3 Aralık 2019 Salı

Victor Serge - İçerdekiler

Yöntem diye bir yayınevi varmış zamanında, 1970'lerde devrim ve anarşi tandanslı birçok metin bu yayınevinden çıkmış. Angela Davis, Liviu Rebreanu gibi önemli yazarları basıp ortadan kaybolmuş, Serge de bu önemli yazarlardan biri. Yakın zamanda Ayrıntı basmış Serge'nin iki metnini, Yazın da bir metnini basmış, şimdilik üç metnine sahibiz ama sayı zamanla artacaktır. Umarım. Serge devrimci hareketin tam ortasında yer alıyor çünkü, metnin çevirmeni Gülen Fındıklı'nın yazdığı önsözde Serge'nin yedi farklı ülkede çalıştığını ve çeşitli hapishanelerde on yıl hapis yattığını öğreniyoruz, bu metinde hapishanelerden birini mekan olarak kullanmış. Yaşadığı hemen her şeyi ateşli devrimciliğini de anlatıya katarak kaleme almış ve insanlık dramlarından iktidarların hapishaneleri baskılama araçlarına, kendi deyişiyle "değirmene" çevirmesinin sebeplerinde kadar pek çok konuya değinmiş. "Edebi yaratıcılıkla, bir kişinin tecrübesinin insanca içeriğini ve genel anlamını açığa çıkartmaya çalıştım." (s. 7) Edebiyatın işlevini de düşünmüş Serge, yaşantıyı yakalama, durdurma, anlama, yorumlama ve tekrar yaratma eylemleri için edebiyattan daha iyi bir yöntem olmadığını söylüyor, "kişinin kolektif bilinçsizliğe saplanmasına yol açan karışık kuvvetleri maddileştirmek" için yazma ediminin çok yönlü etkileri olduğunu söylüyor. İstrati'ye yazdığı bir mektupta İçerdekiler için şöyle diyor: "'Benim ya da birkaç kişinin hakkında yazılmış bir kitap değil bu. Toplumun o karanlık köşesine tıkılmış bütün insanları anlatıyor. Edebiyatın; kitleleri, bireyin kaderinin yoldaşlarının kaderiyle ortak oluşunu ve bireyin yoldaşları ile arasındaki bağlantıyı araştırması zamanının geldiğine inanıyorum.'" (s. 11) Serge hapiste geçirdiği birkaç yılı anlatırken olabildiğince objektif bir bakış açısına sahip ama ara sıra bu tutumda beliren çatlaklardan göründüğü kadarıyla sadece yoldaşlarının değil, bütün insanların iyiliğini istiyor, bu yüzden daha adil, daha insancıl bir dünyanın hayalini kurarak böyle bir dünyada hapishanelere de gerek olmayacağını söylüyor. İdeal dünya ufukta bir yerde bekliyor, bugün değilse de yarın belirecek, insanlar er geç o dünyaya ulaşacak. Galeano'nun bir sözünü ekleyebiliriz buraya, ütopya ulaşılmaz gibi dursa da ilerlememizi sağlar, varmak için bir şeyler yapmış oluruz. Serge'nin metinlerinde bu varma istencinin ağırlığı hissedilebiliyor, hapse girer girmez kendisini hazırlayışında, dört duvar arasında yıllarını geçirecek olsa bile yarınını planlayışında geleceğin parlak günleri var aklında, değirmende öğütülmemek için zihnini dinç tutması gerekiyor ve kendisine güç veren bir yarın hayali var aklında. Kitaplar var bir yandan, defalarca okunup üzerine yazılan sayısız yazıdan ötürü neredeyse okunamaz hale gelmiş kitaplar, koğuş arkadaşı yoldaşlar, sosyal tecride alınmazlarsa dışarıdan gelen iyi haberler, kısacası davasına sadık bir adam için umudunu kaybetmek, ölmek mümkün değil. Serge'nin anlatısında zamanın yıpratıcılığından zerre etkilenmeyen, öylece duran sağlam bir kayanın gölgesini görürüz, Serge/anlatıcı şu sözüyle durumunu özetliyor: "Basit giyinişli bir adam, sabahleyin evimde yapılan bir aramada ele geçirilen belgeler için tutulan zaptın imzalanmasıyla ilgili olduğunu söyleyerek, baş yazarlığını yapmakta olduğum bir anarşist gazeteden beni aldı. Durumu anlamıştım ama telaşlanmadım, hapishane her zaman içimizde taşıdığımız bir şeydir çünkü..." (s. 13) Polis merkezindeki psikolojik ve fiziksel şiddete günümüzden de aşinayız, işkence gördükten sonra intihar eden gencin -açıp da adına bakamadım, yüzünü görmeye gücüm yok ve bu kardeşle ailesinin yaşadıklarından sonra bu dünyada huzur diye bir şey kalmadı benim için, neyse- yaşadıkları en yakın ve en ağır örneklerden biri. Anlatıcı benzer örnekleri anlatıyor ve hapishaneye giriyor, bin sekiz yüz yirmi beş gün boyunca parmaklıklar arasında kalacak, beş yıl. "Anarşist" olarak fişlendikten sonra hapishane hayatı daha zor geçecek, ülkeden atılmanın kıyısından dönmüşken Paris'in bir bölümüne hep aynı açıdan bakmak, bakabilmek ve en sonunda özgürlüğe kavuşabilmek en büyük teselli. İçeride de yapılacak işler var zaten, her ne kadar yasaklanmış olsa da siyasi hareketleri içeride sürdürebilir, devrime yeni yoldaşlar kazandırabilir ve kendisini geliştirebilir. Sık sık alıntı yaptığı şiirler birkaç çizginin arasından görünen gökyüzünün ulaşılmazlığını katlanılabilir bir sıkıntıya döndürürken benliğine dört elle sarılıyor, yaşıyor sadece.

Otuzu aşkın bölüm var, kronolojik bir düzen olmasa da bazı bölümlerin belli bir olay etrafında döndüğünü, zaman çizgisine sadık kalındığını söyleyebiliriz. Birkaç bölüme odaklanacağım. Hapse girmiş bir adamın inşası var önce, dış görünüşünden düşünme biçimine kadar. Gerçi ilerleyen pek çok bölümde, hapishane ortamının ruhu öğütücü farklı uygulamalarıyla karşılaştıkça bu inşaya yeni yapılar eklenecek, aynı meseleye dönülecek ama burada temel atılıyor, önemli. Hapishane ilk saatten itibaren damgalıyor insanı, kıyafetlerini döküyor, yakaları genişletiyor, ortamda askılık namına bir şey olmadığı için elbiseler tepeden tırnağa darmadağın oluyor. Saatler, günler, haftalar ve yıllar aynılaşıyor, uzunca bir süre yürüdükten ve yeterince yorulduktan sonra gelen durgunluk gibi. O duyguyu bilir misiniz? Yeşim'le konuştuk bunu, o da aynı şeyi hissediyormuş. Neyse, diyelim ki bir yere yetişmeniz gerekiyor, yürüyorsunuz, çok yoruldunuz ama durmamanız gerekiyor, kaşlarınızdan ter damlaları iniyor aşağı, ayaklarınız kopuyor ama yürümek zorundasınız. O âna kadar dinlediğiniz müzik acı vermeye başlıyor artık, kulaklığı ve hatta telefonu atıp yükünüzü hafifletmek istiyorsunuz. Adımlarınız, bedeniniz, ruhunuz ağırlıktan başka bir şey değil, her şeyi atıp kurtulmak istiyorsunuz ve o an boşluğa ulaşıyorsunuz. Hiçbir şey hissedilmiyor, sıkıntılarınız ortadan kayboluyor, sadece yürüyorsunuz. Hapishanede bu boşluk beş yıl boyunca sürmek zorunda, anlatıcı başkalarını gözlemleyerek kendisi için savunma mekanizmaları oluşturuyor bir yandan, mesela fotoğraf çekimlerini anlattığı bölüm. "Sadece iki ya da üç çeşit ifade vardır: hayvansal bir durgunluk, şaşkınlık ve utanç." (s. 23) Karşılarında az sayıda iyi gardiyan var, geri kalanı mahkumlara böcekmiş gibi davranıyor. Gardiyanlar hapishaneden emekli olana veya veremden ölene kadar orada yıllarını geçirmek zorundalar, bir nevi onlar da mahkum. Anlatıcı bu geçişi şahane anlatmış, asıl mahkumların kendileri olduklarını bilen gardiyanlar mahkumları döverek veya aşağılayarak kendi mahkumiyetlerinden kurtulmaya çalışırlarken hükümlerini kendileri veriyorlar ama bunu anlayabilecekleri bir düşünce yapıları yok, tütün çiğneyip kart oynuyorlar, evlerine gidip eşlerini ve çocuklarını dövüyorlar, ertesi gün aynı eziyeti sürdürüyorlar. İhtilalciler, asiler, bohemler, proleterler, askerler, polisler, hırsızlar, katiller, hemen herkes gardiyanlara karşı birleşip ortak bir tavır koyabiliyor, normalde kanlı bıçaklı olsalar da. Hapishane, yapısı gereği insanları olabildiğince ayrıştırmaya çalışıyor, böylece iktidarın gücü artıyor ve kolektif muhalefet engellenmiş oluyor, anlatıcı hapishanenin mimarisine değinerek bu konuyu irdeliyor. Sayısız bölüm, sayısız koğuş, sayısız avlu var ama insanlar için değil bunlar, psikolojik savunma duvarlarını yıkmak için. Anlatıcı bu mekanı Dostoyevski'nin Ölüler Evi'ndeki hapishaneye benzetiyor, aslında bu metnin Dostoyevski'nin metninin daha yakın zamanda yazılmış hali olduğu söylenebilir, gerçi burada oradaki gibi ağır bir açlık problemi veya idamı beklemenin yarattığı tahribatın yıkıcılığı yok, en azından oradaki kadar ağır değil ama her çağın kendine özgü "ruh ezme" mekanizmaları var, bu çağınki insanın değişen yapısına uyarlanmış durumda. Her türlü korkunç işte. "Hiçbir şey bir saati diğerinden ayırmıyor: Dakikalar ve saatler bük bir işkenceyle geçiyor. Bir kere geçtiler mi de, boşluk içinde kaybolup gidiyorlar. Şu anki dakika sonsuz. Ama zaman diye de bir şey yok. Bir delinin mantığı mı bu? Belki de." (s. 42) Anlatıcı hapishane ortamına yavaş yavaş alışıyor, yoldaşlarının dışında insanlarla tanışıyor, bazılarıyla arkadaş oluyor, bazılarını gözlemlemekten öteye gitmiyor. Yirmi yıldır orada olanlar ve hapishaneye yeni girenler arasında pek bir fark gibi gözüküyor başta, zaman geçtikçe "değirmen" işini görmeye başlıyor ve yaşlıların nasıl hayatta kaldıklarına dair hikâyeleri çıkıyor ortaya. Bazıları dayanamıyor, birkaç yıl sonra hayatını kaybedenler genellikle umutsuzluktan ölmüş oluyor. Görünürde büyük bir sağlık problemi yok ama vücut sağlıksız görünüyor bir süre sonra, yüzün rengi kayboluyor, insan yavaş yavaş siliniyor. Yatağa düştükten sonra kurtulmak için yapabileceği pek bir şey yok, ölüm zaten başlı başına bir kurtuluş. Çoğu insanın hikâyelerine dokunuyor anlatıcı, kara sevda yüzünden sevgilisini veya sevgilisinin aşığını öldürenler, hırsızlık yüzünden hapsedilip içeride tekrar hırsızlığa başlayanlar, gardiyanlarla bir olup mahkumlara eziyet eden mahkumlar, her çeşitten insan ve anlatmakla bitmeyecek hikâyeleri anlatının büyük bir bölümünü oluşturuyor.

20. yüzyılın başlarındaki Fransa'ya bir hapishane üzerinden bakma şansımız var, I. Dünya Savaşı çıkınca şehirler boşalıyor ve Almanların yaklaştığının göstergesi olan top sesleri duyuluyor, gardiyanlar ve mahkumlar arasındaki ilişki pek değişmese de Almanların olası bir işgali sırasında hapistekilere ne yapacakları merak ediliyor. O dönemde asker kaçakları da geliyor hapishaneye, vatanlarını savunmadıkları için kötü karşılanıyorlar. Dreyfus'un yankıları hâlâ sürüyor ve savaş sırasında dava tekrar hatırlanıyor, anlatıcı bir iki yerde bu meseleye değinse de dava sürecini düşünerek okursak savaş zamanının psikolojisini, hapishanedeki rütbeli ve rütbesiz askerlerin üzerindeki baskıyı daha anlaşılır hale getirebiliriz. Sonuçta bir panorama işte bu metin, bir devrimcinin anıları, en edebisinden. İyi metin, bir döneme yakından bakmak isteyenler için.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder