30 Temmuz 2013 Salı

Peride Celal - Deli Aşk

Uzun mesafe ilişkileri, bağımlılık, aşk, geçmişe bağlılık, bu tarz şeyler üzerine bir roman.

Roman iki bölüm. İlk bölümde anlatıcımız Cem Soner'in birkaç gününe odaklanıyor. Cem 50'li yaşlarının sonunda bir gazeteci. Eşi Elif ölmüş, Elif'le olan ilişkisi üzerinden geçmişini ve yaşadığı günü sorguluyor.

Eski günlerde Elif Paris'te yaşıyor, ara ara İstanbul'a geliyor. İlişkileri bir garip. Karısını sürekli aldatan, kendini dev aynasında gören bir adam var ve karısı olmadan yaşayamayacağını düşünüyor ama kendini beğenmişliği, egosu son derece tavan. Sözde eski solculardan. Yıllardır çalıştığı gazetenin yeni müdürüyle takıştıktan sonra başka bir gazeteye geçmek için hazırlanıyor ama yeni müdürle yapacağı maaş pazarlığını düşünerek rahatsız oluyor. Oysa paraya ihtiyacı yok, eşi Elif öldükten sonra Elif'in sahibi olduğu Feneryolu'ndaki köşkü yıktırıp apartman diktiriyor oraya. Bunun getirdiği bir vicdan azabı da var, Elif için o köşk çok önemliydi, Elif'in hayatıydı orası. Böyle azaplar, yaşlılık falan, bol viskiyle, votkayla beraber Cem'in evin içinde oradan oraya gezinmesiyle birlikte ortaya çıkıyor. Cem böyle bir adam. Kadınlara düşkün, hatta Elif'in kuzeni, aile dostu olan Sibel'e bile yükselmeye kalkıyor adam. Elif'in kadınlardan haberinin olmadığını düşünüyor, sonra kendisinin de aldatıldığını düşünüyor. Tatminsiz bir adam. Yakışıklı. Rezil. Boş teneke, çağının çok uzağında.

İkinci bölümde anlatıcı direkt Elif. Roman bambaşka bir boyut kazanıyor burada, Cem'in basın dünyasında, kadınlar dünyasında tutunabilmesinden çok daha derinlikli bir mücadele var.

Elif'in babasıyla olan ilişkisi. Adam büyükelçi, Elif'in annesi ölünce Fransız bir kadınla evleniyor. Bu yüzden Elif, babasını affetmiyor, adamı yaşlılık günlerinde yalnız bırakıyor. Çok sonra pişman oluyor ama işte, çok sonra.

Elif'in İstanbul'la olan ilişkisi. Feneryolu'ndaki köşk. Bildiğimiz konaklardan, nesiller beraber yaşamış burada. Halalar, teyzeler, bir adet candan babaanne. Elif çok düşkün babaannesine, konakla ilgili bütün güzel anılarında babaannesi var. Zamanında şiir de yazarmış Elif, yaşama sevinciyle dolu bir kızmış. Cem'le tanışınca her şeyi bırakıyor. Neyse, ailenin üyeleri öldükten sonra Sibel, Sibel'in eşi Mustafa ve Cem, konağı sattırıp apartman diktirmek istiyorlar. Elif kabul etmiyor, bütün geçmişi o konak. Bu konak mevzusu bir yana, İstanbul Elif için kaos şehri. Çirkinleşmiş bir şehir. Burjuvayla varoş yan yana. Bu burjuva muhabbeti de ayrı bir olay; Elif burjuvaziden nefret etmesine rağmen kendi de bir burjuva. Gerçi Elif karakteri tamamen zıtlıklar üzerine kurulu; bir yandan sevip bir yandan nefret ediyor. Bu İstanbul için öyle, Cem için de öyle. Deli aşk buradan geliyor.

Paris'te küçük bir arkadaş grubu var Elif'in, onlarla takılıyor. Paris'teki dünyası çok küçük, varoluşsal acılar falan. Cem'e duyulan özlem, nefret, şehir, hepsi birbirine karışmış. Ne yapacağını bilemiyor Elif, Cem'in kadınlarından haberdar. Kristof'a kaçıyor bu yüzden. Kristof, Elif'ten on yaş küçük, doğu felsefesiyle kafayı yarmış bir arkadaşımız. Çok olgun bir insan, Elif için acil çıkış. Bunca nefretin içinde Elif'in mutluluk duyabileceği tek insan. Bir iki çekinceli andan sonra sevgili de oluyorlar, fakat Tibet'e yolculuğa çıkıyor Kristof, himayesine aldığı Jean var bir tane, Elif'e diyor ki ona göz kulak ol, iyi bir çocuktur falan. Oysa Jean ne yapıyor, Kristof'la çektirdikleri, çıplak oldukları bir fotoğrafı gösteriyor. Diyor ki Kristof herkese karşı içtendir, sadece sana karşı değil. Çıldırıyor Elif, sonrası biraz kapalı olarak anlatılsa da intihar.

Romanın olayı şu: Elif'in çıkmazları, uzak bir memlekette ne orayı, ne de burayı ev olarak benimseyememesi, babasal mevzular, Cem'e duyduğu aşk. Bu aşk çok garip. Yani hepimiz aşık olmuşuzdur veya aşka benzer şeyler duymuşuzdur, lakin hiçbir zaman tam olarak aptala bağlamamışızdır. Kendisi yerine tercih edilen onca kadına rağmen hâlâ aynı insana bağlı kalmak nedir? Okur odaklı bir incelemede bunu sormak bana kalırsa doğal, lakin yersiz. Yazara bağlı kalmak istiyorum.

Burada aşk değil de takıntı var bana göre. Elif geçmişine öylesine bağlı ki en küçük bir şeyi bile hayatından çıkarmak istemiyor. Mesela küçük dolap gibi bir şey var, Cem ondan bir an önce kurtulmak istiyor ama Elif İstanbul'dayken onu kimselere vermek istemiyor. Zeigarnik etkisi, yani yarım kalan şeyler daha iyi hatırlanıyor. Elif'in hayatı hiçbir zaman, hiçbir açıdan tamamlanmış değil. Tam bir şeyleri yoluna koyarken, Kristof'la yeni bir başlangıç yaparken ve Cem'e ayrılmak istediğini söylerken bir zırtapozun lafıyla hayatı yine alt üst oluyor. Psikolojik olarak çabuk çöküyor, kolay kolay da toparlanamıyor.

Böyle bir roman. Selim İleri falan övmüş, tam onun kalemi de, eh işte... Hastalıklı aşka meşke düşkünseniz on numara gider, öbür türlü sıkıntılı. Bir de Atatürk'ün muhabbeti pek geçiyor, Elif Atatürk'ün İstanbul'unu bulamıyormuş artık falan. Mümkündür, roman yazıldığında o zamanların üstünden 60 yıl geçmişti çünkü. Zaman hızla ilerliyor dayılar, herkes kendi şehrini kendi yapmak zorunda. Şahıslara bağlı kalırsak yerimizde sayıyoruz. Melahat Hanım'ın Düzenli Yaşamı'nda da benzer mevzular vardı. Peride Celal'i anlayabiliyorum, tam bir cumhuriyet kadını. Lakin kendisine katılmıyorum.

Ucuza düşürürseniz alınız. Bu kadar. İyi geceler, bu sıcaklarda ne kadar mümkünse artık. Yanıyoruz lan. Biraz hislenin, sıcağı unutmak için süper yol:


6 yorum:

  1. Bu kitap kaç yılında basılmış acaba?

    Şu yüzden soruyorum. Mayıs 2013'te Doğan Kitap'tan çıkan Kardeşimin Hikayesi'nin kapağında da aynen bu resim var.

    http://www.birazkitap.blogspot.com/2013/07/kardesimin-hikayesi_14.html

    Yeryüzünde hiç başka kapak resmi kalmamış gibi. Töbe töbee.

    YanıtlaSil
  2. Kitabı okumadım ama anlattıklarından okumuş kadar oldum.

    Bu kadarı da aklıma iki kitap getirdi:

    1) Bitmeyen Aşk - Pınar Kür: Aynı böyle garip bir aşk var. Adam bir yandan karısına deli gibi aşık, karısı olmadan yaşayamayacağını düşünüyor, öbür yandan onu aldatmaktan da geri durmuyor. Üstelik aldatırken de hiç vicdan yapmıyor, çünkü onlar tek gecelik ilişkiymiş, herhangi bir duygu yokmuş, karısını aldatmış gibi olmuyormuşmuş duygu olmayınca. Hadi oradan.

    http://birazkitap.blogspot.com/2013/04/bitmeyen-ask.html

    2) Peygamberin Son Beş Günü - Tahsin Yücel: Burjuva muhabbeti burada da çok geçiyor. Kitabın ana karakteri "Peygamber" lakaplı şair, burjuvalara nefret kusuyor ama farkında olmasa da burjuvanın bayrak sallayanı kendisi. Kırk yılda bir otobüse binmek zorunda kalıyor, nasıl gömüyor insanları, varoşlar da, köylüler de , bilmem ne.

    http://birazkitap.blogspot.com/2013/05/peygamberin-son-bes-gunu.html

    Bunları niye örnek verdim? Okuma diye. Okuduğun bu kitapla benzer ayarda çünkü, sevmezsin muhtemelen.

    Ya da boşver oku ya, okuma diye tavsiye vermeyi kendime yakıştıramadım şimdi.

    YanıtlaSil
  3. Aynen ve aynen. Radikal Kitap'ta Kardeşimin Hikayesi'ni görünce memlekette kapak kıtlığı var zannetmiştim. 2000'lerin başlarında çıkmış Deli Aşk. Kardeşimin Hikayesi'nde harbiden kafalara çuval geçirip öpüşen bir çift yoksa iyi şeyler düşünmüyorum.

    İkinci aynen de Bitmeyen Aşk için. Orada otel odasında bunalımlardan bunalımlara sürüklenen bir genç kız vardı, burada kadın evinde deliriyor. Sıkıntılar ortamlar falan aynı. Bence belli bir yaştan sonra aşk romanı yazmanın yasaklanması lazım. :ı

    Peygamberin Son Beş Günü öyle duruyor, niyetlenmedim okumaya ve yorumundan dolayı uzun bir süre de niyetlenmem. Anlatım olarak bir fark yaratılmadıkça bayıyor bunlar. :ı

    YanıtlaSil
  4. Bu kapak için bence Deli Aşk ile Kardeşimin Hikayesi kapışsa, Kardeşimin Hikayesi kazanır.

    Harbiden kafalara çuval geçirip öpüşen bir çift yok ama ana karakter kimseye dokunamayan bir tip. Huylanıyor adam. Kadın,erkek hiçbir insana dokunamıyor. Tokalaşmıyor, sarılmıyor, öpüşmüyor. Cinsel bir şey de hissetmiyor.

    Buna salça olan bir gazeteci kız var. Kız tabi adamın bu manyaklığını algılayamıyor. Şaka olsun diye aniden adamın elini bir tutuyor, aman Allah'ım, adam krizlere giriyor, bayılıyor, hastalanıyor falan.

    Elini tuttu diye böyle oldu, öpüşseler demek ki kıyamet.

    İşte o yüzden kapak resmindeki gibi kafalarına çuval geçirmiş kadın ve erkek öpüşmesi Kardeşimin Hikayesi'ne daha uygun kaçıyor. Kafadaki çuvallar sayesinde esasen bir tensel temas yok gibi ama aynı zamanda öpüştükleri için duygusal birşeyler var gibi.

    YanıtlaSil
  5. Hisliymiş. Okumuyorum o zaman. :B

    YanıtlaSil