11 Ocak 2019 Cuma

Emmanuel Kazakeviç - Gün Işığında

Emanuel Kazakiyeviç yazıyor künyede ama doğru yazımı başlıktaki sanırım. Yıldız adlı romanı Evrensel'den çıkmış zamanında, Mavi Defter'i ve Oder Kıyısında İlkbahar'ı da aynı yerden çıkmış, bir de 1969'da Ararat Yayınevi'nden çıkan Meydandaki Ev'i var. Kazakeviç 1913'te Ukrayna'da doğmuş, o dönemlerde gerçekleşen -zorunlu- göç dalgasına kapılmayan ailesi Yahudi kimliğini -sanırım- gizlemiş olsa gerek. İlk eserlerini yazarken kullandığı dil Yidiş, her şeye rağmen kişiliğinde bağlarının kesin bir kaybı yok. Sonrasında kolhoz ve tiyatro yöneticiliği yapıyor, orduya yazılıyor, savaş SSCB'in derinliklerine doğru ilerledikçe aktif olarak cephede savaşıyor ve Almanları Berlin'e kadar gerileten orduda önemli görevler üstleniyor. Diğer eserlerinde bilfiil katıldığı savaşların izlenimlerini görmek mümkünmüş, kahramanlıkların ve suçların iç içe geçtiği anlatılarmış bunlar, denk geldikçe birer ikişer okuyacağım, merak ediyorum Rus tarafından nelerin görüldüğünü. Kazakeviç alttan alta Stalin'e karşı çalışmış sanırım ama bu paranoyak adamın dikkatini çekmemek için gerçekten çok gizli çalışmış olması lazım, genelde kültür politikalarına uyum sağlamış gibi gözüküyor. Jdanov bu metni severdi mesela. Platonov'un sıkıntılı dönemlerinde Kazakeviç'in muhtemel rahatlığını düşünüyorum, üzülüyorum. Neyse, kısa bir öyküsü temel alınarak çekilen Zvezda diye bir film varmış, bunu da izleyeyim.

Yankı'nın 20 numaralı kitabı, 1968'de basılmış. 1961'de yayımlanan bir metnin Türkçeye yedi yıl sonra kazandırılmış olması o dönemi de düşününce geç değil, hatta takdire değer. II. Dünya Savaşı'nın Moskova'ya kadar uzandığı cephelerden birinde Rus vatanseverliğinin ulaştığı zirve noktalarından biri ilgi çekici, bunun yanında üç düzlemli anlatının farklı zamanlarında gerçekleşen olayların yarattığı psikolojik dönüşümler çok daha ilgi çekici, sırf bu ikinci mesele için okunmaya değer bir metin bu. Gün ışığının dünyayı kurmasını içeren başlangıç da şahane; ortalık ağarmaya başlıyor ve aydınlığın çatlaklarla yarıklara dolmalarını izliyoruz, bir gün seli akıyor ve dünyayı doldurup görünür kılıyor. Işık yeni sesleri doğuruyor, sesler insanları doğuruyor ama tek bir tanesine odaklanıyoruz, kente yabancı bir adamın yarı asker, yarı köylü görünüşünün altında cephelerin tozu birikmiş, halkın yabancılayışını pek görmüyoruz ama anlatıcının orada olmaması gereken bir adamı anlattığı açık. İşçilere de benziyor bu adam, "herkesin hayran olduğu" Moskova evlerini onaran insanlardan biri olabilir ama değil, onun hikâyesi birkaç yıl öncesine uzanıyor, aradığı evi bulur bulmaz okur da meseleye çekiliyor ama öncesinde tren yolculuğundan sersemlemiş olan adamın bir bankta azıcık kestirmesi gerekiyor, gün tam olarak kendine gelene kadar.

Andrey Sleptsov, uyanır uyanmaz kentin binalarına, dükkanlarına ve insanlarına bakıyor, nihayet vardığını düşünüyor. Bambaşka bir dünya var önünde, savaşta dinlediği şeylerin karşılıklarını sokaklarda dolanarak bulmaya çalışıyor ama yapması gereken iş aklına gelince bir adrese yöneliyor, bulması gereken bir ev var. Evin kapısını açan çocuk annesinin evde olmadığını söylüyor, sonra adamı içeri davet ediyor. Anne gelene kadar çocuğun dünyasını öğreniyoruz, Sleptsov çocuğa "babası" gibi bilgili bir insan olmasını, aydın bir kişi olmasını, kısaca Sovyet insanı olmasını söylüyor. Sırf bu bölüm bile metnin yayın kurulundan geçmesini sağlamış olabilir. Kurmaca tarafından bakarsak, yavaş yavaş aydınlanan bir gizem var ortada. Adamın asker olduğunu çıkarmıştık, çocuğun babasını tanıdığını da öğreniyoruz. Babaya dair anlatılacak bir hikâye var, Sleptsov anneye bir şeyler anlatmak için orada. Nitekim anne ortaya çıktığı zaman Yüzbaşı Neçayev'in kişiliğinin farklı bakış açılarından inşasını izlemeye başlıyoruz. Neçayev öleli iki yıl olmuş, Sleptsov çolaklığıyla köyündeki işlerini halletmek için uğraşmış ve iki yıl sonra Sibirya'dan trene atlayarak onca yol gitmiş, annenin karşısında. Komutanının nasıl bir insan olduğunu anlatacak ve kırılmalara yol açacak, zira savaş insanı değiştirir ve annenin imgeleriyle Sleptsov'un anlattıkları arasında dünyalar kadar fark var.

Sleptsov'un anlattıklarına göre Neçayev son derece soğukkanlı, mantıklı ve iyi bir komutan. Kendisini paylayan mareşalin ruh halini oracıkta çözümleyerek askerlerinin saygısını kazanıyor, adilliği ve başka özellikleriyle de küçük ve sadık bir asker grubu oluşturuyor. Önlerindeki tepeyi alamazsa kellesinin vurulacağını söyleyen mareşal uzaklaşır uzaklaşmaz planlar kuruyor, hazırlanıyor ve ertesi sabah tepeyi alıyor. Askerliğinin yanında insanlığı da iyi Neçayev'in; Sleptsov'a göre komutanı insanların içini okuyabiliyor ve kime nasıl davranacağını iyi biliyor. İlk kırılma anı burada yaşanıyor; bu özelliği annenin zaten bildiğini düşünen Sleptsov kadının geçmişi tekrar kurmasına yol açıyor. Sivil hayatta çok okuyan, utangaç, sıkılgan bir adam olan Neçayev, eşinin gözünde bir "erkek" olarak pek değerli değilken savaştaki hikâyeleri öğrenilince bambaşka bir nitelik kazanıyor, eşinin gözünde tekrar aşık olunabilecek bir adam haline geliyor ama artık çok geç, eşi tekrar evlenmiş ve yaşananlar çoktan unutulmuş. Unutulmuştu, Sleptsov'un ortaya çıkışına kadar. Kadının evlendiği adam da eve gelince hikâyeye ortak oluyor ve eşinin eski eşine hayranlık duymaya başlıyor, hatta adamla yakınlık kuruyor ve eşine bir ölçüde kötü davranıyor, zira Neçayev'in nispeten önemsiz görüldüğü bir yaşam parçası var ve adam, eşinin bir insanı yanlış tanıma veya görmezden gelme biçimine tepki gösteriyor. Hep eş ve anne dedim, kadının adı Olga Petrovna. Petrovna'nın düşündükleri: "O yıllarda kocası, tıpkı askerin anlattığı gibi dürüst, uysal, temiz yürekliydi; davranışlarında şakacı ve yumuşaktı. Sonraları kendi duyarlığı mı aşınmıştı, yoksa Neçayev mi ruhunun duruluğunu, neşeli huyunu, kendine güvenini yitirmişti? Ya da alıştığı, her gün karşılaştığı bu nitelikleri onda görmekten vaz mı geçmişti? Veya tüm bunlar; yaşantılarındaki biteviyeliğin, aile dırıltılarının ve kamu işlerindeki anlaşmazlıkların (her ikisinde de aynı acıyı duyardı) baskısı altında gerçekten gevşemiş miydi? Ve bu parlak artamları bulanıklaşmışsa, sahiden solmuşsa bunun sorumlusu kendisi -Olga Petrovna- olmaz mıydı?" (s. 59) Neçayev mühendis, çok çalışıyor ve evine çizimlerini getiriyor ama bu durum ailesini ihmal edecek ölçüde değil anladığımız kadarıyla, belki de belli bir yaşam standardını koruyabilmeleri için çok çalışıyordu, zaten Rus ekonomisi de o dönemler çok parlak olmadığı için ailesini ayakta tutmaya çalışıyordu adam, bilemiyoruz. Eşini ve çocuğunu çok sevdiğini biliyoruz bir tek, savaş sırasında adamlarına anlattığına göre ailesine duyduğu özlem taşacak hale gelmiş. Kendi çizgisinde yaşarken duyumsadıklarıyla ailesinin yaşamı arasındaki çatlak savaştan da öncesine dayanıyor oysa, Petrovna'nın çok daha önce koptuğu bir nokta var. Tekrardan düşünülmesi gereken. "İnsancıl niteliklerin en güzellerini şaşılacak biçimde ve cömertçe öz varlığında toplayan Neçayev'i nasıl olmuştu da vaktiyle yavan ve sıkıcı bulabilmişti? Hepsi elinden uçup gitmişti artık."  (s. 61) Biliyoruz ki bu tür niteliklerin bir önemi yoktur, duyumlar her şeyi irrasyonalize eder, sevginin doğmasında bunların bir payı varsa da sürmesinde pek olmayabilir. Bu zaten sihirli bir andır, anlık bir pişmanlık ve özlem duygusu kabarır, sonrasında hayat sürer. Hayat hep sürer, daima yeniye. Eskinin anlığı onca yeninin içinde kaybolur.

Şahane bir metin bu, sahaflarda falan denk gelinirse kaçırılmamalı. Sovyet güzellemeleri rahatsız edici değil, kurgusu ve meselesi sağlam. Gayet okunsun.

1 yorum: