16 Temmuz 2013 Salı

Mustafa Kutlu - Mavi Kuş

Uzun zamandır böyle güzel bir şey okumamıştım.

Nasıl desem, bir hikâye anlatıcısı Kutlu. Yani okurken okumuyormuş da dinliyormuş hissi uyandırıyor. Veya ne oluyorsa izliyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Hikâyenin dünyası okurun etrafına örülüyor. Yazar oyun oynamıyor, kurgusal bir muziplik yok. Destancı emmiler vardır ya, anlatırlar da anlatırlar, dinlemeyi bırakamazsınız. O kadar tatlı gelir muhabbet. Annemlerin memleket Bursa'nın bir köşesinde bir tanesini dinlemiştim, abartmıyorum adam kilitlemişti resmen. Kutlu da bu emmilerin dupduru, su gibi yazanından.

Bir kasaba tasviriyle başlıyoruz. Meydandaki köpek, dükkanlar, esmeyen rüzgar, sıcak, hepsi beyaz bir zeminde yavaş yavaş belirmeye başlar. Anlatıcı, meydanda ne varsa hepsine teker teker hayat verir. Ben kitaplara post-it yapıştırırım not almak için, "sinopsis" diye not düşmüşüm. Bu bölümler tıpkı bir senaryonun temeli gibi. Kitabın sonuna gelince güldüm, harbiden de öyleymiş. Neyse, geleceğiz oralara.

Mekan tasvirlerinden sonra dükkanlara, dükkan sahiplerine geliyoruz. Çok renkli tipler var ve çoğu metnin ilerleyen bölümlerinde yer almıyor ne yazık ki. Kutlu bu tiplerden en aşağı üç kitap daha çıkartabilirmiş. Çıkartmıştır belki de, bilmiyorum. Sadece tipler yok, leylek de var mesela. Hacı leylek. Caminin çatısında yuvası var, her sene göç ediyor ve dönüşü kasaba eşrafı tarafından bekleniyor. Birazcık gecikirse, "Yahu nerede kaldı bizim hacı" diye endişe ederlermiş. Böyle küçük detaylarla dolu bir kasaba, oldukça gerçek. İçine girmek son derece kolay.

Bu sıcak ortamın içinde devlet daireleri son derece soğuk, resmi. Korkulacak bir yer, devletin kasabaya uzanan, kendini hatırlatan bir eli.

"(...) Kapısı...
Elbette kapısı bir  resmi dairenin devletten ve paradan aldığı gücü sergileyen soğuk ve korkutucu ihtişam içinde. Sıkıysa çarığını çıkarmadan gir bakalım." (s. 13)

Şu devlet korkusu evrensel ve insan bir türlü kurtulamıyor bundan. Vergi dairesi görürüz korkarız, polis görürüz korkarız. Devlete işi düşen yandı. Devlet her yerde. Lisede sınav kağıtları devletin elidir, öğretmenler devletin elidir, otobüsler, trafik ışıkları, deniz kenarındaki kayalar, her şey devletin. Yanmışız.

Aynalı Lokanta var bir tane. Meşhur, civardakiler buradan yemek yiyor. Bir duvar boydan boya ayna, o yüzden herkes burada yemek istiyor. Kutlu da gayet tasavvufi yaklaşıyor mevzuya.

"Ama insan sadece kaştan, gözden, gövdeden mi ibaret? Ayna dediğin, taşı toprağı, evi sokağı da gösteriyor. Mühim olan vücudun içini görebilmek. Kalbin aynasında ne var ona ulaşabilmek.

Ne demişler 'Kendini bilen, Rabbini bilir.'" (s. 15)

Kutlu bir düşünce adamı. Satırlarında Yunus Emre'ye, Tanpınar'a rastlayacaksınız. Kasabayla güzel bir uyumları var. Anlatıcı da yazarın ta kendisi olduğu için doğal olaylar. Okurla doğrudan iletişim kurma olayı da var, okurla konuşuyor Kutlu. En başta dediğim hikâye anlatıcılığı buradan geliyor.

Kasabayı dolaştıktan sonra Mavi Kuş'la tanıştırılıyoruz. Mavi Kuş bir otobüs. Kapaktaki. Kapıya yapıştırılan kuş beyaz, otobüs mavi. Eski püskü, yuvarlana yuvarlana gidiyor. Sahibi ve şoförü Deli Kenan. Deli Kenan'ı tanıdıktan sonra otobüse binecek kişiler çıkıyor karşımıza.

Kenan bazı bazı dellenen, takık bir abimiz. Kasabayla istasyon arasında yolcu taşıyor. Kedisi olmadan yola çıkmıyor, bir keresinde kediyi unuttuğu için yarı yoldan dönmüş. Öylesi tırlatmış.
Muavin Seyfi biraz safça bir çocuk.
Nine ağır hasta, hastaneye yetişmesi lazım. Çocuklar gelmiyor, bir tek dede nineyle gidecek.
Karı koca iki turist var, bir de bunların yardımcısı arkeolog bir kız.
Nazım var, kuyumcu. Acıklı bir hikâyesi var, anlatmıyorum. Kutlu, bazı karakterleri geçmişleriyle birlikte işliyor. Deli Kenan'ı, Nazım'ı daha iyi tanıyoruz böylece.
Öğretmen Murat ve eşi. Kadın kasabadan bıkmış, İstanbul'da sözleşip evlenmişler ama Anadolu'da işler değişmiş. Kadın patlıyor sıkıntıdan. Murat alttan almaya çalışıyor.
Doktor Yahya var, yaşlıca bir adam. Cebindeki şişeden arada viski mi ne içiyor. Ters huyları var ama şeker gibi bir adam.
Beşir Ağa. Siyasi misafirleri var, onları karşılamaya gidiyor. Zamanında har vurup harman savurmuş, şimdinin gösteriş budalası.
Erol, İstanbul'a gitmek için otobüsün tepesine çıkıyor, saklanıyor.
İki jandarmanın nezaret ettiği tutuklanmış bir adam ve adamın peşinde iki karanlık tip. Vuracaklar.
Kemal'di galiba, bir mühendis. Şehre dönecek.
Başka biri kaldı mı bilmiyorum, bir de yolda rastladıkları Deli Kenan'ın arkadaşı Avcı Bilal var. İkisi çocukluk arkadaşı. Bilal'in acıklı bir hikâyesi var. Kendini dağlara vurmuş, hayvanları koruyor, kimseyi avlandırmıyor.

Kadro aşağı yukarı böyle. Bunları tıngır mıngır giden bir otobüse doldurun. Bundan daha komik, daha sıcak bir ortam olamaz. Kutlu şöyle anlatıyor:

"O yıllarda taşra böyledir
Küçük ve sıcak.
Yoksul ve samimi.
İçedönük ve derin." (s. 72)

Otobüsü hayata benzetmiştim ben, hani illa bir şeye benzetilecekse. Herkes aynı otobüste. Seyfi'nin saflıkları güldürüyor, karanlık adamlar korkutup heyecanlandırıyor, Kenan'ın delilikleri korkutuyor. Hissedilebilecek her şey var, o insanlar o kadar sahici ki.

Bundan sonrası spoiler, kitabı okuyacak olanları uyarırım.

Sahici de, her şey bir film çekimi çıkıyor ya! Menzile vardıkları zaman yönetmen, "Stop!" diyor, oyuncular, yani otobüstekiler çay may içiyorlar, dedikodu yapıyorlar! Bir şaşırtıcı olay daha, karanlık tipler gerçek çıkıyor, vuracakları adamı vuruyorlar! Kutlu harbiden çok iyi şaşırtıyor, taca atıyor okuru. Keskin bir dönüş olsa da rahatsız etmiyor bu.

Ben derim ki gördüğünüz yerde gelişine vurun, kaçırmayın. On numara kitap.

4 yorum:

  1. Özlemişim seni okumayı, yoktun sanki ortalarda.
    Kapağını da sevdim. Gördüğüm yerde okurum artık.

    YanıtlaSil
  2. KPSS'ye yardırmıştım, tek sayfa kitap okumadım. Yani sadece o da değil, sudan çıkmış balığa döndüm, ulan sınavdan önce eğlenmek için napıyodum ben ya diye düşünüyorum şimdi. :B

    Garanti al, pişman olursan uçan tekme yemeye razıyım.

    YanıtlaSil
  3. Valla super yarin edebiyattan geçecegim bu gidisle

    YanıtlaSil