31 Aralık 2014 Çarşamba

L. S. Vygotsky - Düşünce ve Dil

Vygotsky'yi başta KPSS gazileri olmak üzere eğitim bilimleriyle ilgilenmiş çoğu kişi bilir. "İdeal gelişim alanı", "içsel konuşma", "yapı iskelesi" gibi kavramlarının özetinin özetini ders kitaplarında bulabilirsiniz. Ben düşünceyle dil arasındaki iletişimi merak ettiğimden, dilin düşünceyi kısıtladığı vs. yolundaki tırto fikirlerimden ötürü kitabı okudum ve Vygotsky'ye saygı duydum, zamanının ötesindeki adamlardan biriymiş. Stalin dönemiyle birlikte eserleri yasaklansa da 1960'lı yıllardan itibaren değeri bilinmiş, araştırmaları psikoloji başta olmak üzere birçok dalda ses getirmiş.

Sorun ve Yaklaşım bölümünde dil ve düşünce konusunda o zamana kadar yapılmış araştırmalar hakkında görüşler yer alıyor. Vygotsky, bu iki mevzu hakkında araştırma yapılırken ayrı ayrı ele alındıklarını, karşılıklı bağımlılığın inceleme konusu yapılmadığını belirtiyor mesela. Önceki araştırmaların başarısız yönlerinin temel iki yaklaşımdan birinin seçilmesi yüzünden ortaya çıktığını belirtiyor; karmaşık psikolojik bütünleri öğelerine ayrıştırmak. Bu bütünlerin parçalanmasıyla ortaya çıkan öğeler, etkileşimden bağımsız oldukları için araştırmayı derin bir çıkmaza sürüklüyor. Suyun atomlarına ayrıldığı zaman ortaya çıkan sonuç buna örnek olarak verilmiş. Hidrojen yanar, oksijen yanmayı sürdürür, öyleyse bu ikisinden nasıl söndürücü bir şey çıkar ortaya, bu. Gestalt işte.

Diğer yolsa birimlere ayrıştırma. Bütünün temel özelliklerini taşıyan bir çözümleme ürünü, Vygotsky'nin araştırmalarının temelini oluşturuyor.

Piaget'nin Çocuğun Dili ve Düşüncesi Hakkındaki Kuramı adlı bölüme psikolojinin Piaget'ye çok şey borçlu olduğunu söyleyerek başlıyor. Piaget, yeni olguları ortaya çıkarıp bunları sınıflandırıyor ve araştırmacılar önünde yeni ufuklar açıyor. Tabii bundan sonra koca bir "ama" gelecek; bu olguların kaynağını göstermek açısından Piaget pek başarılı değil. İçe yöneliklik, mantık ve benmerkezci düşünce, Piaget'nin bütün kuramının temeli olsa da yaş kategorilerine göre bunlardan bazılarının kaybolması söz konusu değil Vygotsky için. Benmerkezci düşüncenin çocuğun mantığını ortaya çıkartan yegane olgu olduğu fikriyse eleştiriye açık. Piaget için benmerkezci konuşma, bireysellikten toplumsallığa geçiş ürünü olsa da Vygotsky için durum tam tersi. Çocuğun konuşmasının daha çok benmerkezci mi, toplumsal mı olduğu konusunda çocuğun yalnızca yaşına bağlı olmadığını, çevre koşullarının da önemli olduğunu belirtiyor. Çocuğun gelişiminde içsel süreçlerin yanında toplumsal mekanizmanın da önemli olduğunun üzerinde duruluyor. Birimlere ayrışan bir bütünün iki parçası.

Stern'in Dilin Gelişmesine İlişkin Kuramı, bir Stern yergisi. Stern, çocukta dilin gelişimini anlıkçılığa bağlar. Beyinde bir ışık yanması gibi. Bunun da türeyişsellikle, genetikle alakalı bir durum olduğunu belirtir ama Vygotsky, bunun bir şeyin neden öyle olduğunu değil, bir şeyin öyle olmasının sebebinin öyle olması dolayısıyla ortaya çıktığını açıkladığını belirtir, kısaca bir kapalı sistem, kısır döngü. Sonuç olarak içsel süreçlere verilen aşırı önem, çevrenin gelişim üzerindeki etkisinin incelenmesini perdelemiştir, Vygotsky'nin dediği bu.

Düşünce ve Konuşmanın Türeyişsel Kökleri  bölümü çok ilginç. Özetleyeceğim; maymunlarla insanlar arasındaki fark, anlıksal işlemlerin niteliğidir. Bir maymuna işaret dilini öğretebilirsiniz, bu yolla bir insan gibi konuşabilir ama aradaki fark, işaret dilinin işlevselliğinin bir yaratıya, farklı bir düşünce şekline dönüşmemesidir. Her şey ezberlenmiş bilgide kalacaktır çünkü insanla maymunun anlığı farklıdır. Bu konuyla ilgili bir belgesel izlemiştim, bir maymunla bir insan işaret diliyle iletişime geçmişlerdi. Muhabbet ediyorlardı adeta ama insanın zihinsel işleyişi farklı olduğu için yeni durumlara yeni sözü olabiliyordu. Maymunda bu mevzu yoktu. Böyle bir şey. Maymunun anlığına en yakın durum, insanın bebekliğinde var. Anlık düşünce şekilleri çok benziyor.

Vygotsky'nin çıkarımları şöyle: Düşünce ve konuşmanın türeyişsel kökleri farklı. Bağımsız bir şekilde gelişiyorlar. Falan

Gerisi KPSS kitaplarında yer alan bilgilerin nefis açılımları. Nesneleri isimlendirmenin, ismin anlam özelliklerinin gelişimi, monologların gelişimi, benmerkezcilikle toplumsalcılığın karşılaştırılması. Süper.

Meseleye kafa yoranlar için şahane bir kitap.

23 Aralık 2014 Salı

Veysel Atayman - Postmodern "Kurtarıcılar"

Bir derleme olsa da kaynaklar biraz silik, Atayman ele aldığı metinlere kendi fikirlerini de karıştırmış ve ortaya bu metin çıkmış. Metinlerin üzerine yorumlamalar yapıldığı için direkt Atayman'ın adını alıyorum.

Kahramanların geçirdiği değişimler üzerine kurulu, bir adet T-2000, Batman ve Neo içeren bu kitapta postmodernizmin yüksek sanatla halkın süper kahramanları arasındaki çizgiyi flulaştırma çabasının yanında The Matrix Trilogy'nin felsefi bir değerlendirmesi mevcut.

"Kurtarıcının Dönüşümü" adlı bölümde II. Dünya Savaşı'nın ardından kahramanların asık yüzlü, asi olmaktan çıkıp daha insani, duygu yoğunluklu karakterlere dönüşmelerinin öyküsü var. Humprey Bogart örneği veriliyor; Bogart'ın Casablanca'yla ortaya çıkan antifaşist, bir ideale sahip karakteri, kara dizilerin ve gangsterlerin dünyasının yavaş yavaş değişeceğini gösteriyor. Bu durum makinelerde daha garip aslında, onlar insanlara karşı üstünlük kuran varlıklar olarak bilinir. Mesela elin kırılmaması için bir robotla el sıkışılmaması gerektiği eski bir Gine-Bissau şakasıdır ama robotlar da değişim geçirir. Körfez Savaşı'nın bir simülasyon olduğu fikri ortaya çıktığında savaşa harcanan kaynaklar yüzünden daha fazla insanın ölmesine -savaşılan ülkenin insanlarının yanında devletten sosyal yardım göremeyen ABD vatandaşlarının ölümleri de var- yol açılmıştı. Aslında her şey televizyondan izlense de gerçekten birileri ölüyordu. Bombalar, tanklar, makineler karşısında insanın üstü geleceği fikri bu havada belirince T-800 bir ölüm makinesi olmaktan çıktı. İlk filmde önünde kimse duramazken ikinci filmde insanlaştırıldı. Duyguları anlama çabasını, gülümsemeye çalışmasını hatırlıyoruz.

Tipe bak memleket değiştir.

Benzer bir şey de Tarzan'la bilinen Johnny Weismüller'in olayı. Jungle Jim olmadan önce ağaçtan ağaca atlayan kaslı adamımız, yaşlanıp yağ bağlayınca güçlü kahraman mitosunun dışında kalır ve farklı bir karaktere bürünür. Zorunlu bir değişimdir bu. T-800'ün değişimi gibi. T-800 Öldürmemek zorundadır, makineye inmiş bir vahiy gibidir bu. İnsan makineyi yaratır, ona bazı kurallara uyması gerektiğini söyler ve hatta yaratılışına işler bunu; üç meşhur yasa gibi. T-800 belki de bu yasayla hareket etmektedir ki filmin sonunda yine insani bir duygu olan fedakarlıkla kendini imha eder. Düşünebilen bir robot çıkmıştır ortaya, insana oldukça yakın bir varlık. Diğer tarafta daha ileri bir teknoloji vardır: T-1000. Atayman'ın film incelemesinde eski-yeni teknolojinin ifade ettiği anlamlar var, burada kesiyorum.

"Batman" bölümünde göstergeler kaosu içinde oyuncak bir kurtarıcının etrafımızdaki gerçek kurtarıcıların yerini alması, göstergelerin göstergeleri içinde -The Lord of the Rings'in çekim aşamalarının belgeselleştirilmesi vs.- çocukluğun fantastik dünyasına dönüp gerçek dünyadan uzaklaşma gibi mevzular var. Superman ve Batman karşılaştırmasıyla bunun farklı şekillerde tezahürleri inceleniyor. Süper adamımız II. Dünya Savaşı'nın arifesinde ortaya çıkarak kötüleri cezalandırmaya başlamıştı. Başka bir gezegenden geliyordu ve yeni dünyasına kolaylıkla uyum sağlayabilmişti, kötülere karşı verdiği savaşta kendisini güçsüz bırakacak tek şey kendi dünyasına ait bir maddeydi. O maddeden ne kadar uzak olursa o kadar iyi. Yakışıklı kardeşimiz bu göstergelerle patlama yaptı ve yeni kahramanlar ortaya çıktı. Yeni bir endüstrinin doğuşunda farklı karakterler için farklı arka planlar oluşturuldu ve bu yapılırken dönemin toplumsal yapısı ele alındı. Bu açıdan büyük değişimleri süper kahramanlarda görmek son derece mümkün.

Yarasamız, abisine göre biraz muallakta kaldı. Karanlık yerlerde yaşıyor, gölgelerden bir anda fırlıyor, adıyla müsemma gotik bir kentte imgesini oradan oraya dolaştırıyor. Bela mı, kurtarıcı mı? Geçmişi ortaya çıkınca sevilebilecek bir karakter haline geliyor ama süper adamımızdan epey bir farklı. Gündüzleri playboy havasında gezip duruyor, son model arabalarıyla fink atıyor. Koca bir malikanede yaşıyor, partiler veriyor falan. Geceleriyse kurtarıcı oluyor, oradan oraya uçup ailesinin intikamını almaya çalışıyor. Clark Abi ise kendi halinde bir gazeteci. Orta direk bir ailede büyüyor ve hayatında bu çizginin dışına pek çıkmıyor. Atayman diyor ki Superman kardeşimiz büyüklerin kahramanıdır. Büyüklerin dünyasıyla çocukluk arasındaki çizgide gidip gelir, bir yabancılaştırma yaratmaz. Nükleer silahların dünyasında salt doğrunun yanındadır. Batman ise çocukluktan kopuşun acılarıyla doludur. Ailenin yok edilişi, hırslarla dolu bir dünyada  kısılıp kalmak, karanlık kent imgesi, hepsi bir araya gelerek büyüklerin acı dolu dünyasında bir göstergeler imparatorluğu oluşturur.

Geri kalanı 1950'li yıllardan itibaren Batman'in geçirdiği değişimler ve filmlerin incelenmesi. Dolu bölümler ama yine üşendim, geçiyorum.

The Matrix Trilogy faslına geldik. Bölümlendirme yapmadan direkt anlatacağım. Öncelikle filmlerin nasıl sınıflandırılacağı sorunu ele alınmış. Birçok farklı sınıflandırma önerisi ele alınarak Matrix'in BK janrın dahil edilebileceği söyleniyor. PKD için BK neydi, BK emekti. Farklı, vurucu, düşündürücü bir fikirdi işte. Görselliğin vs. yanında felsefeye de el atıldığı malum, buradan yaklaşıyoruz olaya. İnceden bir eleştiri de var; filmler yağdırdıkları referanslarla uçsuz bucaksız bir araştırma alanı açıyorlar. Atayman, felsefenin bu şekilde "ayağa düşürülmesini" eleştirse de bunun sorumlusunun filmler değil, aşırı meraklı okurlar olduğunu söyledikten sonra üç filmin çok daha fazlasını ifade ettiğini belirtiyor.

Üçleme, grunge gençliğinin amentüsüdür. İlk aksiyonlu sahneden sonra Mr. Anderson'ı odasında buluruz ya, bahsi geçen gençliğin odasıdır bu. Düşüncenin başladığı yerdir. Cogito ergo sum için bir doğuştur. İzleyici için odanın dışına çıkmanın sonucu farklı bir dünyaya açılmaktır, bu dünyada ileri teknolojinin kötülüğüne karşı yine insancıllığa sığınılacaktır. Arnold Abi'nin filmlerindeki mevzu burada da geçerlidir; Arthur C. Clarke'ın sözünü hatırlarsak insanoğlunun anlayamayacağı bir teknoloji, sihir gibi gelecektir, anlaşılamayacaktır ve insan da anlayamadığı, bilmediği şeyden korktuğu için bilinmeyenin korkusu bir savunma mekanizmasının ortaya çıkmasına yol açacaktır. Bilinen teknoloji, bilinmeyene göre daha üstündür, kabul edilebilirdir. Kontrol isteği, insanın önündeki en büyük engellerden biridir belki. Transcendence da ilgili bir konuyu işliyordu; insanoğlunun iyiliği için atılan bir sonraki teknolojik adım, anlaşılamadığında tehdit unsuru olarak görülecektir ve bertaraf edilecektir. Belli bir doğrultuda/hızda gelişen teknoloji, sıçramalara göre daha kabul edilebilirdir. Alien, 2001: A Space Odyssey, The Truman Show vs. gibi filmlerle birlikte incelenen bu mevzu derinleşmeye çok açık. İleri-geri teknolojinin yaratıları arasındaki farkın ortadan kalkmasıyla birlikte sanal-gerçek ayrımı da ortadan kalkacaktır, eh, düşünce her iki yolla da varlığını sürdürecek demektir. Bölünecektir de; ontolojik problemlerin belirmesiyle düşünce de kendi içinde ayrışacaktır. Bir sen-ben farkı ortaya çıkacak. PKD'nin paranoya ölçüsüne getirip incelediği öteki kavramı, bu durumun sonucudur. I, Robot'ta diğerlerinden farklı bir bilinç seviyesine ulaşmış robot için kendi varlığını sorgulama hali vardır. İnsanlara ne ölçüde benzer, bilinç seviyesi bir robotu ne kadar insanlaştırır, bunlar hep kafa patlatılası. Evet.

Ben bu kadarını alıyorum, gerisi çok daha geniş. BK hayranları, The Matrix Trilogy hastaları için süper bir derleme.

Bunu da alıyorum, bizim şarkı:



Travis bir de. Eski dost.

16 Aralık 2014 Salı

Nikos Kazancakis - Zorba

Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar'dan bir tane de Zorba yazmalı.

"Aleksi Zorba. Çok uzun boylu bir keşişe benzediğim ve başım yamyassı olduğu için kızdırmak istedikleri zaman 'Fırıncı Küreği' diye de çağırırlar. Ne derlerse desinler. Bir zamanlar kavrulmuş kabak çekirdeği sattığımdan ötürü bana 'Çakaçuka' da derlerdi. Sözde nereye gidersem zarar verip tünediğim için bağ kütüklerine dadanan 'Pas Hastalığı' adını takanlar da oldu bana. Başka takma adlarım da var ama, onları da başka zaman anlatırım." (s. 21)

Kazancakis önsözde Zorba'nın coşkun yaşamına dair pek çok olay var, güzel bir taş bulup görülmesi için davet mektubu göndermesi buna güzel bir örnek. Güzelliklerin birlikte yaşanarak paylaşılabileceğine inanan, bu yüzden de yerinde duramayan ve yaşam nerede tam anlamıyla yaşanabilecekse oraya giden bir gezgin, flaneur, sürgün. Zorba bu.

Anlatıcı, Girit'e gitmek üzere bineceği gemiyi beklerken İlahi Komedya'ya dalmıştır. Günahlar, cehennemler, erdem arayışları arasında başını kaldırdığı zaman belki de asıl aradığı şeyi bulacaktır. Dışarıda fırtına vardır, o fırtınanın içinde camın ardından birinin kendisine baktığını görür.





Meraklı bakışlar adam/insan aramaktadır. Bulur da, "Patron" diyeceği anlatıcıyı gözüne kestirir ve yanaşır. Patrona kendisini almasını söyler. Elinden birçok iş gelmektedir; yemek yapar, madencilikten anlar, kadınlardan anlar, savaştan anlar, kitapların arasına gömülmüş insanları silkeler, gözden kaçan güzellikleri ortaya çıkarıp sunar, canı istediğinde santur çalar. Sadece canı istediğinde. Sırtındaki santuru belki de daha kitabi duygular içindir; kelimelerle anlatamayacağı şeyleri müzikle anlatmaya çalışır. Dans bir de. Çok mutluyken oynar. Başkaları için büyük yıkım anlamına gelen olayların ardından bile oynar, görkemli bir yenilgiyi hak ettiği şekilde karşılayamamaktan korkar.

Anlatıcı, dedesinden kalan maden ocağı için Girit'e gitmektedir. Tatil için, belki kafa dinlemek için. İş ilgilendiği bir şey değil. Düşünce adamı aslında; Buda'nın hayatını inceleyen, Budizm üzerine kafa yoran bir adam. Çok okur, yanında getirdiği sandıkların için kitaplarla doludur. Çok okuduğu için yaşama dair bazı şeylerden geri kalmıştır, kadınlardan mesela. Gizeme okuyarak ulaşmaya çalışır, oysa Buda'nın evden ayrılışı, bir kahraman olarak tek başına çıktığı yolculuk ona bir şekilde yol göstermeliydi, değil mi? Değil, Zorba karşısına çıkana kadar sayfalarda hayatın şifrelerini aramıştır. Zorba'yla birlikte Buda'yı daha farklı düşünmeye başlar, hatta ikisi arasında bağlantılar kurar. Zorba'ya bağlanması bu yüzden. Gemideyken okuduğu kitaptan bir alıntı: "BUDA: Benim ne öküzlerim, ineklerim var; çayırlarım da yok. Hiçbir şeyim yok. Hiçbir şeyden korkmam; sen de istediğin kadar yağ, gökyüzü!" (s. 28) Zorba'da kitaplarda bulamadığını bulur, yaşamın ta kendisi. Arayıştaki iki kahraman birbirini bulur, birbirlerini tamamlarlar. Düalistik bir şey. Zorba'nın dediği gibi, bir işe başlarken tanrı yanda olacaksa şeytan da olmalı. Her şey böyle sürüp gider.

Yolculukta, madenin açılma işlemleri sırasında kaldıkları kasabada birbirlerini iyice tanırlar. Zorba'nın yaptığı yemekler yenirken kitaplara, kadınlara, şaraplara dair konuşulur. Belki şaraplara dair değil ama burada bir metni yeniden yaratıyoruz, olsun o kadar. Neyse, Savaş hakkında söylenenler, söylenemeyenler Zorba'nın yüzünden okunurken bir sıkıntının kucağına düşmeyenler bizden değildir. Zorba da savaşmış, Türklere, Arnavutlara karşı. Boş bir şey olduğunu söylüyor, başka bir şey demiyor. "(...) 'Dünyaya özgürlüğün gelmesi için bu kadar cinayetler ve alçaklıklar mı gerekli yani? Çünkü oturup sana işlediğimiz cinayetlerde yaptığımız alçaklıkları saysam tüylerin ürperir. Fakat sonuç ne oldu? Özgürlük! Tanrı yıldırımını atıp bizi yakacağına özgürlüğü veriyor? Hiçbir şey anlamıyorum!..'" (s. 31)

Maden kazası, kasabadaki kadın-erkek ilişkileri, Zorba'nın bir kadını korumak uğruna bütün köyü karşısına alıp bıçak kavgasına girmesi, bir kadını geri çevirmenin işlenecek en büyük olması, Dul Meryem'in yolunu benimseyip tanrıyı anlama çabası, Zorba'nın ölü evladı, uzun bir yol. Anlatıcı kadınlara yaklaşımını değiştirecek. O da değil, hayatı değişecek. Zorba'ysa yoluna devam edecek. Birbirlerini son kez gördüklerini bilerek ayrılacaklar. Mektuplar, telgraflar, sonra bu dostluğun arasına ölüm girecek. Hani dibine kadar yaşamış bir adam hayattan ne kadar kopabilecekse.

Final sahnesiyle bitiriyorum, yazacaklarımın yarısını bile yazmadım ama her şeyi hatırlamak için bu kadarı yeterli. Ya, finalden önce bir tane şarkı yazdım, onu vereyim.



İşte şimdi bitti:

Philip K. Dick - Toplu Öyküler 2 / Kader Ajanları

Dick'in öyküleriyle Terra'ya, Proxima Centauri'ye, düzeni bozmaya, yeni düzen kurmaya, yabancılaşmaya, Soğuk Savaş'ın ötekileştirici etkisine, insanın kimlik karmaşasına muazzam bir yolculuk.

Norman Spinrad'a göre 1950'lerin başlarında yazılan öyküler belli bir tema etrafında döndüğü için okurda tekrar tekrar aynı şeyi okuyormuş hissi yaratıyor. PKD'nin BK dergileri için kısa bir sürede yazdığı bu öykülerin birbiriyle olan minik bağlantıları, distopik dünyalarda geçen yıkım hikâyeleri belli bir döngü oluştursa da PKD'nin okura verdiği anahtar fikirlerin farklılığı bu açıdan tekrara düşülmesini engelliyor. Bu ilk dönem öykülerinde bir olgunluk, düşünen bir adamın paranoyayla paralel giden fikirleri var. İlk kitabın girişini hatırlarsak diğer ihtimalleri düşündürüyor PKD; başka türlü bir dünyayı anlamlandırma çabası, olasılıkların arasında okurun kafa yoran bir adam olarak yalnızlığı, çok keyifli lan.

Okuyalı bir ayı geçti, hatırlayamadığım yerleri sıkabilirim.

Kurabiye Hanım: Fantastik bir hikâye. Küçük bir çocuk, kurabiyeleriyle aklını çelen yaşlı bir kadının yanına gidiyor ve ailesi bu durumdan rahatsız. Kadın, çocuğun enerjisini emiyor, gençleşiyor ve çocuğu yavaş yavaş eritiyor. Son gidişinden sonra çocuk eve dönüyor ama 80 yaşında bir insan gibi. Eve ulaşamıyor da zaten, kapıyı çaldıktan sonra rüzgara karışıyor. Annesi kapıyı açıp bakıyor ki kimse yok. Of, biraz korkutucu.

Kapının Arkasında: Bu da ilk hikâye gibi. Eski bir guguklu saat ve bir adamın mücadelesi. Adam, kuşta bir terslik olduğunu fark ediyor ve eşiyle arası bozuluyor galiba, saat takıntısı yüzünden. Bir gün saatle uğraştığı sırada -kuşa saydırıyor falan- kuş fırlayıp bunu hacamat ediyor. Ölüm nedeni anlaşılamıyor bir türlü. Böyle bir şey.

İkinci Tür: Heh, PKD işi bu. Tipik post-apokaliptik zamanlarından birinde yüzey yaşanmaz hale gelmiş, insanlar yer altında hayatını sürdürüyor. Ruslar ABD'yi basınca bir süre kazanacaklarını düşünmüşler ama ABD "pençe"diye bir alet geliştirmiş; her yere girip çıkabilen bir alet. Minik bıçaklarıyla kese kese ilerliyor falan, bir sığınağa girdiğinde katliam var demektir. Bu alet sayesinde Ruslar cortlatılıyor ve ABD savaşı kazanacak gibi oluyor. Neyse, bir Rus askeri ABD topraklarına girip karargaha doğru ilerlerken pençeler tarafından öldürülüyor. Mevzu ABD askerlerini alarma geçiriyor, Rus askerinin ölüm yolculuğunu anlamaya çalışıyorlar. Rus'u incelediklerinde mesajı buluyorlar; barış için bir mesaj. Rütbeli bir asker olan Hendricks -rütbesini unuttum ve bakmaya üşendim dsf- mevzuyu anlamak için Rus karargahına doğru yola çıkar ve yıkık bir şehirden geçerken küçük bir çocuğa rastlar. Çocuk, radyasyondan vs. zerrece etkilenmemiştir, ayıcığıyla birlikte kurtarılmayı beklemektedir. Hendricks çocuğu yanına alır, gideceği mekana yaklaşır. Birden ateş açılır, çocuk parçalara ayrılır. Metal ve elektronik aksam. Pençeler başka bir tür ortaya çıkarmıştır; insan replikası.

Karargahta üç Rus asker vardır, mevzuyu anlatırlar. Bu replikalar sığınaklara, karargahlara girdikçe Ruslar yok edilmiştir. Mevzuya çok geç uyanmışlar, geride pek kimse kalmamış. Sonrası tamamen kim dost, kim düşman olayı. İki düşman yakınlaşır, ABD'ye savaşı kazandıracak olan pençeler düşmandır bu kez. Rus askerlerden birinin replikalar hakkındaki yorumu: "'Kusursuz sosyalizm' dedi Tasso, 'Komünist devletin ideali. Her yurttaşın birbirinin yerine koyulabilmesi.'" (s. 65) İdeolojilerin sorgulanması gerekir, dünya durmadan değişiyor.

Bu üç asker ve Hendricks arasındaki paranoya birbirlerini öldürmeye kadar gidecek, sonra Hendricks sağ kalan son Rus askere güvenip onun Ay üssüne gitmesini sağlayan kodları verecek. Beklenen son; bir diğer türe güvenmiş olacak. Truva Atı, insanoğlunun son kalesine doğru yola çıkmış olacak.

Geri kalan hikâyeler de pek hoş. Hatırlayabilseydim yazacaktım dsf. Bunu yazmaya başlayalı bir buçuk ay oldu, her şey silindi gitti. Çok güzel ama, alın bence.

Bu bizim yeni kayıtlardan, güzel oldu.

Yelkovan

https://www.facebook.com/sahtegi
https://soundcloud.com/sahtegi

26 Ekim 2014 Pazar

John Fante - Gençliğin Şarabı

Sabahlara kadar Fante okuyabilirim.

Piyasada pek bulunmuyor, sahaflarda ve internette pahalı, denk getirebildiğim sürece bıkmadan okuyacağım. Fante'nin anlatıları olduğu gibi yaşamın içinden. Saçmalık yok, süsleme yok, neyse o. Çocukluğundan gençliğine iz bırakmış birçok olay ve kişi var,

Ailede Bir Hırsız: Annenin gçençlik fotoğrafı, Jimmy için ailenin geçmişine açılan bir kapıdır. Çocuk sınırlarını denemek ister, fotoğrafı sandığın dibinden çıkarır ve babasına gösterir. Baba sallamaz. Anneye gösterince tanışma hikâyelerini öğrenir. Anne rahibe olmak ister, talipleri olmasına rağmen hiçbirine yüz vermez. Duvar ustası ayyaş genç ortaya çıkana kadar. Babanın umursamadığı hikâye, annenin sözlerinin yardımıyla çocuğun gözünde canlanır: Genç, güzel bir kadın ve berduş kılıklı, alkolik bir duvar ustası. Anneyi ikna edebilmiştir, gözlerden akan acı yaşlar belki kaybolan bir geçmişe ait, belki pişmanlıklara.

Karda Bir Duvarcı: Karda duvar örmeyi denediniz mi? Örülmez. Örülemediği için babanın evdeki can sıkıntısı başlı başına bir sorun, geçim sıkıntısının yanında bayağı büyük bir sorun. Yoksulluğa alışabilir insan fakat babaya alışamıyorlar. Can sıkıntısından anneye, çocuklara sarıyor adam. Kendisi de çocuk gibi bir şey zaten. İtalyan ailelerinde aile babası, eşinin yanında birazcık çocuk kalıyor.

Süper Topçu: İlkokula giden bir çocuğun rahibelerle, futbolla ve tekrar sınırlarını tanımaya çalışmasıyla ilgili bir hikâye. Oğlum bu rahibelerin pedagoji diye bir şeyden haberleri yok ha.

Dino Rossi'ye Bir Eş: Dino Rossi zamanında anneye talipmiş, derinden derine bir sevgiyi sürdürdüğü belli oluyor. Aile dostu haline gelmiş, belli zamanlarda yemeğe çağırıyorlar. Baba her seferinde anneyi kaptığını söyleyip eğleniyor, Dino'ya karşı bir üstünlük olarak görüyor bunu ama Dino'nun umrunda değil; hiç evlenmemiş ve kendi dükkanında yaşayıp gidiyor. Mülayim bir adam. Neyse, bir eş bulmaya çalışıyorlar Dino için, baba buluyor da. Lakin kadın deli gibi bir şey, anne kadını hiç sevmiyor. Sevmemesinin bir diğer sebebi de babanın Dino'yu iptal edip kadınla ilgilenmesi. Aile faciasıyla sonuçlanabilecek bir durum, aile yapılarının izin verdiğince çözümleniyor.

Cehenneme Giden Yol: Rahibe, çocuklara Taş Olan Çocuk'un hikâyesini anlatır ve onlardan günah çıkarırken dahi doğruluktan ayrılmamalarını ister. Görünürde bu. İşin arka planında ödü kopmuş çocuklar var, din eğitiminin bu şekilde verilmesi evrensel bir kanunla belirlenmiş falan herhalde. Korkunç.

Bunların dışında İtalyan kökenli olmakla, futbol oynamak, kazanmak ve kaybetmekle ilgili hikâyeler var. Bir çocuğun hayatı tanıması, küçük bir muhitte. Çok hoş!

Üşenip bitirecektim ama iki şey gördüm, demesem olmaz. Birinde Bandini'yi hatırlayalım, başına nahoş bir şey geldiğinde mektup yazar, "Sayın Bay X, şunu şöyle yapın yoksa kafanızı kıracağım," tarzı şeyler derdi. Fante'nin çocukluğundan geliyormuş bu stili, aynı şeyi yapıyor çocukken de. Bir diğer mevzu da savaş, milliyet gibi kavramların futbolla öğrenilmesi. II. Dünya Savaşı sırasında mahallenin çocukları futbol oynarken siyasi gelişmelerle birlikte takım dağılmaya başlıyor, çocuklar ayrı milletlerden olduğu için babalarıyla anneleri koparıyor çocukları birbirinden. Biri Japon, biri Polonyalı, biri Alman. Falan. Ne olursa olsun tekrar bir araya geliyorlar ve çok önemli bir maçı pestilleri çıkması pahasına kazanıyorlar.

Bulursanız almalısınız, Fante'nin dünyası çok güzel!

25 Ekim 2014 Cumartesi

Italo Svevo - İyi Yürekli Yaşlı Adamla Güzel Kızın Öyküsü

Savaşın civcivli zamanlarında, enflasyonun parayı pul ettiği vakitlerde, "yumruk kadar, simsiyah bir tayın" için olmadık işler yapan insanlar açısından ahlakın ikinci plana atıldığı günlerde yaşlı adam ofisinde rahattır. Altmışlarında bir adam. İşi iyi, konformizmin boyunduruğu altında, daha sessiz savaşamayan adamlara tepkili. Neyse ki birbirlerini öldürüyorlar, sessizlik pek uzakta değil.

Genç kız ile annesi bir gün ofise gelir, genç kız için iş bulunacaktır. Anne, kızın her gün yıkandığını belirtir. Adam için jeton sonradan düşer, bir zarftır bu aslında. Anlatıcıya göre bu fırsatları görmezse insan, yaşlanmış demektir.

Bir başka gün adam, tramvayda vatman olarak iş bulduğu kıza rastlar. Bir gönül macerası başlamak üzeredir. Adam, karısı öldüğünden beri ilk kez bir maceraya atılacağını ve gençleştiğini düşünür. Bir de para girer işin içine, "satın alınabilecek bir genç kız" vardır karşısında. Savaş koşullarında para konuşur, adam kız üstünde hak iddia edebilmek için parayı kullanacaktır. Adam sırf tecrübelerini ve bilgisini ortaya koyabilmek için kızla muhabbeti uzatır. "Yaşlı adamlar genellikle ve kesin bir yargıyla birçok şeye hakları olduğunu düşünür. Öğrenecek şeyleri kalmadığını varsayıp içgüdüleri ne istiyorsa öyle yaşayabileceklerine inanırlar." (s. 18) Kendi fikirlerinin, geçen yılların katılığı içinde yaşar adam; yeni hiçbir şeye tahammülü yoktur. Düşünmez, kendini hep aynı çerçevede değerlendirir. Evi, işi, hayatı, kendisine ait ne varsa kralıdır. Savaşla, dışarıyla pek ilgilenmez. Kız bir yeniliktir, bu yüzden bocalamaya daha en baştan başlar. Kıza karşı nasıl davranması gerektiğini düşündüğü zaman geçmişini hatırlar, karısıyla evlendiği kırk yıl öncesi onun için şimdiye dahildir, sonuçta kızı eve çağırır.

Kızla sevişir, parasını esirgemez, güzel zaman geçirir. Ne ki yaşlıdır, bir gün koluna ağır bir sancı saplanır ve doktorunun telkiniyle kızla görüşmemeye başlar. Bir gün kızı yanında genç bir adamla görür ve benmerkezci düşünce yapısı onu başka bir ikileme düşürür: Genç erkeklerle dolaşması kızın kendi kararı mı, yoksa yaşlılığın iticiliğiyle beraber kızın yanında pek olamamasının sonucu mu? Kıza para göndermeye devam eder, vicdanını biraz olsun rahatlatır bu. Hâlâ kızın hayatındadır, ona ilişkiler, hayat konusunda yol gösterebilir. Kendine biçtiği bu görevle birlikte -bir nevi- kendi etikasını yazmaya başlar, kız için. Babacan bir ilgi duymaya başladığı kız, yaşlı adamın tecrübelerinden faydalanıp hayatını doğruluk -ya da adamın fikirleri- içinde yaşayacaktır.

Adam kendini öylesi kaptırır ki sağlığı tekrar bozulur, doktorunun endişeleri doruğa çıkar. Hayatının tek amacı zaten kendi hayatıdır; düşüncelerle yaşayan bir insanın eserini ilerletme çabaları bir noktaya kadar gelip tıkanır. Herhangi bir çıkış yolu bulamamaktadır adam, fikirleri bir çıkmaz sokaktır. Ne zaman ki yazdıklarını rulo haline getirip toparlayınca üzerine "Hiçbir şey" yazar, o zaman ölür. Gerçekten de hiçbir şeydir, ölümüyle birlikte anlaşılır.

Vicdan, toplum, aşk, gençlik ve yaşlılık üzerine derin, sorgulayan bir metin. Benim Hüzünlü Orospularım ile eş zamanlı okunması ilginç olur. Evet.

22 Ekim 2014 Çarşamba

Wilhelm Reich - Dinle Küçük Adam

Her adamın içinde küçük ve büyük bir adam var. Öze yapılan yolculuklarda büyük olanını bulmak zor değil. Bulan da kötü olmayı göze alamıyor, sorun diğer tarafta. Yolculuğa hiç çıkmayan, kendini anlayamayan, yığınlarla hareket eden, yığının bir parçası olan o adam; güdüklüğüyle kalmış bir adam/kadın. Adeta kahveden Hilmi Dayı. Halden anlamayan öğretmen. Bencil, üstüne gidilirse vahşileşen, kolaylıkla yıkılan. Her yerde.

Öndeyişten: "Canlı varlık, toplumsal ve insansal ilişkilerinde iyi yürekli, saf, bu yüzden de var olan koşullarda tehlike içindedir. Başkalarını da kendisi gibi bilir. Diğer kişinin de canlı olmanın yasaları uyarınca verici, iyi yürekli ve yardımsever olduğunu varsayar. Sıradan insana olduğu gibi sağlıklı çocuğa da özgü bu doğal tavır, 'ruhsal veba' olduğu sürece rasyonel bir yaşam kurma karşısındaki en büyük tehlikeyi oluşturur. Zira vebalı hasta, diğer kişilerin de kendisi gibi düşünüp davrandığını sanır. İyi yürekli olan, bütün insanların da iyi yürekli olduğunu ve iyi yürekli davrandığını sanır. Vebalı da bütün insanların yalan söylediğini, aldatıp dolandırdığını ve iktidar hırsı içinde olduğunu sanır. Bu yüzden canlı varlığın avantajsız ve tehlikede kaldığı açıktır. Vebalının olduğu yerde sömürüldükten sonra kendisiyle alay edilir ya da ihanete uğrar; ve güven gösterdiği yerde aldatılır." (s. 11)

Çeviride problem var ama denmek istenen şey anlaşılabilir. "İncelikler yüzünden" mevzusu. Delilerin arasında sağlıklı insanların deli olduğu fikrinin egemen olması. Daha bir sürü şey denebilir, küçük adamların bir zamanlar büyük olduğundan bahsedilebilir. Küçüklüğü seçmek daha kolay ve zahmetsiz olduğu için sonradan bu hale gelmiş olabilirler. The Walking Dead mesela, yamyam tayfa en başta kurtulanlara sığınak sağlıyordu, kötülükle karşılaşınca onlar da kötü oldu ve yakaladıklarını yemeye başladılar. Neyse, mevzu biraz bu tayfayla alakalı olsa da asıl küçük adam, içindeki büyüğü bastırdıkça bastıran adam. Öyle.

Reich'in lafa kibarca girip ilerleyen bölümlerde kaptırıp gitmesi kahkaha attırdı. Önce her şeye rağmen küçük adamın yanında olduğunu, aşağılamaktan çok doğru yolu göstermek istediğini söylüyor, başına gelen bazı olayları anlattıkça şirazesi kayıp hakaret boyutuna vardırıyor mevzuyu. Gerçi kaydırılmayacak gibi değil, neler neler.

Önce küçük adamı tanımlıyor Reich. Küçük adam için Hilmi diyelim. Hilmi aynaya bakmaktan, eleştiriden korkuyor. Kendine güveni eksik, bu yüzden kolay fikirleri anlamakta zorlanırken aklının ermediği dayatılmış fikirler söz konusu olunca yayaya şaşaşa! Kabullenme ani, düşünce yok. Kendine de hakaret bu, aslında içindeki büyük adamı ortaya çıkarmak çok basit ama kendinden önce bunu başaranlar olduğu için onların peşinden gidiyor. Büyük adam dediğim elbet Hilmi için, asıl büyük adamlar erdemli olmak için, bilim için uğraşan insanlar, hiçbir beklenti içinde olmadan. Oysa Hilmi yine Hilmi, kim en çok bağırırsa onun peşinden. Nazım Hikmet diyor ya, "Akrep gibisin kardeşim!" diye, işte bence Hilmi için yazılmış bir şiir o.

Milli büyüklük, devletin çıkarları, bu yüzden Bruno, İsa, Karl Marx'ın ödediği bedel ortaya çıkıyor ve ödenen bedel için Hilmi memnun yahut ödenmemesi için hiçbir şey yapmıyor. Kendine uyduğunca, bir ölçüde alacağını alıyor ve hiçbir şey vermiyor. Bencil, konformist. Sürekli bir tehlike altında olduğu hissi yüzünden garantici, önce kendini garantiye alacak. "Hayatta mutluluk dileniyorsun ama güvence senin için daha önemli, bunun bedeli baş eğmek, hatta bütün yaşamın olsa bile." (s. 33) Olur da bir yenilik çıkar ortaya, bir düşünce, bir buluş, Hilmi'nin anlayamayacağı bir şey, o zaman en önde Hilmi'yi görürsünüz. "Öldürün! Yakın! Kırın!"

"Senin yakınında iyi düşünmenin olanağı yok küçük adam." (s. 30)

Hilmi sporcuları bilir, boksörleri bilir ama kendi aramadığı halde hakkını arayanları bilmez. Dos Passos'u bilmez, Heinrich Mann'ı bilmez. Gazetede her okuduğuna inanır. Yularını çekene gider. Sevemez, içten bir sevgi koyamaz ortaya, korkar, eğer bir parça varsa içinde, gıdım gıdım verir. Şudur yani: "Şu senin vatanseverlere bir bak: Yürümüyorlar; marş marş gidiyorlar. Düşmandan nefret etmiyorlar; her on yılda bir değiştirdikleri can düşmanları var; can düşmanını dost, can dost ve can dostunu tekrar can düşmanı yapıyorlar. Şarkı söylemiyorlar; marş böğürüyorlar. Kız arkadaşlarına sevgiyle sarılıyorlar; onlarla cinsel ilişkiye geçiyorlar ve öyle ve böyle birçok 'numara'yı bir gecede beceriyorlar." (s. 52)

II. Dünya Savaşı, proletarya, bilim, kapitalizm, Hilmi'nin varlığıyla şekillendirdiği bu mevzular çeşitli bölümlerde değerlendirilmiş. Ben bir bölüm daha almak istiyorum, kişisel bir şey. Kadınlar da var kitapta, küçük kadınlar. O da Ayşe olsun mesela. Direkten döndüm ben, evleniyordum bir ara. Olmadı, çoğu şeyi söylemedim, kendime yakıştıramadım söylemeyi. Reich öyle bir söylemiş ki keyif sigarası yaktım, muazzam: "Kendi yaşam mutluluğunun büyük hırsızı olsaydın sana saygı duyabilirdim. Sen ama küçük, alçak bir hırsızsın. Zeki ve hünerlisin ama ruhun kabız ve bir şey yaratmaya gücün yok. Bu yüzden bir kemik çalıp bunu kemirmek için bir köşeye çekiliyorsun. Bunu sana bir defasında Freud da söyledi. Gönüllü vericinin, severek bağışlayanın etrafını dolanıp onu somuruyorsun. Sen emicisin, sucker'sın ve ahlaksızca ona (hakkında hüküm verdiğin kişiye) 'sucker', emici diyorsun. Onun bilgisini, mutluluğunu, büyüklüğünü doya doya içiyorsun ama zıkkımlandığını sindiremiyorsun. Hemen yine sıçıp çıkarıyorsun ve iğrenç kokuyor bu. Ya da hırsızlıktan sonra namusunu koruyasın diye bağışçına çirkef atıyorsun ve ona deli diyorsun, ya da bir şarlatan ya da bir çocuk diyorsun..." (s. 92)

Oh be.

Evet, son derece gece yatmadan tekrar okumalık bir metin. Hilmilik, Ayşelik pırtladıysa bir yerinizden, okuyup kurtulmaya çabalayabilirsiniz. Lütfen çabalayın. Ömür törpüsü olmak, yaşam enerjisi soğurmak hoş bir şey değil. Şununla başlayabilirsiniz:

20 Ekim 2014 Pazartesi

Philip K. Dick - Toplu Öyküler 1 / Bay Uzay Gemisi

Büyülü Fener'den PKD'nin hikâye külliyatı. Beş cilt halinde hazırlanmış, ilk iki cildi çıktı. Çıkar çıkmaz aldım. Küçük dizgi hataları, bir iki yazım hatası dışında bir sıkıntısı yok. Çekinmiştim başta, PKD basan diğer yayınevinin facialarından sonra yeni bir vakayla karşılaşmak istemedim ama yayın yönetmeni Mustafa Küpüşoğlu'ymuş, bir güven geldi oradan. Çevirmen Berna Kılınçer'i de azıcık araştırdım ve şüphem kalmadı, aldım. Çok başarılı, internette 20 TL civarına alabilirsiniz. Tekrar basılmazsa pişman olmayın.

Önsözde Dick'in BK'nin ne olup olmadığıyla ilgili görüşleri var, bu görüşler hikâyeler için bir perspektif oluşturabilir, daha da ötesinde türe burun kıvıranlar için ağza vurmalık terlik vazifesi görebilir. BK iyidir, iyi bir şiir kadar iyidir, bazen daha da iyidir. Dick ne güzel anlatıyor mevzuyu aslında: "Biz bilimkurgu okur yazarları (şu anda bir yazar olarak değil okur olarak konuşuyorum) bilimkurgu okuyoruz, çünkü okuduğumuz bir şeyin, içinde yeni bir fikir olan bir şeyin zihnimizde harekete geçirdiği zincirleme tepkiyi seviyoruz." (s. 8) Neyse, Dick der ki her uzay macerası BK değildir, ileri teknolojinin yer aldığı her metin BK değildir, bir metnin BK sayılabilmesi için temel malzeme olan ayırt edici yeni bir fikir lazımdır. Ayırt edici ve tutarlı bir fikir. Olmuş veya olabilecek olaylara karşı insanın konumu bellidir; bir yabancı. Geçmiş hatırlanamayacak, bilinemeyecek kadar geride, gelecek yok veya öngörülemez, öyleyse toplumu bu bilinmeyene itmek gerekir. "Bilimkurgunun özü budur, toplum içindeki kavramsal bir yerinden oynatma. Böylece yazarın zihninde yeni bir toplum üretilir, kağıda aktarılır ve kağıttan da okurun zihninde sarsıccı bir şok oluşturur, tanıyamamanın şokunu. Okur okuduğunun gerçek dünyası olmadığını bilir." (s. 7)

İstikrar: Robert Benton, insanların birbirini yok etmeyi bırakması için onaylanmış İstikrar'ın sürmesini engeller, zaman yolculuğu ve lanetli şehir küresini bulup hiçbir şey bilmemesine rağmen. Kendi tercihi olmamasına rağmen küreyi bulur, yolculuk yapar falan, sonra tanrının küreye hapsettiği, efsanelerdeki şehri serbest bırakır. Kendine geldiğinde makinelerin dünyasındadır, tanıdık simalarla birlikte bir distopyadan başka bir distopyaya uyanır.

Roog: Hikâye için Dick'in notu: "Yirmi yedi yıllık profesyonel yazma yaşamımın temeli, ilkel biçimiyle işte burada: Bir başka insanın, bir başka varlığın zihnine girme ve onun gözünden ya da gözlerinden görme çabası, bu kişi geri kalanımızdan ne kadar farklı olursa o kadar iyidir." (s. 628) Roog, Dick'in sattığı, yazarlıkla geçinilebileceği hayallerini kurduran ilk hikâye olması açısından önemli. Bir de o dönemdeki editörlerin BK'ye bakış açısını hikâye üzerinden anlatıyor Dick, dünya daha kendisine hazır değilmiş o zamanlar, bunu anlıyoruz.

Roog bir varlık, Borris bir köpek ve insanlar kör, her zamanki gibi. Borris, varlıkları evden uzak tutmaya çalışıyor ama pek kalabalıklar, başarılı olduğu söylenemez. Onlara karşı pek büyük ve kuvvetli olmasına rağmen kalabalığa karşı siniyor, ortadan kaldırılması uzak bir zamanda gerçekleşmeyecek ama onların isimlendirmesiyle "Bekçi" olarak görevini yapmaya devam edecek.

Küçük Hareket: Nightmares & Dreamscapes bölümü müydü o, hani oyuncak askerlerin bir adama savaş açtıkları? Burada bir benzeri var, fikrin orijinali bu olabilir.

Bir oyuncak fabrikasında üretilen oyuncak askerler, çocukların yardımıyla farklı evlere dağılırlar. Bu son denemedir, her şey ele geçirilecektir artık. Askerlerden biri, evin çocuğuyla konuşur ve fabrikaya gidip bir paket almasını söyler. Pakette tanklar, helikopterler falan vardır. Aslında ikinci aşamadır bu, çocukla sıkı bir bağ kurduktan sonra bu işe girmesi gerekirken diğer evlerdeki askerlerin teker teker yok edildiğini öğrenir ve zaman kaybetmeden planı devreye sokar. Bilmediği bir şey: Evdeki diğer oyuncakların -ayıların, kedilerin vs.- başka bir örgütün, insanoğlunu koruyan bir örgütün elemanı olması.

Ötedeki Vub: Düşünebilen bir canlı, insan değil. İnsanın kendinden uzaklaşması, belki de düşünebilen bir yaşam formuyla karşı karşıya gelmesiyle kendine yaklaşması, ne olursa olsun kendine benzemeyene duyulan bir şiddet var ortada.

Bir gezegende düşünebilen bir canlı vardır, miskin bir hayvan. Gezegene inenlerden biri bu hayvanı satın alır, gemide barındırır. Bu hayvan düşünmekle kalmaz, insanoğluyla kendi ırkı arasında Odysseus vb. ortak mitik öğeleri de inceler, sahibi olan tayfayla birlikte. Ne ki geminin komutanı, hayvanı kesip yemeye niyetlidir, zira o bir hayvandır, düşünüp konuşabilmesi önemli değildir. Vub son tartışmada, kendisine silah doğrultulduğunda şöyle der: "'Gözüme bakarak yapabilir misin? Bunu yapabilir misin?'" (s. 61) Derin mevzu. Ötekileştirilenlere uygulanan şiddet yüzyıllardır devam ediyor ve gelecekte de edecek gibi gözüküyor, gözünün içine baka baka öldürülen insanların olduğu bir dünyada bunun pek bir önemi yok sanırım. Yine de nefis bir şekilde bitiyor hikâye, vub yendikten sonra: "'Kaldığımız yerden devam edersek' dedi Kaptan. 'Bana kalırsa Odysseus...'" (s. 62) Belki böylesi somut olmayacak ama bir şekilde kırdığımız, üzdüğümüz insanlar bizimle birlikte yaşamaya devam edecek.

Silah: Kendi mekanlarından pek uzaklara giden bir gemi, yaşam belirtisinin görülmediği bir gezegene yaklaşır, o sırada bir atom bombasıyla vurulur ve gezegene acil iniş yapar. Bombanın nereden geldiği tespit edilemez, gezegende bir keşif turuna çıkılır ve silah bulunur, tabii silahın koruduğu hazineyle birlikte. İnsanoğlunun mirası dev bir depoya tıkılmıştır; onca sanat eseri, kitaplar falan. Silahı etkisi hale getirip oradan ayrılırlar, bir zaman sonra tekrar dönmek üzere. O sırada gezegenin bir yerinde kırmızı ışıklar yanar, başka bir depodan yedek parçalar çıkar ve silah tamir edilir. İnsanoğlunun en değerli varlıkları ürettikleri olsa gerek.

Kafatası: Atom savaşlarından sonra bir dayı ortaya çıkıp savaşı bitiren bir inanç yayar, uzun bir süre boyunca dünya barış içinde yaşar ama devlet büyüklerimiz savaşın doğal seleksiyon için, teknolojinin ilerlemesi için pek faydalı bir şey olduğunu düşünerek bir adamı geçmişe yollarlar. Amaç, bu inancı yayan zırtapozu öldürmektir. Dick'in zaman yolculuğu mevzusunda sıklıkla başvurduğu bir sonla biter hikâye.

Savunmacılar: Bu süperdi ya. Yine savaşlar falan, dünya ayvayı yer. Yer altında güneşli müneşli yapay bir dünya yaratılır, bu sırada yüzeyde savaş tüm hızıyla sürmektedir. İnsanların görevlendirdiği "kurşunumsu" adı verilen robotlar yüzeydeki tüm çatışmaları yönetmektedir. Yüzey tabii ayvayı yemiştir; radyasyon, korkunç bir iklim falan. En azından insanlar bir şeylerden kıllanana kadar öyle düşünürler.

Yetkili abilerimiz bir şeylerin döndüğünü anlayıp uzun bir tünel sisteminden geçerek yüzeye çıkarlar, olayların aslında kurşunumsuların dediği şekilde gerçekleşmediği görülür. Yüzeyde ormanlar vardır, yaşam vardır, gayet süper bir yer olmuştur yüzey. Kurşunumsular, insanları yüzeyden uzak tutmak için dezenformasyona başvurur, sekiz yıl boyunca insanlar aşağıda tutulur. Meğer bu herifler savaşı durdurmuş, ekolojik sistemi süper hale getirmiş falan. Sonuçta tüneller patlatılır, bizimkiler bir daha geri dönemez ve dünyanın öbür ucundan getirilen Ruslarla bir köyde yaşamaya başlayıp barışı öğrenirler. Böyle bir şey. Kurşunumsular erdemli insanlardır yani. İnsanın olamadığı kadar insandır.

Bay Uzay Gemisi: İnsanlar, uzaylılarla yaptıkları savaşlarda tokat üstüne tokat yedikten sonra sezgilerle hareket edebilecek bir gemi tasarlarlar. Bir beyin gerekir, bu beyin de bir matematik profesöründen sağlanır. Hızlı tepki, bilinçsiz. Amaç bu, Robocop gibi yani. Profesör, esas oğlanla kızı kaçırır, kimselerin bilmediği bir gezegene bırakır. Her şeye yeniden başlamak için. Bu sefer temiz bir başlangıç olacak. Ulan bu da şeyde vardı, Knowing miydi neydi. Bir de Poe göndermesi var hikâyede, bulana veya getirene tam iki kitap ısmarlıyorum. Hadi bakalım.

Ormandaki Kavalcı: Asteroid galiba, bizimkiler koloni kurmuş asteroid üstüne. Bir de orman var, ormana giren sevgi kelebeği olarak çıkıyor. Ağaç olduğunu düşünüyor kim oraya girerse, savaşmıyor, hiçbir şey yapmıyor, güneşin altında dikiliyor öylece. Bunun üstünden gelişen bir şey. En iyisi hiçbir şey yapmamak, evet.

Sonsuzlar: Evrimin doğal hızının ideal olduğunu belirten. Evet, üşendim.

Saklama Makinesi: Müziği koruyabilmek için Beethoven'ın eserlerini böceklere dönüştüren Doktor Labyrinth, süreci tersine çevirince kakofoniyle karşılaşır. Yaşama uğraşı, çoğu şeyi bozduğu gibi müziği de bozar. En sonunda kendisini dönüştürür, ancak öyle korur müziği.

Harcanabilir: Örümcekler bir adamı uyarır, böylece adam eve gelince karıncalardan oluşmuş bir halıya düşmekten kurtulur. Buraya kadar anormal, sonrası daha da ilginç. İnsanlar istilacı olarak geldiklerinde böceklerin atalarıyla çatışmışlar ve kesin çizgiler çizilmiş. Örümcekler, böceklere karşı yaratılmış ve çağlardan beri insanoğlunu korumuş, korumaya devam edecek. Lakin eve doğru yaklaşan böcek ordusuna karşı adamı korumaya çalışmayacak. Bir doğa-insan çatışması daha.

Değişen Adam: Uzun hikâye cinsinden bir metin bu. Devlet organlarının iç çatışması, sezgi yoluyla teknolojiyi teoriden pratiğe dökebilen, geçmişten yanlışlıkla getirilen bir adam ve eski teknoloji/yeni teknoloji çatışması içeren bir mevzu.

Yorulmaz Kurbağa: Felsefe/fizik çatışması içeren güzel bir hikâye. İki profesör bir iddiaya girer, Zenon'un kurbağa ve kuyu paradoksunu çözme konusunda bir deney düzeneği hazırlarlar. Paradoksa göre kurbağa, kuyudan çıkmak için zıpladığında enerjisi hep yarı yarıya düşecek ve sona gelmeden önünde bir boşluk daima kalacaktır. Felsefeci önünde sonunda yolun biteceğini söylerken fizikçi tam tersini iddia eder, bir şekilde felsefeciyi düzeneğin içinde yakalar ve düğmeye basar. Verilen ani sıcaklığın etkisiyle felsefeci hareket eder ve boyutu geometrik olarak düşmeye başlar. Bu düşüş sırasında zemin engebeli hale gelir, etrafında dağlar belirir falan. En sonunda moleküllerin arasından geçebilecek küçüklüğe erişir ve düzenekten çıkarak eski haline döner, kızgın bir şekilde fizikçiyi bulur. Deney başarısız olmuştur, başka bir düzeneğin kurulmasını ister, hiçbir şey söylemeden oradan uzaklaşır.

İşgüzar, Bahçede, Maaş Çeki gibi çok güzel hikâyelerle devam ediyor, ben buraya kadar sabredebildim. Bir iki şey daha söyleyeyim, Dadı kapitalizmin insanın kanına nasıl girdiğini anlatan güzel bir hikâye. Koloni'de eşyaların insanlara düşman olabileceğine kesin olarak inandım. Eşyalar düşmanımız.

Birkaç madde halinde Dick'in değindiği konuları çıkardım ama son kitapla birlikte toplu bir değerlendirme yaparım herhalde. Tanrı kompleksi, insan-doğa çatışması, zaman yolculuğu paradoksları, bir sürü mevzu var. En sona. Bu kadar yeterli.

12 Ekim 2014 Pazar

Poul Anderson - Uzaya Haçlı Seferi

Fransa'ya doğru yola çıkmak üzere olan Sir Roger de Tourneville ve şürekası, Kudüs'e ulaşmak, kafirleri kılıçtan geçirmek ve daha da önemlisi zengin olmak dururken tepelerinde biten bir uzay gemisini ele geçirirler ve sefer başlar. Tek sıkıntı, Fransa'daki savaşı bitirip Kudüs'ü ele geçireceklerken uzayın derinliklerine doğru yol almaya başlamaları.

Kaptan ve toplum teknisyeninin diyaloğuyla açılıyor metin. Toplum teknisyeni, eski bir kitabı tercüme ettirmiştir ve okuması için kaptana verir. Metnin içindeki metne gireriz bu andan sonra, beyin yakan bir seferi kaleme alan Birader Parvus'un anlatıcı olduğu serüven başlar.

Uzay gemisi indiğinde ciğerleri kebap eyleyen silahlarına rağmen Wersgorlar mağlup edilir, Branithar nam uzaylı ele geçirilir. Sir Roger, gemiyi büyük seferi için kullanmayı düşünür, Parvus'u Branithar'la iletişim kurması için görevlendirir. Uzaylıları iblis sanırlar önce, Latince bilmediği için iblis olup olmadıkları bile tartışma konusu olur. Orta Çağ insanının hayatı anlamlandırma çabası mizahi bir durum çıkarıyor ortaya; her şeye din penceresinden bakan insanlar ve uzaylılar. Süper. İletişim kurulur, taraflar birbirini anlamaya başlar ve Sir Roger'ın emri altındaki bütün insanlar -yaşlılar, kadınlar, çocuklar dahil- gemiye bindirilir, sığırları bile alırlar. İstikamet bellidir ama Branithar bir katakulliyle gemiyi geri döndürülemeyecek bir şekilde uzaya yönlendirir.

Wersgorlar yayılmacı bir ırk, teknolojide çok ilerideler, kalabalığı sevmedikleri için gezegenlere koloniler kuruyorlar ve sürekli yayılıyorlar. Gittikleri yer, geminin geldiği bir gezegen. Bir sınır gezegeni, merkezden pek uzak. Gezegene indikleri andan itibaren Sir Roger'ın liderliğiyle birlikte yayılmaya başlarlar, kaleler ele geçirilir. Bu nasıl gerçekleşebiliyor, yani teknolojide çağ atlamışlar falan ya. Wersgorlar uzay savaşlarında son derece yetenekliler. Işın silahlarıyla adamı pof diye moleküllerine ayırabiliyorlar ama yer savaşında, yakın temasta son derece kötüler. İnanılmaz zeki olmalarına rağmen böyle bir mücadeleye daha önce hiç girmedikleri için sürekli kaybediyorlar. Bizimkiler hendek kazıyor, tuzak kuruyor, hacamat ediyor uzaylıları. Bir de Sir Roger'ın bitmek bilmez enerjisi var, adam William Wallace gibi bir şey.

İnsanlarla uzaylılar arasındaki ilişkiye taktım ben. Ruh kavramını anlatamayan Parvus'a Branithar'ın cevabı güzeldi, kişiliğin model olarak görülmesiyle birlikte bu formun başka bir canlı fiziksel matrise aktarılabileceği fikriyle Parvus'un beynini yakıyordu. Ayrıca kendi bilim adamları da kişilik, ruh gibi meseleleri çözememişler. Yeterince veri elde edilememiş falan. Çözeriz oğlum bunları, zamanı gelince bilinmeyen hiçbir şey kalmaz. Bence. Bunun yanında Parvus'un Tevrat'taki gök kavramını Branithar'ın anlattıklarıyla birlikte mantığı elverdiğince bir yere koyması ve Dünya'nın içindeki yanan alanı cehennem konseptiyle bağdaştırması da ilginçti. Bir de Sir Roger'la Wersgorların kumandanı Huruga arasındaki bir diyalog çok güldürdü. Garibim Huruga zaten bizimkileri anlayamıyor, Sir'ü ciddiyete davet ettiğinde gayet ciddi bir şekilde düello teklifi alıyor, kan dökülmesin diye. Cevap şu: "Siz bir çeşit akıl hastanesinden falan mı kaçtınız?" (s. 96) Sir Roger'ın kafir teknolojisini alıp yayılmacı amaçları için değerlendirmeye çabalaması da dinde pragmatizme ayna tutuyor. Kafirlerin her şeyi kafirdir, lakin iyi amaçlar uğruna, din uğruna kullanılabilir. Son olarak şu var, başka ırklarla iletişime geçildiğinde yıldızlar arası yolculukta ne kadar tecrübeli oldukları soruluyor. Parvus otuz beş yüzyıl kadar bir tecrübeleri olduğunu, ilk uçuşun Babil adlı bir yerde yapıldığını söylüyor. Bu da ilginçti, tanrıların arabaları konsepti yayılmış demek ki. Anderson makara yapıyor ya da.

Güzeldi, tavsiye ederim. BK işte. Bugün Tool'dan gidiyoruz.

28 Eylül 2014 Pazar

Italo Svevo - Kötü Bir Şaka

İki dostu olan bir adam, yıllardır aynı işi yapıyor, abisi hasta, karşı cinsle ilişkisi geçmişinde oyuna getirilme dışında yok, kırk yıl önce bastırılan bir kitabın ses getirmemesinin ardından sadece fabl yazarak tatmin ediyor kendini. Mario Dede'yle tanışın, hayallerinin peşinde bir adam, uzaktan pek öyle durmasa da.

Mütevazı bir insandır, derin edebiyat bilgisini ulu orta göstermez. Geceleri abisine kitaplar okur, çalıştığı şirketin yazı işlerine bakar, edebi bilgisini sadece burada konuşturur. Dostlarından biri iş arkadaşıdır, birbirlerini tamamlarlar. Karşılıklı saygıları vardır. Diğer dost yeni düşmandır. Gaia. Eskiden şiir yazarmış, şimdi pazarlamacılık yapıyor, geceleri gezmelere çıkıyor ve Mario'nun iyimserliğinden, yaşamından nefret ediyor. Mevzu buradan çıkıyor zaten.

I. Dünya Savaşı sırasında Avusturya'da yaşayan Mario, kırk yıl önce yazdığı kitap soruşturma konusu olursa diye korkmasına rağmen mutlu da oluyor bir yandan, çünkü kitabı incelenecek, değerlendirilecek demektir bu. Heyecan da var bir yandan, potansiyelini kullanmamış olsa da müthiş metinler çıkartabileceğini biliyor ve polisin baskıcı ortamında fabl yazmaya itiyor bu durum onu. Latife Tekin geliyor akla, benzer kaygılarla masaya oturmuştu o da. Neyse, Bu fabllar kuşlarla, daha çok güvercinlerle ilgili. Mario, insanlarla ilişkilerini bu fabllara dökerek kendini ifade ediyor bir anlamda. Bir süre sonra bu iki mevzu karışıyor, neyin fabl, neyin gerçek olduğunu bilemez bir hale geliyor okur. Sıkı, kendiyle bütünleşmiş bir izlenimciliği var Mario'nun. Şimdi gördüm, yazarlığıyla ilgili -hayatıyla da ilgili elbet- bir yorumu şu: "'Durumuma diyecek yok. Başarısızlık söz konusu olamaz benim için, nasıl olsa hiçbir eyleme kalkıştığım yok." (s. 15) Savaş ortamında yalıtılmış bir konformizm içindedir Mario, küçük dünyasında rahat, huzurlu bir şekilde yaşamaktadır, bir gün abisi kendi kitabını okumasını isteyene kadar. Aslında fabl yazmak da yetmez ona ki kandırılmaya son derece müsait bir psikolojiye sahiptir Mario, romanını her ne kadar derinlere itmeye çalışmışsa da bu istekle birlikte sıkı bir metin yazma özlemini tekrar hatırlar. Bu noktadan sonra Gaia işin içine giriyor.

Gaia, Mario'yu sevmemesine neden olarak hiçbir şey yapmamasına rağmen hâlâ bir hayali yaşatmasını görür. Mağrurdur Mario, yazdığı tek roman her ne kadar ses getirmemişse de bir edebiyat olayıdır, kullandığı sözcükleri, kurduğu cümleleri çok beğenir ve zamanında kendini aşan bir çaba gösterdiği için geçmişten gelen bir mutlulukla yaşar. İşinde mutludur, abisiyle olan ilişkilerinde -bir iki sürtüşme dışında- mutludur. Gaia bu durumu çekemez, o çok önceden vazgeçmiştir. Mario'yla arasındaki ilişkinin bozulması, sanatı tamamen bıraktığı zaman başlar. Mario için Gaia, idealini terk etmiş bir adamdır. Bu yüzden saygıdan başka pek bir şey kalmamıştır geriye.

Gaia biraz fesat bir kardeşimiz olduğu için bir gün Mario'ya Westermann adlı bir yayıncının ilk kitabının haklarını almak istediğini söyler. Mario heyecanlanır, pek saf bir adam olmamasına rağmen oltaya gelir, sözde yayıncının asistanıyla birlikte bir mekana otururlar, Gaia'yla adam durmadan gülerler, kıkırdarlar falan. Bunu saygısızlığa, şuna buna verir Mario, yine de inanır işte, tutku var adamda. Para işini pek anlamıyorum, bu ikisi Mario'ya telif hakkı için bir makbuz verirler, bankadan alacak işte Mario. Sonradan olayı çakozlar, sokağın ortasında Gaia'yı döver falan. Yumruğu sallar, haykırır. Kolunu acıtmıştır aslında dsfd, ama hayatında belki de ilk defa sonsuz dinginliğinden kurtulmuştur, adam marizlemektedir. Gaia mevzuyu anlatır, af diler falan. Neyse, sonra o makbuz yoluyla gerçekten bir miktar para alır Mario, hayatın geri kalanında abisiyle birlikte huzurla yaşamaya yetecek kadar bir para. Pek bir şey de çözümlenmez aslında, elde para dışında bir şey yoktur. Durgunluk belli bir süre için kaybolmuştur, bu bile yeterlidir Mario için. Bana öyle geliyor, ne bileyim. "'Serçelerin hayatını anlamak bizim hayatımızı anlamaktan kolay. Kim bilir, belki bizim hayatımız da serçelere bir fablda anlatılacak kadar basit görünüyordur.'" (s. 90)

Joyce'un pek sevdiği bir kitapmış bu, Mario karakteri gerçekten ilginç. Tabii Svevo'nun bir yansıması olması da ilginç. Svevo, yazdığı iki kitabın ses getirmemesi üzerine 25 yıl boyunca hiçbir şey yazmamış, sonra üçüncü romanıyla tanınınca yazdığı ilk iki metin de hatırlanmış yıllar sonra. Kötü Bir Şaka, bu iki metinden biri. Belki de gerçekten ilk kitabının ses getirmemesi üzerine yazmıştır, kim bilir. Bir de unutmadan, Tezerimiz Özlümüz vasıtasıyla seneler önce duymuştum Svevo'yu, şimdiye kısmetmiş.

Bir ayrıntı daha; Mario kitabı kendi imkanlarıyla bastırdığını, yayın haklarının elinde olduğunu söylüyor Gaia'yla konuşurken. Kendi yayınlatmış. Kitabın arka kapağındaysa Mario'nun kitabı hiç yayınlatamadığını söylüyor. Ey?

Böyle. Hava deli yağmurlu, kasvetli, karanlık. Bu ne lan. Ölmek, patlamak falan istersiniz diye iki şarkı koyuyorum, ayrı ayrı ölebilirsiniz. Arivederçi.


Aslı Tohumcu - Şeytan Geçti

Aslında insan geçti, başka bir şey değil.

Tohumcu, kitaptaki hikâyelerin hepsini lanetlediğini söylemesinin ardından okura sıkıntıdan başka bir şey vermemelerini diliyor. Biz de Allah'ın kendisini bildiği gibi yapmasını dileyip okumaya başlıyoruz.

Geyik bir yana, toplum baskısını ve insanı ailesine karşı bile yabancılaştıran olayları okurken sahiden de sıkıntıyla doluyoruz. Kuşak çatışması, metropolde hızla farklılaşan hayatların nafile uyum çabaları derken bildiğimiz, duyduğumuz hikâyelerin yansımaları bu karşılaştıklarımız.

Şeytan Tırnağı: Aklına yengesinin taciz edici sözlerinin dalga gibi gidip geldiği, kuaförde çalışan bir bacımız, dedikoducu müşterisine takıverir törpüyü. Her şeyin çözümleneceği nokta orasıdır; onca psikolojik baskıdan kurtuluş yolu küçüle küçüle bir törpüye sığmıştır. Kadın için bir çıkış yolu, özgürlük elde olmadığı için kaybedilen bir şey de yok. "Bunu bir güzel dezenfekte etmem gerek," deyişinde Kabil Canlandı'nın yurt odasından tüfeğiyle kafa uçuran Garrish'inin yansıması var: "Hadi tanrım, yemek yiyelim." Yiyin efendiler, toplum sizi hasta ediyorsa, toplumla aranızdaki mesafe giderek açılıyorsa aksırana, tıksırana kadar yiyin. O cinnete doğru sürükleniyoruz ve bu güzel bir şey. Sartre'ın, Camus'nün, Zweig'ın silahlı adamlarının özgürlüğü lazımdır belki bize.

İki Kişinin Bildiği: Sevgilisi tarafından kandırılıp tecavüze uğrayan kız, dünyasının yıkılması bir yana, bir de ailesinin tecavüzcüsüyle evlenmesini istediğini öğrenmesiyle... Söyleyecek bir şey yok.

Ecel Beşiği: İki sayfalık bir bunaltı. Ablamız yanağındaki morluklara, baba evinin vefasızlığına dayanamaz ve camdan atar kendini, o sırada uyanır. Bunların üzerinden çok zaman geçmiştir, geride kalmıştır her şey. Gençlik, heyecanlar, istekler de geçen o günlerde kalmıştır. Ablanın yapabileceği tek şey, elini sağ memesine götürmektir. Kaybolan bir şeylere ağıt ama çok sessiz, milyonlarca insanın arasında milyonlarca ağıt var ama kim duyuyor?

Fit: Acılar geçidi. Kadıköy Çarşısı'nda, yol ortasında bağıran bir kadın, okuldan alınıp evlendirilmek istenen bir kız, annesi daha fazla dayanamayıp intihar eden bir kadın daha, biraz daha kişi, karşılaşırlar yolda. Şöyle bir bakıp geçerler birbirlerine, en yakın oldukları noktada en uzaktırlar. Topluma olan bağlılıklarını hatırlayıp birbirlerini garipserler, uzaktan geçiverirler. Kurtuluş yoktur artık, toplum iliklerine kadar işlemiştir. En sonunda kafede çalışan kadın, yol ortasında haykıran kadını davet eder, bu olur bari.

Kurt Gözler: Döne ve Fatma'nın buluştuğu cenazede hikâyelerine şöyle bir dokunup kadının bir kez olsun hakkını aldığını görürüz. Fatma, anasının cenazesi kılınırken erkeklerin arkasında olmayı yediremez, karısına kızına eziyet eden adamların duasına ihtiyaç olmadığını, erkeklerin önünde namaz kılmak istediğini haykırır. Hocadan izin çıkar -ki bu noktada bile din görevlisi olması bir yana, bir erkekten izin çıkması da boğucudur açıkçası- ve kadınlar sessizce öne gelirler, erkekler arkada kalır.

Üç dört hikâye daha var, Karadeniz'in havası zaten kasvetli, içim daraldığı için bırakıyorum. O acıları duymak yetmediyse, okumak da istiyorsanız kaçırmayın. Böyle bir şeyi kim, neden isterse. Tohumcu'nun penceresinden lanetlenme hikâyeleri.

20 Eylül 2014 Cumartesi

Italo Calvino - Palomar

Şeylerin düzeni üzerine düşünen, görüngüleri kendi mantığıyla çözümlemeye çalışıp sadece görüngülerle bir yere ulaşamayacağını anlayan, sonra kendi mantığından da sıkılan bir dayı Palomar. Kahvede pişpirik oynayan emekli Hilmi Dayı gibi düşünün kendisini, tabii çok daha sofistike bir versiyonu.

"Dünyanın karmaşıklığı ve anlaşılmazlığı karşısında bütünlüğünü yeniden kurmaya, kendi varlığına anlam vermeye çalışır." (s. 32) Işıl Saatçıoğlu, Görünmez Kentler için kaleme aldığı sunuş yazısında Palomar için böyle diyor. Dayı, saf bilince ulaşmaya çalışır ve bunun için nesneleri kendi bilinci, düşüncesi yoluyla kavramaya, var etmeye çalışır. Fenomenoloji. Nesnelerin özü hiçbir zaman olduğu gibi anlaşılamayacaktır, öyleyse neden bunu bilincimiz yoluyla anlamaya çalışmıyoruz. Gibi bir şey. Şunların kaynaklarını tez vakit okumam lazım.

Palomar kumsalda, bahçede. Gökyüzüne bakıyor, taraçaya gidiyor, alışverişteyken düşünüyor, toplum içinde yerini anlamlandırıyor. Palomar çok şey yapıyor aslında, pek bir şey yapmadığı düşünülürken bile.

Dalgaları izlerken tek bir dalgaya odaklanıyor, o dalganın diğer dalgalardan bağımsız olmadığını, hatta her devinimde o devinimi engellemeye çalışan kuvvetlerin de dahil olduğu bir toplamı ifade ettiğini kavrıyor. Kaos bu. Kaosla otoyolda, sigara dumanında, kuşların uçuşunda -ki bunlara benzer olayları Palomar da gözlüyor- karşılaşabilirsiniz. James Gleick'in Kaos'u, mevzu hakkında bilgilenmek için güzel bir kaynak. Neyse, kaosun henüz anlaşılamamış bir düzen olduğu, bir durumun değil de bir sürecin bilimi olduğu, bir varoluşun değil de bir oluşumun bilimi olduğu söylenir. Kaos bir anlam arayışının başladığı noktadır, aslında kaos üzerinden kendini arar insan; düzende, süreçte kendini bir yere oturtmaya çalışır. Bunun için enfarktüsü ve ülseri göze alıyor Palomar, tüm rahatsızlığına rağmen büyük bir problemi çözmeye çalışıyor, dalgalara bakıp dinlenebilse, keyiflenebilse her şey daha farklı olurdu. Sonunda elde etmeyi başardığı bilgi, evreni anlamlandırmaya yetmiyor ve sıkılıyor beyefendi.

Güneşin denizdeki yansımasını görünce diğer yansıyan şeylerle birlikte kendini de düşünüyor. Bir dönüşümün farkına varıyor; benmerkezci düşünen adamının yanında ruhsal çöküntülü bir ben daha var. Bir yansıma, güneş gibi. "Bütün bunlar, ne denizde, ne güneşte oluyor -diye düşünüyor Palomar yüzerken- kafamın içinde, gözlerle beyin arasındaki devrelerde oluyor. Zihnimin içinde yüzmekteyim; bu ışık kılıcı yalnızca burada var; beni çeken de işte bu. Şu ya da bu biçimde tanıyabileceğim tek öğem benim." (s. 16)

"There is no spoon."

Şeylerin biçimlenmesini, denizden çıkarken orada olmayacağı zaman bile yansımaların hep aynı kalacağını düşünüyor Palomar.

Mesela kaplumbağaların çiftleşmesi sırasında hayvanların "billurlaşmış bir içsel bilgiye" sahip olabileceklerini düşünüyor, çünkü insan ilişkileriyle, hormonlarla vs. zibilyon yerden etkilenecek bir sistemleri yok. Biz bozulmuşuz biraz aslında. Karatavukların ıslıklarını dinlerken de bunu düşünüyor, bir sonuca varıyor sonra: Farklı bilişsel süreçlerden geçtikçe sınıflandırmalarla kısıtlı edinimlerin tutsağı oluyoruz. Çocukluğun o saf, işlenmemiş bilinci uzaklarda kalmış oluyor. Palomar, karatavukların ıslıklarını özgün bir ayrıştırma sürecine dahil edemeyince... İşte öyle şeyler.

Bağlar Gazoz reklamı var çok eski, orada bir dayı, "Bağlar! İçiniiiz!" diye haykırıyor, insan korkudan içiyor. Ben de Calvino okuyunuz derim. YKY'den sömürün.


Bunu da dinleyiniz!

16 Eylül 2014 Salı

Clive Barker - Kan Kitapları 3

En sağlam hikâyelerin olduğu kitap buydu bence. Eski çağlardan kalma kötülükleri pek seviyorum, bu kitapta da bundan birkaç tane vardı. İnsanlığın egosunu bir anda çökertiyorlar ya, pek hoş. Gerçi sonunda hep kaybediyorlar, yine insan kazanıyor. Olsun, kendilerinden daha güçlü, kadim varlıkların hâlâ yaşadığını bilmeleri yeterlidir. Çok kısa bir süredir buradayız ve sonsuz değiliz, eşsiz değiliz -muhtemelen- ve yıkımın kökenlerine sahip olan tek varlık değiliz. Bu güzel. Kafamızın eski tanrılardan biri tarafından çatır çutur yenmesi gerekiyor bazen.

Selüloit Oğlu: The Show Must Go On benzeri bir hikâye ama oradaki bilinmezliğin korkusu yerine adım adım örülmüş bir kurgu var bunda.

Barberio hapisten kaçar, polislerden saklanmak için eski bir binaya girer. Kaçarken burada vurulduğu için kan kaybından ölür. Öldüğü yer iki binanın arasında yer alan bir koridordur, diğer binadaki bir şeyin enerjisi için yeterli bir uzaklık. O şey, Barberio'nun ruhunu alıp çok ilginç bir şeye dönüştürür. Gerisinde sinemaya gelen bir çiftin cortlaması var, bir de Birdy. Orada çalışıyor, sinema yıldızı şeklinde görünen o şeyden kurtulmanın yolunu buluyor, sonra kanserin bulaştığı bir başkasını bulup öldürüyor. Filmleri kullanıp insanın aklını karıştıran ve geberten bir yaratık hakkında işte. Mesela karşınıza bir anda Stoya çıktı tamam mı, gel mel bir şeyler diyor. Allah esirgeye. Ölürsünüz, gitmeyin. Stoya değil o.

Çiğkafa Rex: Zamanında bunun filmi de çekilmiş ama Barker pek sevmemiş filmi, ben izlemedim, bilmiyorum.

Zeal nam köyde her şey eskidir, Roma lejyonlarından ve Keltlerden falan izler vardır. Bakir kalan bir yer yani, şehirli züppeler orayı keşfedip kirletmeye başlayana kadar. Ev alırlar, arazilerini çitlerle çevirirler, böyle şeyler.

Thomas Garrow, Zeal'ın yerlisi, çiftçi. Toprağıyla uğraşırken büyük bir taş bulur, taşı kaldırmaya çalışırken oldukça zorlanır. Etrafa pis bir koku yayılırken adamımız iyice bir kazar civarı, taşı kürekle oynatmaya çalışır. Leş koku iyice yayıldığı sırada taş yerinden oynar. Thomas'ın küreği ortaya çıkan çukura girer, orada sıkışır. Herif küreğe asılır, en sonunda çıkarır ve küreğin ucunu tutan bir el görür, koca bir el. O sırada babasının anlattığı pagan hikâyeler gelir aklına. Gömülü bir dehşet. Rex, yüzyıllar sonra özgürdür, etrafta yıkacağı pek çok krallık vardır. Öncelikle üstündeki solucanları ve kırmızı örümcekleri silkeler, 1.80'lik Thomas'tan bir metre daha uzun olmasının sayesinde adamın kafasını koca ağzına sokar. Ha, öncesinde herifi saçlarından tutup kaldırırken kafa derisini yırtar tabii. Bir pagan tanrısı insanoğluna karşı. Eğlenceli anlar bu andan sonra başlar.

Civar kilisedeki çömez bir rahip, Rex'le karşılaştığında ona tapmaya başlar. Kilisenin duvarındaki çok eski bir çizimde Rex'in hapsedilişi vardır, oradan hatırlar tanrıyı. Kafayı çizer yani. Bu sırada Rex beslenir; ailesinin gözlerinin önünde bir çocuğu yer falan, durdurulamaz bir türlü. Sonu ilginç; Rex'in kilisedeki kürsüden korktuğu görülür, bunun sebebi kürsüye gizlenmiş bir Kibele heykelciğidir. Anaerkillik, bereket falan Rex'i ölümüne korkutur ve yenilmesine yol açar.

Bir (Pornocu) Kefenin(in) İtirafları: Eh, yumuşak huylu insanların öfkesinden korkmak lazım işte. Kendi halinde yaşayan bir muhasebeci, yanında çalıştığı adamların yasadışı porno materyal satışı yaptığını öğrenir. Herifler bizimkini bir temiz döver, bir de boku üstüne atarlar. Ronnie ailesini kaybeder, bir de adı pornocuya çıkar, yüksek tirajlı bir dergide rezilliği anlatılır falan. Bunun sonucunda silah alır bir tane, kendisini batıran adamlardan ikisini gebertir, üçüncüsü bunu yakalayıp işkencelerle öldürür.

Ronnie kendini morgda bulur, üstünde kefen vardır. Beynindeki kurşun deliğinden bilincini -veya her neyse- kefene aktarır. Yaşayan bir çarşaf, kefen. Gerisi eğlenceli bir intikam hikâyesi.

Günah Keçileri: Issız bir adaya düşen iki çift var. Bunlar bir çıkış yolu bulmak için adada gezinirlerken taşların sebepsizce kaydığını falan fark ederler, sonra taşları kaydıran, adayı canlı tutan diğer boğulmuşların yanında yer alırlar. Tabii öldükten sonra.

İnsan Kalıntıları: Gavin için güzelliği her şeydir; güzelliğini satar, güzelliğiyle yaşar. Hayatından memnundur, insanları tatmin ederek yaşamayı sürdürür. Yeni bir müşterisinin evine gittiğinde küvette ilginç bir varlıkla karşılaşır, bir heykeldir bu. Adam heykeli bir müzeden çorlamıştır. Eh, heykel aslında heykel değildir, bir varlıktır ve Gavin'in güzelliğinin peşine düşer. Kendisi de ne olduğunu bilmez, tek bildiği insanların yerine geçip yaşadığı ve yüzyıllardır bunu yaptığıdır. Güzel fikir aslında, her olağanüstü varlık ne olduğunu, nereden geldiğini bilmek zorunda değil. Gavin bir süre sonra yaratığın yerine geçmenin pek de kötü bir fikir olmadığını düşünmeye başlar. Onca sıkıntı, hayatın yükü falan, bayar. Yer değiştirirler. Bu kadar.

Hoştu, diğer kitaplar basılmayacakmış galiba maddi kaygılardan dolayı. İngilizcesini alıp okumak şart oldu.

Bu da sevdalılar için, yeni buldum.

14 Eylül 2014 Pazar

Italo Calvino - Görünmez Kentler

Bir kenti anlatabilmek kolay değil, eksik kalacak pek çok şey var. Doğa, insan, zaman, bir yerden açık veriliyor. Kent imgeleri olduğu gibi aktarılamıyor veya anlatılan şey göstergelerden ibaret kalıyor veya geçmişin şimdiye bağlı olan kesiminden başka anlatılacak bir şey bulunamıyor veya karmakarışık sokakların, birbirini ölçüsüzce kesen caddelerin kaosundan yeni bir düzen çıkartılamıyor veya veya veya. Her şehrin bir öyküsü var, ne kadar o öykü görmezden gelinmeye çalışılsa da bu öykünün etkisinde kalmadan kente dair başka bir şey anlatabilmek mümkün değil bana göre; ben ona ne kadar farklı anlam, farklı çıkış yolu sunacak olsam da onun kimliği çoktan belirlenmiştir, yıkılmaz bir kesinlik içindeki yapılar yerine oturmuştur ve beni, hayal gücümü ezip geçer o şehir. Kim olduğumu yitirmemek için geriden bir şeyler getiririm, geçmişi şimdiye taşımaya çalışırım ve geçip gittiğim şehirleri ister istemez şimdikine taşırım. Şiiri var, Kavafis'in, şarkısını da yaptık:

"Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim, dedin
bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.
Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de."

Sahtegi - Şehir

Kişisel bir şey tabii ama aynı düşünceleri Calvino'dan okuyunca aklımdaki kent imgesi çokyüzlü bir kristale genişleyiverdi. 

Calvino, Görünmez Kentler'in yazım serüvenini anlatıyor başta. Fikirlerini koyduğu dosyalar var mesela, eşyalara dair, hayvanlara dair, tarihi kahramanlara dair falan. Bir kentler kitabı düşüncesi ortaya çıkınca bu fikirlerden yararlanmış, sonra biçime gelmiş sıra. Birçok gruplama ve alt gruplama düşünmüş Calvino, kentler ve anı, kentler ve göstergeler gibi. Bunları tam olarak oluşturduktan sonra kentleri nasıl inceleyeceğini düşünüyor. Önceden yazılmış metinlerden bir ölçüde esinlendiğini, kentlerin de birbirinden esinlendiğini, böylece "başka yer" diye bir şeyin olmadığını, bütün bir dünyanın tek bir şekle bürünmeye başladığını düşündüğünü belirtiyor ve metinlerarasılık işin içine giriyor; birbirinin üzerine inşa edilen metinler, birbirine dönüşen kitaplar. Kent imgelerinin birbirinin üzerine inşası gibi.

Calvino, "Benim Marco Polomun kalbinde yatan, insanları kentlerde yaşatan gizli nedenleri, krizlerin ötesinde değerleri olan nedenleri keşfetmek." (s. 13) dedikten sonra okuru bir labirente yerleştirip çıkışı okura bırakıyor. Bir kentin diğerine sızdığına sıklıkla rastlanıyor; astronomiye göre kurulan şehirlerin yıkıldığı ölçüde başka bir şehir ayak uydurabiliyor buna. Calvino'ya göre rasyonel zihinsellikle bunun sözcüklerle anlatımında ikilik olması, kent düşüncesinin kendi içinde sıkı bağlar kurmuş zıtlıklar bulunmasını olanaklı kılıyor. Bu, anlatıcıya göre, okura göre, kentin kimliğine göre değişebiliyor, yine de bir duvarla karşılaşırsanız bu bir sonu değil, yön değişikliğini ifade ediyor. Bir şehrin çıkışını başka bir şehirde bulabilirsiniz, ne de olsa dünya birbirine benziyor, öyle ya.

Işıl Saatçıoğlu, doktorasını Calvino üzerine yapmış bir çevirmen. Sunuş yazısında Calvino edebiyatını öncesiyle birlikte inceliyor. Oulipo tayfası, özne-okur ilişkisi, dil-edebiyat ilişkisi, edebiyat-felsefe ilişkisi, Borges'in labirentine yaklaşım, bir sürü şey. Calvino için kentin "dev bir kolektif anı, başvurulacak bir ansiklopedi" olduğunu söylerken Perec'in apartmanı geldi aklıma, yapbozun bir parçasının eksik olmasıyla kentlerin görünmemesi birbiriyle ne kadar ilişkilidir, düşündürücü. Düşündüm yani. Nadiren yaptığım bir şey. Neyse, bu faslı da Saatçıoğlu'ndan bir alıntı yaparak kapıyorum: "Görünmez Kentler sonsuzlukta, çoğullukta ve tarihsiz bir zamanda yaşanan bir kimlik krizidir." (s. 37)

Görünmez Kentler'in Sistemi

Arkadaş gayet nefis anlatmış, Queneau'nun veya Oulipo'nun oyunculluğunu Calvino'da görmek mümkün.

Bu bölümlerin arasında yer alan Marco Polo'yla Kubilay Han'ın diyalogları, kentlerin bir olmasına sağlayan bir çatı. Satranç metaforu bu açıdan incelenebilir; Han'ın fethettiği şehirler satranç tahtasıdır, taşlar da ordular, insanlar falan. Tahtayı oluşturan lifler çözülebilir, öyle olursa bütün tahta etkilenir. Bir de fetih amacı var. Taşlar orada olsa da, ortadan kalksa da kent imgesi daima orada kalacaktır. Kent çok şeye karşı koyabilir, ne kadar değişirse değişsin zamansızdır, sabittir, düşünülmediği zaman bile varlığını sürdürebilir. Han bunun farkına varır, Polo'ya tek bir kenti anlattığını söyler. Polo bunu kabul eder, aklındaki kent Venedik'tir ve her kente Venedik'ten bir şeyler taşır. Aslında kendinden bir şeyler taşır, insan uzunca bir süre bir yerde yaşarsa orası haline gelir. Oranın göstergelerini taşır. Han'ın göstergeler hakkında söylediği de bununla ilgilidir; bir kent anlatıldığında belirli şeyler üzerinde durulur. "Yüce Han göstergelerin anlamını çözüyordu ama göstergelerle görülen yerler arasındaki ilişki belirsiz kalıyordu." (s. 71) Han, Polo'ya bütün amblemleri tanıdığı zaman imparatorluğuna sahip olup olamayacağını sorar. Polo'nun cevabı bir kentin sahibi olunamayacağını belirtir: "Hiç heveslenme Hünkârım: o gün sen kendin amblemler arasında bir amblem olacaksın." (s. 72) Kent sahipliği, orayı anlama çabasını da içeriyor. Bir başkasıdır kenti anlayan, en azından anlamaya çabalayan kişi. Sürekli bir dönüşümdür bu, kişi de aynı kalamaz.

Kentler ve anı, kentler ve arzu, kentler ve göstergeler, diğerleri, bir zaman, mekan, kişilik olayıdır. Anılarda kentler durağandır, çözülürler. Sünger gibi emerler anıları, şişerler, buna rağmen değişmezler. Göstergeler kenti etiketler. Belli bir kimlik kazandırmada göstergeler işe yarasa da sınırlıdır bu kazanım, dille sınırlanmıştır. Yanıltıcıdır, çünkü kenti kapsamaz. Kişileri kapsar. "Yalan, sözlerde değil şeylerdedir." (s. 106) Dilin yetersizliği, yanıltıcılığı bir kenti kopyalayabilir, baştan yaratabilir, yok edebilir.

Kentlerde mutlak bir şimdi yaşanır, geçmiş biçim değiştirip şimdiye katılır. Zamanın tek bir noktada toplanması gibi mekan da tek bir noktada toplanmıştır; kentlerin sürekliliğinde bir kentin çıkışı yoktur, her kent başka bir kente açılır. Gökyüzü de kente hapsolmuştur, biçim değiştirir ve kentin bir parçası haline gelir. Tersi olduğunda, bir kent gökyüzüne benzemeye çalıştığında yok olur, yıkılır. Kent neyse odur; bir şeye benzemez, suretleri de kendidir. İnsanlar göğe taşındığında bile, aşağı bakıldığında oradadır. Kaybolmaz, görünmez bir imgedir. İki yol vardır acı çekmeden yaşamak için; ya kentle bir olmak ki cehenneme ayak uydurmak demek bu, diğer yol da cehennemde cehenneme dair kim, ne varsa onu bulmak. Polo'nun son sözleri bunlar.

Kitabın üstünde "Ölmeden önce okumanız gereken 1001 kitaptan biri" yazıyor. Buna da ayrı kılım, kim böyle düşünüyorsa hortlayıp korkutmak lazım, sonra kitabı okuruz. Neyse, Calvino. Sütle çikolatanın muazzam buluşması. Arrivederci.

11 Eylül 2014 Perşembe

Clive Barker - Kan Kitapları 2

Korku: Karanlıkta 33 Yazar'da da vardı. Barker'ın insan doğasını en kapsamlı şekilde işlediği öyküsü bu herhalde. En rahatsız edicisi de bu.

Steve, üniversitede "guru" olarak Quaid'i bulur. Garip bir adamdır Quaid, insanın korkularının kaynağını araştırır, bu korkuları ortadan kaldırmak ve geride kalanı incelemek ister. Bu durum ve Quaid'in garipliği, Steven'ı Quaid'ten uzaklaştırır. Yeni dönemin başında Quaid Steven'ı bulur ve onu evine davet eder. Ev, yıkık binaların molozlarıyla dolu bir sokaktadır. Steve mekana gider, görür ki Quaid, Cheryl nam bir kızı hapsedip et yedirmeye çalışmış, fotoğraflarla bu deneyi belgelendirmiş. Adım adım. Kızın kafayı yemesinin on beşer dakikalık fotoğraf sergisi Steve'i korkutur açıkçası, kız vejetaryendir ve çürümüş, sinekli eti iştahla yer son fotoğrafta. Deney bittikten sonra kız gider, Quaid de kobayını bayıltıp karanlık odaya koyar.

Steve, zamanında en büyük korkusunu Quaid'e açmaktan pişman olur tabii. Küçüklüğünde geçici bir süre sağır olmuştur ve gece uyurken algı yetersizliği yüzünden kafayı yemesine ramak kalır. Quaid bu ortamı yaratır; Steve'in kulaklarını kapatır ve hiçbir şey duymamasını sağlar, her yer karanlıktır falan. Ya arattım da bulamadım şimdi, bir oda varmış ya, ne ses, ne ışık, hiçbir şey yok odada. Algı yetersizliğinden ötürü beyin kendi işini kendi görüp sesler, görüntüler yaratırmış falan. Öyle bir mevzu.

Steve kafayı yer, oradan bir şekilde kurtulur ve şans eseri Quaid'in en büyük korkusunu keşfeder: Baltalı bir palyaço. Yatırıldığı kimsesizler yurdundan kaçıp intikam almak için Quaid'in evine döner falan. Böyle bir şey.

Savunma mekanizmaları var, bunların hepsi ortadan kalkıp saf korkuyla yüzleştiğimizde kafayı yemeyeceğimizin garantisi yok. Fena.

Cehennem Yarışması: Çoğu Barker öyküsü gibi ilginç buluşlar, yavan bir son.

Bir maraton koşulacak, Cehennem koşucusunu seçmiş ve yarışmaya katılmış. Kazanırsa dünya Cehennem'in olacak. Dante'nin Inferno'sunun son katı dünyaya çıkmış falan. Böyle bir şey.

Jacqueline Ess'in Vasiyetnamesi: İntihar teşebbüsünden ucu ucuna kurtarılan Jack, yeni keşfettiği gücüyle insanları akordeondan matruşkaya kadar pek çok cisme dönüştürebilmektedir, tabii bunu yaparken ortaya çıkan onca etten, kemikten, kastan ve kandan kurtulamaz ama mevzudan rahatsız değildir. Gücünü keşfetmesiyle birlikte kontrol altına alma ihtiyacı da hisseder, bunun için kendine yardımcı olacak insanları arar. Bu arada birileriyle ilişkiye girer falan. Eh.

Babaların Derileri: Hah, Lovecraft hayranları bu öyküyü birazcık sevebilir.

Çölde, yer altında yaşayan atalar vardır, bu atalar insanlara benzemez, orijinal formlarında kalırlar. Evrimden nasiplerini almamışlardır pek, çağlar boyunca oğullarının görüntüsünden gitgide uzaklaşmışlardır. Efsane gibi bir şeyler yani. Bir gün arabası çölde kalmış bir herif, uzaklarda çölü geçen bir kervan görür, onlara yaklaştıkça farkına varır ki neydir lan bunlar. Bir şeye benzetemez. Sonra kervandan biri hızla buna doğru koşar. Bir acayip yaratıktır, bizimkinin ödü patlar ve arabasına girip kendini kapatır. Hayvanımız arabanın benziniyle bir şekilde kendini yakar ve kasabaya doğru koşar. Sonrası atalarla oğulların ilginç savaşı. Pek orijinal bir öykü.

Yeni Morgue Sokağı Cinayetleri: Poe'ya bir saygı duruşu.

Bence bombalar son kitapta, o da yarın.

10 Eylül 2014 Çarşamba

Clive Barker - Kan Kitapları 1

Belli bir ölçüde korku içeren, çoğu zaman fanteziye kaysa da insanı korkutma potansiyeline sahip hikâyeler Barker'ın hikâyeleri. Hayal gücü etkileyici, yer yer mizah, bir güzel karışım.

Sunuş bölümünde Barker bir Cadılar Bayramı izlenimini anlatıyor. Korku okuyan kaldı mı diye düşünürken insanlara bakıyor ki eğlence, delilik ve korku tüm hızıyla varlığını sürdürüyor. Barker da tamam o zaman diyor, yazdıklarımdan ekmek çıkartırım. Bir de tabii öykülerin fotoğraflar gibi, anı parçaları gibi olduğunu söylüyor; kişisel tarihin anıları yazılan öykülerde gizlidir. Kısacası Barker mutlu bir adam, yazmayı seviyor, okunmayı seviyor.

Ramsey Campbell'ın tanıtıcı yazısı da güzel. Kendisi gerim gerim geren bir amcamız. Karanlıkta 33 Yazar gibi, Cthulhu Mitosu Öyküleri gibi derlemelerde hikâyelerine rastlayabilirsiniz. Barker için gurur verici bir şey olsa gerek; korkutmayı iyi bilen yaşlı bir adamın övgüsü.

Kan Kitabı: Barker, Bradbury'nin yaptığını yapıp tek bir tema üstünden bir çok öyküye açılıyor. Resimli Adam mantığı. Ölülerin otobanlarından biri olan eski bir evde hayaletlere dair araştırmalar yapılıyor, bu esnada araştırmacıları kandıran bir eşşek herif hayaletlerin saldırısına uğruyor ve bedenine onlarca hikâye kazınıyor. Her yerine. Bu hikâyeleri okuyacağız sonra. Binbir Gece Masalları'nın modern bir versiyonu.

Geceyarısı Et Treni: Bunun filmi de çekildi. En gore hikâyelerden biri. Şehirler kurup uygarlığın sürmesini sağlayan "babalar" için -kült bir tayfa- metroda insanlara koyun muamelesi yapan bir katille kendini mevzunun orta yerinde bulan bir adam var. Katilimiz sağlıklı insanları öldürüp baş aşağı asıyor ve iç organlarını çıkartıyor, geri kalanı tayfaya sunuyor. Bizim masum yolcu da uyuyakalıp kendi hayatını kaydırıyor. Uyandıktan sonra yaşadıkları, katili fark etme süreci falan deli geriyor insanı. Süper.

Yattering'le Jack: Ruhu cehenneme satılan Jack'le alt düzey bir iblis olan Yattering'in mücadelesi. Yattering, Jack'in evine yerleşiyor ve aklını kaçırtmaya çalışıyor ama Jack saf bir herif, karısı tarafından terk edilmiş, tek başına yaşayan ve etrafında gerçekleşen doğaüstü olaylar için en saçma sebepleri uydurabilen bir herif. Barker'ın başta gösterdiği bu. İblis adamı etkilemeyi başaramadıkça kendisi için yasaklanmış eylemleri yapmaya sürükleniyor. Aslında Jack'in istediği tam olarak bu, ruhunu kurtarmak için aptal rolü yapıyor ve aralarındaki gerginliği tavan noktasına çıkarıyor. Bu da güzel.

Domuz Kanı Türküsü: Bu da gerçekten korkutabilen bir hikâye. Eski bir polis, bir ıslahevinde çalışmaya başlıyor. Sonra garip olaylar, korkutucu söylentiler derken. İşte. Gizemin giderek çözüldüğü bir mutsuz son. Ha, bir de korkuların pagan inanışlarındaki gibi huşu dolu bir kabullenmeye doğru gitmesini işliyor, o da hoş.

Seks, Ölüm ve Yıldız Işığı: Barker'ın tiyatro dünyasına hortlaklı bir selamı. Yönetmen, leş oyuncusuyla yatar ve muhtemelen rezil bir oyun sahnelemek için çalışır. Eski bir sahnedir orası, büyük oyuncuları taşımıştır ve anılarına ihanet edileceğini düşünen bu oyuncular, uzun bir zamandan sonra ortaya çıkarak hem sahnenin şerefini kurtarırlar, hem de geldikleri yerdeki arkadaşlarına güzel bir oyun izletirler. Tabii yönetmen ve diğer oyuncular için hoş sonuçlar doğmaz.

Tepelerdeki Şehirler: İki gezgin Yugoslavya'da dolanırken iki şehrin savaşına tanık olurlar. Her on yılda bir gerçekleşen bir ritüeldir bu; binlerce insan bir araya gelip insan formunda dev bir platform oluşturur ve savaşır. Şehirler insanları yutmuştur, kaybeden şehir kan seli oluşturur, her yer mezbahaya döner falan.

Güzel, ikiyle üç de geliyor.