28 Ocak 2017 Cumartesi

Rebecca Solnit - Yol Aşkı: Yürümenin Tarihi

Solnit, yürümenin yarattığı büyüye başka bir kitabında değinmişti, bu kez mevzuyu derinleştirmiş ve yürümenin felsefi, psikolojik, ekonomik vs. pek çok yönüne değinmiş. Oldukça kapsamlı bir araştırma, yürümeyi seven okurlar için eski bir dostu dinlemek gibi olacak bu kitap. Küçükyalı sahilde bir aşağı bir yukarı yürümekten iflah olmadığımdan keyifle okudum.

"Sadece yürümek dünyayı değiştirmiş değildir fakat birlikte yürümek, şiddete, korkuya ve baskıya karşı durabilen sivil toplumun bir töreni, aracı ve güçlendiricisi olmuştur. (...) İzole edilmiş ya da edilgen bir nüfustan pek de yurttaş olmaz." (s. 12)

Giriş bölümünde bir sivil eylem olarak yürümenin kısa tarihini buluyoruz. Yürüyüş, insanların istatistiklerden çıkıp birkaç sayıdan çok daha fazlası olduğunu göstermek için yaptıkları en başarılı ve etkili sivil itaatsizlik işlerinden biri. Bu, belirli bir alan içinde yapılabileceği gibi daha sembolik güzergahlarda da gerçekleştirilebilir; darbe girişimini protesto etmek için yürüyen adam ve 15-16 yıl önce kızıyla oğlunu trafik terörüne kurban verdikten sonra yollara düşen adam, İstanbul'dan Ankara'ya yürüdü. Ülkenin en kalabalık şehrinden idarenin başkentine giden yollarda, sokak aralarında, geniş caddelerde, dik yokuşlarda atılan her adım, kokuşmuşluğa ve insanı onursuzlaştıran her türlü çarpıklığa karşıdır.

Solnit hem dahil olduğu eylemleri, hem de yürüyüşün tarih boyunca nasıl algılandığını, insanları nasıl değiştirdiğini anlatıyor. Kendi hikâyelerini de anlatarak iki ayağı üzerinde doğrulan ilk insandan günümüze nedir, ne olmuştur, sayıp döküyor. Bilgiçlik taslayan adamları da unutmamak lazım, feminizminin okları mantıksızlığa yelken açmış adamları delik deşik edecek.

İlk bölümde yürüyüşün insanı değiştirici etkisi, Romantizm'in hac yolculuklarıyla bağdaştırılarak inceleniyor. Teknolojinin bu ilerlemeciliği baltalaması da arada kendini gösterecek, zira evde oturup bilgisayar başında dünyayı gezmek mümkün, her sokağın fotoğraflandığı, izlenebildiği zamanlarda yaşıyoruz, interaktif kanallar yoluyla dünya hakkında bilgi edinmek mümkün ama yaşamı baltalayan en önemli kalemi gömmeden olmaz. Koşu bantlarının, ev egzersizlerinin ve algı yönetimi sayesinde insana doğadan kopmadığını empoze eden reklamların mutlak bir hayattan/sokaktan koparma, doğadan soyutlama başarısı gösterdiği günümüzde yerinde sayan adımlar atmak yerine ilerlemek, her adımda farklı bir manzaraya şahit olmak ve düşünce zenginliği kazanmak çok daha önemli bir hale gelmiş durumda. Karikatürleşmiş bir yıkım: The Kids From Room 402 adlı çizgi filmi bilirsiniz, çeşit çeşit tipin bir sınıfta toplandığı güzel bir iştir. Bir bölümde Nancy adlı kızımız kurabiye satarak rozet kazanmaya çalışmaktadır. Kurabiyeleri kime satacağını düşünürken bir spor salonunun önünden geçer, içeride camın önünde üç kilolu insan bön bakışlarla yürümektedir. Nancy üç kişiye kurabiyeleri gösterir, bir iki tanesini ağzına atıp yalanır falan. Elemanların mutsuzluktan çökmüş yüzleri aydınlanır, paralar cepten çıkar, kutu kutu kurabiye alırlar. Zannımca her şeyi anlatıyor bu sahne. Kamusal alanlar terk edilmiştir, insanlar salonlara tıkışmıştır ve kendileri için daha iyi olacağı düşünülen düzenlemeler yapıldığı zaman tepki veremeyecek bir hale gelirler. Bomboş duran parklar, yürünmeyen yollar bina olduğu zaman kimsenin sesi çıkmayacaktır, zira parklarda geçirilen zamanın yerini AVM'lerde boşa harcanan onca zaman almıştır, daha bir sürü şey. Klasik hikâye, uzatmıyorum.

Solnit, yürümenin insanoğlu için bir araç olmaktan çıkıp bilinçli bir kültürel faaliyet olarak değerlendirilmesini Rousseau'ya bağlar. Peripatetikler, Stoacıların zamanında yürümeye dayalı kendi felsefi sistemlerini sürdürüyor olsalar da modernizme omuz verildiği zamanların ilk neferi Rousseau'dur. Sonrasında Mill, Hobbes, Wittgenstein ve özellikle Kant, yürüyüş işini sürdüren değerli isimler.

Rousseau, Tanrı'ya hakaretten hapse atılan arkadaşı Diderot'yu ziyaret etmek için altı millik yolu yürümek zorundaydı ve bunu sürekli yapıyordu. İyiliğin kültürel bir olgu olduğu, İnsanın Cennet'ten kovulmasıyla birlikte doğayla olan iletişimini kaybettiği ve Hıristiyan inancının bunu geri getirebilecek olması o zamanların yürüyüşlerinde gizlenmiş yorumlardır. "Felsefi yürüme yazını Rousseau'yla başlamışsa bunun nedeni, içinde derin düşüncelere dalıp gittiği koşulları tüm ayrıntılarıyla belgelemeye değer gören ilk kişi olmasındandır." (s. 45)

Kierkegaard da bir diğer yürüyüşçülerden. Kalabalıklara ihtiyacı olduğunu, onunki kadar gergin bir zihne tahammül edebilmek için yaşamın sürekli değişmesi gerektiğini ve bunu sağlayan en önemli aracın da yürümek olduğunu söylüyor.

Yürümenin postmodern açılımı da dikkat çekici. Aşırı soyutlanmış bir beden algısı, insana bir bedene sahip olmadığını düşündürüp deneyimlerin değersizliğini dikte ediyor. Susan Bordo'nun dediği: Beden, aman ve mekana ait oluşumuzun, insanın sınırlı algısının bir metaforuysa o zaman postmodern beden bir beden bile değildir. Yolculuk, akışkanlık izleği ele alındığında bedenin önemi göz ardı edilmekte, zira uçaklar, arabalar, trenler, aklın ikametini önemsiz kılıyor.

Bilimsel bölüm: İki ayak üzerinde durmaya dair birçok teori mevcut ve Solnit kadınları aşağılayan bir iki teoriyi sıkı bir biçimde eleştiriyor. Eğlenceli... Erkek egemen bilime şamar indirilmiştir.

Şehir planlamasından Wordsworth'e, Woolf'tan Zen'e, dinlerden sembolik yürüyüşlere kadar pek çok konuda döktürüyor Solnit, şiddetle tavsiye edeceğim bir kitap.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder