20 Mayıs 2018 Pazar

Carsten Jensen - İlk Taş

Jensten, 1980'lerden itibaren Afganistan'a ara ara gidip Rusların ve sonrasında Amerikalıların binlerce yıllık geleneği, bölgenin kanla yıkanmasını sürdürmesini gözlemlemiş. 12 Strong'un kaotik atmosferinden yola çıkarak söylenebilir; daha uzun bir süre o topraklara barış gelmeyecek. Kabile savaşları bitecek gibi değil, ortak bir düşmana karşı bütün yerlilere savaşçılara dönüşebilse de kendilerini yok etmeye de son derece meyilliler. Zaten korkunç bir savaşın içinde olan Afganların dünyanın öbür ucundan gelen işgalcilere karşı savaşmaları bir yana, yerli düşmanları yok etmek için yabancılarla işbirliği yapmaları da uzun vadede kendileri için iyi değil. Gerçi çorak toprakların ve yüksek dağların arasında hiçbir şey hayatta kalacak gibi gözükmüyor, her şey toz ve kaya arasında çözülmeye başlıyor. Jensten, hızla çözülen insanların hikâyesini anlatıyor. Danimarkalı askerlerin coğrafyayla, Afganlarla ve bürokrasiyle mücadelesinin çok yönlü, çok anlatıcılı biçimi sayesinde hayatta kalma güdüsünün hangi eylemlerle ifade edilebileceğini gösteriyor; ABD'nin herhangi bir eyaletinde, bilgisayar başında yönettiği drone'un Afganlara bomba yağdırmasını sağlayan askerle son şarjörünü yan yana dizilen üç insana boşaltan asker arasındaki benzerliğin farklı koşullara rağmen bu güdü olması dehşete düşürücü. Yukarılarda bir yerlerde alınan kararlar cehennemi yaratıyor, geri kalanı askerlerin ölümü yanıltma çabasından ibaret.

Jensen, romanını Shah Wali'ye ithaf etmiş. Yaşlıların yüzüne çocukluğunda sahip olmuş Shah Wali, on iki yaşındayken altı insan öldürmüş. Incendies'in çocuk mücahidinin silahının dürbününden bakışını, kendi yaşındaki diğer çocukları vuruşunu acıyla hatırlıyorum. Ölüm makinesi haline getirilmiş küçük çocukların hiç bitmeyecek bir savaşa uyandıkları ülkenin yangını dinecek gibi değil. Epigraf Malraux'dan: küçük demir parçalarının canlı eti delmesiyle kazanılacağı düşünülen savaşların neyi kazandırdığını sorgulamak üzerine. Simülasyon haline getirilmiş bir savaşın gerçeklik duygusunu yok ettiği düşünülebilir, fanatik değerlerin ele geçirdiği insanlar onlarca kişinin arasına dalıp kendisini havaya uçurur. Simüle edilmiş bir kendilikte korkunun toplumca yaşanması sağlanır, kendiliğin/kişiliğin bir değeri kalmamıştır. Jensen, Counter-Strike oynayan genç insanların bu simülasyona çoktan kapılmış olduklarını sıcak çatışmanın tam kalbinde de gösterir, hemen her şey oyuna dönüşmüştür ve ekranın ortasındaki artıya sıkılan kurşunların neyi öldürdüğü önemli değildir. Yaşam, ekranın arkasından izlenir gibidir.

Jensen, Biz Boğulanlar'da olduğu gibi parçalı-uzun anlatı tekniğini sürdürmüş. 612 sayfalık uzunca bir metinde savaşın birçok yönü bu teknik sayesinde ele alınabiliyor. Buna benzer bir üslubu Norman Mailer'ın Çıplak ve Ölü'sünde görebiliyoruz; karakterlerin geçmişleri ve savaş sırasındaki şimdileri bölüm başlıklarıyla ayrılmış ama geçmişle şimdi arasında kesin bir ayrım mevcut, bağlantının kurulması bu açıdan kolaylaşıyor. Jensen, aşamalı bölümlemeler kullanarak güvenlik alanlarına ayırdığı anlatısını Afganistan'da konuşlanmış Danimarka üssünde başlatarak Taliban'ın üst düzey yetkililerinden birinin karşısında cezalarını bekleyen karakterlerin tedirginliğiyle sona erdiriyor, kademeli olarak yükselen gerilimle birlikte askerlerin/kahramanların yolculuğunu takip ediyoruz. Askerlikten önceki yaşamlarıyla terörist avcısı olmalarının arasındaki zaman, denizden yüzlerce metre yükseklikteki arazilerde karşılaşılan zorluklarla paramparça olup tekrar bir araya geliyor. Yeni bütün, eskisine hiç benzemiyor. Bir coğrafyanın hikâyesi olduğu gibi karakterlerin değişiminin de hikâyesi bu, fiziksel ve ruhsal bir yolculuk.

Üçüncü Müfreze'nin Beyaz Bölge'deki yaşamıyla açılan metinde askerlerin de yerlilere benzemek için sakal bıraktıkları, çölün buna zorladığı söyleniyor. Coğrafya dünyanın çeşitli bölgelerinden gelen insanları yerlilere benzetiyor. Düşmana benzeme çabası. Onlar kadar acımasız olunmazsa hayatta kalınamaz. Zıddına dönüşme meselesi aslında, Beyaz Kale'den Şehrin Katmanları'na kadar çoğu metinde işlenmiş bir mevzu. Aslında bir dönüşümden söz edilebilir mi, o da tartışılır. Bazı şeylerin olma biçimlerini karşıt kutup belirlese de bağlam/uzam aslan payını alıyor, bu durumda uyuşmazlığı ortaya çıkaran mesele, yaşamın ta kendisinden başka bir şey değil. Yapay zıtlıkları üretme meselesinde iktidar sahiplerinin üstün bir yetenekleri var, haliyle savaşların çıkmasında da. Hiyerarşinin en altında yer alan askerler de kendi ayrıştırma görevlerini başarıyla yerine getiriyor. Amerikalılar için Taliban "shitheads", Danimarkalılar için "Tali-bob". Afganların kıyafetlerinden yemeklerine kadar her şey askerlerin dilinde bir aşağılama olarak karşılığını buluyor.

Jensen'in defalarca gidip yerinde gözlemlediği kışla yaşamı oldukça ayrıntılı bir şekilde ele alınmış. Tek tipleştirilmiş insanların günlük yaşamları, beslenme düzeninden vücut çalışmalarına kadar dakikası dakikasına belirli. Sosyal yaşamları incelemeye değer, anlatının açımlanışı karakterlerin psikolojileri temelinde inşa ediliyor. Schrøder'den bahsetmek gerek, kilit karakter o. Asker olmadan önce bilgisayar oyunu tasarımcısıymış, çoğunun oynadığı oyunlarda onun payı var. Çavuş olduğu için hayatını merak eden arkadaşlarına pek bir şey anlatmıyor, savaşta bir fark yaratmak için orada olduğunu söylüyor. Sanal dünyayı kurgulayan bir asker, gerçek yaşamı da kurgulamak istiyor. Batı lehine bozulan dengeleri tekrar kurmak için kendisini NPC olarak yazıp oyunun içine yerleştirmiş. Hannah, babasının eziyetinden askerlikle kurtulmaya çalışırken Schrøder'in kendinden eminliğine kapılıp onunla yatıyor ama beklediği şefkati pek göremiyor, Schrøder'in başka planları var. Diğer bir asker, oyunlarda para verip alınan eşyaları gerçek hayata taşıyor ve internet üzerinden çeşitli savaş malzemeleri alıp insanları daha iyi öldürmeye çalışıyor. Başkomutan Steffensen, bürokratik oyunların oynandığı bir seviyede hem halkla ilişkileri, hem de askerleriyle olan iletişimini sürdürmeye çalışıyor. Afganistan'da halk oyuyla iş başına gelen hükümetin korunması için kendisine ihtiyaç duyuluyor ama Afganların arkasından çevirdiği oyunlar, öldürülen muhalifler kendi insanlığını sorgulamasına yol açıyor. Brad Pitt'in War Machine filmindeki eşleniğine baktığımızda Steffensen'in son derece pasif kaldığını görebiliriz, savaş koşullarında alınması gereken katı kararları alabilecek kişiliğe sahip değil, katılaşmamış bir vicdanı var ve bu yüzden kendi emriyle öldürebileceği insanlardan çok daha fazlasının ölümüne yol açıyor.

Bölümler ilerledikçe ateş hattına ulaşan bölüğün uğradığı ihanetler, Schrøder'in kendi adamlarını öldürüp ortadan yok olmasıyla başlayan cadı avı, komutanların drone saldırılarından korunmak için tanımadıkları insanlardan medet ummaları, Taliban'la yüzleşme, pek çok olay yaşanıyor. Karakterlerin yolculukları sırasında yerlileri drone ataklarından kurtarmaları, karşı kutba ulaşabildiklerini gösteriyor. Aynı şekilde yerliler de onları ölümden kurtarıyor, ortak payda olan insanlıkta buluşmanın hayal ürünü olmadığı gösteriliyor. Zaman zaman belirip kaybolan insanlar, deus ex machina görevini yerine getiriyorlar ama kurguyu baltalamıyor bu, sadece olasılıkların gerçekleşme ihtimallerini anımsatıyor. Kaos, öfkesini sunmakla yetinmiyor, onun da kendince planları var.

Savaş tasviri üzerinden günümüz dünyasının eleştirisini de görmek mümkün; internetin gerçekliği simüle etmesi, sosyal medyanın yarattığı, sosyalliği baltalayan bağımlılık, gerçeklik duygusunun yitimi, alt metinlerde pek çok irdeleme mevcut.

Jensen müthiş bir kurgucu, her karakterinin penceresinden bakarak edimleri farklı bakış açılarıyla yorumluyor, savaşın orta yerinde insan olarak kalmaya çalışanları yüceltiyor. En az Biz Boğulanlar kadar iyi.

İlk taşı atacak kimse yok.

1 yorum:

  1. Güzel anlatmışsın, emeğine sağlık. Konusu da ilgimi çekti.

    YanıtlaSil