29 Mayıs 2019 Çarşamba

Onat Kutlar - Gündemdeki Konu

YKY'yi protesto ediyorum, naçizane. Bu kitabı basacaklarını öğrenince, "Üfürükten proteston buraya kadar," dedim kendi kendime, sonra İsmail Abi'nin yığdığı kitapları kurcalarken, aralardan seçip beğendiğim kitapları almak için höyüğü kaldırma çalışmaları sırasında yeterince kol kası yaptıktan sonra elde ettim, beş papele de bıraktı İsmail Abi, sağ olsun. Hep "papel" demek istiyordum, şimdiye kısmetmiş. Papel papel papel. Hehe.

Mitos basmış, 1995'te. YKY baskısıyla karşılaştıramadım, belki arada farklar vardır, YKY'deki genişletilmiştir, bir şeyler olmuştur, bilemiyorum. Kutlar'ın Cumhuriyet'te yayımlanan yazıları var bu kitapta, başka yazılarını da almışlarsa YKY'ninkini almak daha iyi tabii. Bu da kesti beni gerçi, günümüzde Twitter'da gördüğümüz "isim vermeden sallama" akımından bunalanlara ilaç gibi gelecektir, Kutlar sözünü sakınmıyor çünkü. Sözünü sakınmayan insanların başına neler geldiğini görüyorum, şaşırıyorum. Bir şiir eleştirisi kaleme alınıyor mesela, gayet eleştiri, çarpıtma yollarına başvursa da eleştiri, başvurmasa da eleştiri ama gel gör ki şairin tayfası cıngar çıkarıyor hemen, karalama kampanyası başlatıyor, sanat hakkında birtakım muazzam düşünceler ortaya atılıyor ve eleştirinin yazarı gömülüyor oracıkta, selası okunuyor. Yetmiyor, yazı yayından kaldırılıyor, özür dileniyor üstüne. Vasatlıktan öleceğiz, bu ne ya. Takip etmemek istiyorum ama elime patlamış mısır alıp yerken film izliyormuş gibi hissediyorum, engel olamıyorum da. Edebiyat sürüsünün yönlendiği yeri görmek istiyorum galiba. Lanet. Neyse, Kutlar gayet sıkı argümanlarla sanat dünyamızın nabzını tutuyor. Sonra bırakıyor. Sinemadır, edebiyattır, siyasettir, ilgisini çeken hemen her alanda kalem oynatan bu büyük yazarın günlük dilini görmek de ilginç oldu; öykülerinden sonra başka bir Kutlar'la karşılaşmak heyecan vericiydi. Okumaya başlarken de garip bir mutluluk duyuyordum, ta ki İlhan Selçuk'un yazdığı önsözü okuyana kadar.

"Bu önsöz, sıradan bir önsöz değil.
Hayır, yazının içeriğinden doğmuyor bu sıradandışılık; yazgısından oluşuyor. Çünkü bu önsözün yazımı sırasında Onat Kutlar gözlerini yaşama kapadı." (s. 5)

Okur, otur ağla, ne diyeyim. Hastane faslını da anlatıyor Selçuk, ziyarete gittiğinde Kutlar'a on güne kadar iyileşeceğini, gazetedeki yazılarına devam edeceğini umduğunu söylüyor, dostça tabii. Bomba omuriliği kesmiş, Kutlar'ın belden aşağısı tutmaz hale gelmiş ama ondaki insani gücü bilenler kısa sürede yaşama döneceğini sanıyorlarmış, ne yazık ki öyle olmadı. Şiirler, öyküler, senaryolar ve bu yazılar kaldı geriye işte, yetinmek durumundayız. Selçuk'un şöyle bir saptaması var: "Onat'ın yazı söylemi ilginçtir, hem olayın içinde bütün duyarlığıyla yaşar, hem kendisini olayın dışında tutar; ikilem gibi görünen bu bütünlükte, sencil yazar kimliğiyle benci edebiyatçı kişiliğinin gelgitleri yazı boyunca süregelir." (s. 6) Kutlar anılarına başvuruyor sık sık, ele aldığı konuyu çok bağlantısızmış gibi görünen bir noktadan, kendi yaşamında deneyimlediği olaylardan yola çıkarak biçimliyor ve ardından asıl söylemek istediği noktaya geliyor. Doldurma anılar değil, anlatımı ve argümanı destekleyici anılar sunuyor, ardından enine boyuna ele aldığı meseleyi noktalayıp arkasına yaslanıyor, şöyle bir gözden geçiriyor, düzeltilecek yerleri düzeltiyor, sonra başucu lambasını yakıp bir şeyler okuyor ve uykuya dalıyor. Bence böyle olmuştur, Kutlar'ı dinginliğin ve coşkunun nöbetleşe beklediği bir adam olarak görüyorum. Yazılarında eğriye doğru demeyip bildiği yoldan şaşmamasını kendinden eminliğine, bilgisine ve coşkusuna bağlıyorum, anılarını anlatırkenki sakinliği ve mutluluğu da dinginliğinden doğsa, şahane. 1993'ten 1995'e kadar yirmi yedi yazı kaleme almış Kutlar, hemen her yazısında bu döngüyü bulmak mümkün. İlk yazılara bakalım, Amerikan filmlerinin atak yaptığı zamanların incelenmesi. Hollywood tekel zaten, dağıtım olayı da tüy dikiyor işe. Sinemamızı kurtaracakları söyleniyor, Doğan Hızlan, Sinan Çetin ve Adnan Kahveci bu fikirde. Doğan Hızlan, üç büyük film yapımcısı firmanın temsilcileriyle oturmuş galiba, anlaşmalar yapılmış, sonra Hızlan Amerikan güzellemelerine geçmiş ama Kutlar sessiz kalamamış bu duruma. Türk filmlerinin gösterime girmesi engellenmiş haliyle, iddiaların aksine fena sayılmayacak bir izleyici kitlesine rağmen. Kutlar'a göre Amerikan filmleri gösterime elbette girmeli ama tekelleşme sonucu Türk sinemasını bitirecek noktaya geldiyse mevzu, kültür sömürüsü her şeyi yıkıp geçiyor ve yerel girişimlerin halka ulaşmasını engelliyor. Sinan Çetin filmlerimizin yeterince iyi olmadığını, aynı zamanda Amerikan filmleri dışındaki yabancı filmlerin de iyi olmadığını, iyi olsa talep göreceğini söylemiş. Kutlar bu görüşü alıyor, enine boyuna eleştiriyor ve Fellini'ye kötü diyecek insanın sanat anlayışından şüphe edeceğini söylüyor. Yirmi beş yıl geçti, durum aynı. İki yüz elli yıl da geçse aynı olur, vasatız çünkü. Vasat mıyız? İnsanların kuru gürültülü filmler istediğini söyleyenlere de lafı var Kutlar'ın. Filmler açısından bakmıyor bir tek, televizyon programlarından giriyor önce. Biraz izliyor, "Türklerin ne mene yaratıklar olduğunu yabancı gözüyle" görmek istiyor. Vatandaşı olmasak eğlenceli bir ülke Türkiye aslında, bu kalıbı Kutlar icat etmiş olabilir, çok benzerini yazmış. Neyse, programları izledikten sonra insanlara dair yorumlarının bir kısmı: "Bir defa büyük kısmı konuşma ve zekâ özürlü. İki lâfı düzgün bir Türkçe ve doğru tonlama ile yan yana getiremedikleri gibi, aptallık ya da aptal görüntüsü vermek fevkalade 'in'. Erkeklerin önemli bir bölümü çirkin, eciş bücüş, kadınların önemli bir bölümü ise, sanırım aynı estetik cerrahın elinden çıktıkları için birbirine benziyor." (s. 20) Güldüm ve üzüldüm. Elim kumandaya gitmeyeli on beş yıl falan olmuştur herhalde, en son CNBC-e'deki filmleri izlemek için açıyordum. Şimdi maruz kaldığım zamanlarda bakıyorum biraz ve rahatlıkla söyleyebilirim, toplum kafayı yemiş. Öyle veya böyle televizyonu açanından o "freak show" tarzı programlardaki tiplere kadar hemen herkes deli. En ufak bir abartma yok, televizyon açan insanlardan ölümüne korkar hale geldim, bir şekilde kafayı kırmış oldukları için bana bulaşmamaları için elimden geleni yapıyorum. Kutlar umutlu adam, insanların bu tür programları istemeyecek kadar bilinçli olduğunu, insanları bu programlara maruz bırakmamak gerektiğini söylüyor, belki o zamanlar eşik henüz aşılmamıştı ama artık çok geç, tertemiz tırlatmış insanların arasında yaşamak zorundayız.

1980'lerden iki anısı var Kutlar'ın, birinde belediye tarafından tutuklanıyor. Yanında Ömer Kavur var, belediyeye Yusuf ile Kenan'la alakalı bir belge götürmeleri gerekiyor, gösterimlerden daha az vergi kesilmesi gibi bir sebepten. Gidiyorlar, askerler her yerde. Bir anda bina kapatılıyor, giriş çıkışlar yasaklanıyor, herkes korku içinde. Millet koşturuyor, bilmem ne. Film gösterime girecek, belgeleri yetiştirmek lazım ama o şartlarda mümkün değil. Kutlar komutana durumu anlatıyor, komutan telefon ediyor vergi indirimini bildirmek için, telefonda, "Alo, Atıf, evladım, yaz!" diye bağırıp bilgi veriyor. Telefonu açan Atıf Yılmaz, ne olduğunu anlamıyor tabii. Sonuçta sabah girilen binadan 18.30'da çıkılıyor. Sebep de komutanın ipliklerden örülmüş bir karikatürünün ortalık yere asılmış olması. Failin bulunması için bir gün boyunca kıyamet havası estiriliyor, olaya bak. İkinci olay Bedrettin Dalan'la ilgili. Dalan hakkında pek bir şey söylemek istemiyorum, biraz araştırınca kişiliği ve yaptığı işler hakkında bilgi sahibi olunabilir. Bir tek şunu söyleyeyim, Kutlar bu adamı olayların daha en başında çözmüş ve İstanbul'un başına neyin geleceğini anlamış. Dalan'ın oğlunun hadiseleri de kulaktan kulağa yayılıyor, Yeditepe Üniversitesi'ndeki akademisyen kıyımı sadece bir örnek. Kısacası Kutlar Türk insanına bir yandan kızıyor, bir yandan da ondan daha iyisini yapmasını umuyor ama ülkede demokrasi diye bir şeyin olmadığının farkında. Bilinçli, bilgili bireylerin olduğu topraklarda işler demokrasi, bizimki gibi üçüncü dünya ülkelerinde kepazelikten öteye gitmiyor ne yazık ki.

Son olarak Yabandji'den bahsedeyim, Kutlar'ın ağzından anlatıyorum. Yabandji, Anadolu çıkışlı olup erken yaşlarda yurt dışında okumaya giden, muhtemelen bir müddet oralarda çalışıp sonrasında memlekete dönünce deli Anadolucu ve Türkçü kesilen insana denir. İyi eğitimlidir, dışarıyı görüp geçirmiştir, en iyisini kendi bilir ve bu topraklardan uzak kaldığı için sanatsal, kültürel dinamikleri bilmez, bilmediği gibi hemen her yerde ahkam keser, kendi insanını dışarıyı görmediği için aşağılayıp yapılması gerekenleri kendinden emin bir şekilde makine gibi sayar. Rönesans ister, memleketine dünyayı yakalatmak ister, çok şey ister ama, işte, böyle biri Yabandji.

Pek çok mesele, pek çok konu. Kültürel hegemonyadan karaoke mekanlarına kadar dokunmadığı mesele kalmıyor Kutlar'ın. Kaçırmayın diyeceğim, diyemiyorum. Artık paşa gönlünüz bilir, YKY bastı. Telif metin diye içinizi soğutabilirseniz alın.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder