1 Aralık 2019 Pazar

Giorgio Manganelli - Centuria. Yüz Küçük Irmak Roman

Prospektüse, fişlerin arkalarına, bulduğu her kağıda şiirlerini yazan Orhan Veli Kanık mıydı, Behçet Necatigil miydi? Necatigil'i yakıştırıyorum ben, her bir kağıdı yazdığı şiir için ev olarak düşündüğünü hayal ediyorum, hoşuma gidiyor. Evin içine yazılan ev, insanlar ayrı ev. Mekanı açan mekanlar yine çevrelenmiş, kapalı ama iki kısıt birbirini genişletebiliyor, bu güzel bir imge. Brautigan okuyorum, bir kitabını oluştururken şiirlerini tohum kılıflarına yazmış, kağıtları toprağa öylece atarsanız bir süre sonra yeşerecek, kağıdın kendini doğuran kaynağa döndüğünü göreceksiniz. Biçimlerin, formların yazma edimini doğrudan etkilemesi ilgi çekici bir şey, Manganelli'nin kendi hikâyesi var bu konuda ama önce Semi Rifat'ın, çevirmenin önsözüne bakalım, anlatacağım şeyler bu önsözden. "Centuria" Latincede Roma lejyonlarının yüz kişiden oluşan temel birimini belirtiyor, bir takım, bütünlük. Boccaccio'nun ve Nostradamus'un metinlerinden de esinlenmiş olabilir Manganelli, başka yüzlükler de yazmış ama elimizde sadece bu kitap var, diğerlerinin çevirisi yok sanırım. Tavanarası bir metnini daha basmış yazarın, YKY'den başka bir metni çıkmış, o kadar. İki kitap da ortalıklarda yok, tekrar basılmamış. Tavanarası zamanında iyi yazarların metinlerini basmış. Mario Benedetti, Erlend Loe, birkaç yazar daha. Yürümemiş ne yazık ki, yine de hoş bir çabaymış. Neyse, Centuria 1979'da Viareggio ödülünü kazanıyor, bu sırada Manganelli Calvino'yla tanışıyor, Calvino metni çok beğenip Fransız yayınevlerine öneriyor, metin Fransızcaya çevrilip basılıyor, kopup gidiyor sonra. Fransızların özellikle aşina olduğu bir biçeme sahip olduğu için beğenilmesi doğal, içeriğini doğrudan alıntılayayım: "Yüz kısa anlatıdan oluşan ve 'Yüz küçük ırmak roman' alt başlığını taşıyan, yazarı tarafından da 'uçsuz bucaksız ve hoş bir kitaplık' olarak tanımlanan Centuria, klasik ya da modern anlamda bir roman değil kuşkusuz; birden yüze kadar numaralandırılmış bu anlatılar, hangi numarayı taşıyorlarsa o numarayla adlandırılırlar, her biri kendi içinde bir evren olan mikrokozmoslardan oluşmuş bir makrokozmos olarak algılanabilir. Tarihsel ya da coğrafi iletilerden yoksun olan bu küçük 'bütünler'de anlatılanlar, kim oldukları belirsiz, tanınmayan kişilerle, fantastik varlıklarla, kişileştirilmiş soyut kendiliklerle ilgilidir." (s. 9) Devamında bütün varlıkların bir arada olabildikleri bir anlatı dünyasının açabileceği sayısız kapıdan bahsediyor Rifat, yaşayanlarla ölülerin bir arada bulunabildiği, masal kahramanlarıyla günümüz insanının mücadeleye girebildiği bir kurmaca biçiminin herhangi bir formüle, bir tekniğe bağlı olmadan çatılması ve benzerlerinin türetilmesi başarılı bir oyunculluğu gösteriyor. Gerçi formül vs. yok dedim ama en baştaki meseleye bağlayacağım, Manganelli bir röportajında normalden biraz daha büyük boyda daktilo kağıtlarına sahip olduğunu, bir sayfayı geçmeyecek biçimde anlatılar kurma fikrinin o kağıtlar vasıtasıyla aklına geldiğini söylüyor, elinde o kağıtlar olmasaymış bu metni asla yazamazmış. Başka bir röportajında kağıtların sadece bir yüzünü kullanma kararı aldığını ve kendine bazı kurallar koyduğunu söylüyor, asla birbirini izleyen öyküler oluşturmayacak, anlatıdaki karakterler hiçbir şekilde birbiriyle karşılaşmayacak, her anlatı kendi kendine yetecek, böyle şeyler. Kimi durumların birbirine benzediğini söylüyor, karakterlerin karşılaşmama kanununa harfi harfine uyduklarını söyleyebiliriz ama farklı öykülerde şöyle bir başlarını uzatmış olmaları son derece mümkün, uyumayı seven adamın başka bir parçada uyandırılmayı sevmeyen adam olarak ortaya çıkmadığını söyleyemeyiz, belli davranış örüntülerine sahip karakterlerin farklı parçalarda varlıklarını davranışlarıyla sürdürmediklerini de söyleyemeyiz, aslında o kadar da bağımsız değil parçalar, yine de birbirini önceleyip sonralamadığı için bir bağıntı aramak pek de doğru olmaz, yazarın niyetinin parçaları eser miktarda da olsa bağımsızlaştırdığı söylenebilir. Bir ayda yazılmış bu parçalar bir de, her gün üç parça. Belki de üçlü üçlü okumak lazımdır, belki o zaman farklı bağlar ortaya çıkarılabilir. Ben öküz gibi okudum kitabı, ince işe girmedim, parçaların anıştırdığı başka parçaları not almaktan fazlasını yapmadım. Okur bilir artık, herkes kafasına göre.

Calvino'nun önsözüne geliyorum, Manganelli'nin 1964'te çıkan ilk kitabıyla birlikte İtalyan edebiyatına yeni bir soluk getirdiğini söylüyor. "Zamanı gelmişti. İtalyan yazını yirmi yıldır benzersiz bir yazara, her tümcesiyle eşsiz, dil ve düşünce oyunlarında tükenmez ve dayanılmaz bir yaratıcıya sahip artık: Şimdiye kadar da Fransızcaya hiç çevrilmemişti yapıtları." (s. 11) Calvino önceden de biliyormuş sanırım Manganelli'yi, Corriere della Sera'da ve büyük tirajlı haftalık yayınlarda Manganelli soyadı sıklıkla görülüyormuş. Başka ne diyor, Manganelli'nin Rönesans ve Barok arasındaki İtalyan anlayışına bağlandığını, bu yüzden edebi açıdan en yalnız kişi olduğunu söylüyor, 19. ve 20. yüzyıl edebiyatına çok uzak, eski zamanların sesini günümüze getirip yeninin biçimini şekillendiren bir yazar olarak Manganelli, geleneği ve avangardı bir arada taşıyor. Bunlardan başka yüz parçanın birkaçını konuları itibarıyla bölümlere ayırmış Calvino, benzer konseptlere sahip parçalar sırayla okunabilir, birden yüze sırayla okumak şart değil. Ben sıradan okudum, otuz parçalık aradan sonra aynı noktaya çıkan anlatıları birbirine bağlamak iyi bir okur çalışması olabilir. Yine okur bilecek bunu.

Adamların olgulara göre biçimlenen yaşamları temel bir izlek, birkaçını inceleyeyim. Seksen dördüncü parçada yaşamının alegorilerden oluştuğunu fark eden bir adam var, gece yarısı uyanıyor ve yaşamıyla ilgili bambaşka bir bilinç boyutuna geçiyor. Yanında yatan eşi adalet alegorisi olabilir, disiplin alegorisi de olabilir. Evlenmelerinden önce kadın yaşam alegorisiydi belki, evlendikten sonra dünya alegorisi haline geldi. Çocuklar gelecek alegorisi, sevgilisi küçük düşme alegorisi, kendisiyse alegorileri anlamada yetersizlik alegorisi. Belki. Bir daktilo kağıdı iki sayfaya denk geliyor, hep iki sayfalık parçalar okuyacağız ve açık metinlerden kendi anlamlarımızı da çıkarmaya çalışacağız. Sekseninci bölümü Bokun Tarihi'ni okuduktan sonra okumak iki metni birbirine bağlar, metinleri genişletir, iyi olur. Tuvalet bekçiliğine atanan adam önce onurunun kırıldığını düşünür ama gelip giden insanları gördükçe tuvaletin, dışkının, besinin ve yaşamın ne olduğunu tekrar tekrar düşünerek boşaltım işleminin yan anlamlarını görmeye başlar. İşemek ölümü kabul etmek demektir, kentin farklı yerlerinden gelen insanlar yan yana dururlar, işlerini görürler ve aynı yok oluşun bir parçası haline gelirler. Cinsel organların kullanım biçimi insanların çözemediği bir belirsizliğe yol açar, yüzlerdeki durgunluğun bir sebebi bu anlam krizidir belki. Çürümenin ironik bir yanı vardır, sürmezse başka tür bir çürümeyi peşinde getirecektir. Karbon bazlı yaşam formuna sahip olduğumuz için oksijeni ve evrensel çözücü olan suyu, bedenimizi ortadan kaldırmak için yegane etkenler olarak görebiliriz. İşin kötüsü, bunlara muhtacız ve yok edicilerimizle birlikte var olmak zorundayız. Süreğen çürümeye boyun eğmek ilahi bir yönelimi doğurduğu için tuvalet bekçisi "kendi çişliğini bir kilise, kendini de ayin yöneten bir papaz" olarak görmeye başlıyor haliyle, oluşa boyun eğmenin alegorisine bu parçayı örnek olarak gösterebiliriz. Doksan dokuza bakıyorum, dünyadan kurtulmaya çalışan adamın beden hareketleri karşılıyor. Teslim olma pozisyonunu arıyor adam, fikrince bu pozisyonu bulabilirse zihinsel olarak bu dünyadan kurtulabilir, bedenin biçimi zihni özgür bırakabilir. Bedenin isyanlarına şahit olmasak da dünyanın yarattığı ağrıya rastlarız ara ara, bacaklar dünyayı sert ve acı çektiren bir kılıf olarak algılar, kollar kurtuluş organlarıdır ama dumura uğradıkları için bacaklarla aynı işleve sahiptir, ağrı yaratır. Tırnaklar için dünyanın başka önlemleri vardır, tırmalama eylemi acı vericidir. Dünyanın başlangıcına ulaşmaya çalışan adamın bütün istencini bir araya getirdiğini görürüz, ölümün yanında yürür gibidir, işkenceyi kabullenip teslim olma anı geldiği zaman bedeninin gerçekten de kurtulduğunu görür ve nihayetinde uykuya dalar. Dünyadan kurtulmanın en güzel yolu için övgü. Yüzüncü parçada tipik bir oyunculluk var, Calvino'nun metinlerini andırıyor bu parça. Bir yazar, bir yazar üstüne bir kitap yazıyor, ikinci yazar iki yazar üzerine iki kitap yazıyor. Kitaplar ve yazarlar artıyor, sonra kurgu tepetaklak ediliyor ve yazarları yazan ilk yazarın sonunun gelmesiyle metin sona eriyor. On numara bir son, parçaların hepsini derleyip toparlıyor.

Bu metni aylar önce alıp okuma sırasına koymuştum ama Twitter'dan "Eve Sığmayan Oda" elimi çabuk tutmamı söyledi. Kendisini bir süredir takip ediyordum, zevkine güvendiğim iki üç insandan biri olduğunu söyleyebilirim. Buradan da teşekkür ederim kendisine, Manganelli'nin ertelenmemesi gerek bir yazar olduğunu söylediği için. Manganelli gerçekten ertelenmemeli. Yenilikler taşıyan bir biçem kurmuş, şahane. Nitelikli okurun ve yazarın ilgisini çekecektir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder