14 Ağustos 2017 Pazartesi

Diane Broeckhoven - Bay Jules ile Bir Gün

Hep aynı örneği veriyorum ama alışkanlığın ölümü yenebildiği daha iyi bir örnek bilmiyorum; Saki'nin Lady Anne Susuyor'u. Yaşam sürüyor ve söylenecekler söyleniyor, cevaba lüzum yok. Bir insanın diğerine etkisizliği sessizlik dolu yaşamın ta kendisi olmuşsa dilin herhangi bir işlevi kalmıyor, varlık bir başına ileti vazifesi görüyor ve ötesi istenmiyor, her şey olduğu gibi kalıyor.

Alışkanlıklardan, bir başkasıyla kurulu düzenden uzak durulabilir mi? Vadeli planların, gündelik yaşamın ele geçirilmesi kişiyi tutsak eder, diğerinden kurtuluş mümkün değildir, tabii bunun her an istenmesi ve elde edilememesi delirticidir ama... İnsan bunun için mücadele etmesine gerek kalmayacağı, en makul kişiyi seçiyor sanırım. Birini olduğu gibi kabul ederken -etmemiz gerekirken- özgürlüğünü de kabul ediyoruz ve sadakatle, kendini sakınımla çatışmayı başlatmış oluyoruz. Sevgi varsa bunları tartışmak yersiz ama sevgi tavsar. İlişkiler korkunç bir şekilde bağlayıcıdır; sadakatsizliğe ve sırlara, konuşulamayacak olanlara yol açar. Acıtan budur; sevgi olmadan böyle facialarla karşılaşmak mümkün değildir.

Alice'in kahve kokusuyla uyanması günü başlatır ama her gün gibi bir gün olmayacaktır bu. Şeyde geçiyordu, Locke'ta önemli bir mevzudan sonra Hardy abinin eşi, "Bu ev bana tanıdık gelmiyor artık," gibi bir şey der, yıllardır yaşadığı evdir tanımadığı. Eşi ve çocuklarıyla 15 yıldır mutlulukla yaşadığı ev yabancıdır, çocuklar yabancıdır, eş yabancıdır ve yabancılarla her şey konuşulabilir. Alice'in eşi Jules'le konuşmasının yabancılarla kurulan diyaloğun rahatlığını taşıdığını söylemek mümkün. Elli yılı devirmişlerdir belki, ömürlük bir serüven. Elli yıl boyunca belli bir yaşam; çocuklar, geziler, yitirilenler, gündelik düşüncelerin sıradanlığı, sıradanlıktan kurtaran ve birbirlerini sevmelerini sağlayan detaylar, dolu dolu. Konuşulanlar bunlardır, öyleyse bu metni ilginç kılan nedir? Diyaloğun başka bir bağlama taşınmış olması, elli yıl boyunca bir kez olsun konuşulmamış şeylerin açığa çıkması, bir tarafın hiçbir zaman cevap veremeyecek olması, diğer tarafın sözcüklerinin moraran parmaklara, heykelleşmiş başa, düzenin sürmesinin garantilerinden biri olan gözlerin kapaklarına çarpıp geri dönmesi, kısacası Alice'in her zamanki günlerden birine uyanıp Jules'le hiç olmadığı kadar açık konuşabilmesi. Üşümemesi için üzerine battaniye örtülen adama duyulan aşkla kalp kırıklıklarının yarattığı öfke iç içedir, hepsinin üzerinde değişen bir yaşamın ilk günü sürer.

Yatak soğumamış, tenin sıcaklığı çarşaflara sinmiş. Kahve hazır, günü her zamanki gibi sürdürmenin bir zararı yok. Alice, geride kalan, ölümün karşısında yüzeysel bir şey söylemenin rahatlığını hissediyor ve devam ediyor, sadece devam ediyor. Kocasından arta kalan bir kabuk; sesini sonuna kadar yitirmiş, bakışlarını kimsenin göremeyeceği bir yere dikmiş bir beden. Romantik ölümün keyif verdiği düşünülebilir, Alice anı uzatmak ister, uzatır. Çocuklar aranabilir, doktor çağrılabilir, yapılacak onca şey var ama hepsi bekleyebilir.

Battaniye kayıp düştü, Jules'ün gözleri kıpırdar gibi oldu, mutfaktaki dağınıklık için söyleyeceği söz işitildi. Ölümü kabullenmek yaşamın sürdüğüne inanmaktan daha zor. Birilerine haber verilse bir saat içinde varlığı sonsuza dek yok olacak, yıkım o andan sonra gelecek ve Alice buna henüz hazır değil. Üldes'in zafiyetli kitabında benzerlerin farklılığı gibi bir konu vardı, kişi kendini bile farklı biri olarak görebiliyor ve insanları kendisi olduğuna inandıramıyor. Mümkün. Buzzati veya Hašek, ikisinden biri, ünlü bir sokak sanatçısını taklit eden yetenekli bir oyuncunun oradan geçen gerçek sanatçıyı taklitmiş gibi göstererek yuhalattığını anlatır bir öyküde. Tanıdığımız, bildiğimiz kişi gerçekte bir yabancıdır, hiçbir şey bunu değiştirmez, bütün istencimize rağmen kendimizden başka birini bilmek -gerçi bu konuda da şüpheliyim- mümkün değildir. Ölü adam Alice'in hem eşidir, hem değildir bu durumda. Ne ki Alice eşini tamamen bildiğini düşündüğü için söyleyemediklerini biriktirmiştir ve hesabın kapatılacağı gün gelmiştir. Hazin.

Komşunun otistik çocuğu her günkü gibi aynı saatte satranç oynamaya gelir ve adamın ölü olduğunu fark eder, sonra bir sebepten geceyi orada geçirmek zorunda kalır. Otomat gibidir; benzer davranışların tekrarı belli bir rutini, evliliğin döngülerini simgeler. Alice çocukla birlikte yemek yapar, oyun oynar ve çocuğu yatırır. İyi geceler temennisine cevap alamaz, döngüden çıkmak mümkün değildir. Kocasının aynılığı başka bir biçimde çocukla birlikte sürer, yeni bir güne uyanıldığı noktada anlatı da sonlanır.

Söylenenler demiştim, Alice'in yıllardır içinde tuttukları... Jules'ün aldatması acı verici olduğu kadar üstesinden gelinebilecek bir şeydir, büyük bir şans eseri mevzuyu çözen Alice, adamla kadının buluşmasını da Jules'ün amatörce söylediği yalanı yakalayarak engeller; kadının eşine telefon eder ve durumu bildirir. Bir daha görüşemezler, Jules üzüntüden ilk ve son kez çocuğuna haksızlık yapar ve unutur, her şey eski haline dönmüştür. Alice affedebilir, bildiği döngü bilmediği yaşamdan iyidir. Bir diğer mevzu da düşürdüğü çocuk. Bir daha hiç bahsi geçmez ama Jules'ün belli belirsiz sebep olduğu bir hadisedir, o da bir sır olarak ikisinin arasında kalır. Ruhu kemirdiği taraflardan biri ölünce ortaya çıkabilmiştir.

Bu uzun öykü söylenemeyenlerin özgürleşmesi ve ölümün ötelenebilirliği üzerinedir, hatta sırlar yaşadığı müddetçe sırrı tutanların kolay kolay ölmeyeceği fikrini taşır. Bir taraf, sebep olduğu yükten haberdar olmasa bile yaşam böyle işler

Raymond Radiguet - İçimizdeki Şeytan

Sinemaya uyarlanmış, üç kez. Makul; klasiklerin her on yılda bir tekrar okunması gerektiğini söylerler, bu roman da tekrar tekrar filmleştirilebilir.

Radiguet'nin ölüm döşeğinde Cocteau'ya söylediği renk uçuşması anlaşılabilir; kendisi yirmi yaşında hayata veda etmiştir ve renk kovalayacağı zamanı ardında bırakmıştır. Coşkuyla doludur; Apollinaire'ye bir başyapıt yazamamış olmanın sıkıntısıyla dert yanar. Sözlükten apardım bunları, çaktırmayın. Bu romanı onlu yaşlarının sonunda yazmıştır, yaşadığı gibidir muhtemelen, otobiyografik öğeler ağırlıktadır. Savaşın hemen öncesinde onlu yaşlarının başındadır ve dört yıllık bir tatilin nasıl doldurulabileceğinden bihaberdir. Sınırsız bir özgürlükle ne yapılacağını bilmek, o özgürlük harcandıktan sonra belli olur. Eh, bizim çocuk da gönül işlerine meyleder. "Ben hiç hayalci biri olmadım. Benden daha naif olanlara hayal gibi gelen şey bana, bir kedinin cam fanus içinde duran peyniri gerçek bulması kadar gerçek gelirdi. Ama cam yine de vardır." (s. 5) Hayal kurmaz, eyleme geçer ve yaşayarak görür. Cam varsa da kırılabilir, acısı çekilerek.

Elde etmek, itmek ve itilmek, kıskançlık, aşk, sevgi, aitlik ve aidiyet üzerinedir. Bir açıdan Baştan Çıkarıcının Günlüğü'ne benzer ama ondan bir adım öteye gider, elde etmenin ötesinde neler olduğunu irdeler. Şeytanlıkla pek de bir ilgisi yoktur; duyguların ve merakın peşinden gitmek esas mevzudur. Kurgusal bir ilişkinin her bir adımı ihtiyatla, üzerinde yüz kez düşünülerek atılır, duygularla pek bir ilgisi olmadığı söylenebilir ama tutkunun zincirleri alenen ortadadır.

Anlatıcımız ergenliğinin baharında bir gençtir, okula pek ilgi duymaz ama annesiyle babasını güzelce idare ederek eğitimini sürdürür. Dayak yediği için çatıya çıkıp kendini atmaya karar veren bir kadını izlerken babası annesine kimsenin onun kadar duygusuz olamayacağını söyler ama çocuğun dünyaya şiirmiş gibi bakma huyunu bilmez, bu olay çocuğa savaşın yaratacağı sefaleti imgeler yoluyla aktarır. Top sesleri işitilir, Almanlar çok yakındadır. Ölüme çıkan boş bir uzam. Dost Réne ve kızlarla yakınlaşmalar, bombaların gürültüsünü perdeleyen uğraşlara dönüşür.

Marthe ortaya çıktıktan sonra oyunlar başlar. Kız bir askerle nişanlıdır, adam cepheye gidene kadar pek az vakit geçirebilirler ama bu vakitlerde de anlatıcının taktikleri, kişiliğinin belirsiz noktaları ortaya çıkmaya başlar. Anlatıcı yalanlara başvurur, aralarında sırların doğmasını sağlar ve bunu kızın üzerinde egemenlik kurma düşlerine bağlar. Ailesi ve dostu giderek uzaklaşırken Marthe yakınlaşmıştır; birlikte eşya seçmeye giderler. Gencimiz kendi zevkini kızın zevkiymiş gibi düşündürür, bu da bir zaferdir. 19 yaşında bir kız, nişanlısıyla yaşayacağı ev için bir başkasıyla eşya bakmaya gidiyor ve onun fikirlerine göre hareket ediyor. Bizimki 16 yaşında, kızın Baudelaire okumasına ve özgürlüğüne ortak olmasına bayılıyor. Kendi özgürlüğünü keşfetmesi ve onu kızdan sakınması da kendi ruhunu yücelten bir şey, bencilliğinin bir derecesi.

Kızı sevmiyor ve sevmediği halde yakınlaşmaları sevdiğini gösteriyor. Aşık değil ama kızın nişanlısıyla geçirdiği zamanlar kıskançlıktan kıvranmasına yol açıyor, aslında aşık. Kendini keşfederken kızın ona sunduğu aynanın berraklığına hayran kalıyor ve kimseyi umursamayana kadar ilerletiyorlar işi. Kızın evinde sevişmeleri, komşular tarafından dışlanmaları, gencin annesiyle babasının umursamaz ve sinirli tavırları birbirine ekleniyor. Kız, çocuk için çok yaşlı olduğunu ve gitmesi gerektiğini söylüyor ama kopamıyorlar; kızın aşkı oldukça derin, herkese rest çekebilecek ölçüde. Nişanlının cepheden gelen mektupları pek bir şey ifade etmiyor, anlatıcı mektupların yakılmasını önlediği ve kızın mektupları okumasını sağladığı için erdemli bir adammış gibi hissediyor kendini, bu tür yanılsamalara ihtiyacı var. Kendini adamın yerine koyup kızın kendisini aldattığı düşüncesine katlanamıyor ama kopmayı düşünmüyor. Her şeyi ölümüne kıskandığı bu adama borçlu, o olmasaydı bu ilişki de doğmayacağı için hiçbir şeyden sorumluluk duymuyor. Hamilelik örneğin; kız hamile kalıyor ve doğurmak istiyor, bu yüzden ortalıktan kayboluyor. Tansiyonu giderek yükselen bir ilişki için hem bir ara, hem de ayrılığın acısının çekileceği en duyarlı zaman. "Kuşkusuz ki aşkımız, birbirimize acı çektirmekten hoşlandığımız çağındaydı, bunlar aşkın tutkuya dönüştüğünün kanıtıydı." (s. 55) Birbirlerine acı çektirirler ve hiçbir şey açıklamazlar. Sahte bir anlayış, berraklık her şeyin ortada olduğunu düşündürür. Geçicilik duygusu hiçbir şeyin üzerinde durmamayı sağlar, anın ötesi mühim değildir. Birbirlerine iyice benzedikleri zaman anlatıcı memnundur çünkü kendisinden bir tane daha üretebilmiştir. Mutsuzdur, başarıya ulaştığı noktada canı sıkılır.

İzin zamanında kadının nişanlısıyla seviştiğini ve nişanlının çocuğun kendinden olduğunu düşündüğünü öğrendiği zaman ihanete uğramış gibi hisseder, kadın bunları ondan gizlemiştir. Burjuva ahlakı sadece bu noktada ele alınır; yalan içinde yalan olduğu zaman yoldan çıkılır, başka türlü değil. Dönemin toplumsal çarpıklığı da böylece iğnelenmiş olur.

Tutkunun erdemi silmesi bir yana, kaos anlarının yarattığı saf yaşamla verilen mücadele de oldukça ilgi çekici. Radiguet'nin daha uzun yaşamış olmasını diliyor okur. Ben diledim, sizi bilemem. Siz de dilersiniz bence.

11 Ağustos 2017 Cuma

William Butler Yeats - Kelt Şafağı

Pagan inanışlar haçın gölgesine sıkıştırıldı. Bir nevi asimilasyon; inançların kimliği zorla değiştirildi. Yetmedi, kıyıma bir de makineleşme eklendi. Sihre dişliler eklenince metalik gürültü perilerin şarkılarını yok etti. Merlyn'i okumuştum, Kelt mitlerini günümüzde canlı tutabilen birileri var ve kaybolmuş bir dünyanın ritüellerini aktarıyorlar. Mevzu sezgisel olarak sürüyor, daha az inanılır bir biçimde.

Pagan inanış hoş olmadı, orada gerçek dediğimiz şeyin dışında yer alan bir dünya vardı ve kayboldu. Yeats bu kaybın yasını tutuyor ve aktarabildiği kadarını aktarmaya çalışıyor, gerçekle kurgunun en güzel kesişimi olan masal yoluyla.

Yeats'in zamanında medyumluk, paranormal olayların izini sürmek falan çok meşhurdu, kendisi de böyle ortamlarda sıkça bulunmuş. Görünenin ötesinde bir şeylerin olduğunu gençliğinde daha sık düşünmüştür. İrlanda'nın zengin mitolojisi çocuklar için bir hazine değerindedir, hele Yeats gibi duyarlı insanlar için başlı başına bir evrendir diye düşünüyorum. Çevirmen Ali Karabayram'ın ön sözü çok hoş: "Bu yalnız İrlandalı, söylencenin ıssız adasında, kuzeyli sagalardan malt ve kaçak buğday yüklü ran geleneğine kadar tüm hayalet-ozanların sesini yankılıyor." (s. 7) Bir de şu: "İflah olmaz düşçüler, şeytan çıkarmaya uğraşan modern toplumun karabasanı olmayı sürdürüyor." (s. 8) Zaman akıp gidiyor, belleğin de aynı şekilde sürmesi insanoğlunun tek tesellisi.

Yeats umutlu, kaybolup gitmesine razı olmadığı varlıkların sanat yoluyla yaşamlarını sürdürmelerini sağladığı gibi başkalarının da bu çabayı sürdüreceği umudunu taşıyor. Ölmesine iki insanlık mesafesi kalmış bir dili konuşuyor, muhatabı shamrock özlemi çekebilen okurlar ve yazarlar ve düşçüler ve diğerleri. İrlanda'ya gitmek dışında bir hayalim yok sanırım, onun dışında Kelt-Druid kardeşlerle alakalı bulabildiğim her şeyi okudum, araştırdım. Yetmez, yaşamak isterim. Heroes of Might and Magic III oynarken daha iyileri olmasına rağmen Rampart'tan başka bir şey seçmezdim. Yeats iyi bir şey yapmadı kısacası, aklıma karpuz kabuğu düşürdü. Dost'tan çıkan Keltler'i okumanızı da şiddetle tavsiye ettikten sonra mevzuya dönebiliriz.

Bir Masal Anlatıcısı: Masallar Paddy Flynn isminde bir peri yurdu sakini tarafından anlatılmış, ihtiyar bir adam olan Flynn sağlığının bozuk olmasına rağmen umudunu kaybetmemiş ve bilinenin dışındaki yaşamı unutmamayı başarmış, coğrafyanın da etkisi var tabii. Yazının varlığı bu umudun aktarılmasını sağlar, anlatıcı için yazın simgeler ve umulanlar yoluyla ruh durumlarını dile getirmektir, öyle ruh durumları vardır ki periler diyarında yankısını bulmadıkça, kayaların yüreği insan ruhuyla dolmadıkça, söz gelişi kayadan kurtulamayan bir kılıç düşlenmedikçe dile gelmeyecektir. Masal budur; insanın doğadan kopuşunu telafi etmek.

İnanç ve İnançsızlık: Periler tarafından kaçırılan bir kızı kurtarmak için otlar yakılır, kız ortaya çıkar ve kasabasında kimlerin kısa bir süre içinde öleceğini söyler. Perilere kötü davranılmıştır, cezalandırılmak kaçınılmazdır. Masallara yaklaşım biçimi sunar aslında bu öykü. "Her şey söylenip bittiğinde, kendi mantıksızlığımızın bir başkasının gerçeğinden daha iyi olabildiğini nasıl olur da anlamayız?" (s. 20)

Hayalci: Ulaşılamayana şiirle ilişme çabası. Genç bir adam şiirlerini getirir. "Sazların arasında uğuldayan rüzgârların yabanıl müziğiyle şiirleri bana Kelt hüznünün ve dünyanın hiç tanık olmadığı bitimsiz şeylere duyulan Kelt özleminin en derin tonu gibi geldi." (s. 23) Druid büyülerinde ejderlerin doğuşu, beyaz ışıkların kadim varlıkları canlandırması gibi işler vardır, hepsi Altın Çağ'dan bir parçanın güne getirilmesini amaçlar. Geçmişin silik anılarından doğan mutluluk, onlara bir daha erişilemeyeceğinin üzüntüsüyle buruklaşır. Hayalci bu kaybın acısını şiirlerine sızdırmaktan başka bir de sonraki yaşamını düşünür, belki o zaman döngü tamamlanır ve saf, bitimsiz çağa ulaşabilir. Bu sebepledir ki yaprak verip çiçeğe durmanın sırası olmadığını söyler, ruhsal bir kaybın acısını çeken herkesle kucaklaşır.

'Toz Bürümüştü Helen'in Gözünü': Hayalcinin çok yaşamayacağı anlatılır. Güzelliklerin kelimelere dökülmesinin kötü yanı, o güzelliğin harflerle anlatılabildiği kadar anlatılmasıdır. Geri kalanı yok olmaya mahkumdur, şairin istenci tam bir karşılık yaratamaz ve dile getirilemeyecek olan hakkında susulmadığı için şair de onunla birlikte ölür, kaybolur. Bir açıdan parıltının belli bir bölümünü olsa dahi yakalayabilmek için yaşamından geçer.

Çok masal var, üçünü aldım. Çeviri başarılı ama iyi bir düzelti aşamasından geçmediği için can sıkıcı hatalarla karşılaşılabiliyor.

Ormanlar, periler, söylenceler, nefis bir Kelt anlatısı. Şehrin kaosundan kurtulmak, Kelt alemini tanımak isteyenler için.

9 Ağustos 2017 Çarşamba

Jaroslav Hašek - Köpek Suratlı Maymun

Birinin biri hakkında söylediği şeyi ilk kez Hašek mi başarmıştır acaba, başlı başına bir antoloji olmayı? Biyografisinde 1500'e yakın kısa öykü yazdığından bahsedilir ama farklı mahlaslar öyküleri dağıtmış, olmayan kişilerden olan öyküler bir türlü toparlanamamıştır. Hašek de toparlanamamıştır; pek çok işe girip çıkmış, esir düşmüş, vatan haini olarak damgalanmış, tüberkülozdan ölmüştür. Öykülerinde çingeneler, hırsızlar, hanutçular, sinyalciler, toplumun dibinden tipler yer alır. Mizahı karadır, kendisini öykülerin bir yerine iliştirir. O hengamede görebilirseniz. Yüzyılın, karmaşanın doğuşunu anlatır Hašek, yakınındakiler haricinde insanlar ve kentler tekinsizdir ama ironi vasıtasıyla çözülmüşlerdir, tehlike iğnelendiği zaman hava kaçırır, küçülür.

Köpek Suratlı Maymun: Juli bir köpek suratlı maymundur. Gösteri peygamberi olarak salona salındığı zaman izleyicilerin üzerine atlar, tırmalar, çeker, ısırır, tuzu kuruları çil yavrusu gibi dağıtır. Sahibi tarafından anlatıcımıza satıldıktan sonra yaramazlık yapmaya devam eder, yaşadığı evi yakmak gibi. Anlatıcı için Juli'ye duyduğu sevgi yanan evinden daha büyüktür, üstelik hayvan kendisine hediyeler de sunar; ev yanarken izleyicilerin birinden aşırdığı saat mesela. Bir de etek var ama o şehre armağan edilmiştir; yeni evin hizmetçisi Fanny'nin eteğini aşırıp telgraf direğine asan Juli'nin eğlence anlayışı pek gelişmiştir. Akıllıdır da; satılacağını anladığı sırada bisiklete atlayıp kaçar. Başka, evi boydan boya sular, bir de Morgue Sokağı'nın bir benzerini Prag'a getirip ele geçirdiği silahla saldırı düzenler. Yırtar, başkasının kellesi tehlikeye girer ama o da yırtar. Hasılı bir garip hayvandır bu Juli, sevilir. Öyküdeki insanlar Juli'nin yanında parıltısızdır. Mucize yaratma yetileri ketli olduğu için. Öylesi sıkıcı bir yerde Juli'nin kendisi mucizedir tabii.

Turist Rehberi: Hašek'in rehber anlatırken Neuburg sokaklarında gezintiye çıkardığı bir öykü, nefis. Gezginimiz, Bay Jogelli Klopter'i tutmak ister ama koca göbekli adamın ücretin yanında yeme-içme masraflarını da talep etmesi sıkıntı yaratacak gibidir, yaratır. Onun dışında asıl problem, rehberin düşman şehirli başka bir rehberi arayıp kafasını gözünü kırma isteğidir. Şehri gezerlerken anlatıcımızın rehberi fişteklemesiyle işler kızışır, rehberimiz düşman gezgini bizim gezgine bırakır ve herife girişmesini söyler. Sonuçta gezginler kavga yerinden ayrılır ve birlikte yürürler ama bizimki diğerinden çoktan kıllanmıştır. Kolaylıkla manipüle olabiliriz, ruhumuz duymaz.

Arkadaşım Hanuşka: Hanuşka mavi gözlü, kesinlikle kötü biri olamaz. Anlatıcı bir polisin kafasının yarılmasına sebep olduktan sonra hapse girip bu kibar, kibar olduğu kadar ince, ince olduğu kadar suç makinesi arkadaşla tanışır. Hanuşka yastığını bizimkine verir, o yastıksız uyumaya alışkındır ama bilgili kafaların içindeki düşüncelerin ezilip kırışmasını istemez. Yoksullara yardım eder, bizimkini hapse girmekten kurtarıp kendi girer falan, hapishane manzaraları içinde bir incelik timsali.

Bay Cetliçka'nın Oy Kullanışı: Cepçi Cetliçka, hadiseler sonucu üç farklı isme kavuşur ve belediye seçimlerinde tekrar tekrar oy kullanır. Bir demokrasi şöleni adeta, ileri demokraside demokrasi o kadar ileridir ki gözden kaybolur.

Hırsız Şeyba'nın Seferi: Şeyba kardeşimiz üzerinden adalet sistemi, yargıçlar, savcılar bir temiz kalaylanır. Kanun adamlarının eşleri, Şeyba'yı karanlıkta bu kanun adamlarına benzetirler ve sövüp sayarlar, o arada yedikleri naneleri öğreniriz. Ne güzel.

Hırsız Şeyba'nın İsyanı: Hapiste Şeyba'ya dini tören hedesi okutulmaktadır, fazladan bir börek alan Şeyba için her şey yolunda giderken gardiyan sağ olsun, tekere çomak sokar ve börekten eder. Şeyba kardeşimiz kararlılığıyla din adamı dahil herkesi dize getirir, böreğine kavuşur. Tanrı ve hak üzerinedir. Tanrı'nın böreği, insanın böreği, hak böreği, emek böreği.

Kandırış: Hakim, serserinin aşığına bu işlerden uzak durmasını, işe girmesini, Tanrı'nın çalışanları sevdiğini söyler, uzatır da uzatır. Kızımızın hakimden isteği, serseri hapisten çıkana kadar yanında kalmak olur. Kısa.

Üç öykü daha. Poser kitapseverler, yeşil diyarların köylüleri, tekmili birden.

Keyifli öyküler.

8 Ağustos 2017 Salı

Jorge Luis Borges & Adolfo Bioy Casares - Olağanüstü Masallar

Kabus. Borges'in kabusları, uykusuzluk durumlarının uzantısıdır. Olması gerekenin bir türlü olamaması, başka türlü olması, olma türlerine açıklığı anlamımıza bürüttüğümüz dünyayı teşkil eder. Zaman bükülür, kendine veya bir diğerine eklenir ve döngüler oluşur, minik veya devasa. O kadar devasa olur ki sonu yoktur, sonunun olmasının bir önemi de yoktur. Sonsuzlukta geleceğin anısı ve geçmişteki umut birdir. "Bu antoloji bir ana metaforlar, retrospektif kehanetler (Borges'in 'kehanet bellek'i'), olumlu ve olumsuz anıştırmalar antolojisidir de. Çevrimsel bir şekilde birbirlerini kopyalarlar, daha önce aynı şekilde kopyalanmışlardır ve Borges ile Bioy okumalarında onlarla coşkunluk içinde karşılaşıp -burada ve eserlerinde- onları bizim için yinelerler." (s. 6) Yinelemeler farklı masalların içine yerleşir, olan olana dönüşür ve ölümden kurtulunur, tekrarlanan bir şey nasıl ölebilir ki? Ön sözü yazan Anthony Kerrigan, bize bırakılan zaman olduğumuzu söyler, geçmiş ve gelecekle birlikte. Augustinusçu bir şimdilik hali. Şimdinin çeşitlemeleri bir şekilde kayboluş veya ölümle noktalanıyor, şu anın geçip gitmesinin ağıtını mı simgeler, metafor mudur? Waking Life'ı izlediniz mi? Sonda, pinball oynayan adamımız şimdilik, ölüm, Philip K. Dick ve başka şeyler hakkında uzun uzun konuşur ve sanırım Borges'in değişimlerine, aynalarına ve öz çoğaltımına -diyeyim, uydurdum- en yakın görüşlerden birine sahiptir. İzleyin, çok iyi.

Borges ve Casares'in son derece naif ve ser verip sır vermeyen temennisi: "Ey okuyucu, biz, bu sayfaların bizi eğlendirdiği gibi seni de eğlendireceğine inanıyoruz." (s. 13) Düşünmekten eğlenmeye vakit kalırsa...

Dünyanın her köşesinden masalları derlemişler, belli izlekler oluşturmuşlar ve ortaya müthiş bir antoloji çıkartmışlar. Hikâyeler birbiriyle gerçek bağlar kurabilecek kadar bakışımsızdır ama kolektif bilinç(altı) iyi iş görüyor ve rüyaları birbirine iliştirebiliyor.

Ölüm Hükmü: Aynalar için düşlerden daha iyi bir ikamet yok.

İmparator, düşünde kendisine niyaz edenin bir ejderha olduğunu ve Bakan Wei Cheng tarafından başının kesileceğini söyler. Ertesi gün imparator, bakanını satranç oynayarak oyalar ve ejderhanın canını kurtardığını düşünür. Oyun o kadar uzun sürer ki bakan uyuyakalır, iki yüzbaşı ortaya çıkarak imparatorun ayaklarının dibine bir ejderha başı fırlatırlar, gökten düştüğünü söylerler. Bakan da o sırada uyanır, düşünde böyle bir ejderha öldürdüğünü gördüğünü söyler.

Ogrelerin Yok Edilmesi: Bengal masalı. Prensese sırrı açan ogre, kahramanın ortaya çıkıp ölümlerine yol açmasına kadar sözün tek bir sahibi olduğunu düşünüyordu ama prenses mutlaka bir kahramanı da yanında taşımalıdır, dünyasının bir bölümünü onunla paylaşmalıdır ve kendine ait hiçbir şey kalmamalıdır. Tahakkümün sihri yok edişi.

Karşılaşma: Sevgi. Evlenmek isteyen çift kavuşamaz, adam sevdiğinin başkasıyla evlendiğini görmemek için yollara düşer ve kısa bir süre sonra, sevdiği karşısına çıkar. O da kalamamıştır, adamın peşinden gelmiştir. Çocukları olur, yıllar boyunca mutlu mesut yaşarlar ama kadın hükümdar babasının yanına dönmek ister, dönerler. Görülür ki kadın yıllardır komadadır, düşlerinde düşmüştür yola. Hayalle gerçek sarılır, tekilliğe döner. Güçtür bu; ruh öyle bir ıstırabın içine düşer ki paralellerden, aynalardan birini çekip kendine uydurabilir.

Fotoğrafta yer almayan bir tane daha: Bir kişi bir masal yazıyor -masal yazmak büyük küstahlık gibi geliyor bana, daha doğrusu yazılmış onca iyi örneği olmasına rağmen en iyilerinin yaşamın orta yerinde doğan, yazıya geçirilmeyen türden olduğunu düşünüyorum- ve masal durduğu yerde ilerliyor, karakterler düşünülmeyen şekillerde davranıyor, bazılarının varlığından şüpheye düştüğü de ihtimal dahilindedir. Sonuçta bu karmaşanın içinde yazar, kendini masalın kişilerinden biri haline getiriyor, gerçek yaşamdan bir farkı kalmayan masalın gerçek karakterlerinden biri oluyor. Üldes bu mevzuyu sevebilir.

Chuang Tzu: Chuang Tzu düşünde bir kelebek olduğunu gördü ama düş gören bir kelebek olmadığından emin değildir, ne de insan olup bir kelebeği düşlediğinden. Dünyalar arasındaki geçiş sert; varlık sadece bilincini kavrıyor da ötesi karanlıkta kalıyor. Kralın Vaadi da böyle bir karanlığın içinde geçer; iki kardeş yıllar sonra düşman olarak karşılaşır ve kimliklerini açık etmeden isteklerini söylerler, uzlaşamazlar ve savaşta birinin canı alınana kadar birini diğerinden ayıracak farklılıklar ortadan kalkmıştır, dünyevi farklar tinselliği hiçbir şekilde desteklemez.

Yapıt ve Şair: Hindu şair Tulsi Das, Hanuman ve maymunlar ordusu hakkında bir şiir yazdı, yıllar sonra hükümdar tarafından hapsedildiğinde onu kurtarmaya gelen bu ordu oldu. Mitlerin gerçeklik payı gerçekliğe yer bırakmayacak kadar az olabileceği gibi uzak, unutulmuş zamanların yaşanmış gerçekliğinden ibaret olabilir.


Oyunun Gölgesi: İki kral satranç oynarlar. Dışarıda kılıçlar parçalanır, savaş çığlıkları her yeri doldurmuştur. Akşama doğru krallardan biri mat olur ve kralın her yeri kana bulanmış habercisi gelip savaşın kaybedildiğini söyler.

Biz bunu izledik, çocukluğumuzda okumuş kadar olduk.


Hatta bilmeden kolektiviteye hizmet etmiş olabilirim; 2000'lerin başında kafeyi kapatıp saatlerce oynadığımız sırada şehirlerimi aynı biçimde kurardım ve dev haritalarda kopyalardan oluşmuş birçok krallığa hükmettiğimi düşünürdüm; her birinin merkezinde ben varım, kendimi o kadar çok çoğaltmışım ki aynı anda bin emir birden verebiliyorum, tek bir ben içinde oncası.

Tanrıların varlıkları, duvarları olmayan labirent olarak çöl, kilimlerdeki modellerin kitaplara tek bir izlek olarak yansımaları, masaldan doğan masallar... Sonsuz bir yansıma.

Baskısı tükenmiş, fahiş fiyatlara satılıyor. Bulursanız alın.

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Dino Buzzati - Tanrıyı Gören Köpek

Bendeki ilk baskı, kitabın adını da bu şekilde yazmışlar. Sonradan değişmiş, ben değiştirmedim.

Buzzati, Poe ve Kafka'ya benzetilir, doğrudur. Daha umutlu olduğu da doğrudur, hayaletlerin fildişi kapılardan geçebilmesi bunu kanıtlar. Normalde hayalet nedir? Hayalet bu dünyada işi olan, bu dünyanın işini öbür dünyaya bırakmak istemeyen öcü bir kardeşimizdir. Dolayısıyla işini gördürmek lazımdır. Öbür türlü dadanır, gitmek bilmez. Buzzati ne yapıyor, hayaleti gönderiyor. Gogol tokat aşkettirip öyle göndermişti mesela, çünkü paltolarla alakalı bir mevzu kalmamıştı. Nihayet. Küresel bir felaketi bu yüzden dört gözle bekleyen çok insan var diye düşünüyorum. Meteor düşüyor mesela. Onu da geç, hayalet gördün. Nihayet be! Bugün bisikletle sahilde dolanırken çocuklu bir çift gördüm, çocuk arabaya kurulmuş, keyfi yerinde, komik komik şeyler yapıyordu. Anneyle babanın bir bakışı vardı, görmeliydiniz. El ele tutuşmuşlardı, bir mucizeye şahit oluyorlarmış gibiydi. Belki de öyledir, uzun zamandan beri bu kadar iyi hissetmemiştim. Buzzati'nin öyküleri de böyle biraz, benzer bir mucizeyi taşır gibi.

Yedi Ulak: Freud iyi malzeme çıkarırdı bundan. Babasının krallığını dolaşmaya çıkan adam, otuz yaşın yola çıkmak için çok geç -daha erken çıksa da sonu göremeyecek, o zaman baba nasıl aşılır falan- olduğunu düşünse de devam eder, sonu olmayan topraklarda ilerler ve merkezden uzaklaştıkça her şeyin bambaşka olduğunu fark eder. "Bulutlar, gökyüzü, hava, rüzgârlar, kuşlar aslında bana yeni, değişik nesneler gibi geliyorlardı ve ben kendimi yabancı hissediyordum." (s. 9) Yedi ulağın gidiş gelişleri giderek daha çok zaman almaya başlar, son gidenin geri dönüşünü görmek için ömür yetmeyecektir. Şu da denebilir; babanın aşılıp aşılamadığı bilgisi hiçbir zaman edinilemeyecektir. Yolu da kendini çoğaltan kütüphaneye, bitimsiz kuleye, pek çok kurgusal ve gerçek naneye benzetebiliriz.

Büyük Baskın: Planetta yaşlı bir eşkıyadır, hapisten çıktığı gibi tayfasının yanına gider ama boynuzun kulağa madik atması sonucu dışlanır ve ormandaki kulübesine gider. Genç bir haydut adayı kendisine rastlar, Planetta'dan kendisini eğitmesini ister ama yaşlı adam eşkıyalığı bırakır ve çocuğu sürekli oyalar. Çocuk da adama isyan eder, krallığın topladığı senelik verginin taşındığı kervana saldırmak için Planetta'nın eski çetesine katıldığını söyler. Adamımız kervana saldırma kararı alır, çocukla birlikte saldırırlar. Muhafızlar attığını vuran tiplerdendir, bizimkileri indirirler. O sırada mevta eşkıyaların hayaletleri belirir ve bizimkileri geldikleri yere götürürler. Fantastik bir mevzu. Kahramanın yolculuğu; alıkonur, kendini yeniden tanımlar, dinginliğe kavuşmuşken geri dönmeye kalkar ve yeni yolculuğu için ölür.

Yedi Kat: Placebo bundan daha iyi anlatılamazdı. Belki de adam farkında olmadığı bir dünyadan şöyle bir geçiyordu sadece, etrafındakiler de bu geçişi kolaylaştırıyordu, kim bilir?

Adamımız rahatsızlığından ötürü yedi katlı bir sağlık tesisine gelir, hastalığın yedi farklı evresi için yedi kat belirlenmiştir, ölüm döşeğindekiler birinci katta olmak üzere sıralanırlar. Bu esnada Üldes'in hangi bölüm olursa olsun hastaneleri saran sidik kokusundan bahsettiğini hatırlayıp devam ediyorum. Bizimki yedinci kata yerleşir ama yer darlığı, çeşitli bürokratik işler falan derken yavaş yavaş aşağılara doğru iner. Sona yaklaştıkça kendini halsiz hisseder, ağırlaşıyordur sanki. Birinci kata geldiğinde gözlerini kapar, odasının panjurları da yavaş yavaş iner ve ışık karanlığa boğulur. Bir nevi yaşama süreci.

Pelerin: Anayı mutlu edecek tek şey, oğlunun savaştan dönmesidir. Öyle de olur fakat oğlan yalnız değildir, dışarıdaki pelerinli adamla birlikte gelmişlerdir ve oğlanın rengi soluk, yüzü çöküktür. Bu noktada The Others'ta eşin geldiği sahneyi hatırlayıp veya tamamen kendi imkanlarımızla mevzuyu çözüyoruz, devam ediyoruz.

Ce İle Başlayan Bir Şey: Bu muhteşem bir öykü işte. Anlatının yavaş yavaş biçimlenmesi, karakterlerin duygularının dönüşümü, mekanın giderek tekinsizleşmesi falan deli keyifli. Bin bir emekle kurulan dünyanın hiç beklenmedik bir şekilde dağılmasını inceler.

Schroder nam kereste taciri, yolculuktan döndüğünde kendini yorgun hisseder, doktoru çağırır. Doktor sidik örneği alıp uzar, ertesi gün geri döner, yanında yılışık tipli biri daha vardır. Schroder kendini çok iyi hissetmektedir, doktora ihtiyaç duymadığını söyler ama yılışık adam gitmek istemeyecektir. Yolculuk sırasında karşılaştıklarını, daha doğrusu Schroder'i uzaktan gördüğünü söyler. Adamımızın arabası çamura mı ne saplanır, o sırada oradan geçmekte olan birinden yardım ister ve ağır ağır hareket eden sünepe kılıklı heriften kurtulmak için cebine biraz para tıkıştırır, itekler. İteklemeseydi keşke. Mevzu çözülür, yılışık tipli adamımız silahını çekmiş, Schroder'e doğrultmuştur. Diğer elinde bir zil vardır, adamımızın boynu için.

Savaş Türküsü: İki tip hükümdar, biri Borges'ten:

Buzzati'ninki zafer sarhoşluğundan başka bir şey yaşamayan cinsten, hatta o kadar çok toprağı var ki ucu bucağı yok sahibi olduğu yerlerin, ilk öyküdeki baba bu adam olabilir mi? Sadece güçlenmek ve aşılamaz olmak ister, bu yüzden fetihlerin ardı arkası kesilmez. Askerler? Hükümdar askerlerinin söylediği türküleri hüzünlü bulur ve yardımcısına ne söylediklerini öğrenmesini emreder. Onca yağma, zenginlik ve kadının veremediği şey nedir gerçekten? Yardımcı, sözleri öğrenip kralına söyler: "Tarlayı, köyü/davullar inletti/yıllar geçip gitti/geri gelmedi/geri gelmedi/ hiçbiri" Devam ediyor: "ileri hep ileri/yıllar geçip gitti/bıraktığım yerde seni/bıraktığım yerde seni/şimdi bir haç dikili"

"Ama hükümdarlar, yöneticiler, bilgiç nazırlar duvar gibi sağırdılar. Hiçbiri anlamamıştı, yalnızca, akşamın sokaklarında yorgun argın, türkü söyleyerek ölüme doğru yürüyen, yüzlerce zafer kazanmış askerler anlamışlardı." (s. 99)

Arka arkaya zaferler kazanmış, yıllarını cephelerde yitirmiş Maximus'un son zaferinden sonra Marcus Aurelius'tan istediği şey, kendisine her şeyi verebilecek adamdan istediği tek şey eve dönebilmekti.

Dünyanın Sonu: Tanrı'nın eli gözüktü, gökyüzü kapandı, herkes feryat figan, kıyamdan önce ölünecek ve pek vakit kalmamış. Herkes papaza gidiyor ve günah çıkartıyor, en iyi günah çıkartıcılar zenginler tarafından ele geçirildiği için ortada yoklar. Garibimiz bir tanecik papaz, etrafını saran güruhtan kurtulamıyor ve herkesin günahını çıkartırken ağlamaya başlıyor: "Ben ne olacağım?" Kimse aldırmıyor, kıyamete beş kala bir bencillik öyküsü. Tanrı özgecileri sever, belki de orada cenneti hak eden kişiler günah çıkartıcılardır.

Boşuna Çağrı: Sen bilmesen de seninleyim, bu. Yanındayken sana anlatmak istediklerimi anlatabilirim, anlamayacaksın. İkimize dair anımsadığım şeyleri senin de anımsamanı isterim, anımsamayacaksın. Oralarda bir yerde olduğunu bilmek iyi, bunu düşünebilmek kötü. Benim baktığım manzarayı görmeni isterdim, göremeyeceksin. Manzaradan ruhuma eklenen güzellik senin de ruhuna eklensin isterdim, eklenmeyecek.

Üç beş öyküyü atladım, kitaba adını veren öykü de elden öper. Buzzati sanayi toplumunun parıltı -yoruma açık; yaşama sevinci, doğayı en saf şekilde algılama biçimi, bir bütünün parçası olma duygusu, ne koyarsanız- silici etkisini gömer, Calvino gibi nicesine kapı aralamıştır, bir yandan da çıkışsız kurgularla oynar. Düşündürür yani, başka yaratılara bağlantı sağlar. İyidir.

6 Ağustos 2017 Pazar

Ersan Üldes - Zafiyet Kuramı

Adam var bir tane, roman yazıyor. Zamanlar atlanıyor; Bahadır'la tanışmadan sekiz yıl öncesiyle adamın babasının ölümünün beş yıl öncesi falan denk geliyor, bu tür olaylar zamanın kerterizleri oluyor. İleri geri. Baba, Fournier'in doktor babasına benziyor, biraz da Justin Halpern'ın matrak babasına. İkisinin karışımı. Bahadır çok gizli bir organizasyonun üyesi, ne iş yaptığı belli değil. Zamanda doğru nokta bulunana kadar. Anlatıcı bunu sona saklıyor. Adamın sevgilisi Sevgi -makul- kişiselliğini pek geliştirdiği için hayatın zorluklarına karşı muhteşem tenekeliğini duyurmaktan imtina etmiyor. Bir de o gün var, bu da sonda. Başka? Çok.

Önermeler şeklinde bölümlenmiştir. 1.1, 2.1.3 ve çeşitli sayılar bağlantıları açısından imkansız geometriyi andırır ama Öklid dışı geometriler imkanlıdır, Öklid dışında. Masasında oturan anlatıcının günceliyle anlatısının zamanları arasındaki boyut farkları çeşitli sembollerle aşılır. Zıplanmış zamanda bir olayın ortası, araya telefon sembolü girer ve masa başına döneriz, başka bir sembol kapının çaldığını gösterir. Aslında bu çokça üzerinde düşünülmüş bir mevzudur; Butor'nun şu an adını hatırlamadığım ama az sonra kopya çekip hatırlayacağım romanı -Değişme- ve Roman Üstüne Denemeler'i, anlatıcı, zaman ve sair konularda Üldes'in anlatıcısının kafayı kırdığı noktaları on numara beş yıldız bir şekilde ele alır. Yeni Roman'ın takıntısı bir kez daha canlanır. Kendimi biraz parlatacağım, çok affedersiniz, ben de takılıyorum böyle şeylere. Bir tanecik öyküm yayımlandı, oradan bir parça alayım. Aldım, şu.


Doktor babanın mantıksız ve özden mahrum metnini bastıracak bir yayınevi bulamaz adam, zaten çevirmenken yediği halttan ötürü reddedileceği korkusu vardır ama hatırlanmıyordur, her şey unutulmuştur. *Buraya yayıncılıkla ilgili bir dünya eleştiri, katakulli gelecek.* Babanın metni... Kaotik. Caraco okusa severdi diye düşünüyorum. Toplumun ne kadar da kokuşuk olması, tamam. İnsanın gündelik yaşamda fark edemedikleri, kümenin dışına çıkabilenin görebildikleri, o da tamam. Bu tür şeyler. Ara ara yer verilir, anlatıcı bu bölümlerden yola çıkarak yaşamı *buraya hava limanları, yerleşiklik, kişisel gelişim, toplumsal kişilik, kişisel toplam, toplu kişi ve sair bir şeyler gelecek* biçimlendirir, bazen elleşmez. Yayınevlerinin ret mesajlarına elleşir, babanın uygun göreceği biçime sokar. Çevirmenken başkasının yaratısını kendisinin kılması gibi. Neden, burada da kimsenin göremediğini görüp yaratıcının tekilliğine ulaşma çabası vardır. Örneğin ölen babanın hüznü ve oğlun vefasından dem vurulur ama babanın lazımlığından temizlenen hastalıklı boklar kimsenin aklına gelmez. Yine bir yakınlık; anneanneme annemle birlikte bakıyoruz biz. Anneannem yürüyemiyor, her gün klozete oturtup kaldırırız ve bezini değiştiririz. Annemin yaşlılığına beş kaldığı şu sıralarda kendisinin de böyle olacağını düşünüp delirmeye karşı özel bir çaba harcadığının farkındayım. Biyolojik duvar yıkılmak üzere, sırada annem var ve sonrasında ben geliyorum. Altıma sıçacağım ve işeyeceğim, uyandığım zaman yıllar önce ölen anneme sesleneceğim, geceyle gündüz arasındaki farktan bihaber hale geleceğim, boğazımdan giren lokmaların çoğunu sindiremeyip çıkaracağım, öyle mi? Her gün? Yeterince uzun sürerse bok kokuları yaşamımın özeti haline gelecek, öyle mi, koca bir yaşamın bütün güzellikleri mavi bir lazımlıkta toplanacak?

Pardon, yaşlılık gerçekten ödümü kopartıyor bazen ama intiharı bir köşeden bana bakarken görmek içimi rahatlatıyor. Neyse, babanın ekonomik basiretsizliği, anneyi ve anlatıcıyı dövmesi, kısacası bir hıyar olması birkaç boktan fazlası değildir, yazdığı metin hariç. Teorileri yaşamın ucuna iliştirilebilir, örneğin aklın ve bilginin insanoğlunun düşünmesini engelleyen zamazingolar olduğunu söyler.

Bu bilgiler sabittir, kabul edilerek geçilir.
Bu bilgiler kabul edilmeye dair bir zorlamaya yol açar.

Şöyle; anlatıcı bir metnin içinde güncelini anlatırken bile yazar olmanın getirdiği eğip bükme gücünü kullanabildiğinin farkındadır, yapabildiğini bilen biri neden yapmasın? Bilgi, yaşamı bilinene göre kurmaya zorlar.

Judith Wohmann vakasına geliyorum. Bu yazar Almanca. Anlatıcı Türkçeye çevirir. Metalurji mühendisliğinden tercümanlığa mük-kem-mel bir atlayış. Çevirir ama bildiği gibi. Mutlu sonla bitmek zorunda olan romanları mutlu sonla bitirmez, metnin gideceği istikameti kestirdiği an kaosun bıngıldak parmaklarını araya sokup kurguyu karıştırır. Nedir, ölmesi gereken biri ölmez ve sona kadar yaşar. Bundan önceki hazırlık evrelerinde daha küçük değişikliklere imza atan -yeni bir metne, yeni bir doğuma, yeni bir alternatife, yeni bir hayata, yeni bir yalana, yeni bir doğruya- anlatıcı, son bombasında metnin orijinalini tamamen piç eder. Sebebi, imza günü için Türkiye'ye gelen yazarın kendisini pek sallamaması. Anlatıcı kardeşimiz civardaki tinercileri toplayıp ellerine yumurta verir, yazarı bombalatır. Tinercilerin hepsinin o an tinerin etkisinde olmadığını varsayıyoruz, o konuda bir bilgi verilmiyor. Tinerin vücuda duhulü sonrası oluşan motor kası dumuru hakkında da bir bilgi verilmiyor tabii. Böyle bir şey var mı bilmiyorum, uydurdum ama mutlaka vardır. Tinercilerin bıçak sallayışlarına şahit oldunuz mu hiç? Buz pateni yaparken kendi ekseni etrafında dönen sporcular gibi estetik bir görüntü oluştururlar. İşte, kadın bombalandı ve bizimki kendi metnini yarattı, sonra bu mevzu fark edilince şutlandı, piyasada iş bulamaz oldu, babası o sırada bir şeyler yapıyordu, Bahadır buna roman yazmasını söylüyordu, bu ise önce resim eksperi olma yolunda mesai harcadı, İngilizce öğrenmek için kursa gitti, sonra dünya klasiklerini arka arkaya devirdi, ne yapması gerektiğini bilemedi. Bahadır orada olabilir veya olmayabilir, Bahadır bir travma sonucu ortaya çıkmış olabilir veya yine olmayabilir, Bahadır'ın ve sevgilisinin işi başlarda bilinmez ama açıklandığı zaman dahi bilinmez. New Age'in yaklaşık kırk yıl kadar gecikmiş dinlerinden, hurafelerinden birinde, bir organizasyonda çalışır ama neydir? Sevgi'nin kişisel gelişim merakı babanın yok ediciliği karşısında yara almıştır, babanın kaotik metni bok kokularına karışmıştır, Paris'i seven doksan dokuz kişiye karşılık muhalif birinin varlığı dalgayı bozmuştur, o halde kesin olan nedir? Anlatı.

Meriç Ateşke -anlatıcı, yalan söylemiyorsa (ismi konusunda)- anlık kötülük ihtiyacı nam teoriye iliştirdiğim -ben yaptım ve kesinlikle doğru değil- hallerinden olan çeviri tahrifatı konusunda gerçeği yaratamayacağının sıkıntısını yaşar aslında. Zaferi yenilgiye dönüşür, ekmeğinden olur gibi şeyler. Devamlı yenilmek bölümünde insanın sürekli yenilerek yukarı çıkacağı söylenir. Üldes zaten o tür adamlardan aldığı istikamet üzerinde yazar, tavsiye ederim, kurgu dışı -böyle bir şey mümkünse- yazıları da iyidir. Söylenir dedim ama öyle olma zorunluluğu yok? Yani insan dibi görmek ister ama gördükten sonra kazmaya başlar gibi geliyor bana, neden diple yetinilmeli? Babanın teorisi bu; insan dibi görecek, her türlü aşağılık işi yapacak ve sonrasında güzelleşecek, uygarlaşacak, mis mis şeyler olacak. Mümkün değil. Hayatın felsefi biçimlere sığıştırılma çabası gibi nafile gözüküyor bu, anlatıcı da böyle bir şey olamayacağını farkında. Adamın diyor oğlum!

Doppelgänger olarak Bahadır fikri iyi, pavyonlar ve cinsellik belirli noktalar haricinde yük, sürpriz gibi son da kurgu-gerçeklik arasındaki inceliği incitmeden ortadan kaldırdığı için iyi ama çok orijinal olduğu söylenemez. Tabii burada atıp tutuyorum ama daha iyi bir son da... Düşünüyorum aslında, ben de bu metni mi tahrif etsem?

Oyunsa oyun, manaysa mana, roman gibi roman-değil.

Şu da bir başka gönül yarası, Emre'yle yaptık dün:

2 Ağustos 2017 Çarşamba

William Golding - Aşağıdaki Yangın

Benét için söylenen: "'Tek kusuru var, fazla kusursuz olmak, o kadar.'" (s. 7) Ayrıştırma türlerinin arasında Benét'ninki pırıl pırıl parlıyor. Serinin orta yerinde kırılan direkler için bu parlak subayın getirdiği çözüm önerisi, o beğenilmeyen kömürün yanması ve tahtayla demiri birbirine tutturulması üzerine kurulu olduğu için Summers ve Talbot tarafından beğenilmiyor. Ulaşım için ısı enerjisi kullanılabilir ama kömürün taşınması ve miktarı mevzuları çok alengirlidir, Benét geminin hızını artıracak önlemlerle geldiğinde kömüre pay biçmesi kabul edilecek gibi değildir; gemi yanabilir, kalıcı bir çözüm ortaya çıkmaz, bir sürü şey. Kaptan Anderson -çevirmen "kaptan" yerine "albay"ı uygun görmüş, devamlılık bozulmuş, bir serinin kitapları farklı çevirmenlerce çevrilmişse ilk çevirmenden sonrakiler, öncekilerin tercihlerine dikkat etmeli- da yeni gözdesi Benét'ye arka çıkınca ve adamın ilk kez Benét'yle sohbet ederken güldüğü görülünce, eh, Summers'ın adamla papaz olmasının ve çözüm önerisinin ikiye ayırdığı insanların cepheleşmelerinin doğallığı su götürmüyor. Soylular ve avam? Talbot, Summers'ın soylu olmamasının da çözümünü buluyor; Voltaire -mi artık her kimse, hatırlamıyorum, bakmaya da üşendim- buyurmuş ki soyluluk ünvana değil, ruha bağlıdır. Problem çözülmüştür, tabii ünvan sahibi insanların avam ruha sahip olabilecekleri konusunda bir şey yok ama Talbot'ın gelişimini tamamlamadığını düşünürsek yadırgamayacağız. Benét için durum daha kolay; rütbelerin ve ünvanların bir önemi yoktur, akıl ve bilim her zaman daha üstündür, bu yüzden üstü olan Summers'ı pek umursamıyor ve bu da bizim sınıf sevdalılarının ağırına gidiyor. Anderson'ın Benét'de sevdiği şey bu olabilir, o da pek umursamıyor böyle şeyleri.

Talbot'ın avam giysilere bürünmesi aristokratlığına pek halel getirmiyor. "Hareketleri daha bir kabalaştıran" giysiler, adamımızda "asalet" merakından sıyrıldığı izlenimi yaratıyor ama kurduğu bağlantı baştan falso. Aslında Talbot'ın falsolardan müteşekkil yapısının temelinde bu bağlam ıskalarına rastlamak kolay; Benét'nin kömürlü işlerinde hatalı olduğunu söylemesinin temelinde kusursuz gencin lirik ruhunu kıskanması var ki bunun itirafını daha sonra görüyoruz, çok daha sonra. Bu "salak herifin" gemiyi yakma ihtimali çok yüksek, uçarı çözümler sunmak yerine şiir yazsa daha iyi olurmuş ama Talbot'ın en iyi arkadaşı Summers bile Benét'nin yönteminin işe yarama ihtimalini düşündüğü zaman olumsuz bir durumda ortaya çıkacak yıkımın sonuçlarını düşünüyor, Benét'nin aptal olduğunu değil. Summers aslında mantıklı bir adam, sadece biraz geleneksel. Yine de iyi bir kaptan olabilir, oluyor. Benét'nin harikulade çözümü her şey bittikten sonra muhteşem bir faciaya yol açana kadar. Burada bırakayım, yeterince spoiler verdim. Bir şey daha; Talbot yedek subay yapıldığı zaman militer yapının da bir parçası haline geliyor, gemi idaresiyle disiplinin aslında ağır yükler olduğunu anlayıp Summers ve taifesinin omuzlarındaki sorumluluğun farkına varıyor ve dostuna duyduğu saygı artıyor ama Summers'ın daha üst bir sınıfa dahil olma çabası, Anderson'ın Benét'yle yakınlaşması ve Summers'ın muhalefetini kabaca bertaraf etmesiyle, kısacası Summers'ın gözden düşmesiyle büyük bir acıya dönüşüyor ve bu durum iki dostun ilişkisini zedeliyor. Talbot bir yolcu, fazlası değil, gemiden indikten sonra Summers'ın yükselmesi için elinden geleni yapacağını söylemesinden başka bir yükü olmadığı için karaya ayak bastığı an geminin başına gelen felaketi çok fazla irdelemeyecek ve aşkının peşinden koşup yaşamına devam edecek, oysa Summers'ın hayatı tamamen emin, akıllı ve güvenilir bir adam olma minvalinde biçimlendiği için serüven onun için devam edecek. Hepsi bu. Talbot'ın daima hatırlayacağını söylediği sohbetleri bir anı, oysa bu anılar Summers'ın hayatı. Yolculuklar, fırtınalar, arada denk gelinirse iyi bir yol arkadaşı. Yeterli. Talbot, Summers'ı himayesi altında olan insanlardan biri olarak görüyor, belki dostluk da bunun bir yerinde gizlidir.

Unutulmayacak anlar fotoğraf makinesinin icadından önce hafızanın peteklerine doldurulmuştur, bakılır. Yolculuğun sonunda nüfuzlu vaftiz babanın öldüğünü öğrendik, Walter White misali bir değişim kisvesine bürünmüş aynılığında Talbot'ın yazdığı iki kitabı aslında en başından beri yayımlatma amacı güttüğünü de öğrendik, böylece vaftiz babanın ilk defteri okuma ihtimali ortadan kalktı ama bu son kitabın en aşağı elli yıl sonra yazıldığını öğrenmek anlatıcının bir oyunun sonucu mu, üçlemenin son kitabının Avustralya'da yazıldığını perdelemek için ortaya atılmış bir iddia mı, bunun üzerine düşünmek gerekiyor. Talbot, Avustralya günlerinden sonrasına belli belirsiz dokunduktan sonra düşünülebilir ki elli yıl olayı doğrudur zira unutulmayacak sohbetleri elli yıl sonra bile hatırlayacağını söyleyen Talbot, Charles'ın gülerek bir iki yıl geçtikten sonra her şeyin anlaşılacağını söylemesinden sonra haklı çıktığını ekler. Anlatının yazıldığı zamanı bir elli yıl öteliyoruz ve anlatıcının bütün olayları, bütün diyalogları olabildiğince ayrıntılı bir şekilde aktarmasıyla yazarlık kariyerinde yol aldığını söylemek mümkün, kurguyla gerçeği birbirinden ayrılamayacak şekilde birleştirmiştir. Öyle gözüküyor.

Gemi çeşitli badireler atlatır, bunların arasında aşağıdaki yangın başta geliyor, sonrasında artık günlük hale gelmiş fırtınalara pek dokunulmasa da buz dağıyla edilen imtihan önemli. Özellikle bu son olayda ölümün eşiğinden dönmelerinde Benét'nin o zamanlar için "çılgın buluş" şeklinde değerlendirilen çözümü çok işe yarasa da nihayetinde görüleceği gibi tam tersi de mümkündür, bu da bizi geminin ayrı bir evren, nedenselliği ve irrasyonalizmi de kapsayan bir evren haline geldiği fikrine götürür. Zıtlıkların ortaya çıkmasıyla örneklem büyüklüğünün yeterli olduğunu anlarız, söz gelimi Zenobia ile geçirilen günlerden sonra Talbot kadından tiksinme sürecine girer ve elde ettiğini umursamamaya başlar, pek rastlamayız Zenobia'ya. En büyük değişimse Prettiman cephesinde yaşanır ve bu mevzu ayrı bir bölümü hak eder.

Bay Prettiman ve Anderson'ın beceriksizliğiyle soytarılığa dönüşen nikah töreninin diğer müsebbibi Bayan Granham evleniyor. Bu iyi. Bayan Granham, Talbot'ın züppeliğini ve burnu büyüklüğünü çocuğun yüzüne vuruyor, mürebbiyeliğinin bütün gücüyle hacamat ediyor, aslında bu da iyi. Talbot aşağılanmanın getirdiği üzüntüyle yataklara düşecek gibi oluyor ve inanmadığı Tanrı'ya yakarmaya başlıyor. Ersan Üldes'in Zafiyet Kuramı nam kitabı için yazacaktım ama şuraya sıkıştırasım geldi, mutlaka söylenmiş bir şeydir; Tanrı'ya inanmamak Tanrı'nın yokluğu anlamına gelmez, Tanrı'ya bir nevi tepki göstermek anlamına gelir. Neyse, Talbot acısını iyice çekti ama bitmedi; adam Benét'yle kavga ederken ağır yaralı bir şekilde yatağında uzanan Bay Prettiman'ın üzerine düşüyor ve adamı öldürdüğünü düşünüp Colley'le ilgili düşler görmeye başlıyor.

Tamam, burada benim uydurukçuluğum var, bu düşler başlarda görülüyor ama buraya alıyorum, yerini yadırgamaz bence. Colley, "Bizi kurtarabilirdin!" diye bağırıyor ve Talbot uyanıyor. Prettiman'ın ölümüne de yol açtığına göre -kesin değil, kaçarcasına uzaklaştığı için gelişmelerden haberi yok- tam bir ölüm makinesi olarak kendini suçlayabilir, hele de beyin dağıtmalı intiharına sebep olduğu adamlardan birinin kemik parçalarını tavanda görüyorsa delirecek gibi olur ve kurtuluşu için ne yapacağını bilemez. En çaresiz kaldığı anda da kurtuluş kendini gösterir; Bay Prettiman ölmemiştir, hatta düşmenin etkisiyle daha da iyiye gitmiştir. Şans. Görüşmeye başlarlar, Talbot bu insanların o kadar da kötü olmadığını, aslında ufuk açıcı kişiler olduklarını anlar. Prettiman'ın akılcı dünya görüşünden etkilenerek gemideki olayları farklı bir gözle bakmaya başlar falan, tekamülü sürer yani. Sonrasında menzile ulaşılır, yıllar geçer, gemideki olaylarla ilgili son bir değerlendirme yapılır ve perde iner.

Bu kitap şu an matbaada olsa gerek, Haziran'da Haydarpaşa'daki fuarda sorduğumda her ay serinin bir kitabını basacaklarını söylemişlerdi. Beyaz saçlı bir hanım vardı, fuardan fuara görürdüm kendisini, yetkili bir hanımefendiye benziyordu. Kendisine on yıldır yeni baskıları beklediğimi, ikinci kitabı bulamadığım için seriyi okuyamadığımı söylediğimde yayınevinin editörü Bilge Sancı kafayı kaldırıp, "Kim lan bu?" bakışıyla bendenizi onurlandırmıştı. Teşekkür ederim kendilerine, muradıma erdim.

Okunması lazım. Valla ne diyeyim, diyeceğimi dedim, ne deyip ne diyemeyeceğimi, kim kim yani ne dinleyenler olur, ne bir şey yaparlar. Yapın bunu.

Şu da bizim yeni şarkı. Melih Cevdet'in bir şiirini besteledim, Emre de güzel dokundu. Askerlik item'larımdan biriydi Sözcükler, normalde pek minnet duymam ama Melih Cevdet'e minnet borcum vardı, hâlâ var. Bir de Foo Fighters var, Exhausted direkt askerliğimdir mesela. Girne'dir, Lefkoşa'dır, 3-5 nöbetleridir, ana bacı giydiren komutanlardır, bir sürü şey.



28 Temmuz 2017 Cuma

William Golding - Yan Yana

Üçlemenin ikinci kitabı. Previously on William Golding's To The Ends Of The Earth!

Vaiz Colley'nin ölümüyle bilişsel olarak sınıf değiştirmeye hazır hale gelen Talbot, kibarlığın zayıflıktan doğmadığını anlar anlamaz Colley'nin yerine kendini koymayı başarır ve iş bildungsroman olmaya meyleder. Dersler çıkarılmıştır, nüfuzlu vaftiz babaya yazılan günlük tamamlanmıştır, öyleyse Talbot'ı yazmayı sürdürmesi yönünde teşvik eden nedir? Colley'nin mektubunun etkileyiciliği bir yana, kendi değişimini de kaydetmek ve kerteriz noktalarını belirlemek isteyen Talbot, Colley'nin kamarasına taşınır ve dolduracağı ikinci defteri düşünürken vaizin üslubundan esinlenmek için geride kalan mektubu düşünür ve kendine yazar olmasını emreder. Defterin müstakbel okuyucusunu tatmin etmek için olayların merkezine bir kahraman koymak ister ve gemide kahraman arayışına çıkar, kimseyi beğenmez. Kahraman, saygınlığını yitirmeye son derece meyilli ve haliyle Talbot'ın yakın çevresinden biri olmalıdır ama bu kesişimde kimse yoktur, farkında değil ama kendi haricinde. Okur olarak görüyoruz ki Talbot olabildiğince parlak bir zekaya sahip ama iyi bir analizci değil, gemideki onca farklı insanla kurduğu/kuramadığı ilişkilerden edindiği deneyimi sentezleyemiyor, henüz. Empatiden doğan demokratik bir düşünce biçimine ihtiyacı var.

Talbot güvertede dostu Charles Summers'la, ikinci kaptanla yürüyor ve iyi bir gözlemci olduğunu, insanın kültürel yapısı ve alışkanlıklarıyla ilgili çok şey öğrendiğini söyleyip böbürlendiğinde Summers'ın içten içe güldüğünü tahmin ediyorum. İkinci kaptan demokrasiden yana ama Talbot'ın aristokratik damarı demokrasiyle arasında derin bir uçurum yaratıyor. "'Ama sevgili dostum, demokrasi asla herkesin katılımıyla sağlanamadı ve sağlanamayacak. Yoksa çocuklara ve mülksüzlere oy hakkı vermemizi mi istiyorsun? Delilere de mi? Hapishanelerde sürünen suçlulara da mı? Kadınlara da mı?'" (s. 13) Summers ses çıkarmıyor, alttan alta kaynayan bir sınıfın temsilcisi olmasına rağmen Talbot'a -daha doğrusu ünlü vaftiz babaya- yamanmaya çalışıyor. Çıkarcılığının sonucunu bilmiyoruz, belki üçüncü kitapta ortaya çıkar.

İki olay önemli; birincisi bireysel hatalar yüzünden geminin direklerinin fırtınada kaybedilmesi. Subaylardan Deverel'ın nöbetini genç Willis'e kilitlemesiyle ikisinin de başını yakan kaza, Kaptan Anderson'ın meşhur öfkesini tetikler ve Deverel'ın kalbi kırılır. Kalbi kırık her adam gibi Deverel da Anderson'a cehennem gibi bir yerlere gitmesini söyler, durumu iyi idare eden Anderson, düello teklifini de bertaraf edip bir anda karşılarına çıkan gemideki bir başka subayla Deverel'ı takas eder. İkinci hadise de bu gemi. İlk kitabın sonunda denize düşüp kaybolan uşak Wheeler bu ikinci gemide ortaya çıkar ve kendi gemisine geçerek Talbot'tan hakaret yemeye devam eder ama asıl olay bu değil, yeni geminin Fransız gemisi olduğu düşünülerek herkes savaş pozisyonu alır, bu sırada Talbot yapabileceği bütün sakarlıkları yaparak kendini sakatlar, kafasını kırayazar. Sonradan anlaşıldığı üzere iki ülke arasındaki düşmanlık sonra ermiştir, Bonaparte Elbe Adası'na yollanmıştır ve başa XVIII. Louis geçmiştir. Hail to the king! Dünyanın merkezindeki Talbot için tarihin seyrinde büyük bir değişimdir bu; dünya tarihi büyük savaşlar görmüşse de en büyüğünün bitmesiyle birlikte hiçbir topa, hiçbir silaha gerek kalmamıştır artık. O kanondan işler böyle gözüküyor. Anderson'ın taşıdığı göçmenleri domuz olarak görmesiyle bir. Başka, Colley'nin ayyaşlığı yüzünden öldüğünün söylenmesiyle de bir. Zenofobi bilinen dünyayı psikolojik olarak güvenli bir hale getirirken ötekini görmezden gelmenin bir adım ötesine geçerek yıkmaya çalışıyor.

Diğer gemiyle yan yana geliyorlar ve bir parti düzenleniyor, Talbot komşu geminin kaptanı Sör Henry'nin kızına aşık oluyor ama o gemi Hindistan'a gidecek, zorunlu olarak ayrılıyorlar. Talbot kendi kendini yaralamasının etkisiyle fenalık geçirip kamarasına kaldırıldığı sırada diğer gemi yolculuğa devam ediyor, ardında bir hediye bırakarak. Deverel'a karşılık Benét. Sör Henry'nin eşinin aşığı, kızının da kalbini çalan adam olarak görülüyor ve Talbot'ın bu adam diş bilemesi doğal hale geliyor. Başlarda ilişkileri iyi ama Benét her konuda fazla iyi, Talbot'ın önem verdiği şiir konusunda özellikle. Üçüncü kitabı okuyorum, ilişkiler geriliyor ve koca gemi iki gruba ayrılıyor ama onu kitap bitince yazayım. Benét'nin geminin altını kaplayan yosunlardan kurtulunması konusundaki parlak fikri ve Talbot'ı ölümüne korkutan bir olaya -spoiler, yazmıyorum- yol açması da iyice sevimsiz bir hale gelmesine yol açıyor.

Aralardan çekip çıkardıklarımı yazıp bitiriyorum.

Kömürle çalışan gemilerin tam bir hayal kırıklığı olacağı konusunda görüş birliği var. Değişimin önünde durmaya çalışan insanların gerekçeleri yelkenli gemi nesli için geçerli ama ilerlemenin önünde durulamaz, kendileri bunu henüz bilmiyor.

Anderson'ın entelektüel olarak görülmekle ilgili sıkıntısı var, akıllılıkla aynı kefeye koyduğu entelektüellik geçer akçe değil onun için. Göçmenlerin parti sırasında soyluların ettikleri dansın parodisini yapmaları da bir diğer hınç göstergesi. Astsubayların Talbot'ı cüretleri yettiğince aşağılamaları, züppe olarak görmelerini de buraya iliştiriyorum ki geminin başlı başına bir evren olduğunu ancak sıcak suyun bitmesiyle fark ediyor Talbot, adamlar haksız değil. Analitik zekasına hayran bir adamın şiir yazmadaki başarısızlığı karşısında öfkelenmesi de... Bilemiyorum ama kendini olabildiğince açık bir şekilde anlatmasına rağmen okurun sezdiklerini çıkaramayan karakterin başarısızlığı memnun edici. Talbot'ı sevmiyorum ve sevmemek için yeterli sebebi kendisi veriyor; uşağı Wheeler'ın beynini dağıtmasına şahit olan aristokratımız adama köpekmiş gibi davrandığı onca zamandan sonra onun eskiden saygın bir kişi olduğunu öğreniyor ve suçluluk duymuyor pek, belki de Colley gibi ince bir ruhu olduğunu düşündürecek herhangi bir şey göremediği için. Kalın kafalı herif seni. Kendimi kaybetmemem lazım ama elimde değil. Yazının başında adamı iyi parlatmışım ama aldığım notlara baktıkça sinirim bozuldu.

Yolculuk sürüyor.

27 Temmuz 2017 Perşembe

J. G. Ballard - Cennete Bir Koşu

Doris Lessing'in Terörist'iyle paralel okumak gerekir.

"Albatrosları kurtaralım!" Kadın durmadan bağırıyor. "Nükleer denemeler durdurulsun!" Biraz sonra polisten sopa yiyecek ve bağırmaya devam edecek. Dr. Barbara Rafferty dünyayı kötü adamlardan korumak için polise, hatta Fransa'ya kafa tutuyor ve eylemlerini sürdürüyor. Peki dünyayı kendisinden kim koruyacak? Hawaii'den dünyaya yayılacak mesajda çevrecilerin, dünyanın yalnız olmadığı söyleniyor, dinleyecek olan var mı? Barbara'nın yardımcısı Hawaiili Kimo'ya genç Neil da katılıyor ve protest kadro giderek büyüyor, karşı konulacak şeyler olduğu müddetçe yürekli insanlar ortaya çıkacak ama motivasyon kaynakları, kişilikleri, istedikleri önemli.

Ballard'ın yine bir adanın yalıtılmış dünyasını ele aldığı bu romanda ütopyanın bireysel yorumlarından doğan kaos inceleniyor. Neil'ın aile hasreti -anne ve üvey baba uzakta- ve Barbara'nın cinsel çekiciliği geç bir ödipal karmaşaya yol açmış olabilir, çocuğun doktorun peşinden gitmesi dünya için olduğu kadar kendi için de. Protesto sırasında ayağından vurulup basının gözünde bir kahramana dönüşünceye kadar Barbara'nın çekimine kapıldı bile, dünyanın öbür ucundaki patates tarlalarının korunması için her şeyi bırakıp yolculuğa çıkabilir, Barbara isterse. Kendisine bakan hemşirenin Barbara konusunda kendisini uyarmasına kulak asmıyor, kadının kötü ünü her yere yayılmış durumda ve hemşire bu sevimli oğlanı kurtarmak istiyor ama Neil kaybolmuş durumdayken bir çıkış bulduğunu düşünüyor. Albatrosları kurtarırken kendisini de kurtarabilir. Belki. Niyeti bu. Öz babasının kansere yakalandığını öğrenip intihar etmesinin de bu kurtuluş çabasında payı var, genetiği çevreyle dengelemek isteyen Neil için nükleer denemelerin yapılacağı Saint-Esprit'ye gitmek ve adanın işgaline bilfiil katılmak tek çözüm gibi gözüküyor. Dokunulmamış bir ada okyanusun ortasında öylece duruyor, insan eli değerse cennetin yeryüzündeki yansıması yaşam alanı haline gelebilir.

Hayvan haklarını koruyan grupların laboratuvarda insanların ömrünü uzatmak için öldürülen hayvanlardan sağlanan veriler karşısında hoşgörüsüz bir zorlamaya sahip olduklarını düşünüyor Neil, oysa Barbara'nın başka bir vizyonu var. "Yeni hayat" ihtimali cezbedici. Bu süreçte kullanıldığını düşünmüyor Neil, hatta Barbara'yı keşfetmiş olduğu için kadını sahipleniyor. Barbara'nın geçmişini kabullenmek bir kırılma noktası; Barbara ölüme mahkum hastaları öldürdükten sonra bir süre hapse giriyor ve hapisten çıktığında kendi inançları uğruna savaşmaya başlıyor. Neil'la aralarında hastaların ölüm hakkı ve cinayet işleme konusunda bir tartışma geçiyor, Neil kolaylıkla işlenebilir olduğu için Barbara'nın düşüncelerini anlaşılabilir buluyor. Hayali krallığa kabul edildiği an bu. Barbara hiçbir ahlaksal ayıpla lekelenmek istemiyor, en azından yanında yer alacaklar tarafından. Bu sebeple Neil'ın ailesini ve hayallerini kullanarak çocuğu arzu ettiği oranda kullanılabilir hale getiriyor. Terörist'i bu açıdan araya soktum; orada Alice Mellings nam bir karakter var ve Barbara'ya oldukça benziyor, mutlak yıkıcılık dışında. İnançları uğruna insanları kullanan liderlerin eline sonsuz bir güç geçtiği zaman iyiliğe giden yol cehenneme çıkabilir. Terörist'ten bir bölümü alayım, başka bir yazıda da almıştım. Lenin'in sözüymüş: "Ahlak, devrime dahil edilmelidir."

Adaya giden kadroda televizyoncular, botanikçiler var, toplamda yedi kişi. Ballard steril ortamını yarattığı gibi gözlemleyenle gözlemlenen arasına başka bir gözlemci koyuyor; televizyoncuların albatroslar için değil, insanlar için geldiği ortaya çıkıyor. Tükendiği düşünülen bir tür, eski dünyanın yeni yolcuları kaydedilecek ve adadaki yaşam diğer gözlemcilere sunulacak. Eğlenceli bir şov olacağı şüphesiz; yolcular arasında komandolara taş çıkartacak sertlikte kadınlar var, bir tanesi adadaki askeri birliğin deposunu havaya uçuracak kadar radikal. Askerlerle çatışmaya girilmiyor tabii, psikolojik savaş yoluyla adayı terk etmeleri sağlanıyor. Neil düşünce yetisini tamamen ödünç vermiş değil, kendilerini sefere çıkan Haçlılar gibi görüyor. Üçüncü dünyanın sömürgecileri, amaçları ne olursa olsun. Rüyanın arkasında doğayı sömürmenin izleri kaybolmuyor, Dune'da insanların iyiliği için çalışıp kölelerinin canını çıkaran hanedanı hatırlıyorum. Ayaklanma karşısında şaşırmışlardı, Ceauşescu gibi. Adada ayaklanacak pek kimse yok, zaten Barbara'nın gücü ve ekstrem savunuları en küçük bir isyan ateşini bile söndürecek. Amacının kutsallığı tartışma konusu değil, adaya gelirken batan gemilerinden sızan yakıtın onca albatrosu öldürmesi önemsiz. "'Neil, Neil... Burada yeni hiçbir şey yok. Bugüne dek var olan en eski din bu -tam bir manyetik egoizm.'" (s. 103) Çekiciliği sorumluluğu devretmekten, iyi bir şeyler yapma arzusundan doğan bir despotizm, Barbara aşağı yukarı bu.

Adadakilerin ilişkileri Ballard'ın tekinsiz toplumunun bir örneği. Buraya pek girmeyeceğim, Barbara'nın anlaşılabilir hale gelmesi ve Neil'ın Barbara'ya karşı aldığı konum önemli. Barbara önce yardım kargolarını geri çevirir, sonra adaya hiçbir geminin yanaşmamasını sağlar. Ada izole edilir, sahile çıkan hippi gemisindekilerin vandallığına karşı sindirme stratejisini kullanır ve işine yaramayacak olanları eledikten sonra iki hippi kadını grubuna katar. Topluluğu güçsüz hale getirecek hastaları iyileştirmemesinin yanında muhalefetin sesini kesmek için sert önlemlere başvurur. Neil ölümlerin doğal olmadığını düşünemez, izler iyi kapatılmaktadır. Barbara korku imparatorluğu yaratmıştır; insanların korku içinde yaşamalarını sağlar ve konumunu sağlamlaştırır. Hayali düşmanlar her an saldırmayı beklemektedir, bin bir tehlikenin içinde grubu bir arada tutanın kendisi olduğu izlenimini yaratır. Herkes böyle düşünmez tabii, olayların nereye varacağını görmek isteyenler sessizce bekler ve uyum gösterirler.

Barbara insanlık için yeni bir yol çizmek ister, Neil'ı damızlık olarak kullanır ama çözülüş anıyla birlikte yaratmayı düşündüğü toplum ortadan kalkar. Fransa, topluluğun kendi kendini yok edeceği düşüncesiyle adadakileri yalnız bırakmıştır, sonuçta beklendiği gibi olur. Neil, Barbara'nın uç yöntemlerine rağmen tamamen haksız olduğunu düşünmez. Usule karşı çıkılsa da niyet desteklenebilir durumdadır. Kadın denize yürüyüp kaybolsa da bir zaman dünyanın bir yerinde ortaya çıkacaktır. Barbara olmaz da Guan-yin olur, sonuçta cennete ulaşma hayali hep var olacak. Kanlı yollarla birlikte.

Gerçeğe ulaşmaya çalışan ütopyanın feda ettikleriyle ilgili sıkı bir roman. Ballard modern toplumu ve iktidarı acımasızca eleştiriyor, her zamanki gibi insan doğasının her davranışı barındırdığının, insanın olduğu yerde her şeyin olabileceğinin temelleri üzerinde.


Şunu da ben çalıp söyledim, belki beğenirsiniz:

Janusz Głowacki - Good Night Jerzi

Kosinski Boyalı Kuş'u Polonyalı bir yazarın kitabından arakladı, Bir Yerde'yi de öyle, son yapıtlarını başkalarına yazdırdı, ilk kitabını yazdığında İngilizce bilmiyordu, öyleyse nasıl yazdı? Kosinski? Kendi miti kulaktan kulağa yayılırken New York'un karanlık mekanlarında göğüsler arasından içkisini içerken kemerli büllükle kendini bir kadına becertiyor olabilir, iktidarsız olduğu söylense de romanlarına iliştirebileceği kadınları steril bir deney ortamında düdükleyebilir. Çocukluğunun travmalarından kurtulmak için, belki de onca arızayla baş edebilmek için boş levhasını ilk elden dolduran deneyimlerini manipüle ettiği insanları kullanarak canlandırır. Kadınlarla sevişir, onları başkalarıyla seviştirir ki hayvanlar dahil, fotoğraflarını çeker, şahit olduklarını tekrar tekrar kurar.

Çeşitlilik; belki bazıları yapıldı, bazıları hiç yapılmadı veya hepsi gerçekti. Kosinski büyük sırrıyla öldüğünde düğümünü kimse çözemedi. Çok alakasız belki ama Vonnegut nasıl her şeyi, düşünebildiği hemen her şeyi saçtıysa Kosinski'nin bir o kadar kapalı olduğunu düşünüyorum, tek bir biçeme ve çıkmaza sıkıştırılmış kurgu-yaşam. İnsanın yıkıcılığının cinselliğe dönüşebilen anlatısı. Anlatılmak istenen buydu, Kosinski hemen her kitabında ahlaki normları ters yüz ve delik deşik eder, iyi bildiği bir iş. Anlaşılabilir; soyut düşünme becerisi gibi bir lanet/hediye yıkıma hizmet ettiğinde, cinselliğin tabuları aynı kaynaktan doğup parçalandığında aynı yetenek her zaman aynı amaca hizmet edebilir. İnsanoğlu bunu yapabiliyorsa suçluluk duymak için sebep yok.

Głowacki'nin Kosinski'yi bir karakter olarak kurgusuna kattığı romanın ciddi bir fars olduğunu söylemek mümkün. Eşinin artık ciddi şeyler yazması yönündeki baskısı, Kosinski'nin yazdıklarından farklı bir romana yol açmamış gibi gözüküyor, hatta bu romanı da Kosinski'nin yazdığından şüphe duyabiliriz, yeterince uçuk bir hayransak. Yazar kendisini de bir yere sıkıştırmış olabilir, hatta sevgilisi Kosinski tarafından tarumar edilen entelektüel bir parça kendisi olabilir, belki de yazarın ipliğini ortaya çıkarmaya çalışan adamdır, belki orada bile değildir. Głowacki röportajında Kosinski'yle tanışmasını ve pek sevdiği yazarın roman karakteri olabilecek kadar kurgusal bir yaşam sürdürdüğünü anlatıyor, detaylar linkte. Kendisinin yaşamı da Kosinski'ninkine benzediği için özdeşimi başarıyla kurduğunu söyleyebiliriz, iki yazarın kurdukları dünya bu açıdan uyumlu. Onun dışında yeni bir şey yok, metin bir saygı duruşu olarak değerlendirilebilir belki. Bir de anlatım biçimlerindeki çeşitlilikten bahsedilebilir; bir yaşamın anlatılmasında en iyi biçimin edebi türlerin karışımından doğacağını düşünmek ve bunu başarıyla uygulayabilmek güzel.

Kosinski'nin yaşamı hakkında bir oyun yazmaya niyetli adamımız araştırmalarına başlıyor ama ne bulabilecek? Kosinski'nin etrafındaki insanların her biri için farklı bir Kosinski var; kavgacı, seks manyağı, sürgün yazarlar için canını dişine takan bir adam. "'Doğrudan ne kadar uzaklaşırsan Jerzy'ye o kadar yaklaşırsın.'" (s. 17) Hakkındaki söylentiler ayyuka çıka çıka değerini kaybetmiş, üzerinde çokça tartışılmış ve bir sonuca varılamamış. Röportajda hemen hepsi var, ben pek bir şey eklemeyeyim. Głowacki'nin pastişlerinden bahsedebilirim; Kosinski'nin çocukluğundan bölümler alır ki bunlar tabii kurmacadır, Polonya'dan ABD'ye gelişinde sayısız soru işareti vardır ve bunlar kurguda bile pek cevaplanmamıştır. Başka... Kosinski'nin günlük yaşamından bölümler vardır, göçmenlerin ve entelektüellerin arasında kendi oyununu oynayan bir adam. Głowacki Kosinski'nin New York'undan bazı aparmalara girişmiştir, ben Kosinski'yi iyi kötü okuduğum için bazılarını yakaladım ama kaçan mutlaka vardır. Mesela tekerlekli sandalyeyle sinemaya gelen, seks filmleri izleyen kadın. İntihar etmek için terapilerin ve ilaçların etkisinden kurtulmaya çalışan insanlar. Bunlar çözülmesi gereken bilmeceler miydi, bunlar gerçekten yaşadı mı? Kosinski'nin adının duyulmasını sağlayan şey ortaya attığı bu bilmecede saklıdır. Polo oynamayı sevdiğini söylemesi bir kitabına yoldur, fotoğraflarını çektiği kadın başka bir kitaptandır, zaten bu olaylar gerçekleşirken kitabını yazmak üzeredir, bilinir. Çelik Bilye'nin oluşumunu Głowacki'den takip edebilirsiniz. Karşılıklı aynalar; kitabın yazıldığı başka bir kitap.

Öncelikli değil ama Kosinski'yi sevenler okuma listesinde önlere koyabilir. Okurken kaygan zeminde yürüdüğünüzü hissedeceksiniz, neye inanıp inanmayacağınız size kalmış.

25 Temmuz 2017 Salı

William Golding - Geçiş Ayinleri

Üçlemenin ilk kitabı. Yıllar önce sahaflardan birinci ve üçüncü kitabı bulmuştum, ikincinin denk gelmesini beklerken Sel'in seriyi tekrar bastığını gördüm. İkinciyi alır almaz okuyayım artık dedim, on yıldır okunmayı bekleyen kitap da mutlu olmuştur sanırım. Şu an önümde duruyor. Selamı var. Pek bir sorun çıkarmadı şimdiye kadar, en fazla birkaç kez düşmüştür ama suçu üstlenecek kadar vicdan sahibiyim. Aynı şeyi yer çekiminden de bekliyorum. Bakalım.

İzole edilmiş bir ortamdaki insanın davranışlarını inceleyen yapıtlar iyi. En krallarından birini Golding yazmıştı zaten, şimdi başka bir deneyini gözlemliyoruz. Yapay bir adada, 19. yüzyılın başlarında birkaç soylu, birkaç subay, bir kaptan, bir vaiz ve bolca göçmenin yer aldığı gemide, İngiltere'den başlayıp Avustralya'da bitecek yolculuğun tanığıyız. Edmund Talbot nam anlatıcının tuttuğu günlükten, aristokrat bir kalemden izlediğimiz olaylarda sınıf çatışmalarını bolca görecek, serüvenden serüvene koşmazken İngiliz toplumunun sıkı bir yergisine şahit olacağız.

Talbot, "Lord Cenapları" dediği vaftiz babası sayesinde Sydney'de iyi bir göreve veriliyor ve hamisinin yolculuk boyunca her şeyi yazıp kendisine göndermesi yolundaki isteğini yerine getirmek için ilginç hadiseleri günü gününe -olabildiğince- kaydediyor. Dahil olduğu soylu sınıfın bakış açısıyla değerlendirdiği olaylara karşı okur olarak farklı bir konum alınabilir, böyle olması da lazımdır, Talbot'a güvenilmez denemez ama çağın toplumsal normlarına bağlı olduğu için anlatısı anlamsal olarak çoğaltılmaya müsaittir. Neyse, bu herif gemiye yerleşir ve leş kokusundan şikayet eder, kendisine hizmet eden Wheeler kokuya alışması gerektiğini söyler. Ortak yaşam alanında herkesin ister istemez kabul edeceği bir paylaşımdır bu, sınıfları ortadan kaldıran bir dayatmadır. Sosyal yaşamda belki hiçbir zaman bir araya gelmeyecek insanlar gemide ilişki kurmak zorundadır, koku da bundan kaçınılamayacağının sembolüdür. Talbot'un bir diğer çabası da denizcilerin dilini anlayabilmek için terimleri öğrenmeye çalışmasıdır. Gemide kendisine yabancı bir nokta kalmaması için elinden geleni yapar, ne kadar eğreti gözükse de.

Hastalanır, yatağa düşer ve denize alışınca ayaklanır, rüzgarı ve deniz suyunu hisseder, keyfinin yerine geldiği sırada sağa sola yalpalayan vaizin üzerine kusmasını ayıplar ve adama karşı ilk kez bu an hoşnutsuzluk hisseder. Fikirleri de bu olay ekseninde biçimlenmeye başlar; denizin orta yerinde felsefeye ve dine ihtiyaç var mıdır? Rüzgar ve damlalar bunlara ihtiyaç duyurur mu? Vaiz Colley için tanrının deniziyle karası arasında hiçbir fark yoktur, gemide de ayin yapılabilir, tabii Talbot için tirandan farksız olan Kaptan Anderson'ın yüksek müsaadesi olursa.

Anderson bu tahta adanın kralı konumundadır, emirlerine uymayan vaizi feci çarpmıştır ve Talbot'ı da çarpacakken genç adamın kim olduğunu öğrenir, kaptanlığının elinden alınmaması için ikili ilişkilerinde uysallaşır. Vaize karşı acımasız davranışlarına engel değildir bu, adamın acı çekmesi için elinden geleni yapar. Tek bir an, tek bir anlatıcı. Gizli nedenlerin doğurduğu sonuçlar konusunda Talbot kişiler hakkında bir şey öğrenir öğrenmez kişilerin davranışlarını da sınıflar ve bilinmeyen noktayı aydınlatır. Kaptanın vaize karşı sürdürdüğü despotizmin sebebi kitabın sonunda ortaya çıkar ama oraya girmeyeyim. Sonuç olarak Talbot sürekli deneyim ediniyor, okuldan çıkmış genç bir çocuk olarak iktidarın doğasını çözmeye çalışıyor, gemideki hiyerarşinin oluşumunu anlamlandırıyor. Ona göre demokrasi bir hastalık, insanların yönetilmeye ihtiyacı var. Bu noktada, hatta vaize hissedilenler konusunda da fikir ayrılıkları mevcut. Prettiman nam bilgin karakter, her türlü batıl inanca ve aklı zincirleyen benzer hurafelere -din de bunlardan biri- karşı olduğu için vaizi sevmiyor ama içinde bir parça tanrı korkusu olanlar vaizi maruz kalacağı şiddetten korumaya çalışıyorlar. Bir noktaya kadar başarılı da oluyorlar.

Talbot birader gemideki kadınlardan biriyle gönül eğlendirdikten sonra başını yakacak bir mektubu vaize kilitlemeyi düşünecek kadar sevmez adamı. "Aslında bir koyuna dönüşmesi gereken bir yaşam kıvılcımı da yine tesadüf eseri bu nitelikleri kendine mal etmişti. Neticede ortaya çıkan, bu din adamı parçasıydı işte." (s. 62) Kilise yoksulların toplandığı bir yerdir, fazlası değil, tanrı da bu bağlamda seçici olmadığı için değer bulmaz. Kodamanlığın kitabını yazan Talbot, adamın inceliğinin zayıflıktan kaynaklandığını düşünür ve bir köpeğe nasıl davranırsa adama da öyle davranmak ister bazen, yine de insanlığını hatırladığı zamanlarda davranışlarını normalleştirmeye çalışır, vaiz felakete uğrayıp intihar etmeden önce adamla iletişim kurmak için asgari ölçüde de olsa çaba gösterir.

Felaket farstan hallicedir; adamımız sarhoş edilir ve herkesin önünde işemeye başlar. Utancından kamarasına kapanıp altına pislemeye başladıktan sonra uzun süre yaşamayacağını anlarız, nitekim ölür. Talbot, zavallı adamın günlüğünü bulur ve onu okuduktan sonra başını taşlara vurur, çok ince ve iyi bir insanın ölümünü engelleyemediği için vicdan azabı çeker ki Vaiz Colley, Talbot'ın çok iyi bir adam olduğuna dair sıklıkla kalem oynatmıştır. Geminin limandan ayrılmasından itibaren o da hemen her şeyi kaleme almıştır aslında, Talbot'ın güncesinin bir başka versiyonunu, başka bir anlatıcı vasıtasıyla okuruz. Colley gerçekten tanrı ve insan sevgisiyle dolu bir insandır, her ne eziyet gördüyse her şeyi affeder ve insanların doğru yolu bulmaları için çabalar. Tayfaların çok içmemesi için elinden geleni yapar, insanlarla iyi ilişkiler kurmaya meyleder ama başarılı olamadığı malum.

Çeviri hususundaki bir diyalogla Colley'nin yaptıklarını birlikte düşünüyorum. Colley ortak bir dil oluşturmaya çalışıyordu, tanrının ışığında herkesin eşit olduğu, sınıfların ortadan kalktığı bir dünya Cennetin Krallığı demekti. Leş kokusunun diğer kutbu. Oysa aristokrat tayfa, çevirinin başarısızlığını dile getirirken bu ayrıklığı da anlatır ve bir araya gelmenin imkansız olduğunu söylemiş olur. Küçük bir örnek; daha Talbot bir araya gelememiştir ki kaptana boyun eğmeyeceğini söylerken insanlara boyun eğdirmenin hayalini kurar, kendisi hakkında yapılan bir dedikodunun nesnesi olarak, kendisini detaylandıran onca söze rağmen başkasını görür. Ne olursa olsun kendisinden umudu kesmemek gerek; Colley'nin toplu ibadet girişimlerini desteklemek amacıyla tuttuğu günlükten ve günlüğü okuyacak nüfuzlu şahıstan bahsederek kaptanın gözünü korkutur, vaiz için izin alır. Tamamen kendisini düşünse de iyiliğin saf doğasıyla tanışır tanışmaz değişimi de başlamış olur. Diğer iki kitapta ne olduğunu göreceğiz.

William Golding iyi, romanları pekiyi. Şu da yeni şarkımız, dinlerseniz sevinirim:

23 Temmuz 2017 Pazar

Kobo Abe - Kumların Kadını

Beton Ada'nın kaçışsız köşelerinde bir adam duvarlara adını yazıp birileri tarafından görülmeyi umuyor, yerleşmemiş toprağın kaymasıyla tırmandığı doruktan aşağı düşüyor ve düştüğü yerde geçmişini tekrar tekrar kurgulayıp çıkmasını sağlayacak bir güç bulmaya çalışıyor. Kişinin kendisini yenmesini sağlayacak bir süreç için nelerden vazgeçilebilir? Alışkanlıklar? Bilinenin konforu? Yaşamın biçimlenebileceği sayısız olasılıktan korkmak doğal bir şey, şehir değiştirmek gibi. Üstesinden gelinebilir, eğer bırakıp gitme özgürlüğü orada bir yerde duruyorsa. Nöbetteyiz, önümüzde bomboş bozkır uzanıyor, daha da iki saat dikileceğiz orada. Bir nimettir; görevin yerine getirilmesinin saadeti günlerin aynılığını katlanılır hale getirir. Kapanmaz bir yaradır; insan kendiyle kalamadığı için, istediği zaman gidemeyeceği için elindeki silahta mermi olmasını umar. Gidememeye yol açan şu duvar, şu dikenli teller, şu erk sahipleri namlunun ucuna yakışır. Bundan sonra kalmak isteyenlerin huzuruna göz dikilir. Kabullendikleri için aşağılıklaşırlar, birkaç kurşun onlara. Gidenlere de tabii. Tellerin ardındaki otoyoldan hızla geçen arabalar kaza yapsın, yukarılardaki uçak düşsün, dünyayı döndüren her şey dursun, burada unutulmuş bir acı çekiliyor ve bu acı dünyanın tamamını kapsıyor, her şey her yerle bir oluyor, bu nasıl oluyor? Durduğum yerde kalbim sökülüyor ve onca şeyin bundan haberi yok, bir tek şu ağaç biliyor, bastığım toprak biliyor, otobanın arasında kalmış beton ada biliyor, kendine sığıştırmak isteyen kumlar biliyor. Onların bildiğini bildiğimiz sürece, başka bir kendiliğe yürüyemediğimiz sürece kurtulamayacağız.

"Cezası olmadıkça, kaçmanın da zevki olmaz."

Epigraf. Ölüme varacak bir kapalı devre. Bilinmeyenin korkusu, kaçmanın/gitmenin cazibesiyle çatışır. Bir daha gidemeyecek olmanın korkusu daha büyük, ölümden önce son bir çıkış olmayabilir. Kafka'nın karanlığındaki her boşluğu kumlar doldurmuş. Tırnak aralarını temizlemek, bütün bir köyü kumdan temizlemek kadar büyük bir iş, büyük olduğu kadar anlamsız. Yaşam ne kadar kapansak da bir çatlak buluyor ve içeride birikiyor. Kendiliğin sonsuz çeşidinden ve dışarıdaki fırtınadan hiçbir zaman kurtulamayacağız. Kumlar bunu çok iyi biliyor, bütün açıklarımızın farkında.

"Bir ağustos sabahı bir adam ortadan kayboldu." (s. 9) S. istasyonundaki görevli adamı çok iyi hatırlıyor. Hayır, onu bir daha hiç görmemiş. Evet, üzerinde böcek toplamak için gereken aygıtlar varmış. Koskoca bir yetişkin neden bir anda böcek toplamak ister, kimse anlamadığı için psikolojisinin bozuk olduğuna karar verilmiş ve kanunlar uyarınca kayboluşunun üzerinden yedi yıl geçer geçmez resmen ölü ilan edilmiş. Bir şey fark etmemiştir belki. Joyce Vincent'ın hikâyesini biliyor musunuz? Gerçeğin kurguya en çok yaklaştığı hikâyelerden biridir. Bu vakadan yola çıkarak Saki'nin Lady Anne Susuyor nam öyküsünü de okumanızı tavsiye ederim. Aradaki ince çizginin ortadan kalktığı nadir örneklerden biri. Neyse, adamın böceklere duyduğu tutku hiçbir canlının hayatta kalamayacağı ortamlarda yaşayabilmelerinden, uyum sağlama yeteneklerinden kaynaklanıyor. Beton Ada'da Maitland'ın kazayı bilerek yaptığına dair duyduğu kuşkunun bir benzeri bu adam için de söylenebilir, belki de dönmemecesine gitmiştir ve henüz bunun farkında değildir. Hayranlığının etkisi çok güçlü olduğu için dönmeme fikri aklına gelmiyor ama çöldeki habitata uyum kurma fikri onu heyecanlandırıyor. Kum dinlenmiyor, sürekli bir akış halinde ve çölün kendine özgür bir ekolojisi var. O bunun bir parçası olabilir mi yoksa sadece bir gözlemci olarak mı kalacak? Karar ona bırakılmıyor, kumların arasındaki bir köye düşüyor. Yaşamın sürdürülebilir kümesi. Av için tuzak. Kumların ötesinde hiçbir şey yok, avcı köylüler yakaladıkları yeni insanı orada tutmak için pek bir şey yapmıyorlar, köyün ayakta kalması için yapılması gerekenler, gündelik yaşamın getirdiği görevler örümcek ağı gibi sarıcı. Adam diğerlerine uyum sağlamamayı, evine düştüğü kadınla çekişmeyi ve hiçbir şeye dahil olmamayı bir çözüm olarak görse de her kaçış teşebbüsü, kaçtığını zannettiği özgürlük anlarının geçiciliği karşısında hüsrana uğradıkça kumların içine dolmasına müsaade edecek.

Kumla şekillenmiş bir yaşam. Köyde bir an bile boş durmak yok, bir gün temizlenen onca kum ertesi gün rüzgarla tekrar geliyor ve bu temizlik her gün, her gün yapılıyor. Kumun üzerinde yüzen gemi imgesi beliriyor adamın kafasında, evler de kumda yüzebilir, hiçbir şey sabit kalmak zorunda değil, her şey hareket edebilir, değişebilir, yok olabilir ve yeniden belirebilir. "Akan evler, şekli olmayan köy ve kasabalar." (s. 36) Bu akışkanlık kendini konumlandırmaya çabalayan insan için büyük işkence. Adam gerçek kişi; nüfus kaydı, ödediği vergileri ve sair özellikleriyle, hatta iş arkadaşına dair anılarıyla toplumda yeri olan bir insan ama bilmediği bir tuzağa yakalandığı zaman, içinde doğup büyüdüğü toplumun normlarından uzaklaştığı zaman böcekten farksız hale geliyor. Uyum sağlama aşaması, avdan avcıya dönüşüp dönüşmeyeceği çatışmanın temelini oluşturan unsur. Cumpei Niki, bir böcek. 31 yaşında. Öğretmen. Tuzaktan kurtulmak için çabalıyor ve kendini kaybettiği oluyor; evinde yaşadığı ve avcı böceğe benzettiği kadına bağırıp çağırdıktan sonra yemek isteyip istemediğinin sorulması, hiçbir şey olmamış gibi sorulması, sanki tuzağa düşürülmemiş, kendi isteğiyle oradaymış gibi sorulması... Kadınla seviştiği zaman tuzak tamamlanır, kaçmanın büyüsü varlığını sürdürse de kumdan kurtulma çabası ötelenebilir hale gelir. Kimlik üzerine düşünüldüğünde geçmişin pek de tatmin edici olmadığı fikri doğar, öğretmen arkadaşla konuşmalar akla gelir.

"(...) ─ Bıraksanız bir tane tebeşir kutusu bile yapamayız ya...
─ Tebeşir kutusu konusunda haklısınız. Ama öğrencilerin, kim oldukları konusunda gözlerini açmalarını sağlamak bile yeterince yaratıcı değil mi?
─ Sayemizde, yeni acıları yaşamak için gerekli yeni duyguları zorla öğreniyorlar." (s. 82)

Belki de akışın getirdiği kendiliğinden yenilik gereklidir. Cinsellik de bu bağlamda ele alınır. Karanlıkta bırakılan noktalar çekiciliği sürdürür, kontrol edilemeyen arzu iktidarın varlığını tehlikeye atar. Kadının adam üzerindeki etkisi bu noktadan doğar, denetimsiz görünen bir isteğin doğurulması. Erkeğin kendi arzularını hissetmesi, dışarıdan bir bakışla farkına varması sağlanır. Kadın için de aynısı geçerlidir, böylece "karşılıklı aynalara yansıyan cinsel ilişkinin sınırsız bilinci" ortaya çıkar. Arzu doyurulur ama daima açtır. Döngü sürer. Hiçbir şeyin ortasında bir asker, kalede düşmanları bekliyor. Ufukta tozu dumana katan orduyu görünce alarm veriyor ama yardıma gelen kimse yok. Tek saldırıda devrildikten sonra hiçbir engelle karşılaşmadan geçip giden düşmanların ardından baktığında kendinden başka kimsenin orada olmadığını görüyor, kale de yok, hiçbir şey yok. Bir hayali koruyan asker, Tatar Çölü bu açıdan da okunabilir mi? Kum bu; gerçekliği büken bir gerçek. Satılabilir olması rüzgarda savrulup geri gelmesine engel değil, köylüler kumu satıyor ve yapı malzemesi olarak kullanılmasına ses çıkarmıyor. Barajlar, binalar kolaylıkla yıkılabilir ve vicdan buna elverebilir, eğer köylüler kendileri de terk edildiklerini düşünüyorlarsa. Öç, diğerlerini umursamamak demektir.

Son. "Buradan nasıl kaçacağını ertesi gün de düşünebilirdi." (s. 172) Biraz araştırdım, Ballard'ın Abe'den esinlendiği birçok kaynakta söyleniyor. Maitland'ın son düşüncelerinin adamımızınkilere benzemesi anlaşılabilir hatta denebilir ki Ballard, Abe'nin anlatısını Londra'ya uyarlamıştır.

Abe Kobo mu, Kobo Abe mi bilemiyorum ama bu adamın bütün kitapları Türkçeye çevrilmeli.

22 Temmuz 2017 Cumartesi

Doris Lessing - Gene Aşk

Alberoni'nin Aşık Olma ve Aşk'ının kurgusal uyarlaması böyle bir şey olurdu. Aşık olmak için gereken katalizör, tamam. Aşık olmaya hazır olmak, fazlasıyla tamam; 30 yıla yakın bir yalnızlık sürecinde işinden ve ailesinden başka bir şeyle uğraşmayan Sarah için kendi çizgisinin dışında da yaşamın sürebildiğini keşfetmesi, bakmayı tercih etmediği doğrultuda ilerlemeye başlamasıyla gerçekleşiyor. Ulaşılamayanın cezbediciliği, tamam. Aşkın kişisel devrime yol açmasıyla tutku-dinginlik noktalarının eş ağırlığa sahip olduğu insanı aramak ve kaybetmek, bu da var. En sonunda da yastan çıkmak, belki de evin eşyalarını değiştirmeye varan bir yenilik arayışına girmek var. İkincisinin gerçekleşip gerçekleşmediğini bilmiyoruz ama Sarah'nın yalnızlığını yıkması, bulduğu ve kaybettiği aşkın yarattığı enerjiyle açığa çıkıyor.

Tomris Uyar çevirisi, dördüncü baskısı piyasada sanırım. Hak ettiği değer gösterilmemiş diyebilirim, dört baskı az. Konu aşksa, "gene" aşksa ve Lessing tarafından anlatılıyorsa yeni bir şeylerin söylendiğini düşünmemek için bir sebep yok.

Söz konusu tek bir aşk değil, aşkın saf halinden kemirici tutkuya, huzurun dinginliğine varan biçimler bir arada. Katalizör tamam dedim ama ondan önce Sarah'yı biraz anlatmalıyım. Bu arada aşkın bir hastalık olup olmadığının sorgulandığı yazıyor arka kapakta ama bu açıdan bakıldığı zaman Sarah'nın duygu zenginliğine haksızlık edilmiş olur, bu doğru bir şey değil. Aşk başlı başına bir yenilik, yıkımı bile yapıcı ve insanın ne olursa olsun devam etmesini sağladığı için -sonuçta Werther'in acısını yaşamıyoruz, farklı yüzyıllar, farklı toplumlar, aşkın kimliği de değişiyor haliyle, bizatihi kendim de aşk acısından intihar planları yaptıysam da Cinderella sağ olsun, Michael Schenker sağ olsun yırttım ama Müslüm Gürses dinleseydim, başka bir coğrafyanın insanı olsaydım, 18. yüzyılın Viyana'sında yaşasaydım her şey çok farklı olurdu, biriken acıyla ne yapacağımı bilemeyebilirdim veya çok iyi bilirdim; 16 yaşında bir gencin aşk yüzünden intihar etmesi bir hastalık sonucu değildir, yaşamın getirdiklerinin bir sonucudur ve işin içinde sadece aşk da yoktur, bütün bir yaşam vardır, tek sorun bunun nereye çıkacağının kestirilememesi ve bir yere çıkmayacağı korkusudur, bu kadar ukalalığın ardından bu ara cümleyi nasıl bitireceğim lan ben- açılan yeni yolların getirdikleri/getirebilecekleri üstüne düşünülmesi iyidir.

Sarah Durham'ın odasıyla başlıyoruz, tıka basa eşyayla dolu. Kadının yaşamını odadaki eşyalardan, istifçilik denebilecek biriktiriciliğinden yorumlayabiliriz ama çok erken. Verilen ipuçlarıyla yetineceğiz ve bu ipuçlarını unutmayacağız, Sarah hakkında çok şey söylüyorlar. Birincisi bu eşya yığını, ikincisi ortağı olduğu tiyatronun diğer üç ortağından birisinin, Mary'nin telefonda diğer ortak Patrick'in tekrar aşık olduğunu ve dağıttığını söylediği zaman Sarah'nın verdiği sert tepki, üçüncüsü de "aklı başında bir kadına uygun düşen aklı başında bir ad" olarak Sarah'nın adı. Sarah kendini biçimlendirip o noktada kalan bir kadın, travmalarımızın yaşında olduğumuzu söyleyen kimdi? 60 yaşı görmezden gelip 30'a iniyoruz, kocası öldükten sonra çocuklarını bir başına büyütüyor Sarah ve tiyatro topluluğunun adım adım yükselişini tırnaklarıyla kazıyarak sağlıyor. Geride kalan yıllara bakıldığı zaman Sarah'nın kendiyle ilgili bir problemi yok, başlarda. Eşyalarını gözüne batar hale geldiğinde, giysilerini kendi seçimlerinin değil, modanın belirlediğini düşündüğünde, kendinden pek az şeyin kendinde bulunduğunu ve yaşamının çok uzağında konumlandığını anladığı zaman, kısacası istediği yaşamın bu olmadığını anladığında devrime de hazır hale gelmiş oluyor. "Bir daha âşık olabileceğine inanamıyordu. Bunu da bir tür kendini beğenmişlikle dile getiriyordu, küçümsediğinin eninde sonunda seni ezeceği doğrultusundaki katı kuralı görmezden gelerek." (s. 16) Sarah o zamana kadar aşktan bilinçli olarak uzak duruyor. Sosyal ilişkileri kısıtlı, aşkın yerini alan başka uğraşlar var ama yolu bir şekilde tekrar aşka çıkıyor. Üzerinde çalıştığı senaryonun bu işte etkisi büyük, o ayrı bir noktada incelenmeli.

Julie Vairon'un 19. yüzyılın sonundaki yaşamı feministlerin, müzikologların, sanat tarihçilerinin ve otuz iki kısım tekmili birden herkesin ilgisini çeken bir yaşam. 47 yaşında intihar edene kadar -bilindiği kadarıyla- üç erkeğe aşık olmuş, farklı kimliklere sahip aşklarını ve yaşamını her gece kağıda dökmüş, resim yapmış, çağındaki hiçbir sanatçıya benzetilemeyen şarkılar bestelemiş bir kadın Julie, dalgalanmalarla dolu yaşamını ormanda küçük bir taş kulübede yaşadığı, köylülerin kendisini cadı olarak görmesine ramak kaldığı sırada kendini suya bırakarak noktalıyor ve günlükleri yıllar sonra tiyatro oyununa dönüşmek üzere. Yaratıcılığı ölümünden sonra da devam ediyor, ilham veriyor. Aşkı anımsattığı için oturduğu küçük kulübesinde yarattıkları aşkın enerjisinden doğuyor ve daha da güzeli, orayı her an terk edebilecek güce sahip olduğunu söylüyor. Aşkın doğasından anladığım kadarıyla evet, bu gerçekten aşk kadını. Yaşamını aşka dönüştürenlerden değil, aşkla besleyenlerden. Aidiyet, alternatifsizlik, depresyona açık bir vazgeçilmezlik yok. Sarah kadının günlüklerini okurken kendini de ister istemez Julie'ye göre konumlandırıyor ve bilişsel ketini yavaş yavaş kaldırarak yaşamaya açık hale geliyor.

Oyunun sahneye konulması aşamasında Sarah'nın Stephen'la -oyunun diğer yazarı ve maddi destekçisi- tanıştığı bölüm ve konuşmaları oldukça ilgi çekici. İkisi de orta yaşın epey üstünde ve aşkla dolu farklı yaşamları olmuş, birbirlerini anlayabilecek kadar açık ve incelikliler ama adaların laneti birbirlerine dokunamayacak olmaları. Aralarında anlayışın doğurduğu bir sevgiye ve dostluğa bağlı derin bir ilişki kuruluyor, aşkın en yere basanı diyebiliriz belki. Bu bir, Julie'nin üç aşkına karşılık üç aşk. İkincisi, Julie'nin ilk aşığını oynayacak olan Bill. Bu işte, Sarah'nın yıllardır uyuyan cinselliğini uyandıran ve neredeyse fiziksel olarak hissedilebilecek bir acıya dönüştüren aşk. Aşık olunan erkeklerin yaşamları incelendiği için Sarah'nın muhakemesinin sağlıklı bir biçimde işlediğini söyleyebiliriz. Mantığına böylesi güvenen bir kadının acısı yüzünden gözyaşı dökmesi, gizemini çözdüğü genç bir erkeğe hâlâ delicesine ilgi duyabilmesini aşkın uç kollarına yerleştiriyorum, kimyasal çekimin ve örtük reddedilmenin etkisi büyük. Üçüncüsü de Henry. Henry sponsorlardan birinin temsilcisi, Amerikalı. Evli ve çocuklu, Sarah'nın ne uçurucu, ne düşürücü aşkı ama romandaki kültürel farklılıkları gösteren en somut örnek aynı zamanda. Kendini geri çekerek Sarah'nın aşkını tamamlayamıyor, bunda yetiştikleri toplumun değerlerini görmek mümkün.

Detaya girmiyorum, Lessing'in kurgusunda diyaloglar oldukça kuvvetli ve başarılı, anlatıcılığı da bir o kadar iyi, karakterler entelektüel kişiler oldukları için kültürel referanslar zengin, aşkın kapsayıcılığı altında çağın ilişkilerine yaklaşım doğal. Julie'nin üç adamıyla Sarah'nın üç adamı arasında paralellik olduğu kadar farklar da var ama aşkın kimliği değişse de özü aynı, aradaki yüz yıllık farka baktığımızda Sarah'nın kendini ne kadar süreyle, ne biçimde zincirlediği önemli değil, yaratıp yaratmadıkları da önemli değil, Julie'nin ulaştığı yere o da ulaşabilir, gereken tek şey aşk. Ondan da bolca buluyor görüldüğü üzere.

Julie, Julie'nin aşkları, Sarah ve yıpratıcı ailesi, aşkları derken aşkın yaşama uçukluğu üzerinden iki yüzyılın cinselliğine, romantizmine ve dostluğuna göz atıyoruz. Lessing gerçekten iyi bir yazar, daha çok okunmalı diye düşünüyorum.