Teknoloji insanoğlunun en önemli organı olmuş durumda; normalde onsuz yaşamımızı sürdüremeyeceğimiz yerlerde nefes almamızı sağlıyor. Sonsuz bir delilik, nerede duracağını kimse bilmiyor, hayatları aydınlattığı gibi karartabiliyor da. Buna rağmen karanlıkta birkaç kıvılcım hala mevcut; sezginin egemenliği varlığını sürdürüyor. Biraz daha geri plana çekilmiş olabilir ama teknolojinin, doğanın, insanın köklerinde sezgiyle edinilen bilgi varlığını sürdürüyor ve her şeyin temelinde bu bilgi var. Kadim bilgelik, günümüzde zorba kanonlara karşı çok zor durumda kalmış olsa da kendini yenileyecek. Otuz bin yılda binlerce dil, binlerce kültür nesnesi oluşturmayı başardık. Bundan sonrası için yapılacak çok şey var, tabii bu yaratıcı, bütünsel bakış açısını kaybetmezsek. Yerlilerin yaşadığı ormanları kesen şirketlerin, iskan politikasıyla insanları koyun gibi güden devletlerin varlığı işi oldukça zorlaştırıyor.
Davis, Light at the Edge of the World gibi birçok belgeseli hayata geçiren, ömrünü kaybolmaya yüz tutmuş kültürlerin kaydını tutmaya vermiş bir antropolog. Kolektif Kitap'ın nefis amme hizmetiyle okuyabiliyoruz kendisini, yayınevine de sonsuz teşekkür. Neyse, modern denen son üç yüz yıllık devirde yok edilen dünya miraslarının izinde araştırmalar yapan Davis için mutluluk verici olan tek şey, farklı düşünme şekillerinin ve dünyayla farklı şekillerde iletişim kurma yollarının varlığı. Aralarında binlerce kilometre mesafe olan iki topluluğun kültürleri oldukça farklı, yine de sezgisel olarak çıktıkları yerler birbirinden pek uzak değil. Dinginlik, doğayla bir olma, kısaca Buda'nın öğretisine yakın bir aydınlanma hali. Doğrunun tek bir yolu yok, erginliğe ulaşmaksa bir.

Kısaca şunu diyor: İnsanın doğası ideolojilere sığmayacak kadar muazzamdır.
Kalahari'nin sonsuz çöllerinden başlıyor Davis, Sanların yaşam biçimlerini inceliyor. Aslında biz onları çok iyi biliyoruz, The Gods Must Be Crazy serisini izlemiş miydiniz? Hani şu Afrika'nın kalbinde geçen, kültür farklılığından ötürü acayip komik olayların döndüğü seri? Üçüncü filmde Uzakdoğulu bir vampir oradan oraya atlardı falan. İşte oradaki topluluk Sanlar. Şöyle bir örnek bırakayım:
Ya bakın, bu o kadar güzel bir sahne ki kitabı müthiş bir biçimde özetliyor. Beyaz adamı Batı Kanonu olarak düşünelim. Adamlar kendi dünyalarında yaşayan, geleneklerini sürdüren ve yaşamlarını doğayla bütünleştiren insanları vahşi, barbar -Yunanca geveleyen insan demekmiş, antik çağlarda Yunanca konuşmayanlar böyle adlandırılmış falan- olarak değerlendirip onları da sistemin bir parçası haline getirmek için daha önce hiç ihtiyaç duymadıkları ürünleri empoze ediyorlar, sonra bu güzel insanları kıytırık ürünlerine muhtaç bırakıyorlar. Oysa en başta şişenin varlığından bile haberdar değillerdi. Beyaz Diş'teki yerliyi hatırlayalım, beyaz adam gelip kabile şefini alkole alıştırıyor ve Beyaz Diş'i birkaç şişe alkole alıyor. Bu kadar, yerlilerin yaşamları umurlarında değil. Doğal kaynakları umursuyorlar, çekirge gibi sömürüyorlar. Bir de yerlilerin kültürel özelliklerini alıp kullanıyorlar ve daha fazla insanı tahakküm altına alıyorlar. Predator'da uzaylı kardeşlerimiz avladıkları her canlıya karşı vücutlarına bir çizgi atarlar, bu olay Sanlardan aparmadır. Ne kadar korkunç bir döngü. Yerliler yabancı varlıklardır ve kontrol altına alınmaları gerekir, bunun için öncelikle kültürlerini yok etmek gerekiyor. Videoda şişeyi paylaşamayan yerlilerin utançla ne yaptıklarını düşünmeleri oldukça manidar, zira Davis'in anlattığına göre Kanada'da yaşayan yerlilerin zenginliğini sosyalliklerinin derecesi ve mal paylaşımları belirliyor, cimrilik en büyük suç olarak görülüyor. Şehri ziyaret edenlerden biri, evsizlerin durumunu görüp şaşkınlığa düşmüş mesela. Anlaşılacak bir yanı yok bunun; mülkiyet kavramı doğal barınmayı yok etmiştir, konut sistemi bu işe iyice mum dikmiştir ve insanlar evsiz kalmıştır. Hayır, hala anlaşılacak bir yanı yok.
Bu örnek üzerinden anlattım, geri kalanında dünyanın nasıl keşfedildiği, Batı tarzı modernliğin dünyanın her yerini nasıl kontrol altına almaya çalıştığı, işin teori tabanı unutulmadan oldukça pratik bir şekilde incelenerek anlatılmış. Spencer'ın sosyoloji rahlesinden geçen insanların Polinezya'yı keşfetmesi, koca bir okyanusa ve yüzlerce adaya yayılmış kültürel zenginlik başlı başına bir dünya mirası. Aborijinlerin maruz kaldıkları baskılar, adalara modern dünyanın ayak basmasıyla ortaya çıkıyor. Aynı şekilde Güney Amerika'nın maruz kaldığı zulüm ve öncesi de bahis konusu. Amerika'nın keşfedilmesi safsatası olmazsa olmaz, koca bir kıtada yaşayan onca insan varken neyin keşfedilmesi bu? Batı kafası böyle bir şey. The Sopranos'ta Kolomb'u ve modern zihniyeti protesto eden Amerikan yerlilerini hatırlayalım.
Özetin özeti: Bütün toplumlar aynı gelişim evrelerinden geçmek zorunda değil. Bir insanın evinde teknolojik aletlerin, söz gelimi televizyonun olmayışı onu çağ dışı biri yapmaz. Kimin çağı, televizyon izleyenlerin mi? Çoğunluğun azınlığa tahakkümü bu şekilde ortaya çıkıyor zaten. Her neyse, Lévi-Strauss dayımız Batı düşüncesini yerin dibine sokarken tam olarak bunu söylüyordu; modernlik anlayışı teknolojik gelişmelerle, hukukla vs. eş tutuluyor. Oysa bunlar yeterince gelişmemiş toplumlarda, bu toplumların ölçütlerine göre Batı'dan çok daha ileri bir seviyede olabilir. Bu, sömürücü hegemonya için korkutucu bir düşüncedir ve örtbas edilir. Said, bu örtbasın aydınlığa kavuşması için entelektüelin görevlerini saptamıştı, Wade Davis'in kitabı, krizi evrenselleştirme açısından son derece mühim, zira topyekun bir kültürel yıkıma sürüklenen dünyayı alternatiflerin varlığından haberdar ediyor, tabii kesilen ağaçların gürültüsünden duyulursa...
Muhteşem bir kitap. İnsanın özünü unutmaması, kapitalist iktidardan daha çok korkması için okunması gerekir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder