
"O kadar çok kişi ölüp gitmişti ki. Ne kadar, bilmiyorduk bile.
Yarın sayardık. Ve gelecek yıl yaslarını tutardık, hep yaptığımız gibi.
Fakat bu akşam boğulanlarla dans ediyorduk ve onlar, bizdi." (s. 778)
Alman uçaklarının bombardımanı altında memlekete dönen geminin tayfaları kurtuldu mu, hepsi öldü de diğer ölülerle dans mı ediyor, orası bence muğlak. Sonuçta boğulmak için ölmeye gerek yok, kapanan bir çağa yakılan ağıt da olabilir bu ve bütün şehir ölüleriyle birlikte ağlıyor.
Roman dört bölümden oluşuyor, sonlara doğru geçmişin imgesel anlatısının yerini gerçeğin mutlak görüntüsü alıyor. Çok farklı meseleler var, roman adeta tipik bir Opeth şarkısı; tek şarkının içerdiği riff'lerden bir albümlük malzeme çıkartılabilir, bu romandan da beş roman çıkarmış aslında. Öykü benzeri bölümlerle bağlanan bir anlatıyı tercih etmiş Jensen. Neyse, baştan giriyorum.
Laurids Madsen, İngiliz işgali altındaki memleketini basan Almanlarla savaşırken havaya uçuyor ve botlarının üzerine iniyor, havalanıp yere konan İsa gibi. Aziz Petrus'un kıçını gördüğünü bile iddia ediyor. Efsane oluyor tabii mevzu, dilden dile dolaşıyor. Adamımızın Karoline adlı bir eşi ve üç çocuğu var, çocuklarından biri Albert. Bu Albert kardeşimiz ikinci nesli temsil edecek, yaşlılık zamanlarında ölümüne şahit olacağız ama şimdilik bir çocuk. Neyse, savaş esnasında Madsen esir düşer, hapsedilir. Arkadaşlarıyla birlikte kendi de pislik içindedir, altlarına yaparlar sık sık. Zorbalıkla karşılaşan adamların akli dengeleri ister istemez bozulur, yaşadıkları gaddarlığı kaldıramazlar ve yaşayan ölüye dönüşürler. Madsen evine dönmez, Karoline bilir ki denizcilerin dönmesi yıllar sürebilir ve beklemek gerekir, ne olursa olsun beklemek gerekir. Boşa bekler, kocası yeni bir kimliğe bürünmek, yaşadığı her şeyi unutmak için denizlere açılır ve geri dönmez. Karoline'in kalbinde bir hayalet olarak kalır, sanki her an geri dönecekmiş gibi.
Kırbaç bir kabus hikâyesi. Albert ve arkadaşları, okulda kendilerini döven Isager adlı yaşlı öğretmene dersini vermeye kalkarlar ama adam efsunludur adeta, bir türlü aman dedirtemezler. Isager, babalarının ve kimilerinin dedesinin bile öğretmenidir, yılların kurdudur ve ne kadar saldırırlarsa saldırsınlar adam bir türlü vazgeçmez, okulu bırakmaz. Kartopu saldırısında kafasını gözünü yararlar adamın, bana mısın demez Isager. Çocuklar ne kadar gaddarlaşabileceklerini gördüklerinde kendilerine tanırlar ve gördükleri şeyden pek hoşlanmazlar. Isager, onlara pek hoşlanmayacakları bir ders vermiştir.
"(...) Bizi kendine benzetti.
Çok hunhar şeyler yapardık ve bunu ancak yaptığımız hunharlık kanıtlandığı zaman idrak ederdik. Şiddet, bizim için vazgeçilemez bir tutku olmuştu.
İçimize ektiği kin ve hiddet tohumları öyle bir kök salmıştı ki söküp atmamız mümkün değildi." (s. 81)
Bundan daha kötü bir ders düşünemiyorum, küçücük çocuklar söz konusu burada. En sonunda adamın evini yakmaya karar verirler, yangın çıkartırlar ama kendi evleri de yanar, bütün kasabanın yanması güçlükle engellenir falan. Korkunç lan, içim çekilmişti okurken.
Adalet, tam bir sinir buhranı yaratır. Albert ve arkadaşları evden ayrılır, iyi bir denizci olmak için gemilere atlayıp okyanusa açılırlar. Albert'ın gemisinde Giovanni adlı çok iyi bir aşçı vardır, adam milleti eğlendirir de. Herkes Gio'yu çok sever, ikinci kaptan O'Connor hariç. Bu öküz, birinci kaptanın basiretsizliği yüzünden gemideki herkese kök söktürür. İri yapılı bir şeydir, milletin kafasını gözünü patlatır. Gio'ya bir sebepten takar ve herifin önce bir elini, sonra diğer elini kırar, en sonunda da adamcağızı öldürür. Gemidekiler isyan edemez, onun yerine Albert'ın planına sadık kalırlar. Gemi New York'a yanaştığı zaman O'Connor'ı şikayet ederler, herif hakime gözdağı verir falan ama yemez, hapsedilir. Yeni ülkenin yeni kanunu. Çok yaşa ABD!
Yolculuk, Albert'ın babasını arayışının hikâyesidir. Laurids'in peşine düştükten sonra Pasifik'in altını üstüne getirir, Samoa taraflarına gider ve onlarca adayı teker teker gezmeye başlar. Bu sırada macera ruhunu iyice kavrar, belki de tam o an gerçekten bir denizci olduğunu söyleyebiliriz. Macera ruhu için dediği: "Pasifik Okyanusu'nun uçsuz bucaksız sathından yayılan bir gizemdi, papa tru'm -oğlun babaya hitabı- da bunu bir zamanlar hissetmiş olmalıydı ve insan bunu bir kere hissetti mi, bir daha geri dönmüyor." (s. 165) Nice mevzudan sonra adam babasını bulur, baba evlenmiştir ve çocuklarına Karoline'den olan çocuklarının adını vermiştir, aynılarını. Geri dönmeye pek niyeti yoktur, hatta geçmiş yaşamı hakkında hiçbir şey hatırlamaz gibidir. Bir tek çizmeleri hatırlar, İsa gibi havada durduran çizmeleri. Onların oğluna ulaşmasını sağladıktan sonra ortadan kaybolmuştur ve yıllar sonra emanetini geri ister, Albert reddeder ve çizmeler Albert'ta kalır. Hikâye kabaca böyle, bir süre sonra Laurids'in kafayı toparlayıp ticarete atıldığını öğreniriz ama kendisinden başka bir bilgi alamayız. Bir de bu arayış esnasında Albert'ın gemisinde tayfa olarak görev yaptığı Jack Lewis adlı insan tüccarı var. Bu herif, vahşilerin olduğu bir adaya insan kaçırır ve birbirlerini yemelerini sağlar. Adamda efsanevi kaptan Cook'un kurutulmuş kafası da vardır, bir torbanın içinde saklar. Çıkan bir fırtınada Lewis ölünce kafa da Albert'a geçer.
Bundan sonra ikinci bölüm geliyor. Hikâyeler devam ediyor, mevzuya yeni insanlar katılıyor ve anlatıyı devralıyor. Yalancılar, katiller, bir şehrin ruhunu simgeleyen dalgakıranın inşası ve endüstrileşmeyle birlikte işlevsiz hale gelmesi, gemicilik şirketleri, sigorta şirketleri, savaşlar, bombalar, umutsuzluklar, yalanlar, boşa çıkan güvenler, yitirilenler, rengarenk bir destan. 800 sayfalık epik, bombastik bir serüven.
Anlatıcı mevzusu da ilginç, zaman zaman hikâyesini kendi anlatan karakterlerin sesini duyarız ama çoğunlukla birinci çoğul şahsın kullanıldığı bir anlatı vardır. Boğulanlar mı konuşur, şehir mi konuşur bilmem ama ben anlatıcının şehrin ruhu olduğunu düşünmekten keyif alıyorum.
Tırışkadan demiyorum alın diye, bunu gerçekten okumanız lazım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder