
Başka bir mesele, eleştiri. Bugünün problemi olduğu gibi geçmişin de problemi. Fuat'a göre çoğu eleştiri yazarının eleştirisini yapacağı metinle ilgili bir ön hazırlığı yok, masaya oturup akıllarına ne gelirse yazıyorlar. Kendisinin de bunlardan biri olduğunu söylüyor Fuat, bunun Ataç stili olduğunu da belirtiyor. Oldukça incelmiş bir zevke, dolu bir zihne sahip olmayan insanların bunu başaramayacağını söyleyip deneme-eleştiri arasındaki ayrıma odaklanıyor. Yöntemli çalışmanın yerine "sanatçı söyleminin" Ataç eleştirisini oluşturan öge olduğunu söyledikten sonra iki alanda da yazılar kaleme alan yazarları mercek altına alıyor: Melih Cevdet Anday ve Sabahattin Eyüboğlu eleştiri metinleri yazarlarken Hüseyin Cöntürk ve Asım Bezirci incelemeleriyle öne çıkıyor ama Cöntürk'ün "bile" denemeye doğru kaydığını düşünüyor Fuat, bunun sebebi olarak dergilerin formatını gösteriyor. Dergi anlayışı değişirse, dört sayfayı geçmeyen yazıların yayımlandığı dergilerden başka üç ayda bir yayımlanan ve tamamen eleştiriye odaklanan dergiler çıkarsa eleştiri ilerler, bu ilerlemeye örnek olarak Allen Tate'in Ezra Pound eleştirisini görüyoruz, biraz "üslupçular" ve "kavramcılar" karşılaştırmasına da kayıyor Fuat, edebiyatımızda gördüğü bir eksikliğin kapatılma biçimine dair kafa yoruyor. Ezra Pound'un aldığı bir ödül üzerinden ilerleyen tartışma günümüzde de güncelliğini koruyor, Handke'nin aldığı ödül tartışıldı ve tartışılacak gibi gözüküyor. Edebi kıstaslarla siyasi fikirler arasındaki bağıntının objektiviteyle çözümlenmesine dair bir bölüm var, sonrasında alakalı olarak Upton Sinclair bahsi başlıyor. Bizde bir dönem Marksist olarak bilinmiş Sinclair, tek bir çeviri metni üzerinden bu yargıya varılmış ama Fuat yabancı kaynakları tarayarak bu bilginin doğru olmadığını söylüyor, Sinclair'ın metinlerini ve yaşamını anlatarak bambaşka bir Sinclair portresi çiziyor. Doğru bilgiler vermek için çabalıyor, diğer makalelerinde de benzer bir çabanın ağırlığı seziliyor. "Bilimsel aşırma" dediği intihal konusunda kendinden bir örnek veriyor, yıllar önce okuduğu bir Orhan Veli metninden etkilenip etkilenmediğini bilmiyor ama o metindeki bir düşünceyi olduğu gibi alıp kendi yazdığı bir metinde kullanmış, bunun üzerine kafa yoruyor. Okuduğumuz şeyler aklımızda ne ölçüde kalıyor, ne ölçüde kendi fikirlerimize dönüşüyor ve bunu ne ölçüde unutuyoruz, mesele bu. Farklı bir biçimini Eco anlatıyor, zamanında -sanırım- doktora tezinde kullandığı bir bilgiyi aldığını düşündüğü kitaba bakıyor, görüyor ki o bilgi metinde yok, bilginin temelini oluşturan başka bir bilgi var. Dağınık okumalar yaşamın bir noktasını bir yerden biçimleyiveriyor, süper olay.
Başka bir mevzu, sanatçının geçimi. Sanatçıyı öldürmek gerektiğini söylüyor Fuat, en azından sınırda tutmak gerekiyor, daha çok üretebilmesi için. Sanatçı bir karşı güç olarak görülüyor, toplumu bir arada tutan parçalardan biri, çok iyi şartlarda yaşarsa sanatını yetkin kılamaz, çok kötü şartlarda sanat eseri yaratamaz, o halde ortada bir yerde takılsın. İkinci bir işte çalışsın. "En iyisi gene öğretmenlik. Yazın dört ay tatili de var." (s. 67) Dört ay mı? O nasıl şeymiş ki? İyiymiş. Çevirmenler için de aynı şey geçerli tabii, ortaya çıkan eserin çok iyi olmasına gerek yok, çok kötü olmasına da gerek yok, vasatlık yeterli. En azından kaliteli vasatlık istiyor Fuat, çevirinin dört ögesine değinen yabancı bir kuram kitabından alıntı yaparak iyi çevirinin neliğini sorguluyor. Kendi çeviri anlayışını da veriyor arada, ekleme ve çıkarma yapmayı sevmediğini, sözcüğü sözcüğüne çeviri yapmaya çalıştığını söylüyor. Sonrasında Prévert çevirileriyle alakalı değerlendirmelerde bulunuyor, Melih Cevdet Anday'ın Kolları Bağlı Odysseus nam metniyle ilgili bir okurun mektubuna yer vermesi ve şairin yeni bir şiire doğru aldığı yolu değerlendirmesi çeviriyle ilgisiz gibi gözüküyor ama bilinen şiir-yeni şiir ikiliği düşünüldüğünde, yorumlama biçimleri göz önüne alınarak bağlantı kurulabilir. Sanat eğitiminin yorumlama, karşılaştırma deneyimi açısından önemli olduğunu ama bizde durumun içler acısı olduğunu söylüyor. "Biz sanat eğitiminden geçmeyen bir toplumun insanlarıyız. Okullarda sanat tarihi, edebiyat, müzik, resim —okuyoruz okumasına, ama tadına varmadan, anlamadan, baş belası diye..." (s. 89) Çok şey söylenir ama hiç girmiyorum buraya, akademinin rezilliğini anıp devam edeyim.
Başkaca ne var, Cemal Süreya'ya ve Tomris Uyar'a karşı çıkışlar, Ümit Yaşar Oğuzcan'la girilen münakaşa, Tarık Dursun K.'nın kıyasıya eleştirilmesi, genç kuşağın "kaynaklara" yönelme eğilimi, birbirini tutan ve tayfa/çete oluşturan edebi şahsiyetler, "ilancılıkla" geçinen vasatlar topluluğu, Çetin Altan'ın yine kıyasıya eleştirilmesi, İkinci Yeni ve Garip, Yaşar Kemal'i hedef alan eleştiriler, 60'lı yılların edebi ortamının bir panoraması. Fuat'ın yazıları sayesinde edebiyatımızın biçimlenme serüveninin bir parçasını görebiliyoruz, pek hoş. Denk gelinirse okunsun, kaçırılmasın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder