
Mami geçmişli gelecekli, çok çeşitli zamanlardan atlayıp zıplamalar yoluyla yaşamının üzerinden şöyle bir geçiyor. İlkokul yıllarında babası cam fabrikasında çalışan Yasin'le geçirdiği günler, aşık olduğu kız ve taşınmaları bir göçebelik duygusu yaratıyor, sanki insanın geçmesi gereken aşamalar Mami için hep yarım kalmış gibi. Ayrılık, sevgi ve benzeri duygular yarım. Babasının çektiği maddi sıkıntılar ve bir türlü temin edemedikleri bir alacağın yerine verilen eve yerleşmeleri, yaşamın sürüklenmelerden ibaret olduğunu anlatıyor. Mami'nin aradığı bir şey var ve onu bulmaya çalışıyor, en başta aile bağlarını gevşetmesi gerek. Annesinin hiç sevmediği komşuları Um Reda'nın yıllar sonra karşısına çıkması bu bağları hatırlattığı için sıkıcı ama anıların ne olursa olsun rahatlatan bir yanı da var. Mami çocukken kavga ettiği elemandan dayak yediği zaman yaralarını saran, poposuna şaplak atan ve çok tatlı olduğunu söylediği halde yine de çocuğu dövemediği için eziklik duygusu yaratan Um Reda'nın Mami'nin babasıyla da bir işler çevirdiğini, en azından adama şöyle bir göz süzdüğünü annenin nefretinden anlıyoruz. Alımlı bir kadın Um Reda, yıllar sonra bile bacakları hala çok güzel. Mami için. Bizim için de öyle, Fahriye Abla'nın güzelliğini hatırlayalım. Um Reda'nın öptüğü yerleri annenin de öpeceğini bilmek Mami'de bir suçluluk yaratıyor, böyle çentikler taşıyan ruhun sonrasını anlayabilmek çok daha kolay.
Münim'le tanışmaları ve giriştikleri işler de güzel. Kız lisesi karşısına açtıkları kafede aşna fişneye dalıyorlar, para da kazanıyorlar ki mekanı açmalarını sağlayan para da yasal yollarla edinilmiş değil. Mahallelinin şikayetleri gecikmiyor ve askerler dükkanı kapatıyor. Bu bir başarısızlık. Diğeri üniversitedir sanırım, Mami iki üç bölüm değiştiriyor ve Arap edebiyatı eğitimi alıyor. "Coğrafya serserilere özgü bir derstir." Bu cümleyi Delifişek'te okur okumaz çarpılmıştım, bir benzerini edebiyat için kullanabilirim. Daha da, kadınlar. Randa ve Yasemin. Yol kenarından alıyorlar, arabanın içinde oynaşıyorlar ve çöp muamelesi yapıyorlar kadınlara. Arada ezan okunuyor, duruyorlar. Mami, telefonla konuştukları zaman ağızlarına bir tane vurmak istiyor. Kadınlar, ağızlarının çöp gibi koktuğunu söylüyorlar. Karşı cinslerin böylesi yırtıcı ilişkilerine ilk kez rastladım ve işlerin ne kadar zorlaşabileceğini düşününce korktum açıkçası. Neyse ki benzeri bir toplumda yaşıyoruz ve hemcinslerimden, hemcinslerimden olduğu kadar karşı cinsten de nefret edebiliyorum. Erkekler kadınları aşağılıyor, kadınlar kadınları aşağılıyor -ki buna yakın bir zamanda şahit oldum ve kanım dondu, bence kadının kadına uyguladığı şiddet karşı cinsin şiddetinden çok daha korkunç çünkü erkek çocukların çarpık bir düşünce yapısına sahip anneler tarafından yetiştirildiklerini veya yetiştirileceklerini görünce insan tam bir umutsuzluğa kapılıyor, kendisi için ve toplum için- ve bundan rahatsızlık duymuyorlar. Bir başkasının canını yakmaktan rahatsızlık duymuyorlar. Size altı cümlelik, dünyanın en kısa distopyasını yazdım.
Mami'nin evli bir kadını ayartıp eve atması ve kuzeni tarafından basılması bir faciaya yol açabilirdi, Mami'nin babası tam o sırada ölmeseydi. Bir şeyler değişir mi? Okur düşünsün: "Üzerine nedensiz bir dinginlik çöktü. Sigarayı bırakmaya ve namaza başlamaya karar verdin. Ama bir türlü, o güzel hemşirenin görüntüsünü aklından atamıyordun." (s. 92)
Dürüst ve trajikomik. El-Azab sıkı bir anlatı kurmuş. Bir göz atın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder