27 Eylül 2015 Pazar

William Golding - Kule

Kiliseyi her bir taşına kadar gördük ve zihinsel şemamıza oturttuk, işlemeli camlardan zemine düşen rengârenk ışıklara kadar. İnancın sarsılmaz kalesi. Doğanın içinde. Zaman da eski, o da doğanın içinde. İnsanlara geldiğimizde işler sarpa saracak, çünkü inançla bilim arasında bir denge var ve bu denge inanç lehine esnetilecek, insanlığın yıkımı pahasına. Günah işleme pahasına kilisenin yanında yükselen kule tamamlanacak, Başrahip Jocelin için sırtındaki meleğin verdiği güce layık olmak gerekiyor. Herkesin işi gücü bu olmalı, herkes kulenin tamamlanmasıyla uğraşmalı. İnançsız usta Roger Mason yola getirilmeli, bu uğurda iş imkanları dalaverelerle kısıtlanmalı. Kulenin dibini su basıyor mesela, Jocelin Birader teknik olarak işin imkansız olduğunu anlamıyor, anlamak istemiyor ve portrede kendisiyle birlikte herkesi çirkinleştirmeye başlıyor.

Teknik yetersizliğin yanında maddi zorluklar da var, Jocelin'in hamisi olan büyük teyzesi, Lady Alison, maddi yardımda bulunuyor ama yağmur yağdığı zaman kule her seferinde pırtlıyor, dibinde su birikiyor falan ve daha farklı bir tadilat şekli gerekiyor. Roger kardeşimiz işi bırakmak istese de engelleniyor ve kafayı kırıyor, kilisenin ayak işlerini yapan adamla uğraşıyor ve adamın karısını ayartıyor. Günaha saplanıyor. Bu ayakçı kardeşimiz dilsiz miydi, kambur muydu öyle bir şey, adamla uğraşıyorlar ve adam karısını bırakıp kaçıyor. Kadın bir süre sonra ölüyor. Bir felaket havası sarıyor kilisenin etrafını, kulenin inşaatı adım adım sürerken trajediler yavaş yavaş yaşanıyor. Golding'in anlatımının sıkıcı olduğu söyleniyor ama sıkıcılık değil mevzu, mekan yaratımında insanoğlunun hataları düzensiz ve tekinsiz bir ortam oluşturuyor. Kulenin dibindeki çamura gömüldüğünüzü söyleyebilirsiniz, Jocelin'in ilahi konuşmalarına cevap veremeyen yine sizsiniz, yapıların taşları ve insanların hataları son derece elle tutulur bir şekilde kurulu. Roman bu biçimde son derece başarılı.

Kulenin yıkılıp yıkılmadığı bir yana, Tanrı'ya ulaşmak isteyen insanın yıkımı var, Golding'in meselesi daha çok bu. Babil Kulesi yükseliyor, kimileri ruhen çöküyor ve inanç bütün bunlara rağmen olduğu yerde, doğru anlaşılmayı umduğu tek yer olan kalpte bekliyor.

Ek: Özet gibi oluyor, arada tek tük yazacağım bundan sonra. Askerden dönüşte adam akıllı ele alırım. İyi günler, şimdilik bu kadar.

Ursula K. Le Guin - Yaban Kızlar

Kendine has bir kast sistemi olan ilkel toplumlardan birinde geçiyor hikâye. Yağmacı kardeşlerimiz bir başka topluluğa saldırıp milleti kılıçtan geçiriyor ve küçük bir kızı kaçırıyor. Kızın ablası da takip ediyor grubu ve kendini ele veriyor. Kardeşine bakmak zorunda, ailesinin emaneti.

Kızların sahibi ve diğer nüfuzlu aileler arasındaki mevzular toplumsal bir eleştiri ve her ne kadar distopik bir anlatı olsa da bu, günümüzde farklı şekillerde ve farklı coğrafyalarda benzerleri yaşanıyor. Nereden yaklaşırsanız bir pencere açarsınız; cinsiyetçilik, kapitalizm, dört başı mamur bir iğneleme. Yine de doğru olanı yapmak aslında çok basit, hangi sistemin zincirlerine bağlı olunursa olsun. Kötülük kolay bir edim olabilir ve fedakarlık istemez. Öbürü zor. Hayırlısı.

Öykü güzel, sonrası da süper. Okurken Uyanık Kalmak diye bir makalesi var hanımın, enfes. Harry Potter serilerine hafiften bir giydiriş, kapitalin edebiyatı piç edişi ve benzeri birçok mevzuyu ele alıyor. Boğucu Kültür'le paralel çoğu noktada, haliyle. Kısaca şunu diyor: "Para babaları, elinizi çekin kitaplardan! Okuyan adam zaten az, bir de siz niteliksizleştirmeyin adamları." Bunu derken Paulo Freire'nin okuma kültürüyle ilgili görüşlerine paralel fikirler ortaya koyuyor. Eskiden okumak sadece belli bir zümrenin elindeydi, okuma-yazma olayı bir güç göstergesiydi ve bunlara sahip olan bilgiye de sahip olurdu. Bir sınıf göstergesiydi ve kadınların çoğu için hayaldi. Falan, böyle şeyler. 1850-1950 arasında ABD'nin eğitim sistemiyle birlikte altın yıllarını yaşayan nitelikli eser okuma eylemi, gücü elinde bulundurmak isteyenler tarafından pırtlatılıyor ve ilk çağlardaki sistem geri getirilmeye çalışılıyor, farklı bir biçimde. Bu sefer bilgi niteliksizleştiriliyor ve okurun bilgi edinme hakkı, edebi zevki katlediliyor. Bunun bir eleştirisi işte. Güzel okumamızı istiyor hanımımız. Güzel okuyalım kardeşler.

Bir röportaj var, hanım yine pek güzel konuşuyor. İlerlemeci değil, değişmeci olduğunu söylüyor. Bir şeyleri kırıp dökmeden, birçok kalemde sürecek bir değişimin destekçisi. Son makalesinde de kadınlar için "tevazu" kelimesinin anlamının olumsuz yönde nasıl değiştiğini irdeliyor.

Böyle. Gayet güzel.

25 Eylül 2015 Cuma

Rollo May - Yaratma Cesareti

Alper Oysal, yaratının kaynağını bütün parıltısıyla ortaya koyan bu eseri sunarken Rollo May'i ve varoluşçu psikoterapiyi iyice bir açar. Bu bölümde mevzunun özünü sezersiniz, sonrasında yaratma ve cesaret ayrı ayrı incelenir ve birleştikleri noktada tanrılar, nevrozlar, yıkımlar yer alır. Yaratma bir meydan okumadır, insanın daha iyisini yapabileceği düşüncesiyle tanrılara kafa tutmasının ardında nevroz olsun veya olmasın, bir güç gösterisine şahit oluruz. İnsan yanar da yine üretir, içten patlamalı motor olur da yine üretir ya da üretemez, duvara çarpmış gibi olur, akıl sağlığını kaybetmeye başlar, yıkıcı bir kişiliğe kavuşur ve yaratıcılığı o şekilde göstermeye kalkar. İnsanın tekliğinin ve tekliğin getirdiği derin kaygının açacağı yollarda yaratı, bir karşılaşma ve üstün gelme çabasıdır. Hayata karşı, sanatçının yarattığı -Kant'ın algı dünyasından hareket ediyor burada May- yaşama karşı bir mücadele. Nevrozlar bir silah olabilir ve bu silahın namlusu kişiye çevrilmiş olabilir ama mücadelenin özünde ciğerlerin bir karga tarafından her gün deşilme tehlikesini göğüslemek vardır. Her şeye karşı yaratı, benliği sürdürmek için.

May, kuramla içeriğin birbirini destekleyip desteklemediğini inceler öncelikle, varoluşçuluğun ve psikoterapinin etkileşimini incelerken varoluşçuluğa göre içeriğin kuramı belirlemesi gerektiğini belirtir ve yaratmayla cesareti eyicene bir açımlar. Sonrası tam bir şenlik. Cézanne'ın ağaçlarından gerçekliğin sanat formunu görürüz; sanatçı için gerçeğin benlikle yoğurulduğu noktada ve anda tam olarak ne olmaktadır, neler yaşanmaktadır? Nevrozun bu mevzudaki yeri nedir, bilinçaltı nerede dahil olur falan, May'in okuru yaratıya doğru çıkardığı yolculuğun duraklarıdır. Bu duraklarda Einstein, Shaw, Kant, Joyce ve pek çok yaratıcıyla karşılaşırız.

Çok kabaca anlattım, aynı kabalıkla bitiriyorum. "Vecd" der May. Yaratının özünde vecd vardır. Trans değil, karanlığın ardından gelen pırıltı. Yürüyüş mesela; Woolf'un yürürken tasarladığı romanlar geliyor aklıma. Herkes için farklı bir tecrübe bu. Kafada parıldayan bir lamba. Çözüm anı. İdrakın tepe noktası. Yeteneğin yanında yaratı için olmazsa olmazdır bu.

Buna askerden sonra tekrar döneceğim, şimdilik böyle kalsın. Yaratan adam alsın okusun bunu, ilgisi olan ya da.

Stanislaw Lem - Yıldızlardan Dönüş

Hal Bregg, Prometheus nam bir uzay projesinden geri döner ama yolculuk esnasında ömründen kaybettiği 10 yıla karşılık dünya bir 120 yıl falan ilerlemiştir. Dolayısıyla bıraktığı dünyayla bulduğu dünya birbirinden oldukça farklıdır. Bayağı bir farklı aslında; bilimin uçarcasına ilerlemesiyle dünya da bayağı bir değişmiştir. Mesela şöyle; bir yerden bir yere gideceksiniz.

"2Glion'u kullanarak 54. Dorzi'ye çıkış. Pstofi'ye yolculuk 23,7 pors."

Tamam o zaman.

Kahramanımız uçaktan indikten sonra sayfalar dolusu kaybolur, çıkışı bulamaz. Kendisi gibi sıkıntı çeken astronotlarla ilgilenen bir departman var, onun elemanıyla iletişime geçmez ve kendi başına yeni dünyaya uyum sağlamaya çalışır. Solaris'te akıl alan bir okyanus tasviri vardır, okuyanlar bilir. Lem'in imge aktarma olayı zaten muhteşem, bir de buradaki ulaşımı, iletişimsizliği de diyebiliriz, öyle bir aktarır ki bir daha asla çıkışı bulamayacak gibi hisseder okuyucu. Sonra yeni dünyayı keşfe çıkarız Bregg'le birlikte.

Bir dünya yeniliğin içinde "betrize" işlemi sosyal yaşamın değişimindeki temel icat olarak gözüküyor. Bu işlemle birlikte insanların şiddet olayı sona eriyor, tatlı çocuklar olarak dolanıyorlar. Bununla birlikte tutku, ihtiras ve ucundan kıyısından şiddetle alakalı ne kadar duygu varsa güdükleşiyor. Evliliklerin dönemlik sözleşmelerle başlaması ve ortalama yedi yıl sürmesi de buna bağlı. İnsanoğlu savaşlardan bıkıp savaşların sebebini ortadan kaldırıyor ama kendi varlığını da ortadan kaldırıyor, bir denge işidir çünkü insan. Kendini dengelediği ölçüde yaşar ve yaşamaktan keyif alır. Bu işlemle birlikte sadece belli duyguları taşıyarak yaşıyor ve bu durum Bregg'e ters. Kadınlarla olan ilişkileri bu yüzden bir türlü istediği gibi şekillenmiyor. Aslında toplumun kendisini tamamen dışlamasının sebebi de bu; betrize edilmemiş bir birey ve etrafına tehlike saçabilir. Yolculuğun biyolojik etkileri sonucu boyu oldukça uzun ve kaslı bir vücut yapısı var, bir de eski kıyafetler giyiyor. Yeni yüzyılda bir hortlak, uygar insanların arasında!

Uzaya yaptığı yolculuk sırasında Einstein ayarında bir adam çıkıyor ve dünyayı değiştirecek yeni bir formülle yeni bir enerji şekli ortaya çıkarıyor, bu sayede uzay yolculukları oldukça kısalıyor, dünyanın enerji ihtiyacı büyük ölçüde çözülüyor ve uzay şövalyeleri gözden düşüyor. Unutuyorlar Bregg ve ekipteki arkadaşlarını. Birkaçı yolculukta ölmüş, birkaçı geri dönmüş ve Bregg gibi uyum sağlamaya çalışıyor. Bir araya geldiklerinde yolculuk sırasında gerçekleşen kazalar konuşuluyor ve Bregg'in toplumla uyum sağlayamamasının sebebi, bu kazalarda takındığı tavırlarla da alakalı. Hastalık derecesinde duyarlı bir insan ve topluma uyum sağlama çabaları başarısızlığa uğrayınca yeni bir uzay seyahati fırsatını kaçırmıyor, Dünya'dan uzaklaşıyor Bregg kardeşimiz.

Yani savaştan dönersiniz, askerden dönersiniz, mahrumiyet bölgesinden dönersiniz, uzaydan dönersiniz ve hiçbir şey bildiğiniz gibi değildir, siz değişmemiş olsanız bile. Uyum sağlayamazsanız basın geri. Oraya da uyum sağlayamamışsanız havaya uçun falan.

Etgar Keret - Yedi Güzel Yıl

Etgar Keret, yedi yılının özetini çıkarırken hikâyelerinin kaynağını da sergiliyor. Savaşın durmak bilmediği topraklarda trajedinin en derinden hissedildiği anlar, yabancılaşan insanları ve olayları sayfalarda ortaya çıkartmış. Keret, karısı ve oğluyla birlikte yolculuk ederken sirenlerin havayı yırtmasıyla birlikte arabayı durduruyor, yere yatıyor. Oğlunu kucağına alıyor, karısıyla birlikte tost yapıyorlar çocuğu. Bombalar havada vızıldıyor. Yapacak daha güzel, sevgi dolu ne var başka? 19 yaşında bir genç, askerliğinin bitmesine iki yıl varken ilk öyküsünü yazıyor. O bunaltıyı alt edecek bir silah var elinde artık. Abisine öyküyü okutuyor ve tamam, artık işi gücü saçmayı kaydetmek oluyor. Böyle yaşantı parçaları Keret'ın anlattığı.

İşin aile boyutunda bir adet abi, bir adet abla, anneyle baba var. Keret, annesiyle babasını anlatırken soykırımdan kurtulup yaşamlarına güdük bir ruhla devam etmek zorunda kalmış bir neslin acısını da anlatıyor. Özellikle annenin Varşova'ya bir daha hiç dönmemiş olmasının acısı, Keret'ın Polonya'dan aldığı davetlere daha sık katılmasına ve annesinin yürüdüğü sokaklarda yürüyerek aynı acıyı kendi kuşağına taşımasına yol açıyor. Annenin söylediği şu söz zannediyorum mevzuyu iyice çözer: "Sen İsrailli bir yazar değilsin. Sürgünde olan Polonyalı bir yazarsın." (s. 141) Keret'ın öykülerindeki sürgün, dışlanmışlık hissini buradan alın.

Baba... Baba yenilmez bir savaşçı, iflah olmaz bir iyimser. Çocuklarına karşı daima sevecen, hayata karşı güçlü. Ölümden ucu ucuna kurtulması ve faşolara karşı savaşması cabası. Bir gün daha yaşamak için çok ağır bir ameliyata girmekten çekinmeyen bir adam. Keret'ın iyimserliğini buradan alın.

Eş ve çocuk, sonsuz bir mücadele. Deneyip yanılmama çabası. Acemilerin geçmeyen tedirginliği. En iyiye ulaşabilmek için gereken güç. Bir ilişkiyi sürdürmek, çocukla birlikte iki diyelim, öykülemek ve yaşamaya hep aynı kaleydoskoptan bakabilmek, Keret'ın başardığı şey bu aslında. Karısının dediğine gelin: "(...) 'Hayatımızı alıp daha ilginç bir şeymiş gibi devamlı yeniden şekillendiriyorsun. Yazarların yaptığı da bu değil mi zaten?'"

On numara bir Keret kitabı, bir bakın.

19 Eylül 2015 Cumartesi

Julian Barnes - 10½ Bölümde Dünya Tarihi

Kitapların kitabı olarak üç beş tane örnek verebiliriz. Kutsal kitaplardır. Anlatının eğilip bükülmesi cıstır lakin yine dönüp dolaşıp bu kitaplarla oynarız, onların uyarlamalarını okuruz, izleriz, dinleriz. İnsanoğlunun kolektif tarihçesidir, birilerinin inandırıcı bir şekilde kurguladığı metinlerdir, Yaratıcı'nın sesidir, ne olursa olsun kopyalanırlar, değiştirilirler, yorumlanırlar. Borges bunlardan çorlamıştır labirentini, meşhur kitabını. 1001 Gece Masalları bir türevdir, Jesus Christ Superstar kutsal kitabı tersten okumadır. Sonsuz hikâyeye bir kapı. Hayal gücü katalizörü.

Julian Barnes ne yapıyor, Nuh'un gemisinden giriyor olaya ve koçun boynuzuna saklanan tahtakurularının anlattıklarıyla giriyor işe ve gerçekten dediği sayıda bölüm kadar anlatıyor dünyayı. Kalan yarım bölüm? Aşk aşk, dünya tarihinde daha çok yer alan başka bir şey var mı?

Tahtakuruları Nuh'un ayyaşlığından, kötü bir kaptan olmasından dem vururken adamın eldeki en iyi adam olduğunu belirtiyorlar. Yani daha iyi bir kaptan, daha iyi bir insan yok. "Siz Nuh'un hep aklı başında, haksever ve içinde Allah korkusu taşıyan biri olduğuna inandırılmışsınızdır, oysa ben size onu, sinirlerine hâkim olamayan ayyaş serserinin teki olarak tanıtmıştım. Bu iki görüş tümüyle bağdaşmaz değil. Meseleye şöyle bakın: Nuh hiç de sağlam pabuç sayılmazdı, ama siz bir de ötekileri görecektiniz. Tanrı'nın her şeyin üzerine bir sünger çekmeye karar vermiş olması bizi hiç şaşırtmadı; tek bilmecemsi şey, bu türler arasından, yer yüzündeki varoluşları, yaratıcısı için özellikle övünç kaynağı olmayan birini korumayı istemiş olmasıydı." (s. 15) Bir de gemideki hayvanların besin olarak götürülmesi var, o da garip. Zümrüdüanka mesela, tadı güzel diye yeniyor ve bir efsane olarak kalıyor. Aynı şekilde Unicorn da öyle. Nuh'un ailesi tarafından ipi çekiliyor. Sonra tek bir gemi yok elbet, birkaç gemilik bir kalyonla gidiliyor falan, böyle bir sürü kirli çamaşır dökülüyor ortaya ve Tanrı'nın baskıcılığından ötürü Nuh'un da biraz cortladığından bahsediliyor.

Diğer bir bölümde insanoğlunun bir güneş gibi parıldamaya başladığı zamanların, Antik Yunanistan'ın kaybolmuş hazinesinin peşine düşen bir araştırmacı var, dünya çapında ünlü bir adam. Televizyon programı yapıyor falan. Bir gün gezideyken gemiyi Arap teröristler basıyor ve Arapların katledilmesi konusunda araştırmacının dünyaya bir açıklamada bulunmasını istiyor. İsrail, Naziler, Araplar hakkında bir konuşma. Konuşmazsa araştırmacı ölecek. Dünyanın gerçek bir parçası da ölecek, çünkü doğrular çarpıtıldıkça dünya tarihi yanlış temellerin üzerine konur ve temellerin doğruluğu bir süre sonra umursanmaz. Kayıplar büyür, dünya döner ve ne kadar büyük fırsatları kaçırdığını fark etmez bile insanoğlu. Kitap aslında bu mevzu üzerine kurulmuş bölümlerden oluşuyor. Bir ters okumalar kitabı.

Deniz Kazası isimli öyküyü ele alalım. Bir kaza anlatılıyor ve kazanın resmi üzerinden dünya okunuyor, Adorno'nun felaketler ve sanatla ilgili meşhur vecizesi üzerinden bir tartışma dönüyor. Gerçek nedir, sanat dünyayı nasıl algılar falan. Diğer hikâyelerde bu algı üstünden dünya tarihi, Nuh'un gemisi ve daha pek çok üfürükten mevzuyla ilgili şey var.

Bir şey diyeyim, o yarım bölüm var ya... Sezinciğim'e de söyledim, aşkla ilgili sezip dile getiremediğimiz, düşünce haline sokamadığımız şeyler vardır. Barnes'ı gözlerinden öperim, cuk yazmış adam. Diyor ki aşk mutlu etmez, hatta muhtemelen mutsuzluk çekeceksiniz ama insan olduğunuzu, potansiyelinizi aşık olduğunuzda anlayacaksınız. "Sizin âşık olup olmadığınızı bilemem. Sormak gereğini duyuyorsanız, o zaman herhalde değilsiniz, size verebileceğim tek tavsiye bu (hatta bu bile yanlış olabilir). Size kimi seveceğinizi, nasıl seveceğinizi söyleyemem:Bu tıpkı neler yapmak gerektiği kadar neler de yapmamak gerektiğinin öğretildiği şu kurslara benziyor (yaratıcı yazı gibi - insanlara nasıl ve ne yazacaklarını öğretemezsiniz, sadece yanlış yaptıkları yerlerde onlara yardımcı olup zaman kazandırabilirsiniz). Ama size niçin sevmeniz gerektiğini söyleyebilirim. Çünkü buldozer gibi yıkıp harabeye çevirmek için sadece aşkın yarım evlerinde duran dünya tarihi, aşk olmazsa gülünçtür." (s. 241)

Of be. Daha neler neler.

Müthiş bir kitap, Barnes'ın nesi varsa okuyası geliyor insanın.

Melih Cevdet Anday - Aylaklar

Konaklardaki yaşamların -çok affedersiniz- boka sarması temalı bir Anday romanı. Ben şiirlerini pek severim, kafayla birlikte sayısız imge açar. Romanını da Sezinciğim önerdi, yanıma alıp okudum. Nöbette bitirdim bunu da. Bir yakalanırsam çarşı iznimi kitlerler ama taşıttıkları çöplere, hamal gibi çalıştırmalarına saysınlar.

Saraylı bir ailenin artık yok olmuş bir yaşantıyı sürdürme çabası iyi bitmiyor. Liyakat, soy sop, yıkılan bir imparatorluğun ardından yenilenen dünyaya ayak uyduramıyor, yine de ailemiz yılmak bilmeden sona doğru yardırıyor.

Leman Hanım, paşa babasının gölgesinde yetişmiş bir saraylı hanım, evdeki aylakları besleyebilmek için aileden kalan evleri vs. satıyor ve ailenin tarihçesini hastalıklı bir şekilde, en ince ayrıntısına kadar aklında tutup şak diye anlatabilecek kadar deli. Eşi Davut Bey, kurduğu çılgın planları hayata geçirmek için evinde bir dolu ayyaş besleyebilecek kadar alternatif bir kafada yaşıyor. Oğul Galip Bey, şimdinin sonsuzluğuna sıkışıp bütün duygulardan muaf kılınmış -aşk hariç- bir adam. Torun Muammer, varoluşçuluğu son derece dipten ve tırt bir şekilde yaşayan kardeşimiz. Ne hissettiğini, ne yaşarsa ne hissedeceğini bilemeyen bir genç. Bir tane erkek budalası kız, bir tane İttihatçı yaşlı adam, iki üç beleşçi daha, kadro tamam. Her birinin ayrı bir kafası var ve hepsini bir arada tutan Leman Hanım. Ya da karakterlerin bazılarının düşündüğü üzere Leman Hanım'ın akıl sağlığı bozulmasın diye aylaklık ediyorlar. Saray eşrafını birkaç uçarı tip oluşturuyor yani.

Roman iki bölüm, ilk bölümde bu tayfayı tanıyoruz. İkinci bölüm Muammer'in anılarından oluşuyor. İlk bölümün pek başarılı olduğunu söyleyemem, hızlı geçişlerden baş dönmesi yaşayabiliyor okur. İkinci bölümse evet, pek hoş. Muammer her şeyi yavaş yavaş çözümlerken konağın haciz sonucu uf olmasını, karakterlerin dağılışını falan görüyoruz. Böyle bodoslamadan değil tabii her şey, her bir karakter için sayfalar dolusu yazılır ama askerliğin gözü kör olsun. Belki dönüşte yazarım diyeceğim, yazamayacağım. Neyse.

Böyle yani. Ben biraz Girne'yi dolaşayım. İyi günler. Askere gelmeyin, bedelli yapın demiş miydim?

Selçuk Altun - "Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir"

Girne'den selamlar. Bir tane liman var, başka bir şey yok. Askerliği Lefkoşa'da yapıyorum, orada da bir şey yok. Kısacası Kıbrıs'ta hiçbir şey yok, gelmeyin. Askerliğin de bir olayı yok, hızlı yaşlandırıyor, yapmayın.

Okumaya zaman ayırıyorum yoksa aklımı kaçıracağım. 01.30-03.30 nöbetlerinde bir kamyonetin arkasında el fenerinin ayarını en kısığa getirip devriye aracının kapı gıcırtısını andıran fren sesini beklerken heyecanlı anlar yaşıyorum. Sezinciğim'i özlüyorum her an. Bunun dışında sıkıntı yok.

Muhteşem kitaplar almışım yanıma, süper şeyler yazabilirdim ama gerek yorgunluktan, gerek bütün çarşı iznimi bu işe ayırmak istemediğimden önümüzdeki dört ay boyunca muhtemelen en rezil yazılarımı yazacağım. Eh.

Bu kitapta Sina Silah adlı karakterimiz, renkli bir ailenin üyesi. Osmanlı'nın sonlarından itibaren belini doğrultup paranın dibine vurmuş bir ailenin en küçük üyesi. Annesiyle babası ölünce dayısının güdümünde yetişiyor. Deli zengin oldukları için yurtdışında okuyor, bu sırada edebiyat ve müziğe sığınıyor, yapmak istemediği şeyleri yapan çoğu insan gibi.

"Nitelikli bir insanın kendinden iyi dosta gereksinimi olabilir mi? Sonra kitaplar. Kıskanç değil midir onlar? Çok insan dostu olan bir gerçek kitap dostu tanıdınız mı?" (s. 77)

Favori yazarlarından ölen olmayınca, bir de tanıştığı insanlardan veritabanına yeni yazarlar ekleyince Sina Silah için büyük paralar kazanmanın, dayısının gölgesinde yaşamanın bir önemi kalmıyor. Adamın hayatı karnaval gibi zaten, ABD'de değişik çevrelerden değişik insanlar tanıyor, dünyanın üst sınıf ailelerinin çocuklarıyla birlikte okuyor, takılıyor falan. Değişik ortamlar. Neyse, aşık oluncaya kadar bir sorun yok. Thomas Jefferson hayranı olan dayı, kendi ülkesinin yönetimi için yetiştiriyor yeğenini ve bir Yahudi kızıyla -yanlış hatırlamıyorsam- evlenmesini istemiyor. Sina isyan ediyor ve dayısı üzüntüden felç geçiriyor falan. Bir de dünyanın en iyi yazarı meselesi var, Sina Silah bir şekilde izini bulduğu bu adamı arıyor. Bu sırada Selçuk Altun'la karşılaşıyor, ikisi de aynı liseden mezun olmuş ve mezunlar gününde bir araya geliyorlar. Sonra Selçuk Altun ekonomi eğitimi alıyor ve kendini Sina Silah'a dönüştürüyor, o sırada Pat Metheny'nin yamuk gitarından dökülen nağmeleri dinliyordur muhtemelen.

Arıyor yani Sina, sevmediği sürece sahip olmadığı şeyi keşfedince uydurukçuluğa kaptırıyor kendini ve onu o zamana kadar var etmiş her şeyi elinin tersiyle itebilecek raddeye geliyor arayışı. Karnaval yaşam dedik, anlatı Murat Menteş'i bayağı bir etkilemiş olabilir diye düşünüyorum. Beni etkiledi, Oktay Rifat'ın tüm şiirlerini bulmalıyım, Sezinciğim'de var ve Selçuk Altun'un listesini çıkardığı, benim dinlemediğim gruplarla okumadığım kitapları edinmeliyim. Şu da Nick Hornby'nin futbollu kitabında ucundan incelediği bir mevzu: "Ülkenin ağır sosyoekonomik sorunları karşısında oldukça duyarsız kalan genç nüfusun zamanında çalınmayan basit bir faul düdüğü için çılgına dönebilmesini müthiş çarpıcı bulmuşumdur." (s. 172)

3 Eylül 2015 Perşembe

Stephen King - Bay Mercedes

Ankara güneşi malum, enseyi pişirirken kafayı çorba haline getirir. Sabahın köründe nizamiyenin önünden geçen otobüslere baktırır, unutulan sosyal yaşamın nasıl bir şey olduğunu düşündürür. Tozun toprağın içinde sürünürken sokağın karşısındaki binalarda birilerinin yaşadığını hatırlatır. Bir zamanlar bir adımız vardı, onu düşünürüz. Memleketlerimizle çağrılırız, numarayla ya da.

"Lan Malatyalı!"
"Şş, 1786!"

Neyse, eğitim alanında biri cebinden çıkarıp okumaya başladı bunu. Bir abim askerde portakal kabuğu görüp ağladığını anlatmıştı, memleketini özlemiş. Ben bir arkadaşın cebinde King'i görünce ağlamadım, çok mutlu oldum. Dışarıdan bir esinti geldi. Sonra ödünç aldım kitabı falan, o arkadaşa da Moby Dick'i verdim. Atlaya atlaya okumuş. Olur mu lan öyle şey, gemicilerin attıkları düğümlerin anlatıldığı sayfalarda bile Ahab'ın kişiliği ve trajedisi gizli değil mi?

Mevzunun başında birkaç kişinin üzerinden geçen Mercedes marka güzel bir araba var. İnsanlar iş bulmak için sabahın köründe sıraya girmişler, o sırada dünya aydınlanıyor. Arabanın farları. Sonra birinin suratını eziyor, birinin kolunu bilmem ne yapıyor. Bu Death Proof'u izleyenler oradaki çarpışma sahnesini hatırlasın. Bir de Ballard'ı hatırlayalım; otoerotizm konusunda çığır açmış bir abimiz kendisi. King'i de etkilemiş. Bu Bay Mercedes kafayı kırmış ama arabayı parçalayıp insanların üzerinden geçmenin verdiği hazdan çok daha fazlasını istiyor, bu yüzden arabayı yürüttüğü kadını yavaş yavaş delirtip intihara sürüklüyor. Sıradaki kurbanı yakın zamanda emekli olan bir polis memuru. Olay bu ikisinin arasında dönecek.

E-postalar, sorgulamalar, açıklar derken emekli polisimiz izlerin peşine düşüyor ve oyunu akıllıca oynayarak çocuğu buluyor, bir katliamı engelliyor falan. Kedi-fare oyunu ama roller değişiyor zaman zaman, heyecan hiç bitmiyor. Yine de psikopat çocuğumuzun dolduruşlara gelmesi, eh, hikâyenin zayıf tarafını oluşturuyor. Memur, çocuğun cinayetlerden sorumlu olmadığını söyleyerek yem atıyor, bizim salak da açık veriyor böyle böyle. Kör noktasından vuruluyor sözde. O kadar da zeki değilmiş meğer, King'in karakteri kurma biçimiyle tersini düşünüyor insan. Neyse artık.

Sarar ama, eh işte.

2 Eylül 2015 Çarşamba

Hüseyin Rahmi Gürpınar - Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç

1910'da Dünya'nın pek yakınından geçen Halley, uydurukçuluğu fevkalade başarılı olan toplumumuzda infial yaratır. Kuyruklu yıldız ecnebi memleketlere düşecek, Osmanlı mevzudan çok etkilenmeyecek, herkes havaya uçacak falan, çeşit çeşit hurafe üretilir. Bir merak, bir heyecan... Devletin nalları dikmesine birkaç yıl kala onca yenilgiyle bunalmış toplum için can simidi olur Halley, dillerden düşmez. Bir de izdivaç sıkıştırıverin. Dünyanın sonuna doğru gönül işleri durmak bilmiyor, dönemin toplum yapısının insanlara dayattığı -başka türlüsü olamaz çünkü kadın kılığına giren, intihar eden erkekler ve veremden ölen kadınlar olmasa edebiyatımız ağır sıkletten tüy sıklete iner, bir de tebdilihava için Pendik tarafları pek gözdedir, zaman makinesine binerseniz aklınızda bulunsun- aşk simülasyonundan kafayı yiyenlerin mutluluğuna şahit oluyoruz bu kez.

Protagonistimiz -veüv- İrfan Galip, çok okuyup yazan bir kardeşimizdir. Hendese, riyaziye bilir. Kafasını kitaptan kaldırmaz ama bakar ki halk Halley hakkında hiçbir şey bilmiyor, mahallesinde bir toplantı düzenler. Kadınlara uzayın işleyişini kabaca anlatmaya çalışır ama Gürpınar'ın meşhur mevzusu devreye girer; kadınlar dedikoduya başlar ve yarım yamalak anladıklarını iyice çarpıtıp ortaya komik sohbetler çıkartırlar. Kurguyu bozan bir şey bu aslında, bir yanda kuyruklu yıldız ve kadın-erkek ilişkisi, diğer yanda komiklikler. Homojen bir yapı oluşturmaz bu ikisi, ayrı bölümler bir araya getirilmiş gibidir.

İşte ne olur, İrfan Galip'e bir mektup gelir. Böyle uzaydır, ilimdir falan pek ilgilenen bir kız, İrfan Galip'e içini döker. Onu bir abi gibi gördüğünden, kendisinin de bilimle ilgilendiğinden ama ailesinin çok katı olduğundan vs. bahseder. Tabii bizim şapşik alim kıza anında tav olur, aşktan falan dem vurur. Yuh, iki mektup bekle bari. Neyse, öylesi bir duygusal açlıkla boğuşuluyor o zamanlar. Kız adama çıkışır, adam ısrar eder, kız adama bir oyun oynar ve adamın kararlılığından emin olmak ister. Sonunda evlenirler, Halley tam tepelerinden geçerken. Adam hurafelere uyup kızın iffetinden şüphe etmez, o hurafeleri bizzat kız üretiyor bir de. Halley Dünya'ya çarpmaz. Gürpınar, giriş bölümünde hurafelere gerçeklerden çok daha kolay inanıldığından yakınır. Her şey ortadayken bile daha sansasyonel olan daha gerçek gibidir, hesaplamalara rağmen yıldızın Dünya'ya düşeceğine inanılır. Her şey ortadayken dedikodulara inanılır ve ilişki patlar mesela. Falan. Kıssadan hisse işte, "The truth is out there." İyi bakın. Ulan ben askerden geldiğim gibi The X-Files başlayacak, hay gözünü seveyim.

Evet, bir klasik. İyi bir şey.

1 Eylül 2015 Salı

Elçin - Ak Deve

Ayağıma selam.

Aramızda kalsın, askeriyede fotoğraf çektirmek yasak. Kameralı telefon sokmak falan da yasak ama evci izninden dönüşte soktum bir şekilde. Hatıra olarak kalsın bu.

Mamak'tan dün döndüm, Kıbrıs'a gitmeden önce beş günlük dağıtım izni aldım. Yani büyük konuşmamak gerekir ama Sezinim hariç bir daha hiçbir güç beni kolay kolay İstanbul'dan çıkartamaz, hele Ankara'ya götüremez. Bir şehir bu kadar bozkır olur bir, kahverengi olur iki. Bol sürünmeli, koşmalı günlerin sonunda, Mamak'ın tepelerinde gözüm bir parça mavilik aradı ama bulamadı. Sonra ne oldu, bu sabah beşte kalkıp evde bir süre boş boş dolandım. Ayaklarım dayanamadı ve beni güzelim semtimin sahiline götürdü. Küçükyalı'dan İdealtepe'ye yürüyüp döndüm.

Nefes alıyordum.

İşin kötüsü Kıbrıs'ta da Lefkoşa'ya düştüm, adanın tam ortası. Çöl gibi bir yer. Ulan...

Acemilikte kitap okumak için zaman olmayacağını söylemişlerdi, üç küsur haftada bitiririm diye Moby Dick'i aldım. İlk haftada bitti kitap. Haydi bakalım kitap ara dur sonra. Bildiğiniz kitap piyasası oluştu. "Sen bana Babalar ve Oğullar'ı ver, ben sana Gulyabani artı bir kola vereyim." Böyle muhabbetler... Buldum ettim sonunda, tabii kitaplar elimde kalmadığı için muhtemelen en üfürükten yazılarım bunlar olacak. Zaten amaç kişisel tarihimi çıkarmak olduğu için sıkıntı yok.

İtiraf ediyorum, kitabı bitirmeme seksen sayfa falan kaldı. Ben yine de yazayım, ucundan kıyısından Elçin'i bildiğimden -bundan önce iki kitabını okumuştum- bir iki şey söyleyebilirim.

Elçin bizim kardeş Azerbaycan'ın en ünlü yazarlarından. Tepeden inme Sovyet rejiminin Azeri toplumu üzerindeki etkilerini anlatırken eski söylencelerden, folklordan sıkça yararlanıyor. Ben Aytmatov'un şehri anlatanı olarak görüyorum biraz. İki yazarda da karakter kadrosu geniş, zaman geçişleri sık. Elçin'de modernitenin uğultusu altında mitolojinin sesi Aytmatov'daki kadar duyulmasa da orada olduğunu bildiğimiz bir şey. Ak Deve mesela; büyük savaşların ikincisinde sokaklarda gezinen bir toplayıcı. Evlerin önünde oturan hayvanlar gibi, öyle bir efsane vardır ya. Kimin öleceğini önceden bilip kapıda beklerlermiş. Savaşla birlikte ortalıkta gezinmeye başlayan Ak Deve belki görülmez, yine de evlerden yükselen feryatlardan anlaşılır ki bütün mahallenin kapılarını bilir, alacağını aldıktan sonra yoluna devam eder.

Küçük bir çocuğun gözünden mahalleyi tanırız. Karakterler, sokaklar bir bütün halinde yaratılır. Büyülü bir gerçeğin içinde yaşar çocuk, insanları bu büyüyle tanır. Savaşla birlikte gelen ölüm, çocuğun bu hayal dünyasını kırıp gerçeği tüm ağırlığıyla mahalleye çöktürür. Dokuz yaşın gördüğü, evlere vurulan koca kilitlerden ve kaybolan insanlardan ibaret olacaktır. Hikâyelerinin mucize gibi gelen ayrıntılarıyla bir masal kahramanıymışçasına beliren karakterler, yok oluşun basitliği ve kesinliğinde çocuğu dünyanın kirli yüzüyle tanıştırır. Uçurtmayı yine vurdular kısacası.

Önce insanlar bozuldu sanırım, ekmeklere sonra sıra geldi. Ölüm Hükmü'nde ailesini şikayet eden bir kız vardı, beyni ideolojik çorbaya döndüğü için annesiyle babasının başını yakıyordu. Burada da aynı mevzu var, bu kez sandıktan Kuran çıkıyor. Başka, şey var, başkasını seven bir kızı zorla almaya kalkan bir devlet memuru var, Muhtar, kızı intihara sürüklüyor. Arkadaşına iftira atanlar, bilmem neler. Eve Dönüş diye bir film vardı ya, aynı mevzular.

Böyle. Elçin'i pek tavsiye ederim. Cumartesiye kadar zaman buldukça yazacağım, sonra muhtemelen şubata kadar falan yokum. Orada yazamam herhalde. Bakacağım artık.

Gutbay bulu sıkay.


3 Ağustos 2015 Pazartesi

Clive Barker - Galilee

İki sene olmuş bunu okuyalı, sıra yeni geldi.

Evet, Sandman ve ailesini düşünün. Death, Destruction, herkes. Bir de Rockefeller benzeri, tek üfürüşte dünyayı ekonomik krize sokabilecek güçte bir aile düşünün, Geary Dynasty. Bu ikisi arasında Amerikan İç Savaşı'ndan itibaren kurulan ilişki günümüze kadar geliyor ancak karanlık bir işin üzerine kuruluyor bu dostluk, aileler arasında dile getirilmeyen bir kin var. Bağlar o kadar derin ki koparılamaz da. Bu 700 sayfalık küçük dev, Galilee'nin çocukluğunda -yüzlerce yıl öncesi- gördüğü Londra'ya bir ağıt olarak başlıyor. Sonra ailelerle tanışıyoruz, ardından asıl mevzu başlıyor.

Galilee'nin tanrısal mevzusunu anlamak zor, adamlar ölümsüz bedenlerde ölümlüler gibi düşünerek yaşıyor. Ben hep merak etmişimdir, adamların bizden farklı algıları, düşünme biçimleri yok mudur falan diye. Ne kadar fantastik kuntastik şey okuduysam hep aynı şeyle karşılaştım; ya insanınkinden farksız bir beyin yapısı, ya da efsanelerin, mitlerin kalın örtüsü altına gizlenmiş alegorik anlatılar. Dünyayla kısıtlı kalıyor her şey, edimlediğimizi yansıtıyoruz. Tanrı olsak da, olmasak da. Galilee biraz daha farklı, belki iki yüz sayfa kendi yaşamını, aile yapısını anlatıyor çünkü. Soy ağaçlarını da şöyle vereyim:

Bu Yaos falan filan Afrikalı. Dünya'nın yaratıldığı zamanlardan beri yaşıyor. Anaerkil zamanların tanrıçaları onun bir yansıması. Eşi bilmem kim gayet az ölümlü bir dayımız. Çocukları ayrı ayrı tanrısal falan. Bu Galilee kardeşimizin bir yatı var, zaman zaman atlayıp geziyor. Böyle bir ortam.

Gearyler zaten dünyayı yöneten aileler ne yapıyorsa onu yapıyor. Üyelerinin bazıları aşırı paradan fıttırmış, mesela esas kızın eşi. Kızı dövüyor, cinsel sapkınlıklar falan gırla. Şimdi tam hatırlamıyorum ama Galilee kardeşimizin Geary kadınlarıyla bir ilişkisi var, iç savaş zamanından kalma bir ritüel. Galilee esas kıza aşık oluyor, pis adam bunların peşine düşüyor, bir çekişmeler, dövüşler... Altı bölümlük epik bir hikâye anlatıyor Barker, içinde tanrılar, büyüler, bolca para, aşk, aile, nostalji, tutku, her şey var. Hele Galilee'nin geçmişi tam bir destandır; asırların aşkları ve acıları gizlidir adamımızda. Tarihi olayların bazılarında rol oynamıştır, onların sorumluluğunu taşır falan. Derin bir karakter. Hatta fantastik yazında bu ölçüde derinlik taşıyan bir başka karakter olmayabilir.

Böyle. Pek hoş. Ne güzel.


2 Ağustos 2015 Pazar

Roddy Doyle - Boğa Güreşi

Man Booker ödülü sahibi İrlandalı yazarın bizdeki ilk kitabı. Orta sınıfın maişet temini, yalnızlık problemleri, ailevi sıkıntıları falan. Yitirilmiş geçmişin muhasebesi, şimdiyi işgal ediyor. Küçük evlerden büyük dramlar. Başarısızlık duygusu. Ölümle yüzleşme. Basit insanın kaosu derin oluyor. Diyaloglar basit, ruhlar ağır.

Şifa Bulmak: Bay Hanahoe her gün yürüyor, doktor tavsiyesi. Mekanlar tanıdık, her gün yüzleşilmesi gereken bir geçmiş var. İnsan kendini insanda tanır, Hanahoe kendinde tanımaya çalışıyor ama derin duygusal ilişkilerin yoksunluğu buna pek fırsat vermiyor. Küçük bir kızla az gevezelik yapınca mutlu olup evine dönüyor. Bu kadar.

Fotoğraf: Martin fotoğrafına bakıyor. Saçları dökülmüş biraz. Birkaç çizgi. Geleceğin o uçsuz bucaksız günlerine ayrılmış onca planın çöküşünü fotoğrafta görüyor ama hiçbir şey ölen yakın arkadaşın tabutuna konan fotoğraftaki kadar kötü değil. İki fotoğraf, birinde Martin. Hâlâ yaşıyor. En kötüsünü yaşamıyor herhalde, hayatta olduğuna göre.

Öğretmen: Fatih Hoca, Zonguldak'tan öğretmen arkadaşım. Iğdır'dan gelmişti. İzmirli. Memleketine yaklaşıyor ama birkaç senesi daha var oraya gidebilmek için. Her neyse, bir anısını anlatmıştı. Fatih Hoca yetenekli, araştırmayı seven bir adamdı. Freelance işler yapardı fizikle alakalı. Zannediyorum biraz da zorunluluktan öğretmen olmuş. Neyse, Iğdır'da çalışırken bir gün müdürüyle konuşuyorlar falan, adam Fatih Hoca'nın ışığını fark etmiş. Biraz öne eğiliyor.

"Oğlum, öğretmenlik boş adamın mesleğidir. Kaçmaya bak."

Boş adam mesleği... Bu öyküdeki öğretmen boş adam olup olmadığını düşünüyor. Yirmi küsur yıldır bir şeyler vermeye çalışıyor, kendinden vazgeçtiğini düşününce çıkamıyor işin içinden. Başlamadan biten bir ilişkinin ve orta sınıfın alt sınıfla korkutulması sonucu Fatih Hoca'nın, öyküdeki hocanın, orta sınıfın çıkmazının umutsuzluğunu yaşıyor. Ders başlayana kadar. Her şey baştan, soldan mutluluğu say.

Köle: "Mutfakta bir sıçan bulduğunuzda, dünya bir süre için dolambaçsız, anlaşılır bir yer olmaktan çıkar. Onu yeniden kazanmak istersiniz. Benimki de o hesap. Dünyamı yeniden kazanmaya çalışıyorum." (s. 66)

Adamımız 42 yaşında, eli yüzü düzgün falan, mutlu bir evliliği ve birkaç çocuğu olan, kaçamak yapmak istese de dürtüsünü bastıran bir kişioğlu. Mutfağında gördüğü fareyle mücadelesi dengeleri sarsıyor, rasyonelliğe dönüş için geçmişiyle şöyle bir itişmesi lazım. Fare ölüyor, tık sesiyle her şey rayına oturuyor.

Fıkra: "Tabii, eşim gelip alır sizi."

Adam almak istemiyor. Adam eşini görmek istemiyor, o evde yaşamak istemiyor. Suçu eşinde arıyor, kısmen buluyor. Çocuklarında bulamıyor. Eşi. Belki eski günlerdeki gibi bir espri yapıp kadını güldürse her şey çok daha iyi olacak. Yıllar geçmiş, kadın anlar mı? Ayak sesleri. Acaba espriyi... Kadın kapıda belirdi.

Kan: Abi...Yani diğer öyküler de aşağı yukarı şu özetlediklerim gibi ama bu öykü... Hayatımda okuduğum en gerim gerim geren öykülerden biri, kayıp yaşamların ağırlaştırdığı öykülerin arasından pırtlıyor. Bir pik, diğerlerinden apayrı bir noktada. Müthiş.

Demir tadının bağımlısı bir adam var, Dracula'yı izlerken uyuyakalan bir adam. Kendi hikâyesini bildiği için izlemekten sıkıldı herhalde. Kan bulmaya çalışıyor ve eşine yakalanmadan yapacak ne yapacaksa. Buzdolabındaki tavuğun kanlı suyunu içerek başlıyor, susuzluğu giderek artıyor. Ulan ellerim terledi bak hatırladım da.

Bir bu kadar öykü daha. Ben şahsen pek sevdim, doğal trajedilere rahatlıkla rastlayamadığım için sanıyorum. Edininiz.

Kurt Vonnegut - Şampiyonların Kahvaltısı

Şu Amerikan Rüyası bir kurtaramıyor adamı. Çocuklar savaştan eksik dönüyor, kafaca dahil. Haplarla vücut kimyası düzenleniyor, uyuşukluk ve mutluluk birbirini kovalıyor, arkada derin bir çöküntü ama sesi uzaklarda, duyulmuyor. Görülmüyor? Ofisler, kimin içeride kimin dışarıda olduğunu kim söyleyebilir?

"Kafamı, içindeki çöplükten -büzükler, bayraklar, donlar- arındırmaya çalışıyorum galiba. Evet, bu kitapta bir de don resmi var. Diğer kitaplarımdan karakterler de attırıveriyorum araya. Başka soytarılık yok.
Kafamı elli yıl önce bu hasarlı gezegende doğduğumdaki bomboşluğuna döndürmeye çalışıyorum galiba." (s. 23)

Vonnegut dünyayla doldurduğu çöplüğü salıyor, araya Allahlı, razılı kitaptan bir adam bırakıyor, çizimleriyle bir büzüğün nasıl olması gerektiğini ve donu anlatıyor. Siz de şampiyonların kahvaltısından tırtıklamak isterseniz arayacağınız numara belli. Alttan hızla akan ve sizi hacamat edecek kampanya şartlarını okumayın. Nüfusun çoğu okuma yazma bilmesine rağmen bilmiyor. Kapatalım dükkanı gitsin.

Mevzuları belirleyelim. Kilgore Trout, Bay Rosewater'ın parasının gücüyle ait olmadığı bir ortama gidiyor, kodamanların yanına. Daha büyük yardım partileri yapmak için parti yapanların yanına. Bu Kilgore BK yazarıdır ve ne kadar yazdığını, nereye yazdığını kendi de bilmez. Arada dergilerde yazdıklarına denk gelir, o kadar. İlginç fikirlerin mucididir. Mucit çünkü böyleleri ancak icat çıkararak elde edilir. Bir tane örnek sıkmaya çalışayım: Cygnus X-1'den gelen 5467z, insanlara boklarının başka galaksilerde çok değerli olduğunu söyler. İnsanlar daha çok sıçabilmek için daha çok yerler, çoğu obeziteden ölür, kalanlar bir refah toplumunda yavaş yavaş ölüme terk edilir. Çiftlik gibi. 5467z'nin onlara söylemediği, boklu bağırsakların daha değerli olduğudur. Falan.

Dwayne Hoover bir araba satıcısıdır. Kafayı yiyene kadar.

1492'de kıtada zaten milyonlarca insan dopdolu ve yaratıcı hayatlar sürüyordu. 1492, korsanların onları aldatmaya ve soymaya ve öldürmeye başladığı tarihti. Ya. The Sopranos'un Kolomb ve kızılderili içeren bölümünü hatırlayalım. Yoz insanları da hatırlayalım, mesela yoksullar için çalışan ama aslında onlar için çalışmayan siyah adam. "Revolution... The revolution got sold, Ronnie."

Falan filan.

Dwayne, Kilgore'un bir kitabını okudu ve dünyadaki özgür iradeye sahip tek varlık olduğu sanrısına -sanrıysa eğer- kapıldı. Herkes robottu, yaşam planlanmış bir şekilde sürüp gidiyordu. Seçimler belliydi, özgürlük belliydi. Panoptikonal yapı kurulmuştu, öyle başarılıydı ki insanlar nereye bakmaları gerektiğinin ötesinde, izlenip izlenmediklerini bile bilmiyorlardı.

Mezar taşlarını da ekleyin, Vonnegut'ın çizimleriyle taşlar son derece iştah açıcı gözüküyor. Adamımız mevzu edilen davette içkisini içerken -Tanrılığını belirtmek lazım çünkü adam Tanrı, bir kere kitap onun- karakterlerini oradan oraya götürebilir, kıçlarında papatyalar açtırabilir. Anlatıcının Tanrılığı, Tanrının yazarlığı bu kadar.

Okur, bir kaşık al.

31 Temmuz 2015 Cuma

Charles Nodier - Infernaliana

"ya da Hortlaklar, Hayaletler, İblisler ve Vampirler Üzerine Anekdotlar, Küçük Romanlar, Öyküler, Masallar" şeklinde alt başlık şey edilen bir öcü derlemesi. Gerçeküstücülüğün dayılarından olan Nodier, fantastik canavarlarını ortalığa dökerken okuru uyarmaktan geri kalmıyor.

"Sağduyulu insanların, uzun süre, ölülerin geceleyin yaşayanların kanını emmek için mezarlarından çıktıklarına ve aynı ölülerin daha sonra tabutlarına geri döndüklerine inanabilmesi çok şaşırtıcıdır. Bununla birlikte insanların onlara inandığını ve otoritenin kendisinin de benzer gariplikleri yaymaya yaradığını doğrulayabiliriz. Okurlarımıza, bu öykülere olduğu kadar, sözde hortlak, büyücü, şeytan vb. öykülerine de inanmamalarını öğütlüyoruz. Bu konu üzerine söylenebilecek ve yazılabilecek her şeyin hiçbir gerçekliği yoktur ve inanmaya değmez." (s. 9)

Freud, Totem ve Tabu'da anlatıyordu galiba, insanlar anlamadıkları şeyleri rasyonalize ederken koca bir çöp yığını da elekten geçip insanların zihninde yer ediyor. Cinler, umacılar, bizdeki Çarşamba Karısı falan, alayı memorattır. Aklın anlamlandırma çabasının ürünü. Ben mesela kendi kendine hareket eden bir tişört gördüm, odamda yaşlı bir kadının bana bakıp bir anda kaybolduğunu gördüm, ortalıkta olmayan kağıtlardan hışırtı geldiğini duydum. Bu nedir? Bu beynin verisizlikten ötürü Occam'ın Usturası'nı sallamaması demektir. Gerçekten tişörtün kaydığını gördüm mü? Evet, gözümün önünde gerçekleşti. Bu gerçek bir şey mi? Bilemiyorum. Bilip bilmemek önemli mi, değil. Düşünmeyi bıraktım. Algılarımızla yaşıyoruz, yanılabiliriz. Umacı diye bir şey yoktur, yine de dolabın kapağını kapatmadan rahat edemeyiz. İnsanın güvenlik ihtiyacının bir ürünü. Sonuçta şu an adını hatırlamadığım bir kuruluş, bir tek paranormal olay gösteren kişiye milyon dolarlık ödül vermeyi vaat ediyor. Ödülü alabilen kimse yok şimdiye kadar, yine de tırnaklarımızı camdan aşağı atmayız, gece vakti tırnak kesmeyiz. Büyü yapılabilir, dinde büyünün yeri vardır. Ulan çok karmaşık iş ya. Mesela ilkokulda aşık olduğumuz kızın aşık olduğu çocuk için büyü yapmıştık birkaç arkadaşla. Anneannemden kalan bir kitapta Arapça, Türkçe büyüler var. Birini yaptık, çocuk taşındı mesela bir ay sonra. Hadi bakalım.

Canavarlara inanmak bir ihtiyaç olabilir, belki bundan inanıyoruz. Yaşadığımızdan çok daha fazlasının olması gerektiğini düşünüyorsak bunlar da aradan sızıp gelir. Nasip. Gerçi bana kafayı kırdırtan biraz da Casper oldu. Bir gazete veriyordu dergisini, 20 sene evvel. Orada "Gerçek Değil ama Garip" diye bir bölüm vardı. Gerçekle karıştırılmış kurmaca -umarım- olaylar anlatılırdı, mesela Glamis Şatosu'nu hâlâ hatırlarım. Hortlaklar gezermiş o şatoda. Böyle şeyler. Yedi yaşındaydım. Her hikâyeye inandım, şimdi de inanmaya meyilliyim.

Infernaliana'da intikamcı ruhlar var, hortlayıp dehşet saçıyorlar ve dini sembollerle çıktıkları yere geri gönderiliyorlar. Vampirler kazıklarla öldürülüyor, hayvanların içine giren kötü ruhlar insanların ödlerini patlatıyor. Kara masallar var, sonu pek iyi bitmeyen. Hacca giden hayaletlerin öbür taraftan verdikleri haberler hayal gücünü iyi bir çorbaya çeviriyor. Doğanın ruhu avcılara musallat oluyor sık sık. Bu kitaptaki olaylar Avrupa halk inanışlarından derlendiği için doğadan bağımsız olması düşünülemez elbette, hele ormanlardan. Cermen diyarları, Nordik mekanları orman yönünden oldukça zengindir. Vampirlere tahta sokulmasını buna bağlıyorum. Eh, ormanların ruhundan korkmak için yeterli hikâye var kitapta. Hem öcüler için, hem bizim için.

Mevzuya ilgi duyanlar için on numara kitap. İki kaynağa daha rastladım, bunları da öneririm:

Özkul Çobanoğlu - Türk Halk Kültüründe Memoratlar ve Halk İnançları
Fuzuli Bayat - Türk Şaman Metinleri - (Efsaneler ve Memoratlar)

W. B Crow - Büyünün, Cadılığın ve Okültizmin Tarihi de mevzuyla alakalı bir diğer kaynak.

Kolay gelsin.

28 Temmuz 2015 Salı

John Fante - 1933 Berbat Bir Yıldı

Haftaya askere gidiyorum, yazacak onlarca kitap vardı ama kafa ayarı da lazımdı. Ege, Akdeniz ve Karadeniz'e yardırıp çok az şey yazdım.

İstikamet önce Ankara, sonra Kıbrıs. Ulan şimdiden şafak tıkandı, dsfd.

Son zamanlarda sallama iş yapıyordum, şimdi biraz daha abartıp kitapların canına okuyacağım.

Bu hikâyeyi başka bir Fante kitabından hatırlıyorum ama hangi kitap, onu hatırlamıyorum. Bu biraz şey gibi olmuş, Silmarillion'dan alınıp ayrı bir kitap olarak basılan Húrin'in Çocukları gibi. Yine de alın, bulunsun. Yeni baskısı var. Bir daha basılmaz falan, lazım.

1933 gerçekten berbat bir yıldı çünkü ekonomik bunalım yıllarının en civcivlisiydi. Gangsterler içki kaçakçılığından parayı kırarken banka soygunları tam gaz sürüyordu. John Dillinger henüz öldürülmemişti, diğer gangsterler istedikleri gibi at koşturuyorlardı. Bir de ergenliğinin altın çağlarında bir genç, meşhur bir beyzbol oyuncusu olmak istiyordu. Ailesinin maddi durumu çok kötüydü, duvar ustası olan babası uzun süredir işsizdi, dindar annenin yapabileceği pek bir şey yoktu. Çocuk büyümenin sancılarıyla parasızlığın muhteşem karışımında bunalıyordu. Fante'nin diğer kitaplarındaki ortam. Uç uca ekleyebilirsiniz.

Bandini yok, Dominic Molise var bu kez. 1.60 boyunda, Kol olarak adlandırdığı koluyla paraya para demeyecek. İyi atıcı, kaç kişiyi oyun dışı bırakmış bir aslan parçası. Bunun dışında sosyal zekası umut vaat etse de pek gelişmemiş. Acayip işler yaparken buluyor kendini. Biyolojik duvarın farkında, babası ölene kadar bir şeyler yapabilir. Bu da ne garip ölçüdür, neyse.

Amerikan Rüyası'nı yerin dibine sokan babaanne pek eğlenceli. Oldschool İtalyan, ABD'ye uyum sağlayamamış bir göçmen. Oğluna, gelinine ve torununa sokuşturuveren bir ninemiz.

"'Nedir okuduğun benim bilge ve zeki torunum? Açlığa ve sokaklarda dolanan işsiz adamlara dair bir kitap mı? Babanın yedi aydır işsiz olduğuna dair bir kitap mı, yoksa altın Amerika'nın zengin vaatleri mi? Amerika, eşitlik ve kardeşlik ülkesi, veba gibi kokan harikulade Amerika.'" (s. 13)

Dsfd.

Ken ve Dorothy var, bizimkinin şapa oturmasına yol açan zengin çocuklar. Ken ve Dominic iyi arkadaşlar. Ken'in babası Dominic'e pek iyi bakmasa da sallamıyor pek, Dominic beyzbolcu olmak için kaçmaya karar verdiğinde babasının harç makinesini çalmaya karar verene dek. Ken kendi payına düşen parayı bulur ama Dominic babasının makinesini çalmakta bulur çözümü, üstelik taşıma için Ken'in babasının şirketine ait olan bir kamyoneti ödünç alana kadar. Babanın haberi yok tabii, öğrendiğinde Dominic'i iyi bir silkeler ve oğluyla görüşmesini yasaklar. Bu bir, ikincisi Dominic eve döndüğünde babasıyla yüzleşir. Adam beyzboldan para kazanılamayacağını söylese de oğlunun tutkusuna daha fazla direnemez, makinesini kendi satar. Kitap burada bitiyor, çocuk gitmekten vazgeçmişti ama babasının fedakarlığına şahit olunca gitmekten başka çaresinin olmadığını düşünür.

Dorothy olayı. Dominic kız için kafayı yer. Ali Desidero olayı, ne eksik ne fazla. Bizimki kızın kalçalarına sarılır, diz çöker bir yerde. Utançtan yerin dibine geçer ama yapacak başka bir şeyi yoktur. Çok duygusal bir genç. Ersin Karabulut'un köşesinde yazdığı aptallıkları hatırlıyorum, özdeşleştiriyorum biraz ikisini.

Fante işte, saf yaşam. Mis.

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Cengiz Aytmatov - Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek

Kapakta bir adet köpek var ama öykünün köpekle pek bir alakası yok -demiştim ki kapak bendeki baskının kapağı değil, olsun-. Metafor olarak belki. Sahibini bekleyen vefalı hayvan, belki. Aytmatov'un doğaya karışmış insanlarının da köpeği bekledikleri söylenebilir. Kozmogonik mevzularda hayvan doğumludur her şey. Dişi ördek Lura, konacak bir yer bulamayınca karayı yaratmıştır. Ağaçlar, toprak, her şey Lura'ya borçludur varlığını. İnsan da. Evin bütün yeryüzü olduğu bir coğrafyada deniz göğüs gerilecek ve dalgalı bir gurbettir. Yılmak yok, ikinci evdir ve keşfedilmelidir. Ala Köpek Dağı'ndan iki kavak boyu -iki mızrak boyu değil, doğanın şanına bakın- yükselen güneş, denize misafirlerini ağırlamasını söyler. Orhan Ata başta, Emrayin ve yeğeni Mılgın kürekleri çekiyor. Emrayin'in oğlu Kirisk, erinlik töreninin gereklerini yerine getirmek için yola çıkarken küçücük yaşının coşkun duygularıyla kıyıya bakıyor. Korku, heyecan, bir çocuğun hissetmesi gereken her şey var. Diğer topluluklardaki törenlerde olduğu gibi doğada tek başına birkaç gün geçirmesi, bir canlıyı öldürmesi gerekmiyor. Atasının sözünden çıkmayacak -atanın sözünden çıkılmaz, avı en iyi o bilir- ve av avlayacak.

Nivih folkloru tanıdık; şamanizm izleri var. Kötü ruhlardan pek korkulur, doğaya boyun eğilir ve adetler bu yöndedir. Kirisk'in annesi, çocuğunu uğurlarken ormanda ağaç keserken dikkat etmesi gerektiğini söyler mesela. Kötü ruhlar hedefi şaşsın diye. Bir arkadaş demişti, bizde de bazı yörelerde tabut sokak sokak dolaştırılırmış ki kötü ruhların oyunbazlığına kanıp evine dönmeye çalışmasın ruh, yolunu kaybetsin. Orhan Ata'nın Deniz Kızı inanışı, Kirisk'in Ala Köpek Dağı'nın gücünü biraz da ruhani bir biçimde anlaması bu bağlamda değerlendirilebilir. Özellikle Kirisk'in kara gözden kaybolurken hissettiği umutsuzluk önemli, çocuklar böyle şeylerin farkına daha çabuk varır. Çocukken hayalet falan görmediniz mi hiç, ya da paranormal bir olay? İnancın sonsuzluğundan bir damlacık olsun yutmamışsınız demektir. Neyse, kayıktakilerin düşünceleri Aytmatov'un mistik doğasını kurar. Ata'nın düşündüğü: "Kayıktaki insan, evrenin sonsuzluğu karşısında bir hiç olduğunu çok iyi anlıyordu ama insan düşünürdü; düşüncesiyle denizin ve göğün yüceliğine erişirdi ve yüce düşüncelerinde, doğa güçleriyle evrenin derinliği ve yüksekliğiyle bir tutardı kendini. İşte bu yüzden insan, yaşadıkça; deniz kadar, gökyüzünün sonsuzluğu kadar yüce ve güçlü olacaktır çünkü düşünceler sonsuzdur. O öldüğü zaman, bir başka insan onun düşüncelerini daha ileriye, sonra bir başkası ondan da ileriye götürecek ve bu, sonsuza kadar böyle sürüp gidecektir..." (s. 27) Ekmeğini doğadan çıkaran insanın doğaya kafa tutabileceğini düşünemiyorum.

Avlanırlar ve yolculuğa devam ederlerken sise girerler, doğanın kudretini gösteren bir başka olay. Suları azdır, umutsuzluğa düşerler ve günlerce süren bekleyişin ardından kendilerini suya bırakırlar. Önce Orhan Ata gider, gençler belki kurtulur diye. Mılgın gider, susuzluğu belki diner diye. Emrayin'in gidişi en zorudur, oğlunu kayıkta bırakmayı hiç istemez ve benim için en vurucu kısım, baba olmanın dünyanın en güzel duygusu olduğundan, oğlunu kayıkta bırakıp gitmenin zorluğundan bahsedilen bölüm. Çok ince bir mevzu babalık benim için, gözlerim doldu.

Kirisk bir başına kalır. Suyun son damlaları. Annesinin öğrettiği bir şarkı, hasta olup suya hasret kaldığı zamanlardan. Kurumuş dudaklarında. Ataları topraktan denize. Bir kuş, yakınlardaki karanın en küçük damlası. Rüzgâr çıkar, kurtuluş. Kirisk rüzgârın adını bilmez, yine de ona seslenir. Adın gücü elinde olmasa da sesini duyurur, kurtulur. Denizden karaya. Yaşamın doğallığı ölümü aşıyor, her şeyin iç içe geçtiği inanışlarda törenlerle dile getirilir bütün duygular, törenler de toprağındır, dilindir, insanındır.

Yıldırım Sesli Manasçı: Savaşa giden erkeklerin yokluğunda, ata hastayken yapılanlara dairdir. Eleman savaşa giden akrabalarından bir haber bekler, günler boyunca merak eder. Ne olacağını, nereye gideceğini düşünür. Kuşlar bilir. Eleman bir Manasçı olacağını, dizeler haykıracağını bilmez. Öldürüleceğini bilmez, sesinin ölümlü bedeninden ölümsüz zamana yayılacağını bilmez. Kuşlar bilir. Onların dilinden dinleriz, anlatıcı kuşlar olur. Eleman'ın başının üstünden geçerler, bir müddet sonra savaş meydanına varırlar. Ölüler kuşlardan özür diler, olmaması gereken bir şeyi görmek zorunda kaldıkları için.

Kuşlar hâlâ görüyor.

"Bizi affedin göçmen kuşlar! Yaptıklarımız için bizi affedin! Yaapacaklarımız için de affedin bizi. İnsanların niçin böyle yaratıldıklarını ben size anlatamam ve siz de anlayamazsınız. Yeryüzünde nice nice insanların niçin öldürüldüğünü, daha nicelerinin niçin öldürüleceğini anlayamazsınız...

Siz, saf, tertemiz gökyüzünde, yoluna devam eden kuşlar, Allah aşkına affedin bizi, affedin..." (s. 125)

Aytmatov pek bilinmeyen, belki önemsenmeyen insanların, tabiatın derleyicisidir. Müthiş.


20 Temmuz 2015 Pazartesi

Zygmunt Bauman - Yaşam Sanatı

Homo economicus, homo socius vs. üstünden mutluluğa, yaşamaya dair güzel bir araştırma. Bauman, modern akışkan yaşam içinde insanın yerini bulmaya çalışıyor. Kendisi modernizm üzerinden getiriyor eleştirilerini, diğer kitaplarında da aşağı yukarı mevzu bu. Günümüzde mutluluk, bağlılık, özgürlük, aşk, sevgi hangi biçimlerde görünür ve yaşamaları için ne gerekir, bunları anlatıyor. Bir reçete sunmuyor tabii, olanları ve olabilirleri irdeliyor. 

Mutluluğun Nesi Kötü? nam giriş bölümünde ekonomik mutluluğu sorguluyor Bauman. Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına Mıdır? adlı kitabındaki görüşlerin bir özeti. Zenginliğin artışı, yaşamsal gereksinimleri karşıladığı müddetçe mutluluk vericidir, ötesinde bir anlam ifade etmemektedir. Bu anlamsızlığı ortadan kaldırmak için tüketim toplumları yaratılır. Normalde kaliteli bir yaşamın içinde yer alan spor, beslenme gibi doğal yollarla tatmin edilecek gereksinimler ürünleştirilir. Organik, light, şekersiz ürünler. "Daha iyi" beslenebilmek için daha çok para kazanmanız gerekir, bunun için daha çok çalışmanız gerekir. Yeterli beslenme seviyesinin üstüne çıkarsanız spor salonları var, zibilyon adet aletle şişebilir, formunuzu koruyabilirsiniz. Bu aletleri üreten işletmeler iş imkanı sağlar falan derken bütün sektörler bir şekilde birbiriyle bağlantılı olduğu için tüketim toplumu müthiş bir şekilde işlemeye başlar. Marx'ın orta sınıfa atfettiği sorunlar bütün bir topluma yansımaya başlar; belirsizlikten kurtulmak için daha iyiye ulaşma çabası. Geyik var ya bir tane; asgari ücretlilerin elinde binlerce liralık telefon var diye. Bu mantık işte, asgari ücretle çalışan yoksul kesim orta sınıfa ulaşmaya çabalamıyor, en tepeye çıkmaya çalışıyor. Bu da simülakrlar yoluyla yanılsama yaratılarak sürdürülüyor. Baudrillard der bir yerde Bauman, simülasyon bağlamında değerlendirilebilecek kimliklerin insanın çaba göstererek ulaştığı bir şey olmaktan çıktığını söyler. Çabadan kasıt yaşam sanatıyla olabildiğince estetik bir şekilde uğraşmak. Para sarf edilerek alınan ürünler bir kimlik yaratmasa da günümüzde gözlere güzel bir perde indirilmiştir. Tüketmeden "biri" olamıyoruz. "Piyasalar mutluluk düşünü, yaşamın büsbütün tatmin edilmesi görüşünden, bu yaşama ulaşmakta gerekli olduğuna inanılan zenginlik arayışına çevirerek mutluluk arayışının asla bitmeyeceğini varsayar. Arayışın hedefleri inanılmaz bir hızla birbirinin yerini alır." (s. 21)

Bütün bu çer çöpün antisi olan bir insanı anlatacağım: Gülizar Abla. Zonguldak'ta çalıştım iki yıl, demiştim. Gülizar Abla ve süper ailesiyle orada tanıştım. Kendisi gayet modern bir insan, Zonguldak'ta doğup Eskişehir ve Bursa gibi illerde yıllarca yaşamış. Eşi Serdar Abi'nin iş durumundan ötürü Zonguldak'a dönmüşler, deniz kıyısında müthiş bir evde yaşıyorlar. Gülizar Abla spor salonuna ihtiyaç duymaz, günlük iki üç saatlik bahçe çalışması ona yeter. Bahçesinde fasulyeden çileğe pek çok meyve ve sebze yetiştirir, et ve süt ürünleri haricinde başka bir şeye ihtiyaç duymaz. Televizyon pek izlemez, film izlemeyi çok sever. Hayatımda gördüğüm en müthiş insandır, doğayla uğraşı ruhunu dinginleştirip akil bir insan yaratmıştır. Hiç akışkan bir insan değildir, toprak ve deniz gibidir. Özgürlüğünü korumayı bilir, dolayısıyla sorumluluklarını bilir. Bu ikisini zıt kutuplara kim oturttu bilemiyorum ama birbiriyle derinden bağlantılıdır. Mutluluk Paradoksu adlı süper eserinde Ziyad Marar, özgürlük ve onaylanma ihtiyacının dengede tutulduğu bir yaşamın gerçekten on numara yaşandığını söyler. Denge; bağlılık ve özgürlük dengesi bozulmayacak. Geçmiş bütün ağırlığıyla göğüslenecek, dengenin ağırlığı göğüslenecek ve başarılarla başarısızlıkların bir noktaya tutsak etmesine izin verilmeyecek. Übermensch kafasıyla ilerlenecek. Formül bu. 

Bok bu. Yaşamın bir yol haritası yoktur. Her şeyin hızla akıp gittiği bir zamanda yaşıyoruz, ihtimaller okyanusunda yolu bulmaya çalışan bir sandaldayız. Hangi yolu? Özgürlük ve bağlılık ikileminden yola çıkılabilir. İnsanlar arasında eşitliğin sağlanması -ekonomik, sosyal vs.- güzel bir adım, bir o kadar da ulaşılması zor. Birçok sebepten ötürü potansiyelini değerlendiremeyen -yetenek, duygu gösterimi vs.- insanlar hınç besler, Scheler'in aynı başlıklı kitabında dinler tarihinden başlayarak derinlemesine incelediği bu insanlık cehenneminden kurtulmak eşitlik yoluyla olur ama eşitlik özveri demektir, gücü paylaşma ve dolayısıyla güçsüzleşme demektir. Levinas'ın "sorumluluk duyma" kavramıyla Nietzsche'nin Tanrı'yı öldürmesine yol açan merhametin güçsüzlük getirdiği fikri çatışır. Üstinsanın güçsüzlüğü düşünülemez tabii. Binlerce yıldır çatışma halinde olan diğerkâmlıkla bencillik -olumsuzluğu beraberinde getiriyor ama onsuz düşünün bir- arasındaki çatışma, Eski Yunan kafasını bayağı bir kurcaladığı gibi günümüz insanının da büyük bir problemi. Bauman aşk, sevgi gibi duyguların her gün yenilenerek yaşayacağını söyler, durağanlık başladığı anda sonun da başladığını belirtir. Zannediyorum her çağ da aşkın yenilenmesi gibi yaşam sanatını bütün çıkmazlarıyla birlikte yenilemek zorunda. Güncel çözüm yolları bulunmalı, bulunuyor da. Kimi medeniyetten uzaklaşıyor, dünyada olduğu kadar ülkemizde de örnekleri mevcut. Olabildiğince kendi imkanlarıyla yaşayan insanlar. Bir arkadaşımın ikisi de makine mühendisi olan ebeveyni çiftlik evinde yaşıyor yıllardır. Bir başkası Ege kıyılarında, küçük bir köyde yaşıyor. Az insan iyidir onlara göre. Pascal'ın dediği: "Mutsuzluğun tek nedeni, insanın odasında sessizce nasıl oturacağını bilememesidir." (s. 58)

Mutluluk mühim, mutluluğumuzu nasıl sürdürebileceğimiz daha da mühim. Bauman bir fikir verebilir. Edininiz.

Bugün şarkı falan yok, onun yerine Suruç'ta patlayan bombanın sesini duyalım, sanki evimizin önünden duyuluyormuş gibi.

18 Temmuz 2015 Cumartesi

Andrey Platonov - Can

Can, ruh ve köle manasında. Asya'nın bitmez bilmez çöllerinde yaşayan bir halkın adı. Susuzluğu ve açlığı özütüp yaşamını sürdüren insanlar için gereksinimlerin bir önemi yok. Seviyorlar ve çoğalıyorlar, yapabilecekleri en kolay şey, tek şey bu. "Yine de yer yer aileler halinde de yaşıyordu insanlar; böyle durumlarda birbirlerine karşı duydukları sevgiden başka şey kalmıyordu ellerinde çünkü ne doğru düzgün yiyecekleri, ne geleceğe ilişkin umutları, ne insanı eğlendiren cinsten bir mutlulukları vardı; hem yürekleri öylesine dermansızdı ki ancak eşlere karşı duyulan sevgi ve bağlılık sığıyordu içine - en çaresiz, en fakir ve ebedi duygu." (s. 42)

Bu insanlar ne düşler, kurdukları hayaller nasıldır? Hayal kurmaya mecalleri yoktur sanıyorum.

Doğanın karşısında insanın küçüklüğünü yansıtan metinleri severim. Çoğunda doğayı yönetmenin değil, doğayla bütün olup yaşamanın doğru olduğundan, bükemedikleri bileği öpen ve bu şekilde tevazu ve güç falan kazanan insanlardan bahsedilir. Mother Russia mevzusuna bakarsak Ruslar için toprak annedir, verir yani. Yorgun düşer, aç kalır ama verir. Can verir, verebilirse su verir, yemek verir. Onların sadık yari de topraktır, karalığını bilemiyorum. Coğrafya işi aslında, Rusya'yla kalmıyor iş. Aytmatov'undan şimdi adını hatırlamadığım Çinli herife kadar pek çok yazar haliyle mevzuyu işlemiştir. Topraktır sebep; var olma mücadelesi ama tam mücadele de değil. Karşı kutup yok, doğaya uyum sağlamaya çalışan insan var. Bana göre dünyanın en onurlu, erdemli uğraşı. Var olma çabası. İnsan doğanın ötesinde, ondan yüce bir varlık değildir. Onun bir parçasıdır. Öyle olmalıdır. Birkaç yüzyıldır virüse dönüştük gerçi, olsun. Biz yeryüzünden silindikten birkaç bin yıl sonra Dünya eski haline dönecektir. Hatta bir belgesel vardı, "insanlar bir anda yok olsa Dünya ne biçim olur" temalı. Yirmi bin küsur yıl diyordu, insan aklının son izlerinin silinmesi için gereken süre. Tabii bunun kitapla ilgisini sorarsanız, çoğunlukla yok. Kısaca, doğayı sevelim. Hala ilgisi yok. Ben kitaba döneyim iyisi mi.

Anne ve baba izleğini aklınızda tutun. Baba Stalin, komünizm. Anne yaşlı doğa, insanlar dahil elbet. Kitaptaki bütün anneleri, babaları bu bağlamda değerlendirebilirsiniz.

Nazar Çağatayev, Can halkından bir kardeşimiz. Annesi onu salıyor, salmazsa açlıktan ölecek. Çocuk durumu kabullenmiş ama gidiyor sonunda. Moskova'ya gidiyor, Moskova İktisat Enstitüsü'nden mezun oluyor ve sosyalizmin yılmaz bir neferi olarak insanlarına dönmeye çalışıyor, Can'ı bulup sefaletten kurtaracak. Baba geliyor, Anne'nin hayatını geri verecek. Çağatayev'in babası bir asker, anneyi hamile bırakıp ortadan kaybolmuş. Tarih verilmiyor ama Çarlık Rusya'sının son yıllarında yaşanmıştır belki bu mevzu, belki inceden bir eleştiridir, bilemiyorum. Neyse, Çağatayev memleketine doğru yola çıkmadan önce Moskova'da Vera'yla tanışır. Vera'nın kızı vardır, Çağatayev'in zamanı gelince kızıyla evlenmesini ister. Çağatayev söz verir ve yola düşer.

Sonrası uçsuz bucaksız topraklar ve insan manzaraları. Perekati-pole denen, rüzgarda sürüklenen çalılar ilgimi çekti; şu kovboylu şerifli filmlerde rüzgarda yuvarlanan çalılar vardır hani, onlardan. Yer yer yol gösterici, yer yer besin kaynağı olarak ortaya çıkıyor. Annenin mucizelerinden biri olarak görüyorum, koskoca çölde en kritik zamanlarda beliriyor. Orada olmadığını düşünsek de anne bizi gözetiyor. Çağatayev'in ağzına Eyüp'ün sözlerini yakıştırıyorum:

Eyüp 23

8   “Doğuya gitsem orada değil,
       Batıya gitsem O'nu bulamıyorum.
9     Kuzeyde iş görse O'nu seçemiyorum,
       Güneye dönse O'nu göremiyorum.
10   Ama O tuttuğum yolu biliyor,
       Beni sınadığında altın gibi çıkacağım."

Tanrı bu yaptığımdan pek hoşnut değildir sanırım. Özür dilerim.

Çağatayev halkını bulur, Nurmuhammed isimli bir rejim adamını öldürmek zorunda kalır. Gerçi ayağından vuruyordu ama çölün ortasında ayağınızdan vurulursanız... Eh. Adam bir kızı kaçıracaktı falan, o yüzden bu tabancalı olay. Sonra işte Çağatayev ölmek üzereyken kartal avlayıp zar zor hayatta kalır. Halkına sosyalizmi anlatmak ister ama anlamaktan çok uzaktırlar; doğanın en çetin olduğu yerde yaşamaya çalışan insanlara nasıl bir şey anlatabilirsiniz? Yine de bırakamaz Çağatayev onları, yemek ve su bulmak için elinden geleni yapar. Bulur da. Halk anlar; zenginlerin hükümdarlığı sona ermiştir artık ama eşitliğin o topraklara ulaştığını görecek kadar dermanları yoktur. Baba yetişene kadar öyle düşünürler, çok müşkül bir zamanda yardım gelir, iki kamyon dolusu erzak ulaşır halka. Yerleşik düzene geçerler, babanın bolluğunun ve güveninin gölgesinde yaşamaya başlarlar. Bir süre yaşarlar, sonra yola düşerler yine. Baba gelmiştir gelmesine ama annenin çağrısına karşı koyamazlar. Özgür, ıstıraba alışmış bir halk. Hiçbir şekilde dizginlenemez.

Çağatayev Moskova'ya döner, evleneceği kıza kavuşur. Güzel biter roman.

Platonov'un eserleri yasaklıydı, Stalin'in her şeyden kıl kapan bir adam olduğu söylenir çok yerde. Ayağını kaydırdığı adamların haddi hesabı yoktur. Küçücük bir eleştiri görünce damgayı vuruvermiştir sanıyorum. KGB arşivi açınca Platonov da çağımıza ulaştı çok şükür. İnandığı devrimden çok çekmiştir, yine de savunucusu olmuştur. Doğrularını anlattığı kadar yanlışlarını anlatarak da. Aksayan yanları eleştirerek. Bir entelektüelin yapması gerektiği gibi. Bedeline de katlanmıştır.

Çok güzel, bence bir alın. Yeminle pahalı değil.


Ek: Bu şarkıyı Çağatayev'in söylediğini düşünün.

Herta Müller - Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım

Geçmişi kurmak için sonsuz seçenek var, her an farklı bir şeklini oluşturabiliriz. Sahilde oturmuşuz, dalgaların düzensizliğini anıları karman çorman etmede kullanmışız. Düzensizlik, yaşamın kalıplaştırmasına bir karşı çıkış. Bilinçaltımızın en çok ihtiyaç duyduğu. Bilinenden farklı bir baba, hissedilenden bambaşka bir acı yaratabilir. Güneş batıyorsa sarıya boyanır. Ayın görünmediği bir gecenin daha karanlık olduğunu -bahsettiğim şekilde de- hissetmişsinizdir. Bilinç ve dibi çok acayip bir şey, her renge boyanabilir. Sırıtmaz. Süt içer, bomba yer, sevdiklerinizi özenle saklar.

Müller'in kadın kahramanı bir tramvay yolculuğunda. Etrafındaki insanları gözlemliyor. Ardında kalanların kendisini izlemesine dayanamayıp o da geriye bakıyor sürekli. Tramvay insanları ve bilinç akışı. Bunlar yolculuğun sonlanacağı yerin, içinde yaşanılan toplumun ve iktidarın etkisiyle karanlık, duygusuz. Duygusuzluk çokça. Anlamsız bir yolculuk, salıları, cumartesileri ve perşembeleri yapılıyor. Saat tam onda, Albay Albu'nun sorgulaması başlayacak. Öylesine sorulan sorular, omuzları süslü bir adamın mekanı daraltan bakışları. Geçmiş nasıl hatırlanabilir bu durumda? Soğuk, donuk, şimdinin sıkıntısına gömülü.

Çavuşesku'nun eşi olan hanım -şimdi adına bakmaya üşendim, şaşırtıcı değil- idam edilmek üzere götürülürken, "Ben sizin annenizim, yapmayın evlatlar!" diye bağırıyordu. Mother Russia evlatları açlıktan, soğuktan kırılırken ağlıyordu. Ağlıyor muydu? En büyük faşiklerin anneler olduğunu kim söylemişti? Babalara yol açmaları onları suçlu yapmıyor, sessiz kalmaları yapıyordur belki. Baba dehşeti varken bir şey söylemek zor. Çavuşesku'nun Romanya'sında bir tramvay hiçliğe gidiyor. Yoksulluktan hiçliğe. "Savaş her zaman olacak, diye güldü kundura tamircisi, ama burada, bizde değil. Ruslar anlaşmalarla bizi avuçlarının içine aldı, onlar gelmez. İhtiyaç duydukları her şeyi Moskova'ya yollatıp bizim tahılımızı, bizim etimizi yiyor onlar. Açlıkla kötek de bizde kalıyor. Kim işgal edecek bizi, masraftan başka bir şey değiliz. Her devlet, bizi almadığına sevinir, Ruslar bile." (s. 27) Belki de bu yüzden anlatıcının vatmanın cebindeki kruvasanlara takması. Üç kruvasan, bunları ne ara yiyor bu adam, sen bilmiyorsun anlatıcı ama merak ediyorsun, her an aklında. Sorgulanmaya gidiyorsun, gitmezsen evinden alırlar, sonrasını düşünmek bile istemiyorsun.

Anılar paramparça, zamandan zamana yolculuk ediliyor. Lilli, anlatıcının yakın arkadaşı, yaşlı bir askerle Macaristan üzerinden kaçmaya çalışırken yakalanıp öldürülüyor. Yaşlılardan hoşlanıyor Lilli, gençlerin hoyratlığı onlarda yok. Üvey babasıyla ve birçok erkekle birlikte olması bu yüzden. İnsanın aşık olma kapasitesine güzel bir örnek; aşkın çabuk bitmesi ve tekrar bulunması için yaşıyor. Bitişine hayret ediyor da başlamasının güzelliğinden gözleri parlıyor. Vurulduğu sırada da parlıyordu.

Anlatıcı, çalıştığı tekstil fabrikasında pantolonların arka cebine İtalyanca "Evlen benimle!" yazıyor. İtalyan erkeklerinin zengin ve yakışıklı olduğunu duymuş, şansını deniyor ama zamanında birlikte olduğu iş arkadaşının kıskançlığı tutuyor, ihbar ediliyor. Bütün tatava bu yüzden. Albayla yüz yüze gelmesi, yolculuklar... Kafesten kaçmaya çalışırken daha küçüğüne giriyor. Yazık ki geçmişinde mutluluk yok; askere giden eşinin babası tarafından taciz edilmesi, boşanma aşaması, bir sürü dert. Peter'la tanışınca yaşamın sorumluluğunu paylaşma duygusundan, daha çok da sevilmenin tatlı uyuşukluğundan ikinci gün adamın yanına taşınıyor. Olabildiğince mutlu. Şu yolculuk da olmasa... Aklını yitirmeye yakın, iyi ihtimal. Ölüme yakınlığı daha iyi bir ihtimal ama saçmanın içinde sürdürülen yaşam mücadelesi. Onurlu bir mücadele, zevkli. Camus diyor. Gerçi intihar etseniz sizin veya Camus'nün çok da derdi mi, değil.

Faşik rejimden kaçan Herta Müller, bu dünyada yaşamaya çalışan insanların hikâyelerine dokunuyor, benzer umutsuzluklar, küçük hesaplar falan. Böyle. Kendinizle karşılaşırsınız, iyi bir şey. Bazı günler, o ağır günler, değil. O günlerden birini okuyun, alın bunu.

17 Temmuz 2015 Cuma

Jerzy Kosinki - İhtiras Oyunu

Bir başka huzursuz Jerzy Kosinski'den yıkılacak duvar arayışı. Kadınlar ve atlar birbirinden ayrılamaz, Fabian nam ellilerine merdiven dayamış karakterimiz profesyonel bir polo oyuncusudur, hayatını polo turnuvalarına katılarak kazanır. Zenginlerle iyi ilişkiler kurar, romandaki mevzular daha çok bu ilişkiler üzerinden yürür. Geri kalanı kuruyan bir sektörde tutunmaya çalışan adamın atlarla ve kadınlarla olan ilişkileridir. Atlarına bir tık fazla değer verdiğini söyleyebiliriz. Cinsel ilişkileriyle atları arasındaki ilişkiyi birbirinden ayırt etmek zordur. Adamın atlarını da taşıyabildiği otobüs boyutlarında bir karavanı var, sürekli yolda. Fabian'ın arayışının, merakının sonucudur bütün yaşadığı. Mücadele arayışı, duvar dedik ya. Genelde bire bir maçlara çıkar Fabian, takım oyununu bireysel bir oyuna dönüştürmüştür ve bu yüzden polo oyuncuları tarafından pek tutulmaz, yazdığı kitaplar da satmamaya başlar. Başarısızlığın korkusu uzaklarda bir yerde olsa da görünmüştür.

Kadınlara karşı Kosinski'nin çok iyi gizlenmiş öfkesi, cinsel kinizm denebilecek bir bakışı vardır. Bence. Ve muktedirliğin tatmini.

"Kolay uyurdu, uykusu derindi. Cinsel dürtüleri kısa aralıklarla, sık sık uğrardı. Bu iki eylemi de bir sanat yapıtının yüceliğiyle yerine getirirdi; sanatçının kendi yaşantısından bağımsız bir biçimde. Kendisini cinsel bakımdan arzu edilir bir insan olarak görmezdi. Seks, kendisine verilmiş bir armağandı; o da bir armağana karşı armağanlar vermeye her zaman hazırdı; karavanında ya da bir lokantada bir yemek; parklarda atıyla bir gezinti, danışma ya da para gibi..." (s. 15)

Fabian'ın kopardığı bir kıl üzerinden karakterini inceleyebilir miyiz? Bilimin her şeyi sınıflandırarak açıkladığını, meseleyi böylece çözdüğünü söyler ama bütün bunlar; kuramlar falan kılın tekliğini nasıl anlatabilir? "Sanatçının kendi yaşantısından bağımsız bir şekilde" sanat ortaya konuyor, seks. Her biri eşsiz, tek bir deneyim olarak değerlendirilmeli. Sonsuz anın dizilişi bir adamdan çok daha fazlası eder. Belki etmez, yol bir adamı ne ölçüde ifade edebilir? Sayısız kadın? Hiç, insanın çok daha fazlası olması gerektiğini düşünürüz ama her şey olduğu gibi vardır. Boşa yaşanmış hayat diye bir şey yoktur. Belki. Tanrım, insan çok karmaşık bir şey.

Fabian mükemmellikten korkuyor, hata yaptığında yıkılmamak için. Bir labirent bu, amaç ve yaşam bir araya gelince çıkışı bulmanın kolaylaştığı sanılıyor ama Fabian için doğru değil bu. Başka bir yol olması gerektiği için yıllardır dolanıp duruyor. Vasat -unutmayın, belki- bir hayatın peşinden gitmesi bu yüzden. Bauman'ın "akışkan aşk" dediği zımbırtının örneği. Doyumsuzluk.

"Fabian için yarışmanın özü, başkalarının değil de insanın kendi koyduğu engellerle savaşmakta yatıyordu." (s. 42)

Fabian'ın koyduğu engeller mekan değişse de karakter aynı kaldığı için yıllardır değişmiyor. Döngü. Doğayla olan ilişkisi de bu açıdan irdelenebilir. Bildiği manzaraları görebilmek için çeşitli zamanlarda çeşitli yerlere gidiyor ve kendini buluyor. Kendi kim, Fabian. Ulan farklı bir noktaya çık bari, doğa her seferinde aynı ama sen aynı olduğun için. Neyse, sinirlenmeyeceğim. Karakterin omzuna elimi atıp, "Bak kardeş, yanlış yoldasın," diyecek halim yok. Sonuçta modern bir dünyada yaşıyoruz, modern yaşamın sıkıntıları, cinsellik, iş güç, incelikler, şöyle bir iç rahatlığıyla deniz kenarında oturamamak... Biraz canım sıkılıyor, kusura bakmayın. Gerçi bana ne lan.

Kosinski'nin yan öykücükleri elbette, bir dünya. Geri dönüşlerin içinde geri dönüşler mevcut, hikâyenin çatısı bu şekilde kuruluyor. Mesela ne olmuş, Fabian zengin bir ailenin oğluyla dost olmuş ve herifin kıskançlığı yüzünden yaptıkları bir düelloda arkadaşının suratını dağıtmış, öldürmüş adamı. Yalancı bir kadın yüzünden. Kadınla ilişkisi yıllar boyunca devam ediyor, karşılaşıyorlar. Sonra Güney Amerika'da bir diktatörün davetlisi olarak polo oynuyor, adamla dost oluyor ve siyasi bir cinayet işlenirken öldürülen adamın karısıyla birlikte oluyordu galiba. Yol kenarında reşit olmayan kızları satan bir şebekeden katalog alıp inceliyor. Kız satın alıp almadığını bilemiyoruz, orada kesiliyor. Ne oluyor, Kosinski'nin de takılmayı pek sevdiği yeraltı kulüplerine gidiyorlar bir kızla. Her şey serbest. Her şey. Seksin özgürce yaşandığı bir yer. Kitabın sonunda Fabian, kıza aşık olduğunu anlayacak ve kızın bindiği uçağa yetişebilmek için atını dörtnala koşturacak, yetişemeyecek. Boktan bir film gibi bitecek kitap.

Kıçında beyaz kıllar çıkmaya başlamış, büyük abdestini kanlı yapan bir adam. Saçını kesip kesmemeyi düşünüyor. Keserse yüzündeki çizgiler ortaya çıkabilir. Kesmezse rakibini, topun nereye gittiğini göremez. Ne yapacağını bilemiyoruz ama Fabian bir huzursuzluk çeşidi olarak akıldaki yerini alıyor. 

Kötü bir sabahtı, şimdi biraz daha iyi ama şunu bırakıp gideceğim. Emre'den kaptım. Kevin Moore.

16 Temmuz 2015 Perşembe

Kurt Vonnegut - Allah Senden Razı Olsun Bay Rosewater

"Cömertofobi: Kendinden daha az varlıklı kişilerin sorunlarına karşı duyulan histerik ilgisizlik."

Eliot Rosewater, milyon dolarlarla oynayabileceği bir vakfın başında. Harvard mezunu, ortalama bir öğrenciden ortalama bir insana dönüşmemiş adamların en "delisi". Amerikan Rüyası için deli. Çalışmak özgürleştirir, çalışmayanlar veya çalışamayacak durumda olanlar şu güzel ortamı bozuyor. Obama'nın sağlık reformunu protesto edenlerin ellerindeki pankartları gördük: "Sosyalizm istemiyoruz ulan!" Lisede edindiğim iki üç dosttan biri yıllardır ABD'de yaşıyor, adamın ziyarete geldiğinde söylediği: "Abi çalışacaksın ve tüketeceksin. Bütün sistem bunun üzerine kurulu." Bay Rosewater, Rockefeller muadili ailesinin servetinin kendi sorumluluğunda olan bölümünü dağıtmak, sisteme çomak sokmak için uğraşıyor, hastalık derecesinde. Peşindeki avukat Rosewater'ın deli olduğunu kanıtlayıp hukuk sistemindeki açıklardan servetin bir bölümünü cukkalama derdinde. Cömert adamın zavallı eşi kafayı yemekle meşgul. Senatör baba, müsrif evlat engelleyicisi konumunda, elinden geldiğince. Çomak sağlam ama tutan el nereye kadar dayanabilir?

Vonnegut'ın bu bağlamda kurduğu dünyada karakterlerin uçukluğundan kaynaklanan kara mizah, bahsi geçen rüyanın sonucu. Herkes aynı rüyayı görmek zorunda değil, görmeyense çoğunun orada olmak için can attığı -görünürde- refah topluluktan uzağa fırlatılıyor. İkiliği görenler ve çözüm üretmeye çalışanlar çoğunca pek akıllı olmuyor. Servetini dağıtmak isteyen biri pek de normal karşılanmaz. Yardım derneği vs. kuran zenginlerse çok güzel işler yaparlar gerçekten, vergiden düşmek şartıyla.

Dünyaya karşı Rosewater tek başına. Yıldızlı bayrağın dalgalandığı dünyanın en güçlü devletinin ve düzeninin amansız muhalifi.

Rosewater, babasıyla konuşurken 10 yaşında delirmeye başladığını söylüyor. Üniversite okurken II. Dünya Savaşı patlıyor, adamımız savaşa katılıyor ve döndüğünde okulunu bitiriyor. Belki biraz daha delirmiş olabilir. Başlangıç noktası burası, bir de Vonnegut'ın alter egosu, Eliot'ın çok sevdiği bir BK yazarı olan Kilgore Trout. Bu abimiz Şampiyonların Kahvaltısı başta olmak üzere birçok Vonnegut kitabında görünür. Yalvaçtır; Vonnegut adama seksen küsur kitap yazdırmıştır ama başarısız bir yazardır, öykülerinin nerede yayımlandığını bilmez, takip de etmez. Yarattığı kişiler Papini'nin karakterleri gibidir; bir noktadan dünyaya takmış, absürt çözümlerle daha iyi bir dünya yaratmaya çalışan insanlar. Bir öyküde paranın ve insanların ne boka yaradığını sorgular, Eliot birinin son derece değersiz, diğerinin kıymetli olduğunu düşünür. Değersiz olanı kıymetli olanlara dağıtınca eşitliğin sağlanacağını, aslında birçok problemin bu dengesizlikten doğduğunu düşünür. Azı çoğa katmak, buradan yola çıkar. Deliliğin ilk adımı. Tutku derecesinde bağlanır adama Eliot.

"'Lan orospu çocukları, bayılıyorum size,' demişti Eliot, Milford'da. 'Sizden başkasını okumuyorum artık. Olagelen, gerçekten korkunç değişiklikleri bir tek siz yazıyorsunuz. Yaşamın bir uzay yolculuğu olduğunu -hem de öyle kısa falan da ddeğil, milyarlarca süren bir uzay yolculuğu olduğunu- bilecek kadar uçuk bir tek siz varsınız. Dünyanın geleceğiyle gerçekten ilgilenecek kadar yürekli bir tek siz varsınız; makinelerin bize neler yaptığını, savaşların ne yaptığını, şehirlerin ne yaptığını, büyük ve basit fikirlerin ne yaptığını, korkunç yanlış anlamaların, yanlışların, kazalarla felaketlerin ne yaptığını gerçekten görebilen bir tek siz varsınız. Sınırsız zaman ve mesafeler üzerine, hiçbir zaman ölmeyecek gizler üzerine, önümüzdeki bir milyar küsur yıllık uzay yolculuğunun Cennet mi Cehennem mi olacağına şu sıralarda karar verildiğine kafa patlatacak kadar çatlak bir tek siz varsınız.' (...) 'Küçücük bir hayatın küçücük bir parçasını büyük inceliklerle yazan kuş osuruğu yeteneklerin canı cehenneme - burada esas konu yıldız kümeleri, sonsuzluk ve henüz doğmamış trilyonlarca can.'" (s. 24)

Vonnegut'ın anlatım tekniği bana yaşlı bir ağacı anımsatıyor. Sağlam bir kök, sağlam bir gövde ve her yöne uzanan sayısız dal. Bu dallar çeşit çeşit güldürüye, taşlamaya, zamana ve mekana çıkabilir. Ne zaman dala, yaprağa ulaştığınıza dikkat etmezsiniz, uca geldiğinizde gövdeden devam edersiniz. Kolajdır bir anlamda; bir şiir, bir resim, bir yaşantı, her şeyi duvara yapıştırıyor Vonnegut ve gerçekten, gerçekten komik. Trajikomik diyelim. Vakfı arayan insanlarla Eliot muhatap oluyor, her birinin problemi ayrı.

"'Desem ki, bir milyon dolar karşılığında bir hafta daha yaşarım?'
'Geber' derim. Bin doları dene.'
'Bin dolar.'
'Geber. Yüz doları dene.'
'Yüz dolar.'
'Şimdi anlaştık. Gel de konuşalım.'" (s. 82)

Bir dünya komiklik ama altında insan olmanın trajedisi saklı. Açgözlülük, ikiyüzlülük, insana dair her türlü duygu patır kütür taşlanıyor. Cennet'in pek sıkıcı bir yer olmasıyla ilgili alıntıyla bitiriyorum. İnsanlar Cennet'ten sıkılır ve tekrar doğmak isterler. İlk Matrix de insanın Cennet'i kaldıramayacağı gerçeğiyle birlikte silinmemiş miydi?

"(...) Bütün istedikleri üç boyut, anlaşılması kolay küçük zaman paketleri ve içerisiyle dışarısını ayırt etmelerine yardımcı olacak kadar kapalı bir mekândır." (s. 87)

Vonnegut okuyun.

15 Temmuz 2015 Çarşamba

Karl Ove Knausgaard - Kavgam

"Kavgam’a başladığımda, hayatımdan ve yazdıklarından bıkmıştım. Harika ve büyük bir şey yazmak istedim, Hamlet ya da Moby Dick gibi bir şey ama kendimi çocuklara baktığım, bezlerini değiştirdiğim, karımla kavga ettiğim ve hiçbir şey yazamadığım küçük bir hayatın içinde buldum."

Sabahın körü, dünya karanlık, Karl Ove'un hamile karısı, kocası yanında kalsın istiyor. Karl Ove sallamıyor ve bir sigara yakıp bir şeyler yazmaya çalıştığı bürosuna doğru yola çıkıyor. Bir şeyler yazacak. Yazabilirse. Yaratma sancısı zannediyorum tam midesinde, kasılıp duruyor. Sonra karısı aklına geliyor, kös kös dönüyor evine. Ev kalbin olduğu yerdir, Knausgaard'ın bir evi olduğunu sanmıyorum. En azından o zamanlar, anlattığına göre. Umarım şimdi evini bulmuştur, zira adamın iki büklüm, kör kütük yürümeye -yaşamaya- çalışmasının sancısını ta derinlerde hissediyorsunuz.

Sanırım insanlar postmodernizmden sokmodernizmden kuramlardan oradan girmeli buradan çıkmalı anlatılardan çok sıkılmış, Knausgaard patlamasını biraz buna veriyorum. Saydıklarımın her biriyle bir sınır çekersiniz, gruplarsınız ve önünüzde tam anlamıyla çözdüğünüze inandığınız bir fikir, eser vs. kalır. Bravo. En çok siz bildiniz, siz çözümlediniz. Peki şöyle gerçek bir şeyler okumaya ne dersiniz? Anılar kurgudur, hatırlandıkları ilk andan son ana kadar, evet ama onların her işlenişi doğaldır, yeniden yaratımı doğaldır. Michel Butor roman üzerine düşüncelerinde söyler de bunu. Yaşayanla anlatan aynı kişi midir, değildir ama Knausgaard okurken bu ikisini ayıran çizginin son derece inceldiğini, bana göre yer yer yok olduğunu görürsünüz. Bukowski'de alırsınız bu tadı mesela ama bence Panait Istrati ve John Fante'dir geçmiş muadilleri, elbette Proust'a da pek benzetirler. Yaşamın saf deneyimi; ne umutlu ne umutsuz. Istrati'nin dediğine yakın: "Bütün bildiğim; niçin acı çektiğimizi ve nasıl öleceğimizi bile bilmeden, neden ve nasıl olduğunu bilmeksizin aptalca, anlamsızca yaşadığımız."

Utanç, Karl Ove'un gözlerinden bir adım geride olmasını sağlıyor. İzliyor, şahit oluyor ve yıllar sonra yaşadıklarını yazarken bile bu duyguyu tekrar yaşıyor, anlatının izleği utanç. Röportajlarında da belirtiyor bunu, biraz baktım da. Babasıyla, kadınlarla, çevresiyle ilişkilerinde utancın izlerini her zaman görmek mümkün. Yarışma gerginliği; toplumun önünde her zaman iyi görünmek ve diğerlerinden farklı bir yan ortaya koyabilmek. Müzikle uğraşması, grubuyla verdikleri ilk konser bir utanç kaynağı olsa da deniyor en azından Karl Ove, usanmadan deniyor. Her zaman da deneyecek, vazgeçecek gibi görünmüyor.

Toplum ama küçücük bir ülkede kimlerden oluşuyor bu toplum? Evlerin birkaç yüz metre aralıklarla yapıldığı, ebeveynlerin arkadaşlarının pek görünmediği, birkaç arkadaş dışında pek kimsenin tanınmadığı kapalı bir dünya. Elinden gelenin en iyisini yapmak zorunda Karl Ove, noel partileri ve okul dışında tanışacağı yeni birilerini bulması zor ki sosyalleşme girişimleri de nispeten başarısız. "Bir adım geriden" olayını örüyorum, yaşamını anlayabilirseniz neden yazdığını, ne yaptığını kısacası, anlarsınız. Sağda solda görmüşsünüzdür, kalbin atıp durmasıyla ilgili ünlü bir giriş cümlesi var. Sonrasında ölülerle çevrili bir dünyada yaşadığımızı söylüyor Karl Ove ve ölümle ölü arasındaki ilişkiyi irdeliyor. Ölümden korkmuyorsak ölüden niye korkarız? Nazım der ya, ölüme inanmadığımız içindir belki. Jankélévitch de aynısını söyler. Ölüme inanmıyoruz, bu yüzden öldüğünü gördüklerimiz gözden uzakta olsun istiyoruz.

Her şey ölüyor, eşyaların ruhu yok. Öyleyse izleyip kayıt altına almak huzursuz bir ruha dinginlik verecek. Bu.

Baba meselesi var ama ben araya sıkıştırılanlara bakacağım önce. Yaşamın hızlanmasını şemaların oluşmasına bağlar Karl Ove. Dünyayı tanıdıkça tablo dolmaya başlar ve çocukluğun geçmek bilmeyen günleri hızla geçen yıllara dönüşür. Merakınızı aç tutarsanız bu duyguyu pek tatmazsınız, zaman hep aynı hızda akar. Dünya çok büyük; zaman-mekan-insan ölçülerine göre ucu bucağı yok. Biraz merak. Ben Zonguldak'ın küçük bir sahil kasabasında çalışırken İrlandalı bir yaşıtım gelmişti oraya, Sean. Dünyayı geziyordu. Bir öğretmen arkadaş yolculuğa neden çıktığını sordu. Sıkıntılı bir aile? Bıkkınlık verici iş hayatı? Sancılı, bitmiş bir evlilik? Hayır. "Zamanı durdurmak için."

Yaşamak zor zanaat, bir sanat. Babayla, eşle, çocuklarla yaşamak olunca mevzu, özgürlüğüne nokta koydurmayacak bir insan için daha da zor. En iyisini yapmaya çalışıyor Karl Ove, aile babası rolündeyken kendi babasından yola çıkarak belki nasıl bir baba olacağını bilmiyor ama olmayacağı şeyi çok iyi biliyor. İkisi aynı şey mi, bence değil. Edim yok; işin olumlu yanını hiç görmemiş bir adamdan iyi bir baba olmasını beklemek pek olası değil. Babasının bir okul toplantısında söylediğini yaşıyor sanki: "'Okuldaki davranışları onun sorumluluğunda, benim değil.'" (s. 65) Yine de elinden geleni yapıyor Karl Ove, anladığım bu.

Baba. Son bölüm babanın ölümüyle birlikte yığılan bir geçmişin ağırlığını taşıyor. Dünyanın ağırlığı babadan oğula geçiyor. Biyolojik duvar yıkılıyor, sıra sonraki jenerasyona geliyor ve Karl Ove yükü üstlenmeden önce geçmişle hesaplaşıyor. Çok etkileyici bir bölümdü.

"Kurguyla kurgu yoluyla çarpışan adam" altı ciltle yaşamını gözden geçiriyor. Beş cilt daha çevrilecek, bekliyorum.