30 Temmuz 2016 Cumartesi

Hüseyin Peker - Eli Torbalı Adam

Peker'in bu adamı, çevresindekilerin de el atmasıyla varlığı gereksizleştirilmiş insanlardan biri. Çocuklar için babalık vazifesinden muafiyet alan sıfır bir eş. İmgenin çatkısıyla kurulu dünyasında toplumsal kimliklerinden tasfiye edilen, bunu da Süreya'nın dünyayı şiir gibi gören gözlerinin ödüncüyle anlatan emekli Naci Sevgen, torbasında Yıldırım Keskin'in Yoldan Geçen Adam'ının tekilliğini taşıyor. İki karakter de bir parça gizem taşır, yoldan geçeninin ağzından tek bir kelime bile alamayız ama eğer konuşsaydı Naci Bey'e olan benzerliğini görebilirdik sanıyorum.

Tezli bir roman; önsözde yazarın kadınlar, erkekler ve çöküşten başka incelenecek bir şey kalmadığını ve Eli Torbalı Adam'ın çöküşü ele aldığını söylemesi okura bir okuma rehberi sunuyor. Bu güzel bir şey, eğer rehbere ihtiyacınız varsa. Bir diğer mevzu, Peker çoğu romanı ve yazarı gözden geçirdiğini, büyük olaylardan ve sürprizlerden başka bir şeye pek rastlamadığını, büyük duranın, doğal akanın ta kendisi olduğunu söylüyor. Katılıp katılmamak okurun elinde, benim için o büyük olaylar kadar büyük sözler bunlar. "Sanat yapıtının o yapmacık, hep olağan üstü olma edasından sıyrıldım bir türlü." (s. 8) Yapıtı nasıl ele aldığınızla alakalı bir olay bu; büyük bir sanat olayıyla karşılaşmayı umuyorsanız veya öyle bir iddiası varsa yapıtın/sanatçının, aşırı yorumlama ve ön kabullere açık hale gelirsiniz. Oysa sanata bir ağaca, denize, insana yaklaşırmış gibi yaklaşmak lazım, sanatın nefes almaktan farklı bir şey olduğunu söylerseniz size inanmam. Peker'e de inanmamayı seçiyorum ve burayı dağıtıyorum. Son olarak, Peker bunları Fante ve muadillerini okuduktan sonra yazdıysa büyük ayıp etmiş demektir.

Naci Bey, gerek kışkışlanmasının, gerek bir işe yaramayı özlemesinin etkisiyle eline torbasını alır, sokaklarda teneke kutuların peşine düşer. Çocuklar bu yaşlı adamdan kaçar, otobüs durağındakiler etraftaki hedefleri belirler ve adamı oradan oraya sürüklemenin mutluluğuyla güne başlarlar. Beyefendinin çocukları git demez, demeye getirir. Etrafındakiler bir iş tutmasının iyi olacağını söylemez, düşündürür. İpi herkesin elinde bir adam, herkes de kendi elinde oysa. Anne hastalandığında babalarının şefkatini anımsamaya çalışan çocuklar, hayatları yolunda gitmeyince bildikleri insanlara sığınmaya çalışırlar. Naci Bey bunlardan biri, ne ki tasfiye edildiğini söylemiştim. Çok uzaklardan, o iyi tanıdığı adamı geri çağıramaz. Anılarındaki, kişiliğindeki her bir boşluk sıkıntıyla dolmuştur. "Her gün üzülürüz biz insanlar. Üzülmeyi severiz. Günün yarısını üzülmeye ayırırız. En ünlü komedyenler bile sıkılıp durmadan edemezler. Sıkıntı günün hasatıdır." (s. 22) Birkaç gediğini sokakta tanıştığı insanlarla doldurmaya çalışır, torbasının dolmasıyla benzer bir ferahlığın peşindedir. Herkesten öte bir yerleri taramak, kendi başına çalışmak, bilinmeyenin doğurduğu merakı gidermek...

Evdeki soğukluk, bir zamanlar tanıdığı yabancıların sıkıntısı ve alışkanlıkların tozu duman boğuntusu yetirir, İstanbul'a gittiğini bildiren bir mektup bırakır ve tamamen sokaklara ait olmak ister. Huzursuz bir ruhun çıkmazlarını yaşayıp geri döner, işe girer ve yazdıklarını yayımlatabileceği bağlantılar kurar. Bir şeyler yaratmanın yeniliğini arar kısaca; yeni bağlantılar renk çeşitliliği yaratabilir. Dener, ötesine ben karışmıyorum. Okuyun.

Sonda romandan koparılmış iki öykü var, beyefendinin sıkıntılarına iki güzel örnektir.

Peker'in romanı Vüs'at O. Bener'inkilerle benzer karalıktadır. İlkinin siyah tonlarının çeşitliliği fark yaratır, bu romanın okunmasında fayda vardır. Sıkılan bir siz değilsiniz, onu görmüş olursunuz.

18 Temmuz 2016 Pazartesi

Barış Bıçakçı - Sinek Isırıklarının Müellifi

"Korunmalar bizi hiçbir zaman yeryüzü hastalığından kurtaramaz. Çünkü dünyayı içimizde taşırız."

Henry Miller'ın yaşam açlığı onu çeşitli işlere, çeşitli kadınlara ve dibine kadar yaşamaya sürüklerken içindeki dürtü sürekli büyüyor, etrafında olanları büyük bir yapıta dönüştürmeye çalışıyor ama bir yandan zamanın henüz gelmediğini düşünüyor; yaşanacak daha çok şey, okunacak daha çok metin, sevişilecek daha çok kadın var. Okumaktan yazamayanların hikâyelerini bir yerlerden duymuşsunuzdur. Stephen Grosz'un müstesna eseri İncelenen Hayatlar'da bir adam beni çok etkilemişti. Bu dayımızın aklında müthiş öyküler, romanlar dolanıyor. Biraz ayrıntılı bir şekilde dinlediğiniz zaman başlı başına bir edebiyat olayı olacağını düşünürsünüz. Orada kalmanız gerekir, adam düşüncelerini hiçbir zaman kağıda dökemez. Aklında kristal berraklığında bir kitap vardır ve bu kitap hiçbir zaman yazılamayacaktır. Sinek Isırıklarının Müellifi'ndeki esas oğlan Cemil'in laneti bir tık değişik; bir kitap yazar ve editör hanımın kitabı değerlendirmesini bekler, aylar boyunca. Geriye kalanlar kitaba sığmayan fragmanlardır, onlar da ayrı bir kitaba dönüşür. Müellifi izleyen her kimse iyi bir iş çıkarıyor. Yazamayanın hikâyesini yazan bir yazamayan? Bana ateş edin.

Editör hanımla hayali konuşmalar yapar Cemil, metnin bu kadına yazıldığını düşünebiliriz. Anlatı içinde anlatı içinde anlatı. Pek sevdiğim Jake Gyllenhaal'ın Demolition diye bir filmi çıktı şimdi, anlatımını bu kitaba çok benzettim. Adam trafik kazasında eşini kaybeder, çektiği acıyla nasıl baş edeceğini bilemez ve hastanede parasını kapan abur cubur makinesini üreten şirkete bir şikayet mektubu gönderir. Mektupta şikayet çok küçük bir yer kaplar, geri kalanı yaşadıklarıdır. Mektupları okuyan kadın dayanamaz ve adamımıza telefon eder falan, mevzu uzar gider. Okur, bu telefon eden kadının görevini üstlenir. Kitabı okurken sürekli farklı hikâyelerle, yaşam parçalarıyla karşılaşırız ve cevap olarak okumaya devam ederiz. Cemil'in söyledikleri, kitapları, filmleri, Ankara'nın havası ve suyu bizi etkisi altına alır. Binlerce sinek ısırığı, her birinin izi bir diğerine bağlı ve hepsinin peşinde bir adam. 166 sayfalık avında başarılar dileyeceğim, dilemiyorum, zaten başarılı.


Barış Bıçakçı'yı Anathema'dan ayrı düşünemiyorum. Pek sık okumam kendisini, arada bir el atıyorum ve devamını getirmiyorum. Bir kalemde bütün kitaplarını okusam -bir kalemde okurum, iyi bir okuma hızım vardır, rekor şimdilik 1044 sayfa/gün (Monte Cristo Kontu), madalyamı postayla gönderirsiniz- Sezon finalinden sonra yeni sezonu beklemek gibi olur, can sıkar. O yüzden pek bunaldığım zamanlarda kaçar gibi Barış Bıçakçı okurum, arkada mutlaka Anathema çalar. Anlattıkları hikâyeleri çok benzetirim, kayıp giden zamanın çetelesini pek güzel tutarlar, incelikleri pek hoş yakalarlar, detayları gereğinden küçük bir ölçekle dile getirmezler. Bir misal veriyorum: Cemil, babası ölüm döşeğindeyken şöyle: "Artık hiçbir şeye gücü yok, oysa onun kaba gücünü evin iyice sıkılmış musluklarında hissetmeye alışmıştı Cemil." (s. 6) Anathema'nın has adamı Vincent Cavanagh da annesine yaktığı ağıtta şöyle diyor: "I know you didn’t want to leave/Your heart yearned to stay/But the strength I always loved in you finally gave away" Ben benzettim yani, aradan cımbızla çektim ama yakınlar birader işte. Mevzu benim için tartışmaya kapalıdır. İlk albümlerle değil de A Fine Day to Exit'ı dinlerken okumanızı tavsiye ederim.

Cemil, babasını kaybettikten birkaç dakika sonra doktor olan eşi Nazlı'yla tanışır. Evlenirler, Ankara'nın aşırı toplu konutlarından birinde yaşarlar, balkonlardan başka hayatların gözlenmesi kitabın bir bölümünü kapsar.

Nazlı'yla Cemil bir müddet beklesin.

İnşaat işçilerinin yer yer mühim bir rol oynadıkları görülür, bir bölümde sırf işçiler vardır. Para biriktirip memleketlerine dönerler, inşaat sezonunun bitmesiyle yeni odacıklar kazandırdıkları büyük şehirden yorgunluk içinde uzaklaşırlar. Hiçbir zaman sahibi olamayacakları o odacıklar, örülen duvarları, takılan pencereleri ve gıcırdayan kapılarıyla başka duyarlılıklara mekan olur. Dört duvarımız bize ait olmadan önce başkalarınındı.

İkisine gelirsek, alışkanlıkla sevginin arasında bir yerdeler, ne ki Nazlı laf arasında aşık olmak istediğini söylüyor. Kızın gerçekliğinden emin olmak için günde beş vakit Nazlı diyen Cemil, geceleri kasığını kızın kalçasına dayayan Cemil, Nazlı'yı kitaplara boğan Cemil. Kendi dünyasında bir Cemil, o biçim aşık olduğu Nazlı'nın uzak durma çabalarını bilmiyor. Görmüyor diyelim. Görmek istemeyen görmez. Nazlı'da bıkkınlık alametleri artacak gibiyken Cemil olmadan yaşamayı düşünemediğini fark ediyor. Alışkanlıkar da değişir, bir şair demişti bunu. Bir başkası da değişemeyeceğini söyledi. Arada bir yerdeyiz, hepimiz.

"(...) Halbuki sızıntı hep vardır, ip gibi, yaşadıklarımızdan, okuduğumuz kitaplardan, seyrettiğimiz filmlerden zihnimize akan bir şeyler hep vardır." (s. 36)

Bu akıntıların Cemil'le Nazlı'yı bir arada tutmak gibi bir görevi var. Bunun dışında Cemil'in yaşamının büyük bir bölümünde pasif direnişçi olarak ortalığı kolluyorlar. Cemil'in yol gösteren bir ışığa ihtiyacı olduğunu satır aralarından anlarız; bir bölümde aforizma edebiyatına ihtiyaç olduğunu söyler, şu parça parça çağın ayrıştırıcılığında neyin ne olduğunu belirten cümlelere ihtiyaç duyulması garip değil. Editör hanımın şikayeti bu yönde, herkes her şeyi biliyor ve ona göre yazıyor. Bauman dedi ki mesela, zıtlıklar arasındaki çizgilerin silikleştiği, at izinin it izine karıştığı bu devirde insanın büyük fikirlere, düşünceye, kendine tutunmaktan başka bir çaresi yoktur. Bu durumda Cemil demek anılar, şarkılar, türküler, kitaplar, Nazlı ve sıkıntı demektir, ne eksik ne fazla. Küçük bir kendine tutunuştur Cemil; ortalarda gözükmeyen ve "usul usul edebiyat" yaptığı söylenen bir yazarla -kim olduğunu biliyorsunuz- birlikte pek çok kişi, gazetedeki yüzler banyonun tavanına bakar. Cemil onlardan biridir, yazarın gölgesi.

Yazının başındaki alıntıyı ve sonraki paragrafı bir kez daha okuyun. Şimdi şuna bakın: "Siz de bilirsiniz, anlatmaya değer şeyleriniz olduğunu, bir gün bunları anlatacağınızı, yazacağınızı düşünmek ne güzeldir ve bu düşünce bir kez yer etti mi nasıl da perişan eder insanı! Şu dünyadaki en yüksek mertebe olan okurluk mertebesi size yetmemeye başlar. Dünya olmak istersiniz." (s. 74) Dünya olmaya çalışırken Dünya'yı farkında olmadan içinde taşıyan bir adam Cemil, Dünya'nın dönme hızında bir anlam, başlı başına. Kendi yaşamında bir flanör.

Kitabın bir yerinde Vüs'at O. Bener de geçiyor, eklemeden edemem.

Elbette Temporary Peace, kitabın tam karşılığı.

17 Temmuz 2016 Pazar

Steve Taylor - Çöküş: 6000 Yıllık Delilik ve Yeni Bir Başlangıç

Yanlış hatırlamıyorsam şöyle şeyler oldu: Afrika'da, nispeten kapalı bir coğrafi ortamda bizim kadar akıllı olmayan akrabalarımız yaşıyordu, Cro-Magnon nam akıllı atalarımız birkaç yüzyıl boyunca bu arkadaşlara eşlik etti ve bu ne lan, her yer dağ diyerek Avrupa'ya, Asya'ya ilerlediler. Neandertal kardeşlerin soyu kurudu, bizimkiler devam etti, gelişti. Medeniyetler, teknoloji derken aldık başımızı gittik ve Richard Sennett'ın mahremiyet dediği alan arızalandı, toplumsallıkla bireysel psikoloji bir yerde kimlikleri değişti ve ucube bir şey çıktı ortaya. Kitap bu ucubeye kısaca ego patlaması diyor ve insan ömrünün uzaması gibi süper olayların yanında yıkıcı eylemlerin artışıyla uçurumdan nasıl atladığımızı anlatıyor. Taylor'a göre paraşütü açacağız, uzak bir tarihte değil üstelik ama çok iyimser bir son bu, bilmeyen adamın gevşekliğiyle diyeceğim ki mutlu sonla bitecek bir filme benzemiyor bu çağ. İnsan ömrünün uzaması bile üretim aracı olarak işlerliğimizin iyileştirilmesinden öte bir anlam taşımıyor sanki, çalışma şartları korkunç ve her şey kanıksanmış. İyi o zaman, 12 taksitle çıkılan bir haftalık tatiller için bütün bir yılı çalışarak geçirmeye devam.

Erich Fromm, İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri ile işin psikolojik boyutunu incelemiş, Hitler analiziyle de işin pratiğe dökülmesini göz önüne sermişti. Taylor daha toplumsal bir boyuttan yaklaşıyor olaya, en başından. Hormon kaynaklı bir saldırganlıktan söz edilemeyeceğini söylüyor ve bunu iki noktadan kanıtlamaya çalışıyor ki biri bence sallantılı biraz; hayvanların savaş, soykırım, katliam gibi kavramlara sahip olmaması. Erich Fromm demiş; şempanzelerinki kadar içkin saldırganlığımız olsaymış barış dolu bir dünyada yaşıyor olurmuşuz. Biz oranın kenarından bile geçmiyoruz artık. Hayvanlar da doğanın bir parçası, kendilerini doğadan soyutlayıp kendi bildiklerini okumuyorlar. İkinci ve kitabın nirengi noktası bu görüş üzerine temellenmiş: Savaş, soykırım vs. yakın tarihe -6000 yıl öncesinden alın- özgü bir olay.

İnsanoğlunun defolarını üç bölümde inceliyor Taylor: savaşlar, ataerkillik ve toplumsal eşitsizlik. Bu üçünün de olmadığı topluluklar mevcut, günümüzde varlıklarını devam ettirenler de var. Bunlar coğrafya sayesinde dünyanın karmaşasından kurtulmuş, küçük dünyalarında barış içinde yaşayan insanlardan ibaret. Üç defonun oluşturduğu mülkiyet, iktidar hırsı gibi kavramlar bu adamlar için geçersiz. Ahlak sistemlerinin oluşmasında çiçeklerin, denizin etkisi bu iki tırtlıktan daha çok rol oynamış. Poligami mevcut, çocukların anne ve babası bütün bir toplum. Hayal ederken dahi zorlanacağımız bir olay. Bizim sistemde ne oluyor, Brahman erkekleri öldüğü zaman eşleri hayattan soyutlanıyor, bir daha evlenemiyor, canlı canlı yakılıyorlar hatta. Daenerys'i hatırlayalım, o mevzu. Gerçekten çok güzel bir buluş, kim düşündüyse tebrik ediyoruz ve üç tokatla uğurluyoruz. Cadı Avı'nı da hatırlayalım, kadınlar suda boğulursa cadı olmadıkları ortaya çıkar ve cennete giderler, boğulmazlarsa canlı canlı yakılırlar. Geçen bir haber vardı, Ortadoğu ülkelerinden birinde hakimin ölüm cezası verdiği bir kadının suçsuz olduğu anlaşılmış, hakim kadının cennete gittiğini söylemiş. Dünyanın neresinde olursa olsun davarlık davarlıktır, coğrafyası, kültürü hiç fark etmiyor. Şu fark var ki Batı bunları 500 yıl önce atlattı, biz yeni yaşıyoruz. Bu sürede onlar farklı gaddarlıkları keşfetti, zulümde bizden daha ilerideler.

Toplumsal eşitsizlik boyutunda William Wallace abimizin sözde isyan etmesine yol açan olay -toprak sahibinin serfin geliniyle düğün gecesi cinsel ilişkiye girmesi- büyük bir haksızlık. Kölelik başlı başına bir çarpıklık, ABD İç Savaş sonrası büyük ölçüde meseleyi halletti, bizde Osmanlı zamanında kölelik sürdü, günümüzde gerek katıksız hali, gerek ekonomik yolla dolaylı hali sürüyor.

Bunların yanında sahip olma hırsına geniş yer verilmiş, gerek filmlerde gerek kitaplarda çokça yer verildiği için geçiyorum ve çöküş öncesi döneme geliyorum. Avcı-toplayıcılara "tarihteki ilk refah toplumu" diyor Marshall Sahlins. Haftada 12-20 saat arası bir çalışma, bütün bir haftayı konvanse edebilirken günümüze bakalım. Bakmayalım veya, içim karardı. Bir de beslenme alışkanlıklarının değişmesiyle teşne olan envai çeşit virüsün, bakterinin doğurduğu sonuçlar korkunç: "Bugün yakalandığımız hastalıkların çoğu, hayvanları evcilleştirdiğimizde ve dolayısıyla onlarla daha yakın temasa geçtiğimizde ortaya çıktı. Hayvanlardan bize birçok hastalık geçti: domuz ve ördekten grip, attan soğuk algınlığı, inekten çiçek hastalığı ve köpekten kızamık. Süt ürünleri tüketmeye başladığımızda ise en azından otuz yeni hastalıkla daha tanıştık." (s. 34)  En önemli olay, avcı-toplayıcılarda mülkiyet kavramının olmaması. Kendilerini bir toprak parçasına ait hissetmeyenler için savaş kadar manasız bir şey olamaz. Ne zaman yerleşik tarıma geçildi, o noktada üretim fazlası doğdu ve farklı refah düzeyleri ortaya çıktı, toplumsal eşitlik bozuldu. Tüfek, Mikrop ve Çelik'in yazarı Jared Diamond, "insanoğlunun en büyük hatası" diyor bunun için.

Anasoyluluk da toplumsal eşitliğin temellerinden biriydi. Anaerkilliğin hiçbir dönemde görülmediği, anasoyluluğun ise M.Ö. 6000 civarında Avrupa'da son derece yaygın olduğu belirtiliyor. Hiçbir cinsiyet birbirinin üzerinde tahakküm kurmak istemiyordu, görevler eşit derecede bölüşülmüştü. Ütopik bir olay günümüz için, geçmişinse doğal gerçeği.

Bozulmanın Sümer zamanında zirveye ulaştığını söylüyor Taylor, ardından Akadlar ortalığı silip süpürünce kaos ortamı kendi düzenini doğurdu. Asurlular dehşeti sürdürürken tanrıların cinsiyetleri değişti, güç sahiplerinin borusu ötmeye başladı. Cennet'ten bence bu dönemde kovulmuşuz, öncesinde değil. Samilerin Yahudi ve Arap diye ikiye ayrılmasının izlerini binlerce yıl sonrasında, bugün bile olanca şiddetiyle yaşıyoruz, nasıl bir tekme yediysek artık. Sonrası günümüze kadar gelen insanlık faciaları: cadı avları, makineleşme devrimi, savaşlar, bilmem ne.

Cozutmayan toplumları ayrı bir başlık altında inceliyor Taylor; Aborjinler çok tatlı insanlar, kavgasız dövüşsüz yaşıyorlar. Bazı Amerikan yerlileri de öyle. Adamların sözlü anayasaları var ve Engels-Marx kooperatifi tarafından övülmüşler.

Ego patlamasının uzunca bir açıklaması geliyor sonrasında, Antik Yunanların sokağa silahsız çıkmamasından savaş taktiklerine, çok geniş bir alanda yapılmış gözlemler/araştırmalar inceleniyor. İşin evrimsel boyutundan toplumsal boyutuna uzanan bir irdeleme. Sonuç şu: Düzelme alametleri mevcut. Çiçek çocuklar iyi bir gösterge, yardım dernekleri vs. de öyle. Kurtulacağımızı söylüyor Taylor, elbet bir zaman geçiş çağların basitliğine, erdemine kavuştuğumuz zaman. İyimser bir yorum, çok iyimser. Dünya kendi seyrinde ilerlemeye devam ediyor, belli bir doğrultuda yol aldığını söylemek güç. Kısa-orta vadeli çıkarımlar yapmak mümkün ama böyle iddialı sonuçlara varmak, orada iki kez düşünürdüm.

İnsanoğlunun şimdilik sonsuz yolculuğu hakkında nefis bir kitap bu; olabildiğince bilimsel ve safsatadan uzak. İyiymiş.

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Kym Lloyd - Suçluluk Kitabı

Roman bitmiş beyler, derler. Roman bitti, klasik formda anlatılacak bir şey kalmadı, zaman parçalı anlatıların pusulası yitmiş gemiler gibi oradan oraya salınmalarının zamanıdır. Lakin ki, öyle değildir. Jonathan Franzen, Kazuo İşiguro gibi pek çok yazar, tamamen parçalanmadığımızı gösterircesine yazıyor. Kym Lloyd'u da bu listeye dahil ediyor, alkışlarla uğurluyoruz.

Gelişim psikolojisi derslerinde gördüm, çocuk maruz kaldığı davranışların keyfi bir kötülük içerdiğini anladığı an hınç duymaya başlıyor ve hayatı boyunca bu hıncın çarpıklığıyla yaşıyor. Bununla baş etmek elinde ama hınç bağımlılık yaratan bir şeydir, insana gücü elinde tuttuğu sanrısını verir. Kurtulmak zordur bundan, tabii kurtulmak istenirse. İşin öbür boyutunda samimi üzüntüler var, davranış olarak ortaya çıktıkları zaman hedef aldıkları insanda suçluluk duygusu uyandırır. Önemli olan şu ki sorumluluğun olduğu noktada suçluluk vardır, tersi çok sakattır, mesnetsiz suçluluk insanı diğerlerinden soyutlar, içtenliğini yok eder. Yanlış anlaşılacaksanız neden içtenliğinizi ortaya koyasınız, değil mi? Koymazsınız, acıyı engellemiş olursunuz. Öğrenilmiş bir çaresizlik sonucunda ada bireyler ortaya çıkar, denizin altında belki el elesiniz ama yüzeyde birbirinizden oldukça uzaksınız, hava sisliyse hiçbir adayı göremezsiniz, bu kadar metafor yeter sanırım. Yani samimi olalım, içten olalım, samimiyetimizi anlamayan insanlardan uzak duralım, bu arkadaşlar birinci dereceden akraba falan olabilir, o zaman asgari ölçüde iletişim kurup odamıza kapanalım ve fırsat oldukça dostlarla, arkadaşlarla görüşelim. Bu, yaşadığımızı hissettiren sayısız yoldan biridir.

Bu kitaptaki ailenin hiçbir üyesi açık değil, hepsinin suçluluğu farklı ama sonucu bir; suskunluk. Goode ailesi mutluluktan başka bir temelin üzerine kurulmamıştı, ta ki baba Phineas başka bir kadına aşık olana kadar. Öncesinde iki kızdan büyük olanı, Viviane'in psikolojisinin giderek bozulması, sağır kardeş Gwynne'in olanlara akıl erdirememesi var. Üç yıllık bir sürenin sonunda ailenin üyeleri birbirlerini tanıyamayacak kadar ayrı insanlar haline geliyor, Phineas diğer kadınla evleniyor, çocuğu oluyor ve çocuk öldükten sonra -bir de onun suçluluğu ekleniyor- bir manastıra kapatıyor kendini, oradan bir yurda, oradan yurtta tanıştığı adamın yanına. Viviane, babasının evden ayrılmasından sonra giderek kötüleşiyor, sevgilisi olan hayvan herifin teki tarafından tecavüze uğruyor ve akıl hastanesine kapatılıyor. Gwynne hayatını kurmaya çalışıyor, anne Maggie her şey için mantıklı bir cevap arayıp bulamıyor, o da meczup gibi bir şey oluyor. Zaten babası tarafından sürekli suçlanmış, doğumda annesinin ölümüne yol açtığı(?) için. Tyrion Lannister Sendromu diyebiliriz buna. Tyrion bu suçlamalardan yeterince yara aldıktan sonra elindeki en büyük gücü, beynini kullanarak milleti bir bir hacamat etmişti, babasını nasıl vurduğunu hatırlayın. Maggie de ödünleme yok, saf suçluluk var. Karakterlerin hepsinin çıkmazı bu suçluluk. Bireysel mutsuzlukları daha büyük bir yanlışı görmelerini engelliyor, daha büyük bir probleme yol açıyor.

Romanı kabaca iki bölüme ayırdım, ilk bölümde karakterlerin suçlulukları, flashback vasıtasıyla iyice bir deşiliyor, onlarla özdeşim kurar hale geldikten sonra asıl hikâyeye geliyoruz. Viviane'in kötüleşmesinin, Phineas'ın başkasına aşık olmasının arkasında bir adam var, yaşlı bir profesör. Filolog olan bu arkadaşımız, Phineas'e fine ass diyerek adamı etkisi altına alıyor. Ad takılmasını kabullendiğimiz an üstümüzdeki gücü de kabullenmişiz demektir, çok basit bir psikolojik hadisedir bu. Adam Phineas'i aşık olacağı kadınla da tanıştırıyor, aileyi yavaştan yıkmaya başlıyor, sebebi annesinin çocuğunu eş yerine koyması, ensest olayları var. Bir de kızı ölmüş adamımızın. Viviane'i görüyor eve ziyarete geldiği zaman. Olaylar buradan sonra kopuyor.

Klasik son, çok klasik. Bütün olaylar bir anda çözülüyor, adamımızın itirafıyla. Farklı bir kurgu bekliyordum, sonuçta klasik anlatı da olsa farklı tekniklerden biraz yararlanılabilirdi. Şu hali de çok başarılı gerçi.

Altı karakterin gözünden suçluluk panoraması, güzel.

8 Temmuz 2016 Cuma

Luther Link - Şeytan: Yüzü Olmayan Maske

İsim son derece başarılı, insanoğlu Şeytan'ın yüzünü imgeleminden çıkartıyor ama yüzyıllar boyunca değişen din anlayışı, toplumsal meseleler hep farklı bir maskenin yaratılmasına sebep oluyor. Maskeden önce, alakalı olarak belki Şeytan'ın isimlerini anmak lazım, Link'in kitabın başında bu isimleri -Lucifer, Şeytan, kırarım boynuzunu iblis vs.- incelediği bölüm maskelere bir giriş niteliği taşıyor. Sanatın ve isimlendirmenin temeli olarak göstergelerin varlığı da pek önemlidir. "Sanatta bir imgenin ya da edebiyatta bir temanın ilk örneği aslında hiçbir şeye işaret etmeyebilir. Önemli olan, ortaya çıktığı tarihsel bağlam nedeniyle yankı uyandıran ilk örnektir." (s. 21) Tarihsel şartlarda birçok şeytan birbirinin yerine geçmiştir, gösterilenle gösteren yer değiştirmiştir, kafalar çorbaya dönmüştür. D. H. Lawrence'tan bir alıntı var başta, adam diyor ki bir öykü vardır, bir de anlatıcı. Anlatıcıyı sallayın, öyküye bakın. Oysa öykü de tam bilinemediğinden ya da çarpıtıldığından ötürü birçok Şeytan tipiyle karşılaşırız. Boynuzlu, üç diş dirgenli, dev, küçük, iğrenç, yakışıklı, çeşit çeşit. Bunların tarihte ortaya çıkışını ve sanatın ne ölçüde gerçek bir hikâye anlattığını izleyeceğiz.

Şeytan'ın işlevi tartışmaların merkezinde. Jeffrey Burton Russell'ın çalışmaları bu konuda yol gösterebilecek temel kaynaklardandır diyeceğim de kitapların yeni baskısı yokmuş, Şeytan: Antikiteden İlkel Hıristiyanlığa Kötülük 60 TL'ye satılıyor, oha. Neyse, Lucifer'ın düşüşü, Mikail'le savaşı ve düalizm muhabbetinden aslında Tanrı'nın bir maskesi olması falan, kitapta irdelenen eserlerin temelini oluşturuyor. Tanrı'nın yardımcısı olan Şeytan'ın pek çirkin olamayacağı malum, düşman olansa gayet gudubet. "Ağzından ateşler çıkaran bir canavarla Cennet'ten kovulan Lucifer'in ortak neyi olabilir? İkisi de Şeytandır; ancak bu iki imgeyi birleştirmenin hiçbir yolu yoktur. Teolojik açıdan, bunlar Şeytan'ın iki farklı görüntüsü olabilir; ama aynı kişi değiller. Bunun esas nedeni bu iki imgenin neredeyse hiçbir zaman kesişmemiş ve hiçbir zaman birleşmemiş farklı resim geleneklerinden kaynaklanmasıdır." (s. 22) Tarihteki hemen hemen tüm yorumların sanatta bir karşılığı var, bu yorumlar da eklektik, birbirinin üstünden temelleniyor. Eldeki dirgen -çatal- mesela, Poseidon'un çatalı, ondan önce de Eski Babil'in iklim tanrısı Adad'ın üçlü şimşeğiymiş, bilmem ne. Bunların izi de sürülüyor bir güzel. Toplumsal meselelere yansımalar, din alimlerinin yorumları -Şeytan'ın günahı kibir değil, şehvettir vs.- sanatta nasıl karşılık bulmuş, onlar var hep. Çinliler ve Japonlar, Şeytan'ı temsil eden figürlere kendi kültürlerinden alışık oldukları için hiç zorlanmamışlar, Avrupa'da ise Rönesans'a kadar adam akıllı bir eser yok. Sonrasında da Spinoza'nın Şeytan fikri temelde kabul görmüş bir dönem; Tanrı'nın pis işlerini gören melek. Ivan Karamazov'dan bir alıntı da yapmış yazar, Şeytan insan tarafından yaratılmışsa kendi suretinde yaratıldığına dair. Kendi kelimeleriyle de; Satan kelimesi İbranicede "düşman" demekmiş. İlk bölümde daimon, diabolus vs. pek çok kelimenin açıklaması var, buralara girmiyorum.

Başta iki farklı tema var; meleklerin düşüşü ve pis, rezil Şeytan.

Bakınız, Mikail Lucifer'ı tepeliyor ve Cennet'ten şutluyor. Kardeş bunlar, yüzleri o sebeple benzer. Şeytan'ın nasıl resmedileceği gerçekten büyük bir muamma olmuştur ve kilise babalarının kutsal kitaplardan yorumladığı kadarıyla bilinen Şeytan, meleklerden farksız bir şekilde çizilmiştir. İsa da aynı şekilde zaman içinde değişime uğramıştır; ayakları bağlıyken çivilenmiş, zamanla ıstırap dolu bir yüz ifadesine kavuşmuş. Ben kendimi insanlık için böyle feda ettim acısı. Bir de Apollon'un arabasındaki İsa olayı var, Roma güneş tanrısı Helios olarak resmedilmiş. Pagan inanışlarla dinin iç içe geçmesi, biri diğerini kırana kadar hayal etmenin farklı sonuçlar ortaya çıkarmasına sebep olmuş. Bu güzel bir örnek. Pan'dan gelen özellikler bu ekolde ortaya çıkmamış, oysa Şeytan toynaklıdır, boynuzu vardır falan.

Bu da farklı bir yorum. Scwharzenegger filmi, ilk izlediğimde korkudan ölüyordum. Pagan tanrılarının bir yorumlanışı olabilir, zira Şeytan'a dair özelliklerden hiçbiri yok. Gayet çirkin, mendebur bir varlık. Ulan Allah senin belanı versin be. Bu ve bunun gibi varlıklar heykeltıraşlar tarafından da oyulmuştur, hatta Fransa'da bir kilisede diğer meleklerle birlikte yer alan Şeytan'ın yüzüne gün ışığı hiç vurmazmış, diğer meleklere vurduğu halde. Heykeltıraş ona göre ayarlamış mevzuyu. Ayrıntıyı kes.

Bir örnek daha: Siyah Şeytan. Mehmet Siyahkalem'in cinleri bu muşmula suratlıyı -tövbe- anımsatır. Boynuzlar, yılan kuyruk, kapkara ten. Zebur'daki ve birkaç katedraldeki kara Şeytan çizimlerinin temelinin Nübyeli tanrılarla alakalı olduğunu söyler Link. Etiyopyalı, siyah, iğrenç.

Bu minvalde William Blake'ten Milton'a, Dante'den Akmar Pasajı'na -şaka- pek çok sanatsal kişi/kurum/kuruluş kaynaklı Şeytan yorumları da incelenir. Kitap aslında Şeytan üzerinden ikonografiyi, mimariyi, edebiyatı, pek çok disiplini ele alarak disiplinlerarası bağlantılar sayesinde tarihi iyice bir inceler, dünyanın çeşitli yerlerinden çok sayıda örnek sunar ve insanın hayal gücüne bir kez daha hayran kalırız.

Keyif alacaksınız ve belki korkarsınız da; sürgün bir melek olsam tasavvur edilmek istemezdim. Tahtaya vurdum.

Boo!

7 Temmuz 2016 Perşembe

Andrew Jolly - Seni İçime Gömdüm

Tomris Uyar çevirisi. Bendeki 1973 tarihli, Hürriyet Yayınları'nın bastığı versiyon. En son Ayrıntı'dan çıkmış, onu edinebilirsiniz.

"Tan ağarırken ölmüştü kız." (s. 5)

Ölen kızın eşi, tabuta koyduğu karısını kasabaya götürüp kilise mezarlığına gömmeye çalışacak, bütün yapacağı şey bu kadar. İki problem var; kasaba çok uzakta ve etrafta kimse yok, adam karısını tabutun içinde günlerce taşımak zorunda. İkinci problem de kadının kızılderili olması ve zamanında adamın kız için abisi dahil bütün kasabaya sırt çevirmesi. Kızılderililerin şu tutumları fitili ateşliyor bir kere: "Tahtalara çivilenen, kafasına kaktüs sokulmasına engel olamayan bir tanrıya neden yakaracağız, diye sormuşlardı." (s. 16) Hristiyanlık yayılırken yayıldığı yeri de tarumar etmiştir, semavi dinlerin genlerine işlenmiş bir kod gibidir bu, bildiğimiz şeyler. Böyle bir toplumsal açmaz varken adamımızın isteğini yerine getirmesi pek kolay olmayacak ama elinden geleni yapmak istiyor, karısını çok seviyor çünkü. "Karısıyla paylaştıkları şu birkaç eşyayı elden çıkarmamak için var gücüyle çalışmalıydı, ne gerekirse yapmalıydı." (s. 24) Adam çok yoksul olmasına rağmen çiftliğindeki birkaç hayvanı kaybetmek uğruna günlerce sürecek bir yolculuğa çıkmak için hazırlanıyor ve sırtta tabut, düşüyor yollara.

Olay Meksika civarında yaşanıyor, deli sıcak var. Adamımız o dağ senin, bu tepe benim, yürüyor da yürüyor. Aç kalıyor, öldürdüğü tavşanın sıtma mikrobu taşımasına aldırmadan iyice kızartıp lüpletiyor. Sonradan fişek olarak çekecek acısını ama güç toplaması lazım, yapacak bir şey yok. Karısını gömdükten sonra deniz kenarını düşlüyor, Guaymas'ı. Orada para kazanmak kolay, Amerikalılar para saçacak yer arıyor ve sömürgeleşmekten bir hal olmuş Latin Amerika'nın insanları için daha iyi şartlarda kölelik, özgürlüğün engelleyemediği yokluğun tek çaresi. Tabii kızın anıları da var, yitirilmiş bir aşkın günden güne ağırlaşan yükü. Adamımız belki çok okumamıştır ama kitaplardaki gibi bir aşkı yaşadığını sezer ve yattığı tabutta her an çürümekte olan sevdiğini anar. Basit bir dille anlatılır zaten her şey, anlatıcı son derece yalındır, doğanın kalbinde yaşayan insanlar gibi.

Bir sabah uyanır, tabut yerinde yoktur. Etrafa bakınır, iki zırtapozun tabutu uzaklaştırdığını ve açmaya çalıştığını görür. Müdahale ederken adamlardan biri silahını çeker, bizimkini omzundan vurur. Tabutun içinde gümüş olduğunu sanırlar ama görürler ki adamın karısının cesedi vardır, boş yere vurmuşlardır bizimkini. İki kanun kaçağı, askerlere yakalanmadan deniz kıyısına ulaşmayı hedeflerler ve bizimkini öldürmeden oradan ayrılırlar. Adamımız tabutla birlikte kasabaya girdiği esnada ölmek üzeredir, abisinin evine gelir ve bir de ondan zılgıt yer. Üstelik peder, kızın kiliseye gömülmesine engel olur. Adamımız tabutu bırakarak Guaymas'a gitmeyi düşünür, kızı daha fazla sevmekten korkmaktadır. Kasabalılar durumdan işkillenir, adamı da kızılderili kız aldığı için sevmezler zaten, cinayet işlediğini düşünürler. Bizimki evine geri dönecekken iki zırtapoz tekrar ortaya çıkar ve bizimkiyle abisini esir alırlar, evdeki hayvanları ve varsa parayı vs. yürütmek isterler. Yolda birkaç askerle karşılaşırlar, iki zırtapoz çat çat indirirler bunları.

Zırtapozlardan biri öğretmen çıkar, işin ilginç yanı bu. Bu adam dağa çıkmadan önce öğrencisinin bir asker tarafından tecavüz edilmesine tanık olur ve askerin kellesini uçurur, o günden beri de kaçak göçek yaşamaktadır. Devlet terörü tam gaz devam etmektedir, gücü yeten yetene sistemi işlerliğini korumaktadır. Falandır.

En sonunda büyük bir çatışma çıkar, bizim zırtapozlardan biri vurulur, askerler yaklaşmaktadır. Öğretmen olan eşkıya kaçsın diye bizim adam büyük bir fedakarlık örneği gösterir ve karısının cesedini uçurumdan aşağı atar, askerlere de eşkıyanın düştüğünü falan haykırır. Eşkıya kirişi kırar, roman da böylece biter. Seni içime gömdüm, der Kabrero, bizim eleman.

Bu kitap neden güzel? Vahşi doğada insan davranışlarını olduğu gibi verir, bir laboratuvar ortamı yaratır ve okuru davranış gözlemcisi yapar, bu bir. Toplum-birey çatışmasını birçok açıdan -dil, ırk, din- ele alır, bu iki. Aşkın tezahürlerinden birini olabildiğince gerçek bir şekilde, en absürt koşullarda bile işlemeyi başarır, bu üç.

Mis gibi, tavsiye ediyorum. Ettim. AOR zamanım geldi, eskileri anıyorum. Madem mevzu aşk, müstesna eserleri koyayım.


6 Temmuz 2016 Çarşamba

Carsten Jensen - Biz Boğulanlar

Jensen'in kaynakçasında Melville, Stevenson, Conrad ve Homeros gibi yazarların kitapları var, ben bir iki tane daha eklemek isterim. Direkt ilham vermemiş olabilir ama kesinlikle Marquez var, bir şehrin geçirdiği değişimin biraz daha az büyüsüzünü Marstal'da görmek mümkün. Marquez'in şehrinin kuruluşunu ve trenle tanışmasını hatırlayın. Marstal, Danimarka'nın sayısız adalarından birinde yer alan yalnız bir liman şehri, 1848-1945 arasındaki gelişimini izleyeceğiz. Pal Sokağı'nın şirin çocukları bu kitapta da var, tek fark sokaklarının denizlerden ibaret olması. Moby Dick'ten elbette fazlaca yararlanılmış ama Melville'in Efsunlu Adalar adlı, bol parçalı uzun öyküsü zannediyorum ki metnin biçim olarak da karşılığıdır. Conrad'ın karakterlerindeki iktidar hırsı, bilinmeyen dünyayla kurulan iletişim ve bu iletişimin yarattığı değişim olduğu gibi kullanılıyor. Jensen, memleketinin hikâyesini, tarihini başka metinlerin yardımıyla tekrar kurguluyor.

 Kabaca üç neslin anlatıldığını söyleyebiliriz, ilk iki nesil baba-oğuldan müteşekkil ama üçüncüsü, fikrimce aralarındaki en şanssız nesil, oğlun manevi evladı ve arkadaşları. Kronolojik anlatıda ilk bölümler daha eski hikâyeleri içerdiği için gerçeğin yorumlanmasına daha açık, zaten daha ilk cümleden bir adamın havaya uçup ayaklarının üzerine konduğunu öğreniriz. Adama peygamber muamelesi yaparlar, neler neler. Mevzunun ilerlemesiyle gerçeğe yaklaşırız, şiirsel anlatı kendini ara ara sezdirse de yerini daha gerçekçi bir ifadeye bırakır. Şehrin endüstrileşmesiyle ilgili bir hadiseye bağlıyorum, makineleşme ve insanın yanlış tercihleri, doğanın müziğinin duyulmasını engelliyor. Sürgün Gezegeni'nde ve Cthulhu Mitosu Öyküleri'nden birinde geçer; doğa, yaratmadığı öğelere karşı düşmanlık besler ve onların yaşamalarına müsaade etmez. Öldürülen şiirin sesi, şehrin zenginliğini ifade eden gemilerin yavaş yavaş ortadan kaybolmasıyla, denizde kaybolan veya savaşta ölen insanların acısıyla dinmeye yüz tutar. Özellikle büyük savaşların zamanında karakterlerin çıldırmaya yüz tuttukları bölümler nefes kesici ölçüde gerçekçidir. Makineleşme sonucu karakterlerin her biri dişli haline gelir, birbirine geçen parçalar yavaş yavaş kırılmaya başlar ve metnin sonunda hepsi çöker. Kitabın sonunda üç nesil boyunca gördüğümüz karakterler bir bir ortaya çıkar ve hepsi ölüm dansı eder.

"O kadar çok kişi ölüp gitmişti ki. Ne kadar, bilmiyorduk bile.
Yarın sayardık. Ve gelecek yıl yaslarını tutardık, hep yaptığımız gibi.
Fakat bu akşam boğulanlarla dans ediyorduk ve onlar, bizdi." (s. 778)

Alman uçaklarının bombardımanı altında memlekete dönen geminin tayfaları kurtuldu mu, hepsi öldü de diğer ölülerle dans mı ediyor, orası bence muğlak. Sonuçta boğulmak için ölmeye gerek yok, kapanan bir çağa yakılan ağıt da olabilir bu ve bütün şehir ölüleriyle birlikte ağlıyor.

Roman dört bölümden oluşuyor, sonlara doğru geçmişin imgesel anlatısının yerini gerçeğin mutlak görüntüsü alıyor. Çok farklı meseleler var, roman adeta tipik bir Opeth şarkısı; tek şarkının içerdiği riff'lerden bir albümlük malzeme çıkartılabilir, bu romandan da beş roman çıkarmış aslında. Öykü benzeri bölümlerle bağlanan bir anlatıyı tercih etmiş Jensen. Neyse, baştan giriyorum.

Laurids Madsen, İngiliz işgali altındaki memleketini basan Almanlarla savaşırken havaya uçuyor ve botlarının üzerine iniyor, havalanıp yere konan İsa gibi. Aziz Petrus'un kıçını gördüğünü bile iddia ediyor. Efsane oluyor tabii mevzu, dilden dile dolaşıyor. Adamımızın Karoline adlı bir eşi ve üç çocuğu var, çocuklarından biri Albert. Bu Albert kardeşimiz ikinci nesli temsil edecek, yaşlılık zamanlarında ölümüne şahit olacağız ama şimdilik bir çocuk. Neyse, savaş esnasında Madsen esir düşer, hapsedilir. Arkadaşlarıyla birlikte kendi de pislik içindedir, altlarına yaparlar sık sık. Zorbalıkla karşılaşan adamların akli dengeleri ister istemez bozulur, yaşadıkları gaddarlığı kaldıramazlar ve yaşayan ölüye dönüşürler. Madsen evine dönmez, Karoline bilir ki denizcilerin dönmesi yıllar sürebilir ve beklemek gerekir, ne olursa olsun beklemek gerekir. Boşa bekler, kocası yeni bir kimliğe bürünmek, yaşadığı her şeyi unutmak için denizlere açılır ve geri dönmez. Karoline'in kalbinde bir hayalet olarak kalır, sanki her an geri dönecekmiş gibi.

Kırbaç bir kabus hikâyesi. Albert ve arkadaşları, okulda kendilerini döven Isager adlı yaşlı öğretmene dersini vermeye kalkarlar ama adam efsunludur adeta, bir türlü aman dedirtemezler. Isager, babalarının ve kimilerinin dedesinin bile öğretmenidir, yılların kurdudur ve ne kadar saldırırlarsa saldırsınlar adam bir türlü vazgeçmez, okulu bırakmaz. Kartopu saldırısında kafasını gözünü yararlar adamın, bana mısın demez Isager. Çocuklar ne kadar gaddarlaşabileceklerini gördüklerinde kendilerine tanırlar ve gördükleri şeyden pek hoşlanmazlar. Isager, onlara pek hoşlanmayacakları bir ders vermiştir.

"(...) Bizi kendine benzetti.
Çok hunhar şeyler yapardık ve bunu ancak yaptığımız hunharlık kanıtlandığı zaman idrak ederdik. Şiddet, bizim için vazgeçilemez bir tutku olmuştu.
İçimize ektiği kin ve hiddet tohumları öyle bir kök salmıştı ki söküp atmamız mümkün değildi." (s. 81)

Bundan daha kötü bir ders düşünemiyorum, küçücük çocuklar söz konusu burada. En sonunda adamın evini yakmaya karar verirler, yangın çıkartırlar ama kendi evleri de yanar, bütün kasabanın yanması güçlükle engellenir falan. Korkunç lan, içim çekilmişti okurken.

Adalet, tam bir sinir buhranı yaratır. Albert ve arkadaşları evden ayrılır, iyi bir denizci olmak için gemilere atlayıp okyanusa açılırlar. Albert'ın gemisinde Giovanni adlı çok iyi bir aşçı vardır, adam milleti eğlendirir de. Herkes Gio'yu çok sever, ikinci kaptan O'Connor hariç. Bu öküz, birinci kaptanın basiretsizliği yüzünden gemideki herkese kök söktürür. İri yapılı bir şeydir, milletin kafasını gözünü patlatır. Gio'ya bir sebepten takar ve herifin önce bir elini, sonra diğer elini kırar, en sonunda da adamcağızı öldürür. Gemidekiler isyan edemez, onun yerine Albert'ın planına sadık kalırlar. Gemi New York'a yanaştığı zaman O'Connor'ı şikayet ederler, herif hakime gözdağı verir falan ama yemez, hapsedilir. Yeni ülkenin yeni kanunu. Çok yaşa ABD!

Yolculuk, Albert'ın babasını arayışının hikâyesidir. Laurids'in peşine düştükten sonra Pasifik'in altını üstüne getirir, Samoa taraflarına gider ve onlarca adayı teker teker gezmeye başlar. Bu sırada macera ruhunu iyice kavrar, belki de tam o an gerçekten bir denizci olduğunu söyleyebiliriz. Macera ruhu için dediği: "Pasifik Okyanusu'nun uçsuz bucaksız sathından yayılan bir gizemdi, papa tru'm -oğlun babaya hitabı- da bunu bir zamanlar hissetmiş olmalıydı ve insan bunu bir kere hissetti mi, bir daha geri dönmüyor." (s. 165) Nice mevzudan sonra adam babasını bulur, baba evlenmiştir ve çocuklarına Karoline'den olan çocuklarının adını vermiştir, aynılarını. Geri dönmeye pek niyeti yoktur, hatta geçmiş yaşamı hakkında hiçbir şey hatırlamaz gibidir. Bir tek çizmeleri hatırlar, İsa gibi havada durduran çizmeleri. Onların oğluna ulaşmasını sağladıktan sonra ortadan kaybolmuştur ve yıllar sonra emanetini geri ister, Albert reddeder ve çizmeler Albert'ta kalır. Hikâye kabaca böyle, bir süre sonra Laurids'in kafayı toparlayıp ticarete atıldığını öğreniriz ama kendisinden başka bir bilgi alamayız. Bir de bu arayış esnasında Albert'ın gemisinde tayfa olarak görev yaptığı Jack Lewis adlı insan tüccarı var. Bu herif, vahşilerin olduğu bir adaya insan kaçırır ve birbirlerini yemelerini sağlar. Adamda efsanevi kaptan Cook'un kurutulmuş kafası da vardır, bir torbanın içinde saklar. Çıkan bir fırtınada Lewis ölünce kafa da Albert'a geçer.

Bundan sonra ikinci bölüm geliyor. Hikâyeler devam ediyor, mevzuya yeni insanlar katılıyor ve anlatıyı devralıyor. Yalancılar, katiller, bir şehrin ruhunu simgeleyen dalgakıranın inşası ve endüstrileşmeyle birlikte işlevsiz hale gelmesi, gemicilik şirketleri, sigorta şirketleri, savaşlar, bombalar, umutsuzluklar, yalanlar, boşa çıkan güvenler, yitirilenler, rengarenk bir destan. 800 sayfalık epik, bombastik bir serüven.

Anlatıcı mevzusu da ilginç, zaman zaman hikâyesini kendi anlatan karakterlerin sesini duyarız ama çoğunlukla birinci çoğul şahsın kullanıldığı bir anlatı vardır. Boğulanlar mı konuşur, şehir mi konuşur bilmem ama ben anlatıcının şehrin ruhu olduğunu düşünmekten keyif alıyorum.

Tırışkadan demiyorum alın diye, bunu gerçekten okumanız lazım.

Kazuo İşiguro - Günden Kalanlar

Filmini izleyip geldim. Bizim baş uşağın monologları olmadan olmaz o iş, tam yansıtılamamış mevzunun derinliği. Kitabı daha iyi. Bir de Bayan Kenton odasında ağlarken Stevens'ın içeri girmesi var, böyle bir saçmalık olamaz. Bu Stevens kardeşimiz vakar der, başka bir şey demez. İçevurumculukta bir dünya markasıdır, başkaları için robottan farksız bir adamdır. Hal böyleyken kadının odasına girecek, öyle mi? İşiguro kitapta iki defa kapı önünde bekletiyor da sokmuyor, doğru olanı yapıyor. Neyse. Emma Thompson müthiş oynuyor da, Anthony Hopkins'e diyecek bir sözüm yok, muhteşem. Varmış sözüm.

Yazın bunu: İşiguro çok uzak olmayan bir zamanda Nobel'i kazandığı zaman akabinde şöyle bir açıklama gelecek: "Onca bireysel ve toplumsal meseleyi küçücük kitaplara sığdırmadaki hayvani başarısından ötürü Bay İşiguro'ya Edebiyat Ödülü'nün yanında Barış Ödülü ve Kimya Ödülü'nü de veriverdik, kimse alınmasın, gücenmesin."

İşiguro bu kitabında İngiltere'nin nüfuzlu adamlarından Lord Darlington'ın malikanesinde baş uşak olarak görev yapan Stevens'ı merkeze alarak hem bir dönemi inceliyor, hem de insanın görev namına hayattan nasıl geri kalabileceğini çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Geleni gideni bitmeyen koca bir malikanede her şeyi işler durumda tutmak çok zaman ve emek isteyen bir şey, insanın hayatını buna adaması lazım adeta. Stevens'ın yaptığı da tam olarak bu; etrafında olup bitenleri görev çerçevesi içinde değerlendirmek, arkasını kurcalamamak ve hayatına devam etmek. Hayatına devam eder etmesine de İşiguro'nun çaktırmayıp da sezdirdiği yan etkiler vardır, ince yazı işçiliğidir bunlar. Mesela üzücü bir hadise gerçekleşir, Stevens işinin başına döner ve hizmet ettiği adamlar Stevens'a iyi olup olmadığını sorarlar, Stevens da sadece uzun ve yorucu bir gün olduğunu belirtir. Bazen iki üç kez sordukları olur. Bu nedir şimdi? Adamımız üzüntüsünden ağlıyor belki, bir yere yaslanıp öylece kalmış da olabilir. Bunu aynı zamanda anlatıcı da olan Stevens söylemez, onun için her şey olduğu gibi devam etmektedir, duygularının gömülü olduğu yerden çıkmamasını garantilediğinden tekdüze bir anlatıyla olayları birbiri ardına dizer ve hiçbir karakter tahlili yapmaz, hiçbir betimlemeye girişmez. Dünyayı algılayışı vakar nanesi yüzünden son derece çarpık olduğu için kendisi iyisinden bir güvenilmez anlatıcıdır. İşleri bir de Bayan Kenton cephesinden görmek isterdim.

Vakar, Stevens'ın hayatını rezil ettiği gibi efendisinin yanlışlarını görmesini de engeller. Stevens mesleğinin gerektirdiği en önemli özellik uğruna insanlığından vazgeçmiştir denebilir. Bu konuda kendisine yardımı dokunan babasını da anmamak olmaz ama önce metnin nasıl kurulduğunu anlatmam gerek. 1956'nın güzel bir günü, Bay Farraday'in tatile çıkma önerisini kabul eden Stevens, patronun arabasına atlar ve batıya doğru sürer, okyanus kıyısına doğru. Yıllar sonra Bayan Kenton -evlendikten sonra Benn- ile buluşacaktır, heyecanlıdır. Yol boyunca başına işler gelir, bir yandan da geçmişi hatırlar, bunları birbirine bağlar. Mesela ne oluyor, yolda bir köyde kalıp insanlarla konuşuyor ve muhabbet esnasında Churchill'le vs. konuştuğunu söyleyince bunu çok önemli bir diplomat sanıyorlar. Mevzuyu bir doktor çakıyor, önemli bir malikanede uşak olup olmadığını soruyor. Stevens kimseyi kandırmayı düşünmediğini belirtiyor ve Lord Darlington'ın adını veriyor. Doktor bir müddet düşünüyor ve şunu diyor: "O hıyar bizi Nazi dostu yapmak isteyip savaşa girmemize sebep olan hırt değil mi?" Buna benzer bir şey.

Kırılma anı bu değil, çok daha öncesinde adamımızın sezdiği işler var ama meslek etiği. Etliye sütlüye karışmadığından dile getirmiyor hiçbir şeyi. Vakar'a geldi sıra.

Hayes Derneği, ülkenin en iyi baş uşaklarını belirleyen iyi bir dernektir ve kıstasları belirlemekte bir o kadar beceriksizdir, bu yüzden nesnel bir değerlendirme sistemi kuramadıkları gibi vakar diye bir etken sıkarlar. Maddelerle belirlenmiştir bu; sessizlik, titizlik, bir sürü madde. Babadan böyle gören Stevens, maddelere kesinlikle uyar ve duygularını o an toprağa gömer. Çok önemli bir toplantı esnasında zaten uzun süredir görevini yapamayan babası üst katta ölüm döşeğindedir ama kendisi çalışmaya devam etmektedir. Adam ölür, Stevens şöyle bir göründükten sonra işine geri döner. Bayan Kenton buna şaşırır.

Bayan Kenton işe ilk alındığı zamanlarda Stevens'ın babasına adıyla hitap eder, Stevens bunu çok resmi bir şekilde istemediğini belirtir. Bayan Kenton şaşırır ve kabul eder. İncelik olarak Stevens'ın odasına çiçek götürür ama Stevens dikkatini dağıtacak nesneleri odasında istemediğini söyler, kadıncağız yine şaşırır. Böyle birkaç vaka var ama en üzücü vaka bence Stevens'ın duygusal eksiklik çektiği için beyaz serinin kıytırık romantizm kitaplarını okumasıydı. Bayan Kenton kendini Stevens'ın dostu olarak bildiğinden adamla uğraşmaz, sadece neden böyle bir şey okuduğunu sorar. Dili geliştirmek için olduğunu söyler Stevens, telaffuz için, bilmem ne.

Sonrasında Bayan Kenton evlenmek üzere işten ayrılır ama acı verici bir ayrılıktır bu, Stevens'tan bir şeyler söylemesini bekler ama adam mutluluklar dilemek dışında bir şey yapmaz. Bayan Kenton yıllar boyunca Stevens'ın ilgisini uyandırmayı beklemiştir ama böyle bir şey olmaz. Ha, ne olur, akabinde çağrıldığı odaya giden Stevens, kendisiyle politikayla ilgili sohbet etmek isteyen bir soylunun dikkatini çeker. Adam Stevens'a iyi olup olmadığını sorar, klasik. Stevens muhtemelen Bayan Kenton ayrıldığı için ağlıyordur ama bunu da çaktırmaz.

Romanın sonunda hiç tanımadığı bir adamın mendil verme teklifi beni gerçekten, gerçekten üzmüştü. Her şey çözülmüş, bütün yenilgiler açığa çıkmış ve Stevens hala yorgunluğa vuruyor acısını.

Yolculuğun sonunda buluşurlar, Stevens Bayan Kenton'ın yolladığı son mektupta kadının malikaneye dönmek istediği sonucunu çıkarır ama kadın sallantılı da olsa hayatını kurmayı başarmıştır, malikaneye dönmesi mümkün gözükmemektedir. Bu sahne filmde yok, sadece kitapta var: Bayan Kenton, her şeyin tepetaklak gittiği zamanlarda başka bir yaşamın hayaline sarıldığını söyler, örneğin Stevens'la birlikte bir hayatın hayalini kurduğunu söyler, sonra her şeyi olabildiğince yoluna koyar ve yaşamaya devam eder. Birbirlerine veda ederler ve Stevens yeni efendisine hizmet etmek üzere malikaneye döner.

İşin toplumsal boyutu, İngiliz aristokrasisinin taşlanması değil, kayalanmasıdır. Ülkelerin masalarda yönetildiği zamanlardır, Lord Darlington devlet erkanını evinde toplar ve alınacak kararlar bu malikanede belirlenir. Örneğin neler olur, mesela Versay'la birlikte iyice çamura batırılan Almanya'nın kurtarılması için Fransız bir diplomatla birlikte konuşulur, anlaşılır ve şartların hafifletilmesi gerektiği konusunda mutabakata varılır. Sanki anlaşmanın şartlarını kendileri koymamış da bir lütufmuş gibi yumuşatıyorlarmış gibi. O zamanlar Almanya'nın ne halde olduğunu Böll'ün ve Remarque'ın romanlarına aşina olanlar bilir, şimdinin Mozambik'i gibidir Almanya. Sallıyorum beş bin banknot götürürsünüz de bir ekmek alırsınız, ekonomi o kadar batık. Lord Darlington'ın ölümünden sonra malikaneyi satın alan Bay Farray'ı ilk kez bu toplantıda, ABD'li diplomat olarak görürüz. Farray, toplantı gecesi süresince Alman diplomatla gizli gizli konuşur, Avrupalı beyefendilerin Almanya'yı pek de sallamayacaklarını söyler. Stevens bu olayı görür, kötü şeyler olacağını düşünüp Lord Darlington'a bildirir. Oysa daha adil bir anlaşma ortaya çıksaydı eğer, lordlar bu yönde karar alsalardı belki ikinci savaş gerçekleşmeyecekti. Bunu göremezler, Bay Farray günün sonunda ayağa kalkar ve herkesi amatörlükle suçlar, koca ülkelerin bu şekilde yönetilemeyeceğini söyler. Lord Darlington ayağa kalkar, amatörlük denen şeyin onur olduğunu söyler falan. Eh, sonda göreceğiz ki bir avuç onurlu amatör yüzünden milyonlarca insan öldü.

Bu bir vaka. Almanya giderek yükseliyor, İngiltere'ye baskısı malikane üzerinden oluyor. Lord Darlington, Nazi sempatizanı olayazıyor, hatta iki yahudi hizmetçiyi şutluyor. Stevens bunu çok doğal bir şeymiş gibi yapıyor, Bayan Kenton hizmetçiler işten çıkarılırsa kendisinin de istifa edeceğini söylüyor ama bunu hiçbir zaman yapamıyor, dışarıda kendisini hiçbir şeyin beklemediği düşüncesi kadını engelliyor. Birey-toplum ilişkisinde gördüğümüzden çok daha kalın bağlar var.

Stevens'ın itirafıyla bitiriyorum: "Lord Darlington kötü bir adam değildi. Hiç değildi. En azından yaşamının sonunda kendi hatalarını kendisinin işlediğini söyleyebilme ayrıcalığın sahip oldu. Yürekli bir adamdı. Yaşamda belli bir yolu seçti, bu yanlış çıktı, ama elden ne gelir, o seçmişti bunu, hiç değilse bunu söyleyebilir. Bana gelince, ben bunu bile ileri süremem. Anlıyorsunuz ya, güvenmiştim. Lord hazretlerinin bilgeliğine güvenmiştim. Ona hizmet ettiğim bütün o yıllar boyunca yararlı bir şeyler yapıyor olduğuma güvenmiştim. Kendi hatalarımı kendim işledim bile diyemiyorum. Gerçekten -insan sormalı kendine- vakar bunun neresinde?" (s. 245)

Nefis, İşiguro okumak büyük keyif.

5 Temmuz 2016 Salı

Robert A. Heinlein - Yıldız Gemisi Askerleri

Üç mesele: Askeri disiplin, savaş ve bütün bir ırkı savaşçı yapan tarihi olaylar. Kahramanımız Rico, askere gideceğini söylediği zaman babasının tepkisi oldukça sert; savaşanlar zaten varken aile serveti bırakılıp gidilmez. Bir yıl sonra manzara şu: Buenos Aires böcekler tarafından istila edilmiş, Rico'nun annesi ölmüş ve baba askere katılmış, baba-oğul uzayda karşılaşıyorlar. Bir süre sonra da şu: Rico'nun kendi birliği var, babası müfreze çavuşu. O anti-militarist adam, emir-komuta zincirinin müstesna bir parçasına dönüştü. Bunun sebebi ne? Dünya nasıl böyle bir yer haline dönüştü ya da bu olması gereken, hayali kurulan bir ütopya mı?

Heinlein, klasik BK'nin üç atlısından biri. Askeri geçmişini kitaba şöyle bir sıvayıvermiş, düşünülecek pek çok mevzu çıkarmış ortaya. Zaten mesele yaratabildiği için iyi yazardır, uzay gemilerini çakıştırıp kofti heyecan yaratsa Marslı gibi dandik bir kitap çıkardı ortaya. Heinlein öyle değildir, gayet başarılıdır.

Öncelikle şunu söyleyeceğim ki askerliğini yapmamış arkadaşlar, metnin içerdiği bağlılığı ve psikolojik şiddeti nispeten deneyimleyemedikleri için alımlamada biraz güdük kalacaklardır, devrelerim ise bütün o saçmalıkları tekrar yaşayacaktır, hatta rüyanızda başçavuşunuzdan tokat bile yiyebilirsiniz. Askerlik, kuralları açısından değişime oldukça kapalı, mantığı her yerde aynı olan evrensel bir meslek. Uygulamada çeşitlilik var, biz zorunlu olarak gidiyoruz ama adamlarda bu iş şart değil gibi gözüküyor. Gözükmeyen kısımda diğer maddeler devreye giriyor, ben askeri disiplin maddesini açacağım şimdi. Metnin yarıya yakını bu evreden bahsettiği için bir iki şey söylemek lazım.

Öncelikle askerliğin insanın kendi ahmaklığından doğduğunu söylemeliyim. Saldırı veya savunma, başka bir insanı öldürmek için eğitim alıyorsunuz, temelinde askerlik budur. İnsanın doyumluluğu diye bir şey olmadığı için komşunun çimleri bize her zaman daha yeşil görünür, bu yüzden komşu bahçesini çitle örer veya köpek alır. Aptallıkta bir numarayız ve bunun sebebi soyutlama yapabilen tek canlı türü olmamız değil. Askerlik hak verilemeyen fakat anlaşılabilen bir ahmaklıktır.

Kitapta askerlik gönüllülük esasına dayandığı için profesyoneller olabildiğince caydırıcıdır, aklı bir karış havada olan adamları elerler ve geriye kalanları eğitirler. Bizde böyle değildir, bir yıl veya beş ay boyunca aynı adamları eğitmek zorundasınız, bu yüzden komutanların yetmediği noktalarda diğer askerler devreye girer ve ergen/akran despotizmi denen nane devreye girer. 30 yaşında adamın ağladığını gördüm ben, yorganını düzgün katlamadığı için 20 yaşındaki çavuştan azar yemişti. Neyse, mesele askerliği kıyaslamak değil. Saatler boyunca çok zor şartlarda -kışın soğuktan donarken veya yazın güneşin alnında yanarken- eğitim alırsınız, saatlerce silah talimi, selam dur, bilmem ne yap alıştırması yaparsınız. Çok düşünmüşümdür nedenini, bunca işkence neden? Neden bir saat selamlama eğitiminden sonra dinlenmiyoruz da dört saat boyunca o cehennem sıcağında durmadan hep aynı hareketleri yapıyoruz, neden ulan? Anladım sonra, kitabı okumadan çok önce anladım. Sizden bir mantığı kavramanız isteniyor, askerliğin mantığı. Emre itaati öğrenmeden önce insanların aptal olduğunu öğrenirsiniz, onca eğitimden sonra yapması gerekeni hala öğrenemeyen insanlar vardır ve onlar yüzünden yanarsınız, yerlerde sürünürsünüz, pislik içinde kilometrelerce koşarsınız. Bu heriflerin yapmaları gereken şey çok basittir aslında, hızlıca sıraya geçmeleri gerekir, marşı yüksek sesle söylemeleri gerekir, "Beş say çök!" komutunda 245'ten sonra ne söyleyeceklerini bilmeleri gerekir ama hayır, yapamazlar. Bunu yapamayan adamların cephede çevreleri için de zayiata sebep olacakları düşünülür ve bunlar yüzündendir bütün o sıkıntılar. Bir tane ebleh varsa bir bölükte, o bölüğün tamamı ebleh kabul edilir ve ona göre eğitim uygulanır. Full Metal Jacket'ı izlemişsinizdir.

"Bütün erlerde, olan bitenin katıksız alçaklık, hesaplı sadizm ve diğerlerine eziyet eden akılsız moronların zalimane zevklerinden ibaret olduğuna dair sarsılmaz bir düşünce vardı." (s. 71)

Psikolojik olarak da eğitilirsiniz, bütün o zalimliğin sebebi budur. Küfür yersiniz, ördek yürüyüşü -lanet bir şeydir- yaparsınız, bir sürü şey. Üstlerinizin beyinsizliğiyle bu eğitim arasında çok ince bir sınır vardır, bu sınır silikleştiği zaman kalbiniz kırılır, her şey bir oyun olmaktan çıkar ve işte o an askerlik hiç bitmeyecekmiş gibi gelir. Oysa bunun da ötesi vardır, gerçek bir tehlike durumunda bu kızgınlık bile işe yarayabilir. Sadece savaş halinde.

"Acemi birliği gerektiğinden daha zalim ve katı mıydı?
Tek cevabım şu: Yapacağım bir sonraki muharebe atlayışında, kanatlarda Currie Kampı'ndan mezun olmuş adamların ya da onların Sibiryalı muadillerinin olmasını istiyorum. Aksi takdirde kapsüle girmeyi reddedeceğim." (s. 73)

Çavuş Zim adlı şahsın dediği bir şey var: Askerler şiddeti besler, daha yaşlı ve akıllı kafalar da kontrolü. Askerlerin beslediği şiddet ötekine değildir sadece, kendi üyelerine de uygularlar. Kırbaçlama cezası, ölüm cezası, suçlu olan cezasını çeker.

Peki bütün bu eğitim, askerlik ne için? Adamımız Rico, arkadaşı Carl'la birlikte orduya yazılmak ister, aşık olduğu kız da orduya yazılacağı için. Babasına karşı çıkar ve gerçekten de yazılır, eğitimini alır, uzay üslerine doğru yolculuğa çıkar. Piyadedir, bizdeki özel timin muadili bir sınıf. Özel kıyafetleriyle savaşırlar, kapsüller içinde gemiden fırlatılırlar ve sakat kalmazlarsa, ölmezlerse böcekler tarafından yok edilmemeye çalışırlar. Böcekler Terra için büyük tehlikedir, yıkıcı saldırılar düzenlerler ve gezegenleri kolonileştirmek için uğraşırlar. Rico kardeşimiz iyi bir askerdir, komutanlarının komuta yetkinliği konusunda attığı şamarlardan ders çıkarır, hiçbir zaman vazgeçmez ve subaylık okuluna da bu motivasyonla girer. Son operasyonunu başarıyla tamamlar, yaralanır ve kendi birliğinin başına geçer, metin böylece sonlanır. Büyük bir macera yok, en azından tipik kreşendoyla sonuçlanan cinsten yok. Bu açıdan da tuttum ben romanı, bütün dikkat aksiyon sahnelerinde toplanmıyor, adamın anlatmak istediği başka şeyler var.

Üçüncü madde Heinlein'ın foşik olarak suçlanmasını mazur kılar mı bilmem ama adam kendi yönetim biçimini oluşturmuş, saygı duyulası bir olay.

Ordu ve Donanma şeklinde iki askeri oluşum var ve Donanma daha çok iş yaptığını düşünüp böbürleniyor, oysa bu ikisinin işbirliği kaçınılmaz ve birbirlerini pek sevmeseler de birlikte çalışmak zorundalar. En üst tabakadan başlayıp aşağılara inen bu yin-yang mevzusu, toplumun ahlaki temellerinden doğan bir çıkmazın sonucu. Yirminci yüzyılın demokrasileri bir bir pörtlemiş, Rus-Anglo-Amerikan İttifakı ve Çin Hegemonyası arasındaki savaş dünya nüfusunu iyice azaltmış ve ideal yönetim şeklinin oluşması için zemin hazırlamış. İskoçya'da yaşanan ilk olayla düzenin temeli atılmış, vandallıklara karşı çıkan iki gazi, birkaç kelleyi koparmış ve yerel polisliği üstlenmişler. Sonra bu sistem büyümüş ve dünyanın her yerine yayılmış. İzlenen yol güzel; nüfus kontrolü olarak savaş ve tek bir hegemonya. Sonrasında sadece askerlik hizmetini yerine getirenlere vatandaşlık/oy verme hakkı verilmesi de işin tuzu biberi olmuş. Peki neden böyle bir sistem var? Sebepler birbirine bağlı. Rico'nun Albay Dubois adlı bir hocası var lisede, adam askerliğin ve düzenin temel mantığının tohumlarını o yaşlarda çocukların zihnine atmış. Dubois, her şey çökmeden önce gençlerin şiddet eylemleri arttığında toplumun onları kazanmak için rehabilitasyon merkezleri vs. kurduğunu, bu yüzden yetersiz uygulamalarla her şeyin daha kötüye gitmesine sebep olduğunu söylüyor ve köpek eğitimiyle eş tutuyor mevzuyu. Tamamen askeri bir mantık, davranışçı psikolojinin göklere çıkarıldığı bir fikir. Telkin yoluyla köpeğin halıya işememesini sağlayamazsınız, onun anladığı dilden konuşmanız gerekir; kötekle. Kısasa kısas, herkese anladığı dil. Ahlâk, diyor Dubois, insanın hayatta kalma çabasından ibarettir ve bu çaba en kutsal çabadır. Hayatta kalmanın yüceliğini daha iyi hissetmek isteyen varsa askere gidiyor zaten, birey olmayı ve sonrasında takımın bir parçası haline gelmeyi öğreniyor, bunlar hayatta kalmak için şart. Organize yaşamı ve savaşı anlayan insan, ahlâklı hale geliyor ve oy verme hakkı kazanıyor, vatandaşlığa kabul ediliyor. Ergenlik ayininin daha karmaşık bir hali diyebiliriz buna, topluluğa kabul edilmek isteyenler kaplan vs. öldürür ya da doğada bir hafta canlı kalmaya çalışır, onun gibi. Bu iş Spartalılarda da var, Afrika kabilelerinde de var, hatta bizde de var. Ad koymak eski bir adettir ve çok önemlidir aslında, kişinin varlığını betimleyen ve tamamlayan en önemli öğelerden biridir. "Yiğidim, adını bağışlar mısın?" dendiğinde olay ad söylemekten çok öte bir şeydir, bir sır vermek gibidir aslında. Boğaç Han'ın ad konmasını hatırlayın, ulular belirler adları. Neyse, işin toplumsal boyutunda Heinlein, eski uygarlıkların -şimdi de kimi topluluklarda tahminimce devam ediyordur- ritüellerinden yepyeni bir uygarlık yaratmış, hayırlı olsun.

Özet geççiler için: Ahlak hayatta kalma çabasıdır. Hayatta kalma çabası askere gitmek ve orada takımla birlikte savaşmaktır. Bu deneyimi yaşayanlar sisteme iyi entegre olur, zira fedakarlığın, ölümün ve yaşamın ne olduğunu anlamışlardır.

Bir iki detay. Böceklerin komünal yapısı, bireysel mücadeleyle darmaduman edilebilir. Mesajı kes. Bilim adamlarının yöneteceği bir toplum manipüle edilebilir. Olağanüstü şartlar olağanüstü yönetimler doğurur. Savaşlar olmadığı müddetçe böyle ütopik/distopik mevzulara gerek kalmaz, savaş olursa Heinlein'ın yarattığı sistem iyi bir alternatiftir. Eğer yayılmacı bir politika izliyorsanız, başka yaşam formları umrunuzda değilse katledicilerin rüyasıdır bu.

Kitap oldukça iyi.

Ek: Filmi izleyip geldim. Şu sahneyi bir koyayım:


"Come on you apes! You wanna live forever?"

Kitapta ilk bölümün epigrafıdır bu. "Davranın sizi maymunlar! Sonsuza kadar yaşamaya mı niyetlisiniz?" Adsız müfreze çavuşu, 1918.

Filmde bunu söyleyen herif lisedeki hoca Albay Dubois ama kitapta olay böyle değil; hocayla bu komutan farklı kişiler, filmde aynı kişi yapmışlar.

Onun dışında filmde askeri eğitimin zorlukları tam olarak yansıtılamamış, askerler yaz kampına gelmiş çocuklar gibi. Aşk meşk olayları işi cıvıklaştırmış ve aksiyon sahneleri daha gore. Müzikler atmosferi bozuyor, tipik macera filmi yapmış adamlar. Pek beğenmedim.

2 Temmuz 2016 Cumartesi

Salim Şengil - Anılarda Kalan Portreler

Salim Şengil, çoklukla Ankara Çetesi'nin hadiselerini aktarsa da İstanbul ayağı da kuvvetli. 1930'lu yıllardan itibaren sanatçı tayfasının içinde bulunmuş, CHP'nin açtığı öykü yarışmasını kulis yaparak da olsa kazanarak öykücülüğünü taçlandırmış bir değişik abimiz. Anılarını anlatmadan önce özellikle uyarıyor ki hatırladıkları oldukça doğrudur, değişme ihtimali yüksek anılara pek yer vermemiştir. Belgelere dayanarak konuşmuş yani, ihtilallerin ardından baskınlarda götürülen mektuplar ve kitaplardan geriye kalanları değerlendirmiş. İlginç hikâyeler var, sanatçı tayfası çok garip ve politikacılar oldukça kaypak.

Edebiyat çetelerinden pek hoşlanmıyorum, belki sekseninci kez söylüyorum ve mevzunun oldukça eskilere dayandığını görmek hoş olmadı. İlk hikâyede Salim Şengil'in küçük çaplı kulis çalışmaları görülüyor. Sabahattin Ali, Şengil'in hikâyesini beğeniyor. Sadri Ertem de beğeniyor ve CHP'nin yarışmasında jüri olarak yer alıyor. Süper. Bizimkinin öyküsü birinci oluyor, sonra aşırı sosyalist bir öykü olduğu konusunda eleştiriler ortaya çıkıyor. Ertem, Falih Rıfkı ve Reşat Nuri'nin oluşturduğu komisyondan çıkan yorum gerçekten hoş, belki de anının tek hoş yanı.

"...Bu öyküde sosyalizm doktrinine ve propagandasına rastlanmadı. Yirminci yüzyılın bütün sanatlarına yansıyan realizm denilen ekolün türünden olup Ulus Meydanı'ndan herhangi bir yöne doğru gidilirse bu hikâyede anlatılan olayın bir başka türlüsünü görmek mümkündür." (s. 16)

O zamanlar -gerçi şimdi de- öcü gibi korkuyorlar sosyalizmden, komünizmden, birçok şeyden. Oysa bunlar adam yemez, korkulacak bir şey yok. Gerçi ABD de onca sanatçısının başını yemedi mi bu aptallıktan?

Orhan Veli ve Nurullah Ataç'la olan anı da süper. Şengil, devlet desteğiyle kurulmuş bir pavyonun müdürü oluyor ve bol tekme tokatlı günler başlıyor. Parası çıkışmayanı, sıkıntı çıkaranı dövüyorlar, bilmem ne. Pavyon olduğundan kadınlar, konsomatrisler, ilginç olaylar. Neyse, bu iki sanatçımız mekanda içiyor ve paraları çıkışmıyor. İkisi de birbirinde para olduğunu düşünmüş falan. Ulan bunlar bizi döverler falan derken Şengil yanlarına geliyor, yahu hah hah, sonra ödersiniz diye yolluyor bunları.

Ahmet Muhip Dıranas efendi adammış, sakin sakin içermiş, masaya kadın çağırırmış, etkileyici bir ses tonu varmış. Şairliği iyi, kişiliği de iyi. Ne güzel.

Cahit Sıtkı'yı tedavi olmak üzere İsviçre'ye giderken uğurlayanlardan biri de Şengil. Bir dahaki sefer ancak tabutunu görebiliyor, çok üzücü. Cahit Sıtkı ince yapılı, orta boylu bir adam. İçtiği belli başlı yerler var, demlenirken yazarmış şiirlerini. Geç vakte kadar kaldıkları bir gün siyasi meseleler konuşulurken lokantada boş yer kalmamış, sivil polis sarmış dört bir yanı ve lokantacı olan dostları gitmelerini istemiş. Polisleri katakulliye getirerek sıyrılmışlar. Çakırkeyif eve dönerlerken Şengil bırakırmış evine Cahit Sıtkı'yı, sultanlığının son aylarında. Sonra şairimiz evlenmiş, keyif ortamlarından uzak kalmış ve alışkanlıkları zorla değiştirilmiş, öyle ima ediyor Şengil. Cahit Sıtkı'yı çok iyi anladım, bir yerden çekilince başka bir yerden itmek gerekiyor. Adam da sabahları işe gidiyorum diye çıkıp iki tek atmadan yapamazmış. Ah be abi.

Sait Faik. "Sürekli parasızlık Sait'in kaderi değil, yaşamının biçimiydi." (s. 49) Dergi savaşları eğlenceli, Şengil'in çıkardığı dergi, öykü başına verdiği ücreti artırdıkça Varlık da artırıyor, Sait Faik'in işine geliyor bu ama ne kadar verseler azmış şimdi bakınca. Sonra Şengil mevzuyu bitiriyor, başka bir dergiye öykü yollamaması şartıyla Sait Faik'e oldukça yüksek bir meblağ öneriyor ama yazar o sırada vefat ediyor. Bir ilginç olay: Şengil'le Attila İlhan, Sait Faik'le yedikleri bir yemekte ünlü yazarın son sözlerinin onun vasiyeti olduğunu düşünüyorlar. İlhan, vasiyetin yazarın annesine söylenmesi gerektiğini düşünüyor ama Şengil bunu engelliyor, sebebini de söylemiyor. Açıklamaktan çekinirmiş. Olay neydi acaba?

Memduh Şevket Esendal'la ilgili karakteristik bilgilerin dışında bir iki olay ilgi çekici. Adını kullanarak 2000 Lira borç alan bir tanıdığının yediği haltı kendi üstleniyor ve o borcu çatır çatır ödüyor. Bir de Erdal Öz, Can Yayınları'nı kurduktan sonra Şengil'in MŞE kitaplarını basma önerisini geri çevirmek zorunda kalmış, yeterli sermaye yokmuş o zamanlar. Sonrasında Bilgi bastı zaten.

İlhan Berk'in şiir aşırma hadiselerine çok yerde rastladım ama hesabı ödemeyip hacamat edildiğini ilk kez duydum. Muhabbet etmek için millete içki ısmarlar gibi yapıp arazi olmuş, ertesi gün bunu yere yatırıp zorla o parayı almışlar. Vay ya. Ha, bunu yapan adam da Can Yücel. Ev kirasıymış o para da, Can Yücel hiç sallamamış, almış parayı.

Hasan Hüseyin'in bir konuda çark etmesi Şengil'i kırmış ama asıl facia Yılmaz Güney. Yani yazılanlar harfi harfine doğruysa bu Yılmaz Güney ne pis adammış arkadaş, çok kalp kırmış. Kalp kırmak ne kelime, milleti iflas ettirmiş resmen, umutlarla oynamış. Sözünün eri değilmiş hiç, en azından anlatılan hususta.

Politik anılara girmiyorum, memleketin çığırından çıktığı bu günlerde pek hafif kalır.

Güzel, sevdiğiniz adamları daha çok veya daha az sevmek için okuyun bence.

Simruy Tüzün - Serpent Yumurtası

Kayıp bir şair.

"Simruy Tüzün 1962 yılında Münih'te doğdu, ilk şiirleri 1983 yılında Beyaz dergisinde yayınlandı. 1989 yılından bu yana Los Angeles'ta yaşıyor."

Hakkındaki bütün bilgi bu, bir de şiirimizin gölgedeki akıncılarından Mustafa Irgat'la oynadığı bir film var, Mehmet Güreli'yi de görebilirsiniz burada.

TEKerLEME/Zungenbrecher (1985)

Bergman filmi olanı kadar kara mıdır, bir kuytuya sığındığına göre bu mümkün bir şey. Dizelere serpili bulutlardan fırsat kalırsa aydınlandığına şahit olunur. Aslında pek çok aydınlık şiir vardır; orman, ağaç ve kitap bir şiirin sıkıntılı havasında şekillerle dile getirilmiştir ve şiir sorgulanır, "hani şiir........hangi şiir", kuyruğunu ısırmış bir yılan görseliyle açılan şiirlerin başı ve sonu arasında belirli bir yol, ne ki adımlar belirsiz. Birkaçı hariç.

Anne. Giden annenin kimlikleri bir bir ortalığa saçılır.

"SENİ GÖRDÜM gitmiştin/yokluğunu nefesim bildi/hafif bir boşluk yattığın yer/çimen çiçek baskın/mum alevi misin şimdi sen/rüzgârda bir ayin/çılgın bir tazı" (s. 13) Elle tutulabilir anılar da vardır, helva kavuran ellerin kokusu, huzurlu bir uyku.

Ay, üzerinden atlanabilirdir ve bir diğer mesele olan geçmişe aittir. "DÜN/demindi bu" (s. 17) Geçmiş zaman sincabın kuyruğundadır, gelecek gözden yitmiştir, hissedilen şimdinin uğultusudur ve Tüzün'ün şiiri bu uğultunun çözümü sayılabilir. Kısa dizelerin sessizlikle bir kan bağı var, uğultunun iyice işitilebilmesi için her şey kısılı. "Tanrının sesi uzak," der Tüzün bir yerde. Zaten söylediği de o yerdir, o yere aittir.

Oyunculluk da vardır biraz; şair tek bir karbon atomunun -C- şeklinden molekül oluşturur ki bu insandır aslında, bir sürü C'den topluluk oluşur ve aldıkları şekillerle toplamdan bambaşka bir şey oldukları ortaya çıkar. Bir örnek çoğulluk.

Minimal olduğu ölçüde yoğun, tekrarların -kelime, imge, çivi, oklava vs.- her biri daha büyük bir yükü omuzluyor. Okunmalıdır.

Daha kaç sanatçı varsa böyle, alayının peşindeyim.