9 Aralık 2017 Cumartesi

Thomas Bernhard - Soğuk - Bir Soyutlama

Epigraf Novalis'ten. "Her hastalık, aslında bir ruh hastalığıdır."

Akciğerlerdeki gölgeler Bernhard'ı Grafenhof'a göndermişti. Şehrin tepelerindeki sağlık merkezi kimseyi elinden kaçırmamak için uyarılarla donatılmış ve aşağısında yer alan köy de sınır bölgesi ilan edilmiş. Veremliler için kaçış yok, ölüm alanı belirlenmiş ve iyileşebilen birkaç şanslı insan dışında kurtulan çıkmayacak. Ölüm korkusu Bernhard'ı kuşatıyor ve iyileşme umutlarını alıp götürüyor, orada umutsuzluk ve çöküşten başka hiçbir şey yokmuş gibi. Ciğerlerin çökmesine yakın, herkesin elinde tükürük hokkası, balgam çıkarma çalışmalarının yayıldığı bir hastane en başta sağlıklı bir psikolojiyi mahvediyor. Doktorlar Bernhard'dan bu yarışa katılmasını bekliyorlar ama genç adam ciğerleri sökülene kadar öksürse de olmuyor, diğer hastaların çıkardıkları sesleri ve balgamı virtüözlüğe bağlıyor, sanki ciğerlerini enstrüman gibi çalabiliyorlar. Nihayet kendisi de balgam çıkartabilince aralarına katılıyor ve yargılayıcı gözlerden kurtulmuş oluyor, ölümden başka hiçbir şeyi beklemeyen bu topluluğun ötekileştirmesine maruz kalmak ironik bir şekilde yıkıcı, Bernhard bir parça olmak istiyor ama testlerinin negatif çıkması sonucu yine uzaklaşıyor, hasta olması lazım, ölmeye yakın olması lazım yoksa bu insanların onayını alamaz. Sonuçların pozitif çıktığı bir günden sonra doktorlar, hemşireler, hastalar ve kendisi rahatlar, nihayet hastadır. Tam bir delilik. "Durumdaki sapkınlığın farkında değildim." (s. 11) Alışkanlık; genellikle ölümün görüldüğü bir sağlık tesisine ölmeye gelinir, iyileşmeye değil.

Bernhard -hasta diyeceğim bundan sonra- elindeki gücü fark eder, topluluğa katıldıktan sonra ayrıcalıklardan faydalanmaya başlar. Sağlıklı olan her şeyden nefret etmek, hastalığı birine bulaştırabilme gücüne sahip olmak, Grafenhof'un dışında kalan her şeye sonsuz bir öfke duymak iyi hissettirir ve bu duyguyu korur hasta, sosyal güvencesi olmadığından daha da kötü bir durumdadır, sığıntı gibi yaşar ve sevgili dedesinden kalan iki piyano partisyonu dışında geçmişine ulaşmak istemez. Kötü şartlarda iyileşmeye çalışmazken aynı şartlara sahip bir hukuk doktoru dikkatini çeker. Bu adam sosyalisttir ve Avusturyalıların toplumsal değerleri olarak görülen -Bernhard az gömmedi bunları- Katolik-Nasyonal sosyalizm damarını iyi bir eleştirir, bu yüzden de doktorların, hemşirelerin, hastaların nefretini kazanır. Daha da kötü şartlarda var olmaya çalışır, iki satır bir şey okuyamaz çünkü etrafındaki alt sınıftan insanların yaptıkları gürültü hiçbir düşünsel aktiviteye mahal tanımaz. Yavaş, korkunç bir ölüm.

"Diğer insanlara güvenmedim ve diyebilirim ki, bu sayede kurtuldum." (s. 16) Doktorlara karşı güvensizlik, hastalıkla mücadele etme konusunda güç sağlıyordu. Hasta bu zıtlığın farkına varır varmaz hastalığını yenebileceğinin farkına vardı. Direnmeyi bıraktıktan sonra cehennemden başka alternatiflerin de olduğunu anlar, doğanın sadece yıkıcı olmayıp yapıcı da olabileceğinin ayrımını yapar. Kendisini sağaltmıştır, gerisi gelir ama çok da kolay bir süreç değildir bu, iyileşme süreci güvenmediği insanlar yüzünden son derece sancılı geçecektir. Laboratuvar hata yapar ve pozitif olan testin aslında negatif olduğu anlaşılır, hasta verem değildir ama akciğerindeki gölgelerin yok edilmesi için gereken streptomisin iğnesinin yeterince yapılmadığını anlar. Bu iğneler başta ABD olmak üzere birçok ülkeden gelir ve maddi durumu yetersiz olanlara pek koklatılmaz diyelim. Hasta, doktorlara bu durumu anlattığı ve daha çok iğneye ihtiyaç duyduğunu söylediği için terslenir, azarlanır. Bernhard'ın doktor nefreti anlaşılabilir. Daha da kötüsü, anne de başka bir hastanede acılar içinde yatmakta ve ölümünü beklemektedir ama ölemez, hastanın aklından bir an olsun çıkmaz ve çifte ölüm korkusu karşısında Bernhard'ın bile öfkesinin yetmeyeceği bir an gelir. "O zamanki ruh halimi anlatabilmek hiç de kolay bir şey değil, bunu yapabilmek için ciddi bir psikolojik direnç de gerekiyor. O sırada kafamdan geçenleri daha fazla anlatamayacağım, zira anlatmam gereken gerçeklerin ötesine gitmekten çekiniyorum, o sınır benim için dayanılmaz ıstıraplarla dolu." (s. 23) Acı çekmenin ne demek olduğunun bilinemeyeceğini söyler Bernhard, çok derin. Başkaları için düşünelim. Mutluluğu bir şekilde kendimizle özdeşleştirebiliyoruz ama iş acıya gelince boşluğun ne kadar derine indiğini bilmediğimizden anlayamıyoruz, herkes kendi acısını bilebiliyor. O kadar.

Tiyatro. Bernhard yaşamı müebbet bir ölüm cezasına benzetir, mahkumlarla iyi anlaşılmasını ama gardiyanlardan uzak durulmasını önerir. Yaşamı algılayışı insanlarla gerçek -başka bir şey beklemeden, kendinde olan- bir ilişki kurmasını engelleyecektir ama bunun hayatını kurtardığını söyler. Sahneden görülenler pek iç açıcı değildir; cenaze arabalarının hep aynı toklukta vuran kapıları, hastanelerin soğuk yüzleri ve duvarları, annenin ölümü, yanlış teşhisler, doğru teşhisler, sanat politikaları yüzünden Avusturya'dan sürülen sanatçılar, merak duygusunun tatmini yüzünden intihar edememek, her şeyin daha kötüye nasıl gidebileceğinin merakı işte, her şey hasta için katlanılmaz düzeyde ama tiyatro sahnesinde olduğunu düşünmek devam etmesini sağlıyor. Annesinin ölümünden sonra hastaneden çıkacak ve oraya dönmeyecek, korktuğu başına gelmediği için akciğerleri sağlam, müzik eğitimine devam edebilir. İkinci kez Grafenhof'a yattığında karın delmeli operasyonu bilmeyen doktor onu kan revan içinde ölüme terk etseydi bunlar hayaldi. Ölümle yüz yüze gelmek, çocukluktan beri, başlangıç noktası burası.

Güvercin nefreti. Yok Etme'de de mevcuttu, hastane günlerinden kaynaklanıyor.

Thomas Bernhard - Yok Etme - Bir Parçalanma

İki bölüm, Telgraf birincisi. Franz-Josef Murau'nun yazdığını söyleyen anlatıcıyı metin sonlanırken göreceğiz, onun dışında Murau'nun düşüncelerinden, insanlarından ve nefretinden kaçamayacağız. Murau'nun her şeyi yazmaya ne zaman karar verdiğini sayısız dönüşten birinde, geçmişe açılan kapılarda göreceğiz. Murau, Roma'da Alman edebiyatı dersi verdiği Gambetti'ye anlattıklarının yanında -ki bunlar metnin çoğunu oluşturur- okunması için birkaç kitap öneriyor ve Bernhard'ın Amras'ı bunlardan biri, onu da göreceğiz ve bu metinle taşıdığı paralellikleri görmeyeceğiz, ikisini de okumuşsak göreceğiz ama bize kalacak, her şey ortaya dökülmeyecek çünkü her şey doğru olmayacak, biçimlenirken çoğu şey bozulacak, yitecek, ortadan kalkacak, hiç yazmamaya, yaratmamaya götürecek bu, ne olursa olsun yazacağız, yazmamız gerekecek, yazarın yalanları açığa çıkacak ve aralarından doğrular çıkacak, yazar ortadan kalkar kalkmaz doğru olmayan şeyler de kaybolacak ve geriye bir tek sözcükler kalacak, gerçeği anlatan sözcükler. Murau bu sözcüklerin peşinden koşmak zorunda kalacak çünkü henüz döndüğü Wolfsegg'den gelen telgraf onu fotoğraflara yönlendirecek, ailesinin fotoğraflarına bakacak ve telgrafta yazanlarla fotoğrafları eşlemeye çalışacak, her şey geri gelecek, unutulan ve hatırlanmaması için üzerine yeni kentler, yeni insanlar konan eskiler sudaki pislikler gibi belirecek. Anne, baba ve Johannes kazada öldü, Caecilia ve Amalia'dan gelen telgrafta bu yazıyor, üç gün önce yaşayan insanlar bir anda dünyadan silindi, ölü bedenleri Wolfsegg'deki evde yatıyor, annenin kafası kopmuş ve Johannes'in kardeş yüzü tanınmayacak hale gelmiş, baba zaten ölüden farksız olduğu için değişen bir şey yokmuş, Murau ikinci bölümde cenaze için evine döndüğü zaman gazeteleri okuyacak ve böylesi trajedileri gayet soğukkanlılıkla yazanların alçaklığına inanamayacak, toplumun alçaklığının yanında gazetelerinki çok doğal gelecek. Parçalanmış kafalar, ölü bedenler olduğu gibi ilk sayfada, sanki teşhir ediliyormuş gibi, Jaguar'ın koltukları kan içinde, Johannes'in kokuşmuş aileye uyum sağlamasının tek istisnası olan hızlı şoförlüğü sonlarını getirmeden önce o araç büyük bir mutlulukla alınmıştı ama mezara dönüştü. Johannes'in ve babanın miyopluğu sonlarını getirdi, babanın sonu miyopluğundan çok önce gelmişti ama yine de yaşıyordu, o rezilliğin içinde değişti, annenin etkisi onu çürüttü ve olmadığı bir adam haline geldi. Bunları düşündü Murau, fotoğraflara bakıyordu, Almancanın konuşmak için çok kaba bir dil olduğunu ve Gambetti'yi düşünüyordu, dil yüzünden sınırlanması diğer her şeyi çürütüyordu, hiç kaçış yoktu ki dili koca bir uygarlığı kendisiyle birlikte yok edecekti. Gambetti'yi düşünmesi öğretmenliği üzerindendi, öğretmenlerini hiç sevmezdi çünkü yazısı dağınık, derslere ilgisi azdı ama parlak bir ruh vardı onda, başka şeylere odaklı, duyarlı bir ruh. Öğretmenler bunu anlamadı çünkü yontmak istenen çocuklarda bu ruh en büyük tehlikedir, bu ruh toplum için de en büyük tehlikedir, birliği bozar ve savaşır, karşı koyar, küçük düşürür. Johannes'in notları hep iyiydi, o ayak uydurmuştu, ne yapması gerektiğini biliyordu ve kokuşmuşluğu küçük yaşlardan itibaren kabul etmişti. Yirmi yıl önce onlardan ayrılan Murau özgürlüğünü kazanmıştı ve bu sorumsuzluk olarak algılanan özgürlüğü, kendini beğenmişlik olarak görülen bağımsızlığı Johannes'in nefretine yol açmıştı. Johannes uzaklaşmamıştı oradan, uzaklaşmak istememişti belki, çoktan uyum göstermişti, çoktan onların bir parçası olduğunu kabul etmiş, diğer herkes gibi Murau'ya kötü davranarak onlardan biri olduğunu kanıtlamıştı. Ailesi Murau'yu sevmiyordu çünkü annesi onu sevmiyordu, annesi köylü bir kadındı ve babanın aklını çeldikten sonra zevksizliğiyle adamı zehirledi, evin her yerinden zevksizlik taşar oldu. Eşyalar korkunçtu ve daha da önemlisi perdeler açılmıyordu. Perdeler hep kapalıydı, ev nemliydi ve sürekli hastalıkla dolu bir yaşam egemendi oraya, iki kız kardeş hastaydı, Murau hastaydı. Anne çocuk istemiyordu ama baba istiyordu, soyun devamı lazımdı, bu yüzden Johannes oldu ve ardından Murau. Murau istenmeyen çocuktu, annesi istememişti ama aldıramadı, kızları da öyle. Hepsi Murau'nun canından bezdirdi. Johannes kasıtlı olarak kötülük yaptığında suçu hep Murau'ya atıyordu, kız kardeşler onunla uğraşıyordu, annesi ve babası onu hiç dinlemiyordu, yalancı olduğunu düşünüyorlardı. Sartre okumak için kütüphaneye kapanıp akşam yemeğini kaçırınca o vakte kadar ne yaptığını anlattı Murau, inanmadılar, yıllar sonra Roma'ya gelen ve hikâyeyi dinleyen anne yine inanmadı, Sartre'ın uydurmasyon bir şey olduğunu sanıyordu ama önemli olan bu değildi, Murau da değildi, Spadolini'ydi, Murau'nın cenaze konuşması sırasında sevimliliğin altına çok iyi gizlenen ikiyüzlülüğü görünce nefret edene kadar çok sevdiği, Vatikan'da görevli bir bilge olan Spadolini'yle annenin yıllardır süren gizli bir ilişkisi vardı ve anne sırf Spadolini'yle görüşmek üzere Roma'ya geliyordu. Ailenin geri kalanının -baba dahil- bundan haberi vardı ama hiçbir şey söylenmedi, bir sır olarak korundu. Çürütücü sır. Aile yapısı her şeye karşın korunmalıydı, çürüme pahasına. Bunların ortasında kaldı Murau ve önce Oxford'a, sonra birçok yere kaçtı. Roma'da gazetelere yazılar yazıyor, Spadolini'nin bulduğu -Roma'ya gitmesini de o önermişti- öğrenciye, Gambetti'ye özel ders veriyor ve aldığı telgrafı okuduktan sonra fotoğraflara bakıyor, fotoğrafı icat edene yediği naneden ötürü kin kusuyor ki anları kaydetmek nasıl da yaşanmayan bir şey kokar, o kadar sahtedir ki hiçbir sözcük onu daha da sahteleştiremez veya biraz olsun gerçek kılamaz, yalanın cisimleşmişidir fotoğraf, yüzlerden okunan bu. Hiçbirinin yüzü böyle değil; annenin, babanın, Johannes'in ve kız kardeşlerin. Buradaki yüzler rezillikleri hakkında hiçbir şey söylemiyor. Georg Amca'nın iyiliklerini de söylemiyorlar, Georg Amca aralarında yok, fotoğrafı yanda yaşınacak biri değil Georg Amca, o bu nesiller boyu varlığını sürdürmüş, Wolfsegg'de köklenmiş rezil ailenin paçayı kurtaran nadir insanlarından. Cannes'a taşındıktan sonra tamamen özgür, Wolfsegg'e yaptığı ziyaretlerde istenmediği rahatlıkla anlaşılan amcanın söyledikleri de biçimlendiriyor Murau'yu; babanın dönüşümü, annenin çürütücü doğası, insanların... Georg Amca öldü ve Murau'yu bir başına bıraktı. Dostoyevski ve Bakunin kaldı arkada, evdeki onca kilitli kitaplığın içinde binlerce kitap vardı ama Murau'ya izin yoktu, kimseye izin yoktu, o kitaplar okunmak için değil, sadece güç gösterisi içindi. Kitap okumak büyük küstahlıktı ailede, kimse kitap okuyup gelişmemeliydi. Hayvancılık ve tarım, bahçıvanlar ve avcılar, dünya bu kadardı. Murau bahçıvanları çok severdi, onlarla konuşup derdini anlatırdı ama avcılardan nefret ederdi. Avcılar yıkımdı, hem kendilerini hem de doğayı yok ediyorlardı. Babası iyi bir avcıydı, Rusya'ya gidip avlanmışlığı ve dindarlığıyla çocukların ruhlarını söndürmeye çalışmışlığı vardı. Katolikti, Nazi yanlısıydı, savaş sırasında eşiyle birlikte sempatizanlık yaptı ve evlerinde pek çok rütbeliyi ağırladı. Cenazesine bunlar geldi, bu yaşlı kasaplar, yaptıkları onca barbarlığa rağmen devlet onları maaşa bağlamıştı, çürümenin diğer yüzü. Georg Amca dört yaşındayken buradan kaçmak istemişti ve aşağıdaki köye inip Wolfsegg'den nasıl çıkabileceğini sormuştu, daha o yaşında. Kimliği orada oluşsun istemiyordu, sonrasında bütün kimliklerden nefret etti. Üniversite profesörlerinden nefret etti ve bunu Baudrillard'ın üslubunda yaptı, okulların Freud işi travmalarla dolu yerler olduğunu söyledi, saygı duyulası düşünsel bir zenginlik için ödipal kompleksin şart olmadığını söyledi, işlerini, yaşadıkları yerleri, unvanlarını kimlik gibi taşıyıp insanların gözüne sokan insanlardan nefret ettiğini söyledi. Murau, amcasının yardımıyla biçimlendi ama bunun yanlış olabileceğini düşündü Georg Amca, belki de hiç konuşmamalılardı. Mümkün değil, Murau da onun gibiydi. Caecilia, yaşlı halasının kandırmacasıyla şarap şişesi mantarı fabrikatörüyle evlendiği sırada, telgrafın gelmesinden üç gün önce ve amcanın ölümünden yıllar sonra, annenin korkunç öfkesini gören, diğerlerinin sahte neşesini gören Murau bir kez daha oradan gitmek istemişti, amcası gibi ama üç gün sonra tekrar oraya dönmek zorunda kalacağını bilmiyordu, fotoğraflara bakarak kendisini hazırlamıştı.

İkinci bölüm, Vasiyet. Diplomalarını alan insanlar sanki gelişmeleri o noktada kalmış gibi davranıyorlar, başka hiçbir şeyle ilgilenmiyorlar, kendilerinin tamam olduklarını sanıyorlar. "Georg Amcam sık sık, ne zaman Avusturya'ya gitsem trende otururken yalnızca profesörler ve doktora unvanlılar oturuyor vagonda sanırım, insanlar değil, caddelerde diploma sürüleri yürüyor sanki, genç insanlar değil, yaşlılar değil, yalnızca müsteşarlar, derdi." (s. 53) Köylüler böyle değil, onlar oldukları gibi kalsalar da doğa onları kendine benzetiyor. Yumuşak, sert, zaman ne verirse, olduğu gibi. Murau dört yaşına kadar köyden başka bir dünya bilmedi, şehrin sokaklarından en korkmayacağı zamanda korktu ve insanlarını tanıması gereken yaştan çok sonra tanıdı. Diploma suratlar. Unvan kafalar. Öğretmenler ve hâkimler, toplumun iki çukuru. Onlarca parlak zihnin üzerinde kontrol kuran vasatlık. Vatanları için çalıştıklarını söyleyen bencillik abideleri. Fotoğraflarda bu yüzler vardı, şimdi köye yolculuğa çıkar çıkmaz Murau'nun düşündükleri yine bunlar. Kaçıklık, bunlardan kurtulmak için amcasının önerdiği. Kırk yaşın kaçıklığı, sosyalist görünümlü faşizme, din görünümlü beyin yıkamaya isyan. "Yalnızca en zor çabayı değil, en büyük çabayı gerektirir onlardan kurtulmak, onların acımasızlığının karşısına kendi acımasızlığını koymak." (s. 88) Kafka'yı anar Murau, Kafka bu deliliği, kaçıklığı ve öfkeyi Kafka'da bulur. Yutar gibi okur Kafka'yı, ona dönüşür gibi öfkelenir ve kendisiyle birlikte kendisini oluşturanları parçalamaya başlar. Yazarlığını parçalar, yazarları ve metinleri parçalar. Bütün yazarlar yalancıdır ve yazdıkları yalandan başka bir şey değildir. Düşünce yazıya geçtiği an değişir, bile bile yazmak bir yalanı yaratmaktır. Murau kendini de parçalar dedim, yazarlığını da parçalar, kendisini oluşturan parçalardan nefret eder, cenaze töreninden, Spadolini'nin son konuşmasından, ailesinden ve Wolfsegg'den. Bu sebeple doğup büyüdüğü çiftliği bağışlar, 1983'te Roma'da öldüğünü öğreniriz ve anlatıcı tek cümleliğine değişir, aktarıcı olarak beliren ilki son söz söyler.

5 Aralık 2017 Salı

Thomas Bernhard - Don

Gün gün ayrılmış, yolculuğun ve durağın ve insanların ve Bernhard'ın ilk metni, bu yüzden günlere ayrılmanın yanında başka ayrımlar da vardır, paragraflar ortaya çıkar, bütünün kalıplığı anlatım biçimi olarak ortada yoktur. Daha sonradan kazanılmıştır, Bernhard kendi sesini bulana kadar denemiş, en sonunda sarmallarını tamamlayabilmiştir. Burada düzlükten bahsetmek gerek, gün başına ilerleme sağlanır ve anlatı günlere bölünür ama orada yine sarmal aranır, kat kat açılan dünyanın kronolojisi parçalara ayrılıp üst üste bindirilebilir. Parçaların oluşturduğu biçimde yaşamına ilişilecek bir ressamın günleri ve Weng'in karanlığı izlenecek. Tıp öğrencisi, stajyeri olduğu asistan tarafından Weng'e gönderilecek ve asistanın kardeşi Ressam Strauch'u gözleyecek. Doktorun istediği, kardeşinin bastonunu tutuşundan gündelik hareketlerine kadar her şeyinin rapor edilmesi. Anatomisi çıkarılacak yaşam, insanlarının koyu bir balçığa bulandığı bu köyde, onca ayyaşın, orospunun ve dilencinin arasında nasıl bir boşluğu dolduruyor veya nasıl bir bütünü bozuyor, başlıca konu bu. Köy, Bernhard'ın gençliğinde bakkal çırağı olarak çalıştığı kasabaya benziyor, kaosun ortasında bir inziva. Ressam'dan on iki yıldır haber yok, abisiyle yirmi yıldır görüşmüyor. Konuşkan bir hayalet; handa karşılaşmalarından sonra kendi yaşamını anlatmaya başlayıp ortadan kayboluyor, tekrar ortaya çıkana kadar anlatıcının -bundan sonra stajyer olarak anılacak- etrafı keşfetmesi için yeterli zamanı oluyor. Ölü bir doğa, hanlarda ve tren istasyonlarında kurulan arkadaşlıklar hemen bozuluyor ve ortadan kalkıyor. İnsanlar pek konuşkan değil, zorla yaşıyorlarmış gibi. Ressam yaşam dolu, stajyerle yürüyüşlere çıkıyorlar. Ressam değil, boyacı olduğunu söylüyor. İntihara yürüyen ama bir türlü intihar edemeyen biri. Zor bir vaka. Stajyer tam olarak neyi inceleyeceğini bilemiyor, yöntemini kaybettikten sonra sadece sürükleniyor. Ressamın da kendi akıntısında sürüklenişi var; tırmanmanın hiçbir faydası olmadığını bilmesi, hiçbir şeyin çabalamaya değmediğini anlaması onu sessiz bir taşa dönüştürmüş. Tek bir kitapla sınırlı evren. Stajyerin yanında Henry James var, ressamınsa Pascal'ı. Pascal'ın "odasında tek başına oturmayı bilen insanı" ressam olabilir. Bir tek Pascal, başka bir şey yok. Öyle yok ki hancı kadının mektuplarını açması, okuması ve ressamın herkesçe bilinmesi önemsiz. Hancı kadın hayvan gömücüyle yatıyor ve ressamın hesabını şişirip duruyor, bu da bir tepki yaratmıyor. "Kendi kendine acı vermeyi, daha çocukluğunda aşırıya vardırmış." (s. 27) Yakınlardaki köprünün inşasında çalışan mühendis, hayvan gömücü ve diğerleri adamın etrafında gözlem nesneleri olarak dönüyor, dünya bu kadar. Ailesiyle ilişkisi Bernhard metinlerinde olduğu gibi sıkıntılı; uzaklara giden kız kardeşiyle yılda iki veya üç kez mektuplaşıyorlar, büyük anne-baba ölünce ailenin dağılmasıyla birlikte herkes bir yere dağıldığı için görüşmeleri zor. Anne ve baba öldükten sonra sanatsal yaratılarına bel bağlamaya çalışmış ama yetersizmiş. Kendisi ve yaratıları yeterince iyi değilmiş, yetmemiş, eksikliğini yarattığı şeyle dolduramamış, sıradanmış hepsi, bir gün her şeyi ateşe atmış, ateşin en iyi okur olduğunu yine Bernhard söylemiş ama yanan resimler için bir şey söylememiş, ressam yıllar boyunca kendisinden önemli bir şey çıkacağını düşünmüş ama ne çıkaracağını bilememiş, ulaşılmaz olana düşkünlüğü yüzünden hiçbir zaman mutlu olamamış, beklemiş ve beklemiş ve beklemiş ve stajyer çıkmış karşısına, günlerden birinde yirmi üç yaşına basmış ama bunu hatırlayan yokmuş, hatta nerede olduğunu bilen hiç kimse yokmuş, doktor dışında. O da kaybolmuş, gününü yitirmiş ve belleğine yaslanmış, hatırlamak için, unutmak için, ressamı parlak bir zihinle dinleyebilmek için. Kurbanlarının kurbanı ve efendisi olan ressam yaşamını düşünceleriyle kurmuş, bu kurmacanın dışına hiç çıkmamış. Stajyer bu kurmacanın geçici bir parçası olurken hancı kadın ve hayvan gömücünün arasındaki ilişkiyi de anlamış. Sevişiyorlar ama yavan, hayvandan bir farkları yok, çürüyorlar, kadının kocası hapiste ve para istiyor, kadın para göndermek istemiyor ama hayvan gömücü göndermesini söylüyor. Cezaevlerinde şartlar korkunç, Bernhard bunu zaten çokça anlattı ve yine anlatıyor. Adalet sistemi korkunç, hakimler aptal, avukatlar rezil, hapishaneler cani üretimi konusunda uzman. Hancı kadının kocasını ele vermesi -cinayet, ihbar- bütün bu kokuşmuşluğun üzerini kapıyor; adamın hapisten çıkması halinde her şeyi öğrenecek olması en büyük korku kaynağı. Sebebi Weng. Hiçbir şeyin olmadığı bir yer Weng, hiçbir yer. İnsanları erdemden uzak. Weng'i ressamın çocukluğunun geçtiği meskenle kıyaslıyorum, çürüyen kentlerden bir farkı yok. "Kendilerini icat edenlere karşı öfkelenen kentler." (s. 66) Ve çocukların büyüklerden çok daha uçurumlu olması nasıl bir olgudur? Ressamın çocukluğundan, gençliğinden, hiçbir zamanından uzakta yaşayamaması bir örnek. Tinle baş etmeye çalışan on dördünde bir çocuk, ellisinde bir adam. Hiç durmayan ve kaya gibi sabit bir gençlik. Meraklı, düşülen bir çocukluk. Zamansızlık. Etraftaki insanlarla sabit. Ne diyorlar? Ressamı biçimlendiriyorlar, kendi bedenleri ressamın sayısız mezarı haline geliyor. Ressam kendini yaratıyor ve ateşe atamıyor. Hayvan gömücü yontuyor; stajyere ressamın savaş zamanında Weng'de olduğunu söylüyor. Köylüler ona iyi davranmamış. Kız kardeşi de yanındaymış. Fransızların saldığı onca mahkumun ortasında kalmışlar. Ressam hiçlikle yüz yüze geldiği bu mekana geri dönmekte haklı, her şeyin en gerçek olduğu yer burası. Düşkünler evi de bir diğer mekan, stajyerle ressam köpekleşmiş insanların arasında yürüyorlar, ormanda yaptıkları gezintilerden bir farkı yok. Mühendisin kurulmasına yardımcı olduğu santral, köprü, demiryolu her şeyi yutacak, bu insanları da belki, yine de daha iyi diye bir şey yok, daha iyiye gitmeyecek hiçbir şey. Don herkesi çirkinleştiriyor, soğuğun baskını buzul çağının virüsünü sırtında taşıyor ve her şey buz kesiyor. Yakılan odunlar buzu kıramıyor, kışların birikmiş öfkesi. Stajyere neden orada olduğunu, neyi gözlemlediğini unutturuyor. Buz kesiyor stajyer, heykel gibi sabit, sadece izliyor. İnsanlar geçiyor, isimlendiriliyor ama öncesinde biraz sohbet, isimleri yüzlere daha iyi oturtuyor. Bernhard'ın hastane günlerinden kalma bir oyunu bu da. Kesinliğin olmadığı bir yer, insanın en kendi halinde olduğu. İnsanın olduğu yerde kesinlik yok, o zaman stajyerin gözlemlerinin de bir değeri yok. Neyi raporlayacak, raporladığı şey ne kadar doğru olacak, şüpheye düşüyor. Bu noktada iki hafta ileri atlayıp sona geliyorum, stajyerin asistana yazdığı mektuplar tanıyı koyuyor. Parçalanma. Daha da son: Bir gazetede ressamın kayıp ilanı yer alıyor, aranıyor ama yanlış yerde. Söylediklerine ve toprağın derinliklerine bakılmalı, donun erimesine yakın. Erimeyecek.

"Sözcükleri, sanki bir bataklıktan söküp çıkarır gibi çıkartıyor kendinden. Sözcükleri söküp çıkartırken, kanayarak söküp çıkartıyor kendini." (s. 124)

Hiçbir Bernhard metnini hakkıyla anlatamadım, bu da onlardan biri.

3 Aralık 2017 Pazar

Emile Ajar - Yalan-Roman

Okuduğum en rahatsız edici kitaplardan biri bu ama öncesinde günceye dönüştüreceğim bu yazıyı. Neden? Çünkü öyküler, şarkılar yeterince yük taşıyor, burası da taşısın istiyorum. Biraz daha hafiflemek istiyorum. Daha hafif.


İkinciyi bastılar, Baran, "Abi yollasana öykülerini oraya buraya, manyak mısın?" dedikten sonra yollamaya başladım. Geçen seneden beri yolluyorum, genelde cevap gelmiyor. Nadiren geliyor, o da ret. Daha da nadiren geliyor, öykünün basılacağına dair. Yani bir şey yazıyorsanız yollayın ve cevap beklemeyin. Tekrar yollayın, daha iyi cevap beklemeyin. En cevap siz beklemeyin, tamam? 

Öyküyü sırf bazı sanatçılar edebiyatımızın bir parçası olsun diye yazdım. Mikael Akerfeldt, Steven Wilson, Guthrie Govan, Jeff Loomis ağır toplar. Lera Lynn bile var, bunlar bilinsin istedim. Bir de öykünün adı Hafızadan Kurtulmanın Kaç Kadim Yolu'ydu ama değiştirmişler, bir bildikleri vardır diye düşündüm. Sonuçta güzel oldu. Dokuz ay + üç günlük bir çabanın ürünü. Diğer öyküler gibi sıkıntılı zamanlarda ortaya çıktı. Sıkıntısız bir zamanım da... pek yok. Düşününce. Zaten unutmanın özlemi üzerine. İyi oldu. Nihayetinde unutamadım, bir halta yaramadı. Yaramasını da beklemiyordum, ne beklediğimi de bilmiyordum. Kum tanesiymişim de taşlığımı özlüyormuşum gibi. Eğretilemeler de bir işe yaramıyor, insan dili yaratırken umutsuz bir çaba içine girdiğini biliyor muydu? Yazar, öleceğini biliyor muydu veya yazar kim olduğunu biliyor muydu diye bağlıyorum ve Romain Gary hakkında konuşmak istiyorum, yoksa anlam güdük, oyun oynandığıyla kalır. 

Gary'nin annesi film oyuncusu sanırım, görkemli bir kadın. Baba ortadan kaybolduktan sonra anneyle çocuk birbirlerinden güç alarak yaşıyorlar. Annenin birtakım maceraları oluyor anladığım kadarıyla, bu bir. Onca Yoksulluk Varken bu bağlamda okunmalı. Sonrasında Gary, Jean Seberg'le evleniyor, ünlü bir oyuncu o da. Birlikte film çeviriyorlar ama Seberg başka filmler de çeviriyor, Carlos Fuentes'le ilişkiye giriyor ve onun çocuğuna hamile kalıyor. Gary mevzuyu öğrenir öğrenmez kadından ayrılıyor, çocuk ölü doğuyor ve Seberg depresyona girip intihar ediyor. Bir yıl sonra da Gary intihar ediyor. İntihar mektubu ve diğer pek çok ayrıntı az bir araştırmayla bulunabilir. Metinde anlatıcının musallatlık kadınını Seberg'e benzettim ama emin değilim, sonuçta kimin kim olduğu halüsinasyonlar içinde belirsiz. Aslında belirli ama... Neyse, okura kalmalı. 

Başka bir mevzu, Ajar adıyla Goncourt'u ikinci kez kazanan Gary, Emile Ajar diye yeğeni Paul Pavlowitch'i -Pavlov benzerliğinden pis pis sırıtıyorum- öne çıkarır ve ödülü reddetmesi için yeğeninin avukatıyla irtibata geçer. Komite ödülün reddi diye bir şeyin söz konusu olmayacağını söyler, ödül Emile Ajar'ya verilir. Metinde dayıyla yeğen arasındaki çatışmalar bütün sıcaklığıyla yer alır, çatışmaların yanında bu süreç de verilmiştir ama yine kimin kim olduğuna takılıp kalıyorum. Gary, kurgularına etrafındaki insanlardan büyük ödünçler dökmeyi severmiş, o zaman bir yaşam arkeolojisi -şimdi uydurdum, kafama sıkın hemen- gerekiyor onun için. Pseudo metnin orijinal ismi, "mış gibi yapmak" karakterlerin çoğuna yayıldığı için dayısı tarafından akıl hastanesine yatırılan Ajar'nın -yeğen, dayı, gerçeklik boyutları işi iyice bulanıklaştırıyor- mış gibilerinden kafayı kaldırıp da düşünemedim bir. Bernhard'ın ve pek çoklarının dünyayı bir sahne gibi görmesinden anlatıcı da nasibini almıştır ve konuştuğu insanların -hayal ürünü olanlar dahil- hepsinin aslında oldukları kişiler olmadıklarını düşünerek içlerini doldurmaya başladığı, onlara roller biçtiği ve aynı şekilde kendine biçilen rolle kendine biçtiği rolün arasında bir yerlerde aklını kaçırdığı, bulduğu malumdur. Yazdığı metinlerde yaşamaya devam eder, karakterlerden birkaçını ödünç alarak bu metnine aktarır, içlerinden bazılarıymış gibi yapar, onlar değilmiş gibi yapar, Yahudilerin acılarını omuzlamış gibi yapar, var oluşun başından beri çekilen acıları sağaltır gibi yapar, İsa'yı kurtarmak için kendini feda eder gibi yapmaz, feda eder. 

Kitabın altını üstünü baştan sona çizmişim meğer, neyi nereye alacağım?

"Başlangıç diye bir şey yok. Herkes gibi, sıram gelince ben de doğdum, o zamandan beri de bir ait oluştur gidiyor." (s. 5) Kopenhag'da psikiyatri kliniği, Doktor Christianssen'in nezaretinde geçen zaman. Rol yapma alışkanlığının yıllardır kararlı bir şekilde sürmesi ciddi kişilik bozuklukları olduğunu gösterirmiş, Ajar"mış" topluma uymak için rol yaptığında deli olduğunu hissediyormuş asıl ama yapacak bir şey yokmuş, teni zaten kendi teni değilmiş, dili de öyle, Macarca-Fince öğrenmiş ki kimse anlamasın, kendine ait ve kendi iradesinde bir şeyi olsun. Görüldüğü üzere biri olmak için biri kılınmaktan başka yol olmaması adamımızı delirtmiştir. Ziyade olsun. 

Büyük bir heyecanla bir olayı anlatır ve "posta arabası saldırısı" beklentisiyle bitirir. Alakasız. "Konuyla ilgili olmayı kesinlikle istemiyorum." (s. 8) Müthiş bir buluş değil mi? "Calabi-Yau manifoldu bu teorinin odağında yer almaktadır ve yaprak sarması!" Kıkır kıkır güldüm, pek çok örneğini bulacaksınız. İlgili olmayı istemiyor ama ilgilendiriliyor, ister istemez, kendisini kendi yaratmamış olması bunun en büyük sebebi. "Bizzat kendim kurgusal olduğuma göre, belki de kurguya yeteneğim vardır diye düşündüm." (s. 10) Jahn mı diyordu, Wood veya, kurgusal olduğunun farkında olan karakterin dramından ve önündeki engin olasılıklar denizinden koca dünyalar çıkarılabilir. Burada dünyanın tam bir kurgusallıktan uzak olması -yazarın bu konudaki zıt olabilecek fikirlerini gözardı ederek söylüyorum- işi daha da ilginç hale getiriyor, Gary/Ajar/Pavlowitch/X nerede kurar, nerede gerçeklikten kopyalayıp yapıştırır emin olunamaz. Deli işi. "Yazın uğruna her şeyi kullanabilirmişim ben, kendimi bile." (s. 12) Macoute Dayı/Gary/Ajar/eeh, her kimse, savaşta ölmüş ama daha sonra işini ayarlamış biri olarak yaşamaya devam ediyor ve anlatıcıyı her ziyaretinde sinir bozuyor. Romain Gary'nin II. Dünya Savaşı'nda yıllarca savaştığını söylemeliyim burada, madalyalarından yol olurmuş. Bu dayı yazar aynı zamanda, yeğeninin sinirini bozmak, ensest ilişkiyle babası olma ihtimalini hatırlatmak gibi pek çok sebepten ziyaretçi. Masrafları ödeyen de kendisi. Sebebi var, terapi maksadıyla yazılanlar anlatıcının elinden çıkıyor ve sonlara doğru dayının elinde değerlendiğine dair şüpheler doğuyor. Anlatıcı deli olduğu için zaten güvenilirlik problemi var, doğrudur. Hangisine inanmamız gerekir, ikisi de aynı kişi olabilecekse, bu kurguda?
 
Anlatıcı var olmamaya çalışır, özetin özetini söyledim. Geriye doğru yaşamaya çalışır, iletişmemeye çalışır ama hiçbir zaman rahat bırakılmaz. Yayıncılar gelir, doktor gelir, dayı gelir, ortadan kaybolmamak için yeterli ölçüde rahatsız edilir. Roman yalandır, bir yazarın kendini açık etmemesi onun kaybolması için yeterli olacaktır ama insan, ürettiği şeyden kendini sakınamadığı için başarısız bir plandır bu. En sonda şu var: "Bu benim son kitabım." (s. 176) Son kitabın yazılış süreci son kitabın içindedir, anlatıcı/yazar/bizim Hüsnü Abi yazdığı şeyi açık ettiği an var olmayışını kanıtlama çabası çıkmaz bir sokağa girer. Belli bir yere kadar gidilir ama sonrası yoktur, kuyruğunu yutan yılan. Zaten o gidilen kadardır bu metin de.

Daha bir şey diyemiyorum, güçten düştüm, öylesi anlatılamaz bir şey bu. İki eliniz kanda olsa okumalısınız. Şöyle diyeyim, onca metin arasında yüz tanesi gerçekten sarsmayı başaracaksa bu onlardan biri. Hah.

Klip çektik bir de, onu koyayım. 0:32'deki herif benim.

2 Aralık 2017 Cumartesi

Lars Iyer - Göç

Üçlemenin sonu. Bunu hiç hatırlamıyorum, önceki iki kitaba da bakamam. Lars ve onun bilincinin/kaderinin oyunu olarak W. var ama sadece bilinç olmaz, alt da sürekli ısınıyor. Lars anlatıyor. Geçen martta okuduğum için neydi bu? Vallahi, billahi, tillahi bilmiyorum. Isınıyor, obezlere çatıyorlar. Üniversitelerde felsefe turlarına çıkıyorlar ki obezlere, zayıflara, güçlülere çatabilsinler, W. sürekli aşağılasın, felsefe kürsülerden kurtarılıp sokaklara ulaşabilsin. Hatırlamıyorum yahu, neydi bu? Büyük Britanya'nın üniversitelerini turluyorlar ve W. yasal bir ayrıntı sayesinde, öğrencileri üniversiteden soğuttuğu gerekçesiyle atılacakken atılmıyor, ifade özgürlüğüne saygı göstermediği için üniversiteye dava açıp kurumun itibarını zedeleyebilir diye, Sokrates'in savunmasına benzer savunmasının süper genişletilmiş halini matbu olarak kurula verdiği için değil. Bir de... Son günler kapıda, kıyamet yaklaşıyor çünkü felsefe tedavülden kalkıyor. O zaman gezsinler, konuşsunlar. Neydi ulan bunun hikâyesi?

Gezintileri -yaşamlar, kitaplar ve filozoflar arasındaki- bir elden vereceğim, boca edeceğim buraya. Kierkegaard misal, umutsuzluk zamanlarının filozofu ve aralarına aldıkları üçüncü kafadar. Lazım, W. kanatları altına aldığı Lars'ı tekrar tekrar vururken umutsuzluğun felsefesini yapabilir. Lars her şeyi kendisiyle özdeşleştiriyormuş, W. öyle diyor, her şeyi aşırı yorumluyormuş ve Hegel'in kendisini anlattığını, Hume'un aha, tıpkı kendisi gibi olduğunu söylüyormuş, deli bir pathosla okuyormuş ve yazıyormuş, yazdıklarından birini gören W. hemen ortaya çıkmış ve bu sefil yazıyı, gudubetliği, akademi tapınağını kirleten bu cüzamlıyı korumaya almış. Daha güzel yanlışlar için. Yanlışların doğduğu yer evmiş, Lars'ın evi. Gitmişler, rutubetliymiş, çürümenin kokusu her yerden saldırıya geçiyormuş, rutubetin Lars'ın biçimini oluşturan şeklini Solaris'teki bilim insanları incelemeliymiş, rutubeti Lars'tan daha zekiymiş. Lovecraftvari, kozmik bir dehşet evin odalarından birinde olabilirmiş, başka boyutlardan açılan kapılar kara tanrıları bu dünyaya fırlatabilirmiş. Bunlar rutubetli bir evden, ucube bir yaşamdan nasıl doğarmış? Böyle.

Devletin felsefeyle bir derdi kalmamış çünkü felsefe metaya dönüştürülüp satılabilir hale getirilmiş. 80'li yılların korku devleti pazarlamacılığının başarısı ölçüsünde durulmuş, cebi dolunca üniversiteleri dükkan olarak görmenin dışında pek bir şey yapmamış. W. kinik düşünürler bekliyor ama onların doğacağı kamusal alanlar da satılmış, kapitalizmin yüzü yokmuş da tükürülse kimseye şükür edemezmiş. Cebindeki tomarlar yetermiş, herkes satın alınabilirmiş. Bu iki keko hariç. Kafein teorilerini anlatırken biri, diğeri onu susturmaya çalışıp daha akademik konulara girmeye çalışıyormuş ama kafeinden daha akademiği yokmuş. Lars'ın aptallıkları bu minvalde sürüyormuş, yüksek sesle konuşup insanları ürkütüyormuş, alçak sesle konuşup onları uyutuyormuş, ikincil yorumlara bel bağlıyormuş, okumaları Vikinglerin talanı gibiymiş, budalalığı yüzünden iki numaralı kekoyu zor durumda bırakıyormuş ama aslında var olmasını da sağlıyormuş, bu ne yaman çelişkiymiş! "Başarısızlığı için, düşünememesi için canlı bir bahaneymişim ben." (s. 40) Önemsiz hayatlar yaşanıyormuş, hamamböceklerininki gibi. W. kadere inanabilmek için elinden gelen her şeyi verebileceğini söylüyor ama buna inanamayacak kadar televizyon izlemiş, halüsine edilmiş. Mutsuzluğun Hz. Musa'ya açtığı ilahi yolu bekliyorlar. Çok beklerler! Hz. Musa'nın yanında minimum kırk kişi ve iki ekskavatör vardı, bunu bilmiyorlar.

Kapitalizme ayak uyduranların cennetinde diğerlerine intihar, mutsuzluk, haplar, mastürbasyon ve depresyonlar kalıyor. Ruhlar ambalajlara sokulup reklamları yapılıyor, ikinci gruptakiler yerlerse satın alıyorlar ve aldıkları şeyle gördükleri şey birbirini tutmuyor. O zaman bir kıyamet için mütevazı bir dua okunuyor. Başka bir yerde yazmıştım, şöyle koca bir meteor görsem havada, "Nihayet!" diye bağırırım çünkü bu adamların umutsuzluklarını okurken hatırladım da, ben çok sıkıldım. Bir şey olmasını bekliyorum veya o şeyle karşılaşmak için bir şeyler yapıyorum. Zaman içinde azalarak bitecek olanın tersi yok mu, bence var, onu arıyorum. Ters yöne koşarak Dünya'nın dönüş hızını azaltmaya çalışıyorum, tamam? Başka türlü nasıl yapacağımı bilmiyorum. Yapamadığım yerde de durmuyorum. Goş Allah goş Forest.

Sıkıldım bunlardan da ama meseleleri hoşuma gitti, sürdürüyorum. Konferanslardan birinde bir konuşmacıyı da alıp bara gidiyorlar. Kierkegaard'ı, Marx'ı, ikisini birleştirme çabalarını, akıllarındaki her türlü çeri çöpü anlatıyorlar. Konuşmacı patlayacak gibi oluyor ve içip içmediklerini soruyor. O her gece içiyormuş, normalde de pek konuşmuyormuş. İçmişler ve felsefe dünyanın her yerine dağılmış. Böyleymiş bu işler, alkol aklın en iyi dağıtımcısıymış ve vapur iskelelerine yakın büfelere bile hizmeti varmış. Alkolün olmadığı zamanlarda Kafka varmış Lars için, Şato aklını kaçırmasına neden olmuş. Oysa yeri belli, büfeler. Bir yerde kaybolan başka bir yerde bulunur, elden eledir bunlar. Acı çekmek şeylerin hiçliğini ifşa etmiş, mekan uzamın bir parçası olmaktan çıkıp meydanı öbürüne bırakmış, Lars'a ne olmuş? İyi, selamı var. Nehirde şu an, Thames'te yüzüyor ve adını vermeden Herakleitos'u anıyor. Nehir onun için yaşam anlamına gelmiyor, o bağ kopalı çok olmuş. Ağzında bok tadı... Deleuze zor ve felsefe kolaylaştırılmamalı, kopan bağların bir daha kurulmaması gerektiği gibi.

Doğanın mesihliğini istiyorlar, ağaçlardan gelecek bir söz. Felsefenin sorduğu soruların ve Her Şeyin Sorusu'nun yegane cevabı. Toprağın ağaçların kulağına cevabı fısıldadığı söylenir ama ağaçlar bunu yanlış anlayıp yaprak çıkarmışlardır, toprağın kendilerinden bunu istediğini düşünmüşler. Şöyle bir yapraklara bakın, dilleri olsa o cevabı verecekler gibi gelmez mi size de? Bana gelir ve bu hiçbir işime yaramaz, sıkıntımı ç(o/a)ğ(a/ı)ltır. Şu ayakkabılarıma bir bakıyorum, ellerime bakıyorum, sonra imgelerin korkunç uğultusunu duymamaya çalışıyorum. Ağlıyorum ulan, can sıkıntısından ve elimde biriken işe yaramazlıktan. "Defolmaz mıydınız?" diye soruyorum, işin kötüsü gidiyorlar da! Hepten bir başıma... Ben bu işi beceremiyorum, beceremeyeceğim, benim ortadan kalkmam lazım.

Aptal heriflerin söyledikleriyle kendi sıkıntımdan kurtuluyorum, rastgele çevirdiğim bir sayfada denk geldiğim: "'Umutsuzluğumuzun bilincinde olmak zorundayız, hepimizin umutsuzluğumuzun hem nesnesi hem de öznesi olduğumuzun bilincine varmalıyız.'" (s. 83)

Kolektif bir ara depoyu boşaltmak amacıyla çok uyguna sattı bunları ama şimdi o kadar ucuza bulunur mu, bilmem. Bulursanız alın ve bu iki şapşik feylesofun karanlığında boğulun. Bir de kendinize yeni bir ruh alın, bu heba ettiğiniz bir işe yaramaz artık.

1 Aralık 2017 Cuma

Finy Petra - Kuş Kadın

Sezin'e işi gücü bırakıp bu kitabı okumasını önerdim. Kuş Kadın'ı kendisine benzettiğimi söyledim, işin garibi ben de Sezin'e kuş derim. Okumaya başladı. "Ben değilim ki ya bu, niye bana benzettin?" dedi. Bazı yönlerden o olduğunu söyledim. Hangi yönlerden olduğunu sordu, kendisinin anlamasını istediğim için hiçbir şey söylemedim. Yanlış bir tahminde bulundu, yanıldığını da söylemedim. Aslında pek bir şey söylemedim, sadece kitabı okuması gerektiğini söyledim. Okudu. Bazı yönlerden benzeştiklerini söyledi. Bizi o bazılar ne yaptı, pek düşünmeden başka bir kitaba geçmiştim. Ben de pek düşünmedim, Sezin o kadının nesine benziyordu? Kuşlukları benziyordu. Bu kadar, bunun hakkında da pek bir şey söylemeyeceğim. Sözcüklerin arasındaki boşluklar ağır.

Kuş Kadın'ın babasının torununa söylediği: "Erkekler hep annenin peşine düşer ama bir tanesi bile yanında kalmazdı. Kalamazlardı ki. Ben bile ona sadece babası olduğum için katlanabiliyordum. (...) Yani onunla olmak yalnızlıktan beter, o yüzden erkekler de terk edip gittiler hep." (s. 75) Kuşluktan kurtluğa geçişi hep bir adımlık iştir, kurtlarla koşar. Kuş gözlemcisidir. Büyülü bir cana sahip kargası tarafından korunup kollanır. Spinoza'nın kavramına karşılık gelmeyecek belki ama farklı bir çağrışım yaratmak istiyorum; doğalanan doğadır, doğanın içinde kendi habitatını oluşturur ve içiyle dışı ayırt edilemez hale gelinceye dek yaşar. Anlıktır, kıvılcım gibi kaybolup başka bir yerde parlayabilir. Doğurmaya ruhen müsaittir ama doğanın şefkatini ve umursamazlığını taşıdığı için çocuğunu öldüresiye sevebilir, kuş peşinde koşarken bebek arabasını yol ortasında bırakıp çocuğun büyük bir tehlike geçirmesine yol açabilir. Daha nasıl, neyle anlatılır Kuş Kadın, biricik, kendinde bir hayattır o.

"Macarlardan kötü anlatı çıkmaz" kanununu kuvvetlendiren bir metin bu. Kişisel kanunlarımla meşhurumdur. Mesela baklava yerken ayran içmem. Üç numaralı kanun, domatesi katanayla kesmem. Kesemem. Harakiri kursuna gittim, o günden beri katanaya dokunamıyorum, elim içinden geçip gidiyor.

Kuş intihar etti. Çok oldu, yirmi yıl. Daha önceden teşebbüsleri vardı ama sonuncusu başarılıydı. Kızı Lea büyüdü ve annesine dair anılarını toparlamaya çalışıyor. Kendiyle yetinmeyerek annesinin kayınvalidesine, babasına, amcasına, dedesine ve yıllar boyunca Kuş'un etrafında kim olmuşsa onların yanına gidecek, Kuş'a dair anlatılanlardan bir anne miti oluşturacak. Kabuk, içini doldurmak ister. Bu sırada ortaya çıkan aile sırları, II. Dünya Savaşı'nın dehşet dolu yılları, kişilerin sanıldıkları kişiler olmamaları, bir sürü eski bilinmeyen. Kabuk, içini doldurmak ister, sürprizlerle. Lea geçmişi deştiği kadar güncelini de anlatır, mesela kötü giden bir ilişkisi vardır çünkü adam sığırdır biraz. Sığır olması da önemli değil, Lea adamı sevmiyor. Eh, sevilmediğin yeri istersen cennet yapmaya çalış, toprak çoraktır. Sonrasında annesinin eski eşi Leo'yla bir şeyler oluyor ama bunu anlatmıyorum.

Üst başlıklar ve alt başlıklar vardır. Üst başlıklar kişilerden, alt başlıklar kuş türlerinden, hayvanlardan ve çok çeşitli varlıkların isimlerinden oluşur. İsimler anılara denk gelir. Kuş isimleri annenin kuşlarla olan münasebetinin ucudur, garipliklerine dokunur. Garip biridir Kuş, bunu herkes kabul etmiştir ve garip olmadığını bilmeyenler de en kısa sürede öğrenir. Öğrenenlerin her birinden ikişer anı alsam yeter sanırım, arada da ailenin sırlarını falan söylerim, kitabı okumaya niyetlenenler de spoiler verdim diye beni vururlar. Zahmet etmesinler, kurşunlar içimden geçip gider. Katana, domates. Hatırladınız?

Yok yok, o kadar da spoiler vermem ama bu kitabı gerçekten okumanız lazım. Kuş Kadın size hiç benzemiyor. Sezin'e benziyor. Sezin'i tanımak ister miydiniz? Eşim olur. Kuş'a da benzer. İyisi mi kitabı okuyun. Sezin katana sevmez, domatese bayılır. Hayır, hayalet değil. Evet, uçup gidecek.

Lea anlatıyor, Karınca Aslanı. Kobo'nun kumlu ve kadınlı kitabından biliyoruz, tuzak kurar ve çemberden kaçamayanları yer. Anne de böyledir, kızı ondan bir türlü kurtulamayacak gibidir. Sepetten düşmek üzere olan civcivleri kurtarayım derken kızının arılar tarafından sokulmasına sebep olur ve avutucu bir şeyler söylemek ister. Doğa her şeyi iyileştirecektir. Bu. Kıza karşı duyulan sevgiyle doğa sevgisi karışmış mıdır?

Marangoz Arılar: Anneyi arı sokar, Böbebú -ailenin büyü ve çekip çevirme işlerinden sorumlu yaşlısı ve çok daha fazlası ama hayır, spoiler yok- Kuş'un boğazında bir delik açarak hayatını kurtarır. Kuş, bu kez ölmeye çalışmadığını söyler, acı acı güler. Lea için büyük yıkım, Kuş'un uçup gideceğinin farkına vardığı an yapacak bir şeyinin olmadığını da anlar. Yaşam boyu çaresizlik.

Kuş'un ne iş yaptığını söyleyim arada, kendisi kuş halkalar. Şehre gidip biyoloji okumuştur, okurken bir müddet akıl hastanesinde yatar çünkü doğadan ayrılıp şehir hayatına ayak uyduramaz. Sonradan Leo'nun yardımıyla uydurur, evlenirler ve kadın ortadan kaybolur. Bir yıl sonra ortaya çıktığında Leo'dan boşanıp Lea'nın babası olan adamla evlenir. Falan filan.

Oyunlar da var tabii, onları söylemeden olmaz. Çocuk aklı ve yazar aklı sıkı çalışır, ateş böceği yutan babanın midesinin ne zaman aydınlanacağını bekleyen Lea kadar tatlı bir çocuk olamaz. Bir de karga var demiştim, sırası gelecek. Başka oyunlar da var, çok yaratıcı.

Yeter, Kuş'un altından kalkamayacağım, herkesten iki anı yok. Bu kadar. Kitabı okumanız gerektiğini söylemiş miydim?

30 Kasım 2017 Perşembe

Michel Tournier - Veda Yemeği

Erkek, Yves Oudalle. Balıkçı, babası ve abisi gibi. Kömür madeninde çalışabilirdi, abisinden daha iyisini yapabilmek için balıkçılığı seçti ve okulu bırakıp denizlere açıldı. On beşinden küçüktü, miço olması kanunlarca yasaklanmıştı ama hiçbir şeyi dinlemedi ve cehenneme adım attı. Devrecilik gereği her türlü pis işi yaptı, dayak yedi, itilip kakıldı. Hayatı, ikinci kaptanın armatörün çocuklarını gemiye getirmesiyle değişecekti. Dayak yediği sırada iki kardeşten kız olanı Yves'i gördü, Yves de onu. Kızın adını aklına kazıdı: Nadége.

Sözü kadın alır, anlatı bu şekilde ilerler. Erkeğin sözü bıraktığı yerde kadın anlatmaya başlar. Babasının bir lanetidir adı, çok güzel bir kız olmazsa adının altında ezilecektir. Ezilir, okulda itilip kakılır ve annesinin şirin ve zeki olduğunu söylemesiyle hayalleri yıkılır. Şirin ve zeki mi? Güzel değilse bunların ne anlamı olabilir ki? Anlamı bulabilmek için edebiyat ve felsefe öğrenir, tabii etrafındaki erkekleri kaçırarak kişiliğini elmas sertliğinde tamamlar. Akıllı ve zehirli.

Kıra çekilir, mütevazı bir yaşamı sürdürmeye çalışır ama içindeki sıkıntı büyür, Yves'in kasabasına gelir ve adamla karşılaşır. Birbirlerini severler, ilk defa karşılaşmamış olmaları da buna etken sanırım. Gemideki hadiseyi Yves hatırlatır, öylesi ilginç bir isme sahip kızı unutmamıştır ve onunla vakit geçirmek ister. Konuşurlar. Balıkçı kendi kendini yetiştirmiş, doğanın en iyi öğrencilerinden biri olmuştur. Doğa bilgisi insan aklından çıkan bilgiyi biçimlendirmiştir, Nadége bu tür bilgiye sahiptir, ikisinin de kökenleri aynıdır ama iletişimsel bir sıkıntıya yol açar bu. Conrad, Hugo ve diğerlerine karşılık balıklar, deniz ve dağlar konuşur. Sadece bu da değil, yine insan eliyle yaratılmış duvarlar belirir. Sınıf farklılıkları, balıkçılarla eşlerini ayıran yıllık yolculuklar, estetik değerlerin farklı alımlanması gibi etkenler aralarındaki mesafeyi açar. Kadının gözünde mitolojik bir zenginliğe sahip olan adam, kadına morina balığı kadar güzel olduğunu söylediği an büyü kaçar. Kendi anlamlarıyla yükledikleri kelimeler onları yakınlaştıracağı yerde aralarındaki mesafeyi artırır.

Kadın bu işe bir son vermek ister, adamın ayağını denizden keser ve Yves kırk üç yaşındayken, gemisi de jilet olmak üzere kızağa çekilmişken toprağa temelli olarak ayak basar.

Facia.

Birbirlerine gösterdikleri tahammül yavaş yavaş tükenmeye başlar, ayrı oldukları zamanlarda duydukları özlem kaybolmaya başladıkça sevgiyi de yok eder. Adamın çıktığı geziler, kadının konuşmalarının yankımanın dışında bir şey taşımaması, pek çok sebepten yıpranırlar. Şilili bir heykeltıraşın sahilde yaptığı kadın ve erkek figürleri, sonlarını imgesel bir şekilde yansıtır. Diğer tüm heykellerin gerçeklikten uzak oluşlarının sebebi ölmemeleridir, oysa bu heykeller suyla bütünleştikçe ölürler. Aralarına sessizlik dolar ve yavaş yavaş silinirler. Yaşamın dokunaklı kırılganlığını yüceltmek, heykeltıraşın amacı buydu, belki de sessizliği yontmak. Heykelleri değil, heykelleri yıkanı biçimlemek.

İlişkiler gündeliğe yenilmemeye bakıyor biraz; hikâye anlatımı ve gün içinde yaşanan olağandan biraz uzak şeylerin paylaşımı sevginin eskiyebilirliğini ortadan kaldırabilir ama benzer dilleri konuşmak şartıyla. "Bir erkekle ilişkim, ondan ayrı geçen bir gecenin ardından kendisine kavuştuğumda ona yaptıklarımı anlatmak ve onun bensiz geçen dakikalarında neler yaptığını dinlemek istemediğim akşam bitmiştir." (s. 23) Nakavt. Diyalog, erkeklerin neden birçok kadınla birlikte olmak istedikleri ve aynı şekilde kadınların neden kendini yenileyen bir anlatıcı bulamadıklarında gittikleri üzerinden yürür. Kadın, erkeğin hikâyelerini numaralama fikrinden bahseder, böylece ezbere bilinen hikâyeler tekrar tekrar anlatılmayacaktır. Yves'in kendini yenileyemediği, sahip olduğu dünya görüşünün hep yeni denizlerden beslenmesine rağmen doğanın durgunluğundan -bu da bir güzellik ama tek başına yeterli değil- kurtulamadığı göz önüne alınırsa Nadége'nin gitmek istemesi anlaşılabilir. Yves de kendince haklıdır, yaşanan tekrarların ustalık sonucu ortaya çıktıklarını düşünür. Sonuçta uyumsuz olduklarına karar verirler ve ayrılmaya niyetlenirler. Tüm dostlarını son bir yemek için toplarlar.

Masallar anlatıldıkça ölümün ertelenmesi bir kez daha yaşanır, dostların hikâyeleri ve hikâyelerin salona taşıdığı onca insan/karakter ayrılığı bir kez daha düşünmelerine yol açar. "'Gerçekte bizde eksik olan, birlikte oturacağımız, sözcüklerden yapılmış bir evdi.'" (s. 30) Sözcükler onları bağlar, bir arada tutar. Geri kalanı bir dünya hikâye; mitik, fantastik ve son derece doğal. Kadınla adamı otuzuncu sayfada bırakırız, geriye kalanı öykülerde buluruz.

Ermişler bayramı mantarları: Pavese bu öyküyü okusaydı çok severdi.

Rio de Janeiro'da polo maçı olan hali vakti yerinde bir adam, atlarını karısıyla birlikte önden gönderir ve grev sebebiyle uçağının uzunca bir süre rötar yapacağını öğrenir. Kendine birkaç günlük boş zaman kalınca köyüne, çocukluğunun önemli bir kısmının geçtiği yere gider. Hava tam güz mantarı havasıdır, eskiden olduğu gibi güz mantarı toplamak için dolanmaya başlar, anılar birer birer aklına düşerken otuz beş yıldır görmediği en iyi arkadaşı Ernst'in evine gider. Ernst hemen hiç değişmemiştir ama polocu çok değişmiştir, bunun ayrımına köydeki insanların yaşamları hakkında bilgi edinirken varır. Zaman akmıştır ve onu bir yabana çevirmiştir, doğduğu evi satın almaya kalktığında belediye başkanı onu bir yabancı gibi karşılar ve evin asla satılmayacağını söyleyerek adamı yollar. Özgürlük onca yıldan sonra tekrar gelmişse de bildik biçiminde değildir artık, doğa yağmalanmaya açık bir haldedir, ur gibi yayılan yapılaşmanın didik didik ettiği toprak aynı çocukluğu fısıldamaz. Yaşamın kendisi köyün ve çocukluğun sihirli dünyasından birkaç mantara indirgenmiştir. Karısıyla bir araya geldiklerinde elinde mantarlar vardır, şimdinin yetişkininde bir çocuk.

Havai Fişekler ya da anma töreni: Müthiş bir intikam. Anlatıcı edebiyat fakültesi öğrencisi, çalıştığı gazete için haber yapmak amacıyla havai fişek fabrikasının sosyoekonomik olarak biçimlendirdiği bir kente gider. Fabrikayı ziyareti sırasında müdür kaza olasılığının az olduğundan bahseder, intihar etmek istemeyen hiç kimse fabrikayı havaya uçurmayacaktır. İki işçi dikkat çekicidir, biri sessiz sakin bir adam, diğeri de sabıkalı ve haliyle suç işlemeye meyilli, ebleh bir genç. Genç, adamı babasının yerine koyarak sever, aralarında öylesine sıkı bir ilişki vardır.

Genç ve adam, diğer çalışanlarla birlikte havaya uçacaktır. Karmaşanın orta yerinde kalan gazeteci için haber havadan düşmüştür, araştırmaya başlar ve adamın, gencin ve gencin annesinin dahil olduğu bir geçmişi açığa çıkarır. Oldboy'dakine benzer bir intikam hikâyesi.

Théobald ya da mükemmel cinayet de nefis bir katakulli öyküsü.

Blandine ya da babanın ziyareti: Kız on iki yaşlarında ama yalnız yaşayan, bekarlığın baskısı altında ezilen fotoğrafçının düşünememesine yol açacak ölçüde güzel. Lolita sendromu diyeceğim, öyle bir tutukluk. Kız ve arkadaşı adamın evine gelirler, adam kızın fotoğraflarını çeker. Çektiği en iyi fotoğraflar olduğunu düşünür. Tutkusu giderek artar, günler büyük bir sancıyla geçerken bir gün kız, babasının görüşmek istediğini söyler. Garip bir durum, fotoğrafçı işkillenir ve yarı savunma durumunda adamı kabul eder. Adam işçidir, ekonomik gücü çok azdır ve taşınmak zorunda olduklarını söyler. Konuşurlarken fotoğrafçının evini gözden geçirir, üç katlı bir evde bir katı kendilerine makul bir fiyattan kiralayıp kiralayamayacağını fotoğrafçıya sorar. Kabul edilecek bir teklif değil, yalnız yaşamaya ihtiyaç duyan adam ret cevabı verir. Babanın yüzü düşer ve son kozunu oynar: "'Evet, çok yazık. Eğer bir yer bulamazsak, pekâlâ buradan ayrılmamız gerekecek değil mi? Ve Blandine, o da gidecek tabii!'" (s. 88)

Vurucu son iyi, babanın böyle kaç kişiyi tuzağa düşürdüğünü merak ediyor insan.

Hayalet otomobil: Ayna ve gerçeklik üzerinedir. Vampir-arabadan bahsediyor anlatıcı. Her şey yerinde olsa da arabanın yolun karşısında olması yanlış bir yansıdır. Özneye göre yanlış. Gözleri aynaya indirgiyorum; bakılanlar yansıma, zihin gerçeği üreten. Arabanın yerindeliği her zaman soru işareti olarak kalacak. Sonsuz bir zamanda araba yolun karşısında belirebilir, fizik bunu söyler. Sonsuz bir zamanda insan istediği her şeye inanabilir, her şeyi görebilir. Bunu psikoloji söyler. Her bilim dalının bir lafı vardır, hepsi hayatı biçimler hatta felsefe bir tık daha iyi biçimler bana kalırsa ama yaşamın dolaysızlığı, doğrudanlığı biçimlemeden bağımsız olarak nasıl yaşanır? Belki farkına vararak ama o da bir dolaydır. Eeh, araba karşıda işte.

Bir de mitik öykü alayım, bitireyim. Müneccim Kral Faust nam öykü, İsa'nın gelişini müjdeleyen üç kraldan birinin müjdeleyici olma sürecini kurgulayan müthiş bir öykü. Evet, bu kadar.

Kadın-erkek ilişkilerinden bir sandık dolusu öyküye. Çok memnun oldum şahsen, Tournier'yle tanışmak zevk.

28 Kasım 2017 Salı

Jean-Pierre Vernant - Eski Yunan'da Mit ve Din

Kısa bir denemede Yunan dininin tablosunu çizmeye kalkışmak Vernant'ın daha baştan kaybedilmiş bir bahis olarak gördüğü çaba. Ölü bir dinin çerçevesini çizmek zor, günümüzde insanların bir dinden beklentisini karşılamaması zorluğun en büyük etkeni. Yunan çoktanrıcılığı ortak bir yaşam yaratacak, derin bir imanla bağlanılacak halden çıkalı çok oldu. Tanrılar ölü, Gaiman'ın onları yaşatma çabası güzel bir kurmacadan öteye geçemiyor. Mitolojiyle varlığını sürdüren bir panteon var elde, çoğu araştırmacı mitlerin dinden ayrılması gerektiğini söylüyor ama Vernant'ın fikri ikisinin kopmaz bağlarla ilişkili olduğu. Metodolojisini de böylece açıklamış oluyor; dindarlığı bir yurttaşlık dini çerçevesinde yaşayan Yunanlının bu minvalde biçimlenmiş yaşamı Hıristiyan kültlerinden ayrılmalı. "Tarihçinin görevi, Yunanlıların din duygusundaki kendine özgü tarafları tespit etmek ve insanların öte dünya ile ilişkilerini düzenleyen tektanrıcı ve çoktanrıcı diğer büyük sistemlerle karşılaştırıldığında gösterdiği tezatları ve benzerlikleri ortaya çıkarmaktır." (s. 9)

Çıkış noktası: Boşluk (Kaos) ve Toprak (Gaia). İlk güçlerden sonra Olymposlular'un doğumuyla kozmos olarak biçimlenmeleri eş zamanlı. Evreni doğuran onlar değil, şekillendiren onlar. Kozmostan kastın o zamanın evren hakkındaki fikirleriyle sınırlı olduğunu unutmamak gerek. Bu fikirlerden yola çıkarak dünya ve tanrılar yaratılıyor diyebiliriz. Yunan insanı doğayı ve doğaüstünü ayırmaz, tanrılarla teması sağlayan törenlerle yaşamdaki bazı deneyimler birdir, ikisinde de aynı ruhanilik mevcuttur. Tanrılar doğanın bir parçası değildir, doğanın birçok niteliğini taşıyan varlıklardır. Herhangi bir vahiy taşımazlar, yasa olarak kabul edilmişlerdir. Toplumun adet olarak izlediği pratikle varlıklarını sürdürürler. Onlardan kurtulmak dini bir değişim sonucu gerçekleşmez, Hıristiyanlık ortaya çıkınca bazı nitelikleri bakımından -pagan inanışlarda olduğu gibi- yeni dine/dinlere eklemlenirler. Kültürel bir değişim gerçekleştiği zaman kaybolurlar, kaybolmuşlardır. Yunan toplumu tanrıları gündeliğe dahil etmiştir ve nesiller boyunca bu şekilde yaşamıştır. Bireycilik önemli değildir hatta bastırılmıştır, yönetimin despotluğa kapı araladığında Sokrates'in başına gelen herkesin başına gelmiştir. Tanrılar topluluktan ayrılmaz, topluluğun içinde doğup göğe yükseltilmişlerdir. Vernant, Marcel Detienne'den alıntı yapıyor: "Bütünüyle tanrı olmak için adeta yurttaş olmaları gerekir." (s. 15)

Gevezelik: Tektanrıcı bir dinin egemenliğinde doğduk, yaşıyoruz. Çocukluğumuzda dünya algımız bu bakış açısıyla biçimlendi ve durumumuzu içimizde bir ateş yanana kadar, merak duygusunun dizginlenemez hale gelmesine kadar kabullendik. Çoğumuz. Bazılarımız şanslı; çevresinde ön kabullerle yaşayan insanlar olmadığı için ateş daha önce belirdi. Ben bu ikinci sınıfa girerim sanırım, çocukluğumdan beri dünyanın işleyişini merak ederim. Bu da merak ettiğim konulardan biriydi, çoktanrılı dinlerin yaşamı biçimlendirdiği toplumlarda yaşam nasıldır, mitolojilerin gerçeğe yakın olduğu zamanlarda dinler nasıl biçimlenir? Yunan tanrılarına mitolojik varlıklar olarak mı bakmalı? O zaman da işin dini boyutu soru işareti olarak kalıyor. Tanrılara nasıl tapınılır, hikâyelerini normal insanların başından geçen hikâyelermiş gibi dinlediğimiz yüce varlıkların yüceliğinin farkına nasıl varırız? Vernant derli toplu bir incelemeyle cevapları derlemeye çalışmış. Benim için kara bulutlar biraz dağıldı.

Murat Erşen çevirisi. Kendisinin YouTube'daki çevirileri çok başarılı, sıkı takipçisiyim.

Mit, Ritüel, Tanrıların Tasviri: Milattan önce 8. ile 6. yüzyıllar arasında Yunan dini. Herhangi bir doktrine bağlı olmadan, Helen kültürünün etkisiyle doğar, yayılır. Kitabı, lafzı, peygamberi yoktur. "Bu ortak inanışların temelini reddetmek, artık Yunanca konuşmamakla, Yunan gibi yaşamamakla, kendi olmayı bırakmakla aynı şey olacaktır." (s. 18) Şairlerin dinin yayılmasında özel bir rolleri vardır, Hesiodos ve Homeros'un adları özellikle anılır, onlar ve benzerleri olmasa birçok Yunan kültünden bahsedilebileceği ama tek bir Yunan dini olmayacağı söylenir. Kanon yaratmışlardır, kent yaşamaya devam ettiği sürece şiir faaliyetleriyle insanın kozmostaki yerini sağlamlaştırmışlar, ölümsüzlerin karşısında insanların konumunu belirlemişlerdir. Mitlerin dindeki yerleri skandallar yaratmalarının önüne geçilerek sağlanmıştır, yorumlama (hermönetik) ile "yırtarlar" ve eskiler için entelektüel bir rol oynarlar. Öte dünyaya ait bir bilgilenme aracıdırlar, dinin getiremediği cevaplar mitler yoluyla sağlanır. Vernant, 20. yüzyılın ilk yarısında dinle miti ayırmak isteyen tarihçilerin "entelektüalizm karşıtı bir ön yargıya dayandıklarını" söyler ve mitin thambos (hayranlıkla karışık korku, tedirginlikle karışık huzur, sütle karışık çikolata) yoluyla dine aralanan bir kapı yarattığını açıklar. İnsanlar için bir tutam korku iyidir, mitler de iyidir. Toplumların tarihi mitlerinden okunur. Öbür türlüsünde Hıristiyanlık örneğinde olduğu gibi doktrinlerle takip edilen bir seyir ortaya çıkar, bu da bir yöntemdir ama tektanrıcılıkta geçerlidir, çoktanrıcılık başka bir mevzudur. Tanrılar çoktur. Yer yer binlere ulaşır sayıları. Her birinin huyu suyu başkadır, birinin ensesine vurup lokması alınabilirken diğeri kaba etlere yıldırım yollayabilir. Çoktanrılara karşı muazzam ölçüde dikkatli olmalıyız.

Mit konusunda Dumézil ve Lévi-Strauss'un adları anılır, mitin çerçevesi çizilir. Vernant, Dumézil'in fikirlerine katılarak mitlerin bir ideoloji inşası olduğunu söyler. Mitler toplumu yöneten ve onları olmaları gerektiği hale getiren büyük kuvvetlere dair bir kavrayış ve değerlendirmedir. Böyle buyurdu Vernant. Mitlerin ayrıca felsefeni esas sorularını taşıyan tohumlar olduğu da söylenir. Mit (tohum) halka arasında yayılır (toprağa gömülür) ve taşıdığı problemler irdelenir, açılır, insanlık durumları haline getirilir. Dinle paraleldir bu durum, dine bu açıdan yaklaşır ve birleşirler.

Tanrıların Dünyası: Tanrıların alımlanması ve işlevleri. Zeus babadır, kraldır, süperdir ve Hint-Avrupa kökünden doğar. O diyarların tanrılarıyla benzer özellikler taşır ama diğer özellikleri bakımından Hint-Avrupa niteliklerinden ayrılmıştır. Yunan dini sistemi içinde değişim geçirerek cillop gibi bir tanrı olarak belirir, Hesiodos tüm kralların Zeus soyundan olduğunu söyler ve Zeus'a kimliklerinden birini atfetmiş olur. Tanrıların ve insanların babasıdır, evlerde sofraya onun için de bir tabak konur. Bu sonuncuyu uydurdum, inanmayın. Neyse, Poseidon ve Hades'le görev yerlerini ayırmışlardır çünkü zaten işleri başlarından aşkın, denizleri de Zeus mu yönetsin bu saatten sonra? Farklı birçok kimliği oluşan Zeus'un sınırları bilinir ve insanların ona karşı yaklaşımı da böylece belirlenmiş olur. Ölümlüler ve ölümsüzler de bu oluşumlar içinde ortaya çıkar, herkes yerini bilir.

Yunan Gizemciliği, Yurttaşlık Dini ve İnsanlardan Tanrılara: Kurban bölümleri, Yunanların tanrılarla/dinle olan münasebetlerinin anlatıldığı çok güzel bölümler. İlkine dikkat çekmek isterim, bazı inanışlar dinle taban tabana zıtmış gibi görülebilir, öyle değildir. Orpheusçuluk ve özellikle Dionysosçuluk zıtlıkları birleştirici niteliktedir. Dionysos için yapılan törenler tam bir esrime haline yol açar, doğa taklit edilir, tiyatro bu esrimeden doğar ve düzen/din eleştirilir. Yıkıcı bir eleştiri değildir bu, sisteme yönelik bir saldırı olmaktan çok uzaktır. Zaman zaman izin verilen, toplumun havasının alındığı ve mühim bir işin başarıldığı duygusunu uyandıran gösterilere benzettim. Dionysos ayinleri kent dininin tam tersine konumlansa da toplumun dinle daha da bütünleşmesinin aracısıdır. "Başka'yı tüm onurlarla birlikte, toplumsal işleyişin merkezine yerleştirmektir." (s. 81)

Kendini tanı buyruğu, insanın tanrı olmadığını bilmesi gerektiği anlamına gelir. Elbette bağlamı değişecektir ve panteonun sonunu çağıracaktır; Platon'un Sokrates'i için anlamı: "İçindeki sen olan tanrıyı tanı ve mümkün olduğunca kendini tanrıya benzer kılmaya çabala." (s. 89) Bu gerçekleştiği ölçüde tanrılar öldü, inanılmayacak bir hale geldiler ama tepede olduklarının, hatta evin bir odasında olduklarının ihtimalinin kuvvetli olduğu zamanlarda yolculukları çok keyifli, en azından onlar hakkında bilgilenmek. Onlar hakkında bilgilenmek o zamanın insanları hakkında da bilgi sahibi olmak, dinin paradigmatik değişimine şahit olmak demek aynı zamanda. Uzatmıyorum, ilgisi olan okusun.

Thomas Bernhard - Nefes - Bir Karar

Avusturya büyük, Viyana çıkışsız, Salzburg çocukluğun mezarlığı, sokaklar ters yöne koşmalık. Beden? Beden ilk başta gömülünen yer. Ruhun parmaklığı. Bernhard'ın kendi bedenini sağaltmak için aklını kaçırmamaya ihtiyacı var, koğuşu hariciye koğuşlarının dokuzuncusundan daha ürkünç ve ölüm, her an. Epigraf Pascal'dan, anlaşılır: "İnsanlar ölümün, çaresizliğin ve belirsizliğin çözümünü bulamadıklarından, mutlu olabilmek için bunlar hakkında düşünmemeye karar vermişlerdir." (s. 5) Algının kodlarını çözemeyen bir beyin yoksa düşünülür, Bernhard düşünmek zorunda. Kendisi için olmasa da büyükbabası için. Birkaç gün arayla hastalanıp hastaneye kaldırıldılar, aralarında birkaç yüz metre vardı. Büyükbaba yaşlılıktan yattı -sonradan başka bir problemi olduğu, altı ay önce yaptırması gereken tahlili yaptırmadığı, yaptırsaydı belki de ölmeyeceği, ölse de ölümün korkusu ve acısıyla birlikte öleceği, bunları bilmeden ölmenin daha iyi olduğu ortaya çıkacaktı, çıktı ama henüz oraya yetişemedik, yetişeceğiz- ve Bernhard umursamazlığından. Bakkalda çalışırken soğuk aldı, şan eğitimine devam ediyordu ve mutluluktan ciğerlerine çöreklenen rahatsızlığın ciddiyetini fark edemedi. Büyükbabasını hastanede ziyaret ettiğinde baygınlık geçirdiği zaman onu da hastaneye yatırdılar. Akciğerleri iltihaplanmıştı, ponksiyon yapıldı -akciğerlerinden kıvamlı, leş sıvı çıkarıldı- ve koğuşlardan birine alındı.

Bernhard mutlak yalnızlığı orada gördü. Kimse kendisiyle ilgilenmiyordu, hastalar kendileriyle de ilgilenmiyorlardı, sadece ölmeyi bekliyorlardı. Doktorların Latince sözcüklerinden pek bir şey anlaşılmıyordu, hastalar acı içinde sağa sola dönmeye çalışırken yataklardan gelen gıcırtılar daha çok şey anlatıyordu. Etraf ölümle kuşatılmıştı ve sesler dayanılmazdı. Turşu kavanozuna dolan iltihap, pompanın emme sesi katlanılmaz hale gelince Bernhard bayıldı, düşüncesinin kaynağı kendini korumuş oldu. Geçici olarak.

Geceyle gündüz ayrılmaz hale geldi, arada takılan serumların sayısı unutuldu, ara sıra ortaya çıkan akrabaların yüzleri günlere karıştı ve periyodik olarak gelip kolları kaldıran hemşireler saatin yerine geçti. Bernhard ölüm koğuşuna götürülüyor ve yağlanıyor, sağlığı o kadar bozuluyor ki ölüme çok yaklaştığı düşünüldüğünden hazırlıklar yapılıyor. Kolun kalkık duracak mecali olmasa da Bernhard savaşacak ve hayatta kalmaya çalışacak, rahatça ölebileceği koğuşa götürüldüğünde önceki koğuşuna dönebileceğini biliyor. Bunu bilmek için komşu yatakta yatan adamın ölmesi gerekti, adamı çinko tabuta koyup götürdüler. Bu kadar. Çamaşır ipindeki çamaşırlar yüzüne düşseydi hareket edemediğinden o da ölecekti, birkaç santimle yırttı. O an ne olursa olsun ölmeyeceğine karar verdi. Ölse de ölmeyecekti muhtemelen. Yaşayacaktı. Nefes... Nefes almalıydı, yaşam enerjisini bir sonraki nefesine saklamaya karar verdi. Bir sonrakine de. Bir sonraki...

Koğuşa gelenler en fazla bir gün kalıp gidiyorlar, ölü olarak. Yerlerine başkaları geliyor. Sonsuz bir döngü, ölmeyi bekleyen ne çok insan olduğunu gören Bernhard şaşırıyor. Kendisi onlardan biri olmayacak. En kötü kısmı atlattı, şimdi gücünü toparlamaya ihtiyacı var. Büyükbabasını düşünüyor, hayatta ona güç veren tek insanı. "Hiçbiri, hatta annem bile beni kabullenmezken büyükbabam kabullenmişti." (s. 19) Büyükbabanın ziyaretleri çok önemli, ara sıra gelmese de genellikle torununun yanında. Rahatsızlığının ne olduğunu, hastaneye neden yattığını söylemiyor, diğerleri de söylemiyorlar ama yaşlı adam geliyor, önemli olan bu. Ölümün gündelik bir olgu olduğu yerden uzaklara, yaşamın tam kalbine gidilecek ve zamanları var. En önemlisi de Bernhard'ın ruhu biçimleniyor ve ölümün çürütücü korkusundan arınıyor, prosedüre yakından tanık olduğu için ondan sıyrılarak onu anlatabilir hale geliyor. "Burada gördüklerimi tamamen doğal olarak içselleştirdim, her birini normal akışın bir parçası olarak gördüm." (s. 25) Bu, büyükbabayla Podlaha'nın kazandırdıklarının çok ötesinde bir kazanım. Karar verme mekanizmasından yaşamı göğüslemeye kadar pek çok yetenek burada kazanıldı, Bernhard ruhunu burada katılaştırdı ve her şeyin bir tiyatro olduğunu yeniden düşündü; rahipler, doktorlar, hastalar, hastane...

Doktorlara duyulan nefretin kaynağını burada buluruz yine, aslında yine insana duyulan nefrettir bu. Sağlıklı olanları bile hasta edebilecek bir ortamın en büyük suçluları hemşireler ve doktorlar. Bakkalın bulunduğu mahallenin kötü nam salmasından sorumlu olan devletin ürettiği tipler. Büyükbabanın görüşüne göre hastalığa yakalanmak ve günleri hastanede geçirmek sanatçıya çok şey kazandırır, hatta kendi kendini hasta etmeye yetecek kadar kurgusal döküntü de birikir ama Bernhard'ın doktorları gömmesine engel değildir bu. Doğru kararlar veremezler çünkü kendilerinden hiçbir zaman emin değildirler, memurların cansızlığıyla çalışırlar ve içlerinde en küçüğünden bir merhamet bile yoktur. İşlerini iyi bilmezler, bildiklerini zannedip hastaların mevcut sağlığını da bozarlar veya bildiklerinden şüpheye düşerek ölümlere yol açarlar. "Doktorlar ya megaloman ya da çaresizdirler, iki durumda da hastalar inisiyatifi ellerine almazlarsa onlara zarar verirler." (s. 36) Bernhard'ın yazınsal birikimini sorguladığı kısım da bunun hemen ardından gelir, yazar bir konu hakkında nasıl bu kadar emin olabilir? Emin olmak önemli değildir, "yapaylık ve sahteliğin olmaması" önemlidir Bernhard için. Hiçbir şeyin mükemmel olmadığını kabul ettikten sonra yazmak çok daha kolay bir hale gelir. Büyükbabanın yarım kalan metnini düşünüyorum, mükemmelliği istediği için Bernhard'ı zorla liseye yollamış olabilir, aynı sebepten de ölümüyle birlikte eseri yarım kalmıştır. Daha iyi bir metin oluşturmak, daha iyisini yaratmak için zaman yeterli değildir, ölüm noktayı koyduğu an daha iyi bir eser ortaya çıkarır.

Mücadele. Zihin bedeni yönetir. Zihin bedeni yönetir, üç defa. Bernhard bunu hep tekrarlar, büyükbabanın öldüğünü duyduktan sonra, her gün. Anneyle yakınlaşma, iyileşme. Otel benzeri bir yere, hastaneye nakil. Doktorlara küfür, veremli olmayan Bernhard hastalardan verem kaparsa? Geçici bir arkadaş, yaşıtı. Edebiyat ve felsefe. Dönüş, büyükbaba yok artık. Yıkım. Geçit törenlerinin, askerliğin ve savaşın saçmalığı. En sonunda sanatoryuma çağrı. Nokta.

Kurt Vonnegut - Mavi Sakal

Rabo Karabekian'ın patates ambarındaki sırrını öğrenmek isteyenlerin çoğu öldü. Ölmedi de ortadan yok oldu. O da değil, aslında sadece zaman geçti ve zamanın insanları yavaş yavaş akıntıya karıştırmasından başka bir şey yaşanmadı. Nehir aktı, çatallandı, patates ambarının öncesini ve sonrasını sırtında taşıdı, Karabekian'ın anlatmak istemediği hikâyeler iki akışta belirdi; geçmiş ve şimdi. Circe Berman bir gün Karabekian'ın hayatına girmeseydi, Karabekian'ın ikinci karısından kalan malikanenin plajında yaşlı ressama yanaşıp annesinin ve babasının nasıl öldüğünü pattadanak, bodoslamadan sormasaydı eşzamanlılığın mucizelerinden ve yaşamın absürtlüklerinden bihaber olacaktık ama bu bir Vonnegut anlatısı. O yüzden kemerler bağlanacak, bağla!

Önce uyarılar. Özenli bir okuma gerek. İki farklı zamansal düzlemin ortak kişileri ve olayları akılda tutulmalı, kimin kim olduğu unutulmamalı ve Pollock, Rothko gibi soyut ekspesyonist ressamların neyi başarmaya çalıştıkları, neyi başardıkları ve başaramadıkları, yaratım aşamasında kişiliklerinin renklere ve desenlere ne kadar yansıdığı, Karabekian'ın ressamlığı ve efsanelerle olan ilişkisi odakta yer almalı. Güzel bir kurmaca, gerçeklikten de beslenip kurgusal ve gerçek karakterleri bir araya getiriyor. Bernhard'ın Glenn Gould'u Avusturya'nın orta yerine yerleştirdiği Bitik Adam'ı ne hoştu mesela, bu da hoş. Vonnegut, ünlü kişilere gerçek hayatta yapmadıkları hiçbir şeyi romanda da yaptırmadığını söylüyor. Onların yapabilecekleri şeyleri kurmaca karakterlerine yaptırıyor, mesela meşhur ressam Terry Kitchen. Kitchen, Karabekian ve Pollock, "Üç Silahşörler" olarak anılıyormuş New York'ta ama böyle bir şey yok tabii, kurmaca kurmaca. Uydurmasyon. Lö atmasyon.

Kabaca bir çerçeve çizmek gerekirse savaşlar, büyük buhranlar ve benzeri rezilliklere karşı sanatın -burada resmin- anlamı nedir ve her türlü pislikle baş etmek için sanata sığınmak yeterli olabilir mi? Bunu düşününce patates ambarında saklanan şeyin aptal insan tarafından biçimlendirilmiş dünyaya bir protesto olarak yapılan sıkı bir sanat eseri olduğu geliyor akla. Hiçbir insan onu görecek kadar dünyadan -leş olanından- kopmayı başaramamış, görmeyenler yok oluşun en sıkıcı ve olağan biçimlerine sahip. Savaşlarda büyüyen, erginlik ayinini tamamlayan -bu bakış açısı Daha Ne Olsun?'da sıkı bir gömülüyordu- çocukların pek de matah bir dünyaya büyümedikleri, her zaman yarım kaldıkları ve görünenin sadece görünen olup daha iyiye yorumlanamayacağı açık. Soyut ekspresyonist resimlerin sorgulandığı sahnelerde sadece kendi varoluşlarını anlattıkları söylenir, başka bir şeyi değil. Dünya da böyle bir yerdir, sadece kendini var eder, başka hiçbir anlamı kendi başına doğurmaz. Bu yüzden yaşam olabildiğince yalın ve insanın ona kattığı anlam kadar karmaşıktır. Metinde buna karşılık olarak Karabekian'ın muhteşem çizim kabiliyetinin uzun yıllar boyunca derinlerde gömülü kalmasında yaşamın, dünyanın o kadar da karışık olmadığı fikri vardır. Çocukluktan itibaren dünyanın saçmalığıyla karşılaşılmışsa bunun farkına varmak çok daha kolay. İş dışavuruma gelince, hele hele soyut... Bütün bunlardan ne anlam çıkaracağımıza göre değişecektir ve zorluğundan hiçbir şey yitirmeyecektir. Metnin bir yerinde soyut ekspresyonizm dışındaki her şeyin yaşamın gerçekçi bir yansıması olduğu söyleniyor. Eh, yaşamı gerçekten yansıtmak pek övünülesi bir şey değil, ben de bombalar altında kalıp parçalanmış onca insanın, açlıktan ölen çocukların yansımasını istemezdim. Karabekian'ın gerçekle bu yüzden pek bir işi yok, ambardaki eserini Circe Berman'a gösterinceye kadar kendi gözünden gördüğü gerçeğin son derece itici olduğunu düşünüyor ama sanat, gerçeği her koşulda değiştirebildiği ve iyileştirebildiği için ağzı açık, öylece bakakalıyor Berman. Sıradan bir yaşam sürüp ölmeye mahkum değil, magnum opus karşısında duruyor ve Mavi Sakal, Berman'ın yaşamını bağışlıyor.

İki zaman düzleminde ilerleyen bir anlatı var ama o kadar çok sayıda hikâyecik var ki hepsini ele almak mümkün değil, ana çizgileri anlatıp dikkat çeken detaylara değineceğim. Bu. Epigrafa bakalım, Vonnegut'ın metinlerini çevresine oturttuğu merkezi bir fikir, kardeşinden: "Bu şeyin üstesinden gelmekte birbirimize yardımcı olmak için buradayız, o şey her ne ise." Etrafında insanlar yokken Karabekian çok mutsuz, insanlar varken de mutsuz ama daha katlanılabilirinden. Mizah duygusu yeter. İlk eşi Dorothy'yi o kadar mutsuz etmiş ki kadın yepyeni bir mizah anlayışı geliştirerek Karabekian'ı gömmeye başlamış. Bu, kendisi için de söylenebilir. Çocukluğunun mutsuz toplumunda, ustası Dan Gregory'nin despotizmi altında, savaşta bombalar altında, savaştan sonra modern dünyanın diplomaları ve işleri altında kusursuz bir mizah geliştirmiş. Yalan mı, Vonnegut da savaştan döner dönmez antropoloji ve birçok şey okuyup tutunmaya çalışıyordu, evlatlarına ve evlatlıklarına bakmaya çalışıyordu, birçok şey için çalışıyordu ve metne karıştığı noktalar çok bariz. 1987 yazımı bu, sondan üçüncü Vonnegut romanı. Yaşamının son muhasebelerinden.

Otobiyografi olması için başlanmış bir metin, mutfakta işlerin ters gitmesiyle günlük niteliği de kazanıyor. İkisi birden.

Rabo Karabekian 1916'da California'nın San Ignacio kasabasında, göçmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Baba öğretmendi, köyünü basan Türk çetecilerinden saklanmak için okulun kenefine girdi ve boklar arasında saatlerce kaldı. Dışarı çıktığında köydeki tek canlı kendisiydi. Anne de benzer bir felaketten kurtuldu, etrafındaki herkes vurulmuşken ölü taklidi yaptı ve yerde, hemen önünde yatan kadının ağzından dökülen pırlantaları, taşları topladı. Eşiyle tanışıp kirişi Mısır'a kırdıklarında bu değerli taşlar yırtmalarını sağladı. Vartan Mamigonian'ın insafına kalmamış olsalardı daha iyi yırtabilirlerdi, Paris'e giderlerdi muhtemelen ama California'ya geldiler, kandırıldılar. Almanya diye İstanbul'a bırakılan göçmenleri düşünün, Şener Şen'i de düşünün. Öyle bir şey. Baba ayakkabıcıydı, II. Dünya Savaşı öncesinde öldü. Anne... Anneydi, çalıştığı fabrikada öldü. Rabo'nun başına gelenlere şahit olmadılar, onlar için iyi. Fubar, Saving Private Ryan'dan manasını biliyoruz. Babanın durumu tam olarak buydu. Rabo'nun durumu bunun ötesindeydi. Çok iyi bir çizerdi, nam yapmış illustrator Dan Gregory'ye mektup yazdı ve Marilee'den cevap aldı, Gregory'nin sekreteri olduğunu söyleyen kadından. Üç yıl mektuplaştılar, baba bir halt olmayacağını söylüyordu ama Gregory nihayet Rabo'yu New York'a çağırdı. Fahişesi yerine koyduğu, evinde beslediği Marilee'yi merdivenlerden aşağı yuvarladığı ve kemiklerini kırmanın karşılığı olarak istediği bir şeyi yerine getireceğini söylediği için. Marilee Rabo'yu istedi.

Dan Gregory'nin kendi hikâyesi sihirli bir şey, neredeyse olmayacak bir şey. Moskova'da çok ünlü bir çizerin yanında aldığı eğitim ve boynuzun kulağı geçmesi müthiş bir olaylar silsilesine yol açmış. Aynı şey Rabo'nun başına gelecek ve Gregory'nin sınavından geçmek için aylarını verecek Rabo, bir salonu her şeyiyle kağıda dökmek zorunda. Köşedeki su damlasının içine hapsolmuş salonun yansısına kadar. Modern Sanatlar Müzesi'nde Marilee'yle dolanırken Gregory'ye yakalanmasa belki de sınavı geçerdi, bilemiyoruz. Gregory'den uzaklaşmasıyla hayatının aşkı olarak kabul ettiği Marilee'den kopuyor, kadın da olağanın güzelliğini yaşayıp daha fazlasını istemiyor, kaybettiği çocuğunun yerine Rabo'yu koyduğu için olabilir. Rabo hayatını yaşamalı, bu yüzden II. Dünya Savaşı'na gidecek, cephede sanatçılardan ibaret bir bölüğün başına getirilecek ve orada tanıştığı insanlarla New York'un sanatsal atılımını gerçekleştirecek. Kendisi çizmeye pek devam etmese de akıllıca yatırımları ve... Nesi varsa işte, her şeyiyle sanatın ve sanatçının yanında. Anlam arayışından çok anlamdan uzaklaşmak için. Evlenecek, boşanacak, tekrar evlenecek ve eşinden geriye kalan malikanede yaşayacak, dostlarından topladığı ve zamanında beş para etmeyen eserlerin milyon dolarlık hale gelmesine şahit olacak, bir de onları sıraladığı duvarı Circe Berman'ın dekore ederek her şeyi ortadan kaldırmasına.

Otobiyografiyi kese biçe bitirdim ki başıma küller yağa, Vonnegut'ın deli halayından hiçbir figürü alamadım buraya. Mutlaka okumanız gerek, böylesi bir zenginlik azdır.

Günlük. Her şey bitti, Marilee'yle yirmi yıl sonra tekrar karşılaşmanın anıları ve diğer tesadüfler unutulmadı, bir tek dalgalar var artık. Berman tam bu sırada ortaya çıkıyor ve Rabo'nun hayatını istila ediyor. Rabo'nun New York'ta sanatı arkadaşlarıyla takıldığı zamanlardan birinde edindiği yazar dostu Paul Slazinger'ın, aşçısının ve kızının varlığı yetmezmiş gibi baloya bir de Berman katılıyor, deli kadın, dünyanın en iyi yazarlarından biri ama bu kimliği başlarda gizli. Bir araştırma için orada, yeni romanı için malzeme topluyor ve Rabo'yu tanımak istiyor, hayatındaki pek çok detayı öğrenmek için evin altını üstüne getiriyor. Yetmişlerinin sonuna gelen Rabo için bir problem yok, saklayacağı bir şey de yok. Patates ambarında kilit altında tuttuğu şey dışında. Ne olduğunu söylemeyeceğim, gizem sürsün. Bir yaşamın özeti olarak değerlendirilebilir. Travmanın koca bir yaşama yayılması.

Vonnegut'ın çoğu romanı karnaval gibidir ama buradaki malzeme gerçekten taşar boyutta. Delilik. ABD'nin herkesi kucaklayıcılığı ve herkesi öldürebilecek olması, savaşın kötülüğü ve daha da kötülüğü, insanların bir araya gelmesi ve daha da kenetlenmesi, bazı şeylerin sadece mizahla katlanılabilir hale gelmesi, neyin nesi olduğu malum. Vonnegut!

27 Kasım 2017 Pazartesi

James Wood - Kurmaca Nasıl İşler?

Kurmacanın yapma ve gerçek olması ihtimallerinin bir arada bulunduğunu söyleyen Wood, yapma olanın tekniğini, kurmacanın işleyişini oldukça detaylı bir biçimde vermeye çalıştığını söyler. Olabildiğince gerçeğe yakın bir kurmacanın en başarılı tür olduğu fikri, sanatın diğer dallarında olduğu gibi kesin çizgilerle sanatı sınırlama çabası gibi geliyor bana, bunun bir başarı olduğunu söylemek benim için zor. Vonnegut'ın Mavi Sakal'ında sanatçının sezgisel gerçekliğinin ve bu gerçekliğin kurmacaya yansımasının çok güzel bir değerlendirmesi var. Rabo Karabekian nam ressam, natürmortların bir akışa hizmet etmesi gerektiğini düşünür. Doğa ölü olsa dahi akıştadır ve boyalarla oluşturulan gerçeklik bir tür devinim içinde olmalıdır. Gerçeklik algısının dışında bir algı olduğunu düşünüyorum burada, gerçeğin gerçeğe sunulması ama yaratıcının zamanın akışını kusursuz bir biçimde yansıtabilmesi. Wood, bu işleyişi Ruskin'in eleştirilerindeki yaratım aşamasında esin veren gerçeğin sanatçı tarafından değerlendirilmesini, yaşamla bağlantısını örnek alarak anlatmaya çalışır, anlatım tekniklerini dünya ile ilişkilendirmeye çalışır. Bu temel üzerine oturttuğu incelemesinde çeşitli kurmaca biçimlerini birçok yönden inceler.

Anlatım: Anlatan şahıslardan ibaret olduğu söylenir ama asıl olay güvenilir ve güvenilmez anlatıcıdadır. Her şeyi bilen anlatıcının aslında her şeyi bilemeyeceği, bu anlatımın yavaş yavaş terk edildiği söylenir ama günümüzde Jonathan Franzen gibi yazarlar Tolstoy'un başını çektiği geleneği sürdürürler, başarılıdırlar kanımca. Sonuçta tercih meselesi; Ballard'ın görüşlerine katıldığımı söylemekle yetineceğim. Günümüzde yaşama dair herhangi bir şeyden emin olma nanesinin geçerliliğini yitirdiğini düşünüyorum, bu yüzden güvenilmez anlatıcı gerçeği daha iyi anlatıyor, gerçekten uzak olması sağlıyor bunu. Zeno Cosini bu açıdan müthiş bir karakter, James Stevens da öyle. Öznel bir tercih, bu adamların anlatıcılığı "evrensel doğru" anlatıcılarının bahsettiklerinden daha çekici çünkü daha gerçek.

Serbest dolaylı anlatımın tanımını yapar Wood ve örneklerini verir. Anlatıcının sesinin karakterin sesine karıştığı ve ikisinin ayrıldığı noktalar anlatılır. Mevzu Manfred Jahn'ın Anlatıbilim'inde daha metodik bir biçimde incelenmiştir, paralel bir okuma daha iyi sonuçlar verebilir. Neyse, Henry James'in serbest dolaylı anlatımının kusursuzluğu ve Nabokov'un Rus biçimcilerinin "yabancılaştırma" kavramını içeren ironik anlatımı incelenir, bilinç akışının karaktere mi yoksa yazara mı ait olduğu tartışılır. Joyce'un yanında David Foster Wallace, DeLillo ve Pynchon gibi mirası devralıp daha uç noktalara taşıyan yazarların metinleri anılır. Jahn'ın katmanlara ayırdığı ses kavramının üç biçimi, anlatıdaki üç dil açıklandıktan sonra "betimleyici duraklama" ele alınır, akışın sürdüğü alanın tasvirleri. Bağlamın oluşturulmasında bu duraklamalar mühim, diyalogların ve karakterlerin boşlukta yüzmemelerini sağlar. Bazen boşlukta yüzmeleri de iyidir tabii.

Bu noktada Flaubert'in yenilikçi anlatısına iki bölüm ayırır Wood, Fransızcanın zaman kiplerinin zenginliğinin İngilizceye üstünlük kurduğunu ve bu çeşitli zamanlara bölünebilen anlatının yeni bir gerçekçilik biçimi yarattığını, yazarın ve karakterin gözünün birlikte kullanılarak anlatının bir devrim özelliği kazandığını söyler. Serbest dolaylı anlatımın yol açtığı soru işareti, sesin kime ait olduğu problemi Flaubert tarafından ortadan kaldırılmıştır. Karakterin iç dünyasının zenginliği yazarınkine denk hale getirildiğinde soru sorulacak bir ses kalmaz, o ses ikisine de aittir. "Edebi üslup, edebi yollarla ortadan kaybolmaya zorlanır." (s. 47) İnsanın yaşamda kaydettikleriyle kurmacada karakterin kaydettikleri arasındaki fark ne kadar azalırsa iki gerçeklik türü -gerçeğin de bir gerçeklik türü olduğunu varsayıyorum- kesişir.

Detaylar: Diyalektik bir gelişim var; edebiyat hayatı daha iyi fark etmemizi sağlarken yaşam süreci de metne daha farklı yaklaşımlar sunar. Klasiklerin on yılda bir okunması gerektiği söylenir, bu yüzden. Süresiz bir gelişim, edebiyatta ve yaşamda. Birbirini biçimleyen gerçeklikler.

Joyce'tan, Flaubert'den yapılan alıntılarla detayların gerçekliğin kurulmasında önemli olduğunu söyler Wood. Yeterli ölçüde detay -kapı numaraları, karakterlerin fiziksel özellikleri vs.- her şeyi kurmacanın biraz daha dışına çıkarır. Romanın ilk beylerinden günümüze kadar detaylandırma güdüsü artmış, roman daha resimsel olmuştur. Cézanne'ın Balzac'ta okuyup resmini çizmek istediği "yeni yağmış kar gibi beyaz örtü" mesela, çok ince iş. Dikkatli bakmak, anlık parıltıyla zihnin karanlıklarını aydınlatacak şekilde kaydetmek... Nabokov'un Mann, Camus, Faulkner, James gibi yazarları reddetmesinin detayları görememelerinden kaynaklandığı söylenir. James, puronun yanan kısmını tasvir ederken "kızıl bir kor" sözcüklerini kullanır ama Nabokov karşı çıkar, puroların kızıl korunun olmadığını söyler. Görevde olmayan, kurmacaya derinlik katmayan detaylardır bunlar. Zihnimizin çalışma biçiminden uzak olduğu için kurgulanan dünyayı ağırlaştırır.

Karakter: Wood, romancının bir tırabzana tutunduğundan ve onu bırakmaktan korktuğundan bahseder, bunu yapanlar karakterlerini bir tablo gibi betimleyip olabildiğince gerçeğe boğarlar. İyi bir yöntem değildir bu, en iyisi karakteri olabildiğince yaşar hale getirmek, olaylar karşısında gerçekçi tepkiler vermesini sağlamaktır. Conrad, karakterlerinin hiçbir zaman yeterince gerçek olmaması korkusu yüzünden romanlarının çok uzun tuttuğunu söyler. Wood'un yorumu: "Okur küçük, kısa ömürlü, hatta düz karakterden de, en az büyük, çok yönlü, önemli kahramanlar kadar çok şey alabilir." (s. 70) Burada da okurun etkin katılımının rolü vardır, okurun biçimlendirmeye kalktığı, yargıladığı karakterler -Kaptan Ahab, Jean Brodie vs.- buna gelmez. Karenina ve Briest gibi karakterler de mutlak bir özgürlüğe gelmez, belli bir evrensel doğrunun etrafında biçimlenmişlerdir ve anlaşılabilmeleri için asgari ölçüde yoruma maruz kalmalılar. Wood, roman karakteri diye bir şeyin olmadığından bahsederken bu tür kıstaslardan uzaklaşılması gerektiğini söyler. Zeno'nun deli olup olmadığı, Sorel'in rüzgarda savrulan bir yaprak olup olmadığı şahit olunacak şeylerdir, tanıdığımız insanları oldukları gibi ele almamızın gerekliliği bu kurmaca insanlar için de geçerlidir.

Karakterler kurmacadır ama onlara gerçek muamelesi yapılmalı ki tanınabilsinler. Bu durumda Saramago'nun Ricardo Reis'i katmanı derinleştirir, bilmediği bir şeyin farkında olması, yani gerçek olmaması -kurmacadaki yaşamında tabii- okuru karaktere yakınlaştırır, okur bütün zıtlığına rağmen onu gerçek kılar. "Bu romanın ve Saramago'nun eserlerinin çoğunun sorduğu soru, önemsiz bir 'Ricardo var mıdır?' üst kurmaca oyunu değildir. Bu çok daha etkili bir sorudur: 'İlişki kurmayı reddettiğimiz halde var olur muyuz?'" (s. 78) Bu bir oyun haline gelebilir, Spark ve Saramago gibi yazarlar karakterlerinin bu uç durumlarını kurmaca oyunu gibi sunmazlar, bu durum gerçekten üzerinde düşünülmüş bir kurmaca probleminden doğar. Kurmacanın içinde yer aldığını anlayan karakterin yazarı öldürmesi başka bir şeydir, bu başka. Yazara kalmıştır tabii, yazar bizden karakterine nasıl yaklaşılmasını isterse karakterini ona göre kurar.

Doğruluk, Gelenek, Gerçekçilik bir diğer mühim başlık, nefesim kesildiği için girmiyorum. Birkaç başlık daha var, bilincin, diyaloğun ve dilin kurmaca üzerindeki etkileri inceleniyor.

Okuma edimini doğallığından çıkaracak bir inceleme değil, güzel bir çalışma. Kurmacaya ilgi duyanlar için.

26 Kasım 2017 Pazar

Stanislaw Lem - Yenilmez

Lem'in başka dünyalarda bilinmeyenle yüz yüze bıraktığı karakterleri, gizemi çözüp ne yapacaklarına karar vermek zorundalar. Çoğu romanından farklı değil bu da; anlaşılamayanı sezgisel olarak değerlendir, bilimsel olarak ölç ve elde ettiğin bilgiyle ne yapacağına karar ver. Karar verme kısmı genellikle psikolojik çözümlemelerden ibaret, karakterlerin kararları bir dizi tahlilden, anlatıcının içeriden bir göz/dil olarak aktarımından oluşuyor. Sezgisel olarak değerlendirme kısmında Lem'in müthiş betimlemeleri var, öyle renkli ve gerçekçi bir atmosfer yaratır ki iki yıldızın aydınlattığı bir gezegendeki renk değişimleri okurun zihninde kolaylıkla canlanabilir, uzay gemisinin iniş anında ortaya çıkan kum fırtınalarının bıraktığı izlerden yansıyan ışık sayfa üzerinde beliriverir. Lem'in kurgusu genelde bu atmosferde verilen mücadeleler üzerinden yürür.

Yenilmez, Lir takımyıldızında bulunan üssün emrindeki en büyük birim olan ikinci sınıf uzay kruvazörüdür, Regis III adlı gezegende ortadan kaybolan kardeş gemi Kondor'un akıbetini öğrenmek için uzun bir yolculuğa çıkar ve gezegene iniş yapar. Gemideki teknolojiyle alakalı pek çok açıklamayı takip ederek mürettebatın uyanışını, geminin gezegene iniş manevralarını görürüz ki Lem'in teknolojik aletleri çeşitli ve doyurucudur. Antimadde silahlarından süperiletken malzemelere kadar pek çok zerzevat kullanılır, mevzuları anlayabilmek için bunlar hakkında bilgi sahibi olmak gerekir, mesela koca bir robotun kendi gemisine neden saldırdığıyla ilgili yapılan açıklamada süperiletkenliğin kaybolmasıyla ortaya çıkan rezonans etkisinden bahsedilir. Eh, bunun ne olduğunu bilmek tabii okuma ediminden daha fazla keyif alınmasını sağlar. Kaku'nun Olanaksızın Fiziği nam kitabını öneriyorum, merak eden buyursun. Lem'in açıklamadığı tek şey, ışık hızıyla ilerlerken maddenin madde formunu nasıl koruyabildiği. Belki de ben kaçırdım, bilemiyorum ama rastladığımı hatırlamıyorum.

Astrogatör Horpach geminin seyir subayıdır, iki numaralı adam da Rohan'dır ve anlatı genellikle Rohan ekseninde ilerler, gerçekleşen olaylara anlam verilmesi için bilim adamlarının yaptığı açıklamalar sırasında odak nadiren değişse de adamımız Rohan. Elektron titreşimleri dış dünyanın üç boyutlu bir modelini yarattı, Horpach Rohan'a tayfa için alınacak güvenlik önlemlerinden bahseder ve dış dünyanın araştırılması sırasında uyulacak prosedürleri söyler. Horpach yaşlı kurttur, son derece sakin bir adamdır ve emir verme konusunda iyidir. Rohan Horpach'ın yerine geçeceği günü özlemle bekler ama bir yandan da onun kadar dirayetli olamayabileceğini düşünür. İkisi arasında görünmeyen bir gerginlik vardır, sonlara doğru iktidar olgusu dürüstlükle çatışmaya girecektir, felsefi bir mevzu. Daha baştan bu durumun sinyalleri verilir.

Araştırma gezisine çıkılır. Gezegen ölüdür, karada hiçbir yaşam belirtisi yoktur, denizde basit yaşam formları varlığını sürdürür. Yüzde dört metan, yüzde on altı oksijen içeren atmosfer havaya uçmaz, oksijenle metanın tepkimeye girmesini engelleyen şeyler vardır. Metan organik kökenlidir ve milyonlarca yıl boyunca yükselip belli bir seviyede kaldığı anlaşılır. Okyanus suyu da analiz edilir ve heyecan verici bilgiler vermez, bir tek okyanustan yakalanan balıkların manyetik alan yoğunluğundaki küçük değişimleri anlamalarını sağlayan bir duyuya sahip olduğu anlaşılır. İlginç bir gelişme. Evrim belli ki işini yapmaya devam ediyor ama sudan karaya yansıyan bir form yok, sudaki varlıklar da milyonlarca yıl içinde manyetik duyular geliştirmiş.

Araştırmalar sürerken önceleri kent olduğu sanılan yapılar bulunur. Araştırma ekibi yapıların metalden, muhtemelen volfram ve nikel karışımlı çelikten yapıldığını anlar ama birbirine geçmiş cepheler, milyonlarca kablodan oluşan yumakların, kargaşanın ne olduğu bir türlü ortaya çıkarılamaz. Burada devreye söylenceler girer, bilim adamları Lirlilerin ölen bir yıldızdan kurtulmak için civardaki gezegenlere gemiler yolladıklarına dair masallar olduğunu söylerler, bu kalıntılar onların ürünü olabilir ama Lirliler hakkında çok az bilgi vardır, uygarlıkları evrenden silinmiştir. Yine de hiç yoktan iyi bir açıklama bu. Adamlar kendi aralarında tartışırlarken başka bir gruptan Kondor'un bulunduğuna dair bir haber gelir. Olaylar bu haberler vasıtasıyla, araştırma gruplarının etrafında kurulur.

Mürettebat ölüdür, hiçbir fiziksel yaralanma izi yoktur. Nörobiyologlardan biri, beynin kaydettiği son anları görebilmek için ölülerden iyi durumda olanlardan birinin kafasına makineyi bağlar ve görüntüyü alır. Adamın işitsel belleğini yitirdiği anlaşılır, gemideki son kaydın da sinekler hakkında olduğu çözülür.

Sinekler?

PKD'nin bir öyküsü vardı, dış dünyanın her şeyi yiyen küçük kelebekler tarafından korunduğu bir distopya. Hiçbir şekilde engellenemeyen, sayısız kelebek. Her tehlikeyi yok edebilen, evrimini bu yönde sürdürmüş canlılar, doğanın hafızasının ürünü. Bağlıyorum, bilim insanları gemideki ölülerin manyetik alan çarpması sonucu amnezi geçirdiklerini ve sonrasında öldüklerini söylerler. Beyindeki elektriksel olaylar ortadan kaldırılır veya çarpıtılır ve ölüm gerçekleşir. Bunu yapan varlıklar? Lirlilerden kaldığı düşünülen otomatların üç yüz bin yıllık olduğu düşünülmektedir, onların başlarına gelen de aynı şey olabilir. Bu durumda gezegenin evrimsel olanaklarından beslenen varlıklardan bahsedilebilir ama teorik düzeyde. Şu unutulmamalı ki günümüzde -şimdilik- sihir gibi gözüken bilimsel olanaklar kurguda gerçekleşmiş haldedir ama bu sineklerin ve daha sonra gerçekleşen saldırılarda görüldüğü söylenen bulutun varlığı herhangi bir bilimsel temele oturtulamaz, ta ki hayal gücü geniş bir biyolog olan Lauda teorisini Horpach'a anlatana kadar.

Otomat Frankenstein'ın yarattığı diğer otomatlara bağlanacaktır olay, inorganik evrimin adım adım kurulmasıyla yaratılanlar, yaratanlarını ortadan kaldırırlar ve bunu evrimin olumsuz tarafında yer almış olmalarına rağmen yaparlar. Üreticiler yıldızlardan aldıkları enerjiyle çalışırlar ama bu enerji kesildikten sonra yarattıklarının kontrolünü kaybederler ve evrimsel açıdan daha avantajlı olmalarına rağmen üstünlüklerini kaybederler. Predator arkadaşların Alien tayfası üzerindeki güç kaybıyla aynı şey aslında. Sinekler -aslında çok küçük otomatlar- belirli noktalarda yoğunlaşmıştır ve kendileri için tehlike olarak gördükleri ne varsa ortadan kaldırırlar. Var olma prensipleri böcekleri andırır, her birinin içinde kodlu olan bilgiyle hareket ederler, ortak bir akıl yaratırlar ve bu sayede hiyerarşik bir yapıya, herhangi bir iktidara gerek duymazlar. Hepsi birdir ve biri hepsidir.

Sonrası bir dolu macera, oralara girip heyecanı öldürmeyeceğim ama ne yapılacağıyla ilgili konuşmayı anlatmam gerek. Rohan, ölü bir evrimin yıkıcılığıyla karşılaşınca evrendeki her yerin insanlar için olmayabileceğini düşünür ve bu varlıklara karşı girilecek bir intikam savaşının anlamsızlığını irdeler. Düşman bilinçli değildir, en azından insanın anlamlandıracağı bir kötülüğe sahip değildir, bu yüzden daha fazla kayba gerek yoktur ama son saldırıda kaybolan adamların bulunması lazımdır, bu yüzden kaptanla yaptıkları konuşmada Horpach, kararı Rohan'a bırakır. Sorumluluktan kurtulma çabası olabilir, Rohan'ın karar verirken insanlıkla ilgili fikirlerini gözden geçirme dürtüsü olabilir, bir şekilde karar verilir ve Rohan tek başına adamlarını aramak üzere yola çıkar.

Evren bayağı büyük, çok büyük. Bulutu oluşturan parçaların telepatiye sahip oldukları söylendiğinde adamların şaşırması çok ilginç, akıl almaz bir teknolojik devrimin içinde yaşadıkları halde daha ötesinin olası varlığı onları şaşkına çevirebiliyor. Bir de zamir kullanımının değişmesi var, sinekler nesne olarak anılırken erkek olarak anılmaya başlarlar. Rohan için oldukça ürkütücü bir şey, insanlık için yepyeni. Evren büyük diyordum, bu romanda her yanının insanlar için uygun olmayabileceğini, daha da önemlisi neyin uygun olup olmadığının sorgulanmasını görüyoruz. Gelecek sihirle ve bilmediğimiz dehşetlerle dolu.

Birkaç sıkı sihir ve dehşetle karşılaşmak için iyi bir tercih, usta işi bir roman. Lem işte, bir klasik. Her çağda güncel olabilecek problemleri dile getirdiği için.