11 Ocak 2013 Cuma

Kemal Tahir - Yorgun Savaşçı

Tarihimizi biliyoruz. Vatanın elden gideceğini gören Türk insanı, bütün imkanlarını, hatta canını bile ortaya koyarak Kurtuluş Savaşı'nı kazandı. Özakman'ın muazzam eserlerinde bunun örneklerini görürüz. Resmi tarihte durum böyledir. Gerçekten topyekün bir isyandı bu, köylü her şeyini verdi. Şahlandık, on numaraydık. Ya. İşte böyleydi. Şimdi bunların hepsini siktir edin, unutun. Gerçekte ne olduğuna bakalım.

Bende bunun Bilgi'den çıkmış 4. baskısı var, kapağı süper. Önde elinde silah, çökmüş bir asker. Arkada bir sürü asker. Sadece yüzleri var. Diğer kapaklara baktım, bazısında kadınla erkek var, sarılmalı resim. Bazısı daha da tırto. En güzeli benim kapak ama onun da resmini bulamadım. Bununla idare.

Kitap üç bölüm, ilk bölümün adı Von Kres Paşa'nın Dürbünü. Cehennem Topçu'yla başlıyoruz. Cemil, Almanya'da balistik eğitimi falan almış bir topçu yüzbaşıdır. Lakabı Cehennem, çok deli topçu. Büyük savaşta cepheden cepheye koşmuş, onca koşturmaya rağmen zafer yüzü görmemiş, haliyle yorulmuş bir savaşçı. Ucunda zafer olan savaşta ne kadar çabalarsanız çabalayın, pek yorulmazsınız. Ödülünüzü alırsınız çünkü. Bu öyle değil. Cemil, yenilmiş bir savaşçı. Balkan Harbi'nde ölen dostu Nazmi'nin kaynanasında kalıyor. Nazmi'nin eşi Neriman'la sevgililer, bu yüzden Nazmi'nin fotoğrafının önünden geçerlerken başları eğiliyor. Zamanı şuradan çıkartırız: "(...) On yıl geçti 31 Mart'tan bu yana... Nazmi rahmetli, yirmi ikisindeydi 31 Mart'ta... Demek ben de yirmi üçümdeymişim..." (s. 8) 31 Mart Vakası 1909'da gerçekleştiğine göre demek ki yıl 1919. Mevsim kış olduğunu göre Ocak veya sonrası.

Neriman'la Cemil konuşuyorlar, bu sırada Von Kres Paşa'nın armağanı dürbünden bahsediyorlar. Ardından silah sesleri duyuluyor. Bir süre önce Bekirağa Bölüğü'nden kaçırılan Doktor Çerkez Reşit Bey, Cemil'in bulunduğu eve doğru koşuyor ama polislere yakalanacağını anlayınca ağzına silahı sokup ateşliyor. Cemil'in olaylardan haberi yok, adamın eve geleceğini zaten bilmiyor.

Adam öldükten sonra Neriman'ın oğlu Enver geliyor. Şimdi roman İttihatçılarla alakalı olduğu için bu noktadan sonra dikkatle okuyoruz. Enver'in adı Enver Paşa'dan geliyor haliyle. Dolayısıyla Nazmi'nin ve Cemil'in İttihatçı olduğu anlaşılıyor. Bir de ince bir ironi var şurada, halkın İttihatçılara yaklaşımını Enver'in ağzından dinliyoruz: "(...) Ben biliyorum, kurşun bunlar... Tabanca kurşunu... Sen bunlardan attın mı hiç savaşta gavurlara Cemil dayı?... Hiç İttihatçı öldürdün mü sen?" (s. 15)

Ya, 10 yılda işler böyle tersine döner işte. Ben birazcık anlatayım hadiseyi. 1908'de İttihat ve Terakki II. Meşrutiyet'le padişahı tahttan indirip başa geçiyor ama öncesinde ne bir kadro, ne bir plan, ne bir şey. Hiçbir hazırlık yok, başa geçince her şeyin tıkır tıkır yolunda gideceği düşünülmüş. Orduda bir ayıklama var, okullu subaylar el üstünde tutuluyor ki İttihatçıların temeli zaten bu okullu subaylar. Ordular lağvediliyor, yönetimde ayrıştırma hakim, kadroculuk anlayışı çok yanlış bir şekilde zuhur ediyor. Türk mantığıyla tepeden inme yapılan büyük değişime elbette karşı çıkanlar olacak, 31 Mart Vakası dediğimiz büyük ayaklanma başlıyor, İstanbul'da katliam yaşanıyor neredeyse, başlar kesiliyor, evler yakılıyor. Ardından Selanik'ten Hareket Ordusu geliyor, kurmay başkanı Mustafa Kemal. Ayaklanma bastırılıyor. Ardından Balkan Savaşları geliyor, ordu boku yiyor, çünkü Balkanlardaki ordu dağıtılmıştı. Edirne bile elden gidiyor bir ara, gerizekalı Balkan devletleri birbirine girmese orayı da geri alamayacağız. Alıyoruz bir şekilde ama Balkanlardan kelimenin tam anlamıyla götümüze tekme yiyerek atılıyoruz. Zaten iki sene sonra da I. Dünya Savaşı başlıyor, boku hamuduyla yiyoruz çok affedersiniz. Bu noktada Alman hayranı Enver'in girişimleri bir yana, bir de oldu bitti var zannediyorum. Rus limanlarını bombalayan gemilerin denize açılmasından ne Enver'in, ne Talat'ın haberi varmış. Alman hayranlığında son nokta; iteklene iteklene savaşa sokuluyoruz. II. Dünya Savaşı'ndaki politikayla savaşa girmemeyi başarabileceğimiz söyleniyor, belki de mümkündü, evet. Lakin kaybedilen toprakların peşinde koşan birkaç hayalperest düşünün, işte sonuç.

Bu, işin bir yüzü. Diğer yüzünde II. Abdülhamit'in baskıcı yönetiminden kurtulan yazarlar, sanatçılar ve daha iyi bir memleket için savaşan yüce gönüllü askerler var. Bunlardan bazıları İttihatçılar başa geçince haliyle çok seviniyorlar ama cemiyetin uyguladıkları politikayı görünce geri adım atıyorlar haliyle, hayal ettikleri öyle bir şey değildi çünkü. Ne onca savaş, ne de açlık vardı umulanlar arasında. Bazıları eleştirmeye başlıyor ve umudu kesiyor, bazıları umutlarını sonuna kadar koruyup desteğe devam ediyor. Romanda her iki gruptan insanı göreceğiz. Cemil'i ben ikinci gruba koyuyorum ama bir şeylerin yolunda gitmediğini düşünmeyecek kadar hayalperest olduğunu söylemeyeceğim. Tam aksi.

Roman uzun, ana noktalar da uzun. Ben bunların hepsini alacağım, almadığım zaman yemek yapmışım da tuz dökmemişim gibi hissediyorum. Cemil'in cemiyete girişi ve gerisi şöyle:

"Kendisini İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne Patriyot Ömer sokmuştu.Yıl 1906... Manastır'da, yağmurlu bir gece, yola çıkmışlardı. Bir köşebaşında, Patriyot özür dileyerek gözlerini bağladı, elinden tutup çamurlu sokaklardan geçirdi, bir kapıyı üç kere çaldı. İçerden üç kere 'Muin', üç kere 'Hilâl' dediler. Patriyot üç kere 'Hilâl', bir kere 'Muin' diyerek karşılık verdi. Gözlerindeki bağ alındığı zaman, karşısında kızıl cüppeli, kara maskeli üç kişi, ortada bir masa, masada bir tabancayla bir kitap vardı. Tanıdık bir sesin - Eyüp Sabri'nin sesi... 'Cemiyete girmek için iyice düşündünüz mü? Hâlâ kararlı mısınız?' sorusuna, 'Evet,' demiş, 'Yasaları tutmayan idam olur,' sözüne, 'Peki,' diye karşılık vermişti. Yemin etti. Böylece ölüme söz vermiş, karşılığında 9-2 numarayı almış oldu.

Bu yolun ucu, kötüsü gelirse, belki de ölene kadar sürecek Fizan, Taif, Yemen sürgünlerine bağlıydı. Bu yola girenler Padişah damatlıklarını , en büyük başkentlerdeki ataşemiliterlikleri, müşir paşalıkları peşin peşin tepmiş oluyordu. Kazanırlarsa hürriyete kavuşacaklardı. Neydi bu hürriyet? Herkesin dilediğini yapması... Nasıl uyuşur askerliğin sıkı düzeniyle peki?... Bunu bile düşünmeye vakit kalmadan, akıl almayacak kadar kısa zamanda, iki yıl sonra, akıl almayacak kadar kolaylıkla, birkaç telgraf çekilerek kazanıldı hürriyet... -Cemil duvardaki resme daldı bir zaman...- Tuna'dan Basra'ya, Sinop'tan Trablus'a uzanan koca imparatorluğun gerçekten sahibi oluverdiklerini anlayamadan öldü Nazmi, yirmi altı yaşında, çevrilmiş Edirne şehrini savunurken... Aç, hasta, umutsuz...

Fotoğraftaki Nazmi hep böyle kederle gülümsüyordu, oğlunun kendisine 'İttihatçı gavuru' dediğini duymuş gibi..." (s. 16-17)

Ya, böyle tepetaklak oldu her şey.

İntihardan sonra eve Teğmen Faruk geliyor, kendisini romanın ilerleyen bölümlerinde de sıklıkla göreceğiz. Teğmen, Reşit Bey'i Patriyot'un gönderdiğini söylüyor ama dediğim gibi, Cemil'in hadiseden haberi yok. İstanbul'da adamı saklayacak tek bir yer bile bulunamamış, bu da ne kadar büyük bir sıkıntıda bulunduklarını gösteriyor.

Cemil, durumu konuşmak üzere arkadaşı Arap Maksut'un mekanına gidiyor. Bekirağa Bölüğü'ndeki jurnal kurbanlarından bahsediyorlar, yalnız kaldıklarından bahsediyorlar fakat en önemlisi, Patriyot'un yakalanmaktan kıl payı kurtulması var. Patriyot, baskın olacağını pek geç öğreniyor ve yan binadaki bir dükkana galiba, işte saklanıyor oraya. Oradan çıkarmak için bir kadın lazım, dükkana girecek ve Patriyot kadın kılığındayken oradan çıkacaklar.

Bu ikisi konuşurlarken Maksut, nasıl yenildiklerine anlam veremeyişini anlatıyor. Cemil'in cevabı ibretlik:

"Savaş, yalnız yürek işi değil de ondan (yenildik) galiba... Biz, Kanala suyu tulumlarla develerin sırtında götürdük! Topları, elli adımda bir, geriden alıp ileriye koyduğumuz kalasların üstünde sürükledik. Onlar Gazze önüne kadar su boruları döşediler belim kalınlığında... Toplarını trenlere koyup getirdiler. Gazze'de bizi ne topçu yendi, ne atlı birlikler, ne sayı üstünlüğü... Bizim cepheyi, su borusuyla tren borusu çökertti, boğa yılanları gibi kafalarını vura vura..." (s. 70-71)

Bir de Doktor Münür hadisesi var. Bu adam Reşit Bey'i saklamayı reddediyor ama iki arkadaş bu adamın Caddebostan'daki köşküne gittikleri zaman Halil Paşa'yı görüyorlar orada. Halil Paşa, Enver Paşa'nın amcası, deli gibi aranıyor ve bu köşkte saklanıyor. Maksut, satış koyabileceğini düşündüğü Münür'den çekinmesine rağmen Halil Paşa'nın orada olmasını anlayamıyor bir türlü. Burada Münür'ü bir çeşit Tom Bombadil olarak düşüneceğiz. Ya da Kemal Tahir'in kendisi olarak. Bir zaman bizimkilerin karşı saflarında yer almış, lakin artık elini eteğini çekmiş bazı işlerden. Uzaktan bakıp yorum yapıyor, tahlil yapıyor, konuşuyor, çözümlüyor. Böyle bir adam. İttihat ve Terakki'nin kurucu beşlisinden biri, fakat olaylar daha en başta boka sarınca cemiyetten ayrılıyor ve cemiyetin hatalarını bir suç olarak değerlendiriyor, kuruculardan arkadaşı Reşit Bey'i saklamaması da bu yüzden.

Münür, Patriyot'u saklayacağını söyleyince iş kaçırmaya kalıyor, Cemil'in aklına Neriman geliyor tabii. Neriman'ı ikna ediyor, katakulliyi kuruyor ve harbiden de kaçırıyorlar adamı ama oranın yerlisi bir bakkal jurnalin kolunu kırmak zorunda kalıyor Cemil. O bakkal da birinin akrabasıymış, dolayısıyla Cemil'in evini basıyorlar. Cemil kaçıyor, o da Münür'ün mekanında saklanmak zorunda kalıyor.

Neriman Patriyot'u kaçırma işi üstündeyken Cemil'in düşündüklerine bakalım: "(...) 'Ne zamandan beri, bilerek, bizi buraya doğru sürdüler! Olur mu böyle iş?.. Milletin kendilerine körü körüne güvenmesinden böyle faydalanmak... Bu kadar acımadan... Bu kadar kolayca...' Duraladı. 'Biz de kızı... Bize güvenmesinden faydalanarak sürmedik mi, bu işe?..'" (s. 101) Yönetilmek böyle bir şey ağalar, istediğiniz şekilde yönetildiğinize inandırılırsınız ve sonunda bakmışsınız ki olmak istediğiniz yer uzaklardan size el sallıyor.

Caddebostan'daki mekanda Cemil'in Kanal Cephesi anılarını görüyoruz. Alman generallerin yanlış kararları, Osmanlı askerinin bozgunu. Bu tarz şeyler. Benzer olayları Falih Rıfkı Atay'ın Zeytindağı adlı kitabında ayrıntılarıyla bulabilirsiniz. Çok sıkıntılı bir cephe, savaşın kaybedileceği ortada olmasına rağmen hem çöle, hem de düşmana karşı savaşılıyor. Düşman demeye de dilim varmıyor, daha farklı adlandırılmalı ama teknik olarak düşman.

Romandaki tüm karakterlerin kurmaca olmadığını söylemem lazım. Bahsi geçen Halil Paşa şu: http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=halil+kut

Kendisi Mustafa Kemal'i ya Selanik'te, ya Manastır'da az daha vuracak olan adam, çünkü Mustafa Kemal'le Enver Paşa anlaşamıyorlar. Mustafa Kemal, ordunun siyasetten çekilmesi gerektiğini söylüyor ama Halil Paşa'ya göre ister kışlada, ister mecliste, ordu her zaman etkin bir güçtür ve orduyu elinde tutan güçlüdür. Dolayısıyla orduya ihtiyaç olduğu için Mustafa Kemal az daha vurulacakmış. Patriyot da oradaymış hatta. Patriyot zannediyorum kurgusal bir karakter. Halil Paşa daha sonra Anadolu'daki harekete katılacak, Mustafa Kemal'in yanında yer alacak. Hatta yine Falih Rıfkı'ya göre o günleri konuşmuşlar mecliste, aralarında bir husumet yokmuş haliyle.

Bu saklanma günlerinde daha çok dört adamın siyasi olaylara ilişkin görüşleri var. Münür, Abdülhamit'i indirip iktidar olmayı halkın isteyip istemediğini soruyor, elbette halkın bir şeyden haberi yok. Ele bir fırsat geçtiğini ve bu fırsatın değerlendirildiğini, her şeyin bundan ibaret olduğunu söylüyor. Tepeden inme bir özgürlük. Halk adına yapılmış. Söylenen bu. Şimdi bu nokta çok önemli. Halka özgürlüğün geleceğini söylüyorsunuz, sonra savaş üstüne savaş, ölüm üstüne ölüm. Bunun bir de tepkisi olacak, onu da resmi tarihten öğreneceğiz. Hehe, şaka lan. Oğlum bak, en basitinden şöyle düşün. Halk bütün kaynaklarıyla Anadolu Hareketi'ni desteklediyse Tekâlif-i Milliye gibi bir kanun neden çıkarıldı? Ben söyleyeyim; halkın beş kuruş vermeye niyeti yoktu, çünkü tek bir savaş daha istenmiyordu. Terakki öncesini de alın, savaşlarla sınanmış bir milletten ne kadar özverili davranmasını bekleyebilirsiniz? Hele hele son birkaç savaşa girmeye sebep olan İttihatçıların başlattığı düşünülen bir "özgürlük" savaşına karşı? Valla bir şey diyeyim mi, ipten dönmüşüz arkadaş. Anadolu'nun on parçaya bölünmesine, Türklerin çük kadar yerde yaşamasına ramak kalmış. Neyse lan, göreceğiz bunları zaten.

Halil Paşa'dan bir itiraf, nerede çuvallandığına dair:

"Kadronun gerekli olduğuna kısa zamanda inandık ama yetiştirmeye vakit bulamadık. Ben bu kadro meselesini de çok düşündüm Doktor! İnkılâpların ilk kadroları, inkılâplardan çok önce hazırlanıyor. Biz bunu yapamadık. Belki inkılâptan sonra da hazırlanır, ama biz buna da zaman bulamadık. Dünyanın en amansız fırtınası içinde gemi her an kaynamak üzereydi." (s. 152)

Yine Halil Paşa'nın Ziya Gökalp hakkında söyledikleri... "Her sözüne Kuran emri gibi inanıyorduk." (s. 153) Ziya Gökalp, Türk milleti, İslam ümmeti, muasır medeniyet seviyesi kavramlarını bir araya getirip Voltron'u oluşturmaya çalışmış fikir adamımız. Lakin kendisinin ortaya attığı fikirler dahi daha tam olgunlaşmamıştı, zaten o fikirleri değerlendirecek kadro yoksunluğu da ortada. Yeni hayat, yeni siyaset, yeni ekonomi, yeni bok, yeni püsür. Kendisinin fikirleridir ve fikir olarak kalmışlardır, zira zaman yoktu bunları uygulayacak. 9 yıl, 8 ay, 12 gün süren bir iktidar var. Yüzyılların sıkıntıları ve güçlenen bir dünya için bir hiç. Bu durumda İttihat ve Terakki'nin ne kadar suçlanacağı, ne kadar suçlanmayacağı kişiye kalmış. Yine de iyi niyetle başlanmış bir hareket olsa da yanlış yöntemlerin uygulandığı kesin, bilinçsiz veya bilinçli olarak.

Evde bol bol satranç oynanıyor, yine bir satranç fasılası. Bu bölümde öğreniyoruz ki Mim Mim Grubu kurulmuş, Müdafaa-i Hukuk yapılanması başlamış, Kazım Karabekir Erzurum'a gitmiş, Mustafa Kemal'in Anadolu'da Enver Paşa'yla birleşmesi umuluyor. Bunu uman Halil Paşa. Enver'de ve Nuri Paşa'da deli ordu varmış, güç birleşimi yapılacakmış da tekrar iktidar olunca eski hatalar tekrarlanmayacakmış. Vay arkadaş. Burada bir de vatan-devlet ilişkisi irdeleniyor, orası da süper. Halil Paşa Bağdat'a yerleşen, Mezopotamya'nın uygarlıklarının izini sürmek için kazılar yapan Doktor Karlos adlı bir zatla konuşurken mülkiyet kavramı üstünde duruyor. Karlos diyor ki sizde feodalite gibi bir kurum yok, hiç olmadı. Topraklarınız çorak, çorak olmayanları da iyi değerlendirmemişsiniz. Sizde her şey devletçilikten ibarettir. Dolayısıyla devletin vatana talancılık yapması mümkün değildir, vatan zaten devletin bir uzantısıdır. Bu sebeple mülkiyet kavramından bahsedilemez. Böyle diyor Karlos. Şimdi müsadere hadisesine bakalım. Karlos'a göre müsadere, devletin uzun vadede kiraladığı mülkleri, toprakları geri almasıdır, çünkü her şey devlete aittir. II. Mahmut kaldırıyordu galiba müsadere sistemini, devletin yaşına göre hesaplarsak ölüme yakın bir zamanda. Anca o zaman kalkıyor işte.

Cemil Neriman'la gizlice evleniyor bu saklanma günlerinde, Caddebostan'a döndüğünde görüyor ki mekan basılmış, Patriyot'u, Paşa'yı falan hep götürüyorlar. Buradan Cemil'in çok ballı bir insan olduğunu anlıyoruz. "1919 yılının 15 mayısında, güneşli bir perşembe günü, dünya üstünde gidecek hiçbir yeri, başvuracak hiç kimsesi, yapacak hiçbir işi olmamanın ölüme benzeyen yalnızlığını bir daha duydu." (s. 203) Gülhane Parkı'na giden Cemil, orada iki erkek çocukla karşılaşıyor. Okuldan kaçmışlar, oralarda dolanıyorlar. Bir tanesi para karşılığında erkeklerle birlikte oluyor. Varın hesap edin halkın vaziyetini. Bunlar hep tez güçlendirici örnekler, savaş sırasında halkın yaklaşımının temellendiği noktalar. Sonra Sultanahmet'e geçen ve oradaki eski bir dostun evinde kalan Cemil, arkadaşının çağırdığı kadınlardan birini görünce kadını bir yerlerden tanıdığını düşünüyor. Anlaşılıyor ki parktaki çocuğun annesiymiş meğer. Ya.

Tarabya'da bir asker bakımevi gibi bir yer var, oraya gidiyor Cemil, farklı bir adla. Orada da Naci Bey ve Teğmen Selim var. Bu bölümde Kafkas Cephesi'ni ayrıntılarıyla görüyoruz. Romanda karşılaştığımız her bir askerin farklı cephelerle ilgili anlattıkları, cephelerdeki benzer sıkıntıları ve halkın tutumunu ortaya koyuyor. Teğmen Selim, Enver Paşa'ya gönülden bağlı ve Kafkas Cephesi'nde Enver Paşa'nın hatalı olduğunu hiç düşünmüyor. Körü körüne bağlılık. En tehlikelisidir, başkalarının kuklası olursunuz.

Buradan sonrası ikinci bölüm, Karanlığın Dibinde. Cemil, bakımevinde tanıştığı İsmail Bey vasıtasıyla Anadolu'ya geçiyor, Bekir Sami Bey'le Bandırma'da tanışıyor. Bekir Sami'ye şuradan bakabilirsiniz: http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=bekir+sami+kunduh

Anadolu'da o sırada Çerkez Ethem var, ağabey Çerkez Reşit var, Ege'ye doğru efeler var. Hepsi çeteci, düzenli orduya geçilirken çıkan hadiseleri bir yana bırakırsak bu adamlara ihtiyaç var, elde olan tek kuvvet bunlar çünkü. Olumsuz bir yaklaşımım yok, bize lisede öğretilen bilgilere bakıldığı zaman bunların düşman olduğu, Mustafa Kemal'le savaştığı söylenir. Bu kadar, ötesini bilmeyiz. Bir Topal Osman'ı bilmeyiz mesela. Neden? Çünkü bu ülke kokuşmuş arkadaş, tarihi bile kokuşmuş. Herkes bir şeylerden korkuyor, herkes bir şeyleri örtmeye çalışıyor. Neyse, Cemil'in Selahattin adlı bir arkadaşıyla diyaloğu, büyük savaş öncesinin bir özeti. Cemil söylüyor önce:

"'İzmir'i kurtarmak için Samsun'a çıkmak bana biraz sapa geliyor. Mustafa Kemal, kestirmesi bu demişse bence yanılmış... Hüner gösterecek adam ya İstanbul'da kalırdı, ya da senin Albayın yerine buraya gelirdi. -Şaka eden bir çocuk gibi yürekten güldü.- Ben konuşuyorum, sen de avanak avanak dinliyorsun!.. Bizim o kadarına aklımız mı erer? Belki İzmir'e giden en kestirme yol, Samsun'dan geçiyordur. Şimdi bunu bırakalım da, burada ne yapacağız onu anlayalım!..'

'Genel durum şu: Millet savaştan yılgın... Vuruşalım demiyor musun, anasına sövmüşsün gibi sırtarıyor!... Yedek subaylardan yarısı evlerine kapanmış, yarısı ekmek parası derdine düşmüş... Bizimkilerin çoğu hasta, sakat... Sağlamları daha yenilginin şaşkınlığından kurtulamadı. Kala kala... Bir avuç senin gibi bizim aklımız ermez diyen subayla gözü budaktan sakınmaz deli aydın kaldı. Gerisi asker kaçağı, çapulcu, kısacası: eşkıya dediğimiz rezil sürüsü...'" (s. 280)

İttihatçıların yarısı kendini suçlu hissettiği için Anadolu'ya gelmiyor, diğer yarısı da halk tarafından sevilmediği için pasifize oluyor ister istemez. Dendiği gibi, bir avuç insanla yapılacak ne yapılacaksa. Zaten sonrası hacı takımıyla çekişmeler, çetecilerle iş yürütmeye çalışmalar, açlık, sonsuz bir çaba. Büyük savaşlara kadar gelmiyor roman, Kuva-yı Milliye'nin kuruluş sancıları ve silah bulma sıkıntısıyla geçen günlerde bir avuç insanın rüzgarda kum tanesi misali savrulmalarını izliyoruz. Mustafa Kemal'le telgraf vasıtasıyla konuşulduğu bölümlerde insan bir garip oluyor, bir asker oluyoruz ve öyle ya da böyle, efsane olan bir komutanın sözlerinden bir şeyler çıkarmaya çalışıyoruz.

Üç gündür yazmaya uğraşıyorum, yeter. Parıltılı bir dirilişi değil, sıkıntılar içindeki bir mücadeleyi gerçekçi bir biçimde anlatır Kemal Tahir. O yıllara bir de buradan bakmak lazım. Okunursa süper.

Şu şarkıyla da bitiriyorum. İyi künne.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder