23 Temmuz 2017 Pazar

Kobo Abe - Kumların Kadını

Beton Ada'nın kaçışsız köşelerinde bir adam duvarlara adını yazıp birileri tarafından görülmeyi umuyor, yerleşmemiş toprağın kaymasıyla tırmandığı doruktan aşağı düşüyor ve düştüğü yerde geçmişini tekrar tekrar kurgulayıp çıkmasını sağlayacak bir güç bulmaya çalışıyor. Kişinin kendisini yenmesini sağlayacak bir süreç için nelerden vazgeçilebilir? Alışkanlıklar? Bilinenin konforu? Yaşamın biçimlenebileceği sayısız olasılıktan korkmak doğal bir şey, şehir değiştirmek gibi. Üstesinden gelinebilir, eğer bırakıp gitme özgürlüğü orada bir yerde duruyorsa. Nöbetteyiz, önümüzde bomboş bozkır uzanıyor, daha da iki saat dikileceğiz orada. Bir nimettir; görevin yerine getirilmesinin saadeti günlerin aynılığını katlanılır hale getirir. Kapanmaz bir yaradır; insan kendiyle kalamadığı için, istediği zaman gidemeyeceği için elindeki silahta mermi olmasını umar. Gidememeye yol açan şu duvar, şu dikenli teller, şu erk sahipleri namlunun ucuna yakışır. Bundan sonra kalmak isteyenlerin huzuruna göz dikilir. Kabullendikleri için aşağılıklaşırlar, birkaç kurşun onlara. Gidenlere de tabii. Tellerin ardındaki otoyoldan hızla geçen arabalar kaza yapsın, yukarılardaki uçak düşsün, dünyayı döndüren her şey dursun, burada unutulmuş bir acı çekiliyor ve bu acı dünyanın tamamını kapsıyor, her şey her yerle bir oluyor, bu nasıl oluyor? Durduğum yerde kalbim sökülüyor ve onca şeyin bundan haberi yok, bir tek şu ağaç biliyor, bastığım toprak biliyor, otobanın arasında kalmış beton ada biliyor, kendine sığıştırmak isteyen kumlar biliyor. Onların bildiğini bildiğimiz sürece, başka bir kendiliğe yürüyemediğimiz sürece kurtulamayacağız.

"Cezası olmadıkça, kaçmanın da zevki olmaz."

Epigraf. Ölüme varacak bir kapalı devre. Bilinmeyenin korkusu, kaçmanın/gitmenin cazibesiyle çatışır. Bir daha gidemeyecek olmanın korkusu daha büyük, ölümden önce son bir çıkış olmayabilir. Kafka'nın karanlığındaki her boşluğu kumlar doldurmuş. Tırnak aralarını temizlemek, bütün bir köyü kumdan temizlemek kadar büyük bir iş, büyük olduğu kadar anlamsız. Yaşam ne kadar kapansak da bir çatlak buluyor ve içeride birikiyor. Kendiliğin sonsuz çeşidinden ve dışarıdaki fırtınadan hiçbir zaman kurtulamayacağız. Kumlar bunu çok iyi biliyor, bütün açıklarımızın farkında.

"Bir ağustos sabahı bir adam ortadan kayboldu." (s. 9) S. istasyonundaki görevli adamı çok iyi hatırlıyor. Hayır, onu bir daha hiç görmemiş. Evet, üzerinde böcek toplamak için gereken aygıtlar varmış. Koskoca bir yetişkin neden bir anda böcek toplamak ister, kimse anlamadığı için psikolojisinin bozuk olduğuna karar verilmiş ve kanunlar uyarınca kayboluşunun üzerinden yedi yıl geçer geçmez resmen ölü ilan edilmiş. Bir şey fark etmemiştir belki. Joyce Vincent'ın hikâyesini biliyor musunuz? Gerçeğin kurguya en çok yaklaştığı hikâyelerden biridir. Bu vakadan yola çıkarak Saki'nin Lady Anne Susuyor nam öyküsünü de okumanızı tavsiye ederim. Aradaki ince çizginin ortadan kalktığı nadir örneklerden biri. Neyse, adamın böceklere duyduğu tutku hiçbir canlının hayatta kalamayacağı ortamlarda yaşayabilmelerinden, uyum sağlama yeteneklerinden kaynaklanıyor. Beton Ada'da Maitland'ın kazayı bilerek yaptığına dair duyduğu kuşkunun bir benzeri bu adam için de söylenebilir, belki de dönmemecesine gitmiştir ve henüz bunun farkında değildir. Hayranlığının etkisi çok güçlü olduğu için dönmeme fikri aklına gelmiyor ama çöldeki habitata uyum kurma fikri onu heyecanlandırıyor. Kum dinlenmiyor, sürekli bir akış halinde ve çölün kendine özgür bir ekolojisi var. O bunun bir parçası olabilir mi yoksa sadece bir gözlemci olarak mı kalacak? Karar ona bırakılmıyor, kumların arasındaki bir köye düşüyor. Yaşamın sürdürülebilir kümesi. Av için tuzak. Kumların ötesinde hiçbir şey yok, avcı köylüler yakaladıkları yeni insanı orada tutmak için pek bir şey yapmıyorlar, köyün ayakta kalması için yapılması gerekenler, gündelik yaşamın getirdiği görevler örümcek ağı gibi sarıcı. Adam diğerlerine uyum sağlamamayı, evine düştüğü kadınla çekişmeyi ve hiçbir şeye dahil olmamayı bir çözüm olarak görse de her kaçış teşebbüsü, kaçtığını zannettiği özgürlük anlarının geçiciliği karşısında hüsrana uğradıkça kumların içine dolmasına müsaade edecek.

Kumla şekillenmiş bir yaşam. Köyde bir an bile boş durmak yok, bir gün temizlenen onca kum ertesi gün rüzgarla tekrar geliyor ve bu temizlik her gün, her gün yapılıyor. Kumun üzerinde yüzen gemi imgesi beliriyor adamın kafasında, evler de kumda yüzebilir, hiçbir şey sabit kalmak zorunda değil, her şey hareket edebilir, değişebilir, yok olabilir ve yeniden belirebilir. "Akan evler, şekli olmayan köy ve kasabalar." (s. 36) Bu akışkanlık kendini konumlandırmaya çabalayan insan için büyük işkence. Adam gerçek kişi; nüfus kaydı, ödediği vergileri ve sair özellikleriyle, hatta iş arkadaşına dair anılarıyla toplumda yeri olan bir insan ama bilmediği bir tuzağa yakalandığı zaman, içinde doğup büyüdüğü toplumun normlarından uzaklaştığı zaman böcekten farksız hale geliyor. Uyum sağlama aşaması, avdan avcıya dönüşüp dönüşmeyeceği çatışmanın temelini oluşturan unsur. Cumpei Niki, bir böcek. 31 yaşında. Öğretmen. Tuzaktan kurtulmak için çabalıyor ve kendini kaybettiği oluyor; evinde yaşadığı ve avcı böceğe benzettiği kadına bağırıp çağırdıktan sonra yemek isteyip istemediğinin sorulması, hiçbir şey olmamış gibi sorulması, sanki tuzağa düşürülmemiş, kendi isteğiyle oradaymış gibi sorulması... Kadınla seviştiği zaman tuzak tamamlanır, kaçmanın büyüsü varlığını sürdürse de kumdan kurtulma çabası ötelenebilir hale gelir. Kimlik üzerine düşünüldüğünde geçmişin pek de tatmin edici olmadığı fikri doğar, öğretmen arkadaşla konuşmalar akla gelir.

"(...) ─ Bıraksanız bir tane tebeşir kutusu bile yapamayız ya...
─ Tebeşir kutusu konusunda haklısınız. Ama öğrencilerin, kim oldukları konusunda gözlerini açmalarını sağlamak bile yeterince yaratıcı değil mi?
─ Sayemizde, yeni acıları yaşamak için gerekli yeni duyguları zorla öğreniyorlar." (s. 82)

Belki de akışın getirdiği kendiliğinden yenilik gereklidir. Cinsellik de bu bağlamda ele alınır. Karanlıkta bırakılan noktalar çekiciliği sürdürür, kontrol edilemeyen arzu iktidarın varlığını tehlikeye atar. Kadının adam üzerindeki etkisi bu noktadan doğar, denetimsiz görünen bir isteğin doğurulması. Erkeğin kendi arzularını hissetmesi, dışarıdan bir bakışla farkına varması sağlanır. Kadın için de aynısı geçerlidir, böylece "karşılıklı aynalara yansıyan cinsel ilişkinin sınırsız bilinci" ortaya çıkar. Arzu doyurulur ama daima açtır. Döngü sürer. Hiçbir şeyin ortasında bir asker, kalede düşmanları bekliyor. Ufukta tozu dumana katan orduyu görünce alarm veriyor ama yardıma gelen kimse yok. Tek saldırıda devrildikten sonra hiçbir engelle karşılaşmadan geçip giden düşmanların ardından baktığında kendinden başka kimsenin orada olmadığını görüyor, kale de yok, hiçbir şey yok. Bir hayali koruyan asker, Tatar Çölü bu açıdan da okunabilir mi? Kum bu; gerçekliği büken bir gerçek. Satılabilir olması rüzgarda savrulup geri gelmesine engel değil, köylüler kumu satıyor ve yapı malzemesi olarak kullanılmasına ses çıkarmıyor. Barajlar, binalar kolaylıkla yıkılabilir ve vicdan buna elverebilir, eğer köylüler kendileri de terk edildiklerini düşünüyorlarsa. Öç, diğerlerini umursamamak demektir.

Son. "Buradan nasıl kaçacağını ertesi gün de düşünebilirdi." (s. 172) Biraz araştırdım, Ballard'ın Abe'den esinlendiği birçok kaynakta söyleniyor. Maitland'ın son düşüncelerinin adamımızınkilere benzemesi anlaşılabilir hatta denebilir ki Ballard, Abe'nin anlatısını Londra'ya uyarlamıştır.

Abe Kobo mu, Kobo Abe mi bilemiyorum ama bu adamın bütün kitapları Türkçeye çevrilmeli.

22 Temmuz 2017 Cumartesi

Doris Lessing - Gene Aşk

Alberoni'nin Aşık Olma ve Aşk'ının kurgusal uyarlaması böyle bir şey olurdu. Aşık olmak için gereken katalizör, tamam. Aşık olmaya hazır olmak, fazlasıyla tamam; 30 yıla yakın bir yalnızlık sürecinde işinden ve ailesinden başka bir şeyle uğraşmayan Sarah için kendi çizgisinin dışında da yaşamın sürebildiğini keşfetmesi, bakmayı tercih etmediği doğrultuda ilerlemeye başlamasıyla gerçekleşiyor. Ulaşılamayanın cezbediciliği, tamam. Aşkın kişisel devrime yol açmasıyla tutku-dinginlik noktalarının eş ağırlığa sahip olduğu insanı aramak ve kaybetmek, bu da var. En sonunda da yastan çıkmak, belki de evin eşyalarını değiştirmeye varan bir yenilik arayışına girmek var. İkincisinin gerçekleşip gerçekleşmediğini bilmiyoruz ama Sarah'nın yalnızlığını yıkması, bulduğu ve kaybettiği aşkın yarattığı enerjiyle açığa çıkıyor.

Tomris Uyar çevirisi, dördüncü baskısı piyasada sanırım. Hak ettiği değer gösterilmemiş diyebilirim, dört baskı az. Konu aşksa, "gene" aşksa ve Lessing tarafından anlatılıyorsa yeni bir şeylerin söylendiğini düşünmemek için bir sebep yok.

Söz konusu tek bir aşk değil, aşkın saf halinden kemirici tutkuya, huzurun dinginliğine varan biçimler bir arada. Katalizör tamam dedim ama ondan önce Sarah'yı biraz anlatmalıyım. Bu arada aşkın bir hastalık olup olmadığının sorgulandığı yazıyor arka kapakta ama bu açıdan bakıldığı zaman Sarah'nın duygu zenginliğine haksızlık edilmiş olur, bu doğru bir şey değil. Aşk başlı başına bir yenilik, yıkımı bile yapıcı ve insanın ne olursa olsun devam etmesini sağladığı için -sonuçta Werther'in acısını yaşamıyoruz, farklı yüzyıllar, farklı toplumlar, aşkın kimliği de değişiyor haliyle, bizatihi kendim de aşk acısından intihar planları yaptıysam da Cinderella sağ olsun, Michael Schenker sağ olsun yırttım ama Müslüm Gürses dinleseydim, başka bir coğrafyanın insanı olsaydım, 18. yüzyılın Viyana'sında yaşasaydım her şey çok farklı olurdu, biriken acıyla ne yapacağımı bilemeyebilirdim veya çok iyi bilirdim; 16 yaşında bir gencin aşk yüzünden intihar etmesi bir hastalık sonucu değildir, yaşamın getirdiklerinin bir sonucudur ve işin içinde sadece aşk da yoktur, bütün bir yaşam vardır, tek sorun bunun nereye çıkacağının kestirilememesi ve bir yere çıkmayacağı korkusudur, bu kadar ukalalığın ardından bu ara cümleyi nasıl bitireceğim lan ben- açılan yeni yolların getirdikleri/getirebilecekleri üstüne düşünülmesi iyidir.

Sarah Durham'ın odasıyla başlıyoruz, tıka basa eşyayla dolu. Kadının yaşamını odadaki eşyalardan, istifçilik denebilecek biriktiriciliğinden yorumlayabiliriz ama çok erken. Verilen ipuçlarıyla yetineceğiz ve bu ipuçlarını unutmayacağız, Sarah hakkında çok şey söylüyorlar. Birincisi bu eşya yığını, ikincisi ortağı olduğu tiyatronun diğer üç ortağından birisinin, Mary'nin telefonda diğer ortak Patrick'in tekrar aşık olduğunu ve dağıttığını söylediği zaman Sarah'nın verdiği sert tepki, üçüncüsü de "aklı başında bir kadına uygun düşen aklı başında bir ad" olarak Sarah'nın adı. Sarah kendini biçimlendirip o noktada kalan bir kadın, travmalarımızın yaşında olduğumuzu söyleyen kimdi? 60 yaşı görmezden gelip 30'a iniyoruz, kocası öldükten sonra çocuklarını bir başına büyütüyor Sarah ve tiyatro topluluğunun adım adım yükselişini tırnaklarıyla kazıyarak sağlıyor. Geride kalan yıllara bakıldığı zaman Sarah'nın kendiyle ilgili bir problemi yok, başlarda. Eşyalarını gözüne batar hale geldiğinde, giysilerini kendi seçimlerinin değil, modanın belirlediğini düşündüğünde, kendinden pek az şeyin kendinde bulunduğunu ve yaşamının çok uzağında konumlandığını anladığı zaman, kısacası istediği yaşamın bu olmadığını anladığında devrime de hazır hale gelmiş oluyor. "Bir daha âşık olabileceğine inanamıyordu. Bunu da bir tür kendini beğenmişlikle dile getiriyordu, küçümsediğinin eninde sonunda seni ezeceği doğrultusundaki katı kuralı görmezden gelerek." (s. 16) Sarah o zamana kadar aşktan bilinçli olarak uzak duruyor. Sosyal ilişkileri kısıtlı, aşkın yerini alan başka uğraşlar var ama yolu bir şekilde tekrar aşka çıkıyor. Üzerinde çalıştığı senaryonun bu işte etkisi büyük, o ayrı bir noktada incelenmeli.

Julie Vairon'un 19. yüzyılın sonundaki yaşamı feministlerin, müzikologların, sanat tarihçilerinin ve otuz iki kısım tekmili birden herkesin ilgisini çeken bir yaşam. 47 yaşında intihar edene kadar -bilindiği kadarıyla- üç erkeğe aşık olmuş, farklı kimliklere sahip aşklarını ve yaşamını her gece kağıda dökmüş, resim yapmış, çağındaki hiçbir sanatçıya benzetilemeyen şarkılar bestelemiş bir kadın Julie, dalgalanmalarla dolu yaşamını ormanda küçük bir taş kulübede yaşadığı, köylülerin kendisini cadı olarak görmesine ramak kaldığı sırada kendini suya bırakarak noktalıyor ve günlükleri yıllar sonra tiyatro oyununa dönüşmek üzere. Yaratıcılığı ölümünden sonra da devam ediyor, ilham veriyor. Aşkı anımsattığı için oturduğu küçük kulübesinde yarattıkları aşkın enerjisinden doğuyor ve daha da güzeli, orayı her an terk edebilecek güce sahip olduğunu söylüyor. Aşkın doğasından anladığım kadarıyla evet, bu gerçekten aşk kadını. Yaşamını aşka dönüştürenlerden değil, aşkla besleyenlerden. Aidiyet, alternatifsizlik, depresyona açık bir vazgeçilmezlik yok. Sarah kadının günlüklerini okurken kendini de ister istemez Julie'ye göre konumlandırıyor ve bilişsel ketini yavaş yavaş kaldırarak yaşamaya açık hale geliyor.

Oyunun sahneye konulması aşamasında Sarah'nın Stephen'la -oyunun diğer yazarı ve maddi destekçisi- tanıştığı bölüm ve konuşmaları oldukça ilgi çekici. İkisi de orta yaşın epey üstünde ve aşkla dolu farklı yaşamları olmuş, birbirlerini anlayabilecek kadar açık ve incelikliler ama adaların laneti birbirlerine dokunamayacak olmaları. Aralarında anlayışın doğurduğu bir sevgiye ve dostluğa bağlı derin bir ilişki kuruluyor, aşkın en yere basanı diyebiliriz belki. Bu bir, Julie'nin üç aşkına karşılık üç aşk. İkincisi, Julie'nin ilk aşığını oynayacak olan Bill. Bu işte, Sarah'nın yıllardır uyuyan cinselliğini uyandıran ve neredeyse fiziksel olarak hissedilebilecek bir acıya dönüştüren aşk. Aşık olunan erkeklerin yaşamları incelendiği için Sarah'nın muhakemesinin sağlıklı bir biçimde işlediğini söyleyebiliriz. Mantığına böylesi güvenen bir kadının acısı yüzünden gözyaşı dökmesi, gizemini çözdüğü genç bir erkeğe hâlâ delicesine ilgi duyabilmesini aşkın uç kollarına yerleştiriyorum, kimyasal çekimin ve örtük reddedilmenin etkisi büyük. Üçüncüsü de Henry. Henry sponsorlardan birinin temsilcisi, Amerikalı. Evli ve çocuklu, Sarah'nın ne uçurucu, ne düşürücü aşkı ama romandaki kültürel farklılıkları gösteren en somut örnek aynı zamanda. Kendini geri çekerek Sarah'nın aşkını tamamlayamıyor, bunda yetiştikleri toplumun değerlerini görmek mümkün.

Detaya girmiyorum, Lessing'in kurgusunda diyaloglar oldukça kuvvetli ve başarılı, anlatıcılığı da bir o kadar iyi, karakterler entelektüel kişiler oldukları için kültürel referanslar zengin, aşkın kapsayıcılığı altında çağın ilişkilerine yaklaşım doğal. Julie'nin üç adamıyla Sarah'nın üç adamı arasında paralellik olduğu kadar farklar da var ama aşkın kimliği değişse de özü aynı, aradaki yüz yıllık farka baktığımızda Sarah'nın kendini ne kadar süreyle, ne biçimde zincirlediği önemli değil, yaratıp yaratmadıkları da önemli değil, Julie'nin ulaştığı yere o da ulaşabilir, gereken tek şey aşk. Ondan da bolca buluyor görüldüğü üzere.

Julie, Julie'nin aşkları, Sarah ve yıpratıcı ailesi, aşkları derken aşkın yaşama uçukluğu üzerinden iki yüzyılın cinselliğine, romantizmine ve dostluğuna göz atıyoruz. Lessing gerçekten iyi bir yazar, daha çok okunmalı diye düşünüyorum.

21 Temmuz 2017 Cuma

Joseph Roth - İmparator Mezarlığı

Tersten başladım ya, Radetzky Marşı'ndan girmeliymişim. İki parçadan ikincisidir bu, aynı hataya düşmeyin. İlkini Can bastı galiba, bir de Aylak Adam.

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun Rusya'yla giriştiği mücadelenin sonlarına doğru monarşinin yıkılması, dünyanın gördüğü ilk büyük savaşta yenilen imparatorluğun içten parçalanması gibi tarihi bir arka planın önünde Franz Ferdinand Trotta'nın, monarşi yanlısı -anlatıcıya konan isimden belli- meşhur aile von Trottaların son evladının değişen bir toplum ve yönetim yapısıyla, kısacası tarihle yüzleşmesini izliyoruz. Kendisi ve ailesi monarşi yanlısıdır, dolayısıyla yabancı topraklarda bir yabancı haline gelmiştir. Üzerine bir de savaşa gitmiş, esir düşmüş ve yenilginin sillesini yemiştir. Eski çağın adamı, dünyanın en hızlı yüzyılına karşı.

Radetzky Marşı'nda anlatılmış, Franz'ın dedesinin kardeşi Solferino Savaşı'nda İmparator Franz Joseph'in hayatını kurtarmış, kendisine Solferino Kahramanı ünvanı verilmiş. Babası da azılı bir vatansever; Habsburg'u kurtarmak için mücadele ederken ABD'ye kaçıyor, orada zengin olup memleketine dönüyor ve Franz Ferdinand'ın yakın çevresinden arkadaşlar edinip Avusturya-Macaristan-Slav monarşisi hayali uğruna çalışıyor ama Franz Ferdinand'ın öldürülmesinden 18 ay önce ölüyor. Bizim Franz da annesiyle kalakalıyor. 1913 yılının Viyana'sında bohem yaşamın dibine vurmuş bir halde geleceği beklemekten başka bir şey yapmıyor, arkadaşları da kendi gibi. Kuzeni Joseph Franco'nun ziyareti, sınıflar arasındaki farkı belirlemesi açısından önemli. Bu kuzen, ailenin Slovenya'daki efsanevi köyü Sipolye'den kalan son miras olarak görülüyor. Avusturya'nın küçük Roma olduğu zamanlar; zenginlik Macaristan ve civarındaki ülkelerin sömürülmesinden geliyor ve kuzen bu parya sınıfın alnı ak bir temsilcisi. Franz, kuzeninin saatini ve yeleğini satın alıyor, arkadaşları da yeni yelekler ve saatler için kapora ödüyorlar. Kuzen de salak değil, bu parazit tayfayı iyi bir yoluyor ama o kadar aydınlanmamış olacak ki savaş çıktığında onların saflarında savaşıyor. Neyse, bu ileride. Bohem tayfadan biri de iyi giydiriyor, Slovenlerin temel haklarının sürekli tecavüze uğramasına rağmen hâlâ imparatorun doğum gününü kutladıklarını söylüyor. Sömürü Rusların bu kuzenlerini bağımsızlıklarına kavuşturmak için katakulliye girişmesine kadar sürecek.

Franz'ın arkadaşları hakkındaki düşünceleri ortaya çıkıyor, bu "dekadans" tavırların çiğliğinin farkında, onların sığ ve değersiz olduğunu düşünüyor. Onlardan kopması mümkün olmadığı için bu çarpık ilişkiyi sürdürüyor, Elizabeth'e duyduğu aşk konusunda kendisini suçlamalarından korksa da yapacak bir şey yok. Kutsal ilkelere karşı gönül işleri. Monarşinin aşk karşısında söyleyecek bir sözü yok.

Yahudiler. Kuzenin arkadaşı Manes Reisiger'in ziyareti sayesinde o zamanlar pozitif antisemitizmin asiller arasında benimsendiğini öğreniyoruz. Bu adam oğlunun konservatuvara alınması "gerektiğini" söyler, Franz bu kendinden emin tavrın hayranı olur ve bir arkadaşını devreye sokarak oğlanı istediği okula yollatır. Bu devreye sokulan burnu büyük arkadaş, Reisiger'in dobra davranışlarını görür ve adama karşı büyük bir saygı duyar, Polonyalı Yahudilerin teşekkür etmeyi bilmediğini, dünyanın ayaklarının altına serilmesi gerektiğini düşündüklerini falan söyler. Sanki kendine ait bir topluluktur Yahudiler, üzerinde tasarrufu var gibidir. İmparatorluğun yıkılması için bu çocuğun okuldan ayrılıp komünizm propagandası yaptığı zamanları da görecektir, çekecekleri acı çok. "Tanrıyı hissetmediğimiz için ölümü de hissetmezdik." (s. 31) Pek bir şey hissettikleri söylenemez, savaşa da böyle bir kaygısızlıkla gidiyorlar ama Franz ölümden korktuğunu itiraf ediyor, görünürde olmasa da içinde hâlâ uğruna savaşılacak bir şeylerin inancı var. Savaşın başlamasıyla birlikte özel hayatın kamunun bir sembolü haline geldiğini, böylece tehlikede olmasına rağmen özgür olduğunu söylüyor. Savaş bir amaç veriyor ve onu mutlu ediyor, asilliği gösterecek bir eylem. Diğeri de evlilik; ölümden korktuğu için Elizabeth'in babasının da onayını alarak kızla evleniyor. Ölümün korkunçluğu bir nebze azalmıştır böylece, yirmilerinin başındaki insanlar savaşa, evliliğe, yaşamlarını değiştirecek böylesi büyük atılımlar yaşamın ta kendisi olarak görülür. Bu coşkuyla birlikte Franz, kuzeni ve kuzeninin arkadaşı olan Yahudiyle birlikte savaşmak istediğini söyleyip arkadaşlarından ayrılır, "vals yapan arkadaşlar" birlikte savaşılacak insanlar olmaktan çıkmıştır artık, özgürlük bu ayrıcalığı sağlar.

Savaşın öncesindeki birkaç şeyi de söylemem lazım; Elizabeth eşini savaşa gönderdiği an ondan ayrılır, ölümün soğuk yüzünü öylesi yakınında hissetmek onun için her şeyi değiştirmiştir. Franz'ın aşkıyla birlikte kendisini büyüten ve cepheye doğru yola çıkmadan önce yanına gelen hizmetçisi Jacques da son nefesini verir, yıkılmak üzere olan bir imparatorluk gibi.

Savaş... Franz ülkesinin zayıflığını görür, esir düşer, Sibirya'ya gönderilir ve o çok sevdiği kuzeniyle, kuzeninin ait olduğu sınıfla kendisi arasındaki farkı görüp ondan uzaklaşır. Vatanını da kaybetmiş olur böylece; monarşinin birleştiriciliğinin hayali yıkılır. "Benim kuşağım lanetli bir kuşaktı." (s. 86) İnandığı değerlerin bir bir yıkıldığını esirlikten kurtulup memleketine döndüğü zaman görecektir. Eşiyle olan ilişkisi yıkılır, annesinin ölümüne şahit olur, oturdukları ev pansiyona döner, ekonomik anlamda yolun sonu görünür. Elinde hiçbir şey kalmaz, en son kahraman atasının mezarı başında huzur bulmak ister ve "İmparator çok yaşa!" diye bağırır ama oradaki rahip tarafından hemen susturulur. Alman halk hükümeti kurulmuştur, imparatorlar mezarlıkta zincirlenmiştir. Franz, halk hükümetinden şunu anlar: "Sanki sevdiğim kadın, çocuk yapmak için bana asla ihtiyacı olmadığını, bunu kendi başına da yapabileceğini, hatta yapması gerektiğini söylüyordu." (s. 144) Gücü kaybeden, kitlelerin üzerindeki tahakkümünü yitiren herkesin düşüncesi.

Tarih bilgisi gerekir, biraz araştırmanın ardından okursanız daha iyi olur. Bir de can sıkıcı boyutta olmasa da hatalar vardı, "nüfuz" yerine "nüfus" yazılmış falan. Fiil çatısından kaynaklı anlatım bozukluğu falan. Neyse, Joseph Roth gerçekten iyi yazar, bu da iyi bir roman.

20 Temmuz 2017 Perşembe

Ryūnosuke Akutagava - Raşōmon ve Diğer Öyküler

Ghost Dog getirmedi beni buraya ama güzel bir rastlantı oldu, izlemenizi tavsiye ederim. Jarmusch'tan ne varsa izleyin hatta.

X Japan öncesinde (çizgi) filmlerde gördüğüm kadarıyla severdim adamları, sonrasında hasbelkader Tengoku to jigoku'yu izledim, amma değişik! Mişima okudum, o da nesi?! Böyle böyle adamların işlerini ciddi ciddi takip etmeye başladım ama baktım referansları anlayamıyorum, yardıma ihtiyacım var, Bozkurt Güvenç'in Japonları anlatan güzel kitabını okudum. Hah! Gelsin Ozu, gitsin Tanizaki derken kaptırdım gittim. Bu müstesna kitabın Bilgi'den çıkmış eski bir baskısını almıştım, yıllardır okunmayı bekliyordu ama Abe ve Oe'yi okuduktan sonra Japon biraderlere kıyak geçip birkaç sıra öne atlattım diğerlerini. Akutagava gibi iyi bir öykücüyle daha uzun süre tanışamayacaktım yoksa.

Çevirmen Oğuz Baykara'nın kitabın sonuna eklediği bir bölüm var, oradan çırpıyorum. Meiji'den itibaren Japonya Batı'nın teknolojik ve toplumsal değerlerini özümsüyor ve modernleşme anlamında büyük bir atılım yapıyor. Olumlu yanları kadar olumsuz yanları da var, mesela kültürel çatışma, o başka mevzu. Neyse, e tabii Çelik de değişiyor ve edebiyat alanında üç akım ortaya çıkıyor: natüralizm, biyografik öykücülük ve estetikçilik. Kültürel değişim çok keskin ve Akutagava, ustası Sōseki'nin aksine biyografik öyküye pek girmeyip daha çok bu akımların ideal bir dengesini tutturmaya çalışarak yazıyor, tabii daha sonra özü de bir kenara atmamak gerektiğine karar verip biyografik işlere de giriyor ama başlangıçta ortaya koyduğu öyküler farklı. Bir konu belirleyip olayların geçeceği zamanı da Japon tarihinden ödünç alarak veya günceli inceleyerek buluyor, formül bu. Sonraları Tanizaki ile girdiği bir münakaşada temasızlığı savunuyor ve yaşamının son yıllarında temasız öyküler yazıyor. O da bir müntehir; anne tarafından gelen psikolojik problemlerle boğuşuyor ve uyuşturucuyla dindirdiği acısına daha fazla dayanamıyor, otuzlu yaşlarında intihar ediyor. Edebiyat dünyasında en iyi olmak yönündeki saplantılı isteği, adı ne kadar büyürse büyüsün hep küçük kalacağı mevhumu yüzünden sonunu getiriyor. Son derece üzücü, adamın inanılmaz bir hayal gücü var ve yazacağı onca öyküyü terk etmiş, yetmemiş, bir de bu dünyayı terk etmiş.

Raşōmon: Kurosava filmini de yönetmiş bunun, izlemek şart.

Raşōmon bir anıt, Kyoto felaketlerle kasılıp kavrulana kadar şehrin en güzel mabetlerinden biriydi ama şimdi yıkıntıya dönmüş durumda. Altında bir adam yağmurun dinmesini bekliyor, sonra açlıkla boğuşmasına devam edecek ama arkasındaki kulede gördüğü ışık aklını başından alıyor. Etraftaki cesetlerden yükselen kokuların içinde yürüyor, bakıyor ki yaşlıca bir kadın, cesetlerin saçlarını koparıyor. Adam kadına ne yaptığını soruyor, kadın saçları peruk yapıp sattığını, yaptığının iğrenç bir iş olmadığını, yatanların çoğunun günahkar olduğunu söylüyor. Açlıktan ölmemek için ölülerden faydalanılabilirse, bu hırsızlık değilse canlılardan yürütmek de değildir diyen hizmetçi, kadını bir tekmede yere yıkar ve nesi varsa alıp gider.

Ahlakın nerede başlayıp nerede bittiğiyle ilgilidir, Akutagava'nın ismini duyuran öyküdür. Sōseki bu öyküyü okuduktan sonra övgü dolu bir yazı yazıyor ve genç yazarın elinden tutmuş oluyor.

Burun: Bilmiyorum Pirandello okumuş mudur yazar ama okuduğu onca Batılı yazarın içinde Pirandello'nun olmasını da istedim bu öyküsünü okuduktan sonra. Benzer bir yabancılaşma gördüm.

Rahip Naygu'nun dev bir burnu var, adam alay konusu oluyor. Acı dolu ayrıntılar falan; adamın yemek yiyemeyişi, bilmem ne. Müritlerinden birinin tedavisiyle burnu düşüyor ve yerinde katlanılabilir büyüklükte bir burun beliriyor. Dertler bitmiyor tabii; bu kez yeni burunla daha çok dalga geçiliyor ve eski burnunu özlüyor adam, hatta müridine ağır beddualar ediyor. En sonunda eski burnu yerine geliyor da kurtuluyor. Komşunun bahçesinin her zaman daha yeşil olmasını geçtim, eski burun yeni burundan iyidir, kişinin kendinde bahçeler vardır diyorum ve bitiriyorum.

Sōseki bu öyküyü okuduktan sonra övgü dolu bir yazı yazıyor ve genç yazarın elinden tutmuş oluyor, ne güzel.

Mendil: Buşido felsefesiyle Batılı değerlerin uyuşmazlığını anlatır. Profesör Hasegava, hukuk alanındaki çalışmalarının yanında dramaturjiyle de ilgilenir ve Strindberg'in mühim bir kitabını okur. O sırada bir öğrencisinin annesi gelir, oğlunun öldüğünü söyler ve bunları yaparken son derece ruhsuzdur. Tiyatroyu çok seven oğlandan geçmiş bir olay; anne duygularını belli etmeyecek kadar iyi bir oyuncudur ama elindeki mendil paramparça olmuştur. Hasegava bu hadise üzerinde düşünür, biz de çatışmayı görürüz.

Örümcek İpi: Budizm kokulu bir Hristiyanlık yansımasıdır. Kandata denen cehennemliğe Buda tarafından bir örümcek ipi ihsan edilir, Kanata affedilmenin sevinciyle ipe asılıp cennete doğru tırmanmaya başlar ama aşağı baktığı zaman başka günahkarların da ipe tırmanmakta olduğunu görür. Onların yukarı çıkmasını istemez, tam o sırada ip kopar. Başkalarının kurtuluşu bireysel kurtuluşa zarar vermez yani. Başkaları da kurtulsun. Bu ne bencillik? Bak gördün mü, poponun üstüne düştün sonunda. Pis herif.

Cehennem Tablosu: Akutagava için iyi bir kurgu -Baudelaire'nin bir dizesi vs.- gerçekten daha kalıcı. Kusursuz bir sanat eseri sonsuzluğun kapısını aralar, insan hiçbir şeydir. Bu açıdan bakmak lazım, böylece kendi deliliğini de anlayabiliriz.

Lovecraft'in Pickman'in Modeli öyküsüyle paralel okunabilir.

Horikava Efendi, emrindeki Yoşihide'nin yaptığı resimlere hayrandır. Adam son derece aksi, gudubet bir heriftir ve herkese kök söktürür ama kızına karşı sonsuz bir sevgisi vardır, Horikava kızı sarayına alınca Yoşihide türlü türlü oyunlarla kızını geri almaya çalışır ama efendisini ikna edemez. Neyse, bu ressam gördüğü şeyleri müthiş çizmekte, göremediklerini de çizmekte ama kusursuzluklarından emin olamamaktadır. Bu yüzden resmini çizmek için yılanları çömezlerine saldırtıyor, kuşları birilerine salıyor falan, acayip işler. En son, Horikava'dan yanan bir araba ve arabanın içinde yanan bir kız istiyor. Gerisi malum. Adam ölüyor ve gömülüyor, bir süre sonra mezarı sıradan bir toprak yığınına dönüşüyor ama yaptığı resim ilelebet payidar kalıyor.

Mandalinalar: Çok hoş. Trende anlatıcının hor gördüğü köylü kızı, pencereden kardeşlerine mandalina atar. Anlatıcının o zamana kadar taşıdığı bütün sıkıntılar yok olur, dünya daha güzel olur, çayır olur, çimen olur.

Balo, Çinli İsa ve birkaç öykü daha var, hepsi çok başarılı.

İyidir, bir şans verin bence.

17 Temmuz 2017 Pazartesi

J. G. Ballard - Beton Ada

İnsanın içindeki boşluğa gömülmesi ve kurtulma/kurtulmama isteği üzerinden dönen iki muhteşem romandan biri bu, diğeri Kumların Kadını. Kumlar bir müddet dursun, metal ve beton karışımı dünyaya bir bakalım.

Ballard yakışıklı arabaları çarpıştırıp erotizmle birleştirdiğinden beri yanmaları, ezilmeleri, otoparklarda yığın halinde durmaları gibi pek çok mevzuya dikkat eder oldum. Sınıfsal ayrışmanın göstergeleri her yerdeydi; evlerini yakan bankacıların pılı pırtıyı tıktıkları araçlarını yeni evler olarak görmek mümkündü, gökdelenlerin uçsuz bucaksız otoparklarında lüks araçların konduğu kısma fırlatılan çöpler alt sınıfın araçlarından doğan bir öfke dalgası olarak görülebilirdi. Yaşayan demir yığınları; öldürebilirler, boşaltabilirler, herkese ve her keseye uygun neşe kaynakları olarak yaşama renk katarlar. O kadar güzel bir şey ki inmek istemezsiniz, bazen de istersiniz ama inemezsiniz, kafanızı hava yastığında bırakmanız gerekir veya bacaklarınızla münasebet kuran metal yığınının kırdığı kemikleriniz öyle iyi olduklarını, hareket etmeye pek niyetli olmadıklarını söylerler. Olur böyle şeyler, aldırmayın.

Ballard cephesinde yeni bir şey var ve yok. Uygarlığın nimetlerinden sıyrılıp ilkel doğaya dönemeyecek olan insan, tamam. Dönmeye çalışıp başarısız olan insan, tamam. Aslında dönmek istemediğini fark eden insan, o da tamam. Tam tersi de geçerli; yaşamını çağın nimetleriyle donatmış insan, bunlardan bir anlığına kurtulduğunda hepsini geri almaya çalışır, tamam. Başarısız olur, bu da tamam. Başarısızlığının ardında kendi isteksizliği vardır, uğrunda mücadele edilecek bir şeylere kavuştuğunu hissederek kendini yeniden biçimlendirir ve eski yaşamını siler ama bunun farkına varmaz, tamam. Her türlü tamam. Bu kez otoyolların arasındaki ölü bir alana Jaguar'ıyla güzel bir dalış yapan Robert Maitland'ın kendi insanlığıyla mücadelesini göreceğiz, yeni olan bu. Bildiği dünyadan birkaç metre ötede yabancı bir dünyaya hapsolup kurtulmaya çalış(may)an Maitland'ın maceraları, hayatta kalma çabası. King'in kayalık bir adaya düşüp hayatta kalmak için bedenini parça parça keserek yiyen doktorunu hatırlayın. Peru'da mıydı, düşen uçaktan sağ kurtulup arkadaşlarını yiyen insanları hatırlayın. Burada pek gore iş yok, kapana kısılmışlık daha baskın ama bilinçli bir tercih olabileceğini daha en baştan görüyoruz.

1973. Zengin bir mimar olan Maitland üç günlük bir konferanstan dönerken Helen Fairfax'le geçirdiği hafta sonunu düşünüyor, altındaki canavar yoldan çıkınca otobandan yüksek banketlerin arasında kalan bir adaya düşüyor. Hafif yaralı. Araç hurdaya çıkacak ölçüde zarar görüyor. Banketler yüzünden görülme şansı az, yaraları ve doğanın direnmesiyle kurtuluş yolu bulamıyor. Kendi yaşamından kurtulmak istediği için kazayı yapmış olabileceğini düşünüyor ilk anlarda; eşinin yanına döndüğü için hafif bir ikiyüzlülükle mücadele ederken gözüne çarpan yeşilliğe bilerek girmiş olabilir. Bu noktada pek bir malumatımız yok. Bagajındaki birkaç şişe şarabı içmeye başlıyor, adaya atılmış yiyeceklerden tırtıklıyor, motordan elde ettiği suyu içiyor ve görülme çabaları sonuç verdiğinde kendisine bakıp gaza basan sürücülere küfrediyor. "Gece ışığında aydınlanan beton yollara baktığında bütün bu sürücülerden ve onların araçlarından ne kadar nefret ettiğini fark etti." (s. 19) Kendisi de onlardan biriydi, kendisi gibi insanların inşa ettiği betonarme sistemlerin arasında hapsoldu, kendisinden tiksiniyor. Toplum tarafından biçimlendirilmiş yaşamından tiksindiğini söylemek daha doğru olur; kurtulamayacağını anladığı zamanlarda eşi Catherine ve oğlundan uzakta olmanın büyük bir nimet olduğunu ve hayatının en mutlu anlarını yalnız başınayken yaşadığını düşünüyor. Çocukluğunu mitleştirmesi, ofisindeki fotoğrafta gülümseyen çocuğun oğlu değil, kendisi olması uygarlık çöplüğünden ne kadar bıktığını gösteriyor. Evliliğini fiyasko olarak gören çoğunluğun aksine, iç dünyasına bir kapı araladığı için seviyor Maitland, tabii Catherine de işin içine dahil olmasa daha iyi olacaktı.

Bizim Robinson Crusoe adada bir ayak izinden daha fazlasını bulacak ama öncelikle yaşamından kurtulması veya yaşamını adaya uydurabilmesi gerek. Uzunca bir süre aranmayacak; eşini özgürlüğü konusunda yeterince eğitmiş. Çabalarının da bir yararı yok, hızla geçen araçlardaki sürücülerden gelecek bir yardım yok. Arabasını yakıyor ama dumanlar dikkat bile çekmiyor, bu derece. Uzun otlar kendisini boğmaya çalışıyor, araçları bir işkence aracı olarak görmeye başlıyor. Dönüşüm gerçekleşmiştir; umudunu adayı keşfe çıkacak kadar yitiriyor. Bu sırada geçmişinden de kurtularak annesiyle babasının parçalanmış yaşamlarını, kendi aile yaşamını otobanla özdeşleştiriyor.

Yardım çağrısı için yazdığı harflerin silindiğini görünce adada başkalarının olduğundan da şüpheleniyor, hava saldırısı sığınağına yaklaştığı zaman da Jane Sheppard ve Proctor'la tanışıyor. Proctor eski bir sirk çalışanı, onlu yaşlarında kafasının üstüne düşünce küçük bir çocuktan farksız hale geliyor, kaslı bir amca. Jane'se geçmişinden kurtulmak için oraya gelmiş, ikisi de Maitland'ı günlerce izlemişler. "İkimizin de senin önceden burada yaşamış olabileceğini düşündüğümüzü biliyor musun?" (s. 91) Aralarında oradan ayrılıp ayrılmamaya dair bir çekişme başlıyor, sonrası Kumların Kadını'nın esas adamı ne yaşadıysa o. İktidar mücadelesi, aşağılama ve hayata geçmeyecek kaçış planları. Ballard'ın çekici yanlarından biri, olayları değiştirebilecek yeni etkenleri ansızın ortaya çıkarabilmesi. Şu Ballard'ın ön sözünden:

"İster bir ofis binasında ister bir trafik adasında mahsur kalmış olalım, kendimize eziyet edebilir, güçlü yanlarımızı ve zaaflarımızı sınayabilir, belki de karakterlerimizin hep yok saydığımız yanlarıyla uzlaşabiliriz.

Ve eğer adada yalnız olmadığımızın farkına varırsak, o zaman ilginç ama özellikle tehlikeli türden bir karşılaşma için zemin hazır demektir..." (s. 7)

Sağaltım mekanizması. Bastırılan her türlü duyguyla yüzleşmek yıkıcı olduğu kadar kendimizle özdeşleşebilmek için büyük fırsat. Her an, her yerde ve herkesle gerçekleşebilir.

Güzel. Ballard yine olasılıkları zorlayarak insanı parçalarına ayırıyor ve bize aslında kim olduğumuzu/olabileceğimizi gösteriyor.

16 Temmuz 2017 Pazar

Fred Uhlman - Kavuşmak

Doris Lessing'in Terörist'inde Lenin'den bir alıntı: "Ahlak, devrime dahil edilmelidir." Milyonları ölüme göndermek kolaylaşır böylece, bağlam kolaylıkla göz ardı edilebilir ve her söz her koşula uydurulabilir. Bunu özellikle uygulamaya geçiren adamları da zirvede görürüz, gerçeği eğip bükerler ve yerlerini sağlamlaştırırlar, günümüzde de argumentum ad verecundiam denen nanenin en güzel örnekleriyle karşılaşırız. Ben film izliyordum ama çoğu insan dün gece televizyonlarında denk gelmiştir.

Arka kapakta Bachmann'dan bir alıntı var, faşizmin iki kişinin arasında filiz verdiğine dair. Tahakkümün aktifliğinin yanında pasif bir yönü de vardır; maruz bırakmanın yanında yoksun bırakma. Yaşamlarının belli bölümlerini belli zamanlarda açıp kapayan insanlardan bahsediyorum. Derinlik kazanan bir ilişki böyle bir şeyi -nispeten keyfiyse daha fena- kaldırmıyor. Dünyalar ayrıldığı zaman bir araya gelmeleri zor, çatlaklar kalır. Ayrıklığın ölçüsünde hissizlik büyür, Hans Schwartz'ın ABD yıllarını bir kalemde geçmesini bu hissizliğe bağlıyorum, en iyi arkadaşı Conrad von Hohenfels'ten kaçınılmaz kopuşu büyük yaradır ve yaralar akışa bırakılarak kapatılır. O da akar gibi yaşamış gibi gözüküyor, ta ki son cümleye kadar.

Ahlak devrime dahil edilmeli. Devrimi kazandığı anlamla düşünmemek gerek, büyük değişimler için kullanabiliriz. Almanya değişmek üzere ve iki arkadaş, hatta Uhlman'ın coşkusuna bakarak söylenebilir ki yaşama aynı noktadan bakarak birbiriyle kopamayacak bağlar kuran iki dost bu değişimin orta yerinde kalarak ayrılığın en acı verici biçimini, severek ayrılmayı tadıyor. Kendilerinden başka iyi bir şey yok ve dünyanın üzerlerine yığdığı onca ağırlığın altından kalkamayacaklar. Konradin'in kimliğini belirleyen aile baskısı, bu -bana göre- köhne kurumun diktatörlüğe giden yolda belki de temel basamak olduğunu gösteriyor. Ön sözde Jean d'Ormesson şöyle diyor: "Fred Uhlman'ın kitabında muhteşem ve eşsiz olan, insanın rezilliğinin, aptallığının ve zalimliğinin, izzetinden ve dürüstlüğünden ayrı düşünülemeyeceğini göstermesidir." (s. 11) İkili ilişkilerden toplumun tamamına yayabiliriz bu düşünceyi. Aynı şekilde boyun eğmeyi de araya sıkıştırabiliriz; Konradin Hans'ın evine ilk kez geldiğinde Hans'ın babasının davranışları mesafeyi belirler, Konradin'in karşısında topuklarını birbirine vurarak selam vermesi ve çocuğun tarihe mal olmuş atalarına gösterilen abartılı saygı sınıfsal bir ayrımı ortaya koyar. Hans bu duruma düştüğünü ilk kez gördüğü babasından utanır ve babasının davranışlarına bir anlam veremez. Konradin bir dost olarak oradadır, yaltaklanma derecesinde saygı duyulacak bir soylu olarak değil. Dostluğun saf doğası yara alır, dünyevi işler araya girer ve Hans'ı da zehirlemeye başlar. Çocuk kendi ailesinin de soylu olduğunu, en azından Württemberg'in tarihinde önemli bir yeri olduğunu düşünerek statü eşitlemeye girişir. Bu sadece bir örnek ama hikâyeye gireyim biraz.

Hans on altı yaşında, koleksiyon yapan ve edebiyatla ilgilenen bir çocuk. Durağan bir hayatı var, sınıfa yeni bir öğrenci gelene kadar derslere pek ilgi duymuyor, kurduğu dünyada yaşıyor. 1932, Hitler'in palazlanmaya başladığı yıllar, genel seçimleri o yıl kaybetse de kısa bir süre sonra bu etkileyici ve garip adamın rehberliğinde toplumsal bir cinnet ortaya çıkacak ama tehlike pek o kadar yakın değil. Sınıf kırk kişi, on yıl içinde Rus bozkırlarında ve Alameyn çöllerinde ölecek çocukların sırtlarını görüyor Hans. O sırada sınıfa yeni çocuk, Konradin giriyor ve ilgi kaynağı oluyor, ailesi çok ünlü ve saygı duyulan bir aile. Kliklerin çocuğa yanaşmaları hüsranla sonuçlanıyor, seçkin çocukların şaşıracağı bir şekilde Hans'a yanaşıyor Konradin. Hans'ın babası Yahudi bir doktor, dedeler haham, bu altın saçlı çocukla konuşmaya çekiniyor Hans, arada büyük bir uçurum olduğunu düşünüyor ama Konradin için bu pek önemli değil, o da yalnız bir ruh. Hans, Konradin'in ilgisini çekebilmek için derslerde büyük bir başarı göstermeye başlıyor ve Goethe, Schiller gibi mühim adamlar hakkındaki bilgisini derinleştiriyor. Sonuç olarak konuşmaya başlıyorlar ama Hans hâlâ çekiniyor, Yahudiyle takılmaması gerektiği konusunda Konradin'in uyarıldığını düşünüyor. Bu Yahudi-Hristiyan davası bitecek gibi değil; Yahudilerin suçluluk duygusuyla Hristiyan cengaverlerin peygamber kaynaklı intikam duygusu birleşince pek güzel manzaralar çıkmadı ortaya, ne biçim kan döküldü, dökülmeye de devam edecek. Dinlerin belli açılardan rezalet olduğunu düşünüyorum ama insan çok daha kötü. Meh, yapabileceğimizin en iyisi bu.

Konradin'le Hans Hölderlin okuyorlar, yorumluyorlar, başka birçok şair üzerinde kafa patlatıyorlar, uzayın ve yaşamın ne olduğu üzerine düşünüyorlar, sorular soruyorlar. "Bu sorular, Hitler ve Mussolini gibi geçici ve anlamsız kişilerin varlığından çok daha önemli, gerçek ve ebedi anlamı olan sorular gibi geliyordu bize." (s. 41) İş Tanrı mevzusuna gelince Hans'ın çekilen onca acıya karşı Tanrı'nın sessiz kalmasını kabullenemediği, Tanrı'nın hiç var olmadığı ya da insanları sallamadığı yönündeki fikirlerine Konradin'in cevabı biat oluyor. Bu sorular tarih boyunca soruldu ve cevapları çok bilge kişiler tarafından verildi. "Biz de onların bilgeliğinin bizden üstün olduğunu kabul etmeli ve tevazuyla itaat etmeliydik." (s. 45) Düşünceye ket vurulmasına geliyoruz bu kez; fallacy denen herzeler yüzünden mantığa dayalı argümanlar yine mantık dışı biçimlerle doğruluktan sapabilir, hatta bu yanlışların peşinden milyonlarca insan gidebilir, hatta bu insanlar birbirlerini öldürebilir. Bir milyon ölü için acı çekilemez, bu sorumluluktan kurtulmak da kolay. Her neyse, Konradin boyun eğicidir ve bir din aliminden öğrendiği cevabı tekrarlar. İyilik ve kötülük vardır, iyiliğin değerinin bilinmesi için kötü şeylerin varlığı kabul edilebilir. Konradin birkaç yıl sonra başlayacak deliliğe zihnen hazırdır.

Hans'ın babası agnostik, annesi de babasıyla uyumlu, bu yüzden çocuğun dini bir yükümlülüğü yok ve özgürce düşünebiliyor. Konradin için işler bu kadar kolay değil; Hans'ın evine her hafta gitmesine rağmen kendi evine davet edemiyor arkadaşını. Hans'ın içine dert oluyor bu, madem o kadar yakınlar, neden eve davet edilmiyor? Konradin her şeyin farkında tabii ama aile ve çevre faktörü yüzünden Hans uzunca bir süre Konradin'in evine giremiyor, girdiğindeyse evde anne ve baba yok. Üstü kapalı, konuşulmayan bir sıkıntı bu ama dert etmiyorlar, arkadaşlıklarına devam ediyorlar, ta ki konser gecesine kadar. Bildiğimiz hikâye; Konradin Hans'ı önce görmezden gelir, sonra şöyle bir selam verip annesiyle babasının yanında bir rockstar gibi yürüyüp gider. Ertesi gün Hans ne ayak olduğunu sorar, arada kalmanın stresinden kafayı yemesine ramak kalan zavallı Konradin olduğu gibi konuşur. Annesi Yahudilerden iğrenmektedir ve Yahudi çocuğunu evde görmek istemez, Konradin'in her türlü olumlu girişimini, Hans'ı öven sözünü bertaraf eder.

Araları bozulur, Hitler diktası ağırlığını koyar ve sokaklarda Yahudilere karşı bir nefret dalgası doğar, sınıfındaki çocuklar Hans'ı dışlar ve dövmeye çalışır, ülkeden defolup gitmesini söylerler. Öğretmenleri duruma güler ve bu defolup gitmenin dostça bir tavsiye olarak görülmesini isterler. Hans'ın babası gitmeyi bir an bile düşünmez, atalarının birlikte doğup büyüdüğü bu insanların elbet bu çılgınlıktan kurtulacağını düşünür, sonuçta o da Yahudi olarak değil, Alman olarak görmektedir kendisini. Etraflarındaki Yahudiler yavaş yavaş arazi olur ama onlar kalır, ta ki sınıftaki arbedeye kadar. Baba, Hans'ı ABD'ye yollar, geçici bir süreliğine, durumlar toparlanana kadar. Gitmeden önce iki mektup alır Hans; biri Konradin'den, biri sınıftaki zorbalardan. Zorbalarınki şöyle başlıyor: "Küçük Yahudi - sana veda ediyoruz / İshak ve Musa'ya cehennemde katılasın" (s. 92) Konradin'inki daha acı; Hitler'in Aryan yükselişini başlattığını ve Yeni Almanya'nın eskisinden çok daha iyi olacağını söyler. Tanıdık geliyor mu bir yerden? Sonrasında bir veya iki yıl Yeni Almanya'da Hans'a yer olmayacağını ama sonrasında geri dönmemesi için hiçbir neden olmadığını söylüyor.

Şu filmi izlemenizi tavsiye ederim. Hayatımda izlediğim en korkunç filmdir. Filmin adının altında mevzu birkaç kelimeyle anlatılıyor ama yetmez, böyle korkunç bir uygulamanın nasıl kabul edildiğini görmek lazım. Konradin'i burada, içinde hâlâ bir parça iyilik kalmış adamlara benzetiyorum. Öngörüleri örselenmiş adamlar bunlar, sadece görmek istemedikleri için oradalar ya da. Konradin on altı yaşında bir çocuk, suçlanabileceği pek bir şey yok ama bu ortada bir suç olmadığı anlamına gelmiyor.

Hans ABD'de Harvard'a girip hukuk okuyor ve belli bir ölçüde maddi refaha kavuşuyor. Tek bir isteği var; şiir kitabı yazmak ama yazamıyor ve başarısız bir insan olduğuna inanıyor. Sub specie aeterniatis, sonsuzluğun bakışı altında istisnasız herkes bir hayal kırıklığı. Kimileri bununla baş edebilir, bunu özümseyerek yaşamına devam eder ama Hans'ın anne ve babası için iş bu şekilde yürümüyor ne yazık ki. Bir gün muayenehanesine Yahudilerin ne kadar aşağılık olduğuna dair bir yazı asılıyor, adam da eve gidip subay üniformasını, madalyalarını takıp geliyor, yazıyı asan Nazi'nin yanında duruyor. Kimse bir şey diyemiyor, Nazi'yi yuhalayarak kovuyorlar. Birkaç gün sonra baba gazı açıyor ve ölüyorlar. Bu kadar. İyi ki sonra olanları görmüyorlar, Hans'a koca bir geçmişi unutturan şeyleri.

Sonuna hiç değinmiyorum, kalpte bulanık sudur. Tavsiye ediyorum, okunmalıdır, bu kadar ayrıştırılmışken bu hikâyenin pek uzağında değiliz.

12 Temmuz 2017 Çarşamba

Arkadi & Boris Strugatski - Tanrı Olmak Zor İş

Scheler, Hınç. Platon'a göre insan Tanrı olsaydı sevmezdi. Varlığın en mükemmel biçiminin böyle şeylere "ihtiyacı" olmaz. Aristoteles'e göre de Tanrı "seveni harekete geçiren sevilen" olarak görülür. Nesneler harekete geçer, sevilene ulaşmak için çaba gösterip yarışırlar, olimpiyatların ve her türlü politik mücadelenin temelinde bu ulaşma çabası, arzulama vardır. Hristiyanlık bu durumu tersine çevirir, daha aşağı olana duyulan sevgiyi ortaya çıkarır. Düşkünler, pespayeler, kendini feda etme yoluyla sevilirler. Her şey sevgiye layıktır. "Bu yüzden yalnızca pozitif yanlış hareket değil sevme başarısızlığı da bir 'suç'tur. Bu aslında bütün suçluluğun temelinde yatan suçtur." (s. 47) Ressentiment denen nane bu noktada ortaya çıkar; daha iyinin daha kötüye yardımı eksiltici değildir, özgeciliğin fenalığından bahsedebilmek için benliğin kendi değerini bilmemesi gerekir. Yardımlaşmanın zenginlere karşı duyulan hasede dönüşmesi bu bağlamda gerçekleşir. Bireyin kendilik bilgisine sahip olması durumunda bile engellenebileceği birçok yol vardır; toplum, devlet, bir dünya şey.

Anton/Don Rumata'nın Tanrıcılık bunalımlarını incelerken daha iyinin ulaşılabilir konumda olmasını unutmamak gerekiyor ama öncesinde gözlemcilerin rollerinden bahsetmem lazım. Bizimkine benzer şartlarda, insanların yaşadığı başka bir gezegene gözlemci olarak yollanan görevlilerin amacı tarihin kaydını tutmaktır, bu sırada olaylara müdahale etmeleri yasak. Gözlemlenen gezegende Orta Çağ karanlığı hüküm sürüyor, bilim insanları paranoyak yöneticiler yüzünden öldürülüyor. Yanlış anlamadıysam üç bölge var ve bunlar birbiriyle savaş halinde, aralarındaki husumet Dünya tarihindeki olaylarla örtüşen sebeplere sahip. Aziz Mika'nın öldürülmesiyle ortaya çıkan düşmanlık, Akınlar, suikast girişimleri derken bizdeki din savaşlarının, çıkar çatışmalarının yansımalarını görüyoruz. Kaotik, düzeni henüz anlaşılamamış bir yapı. Bizde gelinen son durumda bilgi kayıt altına alınıyor, saklanıyor veya satılıyor, paylaşım yasak. Böyle iş mi olur diyerek bilgiyi bütün insanlığın kullanımına sunmak isteyen genç idealistler devlet tarafından tehdit ediliyor, sindiriliyor veya yok ediliyor. Yanlış bilmiyorsam sosyal bilimlerde böyle bir durum pek yok ama iş teknolojiye doğru kaydıkça denetim mekanizmaları sıkı çalışmaya başlıyor. Denetleme sistemi gezegende mevcut ama bilginin tamamen ortadan kaldırılması yoluyla çalışıyor. Okumayı bilenlerin bile kellesi gidebiliyor, böyle bir despotizm var.

Anton, Pavel ve Anka, bu üçüyle başlıyoruz ve Anton'un Don Rumata kimliğiyle devam ediyoruz. Bu arkadaşların emrinde helikopterler ve çeşitli silahlar var ama acil durumlar haricinde bunları kullanmak yasak. Ne yapıyorlar, soyluların kimliğine bürünerek gözlemliyorlar, bütün olayları bu. Sarayla Boz Milisler arasındaki mücadele ve ittifak, arada ezilen bilginler ve yoksullar, her an ölebilecek olmanın yıldırıcılığı, yakılan kitaplar, kaçak okur yazar avları... Arkanar Krallığı'nın dışındakilerle pek muhatap olmuyoruz, burada gerçekten bir kıyım var. Dünyanın yuvarlak olduğunu söyleyenler darağacına, çarpım tablosunu bilenler darağacına, bilgiye sahip olan herkes darağacına. Tanrıcılık oyunu burada devreye giriyor.

Anton'un hıncının bir hedefi yok. İsrailoğullarının tanrısı felaket saçmada son derece eli açıktı, dedikleri yapılmadığı zaman kafalara taşlar yağdırırdı ve kendince bir adalet anlayışı vardı ama Anton için müdahale etme arzusunun belirli bir hedefi yok. İyiliğin gücünü yıkım yoluyla insanların gözüne sokabilir ama içlerine sokamaz, insanlar o şekilde kurgulanmamıştır. Anton'un sevgisi de bu insanlar için değil, daha iyi bir düzen ve uygarlaşma içindir. Sevgi duyabilme gücüne sahip olsa da görevi ve "kendisinden daha tanrı olanlar" tarafından engellenir, belki de kendi kendini engeller çünkü bir anlamda kendi tarihinin ve atalarının çirkinliğine maruz kalmaktadır. Bir noktadan sonra sadece en iyileri kurtarmaya bakar, nüfuzunu kullanarak bilim adamlarını görevlendirir ve onları tehlike bölgesinden uzaklaştırmaya çalışır. Yahudi bilim adamlarının Almanya'dan kaçırılmalarına benziyor. Bir yandan diğer gözlemciler/tanrılar da kendisini rahatlatmaz, hatta baştaki üç gözlemcinin üç büyük dinin tanrısı olarak sembolize edildiğini düşünüyorum. Anton gördüklerinden son derece rahatsız ve tarihin akışını değiştirmek istiyor, bir diğeri kurbanlar üzerinden oluşan bir sosyal düzene müdahale edilmemesi gerektiğini söylüyor. Aralarındaki çatışmalar da tanrı olmanın zorluğunu gösteriyor, hiçbiri aslında tanrı olmasa da. Kendilerinden önce gelenler daha işlevsel; Dünya'daki koşulları ortaya çıkarmak için aktif olarak görev alıyorlar ve çatışmaları körüklüyorlar. Anton zaten işleyen bir sistemin çarkı olarak kendinde olmayan dişleri de kullanmak istiyor ama böyle bir şansı yok. Başlarda hıncı hedefsizdi ama sonradan insanlara dönüyor, insanlıklarını sorguluyor falan. Şahit olduğu onca barbarlığa karşı akıl sağlığını koruması gerek. En sonunda kendi yaratıcılarını eleştirip deneyi bu insanların üzerinde değil, gözlemciler üzerinde yaptıklarını söylüyor. Gözlemcileri gözlemleyenler... Sevgisi yavaş yavaş yok olduğu zaman suçluluk duygusu artıyor ve görev tanımının dışına çıkarak risk alıyor, çatışmalara katılıp yakalanıyor ama kendisinde görülenden çok daha fazlasının olduğunu sezenler tarafından serbest bırakılıyor. Sevgisi yok oluyor dedim ama doğru değil; küçülttüğü duygularını tek bir insana, tek bir kadına yönelterek insanlığını/tanrılığını unutmamaya çalışıyor. Sevgi varsa suçluluk katlanılabilir hale gelir.

Anlatıya çok girmedim, dünyamızla kurulan bir iki bağlantıyı yazıp bitiriyorum. Anton'un Shakespeare'den dizeler sıkıştırması güzel. Bunun yanında tarih yazıcılığının sadece güçlülerin tekelinde olduğunun Arkanar'da gerçekleşen olaylar çerçevesinde anlatılması da güzel. Budah nam bir bilginin insanoğlu hakkındaki tespitleri de başarılı. "İnsanlar bir birlik olmak istediklerinde kaçınılmaz olarak bir piramit formunda birbirlerine sarılmalıdırlar." (s. 199) Sınıfsal yapıların çıkış noktası. Asıl dikkatimi çeken nokta şu oldu; Budah'la Anton arasında tanrının insanlar için ideal düzen yaratıp yaratamayacağıyla ilgili bir diyalog vardır, konuşmalarda insanın üretim/tüketim bilinci yüzünden tanrının belirgin olmayan dokunuşlarının pek bir işe yaramayacağı anlatılır. Her bir dokunuşun insan tarafından nötralize edileceği, hatta negatif bir sonuca varacağı çıkar, bunun engellenmesi için belki de Tarım Devrimi'ne kadar geri gidilmesi, bir şeylerin farklı yapılması gerekir ama Anton eğer tanrı olsaydı bile bunu yapamayacağını söyler. Hah, kitabın sonunda kardeşlerden biri, kitabın yazıldığı dönemde Kruşçev'in sanatçılar üzerinde kurduğu insanlık dışı baskıyı anlatıyor ve yine de Sovyet Rusya'dan umudunu kesmediğini sezdiriyor. Neden? Kendi kurgularında Anton başarısızlığa -kendi açısından- uğramış ve görevi bırakmışken Sovyet Rusya'dan nasıl bir ilerleme bekleniyordu, kurguyla gerçek arasında bu ölçüde bir benzerlik varken? Belki de gerçeğin kurgudan daha güçlü olduğunu ve her şeyin iyiye gideceğini umdu kardeşler, bilemiyorum.

Başka... Hikâyenin başta eğlenceli bir macera olması amaçlanırken dönemin politik çalkantılarında hedefinden şaştığını öğreniyoruz, daha iyi olmuş bence. Adamlar kitabın basılacağını da hiç sanmıyorlarmış, alttan alta ağır bir şekilde eleştirilen iktidardan sille beklemişler ama kitap basılmış. Galip Tekin'i anacağım, 1980'lerde paşaların oluruyla çıkan dergilerde cuntayı topa tutmak için bilim kurguyu kullandığını söylemiş bir röportajında. Benzer bir durum sanırım.

Tanrı olmak zor, olamamak daha zor. Biraderlerden büyük bir roman.

11 Temmuz 2017 Salı

Roger Vailland - Leyla ya da "Açgözlü Genç Kızlar"

Vailland'un kitaplarını Bilgi basmış. Hepsini almıştım ama okumak için zamanım olmadı. Bu kitaba kıyak geçtim, ilginç bir konusu var. 1932'nin İstanbul'u, cumhuriyetin çocukluk yılları ve dönemin burjuva yaşantısı 25 yaşındaki Vailland'un araştırmasının çerçevesini oluşturuyor. O sıralarda pek de sevmediği gazetecilikle uğraşan yazar için yeni bir dünya bu; Batı'nın yerleşik bürokrasisine, yenilikten uzak yaşamına bir alternatif. Batılılaşma çabasındaki bir ülkenin fotoğrafları birkaç bölümde inceleniyor; mimarisinden insanına, hemen her açıdan. Çevirmen Feridun Aksın, ön sözde metnin röportajdan daha farklı bir şey, kurmacanın da işin içine girmesiyle ortaya çıkanın bir nevi novella olduğunu söylüyor. Anlatıcının kendini merkeze oturttuğu bir kısa roman bu, modernleşme çabalarının tam göbeğinde bir Türkiye manzarası. Leyla'yı ve neslini de unutmamak lazım tabii.

Peyami Safa, Sözde Kızlar'ı 1922'de tefrika ettiriyor, aradaki 10 yıllık zaman zarfında manzara pek değişmiyor. Safa'nın köksüzlüğe getirdiği eleştiriler Vailland'da da ortaya çıkıyor ve hanımların uçarılığı alaycı bir gözle değerlendiriliyor. Burjuvazinin tüketim toplumuna evrildiği noktada erdem de tüketiliyor, eleştirilen nokta bu. Aksın, Vailland'ın "özgür kadınlarını" ele aldığı bölümde Leyla'nın önemli bir yeri olduğunu, yazarın romanlarında bu portrenin taslaklıktan çıkıp karakter olarak yer aldığını söylüyor, pek bir malumatım yok.

Constantinople'a giden bir uçak, anlatıcıyla Leyla karşılaşırlar. Vailland, Parisli bir kız için Paris'i bırakmanın çok zor olacağını söyler, kızı Parisli sanır. Leyla Türk olduğunu söyler, babası Kemalist hükümetin hizmetinde bir mimardır, annesi Pera'nın en tanınmış modistidir. Kendisini anlatmaya başlar bu noktadan sonra, Sorbonne'da okuması için Fransa'ya gönderilir ama o avarelik eder. Gerçi sadece avarelik değil olayı, Arapça dahil olmak üzere bir dünya dil öğrenir. Çocukluğu da eğlenceli geçmiştir, Kandilli'de "Jean Cocteau'nun Müthiş Çocuklar'ına benzeyen arkadaşlarıyla" aylaklık eder. Aile işleri biraz karışık; Ichtar Bey nam biri babasıdır, devletin önemli bir kademesinde çalışmaktadır. Annesinin başka bir adamla ilişkisinden olan Leyla, Ichtar Bey'le annesinin boşanmalarından sonra adamın yanında yaşar ve üvey annesinin baskılarıyla evden uzaklaştırılır, Paris macerası böyle başlıyor. İlk cinsel deneyimi Ichtar Bey'in ressam bir arkadaşıyla, on üç yaşındayken. Sonra sevgilileri oluyor falan, onların maddi yardımlarıyla kitap almaya devam ediyor. "Klâsiklerden başka şeyler de okuyordum. Kısa zamanda sembolistlerin ve bizde bütün orospuların ezbere bildiği Baudelaire'in ötesine geçmiştim." (s. 24) Hegel, Marx, Nietzsche, Bergson, Lenin, ardı arkası kesilmiyor. Kendini iyi yetiştirmiş bir kız Leyla, yaşamının tam olarak farkında olduğunu söyleyebiliriz. Bir ara Vailland'a peçe takmamasıyla ilgili bir merakının olup olmadığını soruyor, alaylı bir biçimde. Eh, bugün bile deveye binip binmediğimiz soruluyor.

İstanbul'un sokakları... Galata ve Pera'da kadınlar çarşaf giymiyor, dolgun ve semizler. Haliç'te kara çarşaflı kadınlar, yangınların kül ettiği sokaklarda oturuyorlar. "Yıkıntı görmüş bir kente benziyor İstanbul, yıkılıp harap olmuş, sonra yıkıntılar kaldırılmadan, ellerine geçen en yakın malzemeler kullanılarak yarı yarıya yeniden kurulmuş bir kente." (s. 29) Oryantalist kafa kendini belli belirsiz sezdiriyor. Neyse, bir de gece vakti çıkarılan rezaletler var. Mühendisi, avukatı falan mekanlarda eğlenip arıza çıkartıyorlar, silahlar patlıyor ve iktidarda tanıdıklar olduğu için yırtıyorlar, ballandıra ballandıra anlatıyorlar bu durumu.

Gece kulüplerindeki Macar ve Viyanalı kızlardan bahsediliyor, yanlış hatırlamıyorsam Ahmet Adnan Saygun'un eşi piyanist Nilüfer Saygun da bir turne kapsamında ülkemize geliyor ve ünlü besteciyle tanışıp evleniyor. Sonrası bir gölge kadın hikâyesi, Gölgenin Kadınları'nda okunabilir.

Başka bir bölümde Boğaz kıyısında bir yalıda verilen davet var. Rengârenk bir ortam; Müslüman bir öğrenci sürgün bir Rus sarışınıyla resim üstüne konuşuyor, kimileri hükümetin müzik politikalarını eleştiriyor, Maurois'nın son romanı üzerine konuşuluyor falan. "Bu insanlar kuşkusuz pek zengin değillerdi, ama yaşamını sürdürme diye bir sorunları da yoktu herhalde. Kendilerini dostlar arasında hissediyorlardı. Buradaki hava bana, geçen yüzyıl sonlarında Fransa'nın taşralarındaki şatolarda geçen yaşamı anımsattı." (s. 37) Aynı ortamda Leyla çalan müziğin etkisiyle kalçalarını kıvırmaya, oryantal yapmaya başlıyor. Vailland'un görüşü: "Oyunları son derece yalın ve özentisiz olan Türkler için böyle yalnızca göbeğin ve memelerin titreştiği ve yalnızca duyuları uyarmak için yapılan bu Suriye dansından daha utanç verici bir şey olamazdı. Öte yandan fokstrot ve tangodan başka dans yapmayan Türkler içinse daha büyük bir skandaldı bu." (s. 38) İlginç. Leyla dansını bitirdikten sonra kalabalığa bakıp hepsinden iğrendiğini, Mustafa Kemal'in bunların hepsini asmadığı için hata yaptığını söylüyor. Bu daha da ilginç.

Buradan sonra önemli noktaları verip bitiriyorum. Yalova'ya gidiyor Vailland, Atatürk de orada. Siroz teşhisinin koyulduğu zaman muhtemelen. Atatürk'ün yanına gidemiyor ama karizmasından etkileniyor. Orada ettiği sohbetlerden bürokrasiyle ilgili bombastik bilgiler ediniyor. Misal maliye müfettişliği. Müfettişler usulsüzlük gördükleri zaman üstlerine bildirmiyorlar, anlaşarak görmezden geliyorlar. Misal 700 Lira alıp kapıyorlar mevzuyu. Ceza normalde 10000 TL, bunun onda birini mükafat olarak müfettiş alacak ama işler böyle yürümüyor, hükümet ödeme yapmıyormuş çünkü. Bir de eski harflerle basılan bir metnin uyandırdığı infial var, şöyle: "GERİ KAFALILAR! ESKİ HARFLERLE YENİ BİR YASA!!" Değerlendirmesine girmeyeceğim, kenarda dursun.

Semiha Ahmed de önemli bir figür. Kendisini yetiştirmesine yetiştirmiş ama kanını emeceği bir sülük arıyor, bütün enerjisini buna ayırmış. Vailland, Semiha'yla Leyla'yı ayrı kefelere koyuyor. Leyla daha zeki ve bilgili. Latife Hanım'a benzetiyor. Latife Hanım hakkında: "İki yıl boyunca Latife Hanım önemli bir rol oynuyor. Modern reformların, özellikle de kadın haklarına ilişkin olanların yaşama geçirilmesinde büyük katkıları bulunuyor. Ama Leyla gibi o da doymayan bir genç kadındır. Galip Kumandan üzerindeki otoritesine ortak kabul etmiyor. Metreslerini kovuyor, içki mahzenini kilitliyor. Yeni yasaların oluşturulmasında aşırı bir tutkuyla müdahalede bulunuyor. Hoşuna gitmeyen çalışma arkadaşlarını uzaklaştırıyor. Tehlikeli düşmanlar ediniyor." (s. 72) Vailland'a anlatılanlar bunlar.

Türk kahveleri, Yahya Kemal'in dizeleriyle şaşırtıcı bir şekilde benzerlik taşıyan Üsküdar izlenimi, Galata Köprüsü'nden sadece ayak takımının geçmesi, kaymak tabakanın kayıklara binmesi... Müthiş bir panorama!

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Michel Onfray - Yolculuğa Övgü: Coğrafyanın Poetikası

Yürümekle, yolculukla ilgili kitaplarda bir devinimin hikâyesi anlatılıyordu, bunda zeminin, devinilen alanın çizgileri inceleniyor. Poetika dendiğine göre mitik anlatılardan metafizik boyuta kadar pek çok kaynak lirik potta birikecek. İnsanın hareketliliği üzerinden coğrafyanın aldığı biçimleri tanıyacağız.

Yolculuğu İstemek: İnsanın içinde süregiden kimyasal hareketler yolculuk arzusuna yol açabilir mi? Ontolojik bir sezgiyle bu hareketlerin farkında olan insan kozmosu büyütür ve büyük, çok büyük bir hareketin parçası olmak ister, ana karnında kendi teninden öğrendiklerinin yansımasını dünyada bulmak ister ve yola düşer. İkiliğe yol açar bu; anne karnında öğrenilir, yolda deneyimlenir, hangisinin ağırlığı ne zaman duyulur? Yolculuğa hiç çıkmamış insanlarla durmadan yollarda olanların farkı hangi noktada belirir? Yolda olan ne zaman durmak ister, duran ne zaman yola çıkmak ister?

Onfray bu noktada güç sahibi abilerin kontrol gereksinimini devreye sokuyor. Tarım Devrimi'nden günümüzün emperyalist sistemine kadar süregelmiş çoban ve çiftçi imajları, yerleşiklerle göçebeler arasındaki ayrımı anlatıyor. Bizde yörüklerin maruz kaldığı şiddet dünyanın hemen her göçebe topluluğunun maruz kaldığıyla aynı; iktidar yeri yurdu belli insan istiyor, böylece daha iyi denetler, hukuku daha iyi uygular, kazancını belirler, kısacası dünyayı daha iyi biçimleyebilir. Habil'in akan kanında, Yahudilerin bitmeyen yolculuğunda iktidarın iradesi vardır, görünmeyen bir el göçebe ruhu cezalandırır.

Bir Varış Noktası Seçmek: Dünya engin, çizgiler küçük. Atlas üzerinde gidilebilecek yerleri belirlemek belki kolay ama gerçekten orada olmak için zamanın ölçeğini düzenlemek mümkün değil. Onfray bu noktada soykütüksel belirlenimcilikle birlikte birçok etkenin varlığını irdeler. Ateş, su, toprak ve hava mizaçlardır, her insan kendi mizacına göre gider. Antarktika'nın buzullarıyla çöllerin kumları farklı mizaca sahip insanları çağırır ya da kombinasyonları devreye girdiğinde kesişim kümeleri büyür. "Bir mizaca tekabül eden bir coğrafya vardır hâlâ. Geriye onu bulmak kalır." (s. 21)

Yolculuk simülasyonu iradenin önündeki en büyük engel. "Özene bezene düşlenmiş yolculuğun ihtimali dünyanın kendi görünüşlerine indirgenmesiyle azaldıkça azalıyor. Platon'un zaferi..." (s. 23) Bir yeri gitmeden bilebilmek büyük bir yanılgı, Good Will Hunting'i hatırlıyorum.


Baudrillard'ın süpermarket tespiti de bir kenarda dursun. Televizyonlardan, gezi kitaplarından her yere aşinayız ama oraya gidene kadar hiçbir yeri bilmiyoruz. Gitsek de bilmeyebiliriz; Nerval'in İstanbul'unu kim bilebilir? Sözcüklerle kurulmuş bir dünyayı gezeriz, fazlasını değil. Yola çıkma arzusu uyanır, işte bu elde tutulması gereken bir kazanç.

Arzusunu Artırmak: Yerleşiklikten başlanır, önümüzdeki bir kitap varoluşumuzun alacağı yolu belirler. Zihinde oluşturulan bir mekanın duygusunu öğrenmek için yola çıkarız, bir şeyden kaçmak için çıkılan yolculuklarda bu özgürlük ortadan kalkar. Mekanları peşimizde sürükleriz, duygularımızı, yaşamımızı peşimizde sürükleriz ve yolun ortasında bırakılacak şeyler değildir bunlar. Yeni yaşantılar eskileri biçimlendirir, ancak bu şekilde seyyahın tatmin olma duygusunu hissedebiliriz. Eskinin içinde ilk haritacıların teolojik düşüncelerinin, iktidarın haritalardaki dünyanın merkezine kendilerini oturtmalarının ve bütün bunların matematiksel sıfırlamalarının yansımalarını bulsak da yolculuk yeniden üretimin bireysel bir etkinliğidir; dolaylı yoldan elde ettiğimiz bilgilerin sağlamasıdır. "Bu haleti ruhiye içinde bir yer hayal etmek onu bulmaktan çok yeniden bulmayı sağlar. Her yolculuk bir anımsamanın üstünü örter ve onun örtüsünü kaldırır." (s. 31)

Sonrasını almıyorum. Dünyayı yolculukla kurmanın, gidişin ve dönüşün öncesiyle sonrasının anlatısı.

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Ghislaine Paris - Cinselliğin Önemi: Arzuya Yeniden Kavuşmak

Kapakta "Arzuya Kavuşmak" yazıyor, içeride "Arzuya Yeniden Kavuşmak" yazıyor. Ne iş, anlamadım.

Cinselliğin eklemlendiği her noktayı nasıl dönüştürdüğü ve insanın bileşenleri arıza yaptığı zaman cinselliği nasıl bir sıkıntı kaynağı haline getirdiği üzerinedir. Aile, toplum, duygular, zibilyon kalemde bir cinsellik incelemesi. Tek bir vaka üzerinden yürüyor gibi gözüküyor ama diğer vakalar da fragmanlar halinde beliriyor, problemin çerçevesini genişletip öz farkındalık yaratımı noktasında yardımcı güç olarak yer alıyor. Öz farkındalık önemli, toplumun dayattığı hastalıklı cinsellik algısı denetleme mekanizmasının tornasından çıktığı için bireyselliği parçalıyor ve başarısızlıkla birleştiriyor. Seks ve Ceza: Arzuyu Yargılamanın Dört Bin Yıllık Tarihi'nde cinselliğin biçimlendirilişi ve cezaya tabi kılma şekilleri hakkında verilenlerin sonuna bu kitabı ekleyebilirsiniz, uygulamalı bir devam niteliğindedir.

Cinselliğin ve cinselliğe bağlı başarının/başarısızlığın sınırları son derece muğlak. Cinsel devrimler, cinsellik karşısında süren ikiyüzlülük, mükemmel bir ereksiyon, şahane bir orgazm, güç, iktidar derken işler iyice karışıyor ve aslında son derece basit, basit olduğu kadar da güzel bir edim insanın en büyük bilinmezi, acısı olup çıkıyor. "Başarılı cinsellik kendine özgü zevki diğeriyle paylaşmaktır. Bu bir karşılaşmadır; başkasını kullanmak değildir." (s. 21) Ben bunu bir sohbet olarak görmekten keyif alıyorum, vapur beklerken hiç tanımadığınız biriyle konuşmak gibi. Söylediklerinden yola çıkarak kişiliğini oluşturabilirsiniz ama söylenmeyenler her zaman gizemini korur, keşfedilmeyi bekler. Bunun dışındaki her şey yüktür, cinselliği örseler, olmadığı bir şeye dönüştürür. İyi değil.

Karine otuz yaşında, cinselliğin anlamını arıyor. Birçok seanstan birçok konu çıkıyor, ben ortaya karışık bir şeyler yapayım. Karine cinsellikle cinsel ilişkiyi karıştırıyor ve her şeyin büyük bir hızla tüketildiği heyecan evresi -ben bu evreye bir anlam veremiyorum, duygusal replikadır tükenen, öbür türlü her şey devam eder bence, gerçekten bir şeyler hissediliyorsa, neyse, bu ara cümleyi kesmem gerekiyor artık çünkü bağlamdan koptuk ve bu konuda canım birkaç kez yandığı için devam etmek istiyorum ama edemem, konu ben değilim, ben olsam da ben değilim- geçtikten sonra cinsel isteğini kaybediyor. Bir görev halindeki cinsellik sağlam talepler içerir ve cinselliğin doğasına aykırı bir şeydir bu. İnsanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söyleyen yüz çeşit denetleme aygıtı var, korkunç! "Seksi şöyle yapın, bunu böyle edin, kişiliğiniz umrumuzda değil, mutlu olmak için bunlar yapılmalı." Sanki bir boş zaman aktivitesiymiş gibi yaklaşılır cinselliğe, öyle bir şey değil. Cinsellik gerçekten önemlidir, biçimlendiricidir.

Karine'in aile yaşamı önemlidir; çocuk cinselliği denen naneyi, dolayısıyla yetişkin cinselliğini de etkilemiştir. Abinin gölgesinde bir çocuk Karine, bütün yıldızlar abiye takılıyor ama kendisi bir ölçüde görmezden geliniyor. Baba uçarı, anne içe kapanık. Babanın yakınlaşma çabalarını anne, "Zamanı mı arkadaşım?" diyerek bertaraf ediyor. Oysa sevginin nasıl bir şey olduğunu çocuğa gösterseler böyle olmaz. Değer verme, ilgi, umursama, bir sürü şey çocuğa gösterilebilir ve çocuğun aklında bir ilişkinin veya evliliğin nasıl bir şey olduğu şekillenebilir. Neyse, Karine küçük, akıllı kız imajını bürünüyor ve bu şekilde büyüyor. Sonrasında abisinin eve getirdiği kız arkadaşlarını gördükçe kendisinin erkek arkadaşlarını hiçbir zaman davet edemeyeceğini düşünüyor. Aile/toplum yapısı kişiliğin olumlu yönde biçimlenmesine engel oluyor. Sokakta sarılan insanları görünce, "Devlet buna bi' şey yapsın yav!" diyen insanların ülkesinde yaşıyoruz, bizde de durum aynı. İnsanımdan, özellikle hemcinslerimden utandığımı çok söyledim, buraya da yazayım. Sonrasında yasaklar geliyor haliyle, aile Karine'in ergenliğini zincirliyor. Fena bir şeydir bu, kendi hikâyemi anlatmak istedim. Biraz komik.

2004 falan olması lazım, internetten biriyle tanıştım. Birkaç gün konuştuk, muhabbet ilerleyince görüşmek istediğimi söyledim, İzmit'te yaşadığını söyledi. Okulu astım, Bostancı'dan atladım trene. Yolda annem aradı, "Oğlum okuldan aradılar, gitmemişsin okula. Neredesin sen?!" diye payladı. İzmit'e gittiğimi söyledim. Bir şey demedi, kapadı telefonu. Sonra kızla buluştum falan, akşama eve döndüğümde abim bekliyordu. "Yani değdi mi şimdi derslerinden geri kalmana?" dedi, bir şeyler daha dedi. Diyemedim ki, "Değdi!" Değdi çünkü, hayatım için önemli bir adımdı o ve attım. Sonrasında bir yerden patlardı çünkü. İyi oldu valla. Kısacası önemli böyle şeyler, Karine'e yansıması olumsuz olmuş mesela. Erkek arkadaşı oral seks yapması için onu zorlamış, Karine "iyi kız" kimliği yüzünden kabul etmiş, sonra suçluluk hissetmiş. Otuz yaşında, güncel problemlerin temelinde ortaya çıkıyor bunlar. Suçluluktan kaynaklanan ketleme, ilişkilerin yapıcı yönünü sınırlıyor ve hiç beklenmeyen yıkımlara yol açıyor.

Böyle işler... İlk seansa kız çocuğu gibi gelen Karine, sonuncuya genç kadın kimliğiyle geliyor. Cinselliğe hak ettiği değeri vermek her zaman mümkün, yeter ki yaşamda doğru konumu bulunabilsin.

7 Temmuz 2017 Cuma

Shirley Jackson - Biz Hep Şatoda Yaşadık

Tepedeki Ev, evin tersoluğunun yol açtığı cinneti anlatıyordu. Bize göre nesnelerin ideal boyutları, bastığımız zeminin eğimi ve buna benzer şeyler beynimizdeki şablonlarda mevcuttur, beyin düzenleyici ve sıralayıcıdır, yani kapılarının aynı boyutta olmadığı, eğimli vs. bir evde yaşamak delirtici olabilir. Zaman algısının belirli bir şema içinde kalması da öyle, bunun ince ayarı için uyku gerekiyor mesela. Neyse, Jackson bu tür bir aracıya başvurmadan, evi farklı bir şekilde ele alarak ötekiyle olan münasebetleri inceliyor. Dışarıda olanla içeride kalanlar arasında bir uyuşmazlık mevcut ama asıl olay içeride, şatoda.

Marry Katherine Blackwood'un anlatıcılığıyla ilerliyoruz. Yazarın kastını daha ilk cümleden çıkartamıyorum ama ad, soyad ve yaş verip karakterin ablasıyla birlikte yaşadığını, ailesindeki diğer herkesin öldüğünü ve hemen ardından Julian Amca'nın pek hoş hallerini anlattırmasıyla birlikte güvenilmez -ya da bir ölçüde güvenilir- anlatıcı karşısında okur olarak pozisyon alıyoruz. Niyetimiz tongaya düşmemek zira çok ilginç şeyler olacak gibi gözüküyor. Merricat aynı zamanda köygöçüren mantarını da çok seviyor, bunu durduk yere söylemez deyip atıyoruz hafızaya. Bir de ablasıyla birlikte yaşıyorsa ve ailedeki diğer herkes öldüyse Julian Amca ne iş, onu da bir köşeye koyuyoruz.

Otoyolla kasaba arasında bir yerde, malikanede yaşıyorlar. Dış dünyayla mesken arasında, arada kalmış bir konum. Sembolik. Kasabadan çıkmak için malikanenin önünden geçmek zorunlu, başka yol yok. Önceleri bahçeden bir kestirme yol varmış ama Merricat'in babası yolu kapamış.

Merricat salıları kasabaya iniyor, alışveriş yapıyor ve temkinli bakışları görmezden geliyor. Stella'nın mekanında bir kahve içiyor, etrafta kimse yoksa tabii. Stella ablasının da sağlığını sorduktan sonra, "Ya o?" diye ekliyor. O? Amcada ne gibi bir problem var acaba, bu aile niye böylesi yalıtılmış? Sonra bir kerkenez gelip Merricat'le dalga geçiyor, Blackwood ailesinin katli için söylenen bir şarkıyı söylüyor. Kız herkesin ölmesini isteyerek kaçar gibi uzaklaşıyor oradan. Bilgiler çoğalıyor; elde bir katliam var ve şarkının içeriğine bakarsak Merricat'in ablası Constance'ın aileyi zehirlediğini öğreniyoruz. Adım adım ilerliyoruz, elimizdeki bilgiler şimdilik bu kadar. Bir tek şey kafa kurcalıyor, o da kasabanın köklü ailelerinden sınıf farkından ötürü nefret edilmesinin dışında Blackwoodların sevilmemesinin sebebi ne olabilir, babanın yolu kapatması mı sadece? Zehirlenme olaylarının dışında bir şeyler mi var, mesela kasabalılar kızları cadı olarak mı görüyor? Kasabalıları çocuk despotlara dönüştüren bu öfkenin sebebi nedir? Bilmiyoruz. Korkuyorlar, Blackwoodlara süt götüren adam bile o evle irtibatı koparıyor.

Ev yaşamları herkesin görebileceği ön cephede değil, bahçeye açılan arka cephede sürer. Julian Amca, zehirlenme olayıyla ilgili hatırladıklarını kağıtlara döker, araştırmasının tamamlanması ve basılması için hatırlaması gereken çok şey vardır. Postayı ve telefonu iptal ettirmelerinden sonra dışarıdan pek az tanıdıkla irtibat kurarlar, onlar da haftanın belirli günlerinde gelen eski dostlardır. Amca, Constance ve Merricat'in hatırladıklarıyla yetinir. Üzerlerine çöreklenen suçluluk psikolojisi zehirlenme olayından çok öncesine dayanır gibi gözüküyor, ailenin tarihinin büyük bir kısmını kapsar bu. Merricat, arabayla kovalandığını ve kasabalıların sonsuz alaylarına katlandığını hayal edip nefretini büyütür, suçluluğunu da. Kuşlar bile saldırgandır, evin ötesi bir cehennemdir. İlerledikçe Constance'ın şekerle siyanür arasında bir ilişki kurduğunu, aile üyelerinin ölümünden bu olayın sorumlu olduğunu, Constance'ın kasıtlı bir suç işlememesinden ötürü yırttığını ve o facia zamanlarında Merricat'in yurtta kaldığını öğreniyoruz. Tekrar bir araya gelmeleri çok sancılı olduğundan ve birbirlerini çok sevmelerinden ötürü kolay kolay ayrılmayacaklar, belli.

Üçünün ilişkisi ilginç, Merricat Julian Amca'ya karşı sürekli merhametli davranması gerektiğini hatırlatıyor kendine. Jonas nam kedisini bir dördüncü kişi olarak görüyor, Ay'a gidip orada rahat edebileceğini düşünüyor, bir sürü şey. Üçünün de gerçeklikten koparıp müstakil hale getirdikleri dünyaları var ve ara ara bu dünyaya kaçıyorlar, diyalogların mantıklı bir örüntüye sahip olmaması, kelimelerin anlamlarından kopması bu yüzden. "Şapşal Merricat," diyor Constance, sürekli. Deliliğin kardeşçesi mi? Merricat'in evi korusun diye astığı nesnelerin yanında gömdüğü paralar da deli olduğunu mu gösterir? Deliliğin toplumsal bir anlam taşıdığını düşünüyorum, aile içinde doğal davranışlardan bir farkı yok.

Charles. Yıllar sonra kuzenlerden biri ortaya çıkıyor, misafir olarak kabul ediliyor. Charles'ı sağlıklı bir toplumun sağlıklı üyesi olarak tanısaydık ve aileyle arasında çıkacak muhtemel çatışmaları görseydik belki daha etkileyici bir rolü olabilirdi, biz sadece paragöz ve mermer kafalı bir adam olarak bileceğiz kendisini. Detaylara girmeyeyim, ailenin delilerden oluştuğunu anlar anlamaz evde yangın çıkıyor, Merricat sağ olsun. Kız, Charles'ın despot tavrından nefret ediyor, Julian Amca da öyle. Charles'a göre Merricat'in akıl hastanesine, Julian Amca'nın da huzurevine gönderilmesi lazım, Constance da normal yaşama dönmeli. Burası yine garip; kardeşiyle amcası kızın zaten evden çıkmasını, sosyalleşmesini istiyorlar ama Constance böyle bir şey yapmak istemiyor. Bunun yanında Charlie'ye hak veriyor ve hayatını heba ettiğini söyleyip ailesine kötü davranmaya başlıyor. Yangından sonra yine eskisi gibi hissediyor bu sefer, Charlie'nin gidişiyle eski haline dönüyor. Bu dönüşüm çok keskin ama ailenin en aklı başında gözüken bireyinin nasıl bir deliliğin içinde yaşadığını bilemeyeceğimizden belki de normaldir, kurguya halel getirmez.

Evin üst katları yandı, kasabadan gelenler yangını söndürdü ve bir cinnete kapı araladılar; evi basıp içeride ne var ne yok kırdılar, döktüler, bizim kızları ortaya alıp dalga geçtiler. Aile dostları bu çılgınlığın orta yerinde çaresiz kaldılar, nihayet Julian Amca'nın ölümüyle kalabalık dağıldı. Sonrası toparlanma süreci. Dostlar yüzlerine açılmayan kapılar yüzünden gelmeyi bıraktı, iki kardeş yine çok mutlu mesut, yaşamaya devam ettiler. İnsan öyle engin ki delilikle mutlu olabilir, en azından kendilerine ait, dışarıdan gelen bir şey, bir tehlike değil. "İçeride Charles olunca bahçe bile yabancı bir manzaraya dönüşmüştü." (s. 102)

Başa dönüyorum, Merricat'in Julian Amca'yı bir hayalet olarak gördüğünü düşündüm, arada hayaletlerin varlığından bahsetmesi buna yorulabilirdi, doğruymuş. Bomba şu ki dördü yemek yerken Charles'ın keçileri kaçırmak üzere olduğu bölümde Julian Amca, Merricat'in yurtta öldüğünü söylüyor ve Charles boş boş bakıyor. Merricat tam karşısında. Ailede kimin yaşayıp kimin hayalet olduğunu anlamak mümkün ama karakterlerin davranışları bu konuyu muğlaklaştırıyor, zaten tekinsizliğe yol açan noktalardan biri bu. Diğeri gotik ortam. Diğeri ötekinin düşmanlığı. Diğeri aileye bağlı olmamız, aileye her koşulda bağlı olmamız, gerekirse aileyle birlikte batmamız.

Shirley Jackson içimizdeki kuyuyu biliyor. Bir göz atmak isteyebilirsiniz ama uzun süre bakmayın.

Carlos Fuentes - Koca Gringo

Yerde 60 TL buldum. Balıkesir Yolu'nda yürüyordum, karşıdan karşıya geçerken kırmızı bir şey yerde öylece duruyor, bir koşu aldım. Trafiği katlettim, evine gidecekler biraz daha geç gitti, süt kamyonundaki sütler birkaç saniyeyle bozuldu belki, bilmiyorum ama 60 TL cepteydi, bu iyi bir şeydi. Biri beni görmüştür, paranın sahibi bir yerden çıkıp sopayla beni kovalar diye 15 dakika boyunca yürüdüm, sonra paraları saydım. Bu inanılmaz bir şeydi, evrende kendimi konumlandırayım da olayın gerçekliğine inanayım diye etrafıma baktım, zamanı sezinledim. Mustafakemalpaşa'daydım, ana memleketi. 17 yaşındaydım, İsa 2005 yıl önce doğmuştu. O zamana kadar yaşadığım sürenin kaç katı kadar geri gitmeliydim ki İsa'yı görebilmeliydim, onu hesapladığımı hatırlıyorum, bir de parayla ne yapacağımı düşündüm.

Olanı Umut'a anlattım, "Penguen'e gidelim abi," dedi. Umut İthaki'den ne çıkarsa alıyordu, ben de o ne aldıysa ödünç alıp okuyordum. İTÜ'de akademisyen oldu şimdi. Akışkanlar hakkında bir dolu şey anlatmaktan bıkmadı, ben de dinlemekten bıkmadım. Lisede de böyleydi, evinde Placebo dinlerken bilim dünyasında olup bitenleri anlatırdı. Neyse, İstanbul'a dönünce gittik. Tek cilt, Karanlıkta 33 Yazar. Korku Öyküleri Antolojisi. Lovecraft var, süper. King'i de koymuşlar, geri kalanları tanımıyorum. Kitabı aldım, yine memlekete giderken yolda bitirdim. Muhteşem bir derleme. 200 TL'ye satılıyormuş şimdi sahaflarda, yuh!

Ambrose Bierce aklımı almıştı, sonra İthaki'nin bastığı diğer kitaplarını bulup okudum, hayatını araştırdım biraz. Amerikan İç Savaşı gazisi, Meksika Devrimi sırasında Pancho Villa'nın yanında savaşmak için yola düşüyor ve kendisinden bir daha haber alınamıyor. Gizemli bir son, yanlış bilmiyorsam başına ne geldiği bugün bile bilinmiyor.

Buradan şuraya: Zeyyat Selimoğlu'nun bir kitabını okudum, son sayfalara bakıyorum, AFA'nın bastığı kitapların tanıtımları var. Fuentes, Koca Gringo. Gözüme "Bierce" çarpıyor. Fuentes, Bierce'ın son günlerini kurmuş! Elimde birkaç Fuentes var, acaba bu kitap aralarında olabilir mi? Olabilir, varmış! Listede bir gedik açıyorum hemen, bu kitabı sıkıştırıyorum.

Bodoslamadan girmeliyim, Harriet Winslow'a sunulan bir hayal var, Meksikalı General Tomás Arroyo'nun bir ihtimal olarak sunduğu gelecek. Gerçekleşmeyecek, hayallerin kader haline gelmesinin yavanlığı bir yana, muhtemelen gerçekleşmeyecek olması da umutsuzluğa yol açıyor ve Winslow'un Arroyo'yu affetmemesinin sebeplerinden biri bu, diğeri de arkadan kurşunladığı adama duyduğu sevgi.

Baştan alıyorum.

Yaşlı kadın geçmişi anımsıyor, onca yıldan sonra. Uzun zamandır hissetmediği duygularla baş edebilmek için acıyı bastırması gerekiyordu, başardı ve Meksika günleri önünde bir atlas gibi açıldı. Anlatı kadının hatıralarından oluşmuş değil ama bu hatıralar önemli bir yer tutuyor, tabii anlatıcının sunduğu daha masalsı bir dünya var. Bitmek bilmeyen savaşlar yüzünden gerçekliğin yara haline geldiği bir coğrafyada masallar da mutsuzluğa doğru evriliyor. İmgelerle dolu bir düzyazının şiire vardığı sıklıkla görülüyor, Fuentes geleneği sürdürüp kendi topraklarının kanıyla yazıyor.

Gringo tek başına yolculuk ediyor, ülkesinde aşmadığı sınır kalmadığı için yaraya yakışmak için, ölebilmek için savaşın hüküm sürdüğü topraklara geliyor. Anımsanmak, öykülerindeki gibi tuhaf dünyaları arayıp bulabilmek için orada. Garezin anılarla aynı anlama geldiği çöller, aynalarını arayan bulutlar ve ABD'nin bombalayıp yeni yaralar açtığı topraklar, ölümünü arayan bir gringoyu izliyor. Bierce adı sonlara kadar hiçbir yerde geçmiyor, o bir gringo. Kendi ülkesinin dışında bir yabancı. Yabancı toprakların üzerinde, yabancıların arasında, yetmişli yaşlarında bir adam. Coğrafya insana da kazındığından ve bir daha birleşmeyecek bir şekilde, kanla ayrılan sınırlar yüzünden insanlar arasındaki çizgiler hiçbir zaman kesişmiyor. Yaslanacak omuz hiç bilinmeyen dağların sarplığını taşıyorsa, nereye döküldüğü bilinmeyen nehirler gibi geliyorsa kulağa sözcükler, o zaman içe kapalı dünyaların çarpışmasından her şey yerle bir oluyor, birkaç kurşun birbirine bakan yüzleri ayırabilir, eğer hiç birleşmişse. Kurşunların sırası henüz gelmedi.

Gringo, Arroyo'nun tayfasıyla karşılaşır ve general gringoyu dener; havaya bozuk para attığında gringo parayı tam ortasından vurur. Savaşın diliyle anlaşırlar, gringo tayfaya dahil olur ve iki adam arasında aynı dili konuşan insanların dostluğuyla birbirlerine garez duyuracak acılardan doğan düşmanlık belirir. Tayfadakilerin her biri bir kimlik biçer, çölün ortasından gelen bir azizdir gringo. Ölümü arayan bir kayıp ruhtur. Felaket tanrısıdır. Masmavi gözleriyle çorak topraklara tufan getirecek bir lanetlidir. Yanında Don Kişot'u getirmiştir bir tek, parçalanmış yaşamının ve rüzgâra sıktığı kurşunların yansıması. Karşısındaki insanlar bir, henüz müstakil bir kişiliğe sahip değiller. "'Biz hepimiz Villa'yız!'" (s. 26) Negan'ı hatırlayın, kurduğu sistemin bir benzeridir buradaki. Mücadeleleri hayatta kalmak ve emperyalist güçlerin uzantılarını topraklarından atmaktır. Hikâyeleri birçok kitapta yazılıdır ama Arroyo için sayfaların bir önemi yoktur, gerçeklik kurmacanın veya tarihin içinde değil, tam oradadır, o anda. Fuentes bu noktada muktedirlerin biçimlendirdiği dünyaya bir temiz sallar, insanın ürettiği her şeyin bir paradigma ürünü olduğunu ve gerçeğin paradigmalara sığmayacağını anlatır. Arroyo gringoya okumayı bilmediğini ama belleğinin olduğunu söyleyip ekler: "'Ben kim olduğumu biliyorum, ihtiyar. Ya sen?'" (s. 34) İhtiyar da bilir, oğullarının kendinden nefret ettiğini, intiharlarına kendisinin sebep olduğunu, insanları paramparça etmekten başka bir şey bilmediğini, kırılganlıklara oyuncak muamelesi yaptığını, yıkımdan başka bir şey getirmediğini bilir. Ait olduğu toplumun bir yansımasıdır, bu yüzden kurşunların ama kurşunların sırasına daha var.

Hacienda. Bizdeki toprak ağalığına benziyor. İsyancıların hedeflerinden biri de ağaları indirmek olduğu için bir ağanın evini -sonradan ortaya çıkıyor ki Arroyo'nun o evle ilgili hoş anıları yok- basıyorlar ve evde aynalar hariç her şeyi kırıyorlar. Winslow bu noktada hikâyeye dahil oluyor. ABD'den zincirlerini kırarak kaçıyor ve ağanın çocuklarına İngilizce öğretmek için evde yaşamaya başlıyor, isyancıların saldırısına kadar. Arroyo'ya ve askerlere aynalara bakmalarını söylese de kastettiği anlaşılmaz. Kadınla ilgili izlekler var, tekrarlanan cümleler. Üç tane sanırım, biri bu aynalar meselesi. Aynalara bakın, kendinizi görün, ne yaptığınızı anlayın, yıkımdan başka bir şey taşıyın yanınızda. Hayır, Arroyo'nun dediği gibi herkes ne olduğunu bilir, bunu başka bir yerden görmeye lüzum yoktur.

Winslow-Arroyo-gringo arasındaki üçlü ilişki başlı başına bir konudur, girmeye cesaretim yok. Şunu söyleyebilirim, Winslow-gringo arasında bir sevgi var, birbirlerini yabanda bulmuş kardeşler onlar. Gringonun bastırmaya çalıştığı aşkın altında daha derin bir bağ var, birbirlerini anlamaya en yakın iki insanın gücü yaşamaya devam etmelerini sağlıyor. Arroyo'yu öfkelendiren bu derinlik oluyor, Winslow'la aralarındaki şiddetli aşka rağmen topraklarının taşıdığı öfkeyi hatırlayıp gringoya kurşun yağdırıyor sonunda. Villa'nın olaydan haberdar olup gringoya ölümlü bir ölüm sunmak için çürümeye başlamış adamı mezardan çıkarıp göğsünden kurşunlatması, cenazesini Winslow'la ABD'ye göndermesi ve Arroyo'yu kurşunlatması radikal bir çözüm gibi gözükse de pratik çıkarlar gereği. Bireysel mücadeleler davayı tehlikeye atabilir, ABD'ye kafa tutmak için pozisyon alan bir yapılanmanın bunlara tahammülü yok. Sonuçta kadın memleketine dönüp yaşlanıyor ve her şeyi hatırlıyor.

Karakterlerin hikâyeleri anlatılan masalla eş zamanlı, bir geçmişten veya gelecekten bahsetmek mümkün değil, sanki toprağı kaynayan bir denizin ortasına oturtulmuş ve insanların yaşamları durmaksızın devinen yaşamın içinde olabildiğince cömert bir şekilde anlatılmış gibi. Yoğun, büyülü bir hikâye bu.

4 Temmuz 2017 Salı

Friedrich Dürrenmatt - Gözlemcileri Gözlemleyenin Gözlemi

Panoptikon vardır, gözlenip gözlemlenmediğinizi bilmezsiniz. Gözlemlenebilirsiniz, sizi gözleyen de panoptikonun bir parçasıdır, sizin yerinizdedir, o da gözlemlenir. Anlatıcı en dış katmandadır, o da gözler. Son gözleyen odur gibi gözükür amma lakin ki öyle değildir, çok sevdiğim ve az bilinen bir Alman şairden şöyle:

"A rabbit in his meadow lair
Imagines none to see him there.
But aided by a looking lens
A man with eager diligence
Inspects the tiny long-eared gnome
From a convenient near-by dome.
Yet him surveys, or so we learn
A god from far off, mild and stern."

Yaa. Kurgunun en çıkmaz yerinde daha nasıl gözlemlenilebilir diye düşünebilirsiniz, ortaya çıkar. Dahası vardır. Orwell'ın toplumsal paranoyası -ironiktir; gerçeğe yakındır veya gerçektir- bireysele yansıyor, insan önce kendini gözlüyor. Epigraftaki Kierkegaard alıntısı atılan bir adımdan sonrasını imliyor. Önde boş uzam, doldurulacak ve neyle doldurulacağı bir önceki uzamdan okunabilir. Başkaları da okuyabilir, açık. Terstir aslında; bir adım öteye gidilerek bakılır ve görülür ki bir yerde bir şey var, bir şey olmuş. Nasıl anlarız, adım geriye atıldığında mı? Böyleyse önceki adımın yerinden, onun gözleriyle görürüz, bu berrak bir görüntü vermeyecektir, önceki adımın kimliği her şeyi bozar. Yine epigraftan: "Bu yaşam ters ve dehşet verici, dayanılacak gibi değil." (s. 6) Yana o zaman, daha önce hiç bulunulmamış bir yerden bakmak, orayı da kendilikle doldurup anlam yüklemeksizin. Mümkün mü? Gözlemlenen herkes bunu deniyor, anlatıcı dahil.

Otto Lambert, eşi Tina'nın El-Hakim harabelerinin aşağı kesiminde öldürülmesinden sonra F.'yle temasa geçer. F., gezegenin portresini filme çekme düşüncesiyle birbirinden bağımsız parçaları kaydeder, rastlantısal sahnelerle bir sonuca varmak istemektedir. İyiymiş. Sonrasında psikiyatr olan Otto'nun bilimsel araştırma maiyetinde Tina'yı gözlemlediğini öğrenir. Ev bir laboratuvara çevrilmiştir, kadın bir vaka olarak ele alınmıştır ve bunun farkına vardığında da evi apar topar terk etmiştir. Otto, karısının rastlantısal bir biçimde öldürülmesinin izini sürmesi için F.'yi ikna eder, Tina'nın tuttuğu defteri ve kendi çalışmalarında tuttuğu notlardan bir bölümünü F.'ye verir. Bu bir.

F., mantıkçı D.'ye giderek olayı anlatır ve yardım ister. D., defterleri inceledikten sonra iki tarafın da birbirini gözlemlediğini, bildikleri insanlar olmaktan çıktıklarını ve soyutlana soyutlana tek bir duyguya indirgendiklerini söyler, Tina için bu duygu nefrettir, kaçmasına yol açan budur. Sonrasında Dürrenmatt'ın ince giydirmeleri gelir; devlet toplumu gözlemleyip düzenlemeler yapar, toplum devleti gözlemler ve tepkide bulunur, herkes kuşatma altındadır, her türlü bilgi ve duygu açıktadır, insan kamuya açılmıştır ve bu şekilde yok edilmiştir. Maja Beutler'in Mahkeme öyküsünü hatırlıyorum; birey, parçaları bir aradayken anlamlı, aksinde yıkıma uğrar. Parçalar da sürekli değişmektedir, bir an diğer bir anla aynı değildir. Bellek, ardılına ve öncülüne ekmek parçaları bırakır.

İnsanı gömüyoruz şu an, Dürrenmatt bombalamaya devam ediyor. Doğa da bugünkü kadar yıkıcı bir şekilde hiç gözlemlenmemiştir. Şeyler oldukları gibi değil, olması istendikleri gibi ele alınır ve faydacılığın muazzam hafifliğinde katledilir. Berger'in Görme Biçimleri nam kitabı, Nü bölümü. Benzer hadise Otto'yla Tina arasında geçer, Otto bir nefret nesnesi, Tina bir psikiyatri nesnesidir. Zamanla alışkanlığa yol açar bu durum, gözlemlenmemenin yol açacağı yalnızlık duygusu gözlemlenmeyi makul hale getirir. Sosyal medyayı ele alın mesela. Dürrenmatt bunu anlamsızlık korkusuna bağlar, evrende onca gök cisminin içinde, boşluğun tam ortasında insanı kıskıvrak yakalayan hiçlikten kurtulmanın bir yolu olarak gözlemlenme değer kazanır. D.'ye göre Tina bu yüzden kaçmıştır; farklı bir gözlemlenme çabası içine girip farklı bir anlam kazanmak istemiştir, bu yüzden fotoğrafları gazetelerde boy gösterir. O artık daha da görünürdür ve yarattığı gizem sayesinde gözlemlenmeye, bulunmaya değerdir. İş bu boyutta personaları kovalamaya dönüşür, gözlemlenen insan kendi değişkenliğinin de ötesinde farklı kimliklere bürünür, gözlemlenmesini değerli kılacak ve sürdürecek kimlikler yaratıp onlarla yaşamaya başlar. Anlatının tamamında bu kimliklerin değişmelerini, yer değiştirmelerini ve gerçekle -bu koşullarda gerçeğin nasıl bir anlamı varsa artık- kesişip ayrıldıkları noktalar yer alır. F.'nin El-Hakim'de Tina'yla ilgili araştırmalar yapması ve bir iç savaşın ortasında kalması, devletleri oluşturan yapıların birbirlerini gözlemesini, gözlemlerinden anlamlar çıkarmasını ve bu anlamların akışkanlığını inceler. F. değişir, Tina değişir. Tina gerçekten değişmiştir, spoiler olmasın diye söylemiyorum. Neyse, devletler değişir. Kemal Sunal'a bağlayayım; çok çeşitli değişmeler vardır, on beş yirmi tane bulunur.

Polisiye ama kuru macera değil, Dürrenmatt'ın gözlem üzerine düşünceleri gelişen teknolojiyle birlikte güncelliğini sürdürmesine yarayacak enstrümanlar kazanıyor.

Dürrenmatt'ın sevenine Julian Symons'ın Kendini Öldüren Adam'ını da tavsiye ederim.

3 Temmuz 2017 Pazartesi

Osamu Dazai - Batan Güneş

Bu adamların hiçin peşine düşüp giderek silinmelerini, bir nokta haline gelip kaybolmalarını her okuduğumda bunaltının orta yerine çöküyorum. Oe, Mişima, Abe veya Kobo, bir de Dazai eklendi şimdi. Oe intihar etmedi, diğerlerinin de iyi ki az sayıda eseri Türkçeye çevrildi.

"Doğmuş olduğum için beni affedin."

Öyle mi? Senin inceliğinden, serseriliğinden ve acından öpeyim. Madalyon olarak astığımı söylemiştim bir yerlerde, dönüp bakıyorum: "Şimdi büyüdüm, yaşamın zor olduğunu biliyorum ve hayatı daha dayanılır kılmak için 'kötü' yollara başvuran kimi daha hassas insanlara kızmamak gerektiğini de." Bağlamı farklı olsa da Mungancası: Denemesek de biliriz ki intihara hiç bu kadar yakın olmamışızdır. Yaşamaya çalışırken kalbini kırdıklarım(ız), ne söylersem söyleyeyim hiçbir önemi yok, hiçbir şey fark ettirmeyecek ama bilmenizi çok isterim, istediğiniz gibi biri olamadığım(ız) için çok, çok özür dilerim. Parantezi at, kendim için konuşuyorum. Benim, başka bir sebep yok. Dazai denemiştir ve bilmiştir de, bunları demiştir. Gerçekten demiştir, içerilerde bir yerde. Kendini bir karakter olarak kurup yeniden öldürmüştür. Bu noktada lineer akışın bir önemi yoktur, persona öldükten sonra kim gerçekten yaşayabilir?

Batan güneş, yükselen güneşin ülkesine de bir gönderme taşıyor. Savaş sonrasında Japonya'nın çöküşü, soyluların yitirdikleri soylulukları üzerinden anlatılıyor. Bireyin var olma çabası, birey-toplum çatışması gibi anahtar sözcükleri koyacağım ama yetmeyecek; Japon toplumu onura büyük önem verdiği halde sağ kalmak için onurundan vazgeçme eşiğine gelen insanların dönüşümleri bir dönemin sosyal çalkantılarına da ışık tutuyor böylece.

Japoncadan değil, Fransızcadan yapılmış bir çeviri. Olvido tekrar basmış ama çevirmen aynı. Suyunun suyu yani, direkt Japoncadan çeviri olsaymış daha iyiymiş.

Kazuko ve Anne köye taşınıyorlar, Wada Dayı'nın hamiliğinde. Dayı büyük olduğundan sözünden çıkılamıyor, şehirde yaşamak çok pahalı olduğu için köy en iyi seçenek. Problem şu ki soylu sınıfın köyde yaşadığı görülmemiştir, Ballard'ın Gökdelen'inde sınıfların bir arada yaşadığı zaman -aradaki katların pek önemli olmadığını düşünüyorum- ortaya çıkan kaotik ortam, Japon inceliğiyle oldukça yumuşuyor ve köylülerin müstehzi davranışlarından öteye geçmiyor. Yaşamsal işleri yapan hizmetliler olmayınca küçük çaplı yangınlardan sosyal ilişkilerdeki yeteneksizliğe pek çok olumsuz durum ortaya çıkıyor. Dayı da pek ortalarda yok, onun için bu ailenin hayatta kalması yeter ama belli bir yaşam standardından sonra daha düşük bir düzeyde yaşamanın yol açtığı sıkıntılar karakterlerin canına okur hale gelecek, hikâyenin çıkış noktası bu.

Kadının kendini tekrar keşfi ikinci nokta. Kazuko'nun bir çıkış yolu olarak metresliğe dayanması ve Naoji'nin hamisine yanaşması büyük bir değişim. Bütün bir toplum değişmişken aynı kalmaları mümkün değil zaten, bir noktada yaşama ayak uydurmaları gerekecek. "Benim için başka yaşam biçimleri olabileceğini hissediyorum." (s. 57) Ahlakın üstesinden gelinmesi gereken bir kurallar bütünü olarak algılanması bu farklı yaşam biçimlerinin ortaya çıkmasıyla gerçekleşir. Beklemek ve ummak başta birbiriyle uyumlu olsa da birbirini içten içe kemirmeye başlar, Kazuko'nun daha fazla mutsuz olmasına gerek yoktur, öyleyse bir koruyucunun gözetiminde yaşamak aşağılayıcı olmaktan çıkar. Aşk önemli değildir, herkes sevilebilir, Kazuko için bu yeterlidir. Bütün bunların arkasında inanılan değerlerin trajik bir biçimde yıkılması da saklı; savaştan önce devrimin ve aşkın en budalaca iki iş olduğunu söyleyen abiler, yağan onca bombadan sonra haksız çıktıklarını göremediler. Kazuko, aşkın ve devrimin belki de dünyanın en önemli şeyleri olduğunu çok geç anladı ve onlara yaklaşamadı bile. Anne'nin ölümü yaklaştıkça daha iyi bir yaşam sürebilme ihtimalinin peşinde gitmekten başka yapacağı bir şey yok. Peşinden gittiği adam soyluları sevmese de, Kazuko'yu sadece bir süs olarak evinde bulundurmak istese de hiçbir şey değişmeyecek. "(...) Şayet insan, hayata geldiğinde şu ya da bu biçimde yaşamaya devam edecekse, sona varmak için büründüğü görünüm, çirkin bile olsa, küçümsenmemelidir." (s. 84) Bütün karakterlerin davranışlarına açılan bir pencere aslında bu. Naoji'nin bilerek yıktığı yaşamına buradan bakabiliriz.

Dazai'nin yansıması, büyük ihtimal. Üniversitede edebiyat eğitimi alıp uyuşturucuya vuruyor kendini Naoji, edebi abilerinin -biri Kazuko'nun taktığı adam- yanında takılıp romanını yazmaya çalışıyor ama başaracağı bir şey değil. Ailesinden para alabilmek için yalanlar söylüyor ve her seferinde af diliyor, büyük planları için gereksinim duyduğunu söylediği para uyuşturucuya gidiyor. İntihar edene kadar. İntihar mektubu, anlatı boyunca ortaya çıkan bütün acıların açıklaması gibidir, belki Dazai'nin de son bir mesajı.

"Ailemi unutmalıydım. Baba kanını reddetmeliydim. Anne şefkatini istememeliydim. Ablama karşı soğuk davranmalıydım. Başka türlü halkın içine giremem, halkın arasına karışamam diye düşünüyordum." (s. 92)

Naoji arada kaldığı için ne ailesine yakın olabiliyor, ne de halka. İkisinin de problemlerini alıyor, geriye kalan başka bir şey olmadığı için kendi boşluğunu hayatı için anlam taşıyan bir şeyle dolduramıyor. Sahtekarlık olarak tanımlıyor yaptığı şeyi; kaba konuşma biçimi halka karışabileceği anlamına gelmiyor, ailesinden de iyice uzaklaştığı için bir ada haline geliyor, çorak bir ada. Tekil ruh. Mektubunu soylu olduğunu yazarak bitiriyor, ne kadar kaçarsa kaçsın kimliği hep onu takip ettiği için yaşamından kurtulması gerek. "Eğlenceden en ufak zevk almadım. Belki de eğlenme yeteneksizliğimdir. Ben sadece, gölgesinden kaçan bir soylu olduğum için, delilikler yaptım. Acaba gerçekten ayıplanmayı hak ettik mi? Soylu doğduysak, kabahat bizde mi? Sırf bu ailede doğduk diye, bütün ömrümüzü, tıpkı Yahudiler gibi, hakaret görmek, özür dilemek, alçalmakla mı geçireceğiz?" (s. 93) Şimdi bir makale okudum da, Japon elitlerinin savaş öncesindeki tutumları yüzünden koca bir ulusun yenilgiyle yüzleşmek zorunda kaldığından bahsediliyor. Biraz araştırma yapmak bu suçluluk duygusunu anlayabilmek için faydalı olabilir.

Şimdi diğer kitaplarını topluyorum, Dazai iyi yazar. Çok iyi bir yazar. Tavsiye...