Nikolay Leskov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nikolay Leskov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2017 Perşembe

Nikolay Leskov - Mtsenskli Lady Macbeth

İki öykü. İlki Lady Macbeth'in kara yazısıyla ilgili olandır. Leskov alelade bir halk söylencesini aktaracakmış gibi yapıp Katerina Lvovna İzmaylova'nın özenle kurgulanmış hikâyesini anlatmaya başlar. Acıklı. Katerina'ya Lady Macbeth denmesinin manası derindir, lakabı soylular takmıştır ve hikâyenin kendileriyle alakalı bölümünden korkuyu, genelinden de eğlenceyi kendilerinin kılmışlardır. Alt sınıftan bir kadının becerdikleri kalantorlara dehşet salmıştır, ders niteliğindedir.

Katerina güzel değil de alımlıdır. Seçme şansı olmadan zengin bir tüccarla evlendirilir. Tutkusuz, durgun bir yaşam sürdürülür. "Uyandığında ise, onun yüzünden insan güle oynaya kendini asar dedikleri Rusya'ya özgü o sıkıntı, tüccar evinin o sıkıntısı yeniden başlardı." (s. 11) Tüccar evden uzaklaşır, yeni yatırımların peşinde koşar, o sırada Katerina Sergey'le tanışır. Sergey şeytan tüylü, yakışıklı bir işçidir, kurduğu münasebetler yüzünden çalıştığı yerlerden kovulmuştur ve son durağı Katerina'nın mekanıdır. Katerina bir gün işçilerin yanına iner, kuvvetli bir kadındır ve Sergey'e meydan okur. Sergey resti görür, eğlencesine kadını kucaklayıp kaldırır. Evlilik yoluyla sınıf atlayan Katerina'yla aynı düzeydedir aslında, bunun farkındadır ve kadının aklını çelmeye çalışır. Çeler. Katerina aşık olur.

Tüccarın babası yaşlı bir adamdır ama canının çoğunu korumayı başarmıştır, geliniyle paryasının arasındaki ilişkiyi öğrenir, Sergey'i bir temiz kırbaçlar, kadının da derisi yüzülecektir ama bunlar hiçbir zaman gerçekleşmez, Katerina adamı zehirler ve sırları saklı kalır. İlginç bir şekilde diğer işçiler, ahali bu ölümden şüphe duymaz. Ölüm ölümdür tabii de, Katerina'yla Sergey arasındaki ilişki fısıltı gazetesi aracılığıyla öğrenilmiştir. Anlatıcının da belirttiği üzere kimsenin işkillenmemesi ilginçtir. Hikâye deyip geçelim. Bir anda ortaya çıkan kedinin öldürülen adamın ruhunu taşıması, konuşması da Rus folkloru ürünüdür diyelim, Bulgakov da kullanmıştı bunu. Bu kedi yüzünden ilk çatlak ortaya çıkar, Katerina Sergey'i sığ bulduğunu söyler, ayrıca adamda sadakat namına pek bir şey yoktur ama Sergey'in değişmesi için bir sebep de yoktur, adam olduğu gibidir, bir meydan okumayı görmüş ve kazanmıştır, bu kadar. Katerina aşkının etkisiyle daha yüce bir şeylere kapı aralansın ister. Nafile. Sergey kadından sıkılma belirtileri gösterir. Tam o esnada günah derinleşir.

Öldürülen tüccarın yeğeninin yatırımlarda payı vardır, kendi payının yönetimi için ninesiyle -ninesiydi galiba- eve gelir. Rakiptir, Sergey'in zengin olma hayalini baltaladığı için ortadan kaldırılması gerekir. Kararı Katerina vermiş gibi gözükür ama Sergey kadınla oyuncak gibi oynar ve cinai eylem vuku bulur, üstelik çocuk dini bir kitabı okuduğu sırada. İnancın intikamı gelecektir ama önce tüccarın ölümünü de göreceğiz. Adam eve döner, yolda bir şeylerin ters gittiğinin haberini almıştır ve mevzuyu çözer, lakin Katerina kocasının gözünün önünde Sergey'le oynaşıp adamı delirttikten sonra onu da öldürür ama bu kez yakayı ele verir. Kiliseden çıkan birkaç kişi evde ne olup bittiğini görür, kalabalık toplanır, bizimkiler kıskıvrak yakalanır. Kasa/kilise her zaman kazanır.

Sonrası Katerina'nın diyeti gibi. Sibirya'ya postalanırlar, bütün üstünlüğünü kaybeden Katerina, Sergey'in yediği herzelere katlanmak zorunda kalır, dayak yer, alenen aldatılır, dalga konusu olur. Nihayetinde Sergey'in takığı kızı tuttuğu gibi denize atar, kendini de. Eli boş gitmez.

Kıssadan hisseli, etkileyici bir öykü. Film uyarlamasının şu aralar vizyonda olması lazım. Malum ortamlara düştü, yarın izlemece.

Ek: Saçmalamamı ibret olsun diye bırakacağım, uydurmanın böylesi... Aslında tüccarı öldürüp gömüyorlar, sonrasında çeşitli fantastik işler başlarına gelmeye başlıyor ki akılları başlarına gelsin. Çocuk sonra ortaya çıkıyor.

Şeytan Kovma ikinci öykü. Anlatıcının uyarısıyla öğreniyoruz ki öyküde bahsedilen ayin sadece Moskova'da gerçekleşiyor, bir de gerçekleştirmek için zengin olmak lazım galiba, saçılan paranın haddi hesabı yok. İlginç bir öykü; çevresinde yaşam göremeyen bir adam içindeki şeytanlardan kurtulmak ister ama şeytanlar onu ayaklarından çekmektedir, aşağı. Kurtulur gerçi, ilginç ritüeller eşliğinde. Cin/şeytan çıkarma konulu, mümtaz bir öykü. Mümtaz? Mümtaz.

Leskov'un yaptığı güzel iş; halk hikâyelerinin zenginliğini yazına dökmek, dinamiği korumak maharet isteyen bir iş ve bu büyük yazar bu işi nefis kotarıyor. Bir saatte hacamat edersiniz, güzel kitap.

22 Haziran 2017 Perşembe

Nikolay Leskov - Eski Zaman Delileri

Fulford, Anlatının Gücü'nde şehir efsanelerinin dünyayı hikâyelerle biçimlendirmenin bir parodisi olduğunu söylüyor ama işin parodi kısmı Leskov'un zamanında hikâyeden ne kadar farklıydı, düşünmek gerekiyor. Kolektif hafızanın biçimlenmesinde tarih yazımıyla birlikte halk hikâyelerinin, hikâye anlatıcılığının da büyük payı var. Leskov parodiyle hikâye arasındaki farkı ortadan kaldırıyor ya da ikisi arasında herhangi bir farkın bulunmadığı zamanlarda söylenceleri hikâye anlatıcısı olarak ele alıp yazına sol kanattan enfes bir koşu yapıyor, ileride Bulgakov, Çehov, Marquez var. Borges sağ kanattan ara ara destekliyor, o da ailesinden ve çevresinden dinlediği hikâyelerle büyüyüp bu hikâyeleri öykü olarak tekrar doğurduğundan iki yazarı aynı kefeye koyuyorum, büyük iş yapmışlar. Benjamin'in, "Ah, nerede o eski hikâyeler?!" diye hayıflanmasının ardından Leskov güzellemesinin gelmesi anlaşılır.

Sırayla gitmeyeyim, bu şehir efsanesi olayının neredeyse iki yüz yıl önce irdelendiği açıklamayı öne alıyorum. Eski Zaman Delileri'nde kurguyla gerçeğin birbirine oynadığı oyunlardan bahsedilir; örneğin yıllar önce duyulan bir olay sanki dün yaşanmış gibi anlatılır, bunu kahvede Hilmi Dayı da anlatabilir, sevdiğimiz bir yazar da. Tabii kimlik biraz değişmiştir; isimler, yer, olayın rengi falan, kulaktan girdiği şekliyle kalmaz, ağızdan/elden çıkarken farklıdır, başka bir şeye dönüşür. Leskov kendinden örnek veriyor, Bir Nihilistle Yolculuk öyküsünün gerçekten yaşanmış gibi anlatıldığını duyduğunda dehşete düştüğünü söylüyor.

"'Nasıl yani,' diye düşündüm, 'kısırlık' artık yalnızca edebi yaratıcılıkta değil, yaratıcılığı her zaman değişik ve yinelenemez olan hayatın içinde de mi hissedilmeye başlandı. Ne yani, hayat birden aptallaştı ve gerçek olayların bu denli canlılığı karşısında bizim betimlemelerimizin çok zayıf kalmasıyla bizi utandıracak yerde, bizim yarattığımız kompozisyonların o hiç de mükemmel olmayan tuşlarıyla oynamaya mı başladı..." (s. 41)

Fulford'a dönüyorum, insanoğlunun hayatı kronolojik hikâyeler biçimine sokmak yönünde bir eğilimi var, zihinsel işlerliğimizi bu şekilde sağlayabiliyoruz. Bilinç de başlı başına bir karnaval olduğu için yaşanan hiçbir şey yaşandığı gibi kalmıyor, işleniyor ve yine işleniyor. Bu işlenme mevzusu Dürrenmatt'ın Gözlemcileri Gözlemleyenin Gözlemi'nde gayet açık bir şekilde açıklanır. Biz bir kameranın duygu dünyasına sahip olmadığımız için hiçbir şeyi olduğu gibi göremeyeceğiz, bu yüzden gerçekliği kurgulayıp raflara yerleştireceğiz. Bu noktada gerçekle kurgu arasında pek bir fark kalmıyor sanıyorum. Başka bir metne gidiyorum, Cem Akaş'ın 19'unda "Gerçek'ten daha edebi, Edebiyat'tan daha gerçek" bir kitap kendini yazdırır, zorla yazdırır. Zorla yaşanır, zorla kurgulanır. Bu iş böyle yürüyor. Neyse, bu olayı gören Leskov da durur mu, yapıştırmış öyküleri. Hikâyelerin yazılı olarak korunmayı hak ettiklerini, gerçekliklerinin sorgulanabilir olduğunu ama bunun pek de önemli olmadığını söyleyerek girişir.

Madam De Genlis'in Ruhu: En sağlam yalanların gerçekliğin kıyısına iliştirilenlerden doğduğu söylenir, öykülerde de gerçekliğin katı yüzeyindeki çatlaklardan çıkmış uydurmacalara rastlayacağız. Bilmece gibiler, işin kurmaca olmayan kısmı edebi dedektifler için keyifli bir uğraşı olacak.

Bu öyküde şehir/bölge yöneticisi bir beyefendinin eşini göreceğiz, kendisi büyük yazarların ruhlarının kitaplarda yaşadığını düşünmektedir, malum zaman ispiritizmin zirve yaptığı bir zaman. Neyse, çocuklarını iyi bir şekilde yetiştirmek isteyen hanım bazı yazarların okunmasını yasaklamıştır. Tembellik gibi zararlı düşünceleri övenler kitaplığa giremez ama girenler de arıza çıkarabilir, yargıya varmadan önce bilgi sahibi olmak lazım, böyle bir şey.

Vişnevski ve Akrabaları Destanı: Leskov'a göre Ruslar edebiyatta gayet gerçekçi bir şekilde anlatılmıştır ama bu gerçekçiliğe sığmayan yönler de vardır, onlar söylencelerde varlığını sürdürür. Vişnevski böyle bir söylenceden çekilip alınmıştır. Leskov adamı hiçbir şekilde yargılamaz, sadece renkli bir yaşamı aktarır.

Önemli bir adam Vişnevski, Batı'da eğitim alıp memleketine döner ve Ukrayna-Rusya çekişmesinin halka yansıdığı şekliyle biçimlenir, bir de mezhep farklılıkları var tabii. Bu kısımlar toplumun gerilim noktalarını ortaya çıkarıyor ama konu bu değil, Vişnevski. Adamımız orijinal, aileden zengin ve başına buyruk, bir de şair gözleriyle bakıyor dünyaya. Eşi adamı seviyor ve daha da önemlisi anlıyor, adamın kadınlara karşı duyduğu sevgiyi görünce o kadınları kendi çocuğuymuş gibi seviyor ve onlara bakıyor, adamın şairane çıkışlarına aynı şekilde cevap veriyor. Ne zaman ki kadın ölüyor ve Vişnevski başka bir kadınla evlenip yeni eşinin duygusal açıdan odundan hallice olduğunu anlıyor, o zaman yarı yarıya ölüyor, dünyanın renkleri giderek soluyor, meyvelerin eski tadı kalmıyor falan. Öldüğünde öbür tarafta buluşacaklarını düşünüyor yazar, aralarındaki ilişkinin niteliğini anlarsak son derece olası.

Nöbetçi: Leskov, öykünün Ruslar için son derece tipik olduğunu düşünüyor. Uydurulmuş hiçbir şey yokmuş bir de. Gerçeğe yakışan bir öykü gerçekten.

Kulübesini terk etmemesi gereken bir asker, az ileride boğulmak üzere olan bir adama yardıma koşar ve adamı kurtarır, o sırada oradan geçmekte olan muvazzaf bir gaziyi görünce korkudan hemen kulübesine döner ama ihbar edileceğini düşünmekten içi içini yer, komutanını durumdan haberdar eder. O sırada gazi de adamı kurtarmış gibi yapıp madalya almaya karar verir, sonuçta kurtarılan adam kendisini kimin kurtardığını fark edemeyecek kadar korkmuştur. Böylece hikâye iki uçtan yürümeye başlar, komutanlar komutanlarına başvurur derken gazinin hikâyesi gerçek olarak kabul edilir, bizim fedakar askerimiz de iki yüz değnek cezasıyla yırtar. Hikâye içinde hikâye, gerçek olarak kabul edileni gerçeğe en uzak olanıdır zira gazinin giysileri kupkurudur ama önemi yok, gerçek tercih edilebilir bir haldedir.

Son bir tane, Alaycı. Bu tam Aziz Nesin'in kalemi aslında. Köye atanan yönetici adildir ve çalışkandır ama köylüler adamı sevmez çünkü adam kimseye dayak attırmaz, kimseyi sürgün etmez, kimseye kötü davranmaz kısaca. Köylüler bu durumu kabullenemez, adamı bir temiz döverler, üzerine adamın kurdurduğu fabrikayı, değirmeni falan yakarlar. Özür dilemeleri karşılığında affedilecekleri beyan edilir, buna rağmen adamla bir daha çalışmak istemedikleri için özür dilemezler ve çoğu sürgün edilir, bazıları köleleştirilir falan. Trajikomik.

Folklor, hikâyecilik derken okuyacak öykü kalmıyor, Dedalus'a teşekkürler.

Ek: Daha bitmemiş, not aldığım şeylerden ikisini yazayım.

Cepte yeniden beliren ruble efsanesine Bulgakov veya Strugatski Kardeşler bir romanda yer vermişti ama hangi romandı, kim yazmıştı, hatırlamıyorum. Daha neler çıkar da dikkatle okumak lazım.

İkinci mevzu, Bauman'ın hızın kaybettirdikleri konusunda söylediklerine Leskov'da rastlıyoruz. Çok heyecan verici aslında, Bauman da hızlı iletişimin ve ulaşımın insanda duygu yoğunluğu kaybı olarak döndüğünü söyler. Leskov aynı mevzuyu trenler hakkında söylüyor. Her şey akışkan, her şey akıp gidiyor, izlenimler sahip olunamayacak kadar yitik.