
Öykünün başkişisi aslında öykünün baş kişisini merak ettiren ve finaliyle açıklayan bir öykü, sona kadar anlatıcının baş kişi olduğunu düşünmezseniz öykü parçalı yapısıyla bir bulmaca olarak kalıyor. Lâl, Tardu ve anlatıcı arasındaki ilişki akrabalıktan sevgililiğe kadar uzanıyor, araya giren yılların anlatıyı parçaladığını düşünebiliriz, anlatıcı şehre geri döndüğünde hem geçmişi hem de güncelini birleştirmeye çalışıyor. Tutkunun bir biçimi, ölümle sonuçlanınca öykünün bitmesi de güzel bir teknik olmuş. Diyaloglar italikle yazılmış bir de, diğer öykülerde böyle bir şey yok. Bir öyküyü atlayıp Hâle Asaf'ın öyküsü geliyorum, Fransa'da yaşanan bir tutku hikâyesi yine. Av düşü hakkında bir şeyler karalamam lazım, kitaptaki en dikkat çekici öykülerden biri. Kelebek-filozof aforizmasını biliyorsunuz, burada av-avcı-karakter üçlemesi arasında gidip geleceğiz, anlatılan karakterin yanındaki kadınlar aynı anda var olmuyorlarsa da zamanın ayrıksılığı bu öyküde rafa kaldırılmış durumda. Zamanlar, gerçeklikler ve rüyalar iç içe geçmiş, kurt ava çıkıyor ve av kaçıyor, düşlerdeki şiirli söyleyiş günün süreğenliğinde etkisini yitirip çizgisel bir anlatıya dönüşüyor ve anlatılan karakterin -bana göre- iki anlama gelebilecek sonuyla öykü bitiyor. "Döndü, kurşun kalbindeydi." (s. 48) Burada karakterin av olduğunu düşünebiliriz, kapı ardına dek açılıp başka bir karakter silahına sarılıp öykü boyunca izlediğimiz karakteri vuruyor, vuruyor gibi gözüküyor ama başka bir okumayla kalbin bir kurşunu barındırdığını söyleyebiliriz, sonuçta kurşun kalbe girdiği gibi kalpten çıkabilir de, böylece esas karakterin kadınlarla ve kadınların erkekleriyle kurduğu ilişkide bir avcı olduğunu da düşünebiliriz.
Başka bir öykü, Safranboncuk pastanesinin Leyla'sı. Leyla'nım pastanedeki herkesle konuşuyor ve bir aşk romanı yazıyor, anlatıcıyla kurduğu ilişki son derece dostça ve besleyici ama içlerinde sıcaklık barındırmayan insanlar Leyla'nım'dan rahatsız oluyorlar, en sonunda kadın pastaneye alınmıyor bir daha. Uzun bir yolculuktan yeni dönen anlatıcımızı meseleyi öğrenince basıp gidiyor pastaneden, Leyla'nım'ı aramaya başlıyor. Kısa ve etkileyici bir öykü. Karanlıkta sesler, Sinemada yangın ve Kar kuyusu da çok iyi öyküler yine, ben buradan ikinci bölüme geçiyorum, "Kaybolmuş Bahçeler" adlı bölüme. Devlet destekli bir proje olmadan öncesinin kentsel dönüşümüne odaklanıyor Sancak, aslında bu olayın kendisine değil, insanın yitirdiği geçmişine, çocukluğuna odaklanıyor diyebiliriz. Birkaç bahçeyi anlatıyor, bahçelerde yaşananlar farklı zamanların hikâyeleri oldukları için öykülerin dilinde gözle görülür bir değişiklik yaşanıyor, ses tamamen değişmese de bilincin farklı zamanlarda edindiği sesleri yansıtabiliyor en azından. Güzelyalı'da, Bebek'te, Erenköy'de bahçeler, Dilber'in bahçesi, geçmişte yaşayan özgür bir uzam. İnsanın zamanla kurduğu ilişki var bu öykülerde, değişim var, özlem var, nihayetinde zamanın geçtiğini kabullenme var. Güzel bir fikir güzel bir şekilde öyküleştirilmiş, hoş.
"O Sokağı Ne Zaman Ansam" adlı bölümde mekanlar da karakterler kadar karakter oluyor, anlatacak hikâyelerinin olduğunu görüyoruz. Mekanı terk eden insanların arkalarında bıraktıkları boşluklar, sevdiklerinin gidişiyle ortaya çıkan yoksunluğun sızısını duymamaya çalışan karakterler, yaşamla dolu olanları falan, hayatın ne kadar canlı olduğunu ortaya koyuyor, acılarla birlikte. İlk öyküde bir sokağın sabahtan geceye kadarki devinimi anlatılıyor. Çocukların oyunları, işten dönen yorgun insanlar, içten içe közlenen tutkular, umutlar, üzüntüler, üstüne iyi bir anlatım tekniği, süper. Düzyazı şiire benzer bir formu da deniyor Sancak, bir öyküyü bu biçimde işlemiş.
Kısacası Jale Sancak'ı okumalıyız. Değerli bir yazar, iyi öykücü. İyi şair de diyesim var.
Bu arada Opeth beyler de yine İtalyan usulü progresif rock ve Nordik usulünden okuyan Akerfeldt'in ilginç bir karışımını doğurmuşlar, İsveççe şarkı yapmış adamlar. Hadi bakalım Mikael Akerfeldt.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder