25 Mart 2016 Cuma

Cthulhu Mitosu Öyküleri 4

10 senedir denk gelmeyi beklediğim kitaba nihayet geçen hafta rastladım. 2001 basımı bu müstesna eserin ikinci baskısı yapılmadı, şimdi üçüncü kitabı bulmam lazım. Bu sefer 10 sene beklemeye veya 50-60 TL vermeye hiç niyetim yok. Yakın bir zamanda elime geçecek. İsteyen hediye de edebilir, eheh.

Üçüncü ve dördüncü kitabı 12-13 sene evvel almıştım, sonra dershaneden Cansu nam arkadaşa verdim, o da bana Ölümüne Sadakat'i verdi. Onun kitabının tekrar baskısı yapıldı, benimkilerin yapılmadı. Süper. O zamanlar aklı beş karış havada bir lise öğrencisiydim ve havada yüzen aklımı almıştı öyküler, çevirip çevirip tekrar okuyordum. Tabii her şeyin başı Lovecraft; bu adamdan önce de bir şeyler okuyordum ama kitap kovalamaya, bulduğum her -her- boş anda bir şeyler okumaya bu adamla başladım. Farklı çevirmenlerden tekrar tekrar okudum falan, Saygım çok büyük. Şöyle: Büyük Saygı

Lovecraft'in öykülerinin önemli bir kısmında bu mitosa dair öğeler yer alıyor. Balık adamlar, renkler, rüyalar, bilmem ne. Bilmeyenler için mevzuyu açayım biraz, Yüce Eskiler adlı tanrılar varmış bir zamanlar, bunlardan Cthulhu olanı R'yleh adlı bir şehirde düş görerek beklemektedir ve yıldızlar doğru konuma geldiğinde gücü artar, insanları etkisi altına alır ve özgür bırakılmak için bu insanları kullanır falan. Bu tanrıların hikâyesi Deliliğin Dağlarında adlı eserde mevcuttur, bakabilirsiniz. Robert E. Howard'ın sözünden apararak söylüyorum, dünya oldukça yaşlı ve biz çok genciz, bizim ortaya çıkışımız belki onuncu döngüdür, belki yüzüncü. Dünya'nın ne gizemler sakladığıyla ilgili hiçbir fikrimiz yok, doğa yapısına uymayan her şeyi öğütüp yok ediyor. Bu yüzden yok olan tanrıları, inançları düşününce bu mitos canlanıveriyor. Sanki Cthulhu gerçekten varmış gibi. Bu düşünce üzerinde temellendirilmiş öyküler de var, hemen anlatıyorum. Anlatmaya geçmeden önce şunu da söyleyeyim ki üçüncü kitaptaki öyküleri hatırlıyorum, üçüncü kitap daha güzel. Evet. 

Derinlerden Gelen Dehşet: Kaliforniya'nın tepelerinde yaşayan bir çekirdek aile, baba duvarcı falan. Güzel bir ev yapıyor, evin bodrumuna bir kapak koyuyor, Düşler Kapısı. Denizi çağrıştıran desenler oyuyor bir güzel. Evin çocuğu sanatçı ruhlu, hassas. Onun el yazmasından okuyoruz öyküyü. Babanın gizemli arkadaşları falan var, bir işler döneceği belli. Nitekim ölüyor, çocuk düşler görmeye başlıyor falan, psikolojisi bozuluyor. Sonra Arkham'daki Miskatonic Üniversitesi'ne gidiyor ki bu meşhur bir sıkmaca üniversitedir, üniversitedeki fantastik hocaların maceralarını çeşitli Loveraft öykülerinde bulabilirsiniz. Neyse, sağlık durumundan ötürü eve dönüyor ve şiir yazıyor, kitabı basılıyor falan. O sırada annesi ölüyor ve üniversiteden bir hocası, şiirlerindeki bazı kelimelerin üzerinde duruyor. Rulay mesela. R'yleh. Çocuğun gördüğü düşler bir dadanma ürünü. Sonrasında hoca çocuğu ziyaret ediyor, solucanlar evin altını kaza kaza çökertiyorlar falan. Güzel. Pickman da geçiyor öyküde, o da güzel bir ayrıntı.

Surtsey'le Yükseliş: Burada anlatıcının kardeşine dadanıyorlar. Julian'ın Necronomicon'la haşır neşir olması, giderek kafayı sıyırması ve vücuduna başka bir varlığın el koyması hadisesi hep bu Yüce Eskiler'in musallat olmasıyla alakalı. Sonrasında anlatıcı, kardeşini haklıyor ve intihar ediyor. Az daha tanrılar geri dönecekken. Bir ada ortaya çıkıyor bu olaylar olurken, R'yleh'in belirmesi gibi. Öykünün bir yerinde Kara Taş'tan bahsediliyor, o da güzel bir ayrıntı. Heyecan dozu yüksek bir öykü, başarılı.

Soğuk Baskı: Ramsey Campbell'ın dört öyküsünü biliyorum çeşitli kitaplardan. Clive Barker bir yana, bu adam gerçekten sıkıntılı durumlar yaratabiliyor, okur için de. Köşeye sıkışan okurmuş gibi. 

Sıkıntılı bir adam, sevdiği tür kitaplar ararken serseriye benzer bir adamın yönlendirmesiyle ilginç bir kitapçıya girer ve kitapçıyla bir iki kelam ettikten sonra elinde kırmızı, ıslak ağızlar açılmış bir şekilde ruhunu teslim eder. Bundan öncesi önemli gerçi, kitapçının -aslında tanrılara hizmet eden bir büyücü, gibi bir şey işte- soğukkanlılığı ve adamımızın gelişmemiş sosyal yetenekleri sonucu yaşadığı panik, çaresizlik hissi vs. kıskıvrak yakalar, çok uzaklardaymış gibi görünen çıkış kapısına koşup ulaşmak isteriz ama mümkün olmaz. 

Lloigor'ların Dönüşü: Bu işte, girift kurgusuyla fark yaratan bir öykü. Yetmişlerinde bir profesör, Voynich elyazmasının -Stephen Bax bu yazmanın sırrını çözene kadar içeriği sadece tahmin ediliyordu- sırrını tesadüfen çözer ve Necronomicon kitabın aslında Necronomicon olduğunu anlar. Bu kitabı araştırır, Arthur Machen'in öykülerini inceler ve o öykülerden de Galler'deki bir bölgeye ulaşır. Galler'e gider, orada Urquart adlı bir albaya ulaşır. Albay anlattığı şeyler açısından kafayı yemiş gibidir; kayıp kıta Mu, Atlantis, denizler altındaki büyük imparatorluk, düşler... Bizimkini anlattıklarına inandırır. İş burada felsefeye kayıyor; dünyada iki ırk varmış bir zamanlar. İnsanların ataları ve Lloigorlar. İkincisi, birinciyi ayak işlerini yapmak için kullanıyormuş, sebebi de doğanın kendilerini yok etmek istemesi. Bu Lloigorlar pesimistmiş, sönmek bilmeyen bir kara güneşle yaşıyorlarmış, bu yüzden de doğa bunları yok etmek istiyormuş. İnsanları yok etmek istemiyormuş çünkü ne olursa olsun unutma, katlanma ve umut etme kapasitemiz sınırsızmış, sınırlı olanlar intihar yoluyla ayıklanıyormuş. Güzel bir bağlantı.

Neyse, bu varlıklar iki kafadar için hayati tehlike oluşturacak saldırılar düzenlemeye başlayınca delilleri toplayıp bütün dünyaya yaymak için harekete geçiyorlar, bir toplantı düzenliyorlar ve uçağa atlayıp ABD'ye doğru havalanıyorlar. Uçaktan bir daha haber alınamıyor. Kabaca bu.

Bir de bu Yüce Eskiler'i yazarların nasıl bildiği mevzusu açılmış, birkaç öyküde daha temellendirilmiş bu durum. Lovecraft'ın Long Island gezileri sırasında bu mitostan haberdar olduğu, düşler gördüğü ve öykülerini bu yolla yazdığı söyleniyor. Bu da güzel bir bağlantı.

Kayığım: İki çocuk, bir siyahi kız. Kız sayısız çağ görmüş, kadim bir varlık. Oğlanlardan biri kıza kapılıp gidiyor, diğeri yıllar sonra oğlanı görünce her şeyi hatırlıyor. Oğlan yirmi yıl önceki halinde, bir yaş bile büyümemiş. Hoş.

Çubuklar: Öf, bu da oldukça gerici. Leverett adlı ressamımız II. Dünya Savaşı'na katılmadan önce New York civarındaki ormanlarda son bir yürüyüşe çıkıyor, metruk bir yapıya ve çeşitli geometrik şekillerde birçok çubuğa denk geliyor. Yapının bodrumunda sunak benzeri bir cismi incelerken çürümüş bir el fırlayıp bileğinden yakalıyor, bizimki kafayı kırarak kaçıyor. Savaşa gidiyor, geliyor falan, unutmuş mevzuyu ama rüyalarında hep o çubukları görüyor. Sonradan anlaşılıyor ki orada eski bir külte tapan şeytani bir topluluk varmış, o bileği tutup kafasına tava yiyen adam o topluluğun başıymış, bilmem ne. Çok başarılı, gerginlikten zıplatan bir öykü.

Kudüs'ün Kaderi: Stephen King. Muhteşem bir öykü. Filmi de vardı ama alakasız bir mevzudaydı yanlış hatırlamıyorsam.

Ghooric Bölgenin Keşfi: Hiçbir BK öyküsünden bu öyküden aldığım keyfi alamadım. Plüton civarını keşfe çıkan üç cyborg, Lovecraft'in betimlediği Yuggoth'a ulaşırlar ve geri dönüşlerle büyük yazarı anarlar. Bir yandan dünyanın gelecekteki hali insani zevklerin değişiminden yönetim biçimlerinin, ülkelerin doğuşuna kadar çeşitli yönlerden anlatılır. Muazzam yahu.

Bulabilirseniz alın. Tabii korkudan ve Cthulhu Mitosu'ndan da hoşlanıyorsanız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder