30 Eylül 2012 Pazar

Halid Ziya Uşaklıgil - İzmir Hikâyeleri

Halid Ziya İzmir doğumlu. Dedesi Uşak'tan gelmiş, çeşitli ticari hamlelerle deli para kazanmış. Uşşaki, Uşakizade, Uşaklıgil olarak kök salmış bir bay. Halid Ziya da halayıklarla, dadılarla, sülaleyle böyle her anlamda ferah bir ortamda büyümüş. Hani Aşk-ı Memnu, Ferdi ve Şürekası gibi konak/yalı romanları var ya, iyazarın bu geçmişe bağlılığının ve o ortamda büyümesinin ürünleri bunlar. Bu tarz mekanlarda geçen romanların yazarlarına bakın, illa bir konak bağlantısı bulacaksınız hayatlarında.

İzmir Hikâyeleri, Halid Ziya'nın yazdığı son esermiş. Yeşilköy'deki köşkte geçen huzurlu zamanlardan sonra yazar son bir kez İzmir'e gidiyor ve doğup büyüdüğü yerlerin değişimi karşısında içinde bir burukluk ortaya çıkıyor, ardından bu kitabı yazıyor. Şahıslar yine halktan kimseler; işçiler, esnaf, tanıdıklar, falan. Bir de dildeki sadeleşmenin uç noktaya vardığı bir eser olmuş bu. Gayet sade, sohbet eder gibi.

"İnsanın önünde aşılacak yol pek kısa kalınca, daha yaşanabilecek günlerin sayısı azala azala artık sonra yaklaşınca geriye doğru bir bakışla gözlerin geriye doğru çevrilmesinden büyük bir haz duyuluyor. Sanırım bunun için olacak ki çoğu yazarlar hayatlarının sonlarının sonlarına doğru anıları yazmaktan zevk almışlardır. Yaşlıların da çocukluklarından, gençliklerinden ikide birde söz etmeleri, geçmiş yılların arasından andaç toplamaya uğraşmaları gene bu sebepten ileri geliyor olmalıdır." (s. 9)

Yaa... Daha yirmili yaşlarımızdayız, hatta bu aralığın yarısına bile gelmedim ama şimdiden ufak ufak olmuyor mu çocukluğa özlem, onlu yaşlara özlem? Şu çağda zannediyorum ki pek erken yaşlanıyoruz. Kırklarda, ellilerde ne olur, Allah bilir.

Gerilere Doğru: Giriyoruz. Halid Ziya önce çocukluk arkadaşlarıyla yıllar sonra karşılaşmalarını anlatıyor, sonra İzmir'e dönünce dedesinin konağını yıllar sonra tekrar geziyor, dolanıyor oralarda. Konak ortamı süper. Hizmnetçiler, akrabalar, bir dolu insan. Dedesi, Halid Ziya'ya Nurullah dermiş, Papağan Halid dermiş. Böyle tatlı anılar. Bir de edebiyatla haşır neşir olmaya başlamasının hikâyesi var. Nevruz diye bir dergi çıkarıyormuş Halid Ziya, orada Ohnet'den çeviri yapıyormuş. Bu Ohnet, Goncourt Biraderler falan, Fransa'nın ikinci sınıf yazarları zannediyorum, bir hocamız öyle demişti. Dönemin meşhurları ve Edebiyat-ı Cedîde kuşağını en çok etkileyen yazarların başında geliyorlar.

Mensur şiirler konusunda çok alay etmişler, Halid Ziya'nın konu hakkında söyledikleri şu:

"Bu 'Mensur Şiirler'den neler çektim neler?.. Tâ ki üstad Recaizade Mahmut Ekrem bir güzel mektupla onları övesiye kadar..." (s. 23)

İzmir'e gelen Fransız, İtalyan kabare sanatçıları, tiyatro ortamları, kültürel ortamlar, musikişinaslar... Bir dünya.

Eh, artık eleğini asmış olan büyük yazardan itiraflar da geliyor. Mesela şöyle:

"Haftada bir kez yazı yazmakla avunmak istiyorum. Bu, bilemedim bilemedim, beni iki saat oyalayan bir eğlencedir. Yazıdan da tiksindim ya... Düşün bir kez, altmış yıldan beri sürüp giden bir iş! Önceleri, genç iken, nasıl istek ve sevinçle, her yazılandan ruhsal bir ödül bekleyerek nasıl umutla yazardım. Ve her yazımı bitirince nasıl uçmak üzere havalanmaya hazırlanan bir kuş gibi hafiflik duyardım. Şimdi hiç öyle değil. Yazmak bence neredeyse bir işkence. Her yazıyı bitirince de bir ateşli bunalımdan çıkmışa benziyorum." (s. 29)

Adam fena bıkmış dsfd.

"(...) Hele edebiyattan bıktım, usandım. Özellikle bugünün edebiyatından... düne ilişkin olanlardan -ben de içlerinde olarak- usanmaktan daha da fazla bir duygu ile uzak kalıyorum. Bana edebiyattan söz etmeyin de her şeyden konuşun." (s. 30)

Önceki kitapta bir öyküyü anlatmıştım, oradaki görüşlerle çelişir gibi. Tabii zamanla fikirler de değişiyor. E tabii Çelik de değişti. Neyse, sonrasında polisiyeye sarıyor Halid Ziya. Bayağı bir polisiye okuyor, heyecan manyağı oluyor. Süper.

Sonra işte İzmir'de Halid Ziya. Karşısına kendi çocukluğunu konduruyor, kendisiyle konuşmaya başlıyor falan. O zamanının hayalleri, dargınlıkları, umutsuzlukları... Eski bir valsin duyulmasıyla birlikte gözlerden siliniyor çocuk, Halid ziya öylece kalıyor. İnsan merak etmeden duramıyor; 60 yıl sonra büyüdüğümüz yere döndüğümüzde biz ne bulacağız acaba?

Uzak Anılar: En sıkıntılı bölüm. İzmir'de bir akraba çocuğu var, Affan Sabit. Affan diyelim. Bu çocuk kedileri falan tüfekle öldürüyor, bir acayip çocuk. Bolca okuyor falan ama fena haşarı. Küçük Halid'i de alarak maceralara çıkıyorlar bazı bazı. Hizmetçilere sıkıntı çıkarıyorlar, bilmem ne. Çıktıkları gezintilerde Buca'nın minik bir köy olduğunu, İzmir'in şehir merkezinin sınırlarından itibaren her yerin ağaçlık, bağ bahçe olduğunu görüyoruz. Eski İzmir'e dair çok şey var.

Sonrasında katakullilerle Affan'ın ailesi batıyor, Affan kendini tasavvufa veriyor ve çile çekmek üzere bir dergaha kapanıyor. Sonra akıl hastası olduğunu düşünüyorlar ve İstanbul'da bir akıl hastanesine yatırıyorlar. Orada ölüyor. Hazin bir hikâye.

Güzel İhsan: Uzak anılarda kalmış bir adam İhsan. Onun hikâyesi, dolayısıyla İzmir'in de. Ben sadece şunu alacağım:

"Şilin o zamanlar İzmir'e sanki sarmış olan bir tür gümüş rupye idi ki yarım mecidiye olarak elden ele dolanırdı. Arada altmış para kadar bir fark olurdu ki bu fark yüzünden Kızıldeniz kıyılarından, Suriye'den akın akın bu paralardan gelir; açıkgözler bu ticaret yüzünden önemli kazançlar elde ederlerdi." (s. 135)

Böyle bilgiler mühim ve sıkça.

Civelek Ziver: Zenci bir çocuğun hikâyesi. Halid Ziya'nın takıldığı bir İzmir kahvesinin delikanlı sahibi, zenci bir çocuğu yanına alır. Bu sahip gençliğinde bir Habeş kıza aşık olmuş, kızı öldürmüşler falan. O yüzden çocuğu yanına almış, kendi evladı da o yaşlarda olacakmış çünkü, eğer olsaymış. Evlatlık statüsü de kazandırıyor çocuğa. Sonra çocuk deli hasta oluyor, adam para topluyor ve Halid Ziya da adamcağıza yardımcı oluyor ama sonradan çocuğun yaşayıp yaşamadığını bilmiyor. Bu öyküde önemli olan bilgilerden biri şu:

"(...) Zencilerin bir tane bayramı olurdu ki İzmir'in sayılı günlerinden biriydi. Onların Afrika geleneklerinden getirdikleri bir tören Kadifekale sırtlarında, İzmir'in Bahribaba sırtlarından denize bakan bir noktasında yapılırdı...
İzmir'de ne kadar değişik ve çeşitli kabilelerden gelme erkek-kadın zenciler varsa burada toplanırlar; yerler, içerler, oynarlardı. İzmir halkından bir büyük kalabalık da bunları seyretmek ve bu garip oyunlarını görmek için orada toplanırlardı. Özellikle borulu zenciler bu törenin en başta gelen öğeleri idiler." (s. 140)

İki Sima, Deli Fato gibi öyküler de İzmir'in insanı hakkında etkileyici öyküler. Halid Ziya, diyecek bir şeyim yok. Okunsun.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder