3 Ocak 2019 Perşembe

William F. McCants - Kültür Mitleri

Orijinal adını alt başlık yapmış editör, aslında şu: Tanrıları Yaratmak, Ulusları İcat Etmek.

Fulford'un Anlatının Gücü nam metninin bir bölümünde ulusların hikâyelere ihtiyaç duymaları inceleniyordu, tarih yazıcılarının bu hikâyeleri derli toplu bir hale getirip ulusların serüvenlerini oluşturmak amacıyla tarihi istedikleri gibi eğip bükebilecekleri, başka kültürlerlerden/uluslardan hikâye çarpabilecekleri söyleniyordu ve bu mevzuya dair birkaç örnek veriliyordu. Edward Gibbon'ın meşhur eseri bu eğip bükmeye, daha doğrusu seçilmiş verilerle bir tarih oluşturmaya iyi bir örnek olarak eleştirilmiş ve eleştiriliyor, ardılı birkaç tarihçi -H. G. Wells de aralarında olmak üzere- tarih anlayışları ve ulus inşası sürecindeki görevleri ele alınarak tarihin oluşumundaki işlevselliğin izleri aranıyor, günümüzde mikro tarihin varlığı bu geleneksel tarih yazımını iyi bir sallamış gibi gözüküyor, söz gelişi bin yıl önceki bir fırının hesap defterlerinden döneme dair pek çok veri elde edebiliriz ve geleneksek tarihin uzağından yakınından geçmeyebilir bu veriler. Karşılaştırmayla okumak, değerlendirmek gerekiyor, özellikle McCants'ın anlattığı dönemlerin mitik atmosferinde yazılmış metinlerin amaçları, yazarlarının dahil olduğu topluluklar ve dinlerle mitlerin iç içe geçtiği çağlarda insanlığın kültür temellerinin ne tür inanç düzlemleri üzerine kurulduğunu düşününce. McCants, epigrafta memleketi Teksas'ın kuruluş hikâyesini anlatmayı seven babasına ithaf ediyor kitabı, bir kentin kuruluşundan insanlığın kültürel yapılarının ilk taşlarına kadar uzanan bir yolculuğa çıkmak için iyi bir başlangıç. Hikâyeleri anlamadan günümüzün hınç dolu dünyasını anlayamayız gibi geliyor bana, Nietzsche'nin köklendirip Scheler'ın açtığı ressentiment kavramından Brague'ın diyalektik ilerleme/çatışma üzerinden Avrupa'nın inşası fikrine kadar pek çok meselenin ortaya çıkışına da şahit oluyoruz, McCants okuru bilim ve felsefe üzerinden toplumsal kodların üretildiği zamanlara götürüyor. Süper. Özellikle Perslerin Araplara karşı tutumunu merak ederken bu metne rastlamam benim açımdan iyi oldu.

Giriş bölümünde bilginin yolculuğuna dair kısa bir örnek veriliyor. Hermes'in Hanok'la, İdris'le ve Kral Hûşeng'le bir tutulması, Âdem'in İranlılarca ilk kralları Keyûmers olarak görülmesi, bilginin -mit, bilim, tarih, her şeyi bilgi olarak alacağım- farklı toplumlarca uluslaşma süreçlerinde bir dayanak olarak ele alındığını gösteriyor. Küçük dünyalar iletişim olanakları arttıkça farklı bilgilerle zenginleşiyor ve bir noktada dış dünyayla aynı düzleme, aynı olgulara denklenmek gerektiği için yerel bilgiyle başka bir yerin bilgisinden sentezlenen dünya görüşleri, belki daha derinlikli bir ulus bilinci ortaya çıkıyor. Fatihler ve fethedilenler arasında büyük bir değişim olduğunu söylüyor McCants; Antik Yunanlar ve Mısırlılar arasında bilginin kullanılışı ve kaynak bulma çabaları, Kitab-ı Mukaddes ve Kur'an-ı Kerim açısından ilahi olayların değerlendirilmesi, bilginin meşrulaşması için eski kaynaklara yönelinmesi gibi olaylar büyük savaşları ve uluslar çapında girift, bir dengeye oturana kadar -ki günümüzde de böyle bir dengeden bahsetmek zor- kaotik dünyaları doğuruyor. İnsanlık için belki de en yavaş fakat bilginin kök salması için en uygun ortamda karmaşık işler. Bakalım. McCants'ın çıkardığı özet bile özet değil, bilgiyi ulussallaştırma sürecinde kimlerin neler yaptığına, kilise babalarına, İslam alimlerine ve Antik Yunan filozoflarına şöyle bir değinerek geçeceğim, altından kalkmak mümkün değil öbür türlü. Şöyle bir bakıyorum, gözüme çarpanı alıyorum. Şu mesela: "İran'ın İslam imparatorluğu üzerindeki artan etkisi, Yunanların bilimsel metinlerinin Arapçaya çevrilmesine yol açtı çünkü Müslüman hükümdarlar, işlevlerinden biri de bu gibi çevirilere hamilik yapmak olan İran krallarına benzemeye çalışıyorlardı. Müslüman ve gayri-müslim elitler de, kozmopolit Bağdat'ta gittikçe daha çok hissetmeye başladıkları çapın dini çıkmazlarını çözmek ve pratik tıp gibi işlevsel amaçlarla bilimsel metinlere ihtiyaç duyuyorlardı." (s. 17) İslamiyet'in doğuşundan üç yüz yıl sonrasına kadar bir mit kurma, kutsal kitaplarla bağlantı oluşturma ve bir nevi meşruiyet yaratma çabaları bilginin yayılmasını hızlandırıyor, yayılan bilginin kaynaklarının sorgulanma sürecini de hızlandırıyor, zira her ulusun "kendi" bilgisine, temellerini oluşturan kendi kimliklerine, kendi filozoflarına, kendi bilgelerine ihtiyacı var. Bu yüzden Yunanların felsefeyi Musa'dan çaldıkları fikri o dönemde ağırlık kazanıyor, kimi bilginler -aralarında Yunanlar, Romalılar ve Mısırlılar var- bu fikre katılırken kimi de bilginin daha ilahi bir kaynaktan geldiğini düşünüyorlar. İncelemenin genişçe bir bölümü bilginin kaynağı bölümüne ayrılmış, felsefe metinlerinden kutsal kitaplara kadar pek çok kaynaktan demircilik, tarım gibi o dönemin uğraşlarının ortaya çıkma biçimleri inceleniyor. Tekniğin ilerlemesinin olumlu ve olumsuz yanları inceleniyor, bu nitelikler bilginin Tanrı'dan gelip gelmediği konusunda soru işaretleri yaratıyor ve aranan cevaplar Tanrı'nın maskelerine götürüyor bizi. Hangi tanrı bilgiyi kutsar, panteonların farklı özellikleri karşısında bilginin konumu nedir, bunun gibi pek çok soru antik dünyadan örneklerle inceleniyor.

Yakındoğu'nun medeniyet tohumlarındaki inanışların çoğu bilgi için arketipsel bir nitelik taşıdığını söylüyor McCants; kozmogoniler ve antropogoniler zaman içinde her bir ulusun kendine yontabileceği özelliklerle çeşitleniyor. Krallarla tanrılar arasındaki ilişkiler de böylece ortaya çıkıyor; dünyayı yaratan tanrılarla şehirleri yaratan krallar arasında beliren benzerlikler sonucunda krallar tanrıların işlevlerini yerine getirmeye başlıyorlar, böylece tanrılar gözden düşüyorlar ama tamamen silinmiyorlar, sonuçta bilginin kaynağı konusunda kendilerine ihtiyaç var ve peygamberlerin, bilginin ilk taşıyıcısı olduklarına inanılan ilahi karakterlerin yaratıcı olmadan bir başlarına var olmuş olmaları olası değil. Kültürlerin materyalist özellikleri karşısında yük haline gelen tanrılar da daha dünyevi bir biçimlemenin peşi sıra biçim değiştiriyorlar. Amerikan Tanrıları'nı hatırlayalım. Hatta en sonunda Laplace'ın ihtiyaç duymayacağı bir değişkene indirgenmelerine kadar geliyor iş. Yine de orada olmaları gerekiyor, Ptah'la Hephaistos arasındaki benzerliklerden sanat-zanaat ayrımına, oradan da yaratılışın dünyevi ve ilahi farklılıklarına ulaşan insanın evreni anlamlandırma çabaları için varlıkları elzem. Nuh'un ve oğullarının sahip oldukları "ilk" bilgilerin izlerini bu tanrılarda arayacağız ve İslam'ın doğuşuna geleceğiz.

Muazzam bir çalışma, insanlığın ilklerine ve ilklerin kuruluş biçimlerine pek yakından bir bakış. İlgi duyanlar için on numara kaynak ama kurulacak onlarca bağlantı, kültürel geçişlerin izini sürdüren onlarca olay, akılda tutulacak bir dünya kaynak, bir dünya insan var, kolay bir metin değil.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder