Yazarın kitap üzerine son deyişinde iki nokta mühim; sıradan görünen ailelerde dahi bilinmeyenin üzerine kurulabilecek gerçekler var ve novella şiire belki de en yakın tür. İkisi bir araya gelince enfes bir anlatı çıkmış ortaya. 20. yüzyılın başlarında, ırk ayrımının en alengirli günlerinde yaşayan özgür bir ruhun, erkek egemenliğinin çatlaklarında yaşamını istediği şekilde biçimlendirmeye çalışan Calla'nın hayatını, kadın kahramanın yolculuğunu, dönemin oldukça sıkıntılı ortamında olabildiğince şiirsel bir hikâye üzerinden okuyoruz.

Annesi dışında hayatta kalan kimse olmayınca Calla yakın akrabalarının evine taşınır, orada da kirişi kırar ve George Freilicht'le evlendirilir. Bu biraz da baskı yoluyla olur, kocasına karşı -hayata karşı olduğu gibi- pek bir şey hissetmez. Yalnızlık gibi bir duygudur bu da, gelir ve etrafın şeklini alıp var olmayı sürdürür. George, Calla'nın gerçek adını bilmez, başlarda sevişemezler bile, Calla için bu çok kısa boylu, şişman ve kıllı adamın iticiliği kabul edilemez olsa da bir süre sonra çocuk yaparlar. Calla'da annelik güdüsü diğer birçok şeyde olduğu gibi dumura uğramıştır, çocuğuna bir anne gibi yaklaşamaz ve nihayetinde aşık olur; dev bir zenciye. Bu noktadan sonra toplumu karşısına alan Calla için yaşadığı tutku haricinde hiçbir şeyin önemi yoktur, sevgilisinin öldürülmesi hariç.
Elalem ne der mi kazandı? Sanmıyorum, Calla yıllar boyunca manastıra kapanmış bir rahibe gibi yaşayıp yaşlanmasına, ruhu törpülenmesine rağmen her şeyini yitirmiş gibi gelmiyor bana. On yıllar boyunca değişen kendisi değil, başkalarıydı ve etrafındakiler onun hayatına saygı duydu, her şey unutulması gereken bir aile sırrına dönüştü. Anlatıcı, büyükannesinin sırlarını bir ölçüde öğrenip geriye kalanı güzelce uydurdu. Tanıdığınız biri öldüğünde dünyanızın bir parçası da onunla birlikte ölür, anlatıcının bu bakışından yola çıkarak Calla ölmeden önce ona sorulacak tek bir soru var: Yaşadın mı?
Calla yaşadı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder