6 Temmuz 2016 Çarşamba

Kazuo İşiguro - Günden Kalanlar

Filmini izleyip geldim. Bizim baş uşağın monologları olmadan olmaz o iş, tam yansıtılamamış mevzunun derinliği. Kitabı daha iyi. Bir de Bayan Kenton odasında ağlarken Stevens'ın içeri girmesi var, böyle bir saçmalık olamaz. Bu Stevens kardeşimiz vakar der, başka bir şey demez. İçevurumculukta bir dünya markasıdır, başkaları için robottan farksız bir adamdır. Hal böyleyken kadının odasına girecek, öyle mi? İşiguro kitapta iki defa kapı önünde bekletiyor da sokmuyor, doğru olanı yapıyor. Neyse. Emma Thompson müthiş oynuyor da, Anthony Hopkins'e diyecek bir sözüm yok, muhteşem. Varmış sözüm.

Yazın bunu: İşiguro çok uzak olmayan bir zamanda Nobel'i kazandığı zaman akabinde şöyle bir açıklama gelecek: "Onca bireysel ve toplumsal meseleyi küçücük kitaplara sığdırmadaki hayvani başarısından ötürü Bay İşiguro'ya Edebiyat Ödülü'nün yanında Barış Ödülü ve Kimya Ödülü'nü de veriverdik, kimse alınmasın, gücenmesin."

İşiguro bu kitabında İngiltere'nin nüfuzlu adamlarından Lord Darlington'ın malikanesinde baş uşak olarak görev yapan Stevens'ı merkeze alarak hem bir dönemi inceliyor, hem de insanın görev namına hayattan nasıl geri kalabileceğini çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Geleni gideni bitmeyen koca bir malikanede her şeyi işler durumda tutmak çok zaman ve emek isteyen bir şey, insanın hayatını buna adaması lazım adeta. Stevens'ın yaptığı da tam olarak bu; etrafında olup bitenleri görev çerçevesi içinde değerlendirmek, arkasını kurcalamamak ve hayatına devam etmek. Hayatına devam eder etmesine de İşiguro'nun çaktırmayıp da sezdirdiği yan etkiler vardır, ince yazı işçiliğidir bunlar. Mesela üzücü bir hadise gerçekleşir, Stevens işinin başına döner ve hizmet ettiği adamlar Stevens'a iyi olup olmadığını sorarlar, Stevens da sadece uzun ve yorucu bir gün olduğunu belirtir. Bazen iki üç kez sordukları olur. Bu nedir şimdi? Adamımız üzüntüsünden ağlıyor belki, bir yere yaslanıp öylece kalmış da olabilir. Bunu aynı zamanda anlatıcı da olan Stevens söylemez, onun için her şey olduğu gibi devam etmektedir, duygularının gömülü olduğu yerden çıkmamasını garantilediğinden tekdüze bir anlatıyla olayları birbiri ardına dizer ve hiçbir karakter tahlili yapmaz, hiçbir betimlemeye girişmez. Dünyayı algılayışı vakar nanesi yüzünden son derece çarpık olduğu için kendisi iyisinden bir güvenilmez anlatıcıdır. İşleri bir de Bayan Kenton cephesinden görmek isterdim.

Vakar, Stevens'ın hayatını rezil ettiği gibi efendisinin yanlışlarını görmesini de engeller. Stevens mesleğinin gerektirdiği en önemli özellik uğruna insanlığından vazgeçmiştir denebilir. Bu konuda kendisine yardımı dokunan babasını da anmamak olmaz ama önce metnin nasıl kurulduğunu anlatmam gerek. 1956'nın güzel bir günü, Bay Farraday'in tatile çıkma önerisini kabul eden Stevens, patronun arabasına atlar ve batıya doğru sürer, okyanus kıyısına doğru. Yıllar sonra Bayan Kenton -evlendikten sonra Benn- ile buluşacaktır, heyecanlıdır. Yol boyunca başına işler gelir, bir yandan da geçmişi hatırlar, bunları birbirine bağlar. Mesela ne oluyor, yolda bir köyde kalıp insanlarla konuşuyor ve muhabbet esnasında Churchill'le vs. konuştuğunu söyleyince bunu çok önemli bir diplomat sanıyorlar. Mevzuyu bir doktor çakıyor, önemli bir malikanede uşak olup olmadığını soruyor. Stevens kimseyi kandırmayı düşünmediğini belirtiyor ve Lord Darlington'ın adını veriyor. Doktor bir müddet düşünüyor ve şunu diyor: "O hıyar bizi Nazi dostu yapmak isteyip savaşa girmemize sebep olan hırt değil mi?" Buna benzer bir şey.

Kırılma anı bu değil, çok daha öncesinde adamımızın sezdiği işler var ama meslek etiği. Etliye sütlüye karışmadığından dile getirmiyor hiçbir şeyi. Vakar'a geldi sıra.

Hayes Derneği, ülkenin en iyi baş uşaklarını belirleyen iyi bir dernektir ve kıstasları belirlemekte bir o kadar beceriksizdir, bu yüzden nesnel bir değerlendirme sistemi kuramadıkları gibi vakar diye bir etken sıkarlar. Maddelerle belirlenmiştir bu; sessizlik, titizlik, bir sürü madde. Babadan böyle gören Stevens, maddelere kesinlikle uyar ve duygularını o an toprağa gömer. Çok önemli bir toplantı esnasında zaten uzun süredir görevini yapamayan babası üst katta ölüm döşeğindedir ama kendisi çalışmaya devam etmektedir. Adam ölür, Stevens şöyle bir göründükten sonra işine geri döner. Bayan Kenton buna şaşırır.

Bayan Kenton işe ilk alındığı zamanlarda Stevens'ın babasına adıyla hitap eder, Stevens bunu çok resmi bir şekilde istemediğini belirtir. Bayan Kenton şaşırır ve kabul eder. İncelik olarak Stevens'ın odasına çiçek götürür ama Stevens dikkatini dağıtacak nesneleri odasında istemediğini söyler, kadıncağız yine şaşırır. Böyle birkaç vaka var ama en üzücü vaka bence Stevens'ın duygusal eksiklik çektiği için beyaz serinin kıytırık romantizm kitaplarını okumasıydı. Bayan Kenton kendini Stevens'ın dostu olarak bildiğinden adamla uğraşmaz, sadece neden böyle bir şey okuduğunu sorar. Dili geliştirmek için olduğunu söyler Stevens, telaffuz için, bilmem ne.

Sonrasında Bayan Kenton evlenmek üzere işten ayrılır ama acı verici bir ayrılıktır bu, Stevens'tan bir şeyler söylemesini bekler ama adam mutluluklar dilemek dışında bir şey yapmaz. Bayan Kenton yıllar boyunca Stevens'ın ilgisini uyandırmayı beklemiştir ama böyle bir şey olmaz. Ha, ne olur, akabinde çağrıldığı odaya giden Stevens, kendisiyle politikayla ilgili sohbet etmek isteyen bir soylunun dikkatini çeker. Adam Stevens'a iyi olup olmadığını sorar, klasik. Stevens muhtemelen Bayan Kenton ayrıldığı için ağlıyordur ama bunu da çaktırmaz.

Romanın sonunda hiç tanımadığı bir adamın mendil verme teklifi beni gerçekten, gerçekten üzmüştü. Her şey çözülmüş, bütün yenilgiler açığa çıkmış ve Stevens hala yorgunluğa vuruyor acısını.

Yolculuğun sonunda buluşurlar, Stevens Bayan Kenton'ın yolladığı son mektupta kadının malikaneye dönmek istediği sonucunu çıkarır ama kadın sallantılı da olsa hayatını kurmayı başarmıştır, malikaneye dönmesi mümkün gözükmemektedir. Bu sahne filmde yok, sadece kitapta var: Bayan Kenton, her şeyin tepetaklak gittiği zamanlarda başka bir yaşamın hayaline sarıldığını söyler, örneğin Stevens'la birlikte bir hayatın hayalini kurduğunu söyler, sonra her şeyi olabildiğince yoluna koyar ve yaşamaya devam eder. Birbirlerine veda ederler ve Stevens yeni efendisine hizmet etmek üzere malikaneye döner.

İşin toplumsal boyutu, İngiliz aristokrasisinin taşlanması değil, kayalanmasıdır. Ülkelerin masalarda yönetildiği zamanlardır, Lord Darlington devlet erkanını evinde toplar ve alınacak kararlar bu malikanede belirlenir. Örneğin neler olur, mesela Versay'la birlikte iyice çamura batırılan Almanya'nın kurtarılması için Fransız bir diplomatla birlikte konuşulur, anlaşılır ve şartların hafifletilmesi gerektiği konusunda mutabakata varılır. Sanki anlaşmanın şartlarını kendileri koymamış da bir lütufmuş gibi yumuşatıyorlarmış gibi. O zamanlar Almanya'nın ne halde olduğunu Böll'ün ve Remarque'ın romanlarına aşina olanlar bilir, şimdinin Mozambik'i gibidir Almanya. Sallıyorum beş bin banknot götürürsünüz de bir ekmek alırsınız, ekonomi o kadar batık. Lord Darlington'ın ölümünden sonra malikaneyi satın alan Bay Farray'ı ilk kez bu toplantıda, ABD'li diplomat olarak görürüz. Farray, toplantı gecesi süresince Alman diplomatla gizli gizli konuşur, Avrupalı beyefendilerin Almanya'yı pek de sallamayacaklarını söyler. Stevens bu olayı görür, kötü şeyler olacağını düşünüp Lord Darlington'a bildirir. Oysa daha adil bir anlaşma ortaya çıksaydı eğer, lordlar bu yönde karar alsalardı belki ikinci savaş gerçekleşmeyecekti. Bunu göremezler, Bay Farray günün sonunda ayağa kalkar ve herkesi amatörlükle suçlar, koca ülkelerin bu şekilde yönetilemeyeceğini söyler. Lord Darlington ayağa kalkar, amatörlük denen şeyin onur olduğunu söyler falan. Eh, sonda göreceğiz ki bir avuç onurlu amatör yüzünden milyonlarca insan öldü.

Bu bir vaka. Almanya giderek yükseliyor, İngiltere'ye baskısı malikane üzerinden oluyor. Lord Darlington, Nazi sempatizanı olayazıyor, hatta iki yahudi hizmetçiyi şutluyor. Stevens bunu çok doğal bir şeymiş gibi yapıyor, Bayan Kenton hizmetçiler işten çıkarılırsa kendisinin de istifa edeceğini söylüyor ama bunu hiçbir zaman yapamıyor, dışarıda kendisini hiçbir şeyin beklemediği düşüncesi kadını engelliyor. Birey-toplum ilişkisinde gördüğümüzden çok daha kalın bağlar var.

Stevens'ın itirafıyla bitiriyorum: "Lord Darlington kötü bir adam değildi. Hiç değildi. En azından yaşamının sonunda kendi hatalarını kendisinin işlediğini söyleyebilme ayrıcalığın sahip oldu. Yürekli bir adamdı. Yaşamda belli bir yolu seçti, bu yanlış çıktı, ama elden ne gelir, o seçmişti bunu, hiç değilse bunu söyleyebilir. Bana gelince, ben bunu bile ileri süremem. Anlıyorsunuz ya, güvenmiştim. Lord hazretlerinin bilgeliğine güvenmiştim. Ona hizmet ettiğim bütün o yıllar boyunca yararlı bir şeyler yapıyor olduğuma güvenmiştim. Kendi hatalarımı kendim işledim bile diyemiyorum. Gerçekten -insan sormalı kendine- vakar bunun neresinde?" (s. 245)

Nefis, İşiguro okumak büyük keyif.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder