
Yarım kalanların kırkyamalığı, bunu herkes bilir. Ben bir şey anlatırım, anlattığım kişide onun karşılığı varsa uyum sağlanır ama bundan hiçbir zaman emin olamam, ne kadar yakınlık duyulursa duyulsun. Ishiguro'nun bu öz tanınmama meselesini bir karakteri birçok karaktere dağıtması şeklinde düşünüyorum. Ryder, annesiyle babasının konser salonuna geleceğini hemen herkese söyler ve otelin yöneticisinden gerekenin yapılmasını ister ama sonradan öğreniriz ki bu sadece bir temennidir, anneyle baba konsere gelmeyecektir. Ryder onların gelmesini neden ister? Kabul edilmek için? Bir şey yapabildiğini ispatlamak için? Burada Stephan'a geliyorum, Stephan çok yetenekli bir çocuk, otelin yöneticisi Hoffmanların evladı. Bu yetenekli eleman müthiş bir dinleti sunar ama annesiyle babasına göre "kentin katlanmak zorunda kaldığı" bir sanatçıdır, kısaca iyi çalamaz. Stephan'ın hayal kırıklığını, kabul edilme isteğini Ryder'ın bir parçası olarak düşünmeli miyim? Özellikle kendisinden talep edilen onca şeyi ya zamansızlıktan, ya isteksizlikten yerine getirmeyen Ryder'ın bir tek Stephan'ın isteğini yerine getirmesine, çocuğun çaldığı eseri yarım yamalak da olsa dinlemiş olmasına dayansam? Kentlilerin müthiş bir yetenek sahibi ve müthiş bir ayyaş olarak görüp aşağılamaya başladığı Brodsky'nin Bayan Collins'le olan uzatmalı ilişkisini, Bayan Collins'in Brodsky'yi yıllar önce terk ettikten sonra bir daha geri dönmemesini Ryder'la -sonradan eşi veya çocuğunun annesi olduğu anlaşılan- Sophie'yle olan ilişkisiyle paralel götürsem? Brodsky, Ryder'ın yaşlanmış versiyonu olabilir, ikisi de yaşlı ama bu şekilde de alternatif yaşamlar yaratılabilir. Ryder bir sanatçı olduğunu ve durmadan seyahat etmek zorunda kalacağını söylerken oğlu Boris'i ve Boris'in annesi Sophie'yi daima hayal kırıklığına uğratır, çocuğun mutsuzluğunu görmez, hatta onu bir kafe köşesinde saatlerce beklettiği olur. Sophie de aynı şekilde mutsuzdur, öyleyse terk edilmesi doğal, Brodsky'ye dönüşmesi de. Buna benzer pek çok örnek var ve karakterleri birbirinden ayıramamaya sebep oluyor; her birinde bir diğerine dair acılar, umutlar, envai çeşit duygu var. İnsan birdir, özetin özeti bu. Herkes bilir mi? Bence çok derinlerde bir yerde bilir. Pek de farklı şeyler yaşamıyoruz ama içimizde bambaşka bir şeye dönüşüyor yaşananlar.
Toparlamaya çalışıp toparlayamayacağım; neden kimse avunamıyor? "'Soğuk, yalnız bir kent olmaya niye razı olmuyoruz ki?'" (s. 113) Herkesin elinde çabalamak için yeterince değerli bir sebep var ama bu sebep kişiselliğin içinde kayboluyor, anlamı karşıdakine ulaşamıyor. İki düşünce; çabaladığımız şeyleri ne kadar istiyoruz ve onlar için ne ölçüde ödün vermeliyiz? İnsan gideceği veya elindekini bırakacağı zamanı nasıl bilebilir? Bu kent donuk, sanki kimse hiçbir şey bilmiyor, hiç kimsenin -söylenen onca tumturaklı sözün aksine- yaşamakla ilgili bir fikri yok ve gündeliğin içinde kaybolmuş herkes, bu dünya da bir nevi distopya, yaşam algısını simgelediğini düşündüğüm zaman ne olursa olsun distopyadan kaçılamayacağı fikriyle çarpışıyorum. Ishiguro'nun Nobel'i kazandıktan sonra komitenin eserleriyle ilgili yaptığı değerlendirmeyi düşününce her şey yerine oturuyor: Anlamlı olduğu düşünülen ilişkilerin altında koca bir boşluğun uğultusu. Bu uğultu sözcüklere dökülebilir; Ishiguro'nun dalgasını geçtiğine emin olduğum İngiliz kibarlığı, bu kibarlığın diyaloğa yansıması o kadar görev icabı ve anlamsız ki söylenecek olan asıl önemli şeyler bile bu goy goyun arasında kaynayıp gidiyor. Abartayım, kibarlığı uzatan karakterlerin kafasını sopayla yarmak istiyorsunuz. Bu işte, herkes herkesin sözcüklerini alıyor ve kendine yontuyor ama elde kalan bir şey yok, aslında hiçbir zaman iletişilememişti. Korkunç bir dünya, okuduğum en korkunç dünya tasviri. Sürreal ve bu yüzden olabildiğince gerçek, aslında camdan baktığımızda görülenlerden başka bir şey yok bu metinde. Gerçeğin bu boyutunu yansıtan çok az eser olduğuna inanıyorum, burada akıl almaz bir basitlik var: kodlar her zaman uyum içinde var olacak diye bir kaide yok. Dünyayı biçimleyen bilmediğimiz etkenleri devre dışı bıraktığımızda düz çizgiye ulaşabiliriz, onun dışında küçücük de olsa bir pırıltıya/travmaya/her neyseye sahipsek ayaklarımız yerden kesilir.
Yerden kesilmenin deli ayrıntılı anlatısı. Zor bir metin olduğu için kolay okura hitap etmiyor. Ellerinizden öper.
"Sürreal ve bu yüzden olabildiğince gerçek." Yazınızı beğendim, keşke daha uzun olsaymış. Sizden bu kitabı biraz daha okumak isterdim. Ryder'ı diğer karakterlerle benzetmeyi yazınızı okuyana dek düşünmemiştim.
YanıtlaSil