3 Haziran 2012 Pazar

Sâmiha Ayverdi - İstanbul Geceleri

Bir başka İstanbul kitabıyla beraberim. Yine zevkle okudum ve Ayverdi'nin anlattığı İstanbul'a içimden pkmfpf diye gülsem de saygı duydum. İstanbul çok güzel bir yer aslında. İnsanlarla iç içeyiz. Bu kadar iltifat yeterli sanıyorum, zira İstanbul bok gibi bir yer. Evet.

Semt semt ele alınan İstanbul'da her semtin süper bir şekilde anlatıldığını düşündüm, yanıldım. Tamamen taraflı Ayverdi. Mesela ben herhalde bir tek Kadıköy'ü seviyorum, bu yüzden Kadıköy sayfalarının gelmesini heyecanla bekledim. Geldi. Lan üç sayfa mı, dört sayfa mı ne, bir şey. Diyor ki onda da, "Yav ben buraları pek sevmem, pek de görmüşlüğüm yok. İşte Erenköy'de köşkler, uzaklarda Adalar... Manzarası güzel, adı güzel topraklar." E niye yer verdin o zaman, beni kırdığını belirtmek isterim ve senin için dua da edeceğim, çünkü kitap gerçekten çok güzel. Ayverdi'nin "sevdiği" yerler güzel. En azından.

Giriş bölümünde Ayverdi kitap fikrinin nasıl ortaya çıktığından bahsediyor. İşte yaşanmış olaylar ve İstanbul'un sesleri birleşmiş, sonra bir anda yüzeye fışkırmış. Böyle olmuş. Ayverdi'den de biraz bahsedeyim. Kendi kendini yetiştirmiş bir insan. Kubbealtı Cemiyeti'nin kurucularından. Geleneğe bağlı ve siyasi görüşü de bu yönde. Kitabın içinde zaten kabak gibi belirtmiş. Geliriz oraya.

İstanbul'a genelden bakarken İstanbul tiryakiliğinden bahsediyor, bir de bu medeniyetin nasıl oluştuğunu inceliyor.

"İstanbul medeniyetini kimler vücuda getirdi? Hangi adetleri hangi insanlar beğenip seçti ve bu kök salan adetler, cemiyetin itiyatları zemininde derinlemesine nasıl yayıldı? Bu ince, bu zarif, bu her biri son derece duygu, değer ve itibar kazanmış görenekleri, yoksa insanlar değil de zaman ve zamanın taksime uğramış ölçüleri, günler, aylar, yıllar, ya da asırlar mı kendiliğinden işledi? Evet, asırlar...

(...) Sanki nesiller değil, asırlar da değil, tabiat kendi kendine yapıyormuşçasına gelişmiş, olmuş ve olgunlaşmış bulduk."

İşte İstanbul'un kaybolan değerleri, musiki, çinicilik, falan. Baştan söyleyeyim de ikide bir aynı şeyi anlatmayayım: Anı kitabı bu. Anıyla romanı ayıran çizginin neresindeyiz, bilmesek de anılardan ibaret. Dolayısıyla yazarın sürekli olarak kendisiyle bir hesaplaşma kaygısı, öze dönüşleri mevcut. Her semtte böyle üç dört dönüş var, "Ey kadın, yine anılara daldın gittin, kafan mı güzel" falan. Bunları almayacağım, arada bir dikkat çeken görüşler hariç. Evet, yardıralım.

Nedim'lerden, Şeyh Galip'lerden alıntılar var, İstanbul'un zamanında ne kadar süper bir yer olduğundan, zanaatkarlardan, sokaklardan, evlerden bahsediliyor giriş bölümünde. Şiirle musikinin yok oluşu var. Sonra şu:

"(...) En garibi, bu yapının muhafazası mesuliyetini üzerine almış olan kimdir, o hiç bilinmemiş, keyfi tasarruflara, ölçüsüz ve acemi buyrultulara neden susulmuş, o da meşhul kalmıştır."

Devlete fena giydirmeler var, kitabın yazıldığı döneme bakarsak büyük bir fikir verebilir. 1900-1925 arası anılıyor, yazılış tarihi 1950 civarı.

Şehzadebaşı


Mühim, zira yazarın hatıralarında geniş bir yer tutuyor. Tiyatroları, çayhaneleri bir yana, Direklerarası da var. Her bir çayhanede ayrı bir grup toplanırmış. Şairler, memurlar, devlet adamları, sanatçılar... Ramazan da güzelmiş burada. Sirkler, pandomim, at canbazları, türlü türlü neşeli şeyler. Bekçileri de meşhurmuş; göreve çıkışları, sohbetleri, bir sürü ayrıntı.

Ayverdi'nin çocukluk hatıraları, uşaklar hakkında izlenimleri de ilginç. Vefa'dan gelen bozadan da bir bahsediliyor ki canım boza çekti. Leblebiyle lüpletmek lazım, lakin bu sıcakta lazım değil.

Beyazıt


Beyazıt'a meslek dallarında tezahür eden Türk ahlakıyla giriyoruz. Hakkâklar Çarşısı'nı dinliyoruz, süper bir yermiş. Her çeşit dükkan var.

"(...) İşte bu daracık ve baş başa geçitte, ticaret aleminde Türk ahlakı en müstesna çiçeklerinden birini açmış; ustalar çırak yetiştirmiş, çıraklar, ustalarının izni olmadan dükkan, tezgah sahibi olmamış, para ve hırs, sanat ve meslek haysiyetinin kalesine gedik açmamış, müşteri ile esnaf, tek taraflı menfaat endişesiyle sızıltı çıkarmamış, saygı, huzur, güven ve anlaşma, yarışta hep berabere kalmış, birlikte koşmuş, birlikte yorulmuş ve işte nihayet birlikte tükenip gitmiştir."

Bu zanaatkarların ortamı çok ilginç. Terbiye kapısı diye bir şey var, dükkanların arka kapısı. Çıraklar ön kapıdan değil, buradan giriyorlar başka bir dükkana. Dükkanın ustasına saygısızlık olmasın diye. Bir de "peştemal kuşanma" adeti var. Bir çırak kalfa olacak mesela, bütün ustalar, tanıdıklar falan toplanıyor. Bir şenlik, çeşitli kutlamalar, bilmem neler. Ad koyma geleneği devam ediyor, dükkan açacakların mahlasları büyüklerce konurmuş. Bamsı Beyrek geliyor akla hemen. O zamanlar loncalarda toplanan paralar ihtiyaç sahibi olana verilirmiş, yardımlaşma tavan yapmış. Zanaatkarlar açısından çok güzel zamanlarmış kısaca. Burada Ayverdi'nin bir yorumu ilginç: Komünist leş düzen gibi değil de, kardeşlik düzeni gibi bir şey varmış. Yoruma gel.

Pazar ortamı da güzel; rengarenk şekerler, türlü türlü baharatlar, bir sürü göz alıcı şey. Bir çocuk için cennet.

Yangınlar... Beş Şehir'dekinden daha detaylı bir anlatım var burada. Yangına önce hangi tulumbacı takımı yetişecek, şehrin neresinde yangın çıktı, bir heyecan dalgası yaşanıyormuş adeta.

Süleymaniye


Kubbeler.

Frenkleşmiş vatandaşlara bir giydiriliyor bu bölümde, ohoy. Hacca giden kafilelerin yollanışı, döndükleri zaman yapılan şenlikler de süpermiş. Kandil geceleri ve Divitçiler Çarşısı da güzelmiş. Bir de din kisvesi altında çeşit çeşit işlere sardıran pis adamlar eleştiriliyor ki onları Mehmet Akif'e havale ediyor, devam ediyoruz.

Sandıkburnu


Buranın sarhoşları meşhurmuş. Ayverdi bu sarhoş ortamlarında kendi bulunamaz tabii, yine de gayet güzel bir şekilde anlatmış. Meyhane meyhane gezenler, sabahı edenler, şehrin kafası güzel insanları. Leş bir sarhoşluk gelmesin akla. Tabii elbet öyle olanları da vardır, burada bahsedilenler gayet kasidelerle, gazellerle, içkiyle yaşayan insanların geceleri ve olmayan gündüzleri.

Köşkler anlatılıyor yine. Kaybolan değerler. Yakılanlar.

Aksaray


Aksaray'ın çiçekleri güzelmiş, mor salkımlar özellikle. Yine kahveler var, lakin buradaki kahvelere külhanbeyleri giremezmiş. Tamamen nezih bir yer.

Kahveler ki İstanbul'un kültürel kalbidir, işte burada önemli.

"İstanbul'uın diğer bazı semtlerinde olduğu gibi, Aksaray'da bir de semai kahvesi denen bir nevi çalgılı kahvehaneler vardı ki bunlar adeta Peçevî'nin, 'İçinde kimi kitap ve haseniyat okur, kimi tavla ve satrançla meşgul olur, kimi nev-güfte gazeller getirip maariften bahsolunur' dediği, eski zamanın şiir ve musiki hayatımıza kucak açmış o sanat yuvaları idi ki işte, zaman esintisinin elinde savrula elene nihayet bir külhaniler ocağı olmak seviyesine düşmüştü."

Bu kahvelerin açılışında davul zurna çalarmış ve civar kahvelerden misafirler çağırılırmış. Sonra tatsızlık çıkarmış, birbirini kesermiş millet. Olaya gel. Komşuluk on numaraymış zamanında. Burası da böyle.

Tavukpazarı


Esrarcılar... Esrar kahvelerinde takılırmış insanlar, kafa tütsülerlermiş. Kavgalar çıkarmış, kahve sahibi arkası sağlam bir abimiz değilse haraca bağlanırmış. Tam bela yer.

Her yeri de yazmıyorum, bir iki atlıyorum. Hatta artık yer de yazmıyorum arkadaşım ya, yarın sınavım var, benim uğraştığım işe bak.

* Eskiden "git kahvesi" diye bir şey varmış, gitmesi istenen misafire verilirmiş. Çok güzel.

* Mehtap var, mesire yerleri var yine. Yabancı değil bunlar bize.

* Beyoğlu'ndan yine leş bir yermiş gibi bahsediliyor. Şu Beyoğlu, İstanbul aşığı yazarlardan başka kimseden böylesi çekmemiştir.

Evet, böyle. Eski İstanbul'a dair onlarca ayrıntı var. Ben şahsen evinden pek çıkmayan, gezmeyi pek sevmeyen bir adam olarak zevk aldıysam İstanbul'u gezmiş, İstanbul'u gönülden seven okuyucular için kat kat keyif verecek bir kitap, diğer baba İstanbul kitapları gibi. Okunmalı.

Bir de Jim Croce dinleyeceğim artık bir şey yazarken. Jim Croce'yi de Stephen King tanıttı bana, nereden nereye.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder