14 Haziran 2018 Perşembe

Altay Öktem - Thomas Düşerken

Biraz araştırdım, Altay Öktem'in özel ilgi alanı olan Thomas Dumas'ın fotoğrafları çağına göre radikal ölçüde yeni. Metinde de geçtiği gibi çağdaşlarını ve kendisinden sonra gelen sanatçıları etkilemiş, etkilemediyse de onları öncelediğinden değeri büyük. Değerini daha da büyüten şey, adamın tamamen kurmaca olması ama kurmacanın gerçeğe yaklaştığı bir yerde durması. Öktem'in diğer metinlerinde de yer alan Dumas, sıkı örülmüş ve daha önemlisi de on yıldan fazla bir zamandır yazarın üzerinde kafa yorduğu bir adam. Bundan daha gerçek bir şey düşünemiyorum, mesela şu binanın ardındaki binanın, onun da ve onun da ardındaki binanın arkasında uzanan Burgazada bu kadar gerçek değil şu an, çünkü kurmaca içinde kurmacanın iki eksinin bir artı etmesi niteliğini taşımıyor. Thomas Dumas bunu taşıyor. Anlatı içinde sıkı duruyor, daha başlarda tedavülden kalkmasına rağmen düşüşünü izliyoruz. Anders Bauman ve Maria Saura üzerinden, yeryüzüne hızla yaklaşmanın Dumas gibi avantgarde denebilecek bir sanatçı için anlamını gösteriyor Öktem, bu sırada iki ana karakterin kendi arayışlarını ve kendi kurgularını da Dumas'la birleştiriyor ve pek de güvenemeyeceğimiz karakterleri koyuyor ortaya. Anlatısına başlar başlamaz romandaki kişilerin, mekânların ve olayların tamamen gerçek olduğunu söylüyor. Bernhard'a uyarsak gerçekten daha gerçek olduklarını söyleriz, iyi olur.

Nedir, Thomas Dumas'ın sağ ayağının başparmağıyla çektiği fotoğrafların odağında Maria vardır. Alp Dağlarında süren fotoğraf çalışmaları, Dumas'ın aniden açılan bir boşlukta yitip gitmesiyle sona erer. Çektiği fotoğraflara dönüşür Dumas; bedeni kırık aynalardan yansıtıp bir araya getirerek oluşturduğu ve parçalarından daha başka bir şey haline getirdiği sanatını gerçekte kendi bedenine uygulamıştır, istemsizce. Parçalara ayrıldığını hayal ederek söylüyorum bunu, aşırı yorumluyorum. Maria ne yapar, yerdeki fotoğraf makinesini alır ve ağlamaya başlar. Bauman'la tanışmalarına bu ölüm sebep olacaktır, birlikte Paris'e ve İstanbul'a uzanırlarken aralarındaki ilişki derinleşecektir ve derinleştikçe aralara sıkıştırılan küçük detaylarla aslında pek de makul bir ilişkinin özneleri olmadıkları ortaya çıkacaktır. Zaten her şey bir parçalanmayla başladığı için türlü akıl hastalığını karakterlere yakıştırabiliriz; II. Dünya Savaşı sürerken masum insanların kafalarına yağan bombaların arasında var olmaya çalışırlar. Doris Lessing'in bir öyküsünde, Clive Barker'ın bir romanında savaşın ne kadar kaotikleşebileceğini görürüz; alev topunun içine girmeden önce insanların aç karnına gitmek istemediklerini öğrendikten sonra değil savaşın anlamı, yaşamın anlamı bile ortadan kalkar. Yani aslında yaşamın anlamı kolay bir şeydir; düşünmekten geçmediği gibi sözcüklere de sığmaz. Yaşamın anlamı yaşamın ta kendisidir, bu yüzden yaşamdan umulacak olan şey yaşamaktan başka bir şey olmamalıdır. Oysa savaş zaten yaşamın değillemesi olduğu için insanların düştüğü boşluğu anlamak bizler için pek mümkün değil, ancak belli bir ölçüde bu hiçliğe yaklaşabiliriz. Anlatıcı olan Bauman'a göre bu yaklaşım saçmalık üzerinden yürür. Yıkık duvarların arasında ağlayan Dumas'ın hatırlanması, belki de o an kırılan bir kişiliğin artık kendi olmayan kendini görmeye yol açar. Burada keyif kaçırmamak mümkün değil ama söylemeliyim; Dumas ve Bauman aslında aynı kişide iki farklı persona olabilir gibi duruyor, anlatının içinden çıkarılabilecek bir şey bu. Maria da aynı şekilde Bauman'ın zihninin bir defosu vaziyetinde. Belki. Belki de değil. Okura kalmış.

Maria İspanyol, Dumas'a poz veren son kişi. Dumas'ın "rezil" ünü yüzünden İspanya'dan şutlanıyor ve aforoz ediliyor. Dışlanan bir güzellik, Dumas'ın yeteneği gibi. İster istemez analoji arıyorum, elimde değil. Her neyse, arkadaşı Dumas'ın ölümünden sonra Maria'ya ulaşmak isteyen Bauman, kadından haber alır almaz Paris'e gider ve yaşamını yavaş yavaş mahvetmeye başlar. Çalıştığı üniversiteden yıllık izin almıştır ama anlatı ilerledikçe işi tehlikeye girer ve nihayetinde kovulur Bauman, zaten hocalıktan da pek haz aldığı söylenemez. Dumas'ın sanatı hakkında yazdığı makalelerden daha iyisini yapabilecek durumu vardır artık; Maria'yla birliktedir ve Dumas'ın tamamlamaya çalıştığı Derinliğin Dört Boyutu nam eseri kendisi tamamlamaya çalışır. Bunu hem Dumas'ın biyografisini yazarak, hem de ölümünü adım adım takip ederek yapar. Hatta beşinci bir boyut da ekler; Dumas'ın düşüşü. Sanatı yaşama taşımıştır Dumas, kendi düşüşüyle derinliğin son boyutunu sergiler. Olaylar çok ani gelişmiştir, bir ara Bauman bu düşüşü Maria'ya borçlu olduğunu düşünür ama doğru değildir bu. Maria da pek doğru bir insan değildir aslında, Bauman keçileri kaçırmaya yaklaştığında kararsız bir madde gibi salınmaya başlar.

İkisi olayın yaşandığı yere giderler, Paris'te dolaşırlar ve yolları en sonunda İstanbul'a düşer ama önce Dumas'ın yaşamını aktarmak gerek. Savaş sırasında birkaç eşyayla birlikte İsveç'e taşınan ailenin küçük oğlu Dumas, fotoğrafa düşkündür ve babasının bin bir zorlukla aldığı fotoğraf makinesiyle çalışmalarına başlar. On iki yaşındayken kendisinden sekiz yaş büyük komşu kızının fotoğraflarını çekmeye başlar. Pornografik fotoğrafı andıran bu çalışmalarda bedenin farklı anlamları ortaya çıkarılır, işin kuramsal boyutunu bırakıyorum ki anlatıya eklemlendiği noktaların kilit nitelikleri bozulmasın. Neyse, Dumas bir fotoğrafçının yanına kalfa olarak verilir ve ustası tarafından çok sevilir, ustasının karısının çıplak fotoğraflarını çektiği ortaya çıkana dek. Tekme tokat dövülür ve işten atılır. Son damla, açtığı sergidir. Çalışmaları infial yaratır, öldürülmemek için her şeylerini geride bırakarak kaçarlar. İki hadise: Fotoğraf makinesi hediye edilirken mutluluktan dili tutulan Thomas bir daha konuşamaz. Benzer şekilde kollarının yönetimini de kaybeder, bu yüzden ayaklarının yardımıyla çalışmalarını sürdürür. 

İstanbul kısmı da ilginçtir, burada Dumas'ın fotoğraflarını çektiği kızın öldüğünü öğrenen Bauman, kızın abisi tarafından tuzağa düşürülür ve kaçırılır. Maria'yla yolları -geçici olarak- burada ayrılır ki aslında yollarını hiç ayrılmayacağını sonra öğreniriz. Kendisinin çıplak fotoğrafları çekilir ve adamımız Maria'yı bulabilmek için birlikte dolandıkları yerlere gider. Bulur da, kaçarsız. 

Bir iki meseleyi ele alıyorum, yakalanabilecek ince detaylar var. Maria, Bauman'ın düşündüklerini dile getiriyor. Bu, Bauman'ın beynine erişim olanağı olduğunu gösterir ki biri benim beynime erişiyorsa o biri, tanımadığım bir "ben"imdir. İkinci olarak Dumas'ın çalışmalarının rezilliğine dayanamayan ablanın evden kaçmasını ve yıllar sonra tekrar ortaya çıkması üzerinde durabiliriz. Bauman, Dumas hakkında yazdığı biyografiyi -aslında biyografiden fazlası, monografiyle karışık bir şey denebilir- bitirmeye yaklaşırken ansızın ortaya çıkan ablayla da uğraşmak zorunda kalır. Abla, ablalığını laf arasında çaktırır ve Dumas'la Bauman'ın aynı kişi olabileceğini düşündürür. Bauman işinden şutlandıktan ve Maria'yı bulamadıktan sonra sadece eserine yoğunlaşır, abla bu eseri bitirmemesi konusunda kendisini iki kez uyarır ama Bauman'ın dinleyecek hali yoktur. Metnini yazmak onu yavaş yavaş yok eder, aslında ünlü bir Hollywood yıldızı olan Maria'yı tekrar yanında bulur. Gerçi diğer insanlar, mesela otel görevlileri bulamaz ve Bauman'a garip garip bakarlar. Hastalıklı bir zihnin yaratısı işte, ne kadar inanılırsa. 

Sonsöz olarak romanın yazılışını anlatıcının ağzından dinleriz ve gerçekliğe yeni katmanlar ekleyen gelişmelerle romanı bitiririz. Şöyle bir durup düşünmemiz gerekir, karakterlerin hiçbiri güvenilir değildir, Dumas hariç ki onun olayını söyledim. Bauman hakkında bir iki şey söyleyecektim, dolayısıyla Öktem'le de ilgili olacaktı ama adamın zaten hafif tırlatmış olduğunu düşününce aslında anlatım tekniğinin başarısıyla bir ilgisi olmadığını düşündüm mevzunun. Bauman'ın duygu geçişleri çok hızlı ve aşkı açıkçası temelsiz, beyninde karnavallar dolaşıyor olmasaydı olumsuz bir eleştiri yapmaya niyetlenmiştim ama şu halde mümkün değil. Bir diğer mevzu, kentlerin çok anlatı kokması. Bunu nasıl tanımlayabilirim bilmiyorum ama şöyle bir şey; bir kente gittiğinizde sadece "en" noktalarını gezmek gibi bir imge oluşuyor ama yine Bauman'ın düşüncelerini izlediğimiz için bunu bir kurmaca defosu olarak göremiyorum. Yavanlık aslında Bauman'ın yavanlığı.

Şu sıralar D&R'larda 7 TL'ye bulabilirsiniz bu romanı, denk gelirseniz kaçırmayın.

Ek: Düşmenin başka hangi kırılmalara yol açtığını şunu izleyerek görebilirsiniz, şahane film.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder