Adamlardan bahsedeyim biraz. İkisi de bilim adamı; Boris 1933 doğumlu. Astronom, bilgisayar mühendisi. Arkadi 1925 doğumlu, İngilizce ve Japonca eğitimi alıp öğretmenlik yapıyor. 1950'lerden itibaren yazmaya başlıyorlar, 60'larda işlerini bırakıp bütün zamanlarını yazmaya ayırıyorlar. Tarkovski, adamların bir eserinden Stalker'ı yaratıyor derken kopup gidiyorlar.
Bulgakov'la aynı çizgideler, aralarında bir kuşaklık fark var ve bayrağı devralmış gibiler. Bulgakov Sovyet sanat ortamını yerin dibine sokarken toplumsal değerlerin yozlaşmasını adım adım takip ediyordu, biraderler aynı şeyi Sovyet bilim dünyası için yapıyor. Kader Yumurtaları'nın çok daha geniş bir kadroyla yazılmış parodisi gibi bu kitap. Adamların ucundan kıyısından dokundurmadıkları şey yok gibi; Wells'ten Sovyet bürokrasisine, o güne kadar iz bırakmış doğru veya yanlış ne varsa derleyip toparlanmış, bazılarına çuvaldızla girişilmiş, bazıları tiye alınmış, sonuçta keyifli bir BK çıkmış ortaya. Tam olarak BK demek doğru da değil sanki, fantazyayla karışık bir BK parodisi.
Önsözler konusunda Oğuz Atay'a uyuyorum, ben atladım ama neyle karşılaşacağını bilmeyen okur, işin heyecanını kaybetmek uğruna bilgi sahibi olup okumaya başlar başlamaz tokat yemekten kurtulabilir. Ben biraz anlatayım Adam Roberts'ın söylediklerini. Evet... Gerçi pek anlatacak bir şey de yok; olayı kısaca özetliyor ve YOKHİÇ (Yüksek Okültasyon Kurulu Hususî İcat Çalışmaları) adlı kurumu Hogwarts'la kıyaslıyor. Demeden edemem; bu da moda oldu, Rowling'in dünyasıyla kıyaslanmamak çok kötü bir şey herhalde. Neyse, bu büyü hadiselerinin kurgulanması meselesi gerçekten önemli. The Kingkiller Chronicle, Belgariad gibi süper sagalar kendi sistemlerini içeren dehşet iyi büyücülük anlayışına sahiptir. Eh, Potter ve arkadaşlarının sopa sallayıp büyü yapmalarını da yiyelim ama bu eserden aynı şeyi beklemeyelim, zira adamların böyle bir kaygısı yok zaten. Roberts kıyaslamış ama böyle bir şeye lüzum yok. Bunun yanında insanların fantazyalarda büyüden çok büyü sistemlerini sevdiğini söylüyor, doğruluk payı var diyorum. Belli sistemlere oturtulmuş dünyaların gerçeklik sanrısını daha başarılı yaratabilmelerinden kaynaklanıyor olabilir bu. Sonuçta uçan bir salyangozun, "İtfaiye itfaiye şiş bomba, Maske Maske çok yaşa!" diye bağırıp büyü yapmasını istemem. Bunu bir sisteme oturtma çabası başarılı olabilmişse, işte o zaman isterim.
PKD demiş adam, PKD'nin bilinçli kaos diyebileceğim karmaşası yok ama tekinsizlik... Bir parça diyebilirim. Bir de Pratchett demiş, evet, Pratchett'in dünyaları biraderlerin yarattığı dünyayla karşılaştırılabilir. Aslında diyalogların kurulumundan iğnelemelere kadar pek çok benzerlik var.
Metne geçelim. Yukarıda bahsedilen bir kuruluş var, olayını Roberts çok güzel anlatmış: "Hikâyedeki sihirli unsurlar ne kadar renkli ve yaratıcı olursa olsun bu romanı en canlı kılan özelliği, bu tarz örgütlerin işleyişine tuttuğu aynadır. Aslına bakarsanız 'işleyiş' tam olarak doğru bir kelime olmadı zira bu fevkalade ve rengârenk Enstitü son derece inanılır bir biçimde işlevsiz. Araştırmaya çalıştıkları evren sonsuz; böylesine bir şeyi araştırmak da sonsuz zaman gerektirir. Bu durumda çalışıp çalışmamaları hiçbir şey değiştirmez ama eğer çalışırlarsa bunun kozmosta düzensizlik gibi bir yan etkisi olabilir. Bu nedenle üretken bir iş yapmamaktadırlar. Günümüzde de çoğu üniversite buna benzer, muhtemelen resmiyete dökülmemiş bir mantıkla işliyor." (s. 8) Ba-dum tıss!

Patırtının Daniskası adlı ikinci bölümde Saşa'yı bilgisayar mühendisliği pozisyonundaki iş teklifini kabul etmiş olarak laboratuvarda görürüz. Başka bölümlerdeki bilim adamları, üstlerine düşen gariplikleri son derece yetkin bir şekilde yerine getiriyorlar. A-Janus ve U-Janus adlı tek kişi, iki kişinin vücudunda yaşıyor. Gizemi son bölümde çözülecek, yazarlar araya bir bulmaca sıkıştırmışlar. Hopgeldio nam bilim adamı olumsuz bir rol sunuyor okura; baskıcı, kontrolsüz. Yaptığı bir deney başarısız oluyor ve tüketim toplumu katanayla deşiliyor adeta. Adamımızın deneyi bir süper-benmerkezci boşluk yaratıyor, civardaki tüm lüks sayılabilecek tüketim eşyalarını tek bir noktaya topluyor. Bu bir, ikincisinde hayatın anlamı üzerine yapılan bir araştırmada ölümün hayatın kaçınılmaz niteliği olmadığını dair bulgular elde ediliyor ve felsefeciler çok öfkeleniyor. Jankélévitch'in sinirden kudurduğunu canlandırdım gözümde. Çok eğlenceli. Jankélévitch için ölüm, yaşamı bütünleyen bir parça olarak görülüyor. Bunun doğru olmadığı bir zaman da gelecek elbet, bilimin ölümsüzlüğe giderek yaklaştığını düşünüyorum, rejenerasyon bir gün bulunacak ve bilimin bulguları incelenmek üzere felsefenin önüne atılacak. Geleceğin felsefesinin problemlerini çok merak ediyorum ve göremeyeceğim için üzülüyorum.
"Mutluluk bilinmezin ara vermeksizin kavranması sürecidir, hayatın anlamı da budur." (s. 149)
Saygı duyulası kitaptan saygı duyulası cümleler. Devam eden iki sayfada bu süreç ve enstitü muhteşem bir şekilde özetlenmiş, okuyacaklar ve okuyanlar bu sayfaları tekrar tekrar okusun isterim.
Çeşit Çeşit Patırtı adlı bölümde Janusların problemi çözülüyor, çok orijinal bir mevzu var burada. Anlamak için iki kez okudum, burada anlatmaya kalkıp olayı rezil etmeyeceğim, sadece çok yaratıcı olduğunu söyleyip geçeceğim. PKD'nin zaman paradokslarına benzer bir hadise var, oldukça keyif verici. Bir de Wells'inkine benzer bir zaman yolculuğu var, burada kurulan dünyalar da yine oldukça yaratıcı.
Problemi çözülen Janus Polievtoviç'in Saşa'ya yaptığı açıklamayı alıp bitiriyorum, sonrasında alt metin gelecek ve ikinci katmanla anlatıyı daha hassas bir terazide ölçebileceğiz.
"'Anlamaya çalışın, Aleksandr İvanoviç, herkes için tek bir gelecek yoktur. Bir sürüdür bunlar ve her bir davranışınız onlardan birini yaratır. Bunu anlayacaksınız,' dedi inandırıcı bir tavırlar. 'Mutlaka anlayacaksınız bunu.'"
Bu, Boris Strugatski için eserin son derece basit olmakla birlikte en temel fikri.
.
Dr. Emmett Brown tarafından söylendi, The Matrix'te söylendi fakat en derli toplusu Terminator'da: "...the future is not written. It lies in the choices you make. Our future is ours to decide. Always."
Notlar adlı son bölümde bilgisayar laboratuvarı yöneticisi Privalov'un metinle ilgili düşünceleri var. Mantıklı bir okurun terminolojilere, enstitüdeki bilimsel çabaların varlığına inanmayacağını düşünüyor ve öne sürdüğü fikirlerin yazarlar tarafından önemsenmediğini belirtiyor. Yazarlar, adamın metni çok ciddiye aldığını düşünüyor. Hadi bakalım, neresinden tutmak lazım?
Boris Strugatski'nin sonsözü oldukça güzel. Bu kitabı 50'lerin sonlarında düşünmeye başlamışlar ve ilk bölümü yazmak üç yıl sürmüş, sonrasında kaptırıp gitmişler. Kitabın adının hikâyesi de güzel; o yıllarda herkes deli gibi Hemingway okurmuş. Hemingway'in son kitabının adı Cumarrtesi Pazartesi'den Başlar'mış, adamlar bunu ters çevirmişler.
En önemlisi, Boris onca mit, buluş ve kafayı kırmış adamla ne yapmaya çalıştıklarını anlatıyor. Özgürlüğün dolaylı bir güzellemesi, kabaca bu. "Sözle anlatılmaz bir ÖZGÜRLÜĞÜN hüküm sürdüğü bir dünya - bizim gerçek hayatlarımızda yetmeyen ÖZGÜRLÜĞÜN. Bizzat masalların içinden çıkmadığını er ya da geç anlamaya başladığımız özgürlük. Kazanmak için Taşyerovlarla, Hopgeldiolarla hem de sertçe mücadele etmemiz gereken özgürlük - çünkü kavga alanında kolayca kabul etmeyecekler yenilgiyi." (s. 286)
Kült bir kitap, şiddetle tavsiye ederim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder