zaman da Jane Sheppard ve Proctor'la tanışıyor. Proctor eski bir sirk çalışanı, onlu yaşlarında kafasının üstüne düşünce küçük bir çocuktan farksız hale geliyor, kaslı bir amca. Jane'se geçmişinden kurtulmak için oraya gelmiş, ikisi de Maitland'ı günlerce izlemişler. "İkimizin de senin önceden burada yaşamış olabileceğini düşündüğümüzü biliyor musun?" (s. 91) Aralarında oradan ayrılıp ayrılmamaya dair bir çekişme başlıyor, sonrası Kumların Kadını'nın esas adamı ne yaşadıysa o. İktidar mücadelesi, aşağılama ve hayata geçmeyecek kaçış planları. Ballard'ın çekici yanlarından biri, olayları değiştirebilecek yeni etkenleri ansızın ortaya çıkarabilmesi. Şu Ballard'ın ön sözünden:

"İster bir ofis binasında ister bir trafik adasında mahsur kalmış olalım, kendimize eziyet edebilir, güçlü yanlarımızı ve zaaflarımızı sınayabilir, belki de karakterlerimizin hep yok saydığımız yanlarıyla uzlaşabiliriz.

Ve eğer adada yalnız olmadığımızın farkına varırsak, o zaman ilginç ama özellikle tehlikeli türden bir karşılaşma için zemin hazır demektir..." (s. 7)

Sağaltım mekanizması. Bastırılan her türlü duyguyla yüzleşmek yıkıcı olduğu kadar kendimizle özdeşleşebilmek için büyük fırsat. Her an, her yerde ve herkesle gerçekleşebilir.

Güzel. Ballard yine olasılıkları zorlayarak insanı parçalarına ayırıyor ve bize aslında kim olduğumuzu/olabileceğimizi gösteriyor.

16 Temmuz 2017 Pazar

Fred Uhlman - Kavuşmak

Doris Lessing'in Terörist'inde Lenin'den bir alıntı: "Ahlak, devrime dahil edilmelidir." Milyonları ölüme göndermek kolaylaşır böylece, bağlam kolaylıkla göz ardı edilebilir ve her söz her koşula uydurulabilir. Bunu özellikle uygulamaya geçiren adamları da zirvede görürüz, gerçeği eğip bükerler ve yerlerini sağlamlaştırırlar, günümüzde de argumentum ad verecundiam denen nanenin en güzel örnekleriyle karşılaşırız. Ben film izliyordum ama çoğu insan dün gece televizyonlarında denk gelmiştir.

Arka kapakta Bachmann'dan bir alıntı var, faşizmin iki kişinin arasında filiz verdiğine dair. Tahakkümün aktifliğinin yanında pasif bir yönü de vardır; maruz bırakmanın yanında yoksun bırakma. Yaşamlarının belli bölümlerini belli zamanlarda açıp kapayan insanlardan bahsediyorum. Derinlik kazanan bir ilişki böyle bir şeyi -nispeten keyfiyse daha fena- kaldırmıyor. Dünyalar ayrıldığı zaman bir araya gelmeleri zor, çatlaklar kalır. Ayrıklığın ölçüsünde hissizlik büyür, Hans Schwartz'ın ABD yıllarını bir kalemde geçmesini bu hissizliğe bağlıyorum, en iyi arkadaşı Conrad von Hohenfels'ten kaçınılmaz kopuşu büyük yaradır ve yaralar akışa bırakılarak kapatılır. O da akar gibi yaşamış gibi gözüküyor, ta ki son cümleye kadar.

Ahlak devrime dahil edilmeli. Devrimi kazandığı anlamla düşünmemek gerek, büyük değişimler için kullanabiliriz. Almanya değişmek üzere ve iki arkadaş, hatta Uhlman'ın coşkusuna bakarak söylenebilir ki yaşama aynı noktadan bakarak birbiriyle kopamayacak bağlar kuran iki dost bu değişimin orta yerinde kalarak ayrılığın en acı verici biçimini, severek ayrılmayı tadıyor. Kendilerinden başka iyi bir şey yok ve dünyanın üzerlerine yığdığı onca ağırlığın altından kalkamayacaklar. Konradin'in kimliğini belirleyen aile baskısı, bu -bana göre- köhne kurumun diktatörlüğe giden yolda belki de temel basamak olduğunu gösteriyor. Ön sözde Jean d'Ormesson şöyle diyor: "Fred Uhlman'ın kitabında muhteşem ve eşsiz olan, insanın rezilliğinin, aptallığının ve zalimliğinin, izzetinden ve dürüstlüğünden ayrı düşünülemeyeceğini göstermesidir." (s. 11) İkili ilişkilerden toplumun tamamına yayabiliriz bu düşünceyi. Aynı şekilde boyun eğmeyi de araya sıkıştırabiliriz; Konradin Hans'ın evine ilk kez geldiğinde Hans'ın babasının davranışları mesafeyi belirler, Konradin'in karşısında topuklarını birbirine vurarak selam vermesi ve çocuğun tarihe mal olmuş atalarına gösterilen abartılı saygı sınıfsal bir ayrımı ortaya koyar. Hans bu duruma düştüğünü ilk kez gördüğü babasından utanır ve babasının davranışlarına bir anlam veremez. Konradin bir dost olarak oradadır, yaltaklanma derecesinde saygı duyulacak bir soylu olarak değil. Dostluğun saf doğası yara alır, dünyevi işler araya girer ve Hans'ı da zehirlemeye başlar. Çocuk kendi ailesinin de soylu olduğunu, en azından Württemberg'in tarihinde önemli bir yeri olduğunu düşünerek statü eşitlemeye girişir. Bu sadece bir örnek ama hikâyeye gireyim biraz.

Hans on altı yaşında, koleksiyon yapan ve edebiyatla ilgilenen bir çocuk. Durağan bir hayatı var, sınıfa yeni bir öğrenci gelene kadar derslere pek ilgi duymuyor, kurduğu dünyada yaşıyor. 1932, Hitler'in palazlanmaya başladığı yıllar, genel seçimleri o yıl kaybetse de kısa bir süre sonra bu etkileyici ve garip adamın rehberliğinde toplumsal bir cinnet ortaya çıkacak ama tehlike pek o kadar yakın değil. Sınıf kırk kişi, on yıl içinde Rus bozkırlarında ve Alameyn çöllerinde ölecek çocukların sırtlarını görüyor Hans. O sırada sınıfa yeni çocuk, Konradin giriyor ve ilgi kaynağı oluyor, ailesi çok ünlü ve saygı duyulan bir aile. Kliklerin çocuğa yanaşmaları hüsranla sonuçlanıyor, seçkin çocukların şaşıracağı bir şekilde Hans'a yanaşıyor Konradin. Hans'ın babası Yahudi bir doktor, dedeler haham, bu altın saçlı çocukla konuşmaya çekiniyor Hans, arada büyük bir uçurum olduğunu düşünüyor ama Konradin için bu pek önemli değil, o da yalnız bir ruh. Hans, Konradin'in ilgisini çekebilmek için derslerde büyük bir başarı göstermeye başlıyor ve Goethe, Schiller gibi mühim adamlar hakkındaki bilgisini derinleştiriyor. Sonuç olarak konuşmaya başlıyorlar ama Hans hâlâ çekiniyor, Yahudiyle takılmaması gerektiği konusunda Konradin'in uyarıldığını düşünüyor. Bu Yahudi-Hristiyan davası bitecek gibi değil; Yahudilerin suçluluk duygusuyla Hristiyan cengaverlerin peygamber kaynaklı intikam duygusu birleşince pek güzel manzaralar çıkmadı ortaya, ne biçim kan döküldü, dökülmeye de devam edecek. Dinlerin belli açılardan rezalet olduğunu düşünüyorum ama insan çok daha kötü. Meh, yapabileceğimizin en iyisi bu.

Konradin'le Hans Hölderlin okuyorlar, yorumluyorlar, başka birçok şair üzerinde kafa patlatıyorlar, uzayın ve yaşamın ne olduğu üzerine düşünüyorlar, sorular soruyorlar. "Bu sorular, Hitler ve Mussolini gibi geçici ve anlamsız kişilerin varlığından çok daha önemli, gerçek ve ebedi anlamı olan sorular gibi geliyordu bize." (s. 41) İş Tanrı mevzusuna gelince Hans'ın çekilen onca acıya karşı Tanrı'nın sessiz kalmasını kabullenemediği, Tanrı'nın hiç var olmadığı ya da insanları sallamadığı yönündeki fikirlerine Konradin'in cevabı biat oluyor. Bu sorular tarih boyunca soruldu ve cevapları çok bilge kişiler tarafından verildi. "Biz de onların bilgeliğinin bizden üstün olduğunu kabul etmeli ve tevazuyla itaat etmeliydik." (s. 45) Düşünceye ket vurulmasına geliyoruz bu kez; fallacy denen herzeler yüzünden mantığa dayalı argümanlar yine mantık dışı biçimlerle doğruluktan sapabilir, hatta bu yanlışların peşinden milyonlarca insan gidebilir, hatta bu insanlar birbirlerini öldürebilir. Bir milyon ölü için acı çekilemez, bu sorumluluktan kurtulmak da kolay. Her neyse, Konradin boyun eğicidir ve bir din aliminden öğrendiği cevabı tekrarlar. İyilik ve kötülük vardır, iyiliğin değerinin bilinmesi için kötü şeylerin varlığı kabul edilebilir. Konradin birkaç yıl sonra başlayacak deliliğe zihnen hazırdır.

Hans'ın babası agnostik, annesi de babasıyla uyumlu, bu yüzden çocuğun dini bir yükümlülüğü yok ve özgürce düşünebiliyor. Konradin için işler bu kadar kolay değil; Hans'ın evine her hafta gitmesine rağmen kendi evine davet edemiyor arkadaşını. Hans'ın içine dert oluyor bu, madem o kadar yakınlar, neden eve davet edilmiyor? Konradin her şeyin farkında tabii ama aile ve çevre faktörü yüzünden Hans uzunca bir süre Konradin'in evine giremiyor, girdiğindeyse evde anne ve baba yok. Üstü kapalı, konuşulmayan bir sıkıntı bu ama dert etmiyorlar, arkadaşlıklarına devam ediyorlar, ta ki konser gecesine kadar. Bildiğimiz hikâye; Konradin Hans'ı önce görmezden gelir, sonra şöyle bir selam verip annesiyle babasının yanında bir rockstar gibi yürüyüp gider. Ertesi gün Hans ne ayak olduğunu sorar, arada kalmanın stresinden kafayı yemesine ramak kalan zavallı Konradin olduğu gibi konuşur. Annesi Yahudilerden iğrenmektedir ve Yahudi çocuğunu evde görmek istemez, Konradin'in her türlü olumlu girişimini, Hans'ı öven sözünü bertaraf eder.

Araları bozulur, Hitler diktası ağırlığını koyar ve sokaklarda Yahudilere karşı bir nefret dalgası doğar, sınıfındaki çocuklar Hans'ı dışlar ve dövmeye çalışır, ülkeden defolup gitmesini söylerler. Öğretmenleri duruma güler ve bu defolup gitmenin dostça bir tavsiye olarak görülmesini isterler. Hans'ın babası gitmeyi bir an bile düşünmez, atalarının birlikte doğup büyüdüğü bu insanların elbet bu çılgınlıktan kurtulacağını düşünür, sonuçta o da Yahudi olarak değil, Alman olarak görmektedir kendisini. Etraflarındaki Yahudiler yavaş yavaş arazi olur ama onlar kalır, ta ki sınıftaki arbedeye kadar. Baba, Hans'ı ABD'ye yollar, geçici bir süreliğine, durumlar toparlanana kadar. Gitmeden önce iki mektup alır Hans; biri Konradin'den, biri sınıftaki zorbalardan. Zorbalarınki şöyle başlıyor: "Küçük Yahudi - sana veda ediyoruz / İshak ve Musa'ya cehennemde katılasın" (s. 92) Konradin'inki daha acı; Hitler'in Aryan yükselişini başlattığını ve Yeni Almanya'nın eskisinden çok daha iyi olacağını söyler. Tanıdık geliyor mu bir yerden? Sonrasında bir veya iki yıl Yeni Almanya'da Hans'a yer olmayacağını ama sonrasında geri dönmemesi için hiçbir neden olmadığını söylüyor.

Şu filmi izlemenizi tavsiye ederim. Hayatımda izlediğim en korkunç filmdir. Filmin adının altında mevzu birkaç kelimeyle anlatılıyor ama yetmez, böyle korkunç bir uygulamanın nasıl kabul edildiğini görmek lazım. Konradin'i burada, içinde hâlâ bir parça iyilik kalmış adamlara benzetiyorum. Öngörüleri örselenmiş adamlar bunlar, sadece görmek istemedikleri için oradalar ya da. Konradin on altı yaşında bir çocuk, suçlanabileceği pek bir şey yok ama bu ortada bir suç olmadığı anlamına gelmiyor.

Hans ABD'de Harvard'a girip hukuk okuyor ve belli bir ölçüde maddi refaha kavuşuyor. Tek bir isteği var; şiir kitabı yazmak ama yazamıyor ve başarısız bir insan olduğuna inanıyor. Sub specie aeterniatis, sonsuzluğun bakışı altında istisnasız herkes bir hayal kırıklığı. Kimileri bununla baş edebilir, bunu özümseyerek yaşamına devam eder ama Hans'ın anne ve babası için iş bu şekilde yürümüyor ne yazık ki. Bir gün muayenehanesine Yahudilerin ne kadar aşağılık olduğuna dair bir yazı asılıyor, adam da eve gidip subay üniformasını, madalyalarını takıp geliyor, yazıyı asan Nazi'nin yanında duruyor. Kimse bir şey diyemiyor, Nazi'yi yuhalayarak kovuyorlar. Birkaç gün sonra baba gazı açıyor ve ölüyorlar. Bu kadar. İyi ki sonra olanları görmüyorlar, Hans'a koca bir geçmişi unutturan şeyleri.

Sonuna hiç değinmiyorum, kalpte bulanık sudur. Tavsiye ediyorum, okunmalıdır, bu kadar ayrıştırılmışken bu hikâyenin pek uzağında değiliz.

12 Temmuz 2017 Çarşamba

Arkadi & Boris Strugatski - Tanrı Olmak Zor İş

Scheler, Hınç. Platon'a göre insan Tanrı olsaydı sevmezdi. Varlığın en mükemmel biçiminin böyle şeylere "ihtiyacı" olmaz. Aristoteles'e göre de Tanrı "seveni harekete geçiren sevilen" olarak görülür. Nesneler harekete geçer, sevilene ulaşmak için çaba gösterip yarışırlar, olimpiyatların ve her türlü politik mücadelenin temelinde bu ulaşma çabası, arzulama vardır. Hristiyanlık bu durumu tersine çevirir, daha aşağı olana duyulan sevgiyi ortaya çıkarır. Düşkünler, pespayeler, kendini feda etme yoluyla sevilirler. Her şey sevgiye layıktır. "Bu yüzden yalnızca pozitif yanlış hareket değil sevme başarısızlığı da bir 'suç'tur. Bu aslında bütün suçluluğun temelinde yatan suçtur." (s. 47) Ressentiment denen nane bu noktada ortaya çıkar; daha iyinin daha kötüye yardımı eksiltici değildir, özgeciliğin fenalığından bahsedebilmek için benliğin kendi değerini bilmemesi gerekir. Yardımlaşmanın zenginlere karşı duyulan hasede dönüşmesi bu bağlamda gerçekleşir. Bireyin kendilik bilgisine sahip olması durumunda bile engellenebileceği birçok yol vardır; toplum, devlet, bir dünya şey.

Anton/Don Rumata'nın Tanrıcılık bunalımlarını incelerken daha iyinin ulaşılabilir konumda olmasını unutmamak gerekiyor ama öncesinde gözlemcilerin rollerinden bahsetmem lazım. Bizimkine benzer şartlarda, insanların yaşadığı başka bir gezegene gözlemci olarak yollanan görevlilerin amacı tarihin kaydını tutmaktır, bu sırada olaylara müdahale etmeleri yasak. Gözlemlenen gezegende Orta Çağ karanlığı hüküm sürüyor, bilim insanları paranoyak yöneticiler yüzünden öldürülüyor. Yanlış anlamadıysam üç bölge var ve bunlar birbiriyle savaş halinde, aralarındaki husumet Dünya tarihindeki olaylarla örtüşen sebeplere sahip. Aziz Mika'nın öldürülmesiyle ortaya çıkan düşmanlık, Akınlar, suikast girişimleri derken bizdeki din savaşlarının, çıkar çatışmalarının yansımalarını görüyoruz. Kaotik, düzeni henüz anlaşılamamış bir yapı. Bizde gelinen son durumda bilgi kayıt altına alınıyor, saklanıyor veya satılıyor, paylaşım yasak. Böyle iş mi olur diyerek bilgiyi bütün insanlığın kullanımına sunmak isteyen genç idealistler devlet tarafından tehdit ediliyor, sindiriliyor veya yok ediliyor. Yanlış bilmiyorsam sosyal bilimlerde böyle bir durum pek yok ama iş teknolojiye doğru kaydıkça denetim mekanizmaları sıkı çalışmaya başlıyor. Denetleme sistemi gezegende mevcut ama bilginin tamamen ortadan kaldırılması yoluyla çalışıyor. Okumayı bilenlerin bile kellesi gidebiliyor, böyle bir despotizm var.

Anton, Pavel ve Anka, bu üçüyle başlıyoruz ve Anton'un Don Rumata kimliğiyle devam ediyoruz. Bu arkadaşların emrinde helikopterler ve çeşitli silahlar var ama acil durumlar haricinde bunları kullanmak yasak. Ne yapıyorlar, soyluların kimliğine bürünerek gözlemliyorlar, bütün olayları bu. Sarayla Boz Milisler arasındaki mücadele ve ittifak, arada ezilen bilginler ve yoksullar, her an ölebilecek olmanın yıldırıcılığı, yakılan kitaplar, kaçak okur yazar avları... Arkanar Krallığı'nın dışındakilerle pek muhatap olmuyoruz, burada gerçekten bir kıyım var. Dünyanın yuvarlak olduğunu söyleyenler darağacına, çarpım tablosunu bilenler darağacına, bilgiye sahip olan herkes darağacına. Tanrıcılık oyunu burada devreye giriyor.

Anton'un hıncının bir hedefi yok. İsrailoğullarının tanrısı felaket saçmada son derece eli açıktı, dedikleri yapılmadığı zaman kafalara taşlar yağdırırdı ve kendince bir adalet anlayışı vardı ama Anton için müdahale etme arzusunun belirli bir hedefi yok. İyiliğin gücünü yıkım yoluyla insanların gözüne sokabilir ama içlerine sokamaz, insanlar o şekilde kurgulanmamıştır. Anton'un sevgisi de bu insanlar için değil, daha iyi bir düzen ve uygarlaşma içindir. Sevgi duyabilme gücüne sahip olsa da görevi ve "kendisinden daha tanrı olanlar" tarafından engellenir, belki de kendi kendini engeller çünkü bir anlamda kendi tarihinin ve atalarının çirkinliğine maruz kalmaktadır. Bir noktadan sonra sadece en iyileri kurtarmaya bakar, nüfuzunu kullanarak bilim adamlarını görevlendirir ve onları tehlike bölgesinden uzaklaştırmaya çalışır. Yahudi bilim adamlarının Almanya'dan kaçırılmalarına benziyor. Bir yandan diğer gözlemciler/tanrılar da kendisini rahatlatmaz, hatta baştaki üç gözlemcinin üç büyük dinin tanrısı olarak sembolize edildiğini düşünüyorum. Anton gördüklerinden son derece rahatsız ve tarihin akışını değiştirmek istiyor, bir diğeri kurbanlar üzerinden oluşan bir sosyal düzene müdahale edilmemesi gerektiğini söylüyor. Aralarındaki çatışmalar da tanrı olmanın zorluğunu gösteriyor, hiçbiri aslında tanrı olmasa da. Kendilerinden önce gelenler daha işlevsel; Dünya'daki koşulları ortaya çıkarmak için aktif olarak görev alıyorlar ve çatışmaları körüklüyorlar. Anton zaten işleyen bir sistemin çarkı olarak kendinde olmayan dişleri de kullanmak istiyor ama böyle bir şansı yok. Başlarda hıncı hedefsizdi ama sonradan insanlara dönüyor, insanlıklarını sorguluyor falan. Şahit olduğu onca barbarlığa karşı akıl sağlığını koruması gerek. En sonunda kendi yaratıcılarını eleştirip deneyi bu insanların üzerinde değil, gözlemciler üzerinde yaptıklarını söylüyor. Gözlemcileri gözlemleyenler... Sevgisi yavaş yavaş yok olduğu zaman suçluluk duygusu artıyor ve görev tanımının dışına çıkarak risk alıyor, çatışmalara katılıp yakalanıyor ama kendisinde görülenden çok daha fazlasının olduğunu sezenler tarafından serbest bırakılıyor. Sevgisi yok oluyor dedim ama doğru değil; küçülttüğü duygularını tek bir insana, tek bir kadına yönelterek insanlığını/tanrılığını unutmamaya çalışıyor. Sevgi varsa suçluluk katlanılabilir hale gelir.

Anlatıya çok girmedim, dünyamızla kurulan bir iki bağlantıyı yazıp bitiriyorum. Anton'un Shakespeare'den dizeler sıkıştırması güzel. Bunun yanında tarih yazıcılığının sadece güçlülerin tekelinde olduğunun Arkanar'da gerçekleşen olaylar çerçevesinde anlatılması da güzel. Budah nam bir bilginin insanoğlu hakkındaki tespitleri de başarılı. "İnsanlar bir birlik olmak istediklerinde kaçınılmaz olarak bir piramit formunda birbirlerine sarılmalıdırlar." (s. 199) Sınıfsal yapıların çıkış noktası. Asıl dikkatimi çeken nokta şu oldu; Budah'la Anton arasında tanrının insanlar için ideal düzen yaratıp yaratamayacağıyla ilgili bir diyalog vardır, konuşmalarda insanın üretim/tüketim bilinci yüzünden tanrının belirgin olmayan dokunuşlarının pek bir işe yaramayacağı anlatılır. Her bir dokunuşun insan tarafından nötralize edileceği, hatta negatif bir sonuca varacağı çıkar, bunun engellenmesi için belki de Tarım Devrimi'ne kadar geri gidilmesi, bir şeylerin farklı yapılması gerekir ama Anton eğer tanrı olsaydı bile bunu yapamayacağını söyler. Hah, kitabın sonunda kardeşlerden biri, kitabın yazıldığı dönemde Kruşçev'in sanatçılar üzerinde kurduğu insanlık dışı baskıyı anlatıyor ve yine de Sovyet Rusya'dan umudunu kesmediğini sezdiriyor. Neden? Kendi kurgularında Anton başarısızlığa -kendi açısından- uğramış ve görevi bırakmışken Sovyet Rusya'dan nasıl bir ilerleme bekleniyordu, kurguyla gerçek arasında bu ölçüde bir benzerlik varken? Belki de gerçeğin kurgudan daha güçlü olduğunu ve her şeyin iyiye gideceğini umdu kardeşler, bilemiyorum.

Başka... Hikâyenin başta eğlenceli bir macera olması amaçlanırken dönemin politik çalkantılarında hedefinden şaştığını öğreniyoruz, daha iyi olmuş bence. Adamlar kitabın basılacağını da hiç sanmıyorlarmış, alttan alta ağır bir şekilde eleştirilen iktidardan sille beklemişler ama kitap basılmış. Galip Tekin'i anacağım, 1980'lerde paşaların oluruyla çıkan dergilerde cuntayı topa tutmak için bilim kurguyu kullandığını söylemiş bir röportajında. Benzer bir durum sanırım.

Tanrı olmak zor, olamamak daha zor. Biraderlerden büyük bir roman.

11 Temmuz 2017 Salı

Roger Vailland - Leyla ya da "Açgözlü Genç Kızlar"

Vailland'un kitaplarını Bilgi basmış. Hepsini almıştım ama okumak için zamanım olmadı. Bu kitaba kıyak geçtim, ilginç bir konusu var. 1932'nin İstanbul'u, cumhuriyetin çocukluk yılları ve dönemin burjuva yaşantısı 25 yaşındaki Vailland'un araştırmasının çerçevesini oluşturuyor. O sıralarda pek de sevmediği gazetecilikle uğraşan yazar için yeni bir dünya bu; Batı'nın yerleşik bürokrasisine, yenilikten uzak yaşamına bir alternatif. Batılılaşma çabasındaki bir ülkenin fotoğrafları birkaç bölümde inceleniyor; mimarisinden insanına, hemen her açıdan. Çevirmen Feridun Aksın, ön sözde metnin röportajdan daha farklı bir şey, kurmacanın da işin içine girmesiyle ortaya çıkanın bir nevi novella olduğunu söylüyor. Anlatıcının kendini merkeze oturttuğu bir kısa roman bu, modernleşme çabalarının tam göbeğinde bir Türkiye manzarası. Leyla'yı ve neslini de unutmamak lazım tabii.

Peyami Safa, Sözde Kızlar'ı 1922'de tefrika ettiriyor, aradaki 10 yıllık zaman zarfında manzara pek değişmiyor. Safa'nın köksüzlüğe getirdiği eleştiriler Vailland'da da ortaya çıkıyor ve hanımların uçarılığı alaycı bir gözle değerlendiriliyor. Burjuvazinin tüketim toplumuna evrildiği noktada erdem de tüketiliyor, eleştirilen nokta bu. Aksın, Vailland'ın "özgür kadınlarını" ele aldığı bölümde Leyla'nın önemli bir yeri olduğunu, yazarın romanlarında bu portrenin taslaklıktan çıkıp karakter olarak yer aldığını söylüyor, pek bir malumatım yok.

Constantinople'a giden bir uçak, anlatıcıyla Leyla karşılaşırlar. Vailland, Parisli bir kız için Paris'i bırakmanın çok zor olacağını söyler, kızı Parisli sanır. Leyla Türk olduğunu söyler, babası Kemalist hükümetin hizmetinde bir mimardır, annesi Pera'nın en tanınmış modistidir. Kendisini anlatmaya başlar bu noktadan sonra, Sorbonne'da okuması için Fransa'ya gönderilir ama o avarelik eder. Gerçi sadece avarelik değil olayı, Arapça dahil olmak üzere bir dünya dil öğrenir. Çocukluğu da eğlenceli geçmiştir, Kandilli'de "Jean Cocteau'nun Müthiş Çocuklar'ına benzeyen arkadaşlarıyla" aylaklık eder. Aile işleri biraz karışık; Ichtar Bey nam biri babasıdır, devletin önemli bir kademesinde çalışmaktadır. Annesinin başka bir adamla ilişkisinden olan Leyla, Ichtar Bey'le annesinin boşanmalarından sonra adamın yanında yaşar ve üvey annesinin baskılarıyla evden uzaklaştırılır, Paris macerası böyle başlıyor. İlk cinsel deneyimi Ichtar Bey'in ressam bir arkadaşıyla, on üç yaşındayken. Sonra sevgilileri oluyor falan, onların maddi yardımlarıyla kitap almaya devam ediyor. "Klâsiklerden başka şeyler de okuyordum. Kısa zamanda sembolistlerin ve bizde bütün orospuların ezbere bildiği Baudelaire'in ötesine geçmiştim." (s. 24) Hegel, Marx, Nietzsche, Bergson, Lenin, ardı arkası kesilmiyor. Kendini iyi yetiştirmiş bir kız Leyla, yaşamının tam olarak farkında olduğunu söyleyebiliriz. Bir ara Vailland'a peçe takmamasıyla ilgili bir merakının olup olmadığını soruyor, alaylı bir biçimde. Eh, bugün bile deveye binip binmediğimiz soruluyor.

İstanbul'un sokakları... Galata ve Pera'da kadınlar çarşaf giymiyor, dolgun ve semizler. Haliç'te kara çarşaflı kadınlar, yangınların kül ettiği sokaklarda oturuyorlar. "Yıkıntı görmüş bir kente benziyor İstanbul, yıkılıp harap olmuş, sonra yıkıntılar kaldırılmadan, ellerine geçen en yakın malzemeler kullanılarak yarı yarıya yeniden kurulmuş bir kente." (s. 29) Oryantalist kafa kendini belli belirsiz sezdiriyor. Neyse, bir de gece vakti çıkarılan rezaletler var. Mühendisi, avukatı falan mekanlarda eğlenip arıza çıkartıyorlar, silahlar patlıyor ve iktidarda tanıdıklar olduğu için yırtıyorlar, ballandıra ballandıra anlatıyorlar bu durumu.

Gece kulüplerindeki Macar ve Viyanalı kızlardan bahsediliyor, yanlış hatırlamıyorsam Ahmet Adnan Saygun'un eşi piyanist Nilüfer Saygun da bir turne kapsamında ülkemize geliyor ve ünlü besteciyle tanışıp evleniyor. Sonrası bir gölge kadın hikâyesi, Gölgenin Kadınları'nda okunabilir.

Başka bir bölümde Boğaz kıyısında bir yalıda verilen davet var. Rengârenk bir ortam; Müslüman bir öğrenci sürgün bir Rus sarışınıyla resim üstüne konuşuyor, kimileri hükümetin müzik politikalarını eleştiriyor, Maurois'nın son romanı üzerine konuşuluyor falan. "Bu insanlar kuşkusuz pek zengin değillerdi, ama yaşamını sürdürme diye bir sorunları da yoktu herhalde. Kendilerini dostlar arasında hissediyorlardı. Buradaki hava bana, geçen yüzyıl sonlarında Fransa'nın taşralarındaki şatolarda geçen yaşamı anımsattı." (s. 37) Aynı ortamda Leyla çalan müziğin etkisiyle kalçalarını kıvırmaya, oryantal yapmaya başlıyor. Vailland'un görüşü: "Oyunları son derece yalın ve özentisiz olan Türkler için böyle yalnızca göbeğin ve memelerin titreştiği ve yalnızca duyuları uyarmak için yapılan bu Suriye dansından daha utanç verici bir şey olamazdı. Öte yandan fokstrot ve tangodan başka dans yapmayan Türkler içinse daha büyük bir skandaldı bu." (s. 38) İlginç. Leyla dansını bitirdikten sonra kalabalığa bakıp hepsinden iğrendiğini, Mustafa Kemal'in bunların hepsini asmadığı için hata yaptığını söylüyor. Bu daha da ilginç.

Buradan sonra önemli noktaları verip bitiriyorum. Yalova'ya gidiyor Vailland, Atatürk de orada. Siroz teşhisinin koyulduğu zaman muhtemelen. Atatürk'ün yanına gidemiyor ama karizmasından etkileniyor. Orada ettiği sohbetlerden bürokrasiyle ilgili bombastik bilgiler ediniyor. Misal maliye müfettişliği. Müfettişler usulsüzlük gördükleri zaman üstlerine bildirmiyorlar, anlaşarak görmezden geliyorlar. Misal 700 Lira alıp kapıyorlar mevzuyu. Ceza normalde 10000 TL, bunun onda birini mükafat olarak müfettiş alacak ama işler böyle yürümüyor, hükümet ödeme yapmıyormuş çünkü. Bir de eski harflerle basılan bir metnin uyandırdığı infial var, şöyle: "GERİ KAFALILAR! ESKİ HARFLERLE YENİ BİR YASA!!" Değerlendirmesine girmeyeceğim, kenarda dursun.

Semiha Ahmed de önemli bir figür. Kendisini yetiştirmesine yetiştirmiş ama kanını emeceği bir sülük arıyor, bütün enerjisini buna ayırmış. Vailland, Semiha'yla Leyla'yı ayrı kefelere koyuyor. Leyla daha zeki ve bilgili. Latife Hanım'a benzetiyor. Latife Hanım hakkında: "İki yıl boyunca Latife Hanım önemli bir rol oynuyor. Modern reformların, özellikle de kadın haklarına ilişkin olanların yaşama geçirilmesinde büyük katkıları bulunuyor. Ama Leyla gibi o da doymayan bir genç kadındır. Galip Kumandan üzerindeki otoritesine ortak kabul etmiyor. Metreslerini kovuyor, içki mahzenini kilitliyor. Yeni yasaların oluşturulmasında aşırı bir tutkuyla müdahalede bulunuyor. Hoşuna gitmeyen çalışma arkadaşlarını uzaklaştırıyor. Tehlikeli düşmanlar ediniyor." (s. 72) Vailland'a anlatılanlar bunlar.

Türk kahveleri, Yahya Kemal'in dizeleriyle şaşırtıcı bir şekilde benzerlik taşıyan Üsküdar izlenimi, Galata Köprüsü'nden sadece ayak takımının geçmesi, kaymak tabakanın kayıklara binmesi... Müthiş bir panorama!

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Michel Onfray - Yolculuğa Övgü: Coğrafyanın Poetikası

Yürümekle, yolculukla ilgili kitaplarda bir devinimin hikâyesi anlatılıyordu, bunda zeminin, devinilen alanın çizgileri inceleniyor. Poetika dendiğine göre mitik anlatılardan metafizik boyuta kadar pek çok kaynak lirik potta birikecek. İnsanın hareketliliği üzerinden coğrafyanın aldığı biçimleri tanıyacağız.

Yolculuğu İstemek: İnsanın içinde süregiden kimyasal hareketler yolculuk arzusuna yol açabilir mi? Ontolojik bir sezgiyle bu hareketlerin farkında olan insan kozmosu büyütür ve büyük, çok büyük bir hareketin parçası olmak ister, ana karnında kendi teninden öğrendiklerinin yansımasını dünyada bulmak ister ve yola düşer. İkiliğe yol açar bu; anne karnında öğrenilir, yolda deneyimlenir, hangisinin ağırlığı ne zaman duyulur? Yolculuğa hiç çıkmamış insanlarla durmadan yollarda olanların farkı hangi noktada belirir? Yolda olan ne zaman durmak ister, duran ne zaman yola çıkmak ister?

Onfray bu noktada güç sahibi abilerin kontrol gereksinimini devreye sokuyor. Tarım Devrimi'nden günümüzün emperyalist sistemine kadar süregelmiş çoban ve çiftçi imajları, yerleşiklerle göçebeler arasındaki ayrımı anlatıyor. Bizde yörüklerin maruz kaldığı şiddet dünyanın hemen her göçebe topluluğunun maruz kaldığıyla aynı; iktidar yeri yurdu belli insan istiyor, böylece daha iyi denetler, hukuku daha iyi uygular, kazancını belirler, kısacası dünyayı daha iyi biçimleyebilir. Habil'in akan kanında, Yahudilerin bitmeyen yolculuğunda iktidarın iradesi vardır, görünmeyen bir el göçebe ruhu cezalandırır.

Bir Varış Noktası Seçmek: Dünya engin, çizgiler küçük. Atlas üzerinde gidilebilecek yerleri belirlemek belki kolay ama gerçekten orada olmak için zamanın ölçeğini düzenlemek mümkün değil. Onfray bu noktada soykütüksel belirlenimcilikle birlikte birçok etkenin varlığını irdeler. Ateş, su, toprak ve hava mizaçlardır, her insan kendi mizacına göre gider. Antarktika'nın buzullarıyla çöllerin kumları farklı mizaca sahip insanları çağırır ya da kombinasyonları devreye girdiğinde kesişim kümeleri büyür. "Bir mizaca tekabül eden bir coğrafya vardır hâlâ. Geriye onu bulmak kalır." (s. 21)

Yolculuk simülasyonu iradenin önündeki en büyük engel. "Özene bezene düşlenmiş yolculuğun ihtimali dünyanın kendi görünüşlerine indirgenmesiyle azaldıkça azalıyor. Platon'un zaferi..." (s. 23) Bir yeri gitmeden bilebilmek büyük bir yanılgı, Good Will Hunting'i hatırlıyorum.


Baudrillard'ın süpermarket tespiti de bir kenarda dursun. Televizyonlardan, gezi kitaplarından her yere aşinayız ama oraya gidene kadar hiçbir yeri bilmiyoruz. Gitsek de bilmeyebiliriz; Nerval'in İstanbul'unu kim bilebilir? Sözcüklerle kurulmuş bir dünyayı gezeriz, fazlasını değil. Yola çıkma arzusu uyanır, işte bu elde tutulması gereken bir kazanç.

Arzusunu Artırmak: Yerleşiklikten başlanır, önümüzdeki bir kitap varoluşumuzun alacağı yolu belirler. Zihinde oluşturulan bir mekanın duygusunu öğrenmek için yola çıkarız, bir şeyden kaçmak için çıkılan yolculuklarda bu özgürlük ortadan kalkar. Mekanları peşimizde sürükleriz, duygularımızı, yaşamımızı peşimizde sürükleriz ve yolun ortasında bırakılacak şeyler değildir bunlar. Yeni yaşantılar eskileri biçimlendirir, ancak bu şekilde seyyahın tatmin olma duygusunu hissedebiliriz. Eskinin içinde ilk haritacıların teolojik düşüncelerinin, iktidarın haritalardaki dünyanın merkezine kendilerini oturtmalarının ve bütün bunların matematiksel sıfırlamalarının yansımalarını bulsak da yolculuk yeniden üretimin bireysel bir etkinliğidir; dolaylı yoldan elde ettiğimiz bilgilerin sağlamasıdır. "Bu haleti ruhiye içinde bir yer hayal etmek onu bulmaktan çok yeniden bulmayı sağlar. Her yolculuk bir anımsamanın üstünü örter ve onun örtüsünü kaldırır." (s. 31)

Sonrasını almıyorum. Dünyayı yolculukla kurmanın, gidişin ve dönüşün öncesiyle sonrasının anlatısı.

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Ghislaine Paris - Cinselliğin Önemi: Arzuya Yeniden Kavuşmak

Kapakta "Arzuya Kavuşmak" yazıyor, içeride "Arzuya Yeniden Kavuşmak" yazıyor. Ne iş, anlamadım.

Cinselliğin eklemlendiği her noktayı nasıl dönüştürdüğü ve insanın bileşenleri arıza yaptığı zaman cinselliği nasıl bir sıkıntı kaynağı haline getirdiği üzerinedir. Aile, toplum, duygular, zibilyon kalemde bir cinsellik incelemesi. Tek bir vaka üzerinden yürüyor gibi gözüküyor ama diğer vakalar da fragmanlar halinde beliriyor, problemin çerçevesini genişletip öz farkındalık yaratımı noktasında yardımcı güç olarak yer alıyor. Öz farkındalık önemli, toplumun dayattığı hastalıklı cinsellik algısı denetleme mekanizmasının tornasından çıktığı için bireyselliği parçalıyor ve başarısızlıkla birleştiriyor. Seks ve Ceza: Arzuyu Yargılamanın Dört Bin Yıllık Tarihi'nde cinselliğin biçimlendirilişi ve cezaya tabi kılma şekilleri hakkında verilenlerin sonuna bu kitabı ekleyebilirsiniz, uygulamalı bir devam niteliğindedir.

Cinselliğin ve cinselliğe bağlı başarının/başarısızlığın sınırları son derece muğlak. Cinsel devrimler, cinsellik karşısında süren ikiyüzlülük, mükemmel bir ereksiyon, şahane bir orgazm, güç, iktidar derken işler iyice karışıyor ve aslında son derece basit, basit olduğu kadar da güzel bir edim insanın en büyük bilinmezi, acısı olup çıkıyor. "Başarılı cinsellik kendine özgü zevki diğeriyle paylaşmaktır. Bu bir karşılaşmadır; başkasını kullanmak değildir." (s. 21) Ben bunu bir sohbet olarak görmekten keyif alıyorum, vapur beklerken hiç tanımadığınız biriyle konuşmak gibi. Söylediklerinden yola çıkarak kişiliğini oluşturabilirsiniz ama söylenmeyenler her zaman gizemini korur, keşfedilmeyi bekler. Bunun dışındaki her şey yüktür, cinselliği örseler, olmadığı bir şeye dönüştürür. İyi değil.

Karine otuz yaşında, cinselliğin anlamını arıyor. Birçok seanstan birçok konu çıkıyor, ben ortaya karışık bir şeyler yapayım. Karine cinsellikle cinsel ilişkiyi karıştırıyor ve her şeyin büyük bir hızla tüketildiği heyecan evresi -ben bu evreye bir anlam veremiyorum, duygusal replikadır tükenen, öbür türlü her şey devam eder bence, gerçekten bir şeyler hissediliyorsa, neyse, bu ara cümleyi kesmem gerekiyor artık çünkü bağlamdan koptuk ve bu konuda canım birkaç kez yandığı için devam etmek istiyorum ama edemem, konu ben değilim, ben olsam da ben değilim- geçtikten sonra cinsel isteğini kaybediyor. Bir görev halindeki cinsellik sağlam talepler içerir ve cinselliğin doğasına aykırı bir şeydir bu. İnsanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söyleyen yüz çeşit denetleme aygıtı var, korkunç! "Seksi şöyle yapın, bunu böyle edin, kişiliğiniz umrumuzda değil, mutlu olmak için bunlar yapılmalı." Sanki bir boş zaman aktivitesiymiş gibi yaklaşılır cinselliğe, öyle bir şey değil. Cinsellik gerçekten önemlidir, biçimlendiricidir.

Karine'in aile yaşamı önemlidir; çocuk cinselliği denen naneyi, dolayısıyla yetişkin cinselliğini de etkilemiştir. Abinin gölgesinde bir çocuk Karine, bütün yıldızlar abiye takılıyor ama kendisi bir ölçüde görmezden geliniyor. Baba uçarı, anne içe kapanık. Babanın yakınlaşma çabalarını anne, "Zamanı mı arkadaşım?" diyerek bertaraf ediyor. Oysa sevginin nasıl bir şey olduğunu çocuğa gösterseler böyle olmaz. Değer verme, ilgi, umursama, bir sürü şey çocuğa gösterilebilir ve çocuğun aklında bir ilişkinin veya evliliğin nasıl bir şey olduğu şekillenebilir. Neyse, Karine küçük, akıllı kız imajını bürünüyor ve bu şekilde büyüyor. Sonrasında abisinin eve getirdiği kız arkadaşlarını gördükçe kendisinin erkek arkadaşlarını hiçbir zaman davet edemeyeceğini düşünüyor. Aile/toplum yapısı kişiliğin olumlu yönde biçimlenmesine engel oluyor. Sokakta sarılan insanları görünce, "Devlet buna bi' şey yapsın yav!" diyen insanların ülkesinde yaşıyoruz, bizde de durum aynı. İnsanımdan, özellikle hemcinslerimden utandığımı çok söyledim, buraya da yazayım. Sonrasında yasaklar geliyor haliyle, aile Karine'in ergenliğini zincirliyor. Fena bir şeydir bu, kendi hikâyemi anlatmak istedim. Biraz komik.

2004 falan olması lazım, internetten biriyle tanıştım. Birkaç gün konuştuk, muhabbet ilerleyince görüşmek istediğimi söyledim, İzmit'te yaşadığını söyledi. Okulu astım, Bostancı'dan atladım trene. Yolda annem aradı, "Oğlum okuldan aradılar, gitmemişsin okula. Neredesin sen?!" diye payladı. İzmit'e gittiğimi söyledim. Bir şey demedi, kapadı telefonu. Sonra kızla buluştum falan, akşama eve döndüğümde abim bekliyordu. "Yani değdi mi şimdi derslerinden geri kalmana?" dedi, bir şeyler daha dedi. Diyemedim ki, "Değdi!" Değdi çünkü, hayatım için önemli bir adımdı o ve attım. Sonrasında bir yerden patlardı çünkü. İyi oldu valla. Kısacası önemli böyle şeyler, Karine'e yansıması olumsuz olmuş mesela. Erkek arkadaşı oral seks yapması için onu zorlamış, Karine "iyi kız" kimliği yüzünden kabul etmiş, sonra suçluluk hissetmiş. Otuz yaşında, güncel problemlerin temelinde ortaya çıkıyor bunlar. Suçluluktan kaynaklanan ketleme, ilişkilerin yapıcı yönünü sınırlıyor ve hiç beklenmeyen yıkımlara yol açıyor.

Böyle işler... İlk seansa kız çocuğu gibi gelen Karine, sonuncuya genç kadın kimliğiyle geliyor. Cinselliğe hak ettiği değeri vermek her zaman mümkün, yeter ki yaşamda doğru konumu bulunabilsin.