18 Ekim 2017 Çarşamba

Jacques Attali - Gürültüden Müziğe

Müziğin Ekonomi-Politiği Üzerine diye bir alt ismi var. Aslında tamamen bu ilişki üzerinden yürüyen bir araştırma değil; müziğin ve gürültünün tanımlarının ötesine uzanan derinliklerde ikisinin bir araya gelip ayrıldığı noktaların da irdelendiği, parayla sanatın kol kola girdiği bölümler haricinde sanatın doğasının şiir gibi anlatıldığı müstesna bir eser. Aslan payı tabii gürültünün ehlileştirilmesi, değer kazanması ve tüketim ürünü olarak değerlendirilmesine ait. Gürültü, gösteri ve müzik kavramlarının dönemsel değişikliklerini Bruegel'in Karnavalla Büyük Perhizin Kavgası nam eserinin üzerinden göreceğiz, Attali bu resimden aldığı simgelerle incelemesini derinleştiriyor. Az sonra.

"Asla müziksiz yaşayamadığım için hiçbir şey bana müziğin insanlığın son umutlarından biri olduğunu hatırlatmak kadar acil görünmedi." (s. 12) Kayıt altına alınıp ticari amaç sağlamak için kullanılması -belki niyet bu değildi ama ticari ağa sokmadan yaymak sanal ortamda çok zor- bir yana, Bon Iver'ın bire bir konseri, bizde Siya Siyabend'in Kadıköy'de yıllardır şahit olduğumuz cengaverliği bütün kontrol mekanizmalarına rağmen müziğin dizginlenemediğini gösteriyor. Sisteme entegre olmaktan yırtamıyorsak değiştirmeye/değişmeye çalışacağız, kokuşmuş ana akımın ve niteliksiz alternatiflerin dışında bir üçüncüyü arayacağız. Sokakta, bilgisayar başında, her yerde dinleyeceğiz ve bulacağız. Bulacağımız şey gürültü halinde olabilir, diğer seslerden yalıtıp keşfedeceğiz. Bu iş olur bence.

Attali 1970'lerden beri müzik üzerine kafa yoruyor ve müziğin geleceği müjdelediğini söylüyor; telif hakları mevzusu ve kayıt teknolojisinin getirdiği mülkiyet ve özgürlük meseleleri köklü değişimlere yol açabiliyor. Kanunlar üretiliyor ve tüketiliyor, sanatçılar değişen dünyanın koşullarını uyum sağlayıp sağlamama konusunda farklı görüşler benimsiyorlar ve halkla, sınıfsal ayrımla olan bağları ortaya koydukları eserleri bir ölçüde belirliyor, sanatsal zekalarının gelişim seyrini etkiliyor. Bütün bunların ötesinde, filozofların müzikle ilgili görüşlerini paylaşan Attali için müzik halkların, sanatçıların, insanların ve tanrıların, şenliklerin ve duaların ürünü. Müziğin bu kurum/kuruluş ve şahıslar tarafından alımlanmasının farklı biçimlerinin kıyası incelemenin temelini oluşturur; Bach ve Mozart'ın elit tayfaya hitabıyla Hendrix'in milli marşı cozurdatması arasındaki manayı çözeceğiz, arada zincir şakırtıları ve zincirler kırılırken çıkan katırtıları duyulacak.

Gürültü nedir? Biçimlendirilebilen gürültü bayramların, duaların, eğlencelerin ve üzüntülerin, şölenlerin ve savaşların mayasına katılan bir yaşam kaynağıdır. Kuşların ve çobanların bölgelerini belirlemek amacıyla çıkardıkları bir mülkiyet göstergesidir. Kayıt altına alındığında tarihe hükmetmek demektir, halkın kültürü ve soyağacı bu gürültünün içinde gizli olabilir. Totaliterler için kırbaçtır, zenci müzisyenleri beyazlardan ayırır. King'in O'sunun tam metninde konuyla alakalı müthiş bir ara hikâye vardır, tavsiye ederim. Neyse, doğaçlamayı engelleyicidir, güzelin ifade edilmesinin önünde engeldir çünkü güzel gerçektir ve gerçeğin sanatsal yansımasına bile izin verilmeyebilir. Yabancıya duyulan korkunun bastırılması için kullanılabilir, bu korkuyu açığa çıkaran şeyse kendisi bastırılır. Gürültünün müzik formunun yazımı bu anlamların yarattığı müthiş bir akışı tasvir etmeye çalışmak, Attali'ye göre.

Müziklerin tarihleri incelenirken her yeni türün bir kriz anında ortaya çıkmasından hareket ediyor Attali, insanlığın şafağındaki müziğin kurban ayinleri için biçimlendirilmiş olduğundan bahsediyor. Kentlerin, imparatorlukların, dinin etkisine girmesi kriz veya büyük değişimlerin habercisi oluyor. Jonglörler, trubadurlar ve truverler gezgin müzisyenler olarak haberci kimlikleriyle de dolanıyorlar, şarkılarını söylüyorlar, son havadisleri iletiyorlar ve bölünmeyi engelleyici bir unsur olarak ortaya çıkıyorlar. Yersiz yurtsuz bir yaşam sürdürdükleri için kendilerine iyi gözle bakılmıyor, eskinin şifacıları ve şamanları oldukları zaman da çok uzaklarda kaldığı için herhangi bir büyülü yanları kalmıyor ve hor görülüyorlar ama her zaman değil, belirsizliğin yarattığı tedirginlik onlarla birlikte yürüyor. Tam bu sırada bir taşla iki kuş vuruluyor; ticari şehir burjuvası doğum sancılarını atlattıktan sonra müzik satın almak bir görev haline geliyor ve gezginlerin bir bölümü eleniyor, bir bölümü kadrolu müzisyen olarak çalışmaya başlıyor. Müzisyenlerin ikametinin belli olması ve burjuvazinin para akıtacağı bir alanın yaratılması iki problemi de çözüyor, tabii başka problemler doğurana dek.

Attali kronolojik ilerleyişin yanında ekonomi-politik üzerinden kavramlarla da incelemesine derinlik kazandırıyor demiştim, "gösteri" böyle bir kavram. Giderek daha komplike bir hale gelen müziğin fiyatı da artıyor ve doğduğu kesimden kopunca kaynağını yitirmiş oluyor, burjuvaların müzisyen olmaya başlamalarıyla iktidar aygıtına dönüşecek hale geliyor. Mozart ve Berlioz ilginç şeyler söylemişler, halkın müzikle bir ilgisinin olabileceği çok garip geliyor onlara. Sanki sadece saraya ait hale geliyor müzik, pahalı bir tüketim malzemesinden farkı kalmıyor. İktidarın inandırma mekanizması, gösteri toplumunun bir parçası olarak müzik. Susturma mekanizması olarak kayıt altına alınıp tekrarlama kullanılıyor. Unutturmak için müzik kurban ediliyor, yasaklanıyor. Bu üç yaptırım üzerinden müziğin ekonomi-politiği özetlenebiliyor.

Bruegel'in tablosu. Kural ve şenlik arasındaki kaos. Günahla tövbekarlık. Gürültü ve sessizlik. Dinin heyula gibi başlara dikildiği bir meydan, Attali için yüzlerce yıl sürmüş ve sürecek bir çatışmanın izi. Sefalet ve zenginlik bir arada olduğunda manzara normal. Karnaval alanındaki curcunadan müziğin işlevi toplum halinde yaşamanın mümkün olduğunu göstermek oluyor, zıtlıklar bir potada eritilebilir ve sınıflara bölünmüş insanlık tekrar birleşebilir. Ütopik bir mevzu gibi gözüküyor, ekonomi bizi gayet güzel bir şekilde ayırmış durumda. Sadece neyin ne olduğunu bilenler şenliğin tadını çıkarabiliyor, en arkada eğlenenlere bakın. Kadıköy iskelelerin orada halay çeken, horon tepen insanları izleyin. Birleştiricilik bu ama ayıran da bu, iktidarın bir silahı olarak kulanıldığında aynı kaynaktan çıkan türler farklı bağlamlara sokuluyor ve çatışma unsuru oluyor. Güzellikten doğan korkunçluk.

İşin felsefi boyutuna girdim, tarihsel dokuya bulaşmayacağım. Antik Yunan'dan günümüzdeki Napster olaylarına kadar müziğin yaratımı, kaydı, dağıtımı ve korsanlığına kadar pek çok hadise, gerek müziğin kendisi, gerek güçle sanat arasındaki ilişki hakkında deli bilgiler var. Müziğin matematiğinin keşfi, armoninin gelişimi ve sonuçta atonal müziğin, noise dalgasının ortaya çıkması bir yönetme-iktidardan kurtulma döngüsü içeriyor. Tanımlanamayana doğru bir eğilim var, tanımlanabilen kolaylıkla etki altına alınabiliyor ama etiketsizlik özgürlüğü de peşinde getiriyor. Başka, Fransız İhtilali ve müzik, protest hareketler ve müzik, krallar ve müzik, devrimler ve müzik, içi dolu turşucuk bir araştırma. Kıyısından köşesinden müzik üzerine kafa patlatan kim varsa tavsiye ederim, kuru dinleyiciden bir adım ötesindekilere müthiş bir hediye.

16 Ekim 2017 Pazartesi

Michio Kaku - Olanaksızın Fiziği

Güneş ışığına yine yabancılaştım. Ne zaman bilimsel bir şey okusam cisimlerin bendeki anlamı kayboluyor.

Kaku çok meşhur bir fizikçi, Sicim Teorisi ve muhtelif teoriler hakkında kafa patlatmış, patlatmakla kalmayıp çalıştırmış, mesela lise yıllarında evinin garajında parçacık hızlandırıcı yaparak Harvard'a tam burslu olarak girmiş. Bu sırada Star Trek ve türevlerini izlemiş, Heinlein ve Asimov gibi ustaları okumuş, bu kurgulardaki zamazingolara kafa yorar olmuş. Dünya çapında bir fizikçi olmasının başarısı bir yana, bizim gibi amatör bilimcilere ve meraklılara fiziği, uzayı falan anlatarak amme hizmeti yapmıştır, bu konuda Sagan gibi, Tyson gibi eli sıkılası bir abimizdir. Mevzuları son derece basitleştirir, eğitimsiz bir zihnin değerlendirebileceği hale getirir. Bu incelemesinde olanaksızı tanımlar ve inceler. Işınlanma, zaman yolculuğu, paralel evrenler gibi pek çok ilginç konu hakkında anlaşılır açıklamalar yapar. Ben şahsen anladım ama her şeyi anlatamayacağım, çok ilginç bölümleri alıp teknik mevzuları okura bırakacağım.

Olanaksızın göreceli olduğunu söyleyerek başlar Kaku, bilim adamları pek çok şeyin olanaksız olduğunu söylemişlerdir çünkü onların zamanında bilimsel gelişmeler bazı olanaksız şeylerin olanaklı olabileceğini göstermemişti. Lord Kelvin'in çıkışları meşhur, kendisi uçakların uçmayacağını, bazı ışınların var olmadığını ve bazı şeylerin şey olmayacakları hakkında ilginç yorumlar yapmış mesela, tabii öyle olmamış. Einstein diye bir adam çıkmış ve Newton fiziğinin yanına göreliliği yerleştirivermiş. Kendisinin de boşa attığı adımlar olmuş ama objektifliğini kaybetmediğinden geri adım atmış. Hawking'in de böyle geri adımları var, aslında çoğu bilim adamında olması gereken bir erdem bu. Yeni şeyler bulunuyor ve bulunduğu sanılan şeyler aslında yok, o zaman geri dön ve başka bir şey bul. Adım adım oluyor bu işler. Faraday ve Maxwell mesela. Çok güzel olaylar aslında, aç kalmayacağımı bilsem garanti fizik okurdum. Neyse, Kaku romanlardan ve dizilerden, filmlerden sıkça teknoloji alıntısı yapıyor demiştim, arada bir iki ilginç örnek de veriyor. Wells'in tek bir atomun gücünü öngörmesinden sonra Szilard'ın çekirdek parçalamasıyla muazzam bir enerji açığa çıkabileceğini, Wells'in öngörüsünün doğru olduğunu keşfetmesi müthiş. Gerçi Manhattan Projesi'ne önayak olması iyi değil ama o insanoğlunun aptallığı. Aynı şekilde BK yazarları da bilimsel gelişmeleri kullanıyorlar tabii, bazen yazarlarla bilim adamları zaten aynı kişiler oluyor. Clarke, Asimov mesela. Clarke'ın kozmik gelişmeleri yorumlayıp romanlarına koyduğunu röportajlarından biliyoruz.

Olanaksızı üçe ayırıyor Kaku; I. sınıf olanaksızlıklar günümüzde olanaksız ama fizik yasalarına göre olanaklı. Bu yüzyılın sonunda veya önümüzdeki yüzyılda olanaklı hale gelebilirler. II. sınıftakiler binlerce, milyonlarca yıl içinde gerçekleşebilirler. III. sınıftakiler fizik yasalarına aykırı düşenler. Kaku'nun dili her ne kadar anlaşılabilir olsa da III. sınıfa doğru işin içine deneysel işler, sayısal veriler giriyor ve kafa patlatmak gerekiyor. Tanrı zar atmaz, matematik öğretir ve hayal kurdurur. Hayali kuvvetli olan okur anlar, yoksa sıkıcı.

I. sınıf olanaksızlıklardan başladım. Bütün olanakları yazmıyorum, üşenmediğim ölçüde geniş tutacağım.

Kuvvet Alanları: Kalkanları kaldırtmak, indirtmek, Kaptan Kirk'ün ata sporudur.

Faraday'le doğar, elektromanyetizmayla alakalı çizimlerde görünür. Faraday sayesinde dört kuvvet tarif edilmiştir; kütleçekimi, elektromanyetizma, zayıf ve güçlü nükleer kuvvetler. Bu kuvvet alanlarının kullanımı için plazma pencereleri kullanılabilir Kaku'ya göre. Bir nevi çelik yelek, onlarca kat plazma ve lazerden oluşan örüntü. Bomba momba geçirmez, sağlamdır, kırılmaz. Bir de süperiletkenler var ama bunları elde etmek için mutlak sıfır tarzı bir şey lazım. Oda sıcaklığına getirilebildikleri zaman füzeyi müzeyi anında iletip tehlikeyi bertaraf edebilirler. Süpermiş.

Görünmezlik: Frodo'nun belalısının gücünden Wells'in başka boyutta titreşen adamına çok örneği var, çok da olanağı.

Maxwell'in ışığın bir elektromanyetik düzensizlik olduğunu keşfetmesiyle göreliliğe giden bir yol açılmıştı ama genç sayılabilecek bir yaşta gelen ölümün ardından bu onur Einstein'ın oluyor, o da Maxwell'in çalışmalarını sürdürdüğü için. Görelilik 1860'larda bulunabilirmiş, çok ilginç. Neyse, Maxwell'in denklemleri sayesinde hayalet uçaklar üretiliyor ama görünmez değil bunlar, dalgaları yansıtacak köşelerden ve malzemeden yoksun bir şekilde inşa ediliyorlar sadece. Asıl görünmezlik için metamalzeme denen nane var mesela. Elektromanyetik dalgalar alışılmışın dışında bükülecek, cisim görünmeyecek. Aşağı yukarı bu. İkinci yol da nanoteknoloji ama bunun gelişmesine de zaman var.

Fazerler ve Ölüm Yıldızları: Ölüm Yıldızı ateş eder, prensesin gezegeni havaya uçar. Günümüz teknolojisiyle mümkün değil ama teorik olarak mümkün. "Belki inanması zor olabilir fakat gerçekte bir ışık demetinin içine sıkıştırılabilecek ham enerji için fiziksel bir sınır bulunmamaktadır. Bir Ölüm Yıldızı veya ışın kılıçları yapılmasını engelleyecek hiçbir fizik yasası mevcut değildir." (s. 39) Süper bir şey.

Mevzunun tarihteki hallerini de inceler Kaku, Antik Yunan'dan alır, mitolojilerdeki benzerleri inceler. Mesela Zeus'un yıldırımları, Thor falan. Kuantum devriminden sonra mikro boyutta her şeyin düzensiz hale gelmesi bizi bir Zeus haline getirebilir, eğer devrimin "eylemsiz hapsetme" denen nanesi kullanılabilirse. İşin teknik boyutu derin, tatmin edici açıklamaları okursanız bulursunuz, ben bir çocuğun aklıyla ilerliyorum. Gama ışını patlamaları da bir başka ciyuv ciyuv silahtır; ölmekte olan bir yıldız canımıza okuyabilir.

Işınlama: Kuantum, direkt. Atomun yerini tam olarak bilmek önemli ama Heisenberg'in belirlemeyle sıkıntısı olan ilkesi yüzünden şimdilik mümkün görünmüyor. Bilgiyi aktarabilmek/ışınlayabilmek için gereken süre birkaç on yıl, Kaku'ya göre.

Bu grupta telepati, psikokinez, robotlar, dünya dışı yaratıklar, yıldız gemileri, antimadde ve anti evrenler var. II. grupta ışıktan hızlı olmak, zamanda yolculuk, paralel evrenler, III. sınıfta da devridaim makineleri ve önsezi mevcut.

Wells, Heinlein, Asimov, Herbert ve daha pek çok yazarın, fütüristin yaratılarıyla ilerlenen bir ihtimaller denizi, pilim çabuk bittiği için detaylara zerre giremedim ama aklınız alınacak. Meraklı olanlar kaçırmasın.

14 Ekim 2017 Cumartesi

Junichiro Tanizaki - Bir Kedi, Bir Adam, İki Kadın

Cuniçiro mu, Juniçiro mu, Junichiro mu, nedir bilmiyorum. Adamın Türkiyede üç farklı ismi var, hangisi tutuyorsa artık. Adamın metinlerinin isimleri de problem; İhtiyar Çılgın olarak okuduğum sonradan Çılgın Bir İhtiyarın Güncesi olmuş. Değişik.

Tanizaki'nin kedili fotoğrafı meşhur, kedileri seven birinin kedi ruhunu anlayıp benimsediği ön kabulüyle bakarsak Şozo alığının da bir kedi olduğunu söyleyebiliriz. Büyük bir kedi. Keyfine düşkün. Kolaylıkla yönlendirilebilir, keyfi kaçmasın diye kolaylıkla yönlenir. Çatışmalardan uzak durur, bulaşmaz. Mesela Şozo'nun anası Orin ve Fukuko arasında tartışma çıktığı zaman, tartışmanın sebebi kendisi olmasına rağmen aralarına girip konuya açıklık getirmez, oradan topuklayarak kaçar. Kedi davranışı. Şu da var, "Aslına bakarsanız, bu uyumsuzluğun nedeni, ikisinin de karakter sahibi olmasıydı." (s. 27) Karakterler çatışıyor ve anlaşmazlıklar çıkıyor, bunlar da kedi işi değil mi? Karakterlerin hemen hepsini koca kediler olarak görmeye başladım, Lili'nin etrafta olup bitenlere biraz şaşkın ama bildiği olaylara bakarmış gibi baktığını düşünüyorum.

Lili, kedi. Şozo, oğlan. Anası Orin. Eski eşi Şinako. Yeni eşi Fukuko, kuzeni. Dördü arasında hesaplı kitaplı davranışlar, itmeler, çekmeler, üstünlük kurma çabaları... Tam bir çatışma. Neden? Şozo yelkenli olduğu için. Şinako bu herifi niye geri istiyor? Savaşı çok erken bıraktığı, Orin'le Fukuko karşısında erken pes ettiği için. Kendisine yamuk yapılıyor ve ne kadar şapşal bulsa da kocasından ayrılmak zorunda kalıyor. Araya nifak sokacak ve ikisini ayırmaya çalışacak, altta yatan plan bu. Fukuko'ya mektup yazıyor ve aslında istemediği Lili'yi istediğini söylüyor. "Kendi hayatından daha değerli olan o adamı" vermiş, karşılığında kediyi almak çok bir şey olmasa gerek. Şinako'nun dırdırını katlanılır kılmak için Lili vardı, şimdi sevdiği kadınla birlikte olan Şozo'nun kediye neden ihtiyacı olsun? Yoksa yine mi var, Fukuko'yu da terk etmek istiyor olabilir mi? "Ama sen yine de dikkatli ol, alt tarafı kedi deyip geçersen o kedi de senin yerine geçer." (s. 9) Şinako akıllı kadındır, bunlara pabuç bırakmaz ama rezillik çıkmasın diye evden gider ama saatli bombayı bırakır böylece. Şozo kediyi çok sevdiği için Şinako'ya vermek istemiyor ve Fukuko'yu bahane ediyor. Bunu öğrenen Fukuko zaten Lili'yi pek sevmediğinden kediden kurtulmaya karar verir ama Şinako'nun zafer kazanacağı düşüncesiyle duraksar, işin hesabını yapar. Şozo'nun Lili için aldığı yiyeceklerin kendi öğünlerini de oluşturduğunu dehşetle fark eden Fukuko için sonrası kolaydır, kocasına dünyayı dar eder ve bir haftalık alışma süresinin sonunda kediyi yollamayı kabul ettirir.

Fukuko, Şinako'ya duyduğu öfke ve Şozo'ya duyduğu öfke arasında kaldıktan sonra doğru kararı verdiğine inanır. Pek sabırlı değildir, düşünmeye de zaman ayırmamıştır, doğru karara çabucak varıp onun arkasında durur. O da bir nevi Şozo'dur zaten, paraları olduğu zaman gezip tozarlar, geri kalan zamanda kavga ederler. Evde huzursuzluk havası eser, Orin'in eseri. Bu Şozo biraderimiz hiçbir yerde dikiş tutturamaz, babasını kaybeder, sonra hayta olup çıkar. Zücaciye dükkânları zarar etmeye başladığında Fukuko'nun sahip olduğu parayı düşünen Orin, Şinako'nun ayağının evden kesilmesi için Şozo'yu doldurmaya başlar, bir yandan da Fukuko ve babasıyla sıkı fıkı olur. Şinako her şeyin farkına varsa da mücadele edecek gücü kendinde bulamaz. Hikâyeleri bu. Pek bir şeye kıymet vermeyen Şozo'nun Lili takıntısı bu gidişatı durduracak tek etkendir, Şinako hassas noktadan saldırmıştır.

Lili'yle Şozo'nun on senelik mazisi vardır. Kedi uzaklara gönderildiğinde kilometrelerce yolu yürüyerek geri döner, köpekler gibi. Huyu suyu uzun uzun anlatılır, Şozo'yla münasebeti uzun uzun anlatılır, aralarındaki bağın kuvvetini anlarız. Kedi Şinako'ya gönderildiğinde Şozo çok üzülür, çok endişelenir ve yasağı yer; hamama gitmesi haricinde evden çıkması Fukuko tarafından yasaklanır ki Şinako planında başarılı olamasın, Şozo'yu kedi bahanesiyle yanına çekmesin.

Şinako'nun kediyle ilişkisi de ilginçtir; Lili kadına önceleri yüz vermez hatta yağmurlu bir günde evden kaçar ve kadına tekrar terk edilmiş gibi hissettirir ama en sonunda yorgun, ıslanmış olarak geri döner. Yaşlanmıştır, Şozo'nun coşkulu sevgisine ulaşmaya çalışmaktan vazgeçer ve huzuru bulduğu yerde kalır. Bu da kedinin insanlaşması olsa gerek. Şinako da değişir; eski evinde Lili'ye birazcık olsun ilgi gösterseydi yuvasının dağılmayacağını düşünür. O zamanlar Lili'nin kakası kötü kokar tabii, bacaklarına kum yapışır, yağışlı günlerde evin kokusu ağırlaşır, bilmem ne. Aslında son derece itici ama iş sevilenler uğruna katlanılanlara dönüyor zaten. Özgecilik, fedakârlık, bu nevi işler ilişkilerin sürdürülmesini sağlıyor. Özgeci olmayanlar, benciller ilişkiyi cehenneme çeviriyor. Bir odunla birlikte olduğunuzu fark etmeye başlıyorsunuz falan, burada durmalıyım çünkü Şinako odun değil. En azından hepimiz kadar, bazı şeylere katlanamayanlar kadar odun. Suçlu yok.

Şozo'nun Şinako'nun evine gelmesiyle sona ulaşırız. Gizli gizli gelir, Lili kendisine yüz vermediğinde yıkılır ve kedinin yediği yiyeceklerin kabuklarını gördüğünde kafasında bir ışık yanar. Metnin karakter değişimi üzerine olduğunu da söyleyebiliriz, şöyle ki Şinako artık çalışmak zorundadır, Lili'yi beslediği yiyecekler de pahalı olduğuna göre fedakârlık yapmaktadır. Kadının ruhunda vardır bu, Şozo görememiştir ve etrafındaki herkesin hayatını kendisinin zorlaştırdığını anlar. Şapşallığının farkına vardığı an etrafındaki herkesten daha kötü bir duruma düştüğünü anlar, Şinako'nun ayak seslerini duyar duymaz ön kapıdan kedi gibi fırlar.

Değişimli, kavgalı bir Japon mucizesi. Tanizaki'nin kadınlarıyla erkekleri arasındaki husumet çok yeni ve yaratılış kadar eski. Bu duygu varsa iyidir. Tanizaki çok iyidir.

13 Ekim 2017 Cuma

Daniel Wallace - Büyük Balık: Efsanevi Ölçülerde Bir Roman


Tim Burton filmi kendi aleminde çekmiş, roman yine büyülü ama filmi kadar değil. En azından filmi kadar masallı değil. İki ayağı değil de bir ayağı yerden kesilmiş bir Edward var, geri kalanı aynı. Çocuğun diğer kadını sorgulaması, babasını sorgulaması burada yok, mesele sadece olağanüstülükle bürünen bir yaşamı çözümlemeye çalışmak. Edward ölüm döşeğindeyken gerçek yaşamı hakkında ne söyleyebilirse o kadarı. Pek bir şey de söylemiyor. Rüyasında görüyor onca gerçek dışı tanıdığını, tanıştığını söylediği. Geliyorlar, bahçeyi şenlik yerine çeviriyorlar ve Edward gücünü toplayıp cama gelirse çılgınca bir alkış kopuyor, tezahüratlar, ıslıklar, Edward selam verip yatağına geri dönüyor. Yorgun, kurduğu onca masal, yaptığı onca espri yaşamını çekip götürmüş gibi.

Her yaşamın bir mucize olmasıyla ilgilidir, daha doğrusu bu bilginin farkında olan nadir insanlardan birinin bu bilgiyle ne yaptığıyla ilgili. Çocuğunun anlatıcılığında ilerleriz ama çocuk -adam aslında ama yaşayan bir mitin dünyasına bir kez girince zamanın ortadan kalktığını düşünüyorum- babasının hikâyelerinin çemberinde büyümüştür, Edward'ın dili haline gelmiştir. Kendi kişiliği oluşurken yeterli özgürlük alanına sahip olduğunu sanmıyorum, dünyayı kurgulayıp ortaya bırakan babanın gölgesinde süren yaşamdan biraz olsun kurtulabilmek, belki de o yaşamı parçalayıp kurtulmak ister gibidir, babasına sorduğu soruların temeli budur. O dünyayı parçalama şansını elde ettiğinde karşısında ölmek üzere olan bir baba vardır, parçalayamaz ve o da bir fıkra anlatır, babası gibi. Babasının oğlu.

Sondan başlar, Edward'ın mite dönüşmek üzere olduğu göl kenarında. William, babasının geçirdiği dönüşümü görünce yaşamın ucuna geldiklerini anlar. Göl kenarı, mavi ve yeşil. Edward çocukluğunu hatırlar ve William'ın gözlerinin önünde imgeler uçuşur; küçücük bir oğlan, yapraklar, yetişkin bir adam, denizler, balığa dönüşmek üzere olan yaşlı bir adam, göl. Artık açık denizlere çıkacak zamanı ve gücü olmayacaktır, onun için göl yeterlidir.

Başa... Son kırk yılın en kurak yazında, Alabama'da doğan Edward, doğumuyla birlikte yağmuru da peşinde getirir. Mucizevi oğlan. Hiç kar yağmayan kasabaya Edward dokuz yaşındayken kar yağar. Yollar kapanır, binalar görünmez olur, kardan adamların medeniyet kurma zamanı gelmiştir. Edward ve babası bin bir zorlukla okula ulaşırlar, saatler boyunca çabalayıp yorulmuşlardır. Edward ödevini unuttuğunu fark edip eve geri dönmek için yola koyulur. Sorumluluk mu, ne bu? Maceraya atılmasının sorumluluklarının önüne geçmediğini, sorumlulukları yüzünden olduğunu mu gösterir? Yaşam onun için gerçekten büyülüyken belki ikisini birden yürütebiliyordu ama büyüdükçe, dünyanın pek de ahım şahım bir yer olmadığını gördükçe kendi masallarını yaratma ihtiyacı hissetmiş ve sorumluluğu tavsatmış olabilir. Edward aslında bir çocuğun heyecanını taşır; kolaylıkla aşık olup aşkını bir masala dönüştürebilir, ailesiyle birlikte mutluluk içinde yaşarken gidip görmediği yerlerin özlemiyle tutuşup kimseye haber vermeden yollara düşebilir. Yerleşik yaşama, yerleşik ilişkiye gelememek. Nedir? Doyumsuzluk? Hep daha fazlasının olduğunu bilmenin huzursuzluğu? Mutluluk arayışı, yeninin heyecanı, bilinmeyenin gizemi, nedir çekici olan? Edward için hepsi. Gidişlerinin hesabını vermemiştir, son anlarında bile vermemiştir ve yaşamının ürettiği miti görürüz sadece, iç dünyası hakkında pek bir bilgi sahibi olamayız. Zaten niyet edilen bu olmadığı için problem yok, bize bir hikâye anlatıldığına göre takip etmeliyiz.

Aralarda Edward'ın muhteşem yeteneklerinin anlatıldığı küçük bölümler vardır, bunlar da çok güzel. Hayvanlarla konuşması, doğayla iletişimi, okuduğu binlerce kitap... Kasabaya kendini sevdirmesi bile başlı başına bir mucize aslında, Ashland bu genci seviyor çünkü bu genç herkesi seviyor. Kolayca olacak bir şey değil bu. Herkesi sevdiği için herkes de onu seviyor. Sandra'yla tanışması, sığır heriften kurtulması, iş yaşamında başarılı olması, her şey insanları sevmesi sayesinde gerçekleşir. Filmle arada birkaç fark var, onları söyleyeyim. Yukarıda izlediyseniz sığırla dövüşmüyor, romanda dövüşüyor. Sığır çok kuvvetli, canavar gibi ama kendisi de az değil, babasının çiftliğinde çalışa çalışa kuvvetlenmiş. Herifi deviriyor, Sandra'yla evleniyor. Sandra'nın babası da bir çeşit Edward, iyi anlaşıyorlar. Başka, şey, şu aşk olayı o kadar deşilen bir mevzu değil. William gidip kadınla konuşmuyor mesela romanda. Anlatmayayım.

Baştan kurulan ölüm bölümleri var, dört kez sanırım. William'ın anlatıcılığında dört farklı zamanda Edward'ı görürüz. Yaşamıyla, dinle, siyasetle alakalı mevzuları tekrarlarda anlatır ve anlatmaz. Bazı günler inançsız, bazı günler inançlı olduğunu öğreniriz. Oğluna hayat dersleri vermektense hikâye anlatmanın daha iyi olduğunu düşünür, söyler. Sanırım mutsuzluğunu perdelemek için yapıyor bunu; belli belirsiz bir şekilde babasının alkolik, ağır alkolik olduğunu söyler. Sadece iyi şeyler hatırlanıyorsa uzun vadede, o zaman babasının kötü yanlarından hiç bahsetmemesi, hatta yaşanmış olabilecek travmaların sessizliği çok şey anlatır. Sürekli bir gitme, keşfetme isteği ve hikâye anlatıcılığı... Çok kötü şeyler yaşandığını, Edward'ın bu şekilde aklını kaçırmadan yaşamını sürdürebildiğini düşünüyorum.

Maceraları hakkında söyleyecek sözüm yoktur. Hepsi çok heyecanlı, acılı ve mutluluk verici. Devle kapışması, kimsenin kurtulamadığı kasabadan kurtulması, modern dünyaya uyum sağlaması ve tabii dünyayı kendine uydurması, bir dünya hikâye. Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam'la birlikte okunmalı, olabilmiş ve olamamış iki baba kıyaslanmalı. İkisi de aynı ruha sahip ve ikisi de mitik.

Ne diyeyim, filmini seven alıp okusun, okumayı seven zaten okusun.

Jean-Louis Fournier - Kuzeyli Annem

Anne soğuk ama sadece bundan ibaret değil. Anne yüreğini soğutmuş çünkü kocasının çekilmezliğinin yanında üç çocuk var, büyütülmeyi bekliyorlar, çok hareketliler ve çok yiyorlar, para az, anne çalışsa baba dayak atıyor, çalışmasa başka dert.

Çocuklarına dediği: "'Yanınızdan ayrılırken size hayatımın temeli olduğunuzu ve sevinçlerin kederlere her zaman ağır bastığını söylemek isterim.'" (s. 7) Söylemek istersiniz ama bu sizin için geçerlidir, kederinize şahit olan çocuklarınız tam tersini düşünecektir. Annenin veya babanın saf üzüntüden ağlaması dünyanın sonu gibi bir şey, teraziyi onmayacak şekilde bozar. Neyse, Fournier babasını, ilk eşini, ikinci eşini ve çocuklarını farklı metinlerde anlattıktan sonra sıra anneye geliyor, babasını anlatırken arkada çocuklarıyla ilgilenen, çoğu zaman ne yapacağını bilemeyen annenin fotoğraflarından bir zamanlar ne kadar mutlu olduğu görülebiliyor ve baba karelere girer girmez ışıldayan gözler sönüyor, dudağın kenarında bir kırışıklık beliriyor, bir sürü şey. Fotoğraflardaki anne imajı italikle anlatılmıştır, asıl anlatının bir parçasıdır ve başka bir zamana ait olduğu için belki de en yabancı parçadır. Çocuklar için de yabancıdır; o anne çocukları tarafından bilinmez. "Yapbozu yeniden kurmaya çalışıyorum." (s. 11) Annenin parçaları birleştirilecek ve yeni bir anne yaratılacak, sonsuza kadar yaşayabilmesi için.

Yaşlı bir çiftin kızıymış, çok hayal kurarmış. Edebiyat öğrenimi görmüş, sanatla ilgiliymiş. Mauriac, Verlaine, Baudelaire, eski bir evde yaşlı ebeveynle büyümek melankoliyi getirmiş, yaprakların düşmesi ve yağmur yağması eskisi gibi değilmiş artık. Her şey büyülenmiş. Henri'yi sevmiş, kendisi gibi edebiyat öğrencisiymiş o da. Kasırga ortaya çıkınca genç adam sepetlenmiş. Paul'müş kasırganın adı. Doktor, güven verici, çekici... Adam anneyi altüst etmiş. Selçuk Baran'ın söylediğiydi, aşık olunan adamla evlenilmemesine dair. Adam sınır tanımayan doktor olabilirmiş ama taşrada bir hiçmiş, sınırlarını yıkabilmek için içmeye başlamış. Aile babası, eş, üzerine yapışan ne kadar kimlik varsa hepsinden kurtulmak istemiş. Bu sırada etrafında kim varsa mahvetmiş. İyi bir adammış aslında, Fournier'nin babası hakkında yazdığı metinde dediği şey geçerli; hassas insanlar yaşamlarını sürdürebilmek için kötü şeyler yapabilirler, anlaşılabilir bir şey. Telafi için annenin gözyaşlarını siliyor baba, başlarda. Sonrasında alkole battıkça kendi yaşamından da geçiyor. Hastalarından para almıyor, karısına para bırakmıyor, anne babanın cebinden para yürütmek zorunda kalıyor, işe girmeye niyetlendiğinde sağlam bir sopa yiyor. Evlendiğinde yirmi yaşındaydı, taşıyamayacağı yükü yirmi yaşında omuzladı ve yaşamını kaybetti, bir daha bulamadı. Bir başka yaşamı sürmeye başladı, uyumsuz kaldı.

Kocasından utandı, onu eve almamak için kapıyı sürgüledi ve adamı soğukta bıraktı ama gönlü elvermedi, içeri aldı yine, adamın her türlü kırığını onarmaya çalıştı ama beceremedi. Öldüğünde rahatladı, rahatladığı için ağladı çünkü ölen adama hâlâ aşıktı. Aşkını kaybedince, kendini çoktan kaybettiği için elinde çocuklarından başka bir şey kalmadı. Çocuklarını yetiştirirken çektiği sıkıntılar çeşitli; taksimetrelere sıkıntı dolu bakışlar, geçim derdi, geçmeyen günleri neyle dolduracağını bilememesi, bir dünya dolusu kararsızlık... Kamplara, tatillere gidildiğinde, en mutlu anlarda ağlayan annenin sessiz iç çekişlerini işitmek kadar öldürücü bir şey yoktur çocuklar için. "Hayatı kötü bir rüya olduğu için ağlıyordu o. Elinden bir şey gelmezdi." (s. 69)

Tekrar evlenmedi, garip huylarıyla barışarak yaşlandı. Torunlarının dilinden onu okumanız lazım, kendine özgü bir nine olarak farklı kimliklere bürünmeye devam etti. Bir tek kocası hakkında kibarlığı elden bıraktı gibi geliyor bana; Fournier babasını anlattığı metni annesine okutur. Annenin cevabı belki de onca kabuktan sıyrıldığı tek anı gösteriyor olabilir. "'Ona nazik davranmışsın.'" (s. 140)

Öldüğünde yakılır, hatıra bahçesine konur. Fournier küllerin Kuzey Denizi'ne atılmasını tercih eder ama uzun vadede her şey birbirine karışacağı için önemi yoktur bunun, diğer her şey gibi küller de akıştadır.

Tipik Fournier metni; fragmanlardan oluşan yaşam. Anne sevgisi, acı çeken bir kadın olarak annenin gölgeli yüzü.

11 Ekim 2017 Çarşamba

Dorthe Nors - Karate Vuruşu

Aslında tam Yüz Kitap işiymiş ama kaçırmışlar sanırım Nors'u. Kuzeyden bir soğuk. Pencerenin önünden geçen ayakların kararlılıkları ve hızları nereye gidildiğini sezdirebiliyorsa eğer, bir okur olarak pamuk adımlarıyla cinayete yol yapan Nors'a dingin anlatısına gizlediği karmaşa için teşekkür etmeliyiz, yaşamanın çetinliği gündeliğin içinde ancak bu kadar eriyebilirdi.

Corri'yi Tanıyor Musunuz?: Erkekleri tanıyor musunuz? Ev halidir, yemek kokuları arasında televizyonda kayıp arama programlarından birinin kötü kurgularına denk gelir kız, az önce seviştiği adam kızın annesine veda edip gider. Corri Bey'i arama çalışmaları kızın televizyonu kapamasıyla yarım kalır, kız kendi Corri'sini arar ve kendi kurgusunu oluşturur. Babasının iş yerinde saati beş kurona abisiyle birlikte yaladığı zarfların içindekiler erkeklere gidecektir, bir sürü erkek. "Bunlar yabancılardan çok, üzerine yazılmasını bekleyen boş kağıtlardı onun için." (s. 11) Birini kurar kız, bir adam, aynı programı izliyor, kız orada, adamın kokusunun sindiği yorganın altında ağlamaklı, adama arabasının olup olmadığını soruyor ve gün düşünden uyanıyor, Janus'tan hiçbir mesaj yok, telefonu sessize alıyor. Boşlukta her şey birbirine karışıyor, gerçeğin kurgusuyla kurgunun gerçeği arasındaki çizgi inceliyor.

Karşılıklı İtlaf: Av arkadaşlığı, birbirinin köpeklerini vurmak için anlaşmış iki erkek. Henrik düşünüyor, Morten'in karısıyla yaşamak hiç kolay değil. "Her şeyde ufku arayan biriyle evli olmak herhalde kolay olmamıştı Morten için." (s. 13) Ah! Ufuk geçmiş zaman ufku da olabilir, daha doğrusu ufuk sadece ileride, önde değildir, tam arkada da bir adet ufuk bulunur, her yerdedir. Neyse, Morten aldığı kadar vermeyi de sever ama karısı istifler, karısı her zaman bir yabancılık duygusu uyandırır, zaten kadın çekip gitmiştir en sonunda, herkes bunu beklediği için sürpriz olmaz. Vurduğu köpekleri düşünen Henrik, Morten'in içinde kokuşan şeyi bulduğunu hisseder; dışarı çıkmayı reddeden bir ruh. Hayati kararlar almayı, tepki göstermeyi reddeden bir yan. Öylece, uzun zamandır durduğu için bayat.

Budist: Bu tam bir karakter öyküsü, orijinal. Dış İşleri Bakanlığı'nın sözcülüğünü yapan adamımız eşi tarafından terk edilir, küçük bir odada yaşamaya başlar ve Budist olur. Acı çekerek yükselme, içgörü kazanma, öbür yanağı da çevirme işi içselleştirilir ve kokuşarak dışsallaştırılır. Daha fazla acı edinmek için adamımız ilginç işler yapmaya başlar; başbakanın yalancı olduğunu, dış işleri bakanının tuvaletten elini yıkamadan çıktığını vs. haber eder ve şutlanır, eski eşiyle eski bakanını takip etmeye başlar. "Dünyayı kurtarmak için, güçlü ve yalnız bir adama gereksinim olduğu duygusunu da taşıyor uzun zamandır." (s. 18) Büyük bir hayır kurumunun müdürü olur, hasbelkader. Birkaç ay sonra yemediği halt kalmaz ve yattığı kadınla bir bidon benzini odasında misafir eder, kapıyı kilitler, çünkü dans eden bir yıldız doğurabilmek için kaos lazımdır, rüyada görülen Dalay Lama böyle söyler.

Gogol tarafından yazılan hatıra defteri beni güldürmemişti, bu da güldürmedi. Delilik, yavaş yavaş delirmek çok hüzünlü bir şey gibi gelmiştir bana.

Kış Bahçesi: Ayrılan eşler ve çocuklarıyla ilgilidir, bir de çocukların kutsallaştırdığı annenin veya babanın o kadar kutsal olmadığını fark etmeleriyle. Bunun için başka bir çocuğun babaya dil çıkarması yeter.

Karate Vuruşu: Nors'un erkekleri tanıma meselesiyle başladığı, tarafların birbirlerini anlama çabasına yöneldiği, Annelise'in özgeciliğiyle Carl Erik'in emiciliğini karşılaştırdığı ve ikisinin düşüncelerini irdeleyerek anal sekse zorlanan kadınla karnı deşilmiş, kanlar içinde yatan adama ulaştığı nefis bir öykü. Bu iki kişiyi öyle küçük parçalar halinde kuruyor ki tahmini gerçekten güç bir sona ulaşıyoruz, tahmini güç olduğu kadar da kaçınılmaz bir son çünkü parçaların birleştiği noktalar hep bir gerilimle, acıyla yüklü ve yeterince acıyla yüklenen kişi için aşağılamak, tecavüz etmek, bıçağı ete saplayıp çevirmek alelade bir olay haline geliyor.

Kadın Sık Sık Mezarlıkları Ziyaret Etti O Yaz: Bir öncekiyle benzer tarzda, Nors'un üslupçu yanı baskın. Kadın mezarlıkları ziyaret eder, ünlü şairlerin, yazarların ve şürekasının mezarlarını geçip arkalara ilerler, aradığı adam orada olabilir. Kimdir? Bilmiyoruz, o da pek bilir gibi değil. Arkadaşlarına açıklaması gereken bir durum bu ama anlamayacaklarını düşünüyor kadın, anlamayacaklar ve yanında olmayacaklar, yaptığı normal bir şey değil ama yaptığı bir şey, öyleyse neden anlamayacaklar? Belki de hiç o kadar yalnız kalmadıkları için.

Anne, Anneanne ve Ellen Teyze: Anne ve teyzenin benzer huyları, çocuklarını mahvetmeye hazır aptal bir anneanne. II. Dünya Savaşı ortamı, belki o hiçliği ortasında olma hali, bombardıman uçaklarının altında korku içinde geçen yaşam aptallaştırmış olabilir ama sırıtarak tavşanların boynunu kırmak, bunu çocuklara izletmek hoş değil. Annenin ölümüne yakın ortaya çıkıyor bunlar, torun her şeyi hatırlıyor ama anneannenin bu ilginç olaylarından haberi yok. Bir tek kendisine atılan bakışlardan haberi var. Yaşlı kadının yiyecekmiş gibi bakışı... Bir şeyler yolunda değil kadında. Kızları için aptal biri, torunu için her şeyiyle yeniden kurulması ve annesiyle teyzesinin yapamadığı yüzleşmeye hazırlanması gerek.

Nors'un Danimarka'sı yalnız, kenti boğucu. Savaş olmasaydı taşrası eğlenceli olabilirmiş ama ona pas. Modernin kalbinde hayatta kalma çabalarına kısa ve tam yerinde bakışlar atmamızı sağlıyor Nors, iyi öykücü.

Nathaniel Hawthorne - Büyük Taş Yüz

"Ayrıca, tüm yaşamı bir dizi düşten başka bir şey değildi." (s. 8)

Melville'in yazmasını sağlamıştır, Hawthorne'un bize bu kıyağı yeter. Onun dışında öyküleri hayal gücü tetikleyicidir, Borges'e göre Kafka'yı müjdeleyenlerden biridir Hawthorne. Poe tarafından alegorinin savunulamaz kolaycılığına kaçmıştır ama Poe gibi yakıp yıkan bir eleştirmenden sağ çıkmayı başarmıştır, kötü öykülerinin yanında iyilerinin çok olması kurtarmıştır onu sanırım, Borges'ten yola çıkarak. Gölge, su ve ayna imgesini kullanarak gönüller yapmış, yüzeye bırakılan izlerin adını koymuş, öykülerini yazmıştır. Kendince. Yansıma alegorisi diye bir terim uydurabilirim; şeyler kendi dünyalarından bizimkine farklı biçimlerde dokunurlar ve Hawthorne onları görür, insanların ve nesnelerin farklı nelikleri ve ne yapabilecekleri üzerinden yürür.

Salem'de büyümüştür, dedelerinden biri cadı yakan yargıçlardandır. Kendisi de o coğrafyanın ata sporu olan püritenlikten nasibini alır, çıplak heykellerin yapılmasına karşı çıkar. Kendi dünyasında büyümüştür, babasının ölümünden sonra annesi üç çocuğunu eve kapatır, kendini de. Sevdiklerini ölümden bu şekilde koruyabileceğini düşünmüştür belki. Hawthorne öykülerini bu izole ortamda yazar, arkadaşlarına yazdığı mektuplarda kendini bir hücreye kapattığını, anahtarı bulamadığını ve bulsa da herhalde çıkamayacağını, dışarının kendisine korku verdiğini söyler. Sonradan o memleket senin, bu memleket benim diye gezenti olup çıkmıştır, normaldir. Eseceği yeri bilmeyen rüzgar...

Wakefield: Kafka'yı önceleyen budur. Anlatıcı/inandırıcı eski bir gazetede okuduğu bir öyküden bahseder, bahsetmese inandırıcı olamayacaktır. Hikâye gerçekten gazetede yer almış olabilir, bilemiyoruz, zaten özdeşim kurmayı bu bilinmezin tam kalbinde bulabiliyoruz. Neyse, Londra'da yaşayan evli bir çift var, adam birkaç günlüğüne bir yere gideceğini söyleyip gidiyor, yüzünde bir gülümseme. Yirmi yıl boyunca hemen yandaki, tuttuğu evde yaşıyor ve eşini gözlüyor. Dönüyor sonra, hiçbir şey olmamış gibi.

İnandırıcılıktan anlatıcılığa geçiş bu noktada oluyor, anlatıcı Mr. Wakefield'ı kuruyor. Hayal gücü gelişmemiş bir adam, yoldan çıkmış düşünceleri yok, karısına göre durgun bir bencilliği var, kurnazlığı uyuyor, uslu uslu yaşıyor. Tanımsız. Her şeyi yapabilir ve hiçbir şey yapamaz, yüzeyin altındaki akıştan haber yok. Sonuçta adam gidiyor, karısını gözlüyor, kılık değiştirip karşısına çıkıyor, binbir türlü iş. Arada yapay mesafelerle ilgili güzel şeylere denk geliyoruz. "Seni sevenlerle aranda böyle uçurumlar yaratmak çok tehlikelidir; nice uzun ve geniş olmaları bir yana çabucak kapanıp unutuluverirler de." (s. 16) Bu, sınırları sezilmemiş, az da olsa tanımlanmamış sevgiler için geçerli olsa gerek. Zaten adam da kendi sınırlarını yitirir, herkes olabileceğini keşfeder keşfetmez dünyadan tamamen kopar, sorumlulukları, düşünceleri ve ruhu kaybolur, yitip gitmeye yakın aniden evine döner çünkü biri olmak ister. Anlatıcı, gündeliğin getirdiği ağırlıktan kurtulmanın anlık olduğunu ve toplumdan tamamen dışlanmaya varabileceğini söyleyerek öyküyü bitirir. Küçük ilişkilerin giderek daha büyük bir sosyal yapı oluşturmasının sebebi, bireyleri her gün kontrol edecek bir sisteme ihtiyaç duyulmasıdır, kendi hapishanemizden, odamızdan, yakınlarımızdan kurtulabiliriz ama o zaman da gözlemlenmenin "kötü ama emin" duygusundan uzak kalacağız ve doğduğumuzdan itibaren bu sisteme uyum sağlayacak biçimde yontulduğumuz için köşelerimiz özgürlüğe denk gelmeyecek, grotesk bir saçmalığın orta yerinde uyumsuz bir manzara oluşturacağız.

Sanıyorum bir ölçü ondan, bir ölçü bundan iyidir.

Büyük Taş Yüz: Büyük Taş Yüz, kasabadan görüldüğü kadarıyla gerçekten de büyük ve manası çok derin. Bolluk ve bereket bu çizgileri belli, soylu bir sıfata sahip, sevecen yüzün eseri. Bu yüzü sevmeyen yok, tam yanaklarından öpülesi, makas alınası bir yüz. Ernest de tatlı bir çocuk, annesinden dinlediği kehanete göre, Kızılderililerin söylediğine de göre, hatta bana da göre, şu uçan kuşa da göre bir çocuk gelecekmiş, büyüdüğünde yüzü Büyük Taş Yüz'e benzeyecekmiş, her şey çayır çimen olacakmış. Ernest bu olayı görebilmek ister ve gerçekten çok saf, iyi ve gözlerinden öpülesi bir kardeşimiz olduğu için görebilir de. Soylu yüze soylu çocuk. Aslında sonu belli de üç beş alegorik dayı çıkacak ortaya, onlara bakalım. Biri zengindir, biri savaşçıdır, biri bilgindir ama halkın inancının aksine hiçbiri Büyük Taş Yüz'ün hatlarını taşımaz. Anlatıcı araya Washington'ı falan da sıkıştırır ki inanalım. Tamam tamam, inandık, he he... Sonra ozanla karşılaşır, ozanların yaşamın sırlarını sezme gibi bir olayları vardır, bilirsiniz, biraz mistik, büyülü olurlar. Akışı görürler, yaprağın düşeceği yeri bilirler, her neyse, bu ozan arkadaş Ernest'e düşlerini yitirmemesini, düşlerini yitirmiş bir adam olarak Büyük Taş Yüz'e asla benzemediğini ve benzemeyeceğini söyler. Belki o an aydınlanmıştır Ernest, başkasının değil de kendisinin Büyük Taş Yüz olabileceğini düşlerini yitirmediğini düşündüğü zaman fark eder.

Ateşe Verilen Dünya: Ünlü şairin eşya konulan masasının tersidir, her şey ateşe atılır, her şey arınır ve dünya yeniden kurulabilecek hale gelir. Dinler dahi yanar, kutsal kitapların alevleri göklere yükselir, para ortadan kalkınca yoksullar sevinir, yoksullar yanınca zenginler sevinir, entelijansiyadan itiraz çığlıkları yükselir, anarşistler bayram yapar, acı çekmek istemeyenler kalplerini yakmaya kalkarlar, darağaçları yakılır, giyotinler küle döner, felsefi metinleri ve dolayısıyla yaşamın anlamının sayısız biçimini rüzgar alır götürür, değersiz olduğunu düşünen insanlar kendilerini ateşe atmaya çalışırlar. İnsanın yeniden doğuşunun şenliği.

İki öykü daha var, biri Borges'e göre Poe'nun öykülerinden dört yıl önce polisiye türünü müjdeler. Karakterler ve olaylar arasındaki bağıntılar sezilirse kolaylıkla açığa çıkacak bir sonu vardır ama yine de eğlenceli ve gizemlidir. Sonuncusu da yine alegorik bir öykü, ona hiç girmiyorum.

Ateşe atılan İngiliz yazarların kitapları iyi yanar, kutsal kitaplar en parlak alevi verir, Hawthorne da bir çatırdayıp sönmeye yüz tutar, bir alevlenir, garip bir şey olur sanırım.

9 Ekim 2017 Pazartesi

Thomas Bernhard - Bitik Adam

Lokantaya giriş, lokanta sahibi kadınla konuşma, Wertheimer'in evine yolculuk, hizmetçi Franz'la konuşma ve Wertheimer'in ucuz piyanosunda Glenn Gould'un Goldberg Varyasyonları'nı çalma, eski dosta bir hediye, anlatının zamanı bu kadar. Wertheimer'in evinde Gould'un izi, anlatıcı olan üçüncü dost tarafından. Yakınlıkları asla o kadar yakın olmamalarından, aralarındaki daimi soğuktan ve iki Avusturyalının onmayan yıkıntısından geliyor, hatta birbirlerinin acılarını taklit ettikleri söylenebilir, Gould hariç, o Rockefeller veya benzeri bir bursla Kanada'dan gelmiştir, Mozarteum'da Horowitz'in öğrencisi olmuştur diğer ikisiyle birlikte. Gerçek kadar gerçektir, Bach ve Mozart yorumları müthiştir, dehası keskindir, dünyanın en iyi piyanisti olarak görülür, dahiliği çocukluğundandır ve şüphesizdir, ne olacağını bilir ama onu olmak ister mi, o da bellidir, birlikte okumaları otuz yıl öncesine dayanır, bu otuz yıllık süre içinde bir kez görüşebilirler, o da Wertheimer ve anlatıcı New York'a, birkaç konser verip en iyisi olduğunu ispatlayarak inzivaya çekilen, ormanın içinde inzivaya çekilen, kentten uzaka inzivaya çekilen Gould'u ziyarete gittikleri zaman. Gould aileden zengin ve kendine yaptırdığı ev otuz yıl öncesinin nefret ettiği dağ evlerinden birine benziyor, doğanın içindeki bir doğa yapıtına benziyor ki kentten kaçış bu boğucu doğayaydı, otuz yıl evvel, otuz yıl sonra ise bir kurtuluş, sadece piyano, kayıtlar ve yeşil, 1950'lerden 1980'lere kadar bir ziyaret, az kalacaklardı ama iki hafta kaldılar, sonra New York'a geçtiler, Gould onları üç haftada bir ziyaret etti ve piyano başında beyin kanamasından ölene kadar dost olarak kaldılar. Düşman olarak kaldılar çünkü Wertheimer'in en iyi olmamasını sağlayan Gould'du, Wertheimer böylece en iyi olamadı, en iyi olamayacağını bildiği halde piyano çalmaya devam etti ve yıllar sonra bıraktığında düşünsel bilimler, bilimsel düşler veya ona benzer bir uğraş buldu ama öfkesi dinmedi, ailesinden nefret eden çoğu benzer Bernhard karakteri gibi ailesinden nefret etti, yaşadığı şehirlerden ve köylerden nefret eden çoğu Bernhard karakteri gibi yaşadığı şehirlerden ve köylerden ve insanlardan ve müzikten ve piyanodan ve Gould'dan ve anlatıcıdan ve anlatılan hikâyesinden ve kız kardeşinden ve kız kardeşinin evlendiği adamdan ve kızkardeşleşmekten ve Viyana'dan, Avusturya'dan, İsviçre'den, Salzburg'dan, kendinden, kendini dışarıdan görenden, kendine katlanmak zorunda olan kendinden, onca kibarlığına rağmen, insanların onun hakkında söylediği onca güzel şeye rağmen, onca iyi özelliğine rağmen nefret etti çünkü onu tanıyanlar onun ne kadar kıskanç, despot, kırıcı ve daha bir sürü şey olduğunu söylediler, kardeşi kırklı yaşlarına kadar dayanabildi ve İsviçreli bir zenginle evlenip evden kaçarcasına gitti, Wertheimer bunu hiçbir zaman kaldıramadı, kardeşiyle eniştesinin yaşadığı evi buldu ve yüz adım ötesinde bir ağaca astı kendini, ruhunu çıkarıp astı, elli yaşına gelmişti, Gould beyin kanamasından ölmüştü, çoktan Madrid'e taşınmış anlatıcıya yolladığı mektuplardan cevap gelmiyordu, kardeşi gittikten sonra o insan sevmez haliyle eve topladığı işe yaramaz okul arkadaşlarını iki hafta beslemiş, akordu ve psikolojisi bozuk piyanosuyla Bach çalıyordu, parmakları doğru pozisyondaydı ama teller doğru gerginlikte değildi, herkes evden kaçtı, Wertheimer piyanoyu çoktan bırakmıştı ve uzun zamandır hiçbir şey çalmamıştı ama o iki hafta boyunca küle dönüşene dek yakmıştı kendini, en sonunda asmıştı kendini, en iyiye ulaşmayı düşünüp ulaşamayan, notlar çıkarıp tek bir metne dönüştüremeyen, kusursuzun yakınına bile varamayacağını anlayan diğer Bernhard karakterleri gibi, öfkesi ve düşmüşlüğü aynıydı, o Gould'un "Amerikalı-Kanadalı açıklığıyla söylediği gibi" bitik adamdı, bitik, Gould'a kabullenmeyen denirdi ama bu onun umrunda değildi, benlik algısı katı ve sarsılmazdı, kim olduğunu ve ne yapması gerektiğini iyi biliyordu, yaptı ve dünyanın en iyi piyanisti oldu, anlatıcının piyanoyu anında bırakmasına ve Wertheimer'in yıllarca acı çekmesine yol açarak, üstelik Wertheimer için aileye bir isyandı piyano, sanat ve ailenin istemediği onca şey, anlatıcı içinse bir yapabilme denemesiydi, yapıldı ve bitti, anlatıcı Steinway'ini hediye etti, Wertheimer Bösendorfer'ini sattı, ikisi de şehir değiştirdiler, mektupların arası açılmaya başladı, Gould her kaydını onlara yollamaya devam etti, o çürümüş yere, nemin her yere yapıştığı, adaletin birkaç aptalın emrinde olduğu, sosyalist hükümetin halkı çöküşe sürüklediği, sosyalistlerin sosyal söğüşe giriştiği, müzik öğretmenlerinin dehaları mahvettiği, dehaların müzik öğretmenlerini yücelttiği, bütün nefretin hedefi olan o yere kayıtlar gitti ama anlatıcı artık orada değildi, Madrid yeni eviydi, dönmeye niyeti yoktu, ta ki Wertheimer'in intiharını duyana kadar. Otuz yıllık arkadaşının izini sürmeye karar verdi, bütün zorluklarına rağmen o leş kente katlandı, geçici bir süreliğine, Gould hakkında yazdığı kitabı bitirmek istiyordu, Wertheimer'in yapmaya bir türlü girişemediği bir olay ki çok not almıştı ve hepsini yakmıştı, kendini asmadan az evvel, cenazeden daha da evvel, anlatıcının Wertheimer'in gömülüşünü izlememesi anlaşılabilir zira sıra artık kendisine geldi, isyan edeceği bir ailesi yok, Madrid'e dönmek dışında başkaca bir isteği de yok, Wertheimer'in bağ evine ne olacağını düşünüyor, uşağa evin satılmayacağını söylese de kız kardeş evi satar, eşyaları ortadan kaldırır, Wertheimer dünyadan silinir gider ki silinmek kendi tercihidir, ikinci olan silinmelidir, Gould varken kimse birinci olamaz, elli yıl geçse de bu değişmeyecektir. Gould kendini New York'a kapatır, büyüklük deliliği. Diğer ikisinin umutsuzluk deliliği.

"Kendini sonuna kadar yaşamıştı, varlığını sona erdirmişti." (s. 31)

Dedi, diye düşündüm.

8 Ekim 2017 Pazar

Mahir Öztaş - Korku Oyunu

Mahir Öztaş iyi öykücü. Bu bir dursun. Anlatacağını iyi bilir, hesaplı diyebileceğim öyküler yazar. Belki mimarlığıyla ilgilidir, bilemiyorum. İmgelerin ulaştığı nokta, sözcükler, cümleler tasarruf sonucudur, örüntüden başka bir şey sezilmez, okur ayağını sağlam basar ve yürür. Güzel yürür, Öztaş'ın meseleleri çeşitlidir. Anlattığı coğrafyaların yabancılığını sezdirmez, bilinçli bir şekilde okurunun elinden tutar, tekinsizliğe izin verdiği ölçüde bulaştırır. Son öyküsü mesela, Bağışlanmış Olanın Cenneti tam bir Borges öyküsüdür, Cezayir veya Fas dolaylarında ikinci ağızdan bir hikâye dinleriz, karakterlerden Türkçe dinleriz, bağlandığı nokta zamanın neliğini ve bilincin bu neliği anlamlandırma çabasını aydınlatır. Yabancı topraklarda bize yakın bir iz, bulutları ve zemini tanımasak da.

Sessizlik Kuleleri: En iyi öykü buydu benim için. Fransa sanırım, psikoloğun karşısında anlatıcımızın itiraflarını dinleriz ve hemen ardından iç sesini duyarız. Sarah adlı kadın hakkında bir anlatıdır, öğreniriz ama terapinin anımsamayı parça parça sunmasına benzer şekilde her bir cümleyi yerine oturtmaya çalışırız, olay örgüsü bu biçimde açığa çıkar, zaman ve mekan çok bölümlüdür.

Sarah ve anlatıcının geçmişleri ayrı ayrı incelenir, önce Sarah açığa çıkar. Hindistan'dalar, Sarah'ın ruh sağlığı bozuk, ölümleri geciktirmek dışında elinden bir şey gelmemesi her şeyini sorgulamasına yol açıyor. Doktor olarak çalıştığı Kalküta'dan getirdiği karanlığı da aklının bir köşesinde. Ölümlere engel olamayan bir doktor, daha fazla ölüm karşısında çaresiz. Bir de Farisi Tarikatı çıkıyor, Sarah'nın bir arkadaşının anlattığına göre bu tarikatın mensupları ölülerini kargalara ve akbabalara yem ediyorlar. Bombay'ın yakınlarında bu tarikatın kuleleri var, Sessizlik Kuleleri. Orayı bulmaya çalışıyor Sarah, bir yandan Paz'ın kargalı şiirini hatırlıyor. Kargalar, ölümler, yaşam bir arada. "Sarah, Farisileri, Tata İmparatorluğu'nu, Kalküta'nın acı anılarını, küçük kara kızları ve kargaları birbirine karıştırmıştı." (s. 14) Birlikte yolculuk ediyorlar, anlatıcı paylaşmadan yoksun yaşamında Sarah'nın etkisini merak ediyor, fazlasını değil.

Terapi ilerledikçe insanlara yardım etme konusunda Sarah'yı donatanın anlatıcı olduğunu, kızı Hindistan'da bırakıp gittiğini ve Sarah'nın bulaşıcı bir hastalık sonucu öldüğü için akıl sağlığının bozulduğunu öğreniyoruz. Yolda gördüğü bir kızı Sarah'ya benzetince ip kopuyor, başka bir kule yaratmak için kızla tanışmak ve ona aşkla ölümü sunmak istiyor.

Yaşam bulaşıcı bir hastalıktır, böyle insanlarla bulaşır diye tırışkadan bir söz söyleyip bitiriyorum.

Öyküye Açılan Kapı: Barın hep aynı yerinde, hep aynı saatte oturan bir adam öykü çatar, hikâyeyi öyküye dönüştürür ama bunu da bir üçüncü kişi için, kendi yarattığı okur için, belki bizim için yapar. Katmanlıdır bu da. Öztaş'ın öykü çatarken anıları kullanma biçimini duyarız, birkaç sözcükle anılardaki insanlar melekten şeytana geçiş yapabilir. Neyse, bara bir çift gelir ve kız gider, adamla anlatıcı konuşurlar. Anlatıcının İdil'ini öğreniriz, anlatıcı en güzel parçasını İdil'e vermekte ve giderek eksilmektedir. İdil her şeyi kendi dünyası içinde eritir, yeniden kurmaz, anlatılanları süngermiş gibi emer ve yaşamına devam eder. Karşı taraf için hayalet olmaktan farksız, korkunç bir şey bu. Sorunun ne olduğunu tekrar tekrar soran, duymasına rağmen, bilmesine rağmen soran birini düşünün, sadece duyacak ve yaşamına devam edecek. İçim daraldı. Zaten dardı.

Birbirlerinin tutkularını, zevklerini, kimliklerini unuturlar, sonuç budur. Diğer adamın Füsun'u da böyledir, aslında ikisi aynı kadındır, tekilliğe indirgenmiş kadın ruhu.

Gizli Ağlarında: Anlatıcının kim olduğuyla alakalı bir öyküdür. İş yeri karşı yakada olan anlatıcı iş yerindeki bir odayı düzenler ama odanın kime ait olacağı hakkında hiçbir bilgisi yoktur, kimse bu bilgiyi vermez. Bir akşam evinden karşı kıyıdaki odayı izlerken ışığın açık olduğunu görür, ertesi gün odaya gider ve kendi evine çevrilmiş bir teleskop görür. İzlenmektedir, izlediği kadar. Anlatılmaktadır belki, anlattığı kadar. Düşlerinde veya gerçekte düşman gözlerin kendisini izlediğini sezer ama bilinmezlikten doğan bir düşmanlıktır bu belki, anlatıcıya zeval olmaz.

Bir tane daha.

Korku Oyunu: Kundera esinlidir belki, Otostop Oyunu benzeri. Bir korku oyunu yaratılıyor, arka planda sokağa çıkma yasağı, dehşetin kol gezdiği sokaklar falan var, darbe dönemlerinden biri. Anlatıcının Sedat nam arkadaşı bir oyun icat eder, malum. Kurbanın kim olduğu belli değildir, korku kaynağının ne olduğu belli değildir, arkadaş toplantılarında oynanır. Önceleri spontane ilerler, sonrasında kurallar konur. Gerçekle oyun arasındaki ipince çizgi bu kurallar belirlenene, oyunun doğası iktidar kaynağı olana kadar aşılmaz ama Sedat nam kişi işi bir adım ileri götürür, anlatıcının yanındaki adamı öldürür. Kıskançlık cinayeti olduğuna yorulur ama Sedat hukukun pek de sıkı olmayan elinden kurtulur, kaza olduğu söylenir zira öldürülen B, oyunun sınırları dahilinde anlatıcıya silah doğrultmuş halde vurulur.

Oyun çerçevesinde ahlak kurallarının ortadan kalkması incelenir, bir yandan insanın kendi sınırlarını çizmesi de anlatılır, nefis öyküdür.

Diğer öyküler de güzel. İnsanın kendini ve diğer insanları tanıma çabaları hoş. Tanıyamaması da.

7 Ekim 2017 Cumartesi

Joy Williams - İyilik

Carver'ın övgüsüne mazhar olan Williams, karakterlerini acıyla değişik yollardan baş etmeleri için kurar. Kayıpların gündelik içinde büründüğü kimlikler çeşitli; eşyalar veya başka insanlar üzerinde büyür, önemli olan onlarla ne yapılacağı veya ne yapılacağının bulunmasıdır. Bulunabilir, kesin bir çözüm sunmaz ama yaşama denklendiğinde her şey gibi bir şeye dönüşür. Bütün duygular her şey gibi bir şey, bir daha görülemeyecek birinin evin kıyısına düşmüş, geride kalan kirpiği. Mesela.

Şeref Konuğu: Kanser olan annesiyle yaşayan Helen. Saatli bomba patlamak üzere ama beklemesi daha kötü. İntiharı düşünmüyor, intihar eden arkadaşları alay konusu oldular. Tedavi sürüyor ama evden çıkmak istemiyor anne, Helen düşünüyor ve düşünceleri bütün öyküler için geçerli. "Annesi yakında ölecekti ve Helen onun evde ölmek istemesini anlayabiliyordu, gayet iyi anladığını söylüyordu ama aslında o kadar da iyi anlayamıyordu ve anlaşılması gereken şeyin bu olmadığı da zaten ortaya çıkmıştı. Ortada anlaşılması gereken bir şey yoktu." (s. 11) Bu kadar, geri kalanı bu durumun çevresinde gelişiyor. Hastalığın gerilediği söyleniyor ve Lenore ölmeyeceğini düşünüyor ama ölür, ölebilir, bu beklenen bir şeydir, yaşam akıp giderken her an başa gelebilecek bir mevzudur da insanlar bunun farkında değildir. Helen ve Lenore farkında, bu da onları öykü kahramanı yapabilecek bir özellik. Ölüm üzerine konuşurlar, Helen ne yapacağını bilir gibidir ama alışkanlıklarını sürdürmede annesi olmadan ne kadar başarılı olabileceğini bilemez. Ölümden sonra da bilemeyecektir bir süre, bunun farkındadır, bu yüzden annesinin varlığını sürdürmesini ister, onun garip sözlerini, garip huylarını kabullenmek ister ama hayatına devam edecekse onlardan kurtulmak zorundadır. Nihilist olur zaman zaman. Şeref konuğu olmanın hikâyesini anlatır Mickey, dışarıda tanıştığı bir kadın. Aynuların bebek ayı adetlerine göre bu hayvancıklardan biri beslenir, ısıtılır, sonra kurban edilir. Helen anneyi çoktan kurban etmiştir, onun kış vakti dondurma yiyişinden yazı çıkartamayabileceği düşüncesinin izlerini bulmuş olabilir, duyarlı çocuktur ama nihayetinde kimsenin ölüme dair kesin bir bilgisi yoktur. Yaşamın bitimliliğini anlayabilmek diye bir şey yoktur, saçmalığın daniskasıdır bu, yaşamın bitimliliği yaşam bittiğinde anlaşılır, gerisi eğretileme ve imlemedir. "İnsanlar ölüme dair kitaplar yazmıştı. Neden söz ettiğini bilen yoktu tabii." (s. 25)

Buluşma: Jack üniversitede adli antropolog, davaları falan çözüyor, analitik zekası bomba gibi. Miriam, Jack'le yaşıyor. Jack'in baskın kişiliği ve ülke çapındaki ünü onu boğmuyor, adamın bazı huyları ve yargılayıcılığı itici olduğundan tam bir yakınlık kurulamasa da öyle veya böyle birlikteler. Kaybolan insanları bulan Jack'i düşünür Miriam, kendi yakınlarından biri kaybolsa onun muazzam bir uzaklığa aşık olduğunu düşünmeyi tercih edeceğini, ölüsünü bulmak istemeyeceğini düşünür. Muazzam uzaklığa duyulan aşk... Kimileri sadece bunu istiyor. Miriam da bunu istediğini fark edecek.

Jack bir av sırasında kendi okunu gözüne sokmayı başarır ve beyninin işlevlerini büyük oranda yitirmesine yol açar. Bu sırada Carl ortaya çıkar, Jack'le ilgilenir. Üniversiteden öğrencisidir, Jack'e tutuktur. Miriam da geyik ayağı lambasına tutulur, lambanın kitap zevkinden görünüşüne kadar pek çok şeyi sever. Uzun bir yolculuğa çıkarlarken lambanın arkada, bagajda gitmesini istemez. Lamba bir başka ihtimaldir, olabilir olasılıktır, bunu nasıl anlatacağımı bilemedim ama şöyle; diğerlerinden daha olası bir olasılık dersem yine olmuyor, olmaya mahkum olasılık, belki. Neyse, Miriam'ın yolda karşılaştığı bir çiftten duyduğu söz de bu öykünün anahtarıdır sanırım. "Vern hayatın tek bir şey olduğunu ama kendini eğlendirmek için şekilden şekle girdiğini söyler." (s. 40) Sonuçta Carl ve Jack aracı alıp Miriam'ı geride bırakırlar, Miriam lambanın kendiliğinden yandığını görür ve küçük mucizeler de her şey gibi bir şeydir.

Marabu: Anne oğlunu gömer, onun anılarıyla mücadele edecekken eve oğlunun çeşit çeşit arkadaşı gelir. Gitmelerini ister, gelenleri içeri almamaya çalışır ama başarılı olamaz. "'Harry biziz artık, dedi içlerinden biri. 'Alışsan iyi edersin. Hikâyelerini doğru dürüst anlatsan iyi edersin.'" (s. 55) Acı her yere, Harry'nin tanıdığı ve etkileşime geçtiği her şeye dağılmıştır ve dağılanlar Harry'yi oluşturur. Zaman da Harry'dir; çalan telefonu açmayan anne, oğlunun öldüğünü bildiren telefon görüşmesini hatırlar ve bütün zamanları o ana indirger. Kalbinin kemirilmesi bitince devam edebilir, belki.

Üç öykü yeterli, fikir verebilir. Geri kalan öyküler arasında çok çok iyiler var, insanların kendilerine has dünyalarında kendilerine has tepkileriyle dolu. İnsanlar, diğerlerinin yerini alan insanlar, bunu denerken yitiren insanlar, sanki hepimiz bir başkasının boşluğunu doldurmak için yaşıyormuşuz gibi.

Yüz Kitap'a sonsuz teşekkür. Telos'a da. İkisi de gizli hazineler barındırıyor, benden söylemesi.

Bohumil Hrabal - Sıkı Kontrol Edilen Trenler

II. Dünya Savaşı sırasında trenler. Almanya tokatlandıktan sonra, savaşın sonu yaklaşmışken mühimmat yüklü bir trene sabotaj. Hrabal'ın renkli karakterleri olabildiğince komik ve bombacı. Olaylar da bir garip; cinsel münasebetin en harlı anında odanın, sokağın, göğün aydınlanması her şeye rağmen yaşamın kutsanışı gibi gözüküyor, gerçekte Dresden bombalanıyor. Dresden yanıyor, tarihin en acı toplu katliamlarından birinde insanlar önce yanarak sonra boğularak ölüyor. Vonnegut'ın mezbahada hayatta kalışını düşünüyorum, üzerinde binlerce insan ölürken o aklının son kırıntılarını korumaya çalışıyordu. Hrabal da uzaktan görüyordu olanları.

Miloş, belki kondüktör. Almanlar hava gücünü yitirdi, ondan bahsettikten sonra düşürülen bir Alman uçağını anlatır. Uçak düşer, Çekler uçağın başına üşüşür, parçaları alırlar. Ölü pilotla yüzleşilir, belki ilk kez bir ölü görülür, bu geçilesi. Asıl önemli olan anlatıcının katmanlarını araladığı hikâyesi. Dede ve dedenin dedesiyle alakalı mevzular var, ben babayı anlatacağım. Baba uçağın bir parçasını alır ve hurdaları koyduğu depoya bırakır. Sonra bir parça daha almak ister, alır, depoya koyar. Depodaki eşyalardan yeni uçaklar yapılabilir. İlginç bir şey; yedek parçaya ihtiyaç duyanlar babaya gelir, baba her şeyin yerini ezberlemiş gibidir, birkaç saniye içinde gereken parçayı satar. İstifçiliğin yararları yok değildir ama en büyük zararı sanırım dünyayı kasıp kavuran savaşlara yol açmasıdır. Zira Avrupa'nın dinlerce, dillerce, pek çok kalemce anlatılan parçalı yapısı denge bozulmasına gelemez. Öfkenin birikmemesi herkes için hayırlıdır. On kömür madeniniz varsa beşini kardeşinizle paylaşınız.

İlk büyük savaşta Alman tanklarını telkin yoluyla durdurmaya çalışan hayalperest atayı da anmadan olmaz. Başı koptuğu gibi tankın paletine yapışmıştır, böylece dünyayı ileri ve geri, aşağı ve yukarı zıtlıklarıyla görebilmiştir. Tankları durdursa bile başarılı olamayanı vardır, Çin'de yaşamıştır ve elindeki torbalarla onca tankın önünde durabilmiştir, evde eşinden yediği paparayı hayal etmek dahi istemem ama kalabalığa ateş açılmama ihtimalini doğurmak uğruna aile saadeti feda edilebilir. Sonuç olarak doğaüstü bir hadise gerçekleşmediği sürece savaşlar yaşanacaktır. Hrabal savaşı yaşanmamış kılmak istiyor olabilir mi? Mailer'dan Heller'a onca yazar, savaşı kopuk uzuvlardan absürt saçmalıklara kadar pek çok yönden ele almıştır ama Hrabal kadar mizahi bir şekilde anlatanı var mıdır, bilemiyorum. Bir geçmişlik, kurşuna dizilmeden öncesinin son esprisi... Savaş aslında komik bir şeydir, kim insanların bu kadar aptal olabileceğini tahmin edebilirdi ki?

Kont Kinsky'nin atları Liverpool'da milyonlar kazanınca soylu adam sinema salonları, tiyatrolar yaptırdı ama yapılar bitmedi, tahıl ambarlarına dönüştü. Adı Liverpool olarak kaldı. İstasyon buranın hemen önündeydi. Müdür ve daha da müdür arasında en ilginci sanırım müdür. Nürnberg güvercinlerinden oluşan bir ordusu var, kuşları seven bir adam. Hitler Polonya'yı alınca bu kuşları salıp Polonya güvercini getirtecek kadar incelikli. Kontes kendisiyle selamlaşırken elini güvercinlere uzatır, öylesi sever kuşlarını. Şef Hubiçka da bir diğer fantastiktir; popozella ve memezellaları pek sever, tercihini yukarıdan veya aşağıdan gördükleriyle yapar. Bu hobisi bir yana, seviştiği sekreter Zdeniçka'nın poposunun her yerine istasyonun damgalarını basması da kadın figürünün bürokratik çıkmazlarını simgeler. Simgelemez, can sıkıntısından saçmalıyorum.

Böyle bir dünya saçmanın yanında ne olur, Almanların yolladığı müfettiş mekanı basar ve huzur kaçırır, Hubiçka'ya okkalı bir ceza sallar ve Çeklerin gülen hayvanlar olduğunu söyler. Çok komik bir adamdır, alnında bir delik olduğu zaman. Başka, sabotaj yapılacak demiştim. Komikliklerle savaşın trajedisi iç içe geçmiştir, eyleme geçen karakterlerimizi yadırgamayız, yaptıkları bir oyun gibi gelir veya oyun -saçma vs.- olarak görülenler dibine kadar ciddidir. Sonuçta trene saldırı düzenlenir, bir Alman askeri Miloş'u vurur, adamımız da Alman askerini vurur ve üzerine düşer. Miloş askeri karnından vurmuştur, acı ve ağır bir ölüm askeri beklemektedir ama çocuk bir türlü ölmez, Miloş adamı kan dolu ayrıntılarla öldürür, şakadan kan ve kemiğe geçmek şok edicidir ama savaş zaten böyle bir şeydir, Miloş kardeş noktayı koyar: "'Evinizde oturup kalsaydınız ya götünüzün üstünde...'" (s. 90)

Filmi de efsaneymiş bunun, yarın izlerim. Hrabal'ın Kitabı'yla kıyısından yakalamıştım, bununla birlikte elde var bir. Gürültülü Yalnızlık yok, bulunamıyor. Dedalus basarsa basar, öbür türlü zor.

6 Ekim 2017 Cuma

J. G. Ballard - Süper Kent

Ballard gerçeği uzak galaksilerde aramanın lüzumsuz olduğunu, geleceğin çoktan geldiğini söylüyor. Gelecek ayağınıza geldi, Süper Kent emrinizde. Virüs gibi yayılmayı bekleyen bir distopya çokuluslu şirketlerin devletleştiği ve toplumsal normları belirlediği zamanlara egemen olabilir. Ne olacağını bilemiyoruz, Ballard ucunu açık bırakmış bu kez. Zincire son bir halka eklenmiş olabilir veya sistem çökmeye yakındır, paranoyak okur için ihtimaller var.

Paul Sinclair tipik bir Ballard karakteri; öncelikle sakat. Pilotluğunu yaptığı minik uçağı yere çakılınca dizinden ameliyat oluyor, çiviliyorlar bacağı. Gelsin ağrı kesiciler, gitsin keyif verici maddeler derken Ballard romanında karakter olmak için azami şart sağlandı. İkincisi, adamın sahip olduğu acayip derecede berrak bir karakter analizi becerisi. Birinin ayakkabısının üzerindeki tozdan nerede ne kadar süre boyunca bulunduğunu ve bunun sebebini çıkarabilir, en ufak bir bakışmadan artta yatan duyguları ve bilinmeyen olayları çıkarabilir. Sosyal becerisi kuvvetli ve eski dünyanın ahlaki değerlerini nispeten taşıdığı için virüs içinde virüs olma özelliğine sahiptir, gerçi büyük bilmeceyi çözmesi için zaman geçmesi gerekti ama karakter sayısı artıp gizemin katmanları koyulaşınca, kendi hayatı da yozlaşmaya meyledince doğal.

Jane Sinclair, Paul uçak kazası yapıp hastaneye yattığı zaman tanıştığı genç doktor, hippi. Anlık tepkilerle hayatını biçimlendiriyor, Paul'le evlenmesi de böyle bir anlık kararın sonucu. Hippi deniyor ama sanırım olumsuz anlamıyla kullanılıyor kelime, kendisi pek politik değil ve Eden-Olympia'da doktor olarak işe girdikten sonra bir önceki doktorun, İngiltere'den tanıdığı arkadaşı -ve sonradan öğrendiğimiz kadarıyla eski sevgilisi- David Greenwood'un başına ne geldiğini, neden kafayı yediğini ve hem arkadaşı hem de hastaları olan insanları neden tüfekle tarayarak öldürdüğünü pek düşünmüyor. Pimi çekilmiş bir el bombası, yıkıcı, isyankar bir okullu kız. Yaşamını biçimlendirebilmesinin ötesinde hiçbir şeyin hiçbir anlamı yok, bu delik açma işinin de. Gizem, gizem olarak kalmalı ve yaşam devam etmeli, her şeye açık olarak. Jane deşici bir karakter değil, kendisine verilenle yetiniyor. Paul'le aralarında anlayışa dayalı, mülkiyet bilinciyle boğulmamış güzel bir ilişki var. Süper olanaklar sağlayan, her şeyin süper olduğu süper kentin ayrıcılığına karşı koyup koyamadıkları ayrı hikâye, biz bir katliamın peşine düşeceğiz ama şehirden bahsetmek lazım.

Silikon vadisi, son modelinden. Avrupa'nın teknoloji ve şirket merkezi olmaya aday. Üst düzey yöneticilerle, dünyanın en büyük şirketlerinin binalarıyla dolu. Her vadede toplumların kaderlerini belirleyen kararların birkaç dakika içinde alınabildiği bu yeni cennette belirlenmiş hayatlar yaşanıyor; beyaz yaka cennetinin çalışma saatleri, boş zaman aktiviteleri, besinleri, sporu, her şey önceden planlanmış, özgür irade belirli sınırlar içinde var olduğu sanılan bir tüketim coğrafyası. Roma'nın yeniden doğuşu; çekirge gibi ele geçirilen araziler, toplumlar ve sonsuz bir sömürü, minimum üretim. Generaller imparatorluğu hep daha fazlasını istiyor ve hukuku bu doğrultuda kuruyor, iç denetim mekanizması son derece kaypak, kolluk kuvvetleri Gökdelen'deki gibi yozlaştırılabilir ve kör. İçeride neler olduğunu içeridekilerden başka kimse doğru olarak bilmiyor. David'in kafayı kırmasına yol açan bu bilinmeyenler ama tam olarak ne?

Ballard pilot kimliğini Paul'e yansıtır ve adamı bir iki havacılık dergisinin editörü yapar. İngiltere'den Fransa'ya istilaya gelmiş gibidir ama Eden-Olympia çoktan istila edilmiştir, Afrikalılar ve Asyalılar hem üst hem alt sınıf olarak yeni dünyanın kalbinde konuşlanmıştır. Bir iki şiddet olayını görerek işkillenmeye başlar Paul, takım elbiseli tipler Afrikalıları dövmektedir ve cennetin güvenlik görevlileri güvenli bir mesafeden olanları izlemektedir. Dr. Wilder Penrose, Eden-Olympia'nın psikoloğu olarak her şeyden haberdadır ama finale kadar gerçek rolü ortaya çıkmayacaktır, sadece insanları normal tutmaya çalıştığını söyler ve Paul'le Jane'e kısa bir tur attırır, güvenlik şefi Halder'la tanıştırır. Halder, David'i başından vurup katliamı durduran adamdır, David'i çok sevmesine rağmen elinden başka bir şey gelmemiştir. Paul'e araştırmaları konusunda bir ölçüde yardımcı olur, olay yeri fotoğraflarını getirir ama her şey tekinsiz bir ortamda ilerlemektedir, Ballard huzursuz bir atmosfer yaratmada inanılmaz yeteneklidir, komşuların aşırı normal ve doğal -Jane banyo yaparken onu televizyon izler gibi izleyen çiftin hareketi doğaldır mesela- davranışlarının yanında havuzdaki su örümcekleri de oldukça rahatsız edici bir sembolizm taşır.

Jane yavaş yavaş kopar, kopmaya meyillidir. Uyuşturucuya batar, nüfuzlu komşularla cinsel münasebetler kurar derken Paul'le aralarındaki sevgiyi yıkmadan o dünyaya çekilir. Bu yıkmadıkları sevgi sayesinde hayatı kurtulduğu söylenebilir ama burası sona kalsın, Paul'ün o dünyaya çok yabancı olan erdemi tekere çomak sokmasa asimile olma tehlikesi vardı ama kurtulduğu söylenebilir. Söylenebilir mi? Kimse güveneceğini bilmediği bir toplulukta öldürülenlerin eşleriyle, kardeşleriyle, şehrin güvenlik görevlileriyle ve üst düzey yöneticileriyle konuşan Paul, örüntüyü yavaş yavaş açığa çıkarır ve Penrose'un açıklamalarıyla birlikte nelerin döndüğünü sezgilerinin dışında mutlak bir gerçek olarak anlar. Herkesin herkesi gözetlediği, özgürlük yanılsamasının kusursuz olduğu bir dünyada hastalıklar artar, psikolojik rahatsızlıklar fiziksel nitelik kazanır ve şirketlerin kazancı sekteye uğrar. Bu noktada işin içine Penrose girer ve denetimli psikopati nam bir radikal tedaviye başvurur. Paryalar şiddete uğrar ve öldürülür, soygunlar yapılır, arabalar çalınır, bir sürü şey. Bunu işe yarayan bir sağaltım olarak görür Penrose ama insanların bayağılığa kapılmasıyla hayal kırıklığına uğrar, onun istediği ilkel benliğin bir kısmını tatmin edip düzenin sürmesidir, ilkelliğin benliği tamamen ele geçirmesi değil.

Paul titizlikle sürdürdüğü araştırmalarından, etrafındakilerin gizli itiraflarından sonra mevzuyu çözer. Bu bayağılık içinde güç sahibi olan adamlar uyuşturucu ticareti, çocuk pornosu gibi işlere girince David kafayı yiyip alayını indirmek ister ama durdurulur, sistemi kurtarmak isterken sistem için bir tehlike haline gelmiştir, dolayısıyla yok edilir. Romanın sonunda kendini David'in yerinde bulan Paul silahları yüklenip kafa tayfayı indirmek üzere yola çıkar, Halder'e teslim ettiği Jane'i kurtarmıştır ve bilinmeze gittiği noktada Ballard mevzuyu keser ki pek yaptığı bir iş değildir, kendi metinleri için ilginç bir son olmuş ama ben bunu şuna bağlıyorum ki kendisi de Penrose'un yapmak istediği temizliğe alet olduğundan sonu David'in sonu gibi olacak, yozlaşmış adamları temizledikten sonra ortadan kaldırılacak ve antivirüs olarak sürdürdüğü varlığı bu çokuluslu muhteşem şirketlerin varlığının sürmesi, daha doğrusu biçim değiştirip coğrafi olarak yayılma başarıları uğruna sona erecek. Paul ölümüne giderken bu şirketler ikinci şehri kurmak üzereydi.

Fight Club var, Metropolis var ki Lang'ın adı anılır bir yerde. Karakterler bir tık daha fazla, uzam daha geniş, bu açıdan farklı bir Ballard romanı olmuş. Bir de muhteşem tabii. Çünkü Ballard.

4 Ekim 2017 Çarşamba

Giovanni Papini - Bitik Adam

Bernhard'a sonsuz saygı, o tür bir bitiği tercih ederim. Dışa soluksuzca patlayarak açılan öfkenin müptelası olan Bernhard'a yönelir, iyi eder, Papini'nin olayı biraz daha farklı. Benmerkezciliğiyle yanıp kavrulan, odasında otururken düşünceleriyle bir başına kalamayan adamdır Papini. Tanrı olmaya giden yolda inkar ettiği tanrıyı devirip kendi hükümdarlığını ilan edecekken hiçlikle karşılaşan ve potansiyelinin maksattan kopmasıyla yıkılmamaya çalışan Papini'nin çocukluğundan itibaren otuzlarına kadar izini süreceğiz. İmgeleri yoğun, üzerine onlarca kez düşünülmüş, onlarca kez parça parça edilip birleştirilmiş duygularından fırlayan sözcükleri keskin, olamamış bir adam. Olmaya çalıştığı şeyler daha önce zaten olduğundandır; yeninin ve denenmemişin peşinden gittiğini söylemesine rağmen kullandığı araçlar, varmaya çalıştığı hedefler daha önceden başkalarınca belirlenmiştir. Bir anlamda kendi düşünce yapısından kurtulmaya çalışır ama mümkün değil. Tanrı olmak ister dedim, zaten olmuşu var. Aşağıda gördüğü insanlara öncü olmak ister, olmuşu var. Düşünülemeyen bir şey nasıl olunur?

Zonguldak'tayken Düşsel Konçerto'larını okumuştum, tokat yemiş gibi olduğumdan yazamamıştım. Onları tekrar okumam gerek ki yeni oluşan Papini kimliğini kısa metinleriyle ilişkilendirebileyim. Monokl bastı onları da. Okuyacaksanız önce bu, sonra onlar. Gog'u Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları bastı, yeni eve getirmedim, onu da okumak şart. Yeni ev... Evlendiğimi söylemiş miydim? Tavsiye ederim. Sabah kahvaltı hazırlıyorsunuz, insan kahvaltısı. Ben öğretmenim, bugün boş günüm, yarın ve öbür gün de öğleden sonra okul. O yüzden kız işe gitmeden karnını doyurunuz, ortalığı toparlayınız. Sevdasını, şuyunu buyunu geçtim, temelinde evlilik, yaşamı kolaylaştırma üzerine bir kurumdur/kuruluştur diye düşünüyorum. Biz kurduk bir tane, tam alışamamış olsam da iyi gibi, bir yandan da değil. Bu ne biçim şeymiş böyle diye dolaşıyoruz etrafta. Hayırlısı. Papini diyorduk.

Sondan gidiyorum, Papini bitik olmadığını, İtalya'da dolanan dedikodulara rağmen egosundan ve gücünden bir şey yitirmediğini söyler. Hâlâ ukala dümbeleklerini yerin dibine sokmakta, ağırbaşlı kerkenezleri bilgisiyle tokatlamaktadır. Genç olduğunu ve daima genç kalacağını söyler. Bu azmiyle ruhunun yaşlanması mümkün değil zaten, neyse, söyleyecek çok şeyi vardır ve yeni nesli överek, biraz da gençlere giydirerek b(i/e)tiğini sonlandırır. Yeni nesil bomba gibi gelmektedir; felsefe, edebiyat, teoloji ve dahi pek çok dalda sözü ve bilgisi olan tayfa putları yıkmak amacıyla ilerlemektedir. Papini korkmaz, bazı gençleri destekler ve çoğunu da er meydanına çağırır. Anlatıcı açısından görüyoruz, belki de ihtiyacı olan tek şey sağlam bir tokattı ve bunu yemesine rağmen yansıtmamış olabilir. Karşımızda bir dahi var. Dahi ve deli. Megalomanlığının sağlam bir temeli var ama temelden yukarısı sıkıntılı zaten.

Başa dönüyorum. Çocukluğundan otuzlarına demiştim, Papini anlatısını müzikteki terimlerle tempolara/bölümlere ayırır, her bölümde de alt başlıklar halinde farklı bir meramını anlatır. İlk meramı, metin boyunca sürecek yaşsızlığı olabilir. Adamımız hiç çocuk olmadığını söyler, çocukluğu yoktur. Gençliği ve yaşlılığı da yoktur sanırım, genç kalacağını söylerken ruhsal durumunu -bence ölümünden sonra bile- sabit tutabileceğini söylemek ister. Ailesinin yoksulluğundan, anlaşılmamanın acısından girer ve çekilmiş ilk fotoğrafındaki gibi olduğunu söyler, her zaman o fotoğraftaki gibi solgun ve donuk. Psikolojiye giriyorum ister istemez; Papini kendini çirkinler çirkini gibi görür. Miyop, karışık saçlı, kara kuru bir velet. Dikkat çekmez, hayalet gibidir. Okuldan nefret eder, durmadan okur. Gerçeğin ne olduğunu sorgulayarak başlar ve bu sorgulama felsefenin, haliyle metafiziğin ve edebiyatın kıyılarından geçerek bir nihayete varır. Papini öyle olduğunu düşünür ama yaşamı bir masa başında sayfalara tıkıştırmaya çalışmış adamların söylediklerinden çok daha fazlasının olduğunu hissettiği an boşluğun kara gözlerine bakmaya başlar. Bu noktaya kadar ayrıksı kişiliğini kurar, etkilendiği düşünürlerden bahseder, ateizmini ve fikir haydutluğunu borçlu olduğu kitaplardan dem vurur, düşsel yolculuklara çıkar, bir dünya şey. Oysa yaşamı gerçeğin -kitapların- yakınından dahi geçmez haliyle; aşağılanır, kitapçılarca dükkanlardan kovulur, babasının cüzdanından para aşırır ve daha çok kitap alır, daha çok okur. Yoksuldur, itilmiştir, nefretle doludur, kendini gerçekleştirmek ister. Etrafındaki güzel kadınlara, yakışıklı adamlara, her şeyi bilirmiş gibi yazan yazarlara, zenginlere, kendi haricindeki herkese sonsuz bir kin güder. Tanrı olma düşüncesi buradan doğar; herkes bir gün onun dehasını kabul edecek ve ona saygı duyacaktır. Bunun için önce evrensel bir tarih kitabı yazma çalışmasına girişir, sona erdiremez tabii. İlk yenilgisidir bu, kişiliğinin bir parçası haline getirerek devam eder.

Kendisine benzer dostlarıyla -kaçıklar, şairler, filozof benzeri insanlar, işe yaramazlar vs.- dergi çıkarır ve bu süreçte dünyayı, insanları değiştirip müthiş bir uygarlık doğuracağını düşler. Bunun için pozitivizmi ve idealizmi çekiştirir, zıtlıklardan yenilik çıkarmaya çalışır. Gerçeğin kitapların dışında olduğunu keşfeder keşfetmez kendi algılarının biçimlendirdiği dünyayı irdeler, tanrılık fikri de böyle doğuyor aslında. Locke-Hume-Berkeley üçlemesinin biçimlendirdiği dünyayı benimser, ahlak kuralları gibi toplumsal mevzuları kendince biçimlendirir, bir manada tanrı olur. Yazı çizi işlerinde de belli bir başarıyı tutturur, yavaş yavaş tanınmaya ve saygı görmeye başlar ama başardıklarının uzun vadede hiçbir anlam ifade etmeyeceğini çözdüğü an beynindeki saatli bomba patlar, yapacak hiçbir şey yoktur, insanları yola getirmenin hiçbir anlamı yoktur, tanrı olmanın hiçbir anlamı yoktur ve yaşam kitapların sayfalarında değil, doğanın devinimindedir, zamandadır. Zamanın da pek umrunda olmadığımıza kani olan Papini için büyük yıkım, bir anlamda da yeniden doğuş. Yeniden doğmayı geçtim, bir parlak an için, zihnin bir üst mertebeye ulaşabilmesi için yıldızlara daha çok bakmalıyız. Sözlükte çok güzel bir entry gördüm, alayım: "Şuurunu bir tık yükseltmek isteyen denizi izlesin. Orada bir cins hakikat var."

Başka, Papini'nin kadınlara etkisiz eleman gözüyle bakmasında kendisinin fedakarlığını gösterme çabası var diye düşünüyorum. Kadınlar sadece alır, alır, alır diyor, vermezler, sadece duygu doğurmak içindirler, onun dışında pek de mühim bir mevzu değildir diyor. Dinler ve tanrı da öyle. Aslında her şey öyle. Papini için.

Ruhun yolculuğu, acılarla ve tekamüllerle dolu. Böbürlenişinden ve kendini alçaltmasından bıkmazsanız büyük bir yazarın otobiyografik çorbasını kaşıklayabilirsiniz.

1 Ekim 2017 Pazar

J. G. Ballard - Gökdelen

Rezidansların, lüks sitelerin etrafında konuşlanmış gecekondular. Kaosun ne zaman doğacağını merak ederim. Güvenlik de gecekondularda yaşayanlardan, herkesi içeri alıyorlar ki yığınları durdurmak mümkün değil. Delilik ve açlık çılgınlığa yol açmış, yüksek duvarlar aşılıyor, sanki feodal beyler yıkılıyor. Zenginlik sayılara dönüşmüş durumda ama dijital ortamın dışında da bir şeyler olmalı, mesela yiyecekler, belki evlerde saklanan paralar, altınlar, bilmem ne. Tam bir kargaşa. Bu şekilde olması şart değil, kameralara yakalanmadan girişilen birkaç soygun vakası. "Münferit" şiddet. O kadar münferit ki şiddet olaylarının artması istatistikten öteye gidemiyor.

Çekirge Etkisi'nde bütün bu duvarların, özel güvenliklerin, kameraların falan kanunların yürütülmesinden çok daha pahalıya geldiği anlatılıyor. Polis işini düzgün yapsa, hukuk seksen yerinden delinmese hem daha eşit ve huzur dolu bir toplum ortaya çıkıyor hem de ekonomik olarak daha makul bir gider tablosu yaratılıyor. Böyle bir şey günümüz dünyasında mümkün değil, üst düzey bürokratlardan tutun biraz parası olan herkes yırtıyor bir şekilde. İki çözüm görüyorum ki ilki ütopik, ikincisi zaten çözüm değil. İlki kinik biraderlerin dediği gibi felsefe öğreteceğiz. Felsefe suç işlemenin neden kötü bir şey olduğunu anlamamızı sağlayacak, kanunlar suçun cezasını verir ama felsefe suçu işlememeyi öğretir gibi bir şey. Gülüp geçiyoruz. İkincisinde suç oranının azalması için izole edilmiş dünyalar yaratmak, sınıfsal farklılıkları demografik alanlara yığmak. Gerçekçi ama sorunu çözmedi, çözmüyor.

Ballard'ın deney ortamında bu demografik coğrafya hiper gökdelene indirgenir. Tanrıya ulaşma çabası, kapitalizmin görkemli heykeli, gücün somutlaşmış hali gökdelen. Birinin sözü; yukarıya çıktıkça tanrıya yakınlaşılır. Dini sömürünün temeli gibi gözüküyor. Bu gökdelende yüzlerce daire, onlarca kat ve bozulmaya müsait binlerce psikoloji var, zenginlik yukarılara doğru artıyor ve arada basamaklarla asansörlerden başka hiçbir sınır yok. Alt katlardaki orta sınıfın gelir dağılımında aldığı yer pek önemli değil, kapalı bir sistemde en altı temsil ettikleri için paryalardan farksız görülüyorlar. Beyaz yakalıysanız ve en altta yaşıyorsanız yakanızın rengi önemsiz, bir hiçsiniz. İşe giderken farklı asansörlerden inen insanlar yüzünüze bakmaz, lüks arabalarına binip giderler. Otoparkları farklı, okulları farklı, her şey onlar için daha iyi. Sınıflandırıldığınızı ve onların dışında tutulduğunuzu hissediyorsunuz. Ne kadar tatmin edici bir hayatınız olsa da bu dışlanma öfkenizi çoğaltıyor ve her şey oldukça karmaşık bir hal alıyor.

Dr. Laing orta katlarda, balkonuna bir şişe şampanyanın düşmesiyle birlikte tetik çekiliyor. Üst katlardan düşenler, atılanlar önce balkonları, sonra aşağıda sıralanmış sayısız arabayı pert edecek, çılgınlık yeterli boyuta ulaşınca insanlar da aşağı atılacak ama zamanı var. Laing eşinden boşanınca gökdelende ev tutuyor ve beton denizinin ortasında yaşamaya başlıyor, umduğu hayat bu değil ama geçici olarak orada. Kendi düşüncelerinden gökdelenin bir organizma olarak var olduğunu öğreniyoruz, misal şu: "Gökdelenin içsel zamanı alkolün ve uykusuzluğun etkisiyle, yapay bir psikolojik ortammış gibi kendi ritimlerine göre ilerliyordu." (s. 11) İş yaşamının zorluğu gibi pek çok dış etken zaten oldukça zorlayıcı, bir de evin yarattığı zorluklar belirince ipler kopacak ama tempo yavaş yavaş yükseliyor. Karakterleri tanıyoruz, misal Anthony Royal ve şürekası. Kendisi gökdelenin mimarı, en üst katta oturuyor. Kendine ait küçük bir koruluğu var, doğanın bir benzerini yarattığı katında tanrı gibi yaşıyor. Bir de Wilder var, aşağılardan. Laing'le birkaç defa karşılaşıyorlar ama iletişim kurmuyorlar, gerginlik tırmanıyor, üst katlardan atılan şişeler alttakilerin arabalarının camını parçalıyor, zenginlerin köpekleri öldürülüyor, Laing alttakilerin arabalarına gidip gelmek için yürüdükleri uzun yola bakıp keyifleniyor. Alt kat sakinlerinin beceriksizliği ve uydurulan palavralara inanma eğilimi "ırkçılığı çağrıştıran" düşüncelerin doğmasına zemin hazırlıyor.

Ballard, gökdelenin tam bir id özgürleştirici olduğunu söylüyor. Dizginsiz güdülerin ortaya çıkması, süregiden sıkıcı yaşamın bir alternatifi olabileceğini düşündürüyor ve insanlar diledikleri gibi davranmakta serbest olduklarını düşünüyorlar. "Gökdelen, teknolojinin gerçekten 'özgür' bir psikopatolojinin ifadesini mümkün kılma yolunda yaptığı her şeyin bir modeliydi birçok açıdan." (s. 36) Asansörlerin işgal edildiği, insanların birbirine saldırmaya başladığı zaman kolluk kuvvetlerinden medet umuluyor ama kimsenin geldiği yok, sanki gökdelen kendi kanununu da oluşturmuş gibi. Polis ekipleri rutin kontrolü tamamlayıp geri dönüyor, binanın içinde yaşananlar kimsenin umrunda değil, içeridekiler hariç. Wilder ve Laing arasında polislerle alakalı bir konuşma geçer, Wilder polislerin gelmesinin an meselesi olduğunu söyler ama Laing için üst katlardan atılıp öldürülen birinin soruşturmaya değer pek bir şeyi yoktur, her şey komşular arasında halledilebilir. Belki de bulunmaması gereken katlara çıkan bir adamdır atılan, ait olmadığı bir dünyadan yollanmıştır sadece. İlkelliğe dönüş yaşanır; herkesin bölgesi ayrılır, asansörler ayrılır, başka sınıfın katında bulunanlar saldırıya uğrar. Sözüm ona ortak yaşam alanları herkes içindir, herkes huzur içinde ve birlikte yaşayabilir. Çöp delikleri bu eşitliğin bir simgesi gibidir; herkes çöpünü bu deliklerden atıp aynı noktada biriktirir ama buraya atılan eşyaların delikleri tıkaması mümkündür, lüks tüketim malzemeleri bu delikleri tıkar ve hassas temele oturan eşitlik ortadan kalkar.

Nihayetinde Wilder tepeye çıkmaya karar verir, Royal'in yanına. Royal bu binayı sanki kendini gökyüzüne hapsetmek için tasarlamış gibidir, özel asansörü vardır ve ulaşılması zor bir adamdır ama yeterince uğraşılırsa ve yeterince şey feda edilirse bu mümkün. Snowpiercer'ı hatırlayalım, burada gökdelen varsa orada tren var. Royal'i Ed Harris olarak düşünmekten keyif alıyorum, kendisi The Truman Show'da da harikaydı bence. Filmde Royal'i Jeremy Irons canlandırmış, eh. Neyse, bu Royal şahsımız kendi kişiliğini binada tekrar kurmuştur, kusursuz olarak. Elektronik aksam, havalandırma sistemleri, her şeyiyle muhteşem bir yapı. Bu yapının bozulmasını ilgiyle ve bir parça rahatsızlıkla, bir bilim adamıymış gibi izler. Er geç saldırıya uğrayacağını düşünür ama önlem aldığını söyleyemeyiz, kendini bu binaya hapsederek her ihtimale açık olduğunu gösterir. Ballard'ın sembolik olarak serpiştirdiği olaylardan bir iki tanesini de buraya alayım; alt katlardan Royal'in dairesine girmeyi başarmış bir kedinin ölüsü, Royal'in yapay tabiatının kuşları tarafından didiklenmektedir. Bir de martı ölüsü vardır orada, Royal birkaç adım koşarak kuşu havaya fırlatır. Soru işareti koymuşum buraya, sebebi Royal'in bacağının sakat olmasına rağmen koşması olabilir. Bilemiyorum, kitabı haziranda okumuşum, detayları hatırlamıyorum. Bir de Royal'in alt katlara indiği nadir anlarda boğulma duygusu yaşaması da kayda değer.

Final de kayda değer; Royal ve Wilder'ın sonları günümüz dünyasında karşılığını bulabilir. Önderler ve orta sınıf ezilir, Laing yırtar.

O kadar da modern değiliz, toplumun üzerimize yıktığı modernlikten, ahlak kurallarından sıyrılmak çok kolay. Dışlanırız, hapsediliriz, bir sürü yaptırımla karşılaşırız ama böyle "özgür" bir habitatta neysek oyuz. Cinsellik de önemli bir yer tutar tabii, hiç değinmedim, okuyacaksanız size kalsın. Ballard üzerimize yapıştırılan etiketlerden kurtulduğumuzda aslında kim olduğumuzu anlattığı için nazarımda muhteşem bir yazar, kendi beğenime göre en sevdiğim yazarlar arasında ilk onda yer alır. Alsın, gerçek kimliğimizi düşünmeye devam.

Ek: Şöyle bir bakıyorum da, anlatmadığım çok şey var. Modern toplum dedik, iletişim kanalları, sosyal medya, şu bu. Gökdelende geriye, uygarlıktan çok öncesine doğru bir gerileme vardır. Katlar arasında savaş çıkar, insanlar öldürülürler, aç kalırlar, bir dünya şey. Şuna bakalım: "Wilder onunla konuşmaya çalıştı, ama ağzından homurtular çıktığını fark etti; kırık dişleriyle yaralı dili yüzünden sözcükleri telaffuz edemiyordu." (s. 169) Düşünceyi dil yaratıyorsa eğer, dil yapısı oluşturamamış ve haliyle düşünemeyen insanları, insanoğlunun ilk zamanlarını görüyoruz uygarlığın geldiği son nokta olan gökdelende. Müthiş bir ironi. Bence.

30 Eylül 2017 Cumartesi

Yasunari Kavabata - Kiraz Çiçekleri

Dostu Yukio Mişima gibi intihar ettiği söylenir, acılarla dolu bir hayatı sona erdirmek için dostun izinden gitmek en iyi yoldur. Mudur? Kazara öldüğü söylenir, eh, bu durumda iyi yaşadığından ve güzel yazdığından bahsedilir. 1968 Nobel Edebiyat Ödülü Kavabata'nındır.

Düşünüyorum, Japon harfleriyle yazdığı zaman anlattığı manzaraları, renkleri ve çiçekleri de harflerin çizgilerine iliştiriyor mudur, ipek dokunuşlu sözcüklerin kaynağı bu mudur? Bir festival betimlemesi var, zaten Kyoto'nun festival zamanında geçiyor mevzular, böyle bir cümbüş yok. Renk cümbüşü, kalabalık ve kabalıktan uzak. Yumuşak fırça darbeleri gibi, işte efendime söyleyeyim, sevgilinin yanağını okşar gibi anlatıyor Kavabata. İnce oğlu ince, daha ne diyeyim. Hüseyin Can Erkin'in de başarısı tabii, çeviri çok başarılı. Zaten bir kendisi var, bir de Oğuz Baykara. İkisinin de ellerinden öper, teşekkür ederim.

Bir mevzu var, ondan bahsetmeliyim. Japonların kendilerine has tonlamaları, ünlemleri ve davranışları var, kültürel bir mevzu. Mesela hiç beklemediğiniz bir anda karakterlerden biri diğerine vurabilir, hakaret edebilir. Ne oluyor diyemeden özür dilerken görürüz kendisini, eğer konuşulanlardan bir şey çıkaramamışsak, söz gelişi Japonların onurlarına verdikleri önemi düşünürsek diyalogdaki en ufak bir aşağılama niyetini kaçırmışsak sonrasını anlayabilmemiz pek mümkün değil. Kavabata'nın böyle bir yaklaşımı var.

Arka kapakta Şieko yazıyor ama inanmayın, Çieko'nun hikâyesini okuyacağız. Durum tam tersi de olabilir, bilemedim şimdi. Neyse, bu hanım kızımızın kimono deseni çizen bir babası ve kendi halinde bir annesi var, mutlu mesut yaşıyorlar. Babanın kimono dükkanında birkaç çırak, bir muhasebeci ve ailenin üyeleri çalışıyor, ne güzel. Çieko'nun çocukluk arkadaşı Şin'içi'yle ilişkisinden güzel bir sevda doğacak diye düşünüyoruz, doğmuyor. Oysa Çieko uyuyan bir erkeğin yüzünü ilk defa görmüştü ve ilgiyle izlemişti, buradan bir aşk doğmaz mıydı? Menekşelerin uzaklığını, menekşelerin birbirlerine uzak olup olmadıklarını düşünüp düşünmediklerini merak eden bir kızın aşık olması çok mu anormal olur? "Menekşelerin 'buluşması' ya da 'farkında olması' nasıl bir şeydir acaba?" (s. 7) Bilemiyoruz Çieko'cuğum, seni o hassas ruhundan öpüyoruz ama.

Babanın uyuşturucu alıp çizdiği desenlerin çığır açıcı olduğunu ama kendisine güvenmediği için bu desenleri ortadan kaldırdığını öğreniyoruz, kendisi oldukça üzülmüş bu duruma, yaşlılığı da gelince yaratıcılık damarının kuruduğunu düşünüp kendini bir manastıra atmış, Zen men bir şeylerle uğraşıp yeni bir şey ortaya koymaya çalışmış. Çieko'nu Klee ve Kandinski'nin görülerini babasına götürmesiyle gelenekle modern bir araya gelmiş, baba müthiş bir desen ortaya çıkarmış ve dikmesi için yıllardır tanıdığı bir ustaya götürmüş, ustanın oğlu deseni alıp uyuşuk uyuşuk konuşmuş, meğer sezgileri derin bir gençmiş ve ustanın ruhsal çatışmalarını yakından görüp açık açık söyleyince babadan tokadı yemiş ama hem dinler arasındaki hem de sanatta gelenekle modernin buluşmasındaki ihtilafı çözebilecek kadar iyiymiş. Desenin Çieko için olduğunu anlamış, bu da Çieko'nun yakında evlenecek olduğunun bir göstergesiymiş. Eh, evlat hemen Çieko'ya tutulmuş ama kızımızın kara yazısı başka kimsede yoktur sanırım.

Ailenin kapkara bir sırrı var, Çieko'yu çocukken yürütmüşler. Yürütmüşler bayağı, gerçi dükkanın önüne bırakıldığını söyleyen de var ama... Bu sırla hesaplaşılmış, Çieko olaydan haberdar ama anneyle babanın içleri vicdan azabı yüzünden cayır cayır. Yapacak bir şey yok gerçi, Çieko ikiziyle karşılaşana kadar. Bu ikiz Çieko'nun dünyasına girer yavaş yavaş, uyuşuk oğlanın kendisine aşık olmasıyla gönenir, muhtemelen evlenecektir oğlanla. Çieko'nun ailesi kızı kabul eder tabii, onaylanmış bir ikiz. İkisi de mutluyken, kiraz çiçeklerinin önünde, doğanın tam kalbinde biten bir anlatı. 

Açıkçası Japon bahçeleri, festivalleri, gelenekleri ve meseleleri ilgimi anlatıdan daha çok çekti. Karakterlerin yaşadıkları iyi de o şenlik hali, insanların festivalden festivale gitmesi müthiş. Kiraz çiçekleri gibi bu festivaller de baharı, doğuşu, yaranın kapanışını ve yaşamın sürdüğünü gösteriyor.