22 Mayıs 2019 Çarşamba

Roy Jacobsen - Görülmeyenler

Zamanın bu kadar sezgisel olduğu, aslında ortada olmadığı ama varlığını öylesine ağır bir şekilde dayattığı başka bir metin bilmiyorum, henüz. Bulutlar, dalgalar, fırtınalar, mevsimler, her şey akıp gidiyor ve her bir doğa olayı kadranın yavaş yavaş ilerlediğini gösteriyor sanki, yıldan yıla yapılan işlerin vakti geldiğinde saate bakmış olduğunuzu düşünün. Kazakların çıkarılması, hayvanların otlatılması, ağaçların budanması, rahibin adaya gelişleri derken şimdiki zamanın -akış için daha uygun bir anlatım yok, şimdiki zaman her zamandır, zamanları kapsar- süreğenliğinde yılların nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Muazzam ölçüde doğallık katıyor bu olay, kurmaca dünya zaten doğanın kalbinde yer aldığı için müthiş bir uyum. Norveç'in küçük adalarında yaşayan ailelerden birine odaklı merceğin gösterdikleri hep aynı döngünün sıkıcılığına bulaşmıyor hiç, sanki hep aynı manzarayı izliyormuşuz da oluşları fark etmekten geri kalmıyormuşuz gibi. Jacobsen'e hayranlık duydum, farklı kültüre mensup ve farklı coğrafyada yaşayan okuruna İskandinav eyyamını olabildiğince doğrudan aktarabiliyor. En büyük takdir çevirmen Deniz Canefe'ye, bu anlatımı aktarabilmek güç olsa gerek.

Barrøy gerçekten var, bir ada. Bir ailenin evreni diyebiliriz. Bir ucundan diğerine koşması on dakika falan alıyor olsa gerek. Jacobsen rahibi adaya çıkarıyor ve hikâye başlamamış, orta yerinden devam ediyormuş gibi sürdürüyor işi. Ailenin soyadı adanın adıyla aynı. Hans Barrøy ailenin reisi, adanın mutlak sahibi, ellilerinde bir adam. Kendisinden epeyce küçük kız kardeşi Barbro henüz evlenmemiş, birlikte yaşıyorlar. Ingrid üç yaşında, Maria'yla Hans'ın gözbebeği. İlk bölümde -bölümler başlıksız, zamanın geçtiği sadece sezilecek- temel karakterlerle karşılaşıyoruz ve rahibin düşüncelerini okuyoruz: "Okyanusun ortasındaki bir mücevher olduğu ortaya çıkan küçük adada, Tanrı'nın sessiz çocukları." (s. 9) Gündelik dertleri var, rahip Barbro'nun vaftiz töreninde şarkı söylemesini istiyor ama Hans rahibi kenara çekip Barbro'nun ilahi söyleyemediğini hatırlatıyor. Yaşamları küçük detaylarla biçimlendirmek, her an bir başka işle bir başka kişisel niteliğin belirmesi, mikro ölçülerde kurulan koca dünya, vay be. Vayy be hatta. Babayla kızın, anneyle oğlunun muhabbetlerinden bir başka açıdan inşa, doğa karşısında başka başka açılardan inşa, abartma butonuna bastıktan sonra söyleyebilirim ki Oulipo işi bir oyunun sonucunda da ortaya çıkabilirmiş bu metin. "Görev: Bir adada yaşayan ailenin yıllarını olabildiğince olaysız bir şekilde anlatınız." Tamam, o zaman mevzu budur. Adaya vuranlardan başka dışarıdan pek bir şey sahiplenilmiyor, tüketim toplumunun dışında yaşayan insanlar için tüketim temel ihtiyaçların karşılanmasından öteye geçmiyor. Okurlar için de sadece temel izlekler üzerinden dönen bir anlatı sunuluyor, mantık aynı, bu yüzden karşılaştığım birtakım eleştiriler güldürdü beni. Çok güzel bir konu inanılmaz bir şekilde berbat edilmiş, pek bir şey olmuyormuş, olmalıymış. Oluyor efendiler, sizin istediğiniz türden şeyler olmuyor, şeyler birbirlerini tüketmiyor ama bu bir şey olmadığı anlamına gelmiyor, kendi dünyanızdan çıkıp yazarınkine girmelisiniz, yazarla boğuşmamalısınız. Evet. Neyse, kıyıda bulunanlar, dış dünyanın kırık dökük yaşamlarından geriye kalanlar. Gemi enkazından kalan parçalar, çöpe atılan ve denizlere karışan eşyalar, işe yarayan ve yaramayan onca şey akıntılarla kıyıya vuruyor ve bizimkiler biraz arandıktan sonra işlerine yarayan parçaları ayırıyorlar. Hans bütün bir ağaç buluyor bir gün, kökleriyle birlikte koca ağaç. Serüvenini okuyoruz, Yenisey Irmağı boyunca ilerleyen, nehirlere ve denizlere ilerleyen, dünyanın etrafında dolandıktan sonra Hans'ın adasına vuran bir ağaç. Döngü. Yerleşikliğin geçiciliğini imliyor, ironik. Yerleşiklik yaşamın kendisiyse karşılaşılacak ölümleri hatırlatmış da olabilir, sonuçta kökünden sökülmüş bir ağaç nadiren görülen bir şey, yaşamdaki döngülerin dışında kalan olaylar gibi.

Balık tutuyorlar, karadaki kooperatife satıyorlar. Buradan bir gelir. Hayvanlardan elde edilen ürünler, buradan da para geliyor. Hans abisinin gemisine atlayıp çalışmaya gidiyor her yıl, kazandığı parayı da ekleyelim. Beslenmesi gereken boğazlar sıkıntısız bir şekilde beslenebiliyor ama ucu ucuna. Maria başka bir adadan gelmiş, ailesi de aynı şekilde yaşıyor, binlerce adada benzer yaşamlar. Küçük ve o dünyaya göre büyük tartışmalar ekseninde biçimlenen yaşam görüşleri birlikteliğin monotonlaşmasını engelleyici ölçüde hoşgörü taşıyor. Evin çeşitli yerlerine ek yerleri inşa ediyor Hans, babasıyla birlikte. Odalar, salonlar, her biri için paraya ihtiyaç var ve hesap kitap yaparak, kredi alarak, birçok yolla parayı denkleştiriyor. Kuzeye bakan oda, mutfağın yanındaki oda, birçok oda ama hangisinde uyunacak, bunun tartışması yapılıyor ve herkes kendine uygun mekanı buluyor, kararsızlık için ayrılacak çok bir zaman yok çünkü her şeyin olabildiğince durgun gözüktüğü dünya çok hızlı ilerliyor, insanlar yetişmeye çalışıyorlar.

Hayvanlar, eşyalar, karadaki insanlar, her biri için paragraflar dolusu anlatı kurulabilir, karakterlerin duyarlılığı şeyleri derinlemesine görmemizi sağlıyor. Bir atın sırf görünüşünden yola çıkarak kurmacayı zenginleştirmek, yasa dışı işler yapmış bir "işgalcinin" ansızın adaya çıkıp yaşattığı korku dolu anlar karşısında teskinliği bozmamak, Haneke atmosferi bile var anlatıda kısaca, metnin özgünlüğünün sadece bir parçası. 1913'ten 1940'lara uzanan bir zaman dilimini içeriyor ama aslında küçük bir sonsuz gizli. Ada yaşamı konusunda ilk ve son alıntım şu olsun:

"Hans Barrøy üç şey düşlemişti: motorlu bir tekne, daha büyük bir ada ve başka bir yaşam. İlk iki düşünü sık sık anlatırdı tanıdığı tanımadığı herkese, sonuncusundan hiç söz etmemişti, kendine bile.

Maria da üç şey düşlemişti: Daha çok çocuk, daha küçük bir ada ve başka bir yaşam. Kocasının tersine sık sık sonuncusunu düşünürdü ve ilk ikisi zamanla giderek silinip yittikçe üçüncü büyümüş, ağırlaşmıştı." (s. 174)

Harold Bloom - Batı Kanonu

Bloom, Batı dünyasında burnunun dikine gitmesiyle bilinen, metinlerinde -gerçi Etkilenme Endişesi ve bu metin dışında başka bir şeyini okumuş değilim, yalan olmasın- görüşlerini eleştiren tayfaya "kırgınlar" adını takacak kadar polemiğe açık bir edebiyat profesörü, estetik kuramcısı bir anlamda. Neden? Adam "sahte kültürel savaşlar" adını verdiği şeyden bıkmış, "içinde bulunduğumuz sefalet" üzerinden yola çıkarak, "Benim adım Hıdır, elimden gelen budur," diyerek Kanon'un -bir anlamda- dağılmasını engellemek için müthiş bir çabaya girmiş ve öznel yargılarını edebiyat tarihi, esinlenme, aşorma gibi olgularla birleştirerek, Giambattista Vico'nun üç aşamalı döngüsünü de tam orta yere monte ederek üzerinde deli gibi düşündüğü yapıyı, tipik okuma alışkanlıklarının yok olduğu bir dünyada elde bir şey kalsın diyerek sağlamlaştırmış. Teokratik, Aristokratik, Demokratik çağ olarak üçe böldüğü akışa metinleri yerleştirmiş, aralarındaki bağlantıları irdelemiş, mitolojiden pikareske, hiçlikten doğaya pek çok açıdan incelemiş. Yirmi altı yazar var bu üç zaman aralığında, bu yazarlar dışında zamanla kanonlaşabilecek yazarları da en sonda vermiş, hatta bu metinden sonra ciddi tartışmalara girdiği yazarlar da var bu listenin içinde. Zamanın göstereceğini söylüyor Bloom, henüz bir şey söylemek için erken olduğunu belirtiyor ve yirmi altı yazarı nasıl seçtiğini özetliyor: "Bu yirmi altı yazarın çoğu için, söz konusu yazarı ya da eseri kanonsal yapan şey nedir sorusunu sorarak mükemmelik ile doğrudan yüzleşmeye çalıştım." (s. 12) Tekrar ve fark, bu ikisinin üzerinden dönen bir mükemmellik algısı var Bloom'da. Çağının az da olsa özgün sesi olmuş yazarlar kanona doğrudan giriyor, Bloom'ca alkışlanıyor ama Freud gibi örnekleri de eleştirmeyi ihmal etmiyor. Bloom'a göre Freud, Shakespeare'in zaten ortaya koyduğu yapıları etkilenme endişesinin travmatik baskısı sonucu Antik Yunan metinlerinden isim çarparak biçimlendiren bir "yazar". Hamlet Kompleksi diye bir şey duymadık, çünkü Freud başka kaynaklara yönelmişti, Bloom'un daha en başta eleştirdiği nokta, "Freudcu edebiyat eleştirisi" diye bir şeyin oksimoronluk taşıması. Freudcu, edebi ve eleştiri olmadığını söylüyor Bloom, böyle bir anlayış mümkün değil, çünkü Shakespeare zaten bunu çok önceden becermişti. Ahmet Mithat'ın postmodern olduğunu söylemek gibi bir şey değil mi bu ya, Freud düşüncelerini sistemleştirmeden önce Shakespeare'in "bunu zaten yaptığını" söylemek, ne bileyim, aşırı yorum gibi geliyor bana çünkü Shakespeare herhangi bir şeyi sistemleştirmiş değil, böyle bir çabası yok zaten, sezgisel olarak ortaya çıkarmış olması başka bir şey. Freud'u "Kaos Çağı'mızın Montaigne'i" olarak görüyor Bloom, en uygun övgü bu, Batı Kanonu'nun merkezileştirilmesinde benliğe ulaşmanın yolunu taşıdığı için. Neyse, Bloom kırgınlar tayfası dediği insanların arasına Freud'u da katıyor, onca dizeyi aslında Shakespeare'in yazmadığına dair kuvvetli bir inancı var Freud'un, tarihi safsatalara inanıyor olması onu Bloom'un gözünden direkt düşürüyor. Neden, çünkü Bloom kanonun tam orta yerine Shakespeare'i koyuyor ve yirmi altı yazara ayrılmış bölümlerden hemen hemen hepsinde Shakespeare'in adı geçiyor, öyle veya böyle. Bu yaşlı, hafif kaçık ve coşkulu adamın karşısında Shakespeare'i herhangi bir açıdan eleştirmenin yürek istediğine dair bir izlenim oluşuyor ister istemez. Bloom'un temel aldığı metinlerin arasında ilk sıralarda Shakespeare'inkiler geliyor tabii, sonrasında Tevrat'ın ilk yazarı olan J var, Homeros'tan çok daha önce yaşamış ve kutsal metni yazmış. "İlahi ile insani arasındaki müphemlik" Bloom'a göre J'nin en büyük icatlarından biri, edebiyatın da. Cüret işi yani, J bunu yapmaya cüret etmiş ve bu fikir Bloom için "kanonsal tuhaflık" olarak doğmuş. Tuhaf, özgün metinler hem yeni yollar -hemen her alanda, hermenötikten psikolojiye, sayısız- açıyor, hem de gelenekle mücadele ederek geleneğin tarihine eklemleniyor.

Bloom'a göre "kimlik anlayışlarının bir parçası olarak geliştirdikleri kırgınlık" Afrikalı, Hispanik ve Asyalı yazarlar için ortaya koyabilecekleri yegane tepki olarak görülüyor ki şamata bu fikir üzerinden çıkmıştı. Bu yazarlar "yetersiz" ve kanona eklenebilecek yazarlar değil. Bloom bu mesele üzerinde kısaca durduktan, köksüzlüğün kaynaklarını biraz da kışkırtıcı bir şekilde dile getirdikten sonra kanonun etkilenme endişesinden nispeten muaf yazarlar tarafından ortaya çıkarıldığını söylüyor. Milton, Goethe, Tolstoy, Freud, Joyce ve benzeri yazarların yanında bir tek Molière yok, Shakespeare'den esinlenmediği için. Belki de Molière'nin etrafında başka bir kanon toplanabilirdi, Shakespeare ortaya çıkmış olmasaydı, bilemiyoruz. Sonuçta iyi yazın bir revizyon işlemi Bloom için, Shakespeare her çağda revize edilmiş, edilmeye devam eden kaynak görevi gördüğünden yaşasın Shakespeare. Shakespeare, Shakespeare ve Shakespeare, Bloom'un dönüp dolaşıp vardığı nokta. Tanıma bakalım: "Edebiyat sadece dil değildir; aynı zamanda biçimlendirme istenci, Nietzsche'nin bir zamanlar farklı olma, başka bir yerde olma arzusu olarak tanımladığı metafor güdüsüdür." (s. 21) Dante'nin modern bir fikir olarak kanon fikrini icat ettiğini söylüyor Bloom, sonra çağların şairlerine bir göz atıyor, kırgınlar hakkında birtakım atıp tutmalarda bulunduktan sonra Shakespeare'e geçiyor ama öncesinde Kanon hakkında söylediklerine, hatta okuma edimi hakkındaki fikirlerine de bakalım. Bloom Kanon'u ölümlü yaşamımızda okunacak değerli metinlerin toplanma alanı olarak görüyor. Zaman az ve okunacak metin çok, değerli vaktimizi neden öbekleşmemiş metinler üzerinde harcayalım ki? Süper bir sebebi var aslında bunun, zincirin halkası haline gelmemiş metinlerin zincirin söylediklerinden bambaşka şeyler söyleyebileceği ihtimali. Keşif, merak. Ölümlülüğümüzü yenmek için kanonsal metinleri okuyup yalnızlaşabiliriz veya bir topluluğun parçasıymışız gibi hissedebiliriz, bu bir yoldur ama tek yol değildir. Bloom'un bu çok kişisel fikri Kanon'u biçimleyen sağlıklı bir saptama değil bence, farklı bir kültürün parçası olduğum için, belki de kültürsüz olduğum için. Kanon'a uymamızı söylüyor Bloom, zenginlikle kültür arasındaki ittifakı koparırsak geleneği yanlış okuyup kırgınlar gibi gecikmiş bir gnostik olurmuşuz. Vallahi şunun şurasında kırk yıl daha yaşarım zaten, onu da istediğim gibi yaşarım, yanlış yorumlara girişirsem -kitaplardan anlamadığım fikrini elde tutalım- kendi kusuruma bakamayacak bir halde olacağımdan ötürü problem yok.

"Shakespeare ve Dante Kanon'un merkezidir çünkü onlar diğer bütün Batılı yazarları bilişsel duyarlılık, dilsel enerji ve yaratıcı güç alanında geçerler." (s. 53) Shakespeare kendi kendimizi duymanın ilk örneklerini vermiştir Bloom'a göre, Dante içimizdeki nihai değişmezliği gösterirken Shakespeare değişkenliğin psikolojisini göstermiştir, kendimizle nasıl konuşacağımızı ve duyacağımızı öğretmiştir, çelişkilerimizi açığa vurmuştur, söz sanatları öylesine yalın bir doğallığa yol açar ki yaşamın ta kendisi gibidir. Dante'nin şairlerin şairi olması gibi Shakespeare de halkın şairi olmuştur, "sınıfsız evrenselcidir", İngiliz Rönesansı'na hapsedilemeyecek kadar evrenseldir, diğer bütün yazarlardan daha çok algılamış, daha çok düşünmüş ve dil ustalığı açısından zirveye ulaşmıştır. Bloom bunları söyledikten sonra "Yazarın Ölümü" çerçevesindeki tartışmalara kendi bakış açısından yaklaşır ve toplumsal enerjilerin yazarlar arasındaki nitelik farkını açıklayamamasını eleştirir. Tolstoy'u da eleştirir, Shakespeare hakkında yazdığı bir makaleden ötürü. Karakterlerini farklı seslerle konuşturur Shakespeare, bu yanılgıyı yaratan en kusursuz yazardır. Canavar gibi anlatıyor Bloom ama şununla bitireyim ben: "Shakespeare'in başarılarının en şaşırtıcı olanı, bizim onun karakterlerini açıklamak için bulabileceğimiz bağlamlardan çok daha fazlasını onun bizi açıklamak için ileri sürmüş olmasıdır." (s. 72)

Proust'tan Wordsworth'e, Woolf'tan Beckett'a kanonsal bağlantılar, edebiyatı derli toplu hale getirme çabası. Eleştiriye açık, temel bir metin.

20 Mayıs 2019 Pazartesi

Jean-Philippe Toussaint - Banyo

Adam banyoya giriyor, "Yaşarım lan ben burda," diyor ve banyoda yaşamaya başlıyor. Süper. Epigrafta Pisagor'un meşhur teoremi var, iki kenarın karesinin toplamı hipotenüsün karesine eşittir. Kenarlara konacak iki karakter var, tabii karakterler kenarsa. Hipotenüs kenarlardan daha büyük, yaşamın kendisi olabilir. Banyoyla anlatıcı karakter kenarsa yine yaşam olabilir. Bilemiyorum artık, yoruma sonsuzca açık. Adama geleyim, yirmi yedi yaşında, Paris'te yaşıyor ve öğleden sonralarını banyoda geçirmeye başlıyor. Sevgilisi Edmondsson bunun akla sığar bir yanının olmadığını söylüyor ama adam yaşıyor işte, kitaplarını getiriyor, küveti kanepe olarak kullanıyor, banyoyu yaşam alanı haline getiriyor, banyodaki nesneleri yaşamının geri kalanında kendisine yetecekmişçesine benimsiyor. Edmondsson durumu anlatıcının annesine bildirmek zorunda kalıyor. Adam Fransa futbol şampiyonasının özetlerini dinliyor. Sayısız kısa bölümden oluşuyor metin, her bir bölümde adamın farklı bir zamanını, duygusunu ve istencini buluyoruz. Basit giysiler giymeye başlıyor, annesinin bir dostu kendisini kontrol etmek için gelince adamın zırvalarını dinlemek zorunda kalıyor ama sabrediyor. Adam bayağı banyoda yaşıyor.

Kendince riski göze alıyor, soyut yaşamının huzurunu tehlikeye atma riskini göze alıyor ve sebebini söylemiyor, o noktada duruyor. Sonraki bölümde banyodan çıkıyor, artık banyoda yaşamıyor adam, en azından öncesinde olduğu gibi. Yine de banyoda yaşıyor, yaşamını banyolaştırıyor, banyodaki kaygısız akış dışarıda da sürüyor. Edmundsson sevişmek istiyor, adam okuduğu kitabın arasına parmağını koyuyor ve Edmundsson soyunurken kahkahalar atıyor. Neler oluyor? Edmundsson'ın çalıştığı sanat galerisinde eserleri sergilenen birkaç Polonyalı evlerine geliyor, boya işinden biraz para kazanabilmek için. Kadın kapıdan onlarla konuşurken soyunmaya devam ediyor, görünmesine ramak var ama oyunu sürdürüyor. Böyle küçük anlar var her bölümde, bazı bölümler tek sözcüklük. Polonyalılar işleri için gereken boyaları soruyorlar, bizimkiler eveleyip geveliyor. Polonyalılar paradan bahsediyorlar, kadın sallamıyor onları. Polonyalılar dağın tepesine çıkardıkları kaya aşağı tekerlenince tekrar çıkarır gibiler, durmadan uğraşıyorlar. Absürt. Seviştikten sonra Edmundsson küvete giriyor, uzanıyor ve suyun içinden anlatıcıya gülümsüyor. Gülümsüyorlar birbirlerine. Banyo Edmundsson'ı ele geçiremedi ama üzerinde bir parça iz bıraktı, adam kadını kendine daha yakın bulmuş olabilir. Hiçbir fikrimiz yok, duygularını ve evin dışındaki yaşamlarını bilmiyoruz, her şey evin içinde olup bitiyor. Bir yere kadar. Polonyalılar ahtapot alıp geliyorlar, hayvan pişirilmek üzere temizleniyor, bu sırada yağmur damlaları giriyor araya. Bölüm çok güzel, hepimiz bahsi geçen mesele üzerinde düşünmüşüzdür diye tahmin ediyorum, yani şu an buradaysanız ve bu yazıyı okuyorsanız bence bunu düşünecek kadar inceliklisinizdir sanıyorum: "Yağmurun yağışını seyretmenin iki yolu vardır: Evinde, bir camın gerisinde. Bunlardan ilki bakışlarını uzamın herhangi bir noktasında dikili tutmaktır; aklı dinlendiren bu yöntem hareketin erekliği konusunda hiçbir şey düşündürmez. Algılama yeteneğinden çok görme yeteneği isteyen ikinci yolsa yağmur damlasının düşüşünün görüş alanına girişinden başlayarak suyunun yerde dağılışına kadar gözleriyle izlemeye dayanır. Böylece hareketi temsil etmek olasıdır. Görünüşte ne kadar başdöndürücü olsa da, öz olarak devinimsizliğe eğilimliyse de ve sonuç olarak çok ağır görünebilirse de sürekli olarak cisimleri ölüme doğru sürükler. Oley!" (s. 23) Bu metin bir şekilde Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi'ni çağrıştırıyor bana; onun daha garip bir Fransız versiyonuymuş gibi. Seçim yapıyoruz, su damlası seçiyoruz ve seçimimizin sonu mutlak. Oysa uzamda bir noktaya sabitlesek bakışlarımızı, sonsuzu dikizleriz o zaman. Anlatıcı pek bir odak oluşturmadığı için, her şey akıp geçtiği için bu ikinci sınıfta yer alıyor sanırım. Sembollerden anlamlar çıkarmalı mıyız, edimleri başka edimlerle açmalı mıyız, hiç bilmem ama metin buna çok müsait. Dümdüz de okunabilir, bir banyo bazen sadece bir banyodur.

Hipotenüs adlı bölümde kimseye haber vermeden, aniden yola çıkıyor anlatıcı. Yanına hiçbir şey almıyor. Otobüse biniyor, trene biniyor, iniyor, garda sürtüyor. İtalya'ya hoş geldi. Otele yerleşiyor ve geceyi düşünüyor. Yağmur damlalarını düşündüğü bölüme geri dönelim şimdi, şununla birlikte düşünelim: "Geceyi bir tren kompartımanında yalnız, ışıksız geçirmiştim. Hareketsiz. Harekete, yalnızca harekete, dış harekete duyarlıyım, ama aynı zamanda tüm gücümle sabitleştirmek istediğim vücudumun kendi kendini yok eden iç hareketine, istisnai bir kuvvet göstermeye başladığım anlaşılmaz harekete de duyarlıyım. Ama onu nasıl ele geçirmeli? Nerede gözlemlemeli? En basit jestler insanın dikkatini başka yöne çekiyor." (s. 34) Edmundsson anlatıcının yanına geldiğinde, adam dart oynarken ona ıstırap olduğunda iç hareketin dışa yansımasını biraz atlatabiliyor anlatıcı, içinin dolaysız hali Edmundsson'ın alnına saplanmış bir okla ortaya çıkıyor. Dart oynayan bir adamı kızdırmamalısınız. Otel faslı bitiyor, çalışanlarla ve müşterilerle bir dünya skeçvari olay yaşanıyor, Paris'e dönülüyor, Paris'te yaşam aynı şekilde sürmeye devam ediyor. Kuyruğunu yutan yılan: En başa dönüp adamın Avusturya Büyükelçiliği'ndeki resepsiyona katılmak istemediğini görüyoruz, en başından beri istemiyor bunu, istemediği için gözlerini tek bir noktaya odaklayıp yaşamın süreğenliğine bırakıyor kendini ama yaşam onu sıkıntısına döndürüyor, çözmesi gereken probleminin tam önüne bırakıyor. Riski göze alma faslı tekrarlanıyor ve adam banyodan çıkıyor. Son. Başka bir tekrara mı çıkıyor, bir daha girmemecesine mi çıkıyor, dönen topacın düşüp düşmemesiyle bir.

"Çağımızın Oblomov'u" denmiş anlatıcı için, çok kısa süren bir Oblomovluk var burada gerçekten. Yapmamayı tercih etme değil, yapmayı tercih etme hiç değil, ortada bir şey. Hareket ve hareketsizlik. İç içe geçtiğinde hangisinin hangisi olduğunu bilmek zor, Toussaint küçük çaplı bir kriz yaratıp düşündürüyor bunu. Bu metnin pek sevildiğini söyleyemem, insanlar beklediklerini bulamamışlar galiba. Bir şey beklemeyin, bir şey ummayın, alıp okuyun.

Kolektif - Cthulhu Mitosu Öyküleri 3

Damnation'ı da açtım, on beş yıl öncesine dönebilirim artık. Opeth, Küçükyalı, Cthulhu, her şey yerli yerinde.

Kadir Has Anadolu Lisesinde okudum ben, 2002-2006 arasında. Çok gereksiz bilgi: Kaan Koç benim iki dönem üstümmüş ama hatırlamıyorum adamı, neyse. Okul şu E-5 üzerindeki, Bostancı'yı az geçince sağda ve tersine göre solda. Neyse, okuldan çıkınca yürüyerek eve gidiyordum, arkadaşlarla Kadıköy'e geçilecekse otobüse atlıyorduk veya Küçükyalı'daki istasyona yürüyüp -evime üç dakikalık mesafe- trene atlıyordum, istikamet yine Kadıköy. Üç ihtimalden ikisi Kadıköy'e çıkıyordu, Kadıköy'e çıkınca kitapçıları dolanmamak gibi bir ihtimal yoktu. Lovecraft'e sarmıştım, Cthulhu'nun Çağrısı'nı ve Deliliğin Dağlarında'yı belki onar defa okumuşumdur. Bir gün bu mitos öykülerine rastladım, ikisini de aldım, yer gibi okudum. Tekrar tekrar. Sonra 2006 geldi, dershanede Cansu diye bir kızla tanıştım. Poe'nun bir şiirini ezberden okudu bana, aklım gitti. Ben de mitos öykülerinin iki kitabını verdim, okuyup okumadığını bilmiyorum ama ödünç vermiştim, geri getirmedi. Ulan Cansu. Sonra yıllar, yıllar geçti ve çoğu derlemenin başına gelen şey yaşandı, kitaplar ikinci baskıyı göremedi, ben de kitapları arayıp durdum. On üç yıldan bahsediyorum, Nadirkitap'ın olmadığı ve olduğu zamanlardan. Olduğu zamanlarda bir şey değişmedi, sahaflarda denk gelip almalıyım, internetten bulduğum şeyin bir kıymeti yok. İki yıl önce dördüncü kitaba rastladım, Kadıköy'de. 20 Lira verdim sanırım, alıp hemen okudum. Özlemim biraz dindi ama asıl sevdiğim öykülerin olduğu kitabı bulmak için iki yıl daha beklemem gerekti.

Kitabı iki gün önce buldum, Beşiktaş'ta küçük bir kitapçıda. Görür görmez bağırdım galiba. Yani, bakınız, burada gençliğimin reliklerinden bahsediyorum, bunlar olmadan eksiktim açıkçası çünkü en yoğun biçimde şekillendiğim zamanların kutsal parçaları bunlar. Bağırmam son derece normal yani. Eski öğrencilerim yanımdaydı, ne olduğunu anlamak için yanıma geldiler. Heyecandan anlatamadım, fiyatına baktım ve hemen aldım. 40 Lira. Verdiğim para Yanık Njall'ın Sagası için verdiğimin ardından ikinci sırada geliyor, her türlü değer. Ne oldu, bazı öyküleri unuttuğumu görüp şaşırdım. Detaylar uçup gitmiş, sadece başlangıçlar ve sonlar kalmış aklımda. Bir de, bu çok ilginçti benim için, okurken sözcükleri anında görselleştiriyorum ve manzarayı izlemeye başlıyorum. Bildiğim manzaraları tekrar gördüm, aynı açıdan ve aynı şekliyle. Hafızama kazınmış bir yeri on üç yıl sonra tekrar görmüşüm gibi. Hiçbir şey değişmemiş, hiç değişmemişim. Değişmemiş miyim? Bu tür olaylar zamanın üzerimdeki hükmünü kırıyormuş gibi hissettiriyor. Hopiler en temizini düşünmüşler; zaman arkamızdaki ve önümüzdeki sayısız manzaradan ibaret. İçlerinden kayıp gidiyoruz. Ben gerideki anlara rahatlıkla dönebiliyorum böyle şeyler olduğu zaman. Sanırım ölmek üzereyken bir sonraki manzarayı merakla bekleyeceğim, gördüğümün ötesini. Sonsuz bir karanlıkla karşılaşsam bile.

Evet, mitos adım adım yayılıyordu ve Lovecraft yazmaya devam ediyordu, sayısız mektubunun işaret ettiği üzere sonradan yakın dostları olacak başka yazarlarla da iletişim halindeydi ve kurmacaya, mitolojiye, kozmogoniye ve daha pek çok şeye dair düşüncelerini sporlarını saçan bir bitki gibi saçıyordu. Frank Belknap Long'la fotoğrafı vardır örneğin, buluşmuşlar zamanında birinde. Sonuçta çömezleri demeyelim de, takipçileri haline gelen birkaç adamla birlikte yavan bilimkurgu ve korku öykülerinin köküne kibrit suyu döktüler. Okurlar böyle bir yeniliğe hazır olmadıkları için kıyameti koparmışlar, alışık oldukları tipteki öykülerin basılmasını desteklemişler ama kozmik korkunun yükselişi önlenememiş sonuçta, adamlar yazmaya devam etmişler. Weird Tales'ın üç atlısının öyküleri bu derlemede yer alıyor, Clark Ashton Smith'le Robert E. Howard'ın mitosa yaptıkları katkı muazzam. Howard'ın Kara Taş nam öyküsünü değerlendirmeyeceğim, Laputa'dan çıkan Howard'ın bir kitabını incelerken oraya yazmıştım. Cthulhu'nun Çağrısı'nı da incelemeyeceğim, çünkü zaten, yani. Diğerlerine bir bakayım ama önce önsöz. James Turner öykülerle bilimsel gelişmeler arasındaki bağlantıya dikkat çekiyor, tamamlanması gereken bir çaba. R'lyeh'da yer alan açılardan, derinliklerden ve bükeyliklerden bahsetmek gerekirse bilimsel konseptlerin ilk olarak sanattan doğduklarını söyleyemez miyiz? Uzak zamanlardan, zamanın aslında var olmadığı, öldüğü zamanlardan, farklı boyutlardan gelen varlıkların dünya üzerindeki evlerinin Calabi-Yau uzayından izler taşıdığını söyleyebiliriz bence, "aslında orada olmaması gereken bir açıdan" kaynaklanan ölümlere, "geniş gibi gözüken ama aslında dar olan" açılara baktığımız zaman kuantum fiziğine açılabiliriz, Yüce Eskiler'i böyle bir bağlama oturttuğumuzda karşımıza boyutlar arasında geçiş yapabilen, zamanı algıladıkları onca boyuttan sadece biriymiş gibi görüp kullanabilen varlıklara ulaşırız. Korku, insanın henüz bu varlıklar kadar gelişmemiş, bilimsel olarak gerekli cevapları bulamamış olmasından kaynaklanır. En azından korkunun bir kaynağı budur, diğer kaynaklar arasında tekinsiz mekanlar olsun, garip insanlar olsun, son derece dünyevi şeyler var. Lovecraft'in uğraşını şöyle özetliyor Turner: "Bir bakıma, Lovecraft'in olgunluk çağı külliyatının neredeyse tümü harikalarla ilgilidir; ama yaşamının son on yılı süresinde, Dunsany egzotizminden ve New England kara büyücülüğünden sıyrıldıkça, konu malzemesini dış uzayın gizemli boşluğunda bulmuş ve ölümünden sonra Cthulhu Mitosu başlığı altında toplanan yapıtlarını vermiştir. Bir başka deyişle bu Mitos, Lovecraft'in ilgisini çağdaş, bilimsel evrene yöneltmeye başladığı yıllarda verdiği yapıtlarını kapsar; dolayısıyla Mitos tanrıları amaçsız, kayıtsız ve ağza alınamayacak kadar yabancı bir evrenin niteliklerini yansıtırlar." (s. 12) Bingo. Şöyle de düşünüyorum, Black Mirror mesela, bilimkurgu dizisi olmaktan çok korku dizisi olmaya meyilli değil midir? Öngörebildiğimiz bir teknolojinin yol açtığı dehşetler şu an için korku öğesini baltalıyor ama bir adım ötesini merak ediyorum, yeni mitler ve söylenceler türüyor, klasik biçimde olmasa da türüyor ve günümüz dünyasında yeri sağlamlaşıyor, dijital ortamın katkısıyla. Bu mitlerin üzerine inşa edilecek bir korku öyküsünü merak ediyorum açıkçası, yazılana kadar çoktan ölmüş olurum ama yarının insanını neyin korkutacağını bilmek isterdim kısacası.

Cthulhu'nun Çağrısı'nı es geçemiyorum, bir iki şey yazayım. Öykünün başlangıcında yeryüzündeki en merhametli şeyin insan zihninin çevresindeki her şeyle bağlantı kurma konusundaki yetersizliği olduğu söyleniyor. Anlatıcı bunu ortaya çıkardığı gerçekler için söylüyor olsa da Her Şeyin Teorisi için de benzer bir şekilde düşünebiliriz. İnsanoğlunun yıldızlara adım atmasından çekinen, bulacağımız şeylerden ötürü kafayı yiyeceğimizi veya sonumuzu hazırlayacağımızı söyleyen insanlar var, Ray Kurzweil bu insanları İnsanlık 2.0'da ele alıyor. Kısaca şunu diyor Kurzweil, ilerleyeceğiz ve bunu durdurmak mümkün olmuyor, olmayacak. Kötü bir senaryoyu yaşayacağız o zaman; yer altına çekilmiş laboratuvarlar ortaya çıkacak, bazı güçler bu laboratuvarlardaki buluşlarla insanlığı kaosa sürükleyebilecek. O zaman bilim devlet kontrolünde ilerlemeli ve uluslararası anlaşmalar yoluyla denetlenmeli. Eh, en demokratik yol buymuş gibi görünüyor ama hukukun bilime yetişemeyeceğini gördük ve bana kalırsa tekrar göreceğiz, ne yazık ki. Neyse, kanımca Lovecraft tanrıların doğasını insanlaştırarak anlatısını güdükleştiriyor. Yüce Eskiler tekrar yükselecek ve dünya bir özgürlük ateşiyle yanacak, insanlar zevk almanın -öldürmek, haykırmak, eğlenmek vs.- sınırlarını zorlayacak falan. Neden? Yüce Eskiler zamanında insanlık -bildiğimiz kadarıyla- yoktu, insanlar sonradan ve tanrılardan bağımsız olarak türediler, düşlerine giren tanrılarca bir araya getirildiler ve kültü yaşattılar, kadim varlıklar uyanana kadar böyle gidiyor bu. Lovecraft gibi bir münzevi için Cehennem'in bütün katları bundan mı ibaret, yoksa dinlerin öte dünya tasvirlerini kendince türetip kolaya mı kaçtı, ya da okurların tepkisinden çekindiği için kendi düşlemini mi baltaladı? Çok daha derinlikli bir uyanış-sonrası dünyasını tasvir edebilirmiş gibi geliyor bana, zaten kendisinden başka hiçbir mitos yazarı bu "kıyamet" için pek bir şey yazmamış. En iyisini yapmışlar, şimdinin dehşetini sonranınkiyle karıştırmak işi bir nevi dini anlatıya çeviriyor, araya serpiştirilmiş mitolojik öğeleri -Cyclops var, bir iki tane daha var- çorba haline getiriyor. Bunun haricinde öykünün bir yamuğu yoktur, otuzuna gelmiş bir adamı ergene çevirip ödünü koparabilmektedir. Helal Lovecraft.

Clark Ashton Smith'e gelelim, Büyücünün Dönüşü. Çoğu öykünün izleklerinden biri var burada, bilen adam ve bilmeyen adam. Bilen adam zengin, bilmeyen adamı iş vererek yanında tutuyor. Bilmeyen adam Arapça metinlerin tercümelerini yapıyor ve bilen adamın araştırmasına yardımcı oluyor. Bilmeyenin meseleyi öğrenmesi ve evdeki dehşetle yüzleşmesi finalde gerçekleşiyor. Son. Burada ne var, Necronomicon'un Arapça nüshasından okunması, Olaus Wormius'un Latince çevirisinin eksik olduğu bilgisi, mitosa ait bu tür şeyler. Ubbo-Sathla nam öykü çok daha iyi. Paul Tregardis gittiği bir antikacıda eski bir kristal buluyor, Grönland'ın ılıman ve verimli olduğu zamanlarda toprağa gömülmüş ve bir jeolog tarafından bulunmuş. Anlatıcı, kristalin kadim bir büyücü olan Zon Mezzamalech'e ait olabileceğini düşünüp satın alıyor. Eibon Kitabı'ndan ilgili bölümü okuyor üstüne, Mezzamalech'le ilgili olan. Sonra kristale bakarak zamanda geriye gitmeye başlıyor. Çağlar, kayıp kıtalar, kayıp varlıklar, her şey gözlerinin önünden geçip gidiyor. En sonunda dünyanın sonsuz bir çamur deryası olduğu zamanlara, Ubbo-Sathla'nın -Cthulhu'dan da önce var olan yaratıcı- hüküm sürdüğü çağa dönüyor, Zon Mezzamalech'le bütünleşiyor ve onun gibi ortadan kayboluyor.

Frank Belknap Long mitosa katkı açısından en verimli yazar olabilir. Tindalos'un Tazıları nam öyküsünün başlangıcında bilen ve bilmeyen ikilisinin konuşmalarına bakarsak Einstein'ın ve Darwin'in "gerçeğe" katkısının çok az olduğunu, en azından bilimin gerçekliği yakalamasının çok zaman alacağını söyleyen adam algılanan dünyanın ötesindekileri görmek istediğini söylüyor, Lao Tse'nin kullanıp Tao'yu anlamasını sağlayan bir uyuşturucu madde alıyor ve öte tarafa geçiyor. Yine bir akış, bilinen uzayın ötesine bir yolculuk ve karşılaşılan tazılar. Tindalos'un ne olduğuna dair bir fikrimiz yok, sanırım yazarın başka bir öyküde incelemek istediği -belki de ele almıştır, diğer öykülerine bakmak lazım- veya başka yazarlara açılmış bir orta. Sonuçta eleman kan ter içinde geri dönüyor ve kafayı yiyor, tazıların peşine düştüğünü söyleyerek odasının köşelerini alçıyla ovalleştiriyor ki açıları kullanarak iz süren tazılar dünyamıza geçemesin. Öngöremediği doğa olaylarından biri sonunu getiriyor; deprem olunca alçılar iniyor aşağı. Bu. Fırtınalar, depremler, doğal afetler tanrıların bir aracı haline gelip duyarlı insanların ortadan kaldırılmasında kullanılıyor, çoğu öyküde bu var, hoş. Ağaç, yılan, tufan gibi dini mevzuların asıl dehşetin üzerinin örtülmesinde kullanıldığı fikri de yeni olmamasına rağmen belki o zaman için yeniydi, bu da hoş. Tazılara satirlerin yardımcı olması, Einstein'ın formülünün bir tılsımmış gibi defalarca söylenmesi de ilginçti. Uzay Yiyenler'e gelelim, Long'un mekanı Partridgeville'de geçiyor yine. Korku öyküleri yazan bir adam, adamın arkadaşı olan anlatıcı ve sahneye girip çıkan diğerleri için korkunç bir gece başlıyor. Yazarın korkuyu yakalamakla, saçma sapan kurgulardan çok bilinmeyenin, yüce varlıkların korkusunu yeğ tutmasını bir ders olarak okumasaydık en başta, kurgu açısından daha başarılı bir öykü okuyabilirdik ama bu hali de iyi.

Robert Bloch'la Lovecraft'in paslaştıkları öyküler de son derece başarılı. Lovecraft'i bir öykü kahramanı olarak görüyoruz hatta, ölümünden sonra kendisi için yapılmış bir jest. Bloch biraz bilinen bir adam, Psycho'nun yazarı ve sağlam bir öykücü. Seçkideki diğer öyküler de çok başarılı, onlara hiç elleşmiyorum. Pagan inanışlar, Kelt ritüelleri, hemen her şey mitosa bağlanabiliyor, muazzam bir şey.

Şöyle bir değerlendirme var, mitos hakkında bilgi edinmek isteyenler bakabilir. Kitabı bulmak zor, Nadirkitap'tan sipariş edilebilir, onun dışında denk gelmek gerekecek.

18 Mayıs 2019 Cumartesi

Ersan Üldes - Yerli Film

Ersan Üldes yirmilerindeyken kendi kurmaca dünyasını -belki çoktan- oluşturmuş zaten, sonraki metinleri için çatı aktarmaktan başka bir işi kalmamış dersem çok yavan olacak ve kesinlikle doğru olmayacak, dili yakaladığını söylersem belki tam olacak. Çatı halihazırda var ama öylesine zenginleşmiş ki anlatım teknikleri açısından alınan yol muazzam; Yerli Film'de atlamalı zıplamalı bir zaman çizgisi olmasa da oyunun gelişeceği, karmaşıklaşacağı besbelli. Kurmaca dünyanın arketipi resmen, Üldes daha en baştan dünya içinde dünya oluşturarak sonraki metinlerinde kullanmalık malzemeleri derlemeye başlamış. Anlatıcı bir film izliyor, filmi izlediği her güne lanet ediyor. Okuduğu bütün kitaplar, izlediği bütün filmler bu filmin etkisiyle siliniyor, yaşam bu filme dönüşüyor. Aktörler çok başarılı değil, figüranken başrole soyunanlar var, senaryo yazarının ne yaptığı belli değil, yaşamın kusuru -yaşamın en önemli parçası bence- filme olabildiğince aktarılmış, anlatıcı da tutulmuş bu dalgaya, tutmuş kendini sokuvermiş filme, veya film kendi yaşamını öylesine canlı bir şekilde anlatıyormuş ki sanatla yaşam arasında ayrılmaz bir bağ kuruluvermiş. "Kâbusun yörüngesine bir kez girmiştim işte; hafızama kızgın demirle dağlanmış olan ve benden hiç ayrılmak istemeyen o yedinci sanat harikasını, kendi sinemamda artık her gün izlemek zorundaydım." (s. 6) Filmde macera, ihtiras, aşk, her şey var, hatta anlatıcıya göre kendisi de var. Anlatma biçimi üçüncü bir katman oluşturuyor böylece, gerçeğin üç kat uzağındayız ama gerçeğe hiç bu kadar yakın olmamıştık, çünkü film gerçek. Anlatılanların gerçek hayattan alınmadığı söyleniyor, üçüncü katman gerçeği biraz bozuyor olabilir ama güveniyor muyuz buna, güvenmesek de bir şey fark etmediği için kafamıza göre.

İki yıl öteye atlayacağımız zamana kadar birkaç karakterle tanışacağız, araya birkaç Üldes harikası sıkıştıracağım, biri "elim sende" diye isim üfürdüğüm bir teknik. "Gene yemeklerden önce çorba, yemeklerden sonra ilaç içildiği günlerdi. Çıtır çerezlerin peynir ekmek gibi alıcı bulduğu, barbunya pilakinin pek rağbet görmediği, marul ya da soğanın sadece hamburgerin ihtişamını arttırıcı basit birer araç olduğu, çikolatanın her dönemde olduğu gibi popülerliğini koruduğu, aynı zamanda dişlerin baş düşmanı olmaya devam ettiği, rakının yanına kavun ve peynirden başka garnitür aranmadığı, rakınınsa kendi yanına balık ve salata tercih ettiği, balık ve salatalı hesapların gene kabarık geldiği, rakı sofralarından kalkılıp 'hesabımız var dönmeyiz', 'dökülen kan yerde kalmaz' sloganlarının atıldığı, bu sloganların diğer meyhanelerde de tekrarlandığı günlerdi." (s. 12) Rakının sahneye çıkmasından itibaren çağrışımsal akış nesnelerin farklı bağlamlarda kullanımıyla sürdürülüyor, ucu bucağı olmayan bir kaynak ama Üldes kısa kesiyor, buna benzer bir paragraf daha, sonra devam. Coğrafyanın kahrediciliğinden, insanın yalnız kalamadığından, yığınların yere yığıldığından bahsediliyor ki zaman ve mekan anlaşılsın. Aslında "her zamandan" bahsediliyor, günümüzde ve geçmişte de pek farklı değildi. Film olarak düşünelim, filmin zamanı hep günceldir. Tekrar tekrar izlense de günceldir, bir metin defalarca okunsa da her seferinde günceldir, dolayısıyla, evet, tekrar çal Mahmut.

Bölümler anlatıcı değişimlerine göre isimlendirilmiş, Yazar'la başlıyoruz. Karakterlerin isimleri yok, meslekleri veya yaptıkları işler isim olarak kullanılıyor. Yazar günlük rutinine başlıyor; kalk, hazırlan, işe git. Ümraniye'de çalışıyor, patronu cins bir herif. İş hayatının bütün sıkıntıları bu adamın yaşamından izlenebilir, Üldes mizahi bir şekilde anlatıyor meseleleri. Hafta sonları bir iş yapmış olmanın saadetiyle durmadan içen, eğlenen ve libido dindirmeye çalışan beyaz yakalıların dünyası iğneleniyor ucundan. Yirmili yaşların olayı; mesela bankadan veya plazadan çıkılır, Taksim'e veya Kadıköy'e gidilir, içilir, denk getirilirse sevişilir, güç tükenene kadar birkaç yıl ritüele döner bu mevzu, arkadaşlarım kaç maaşı bırakmışlardır barlara kim bilir. Neyse, Yazar'ın leş bir komşusu var, adı Kadrolu. Apartman yöneticisi, ev sahibi ve memur. İstatistiklerle çatışıyorlar, anlaşabilmeleri mümkün değil. Biri Türkiye'de bir şeyin %80 olduğunu söylüyor, diğer %80'in %90'ının başka bir şey olduğunu söylüyor, sonu gelmez bir çatışma. Kadrolu'dan kurtulduk, Hasoğlan'la karşılaştık. Apartmanın kapıcısı, "Anadolu suratlı" bir adam. Çakal. Kızıyla henüz tanışmadık, önce Kadrolu'nun anlatımını dinlemeliyiz. Yazar'la anlaşamadığını, adamın kendisine tepeden baktığını söylüyor, memur olduğu için yönetmelik gibi, genelge gibi konuşuyor, Yazar'a durmadan ıstırap olacağını anlıyoruz. Yazar'a geri döndük. Ahmet'i tanıyoruz, kendisi işinden şutlanmış, beş parasız dolanan bir adam. Yazar Ahmet'e yanaşmak istiyor ama nasıl yapacağını bilmiyor, ayaküstü muhabbet ediyorlar. Ahmet bir dünya kitap alıp parasını ödemediği için Avukat tarafından tehdit ediliyor, Avukat bu noktada kamera karşısına geçiyor. Bu arada bazı gedikler var anlatıda, Ahmet'in neden onca kitap alıp parasını ödemediğini bilmiyoruz, metnin ilerleyen bölümlerinde gayet makul biri gibi gözüken bu adamcağızın kafayı kırdığına dair pek bir emare göremiyoruz, dolayısıyla biraz havada kalmış bu mevzu ya da ben kaçırdım, bilemiyorum artık. Avukat arkadaşımız gayet köylü kurnazı bir kardeşimiz, Yazar'a balığa gitme işini kitliyor, çünkü Yazar yazdığı bir öykü yüzünden davalık olmuş, milleti askerlikten soğuttuğu için. Yazdığı hikâyenin detayı içeride bir yerlerde, girmiyorum buna. Neyse, rica minnet Avukat'ı ayarlamış ama adama elini veren kolunu kaptırdığı için Yazar sıkıntıda. Ahmet'e verdiği sözü tutmak istiyor, haciz işlemini ertelemesi için Avukat'ı arıyor ama Avukat sallıyor Yazar'ı, gayet pislik bir herif olduğunu anlıyoruz ileride de. Üldes kötünün hükümranlığının sürdüğünü gösteriyor en sonunda, adalet insan ürünü bir yapı olduğu için insan kendini adalet kavramından muaf tutabiliyor, Avukat'ın durumu son derece ironik bir açıdan.

Parmak Yalayıcısı giriyor işin içine, mahalledeki marketin sahibi. Hikâyesi anlatılıyor, bu herif metnin en tokat atılası insanı, açık ara. Sonda kazananlardan biri oluyor ki şaşırmıyoruz, sesini çıkar(a)mayanların tepesine binip yükseliyor, yükseliyor, doyumsuzluğunun mükafatını alıyor. Pek kimse kalmadı, Hasoğlan'ın markette çalışan dünya güzeli kızı ve Onikilik'le kadro tamamlanıyor. Onikilik, adı üstünde, on iki yaşında bir çocuk, markette çalışıyor o da. Parmak Yalayıcısı'nın tecavüzüne uğruyor, tepesine binilenlerden.

Üldes'in güldürükçülüğü ve anlatımı, sanırım bu ikisine deli imreniyorum. Şimdi öncesinden kopuk olarak bir bölümü alacağım, sakil duracak ama metnin içinde karşılaşınca, "Pkmfpf," diye gülebiliyor insan. "İşte Parmak Yalayıcısı böyle mert, böyle yiğittir. Biraz mittir, biraz da ittir." (s. 36) Zorlama gibi mi duruyor? Okuduktan sonra karar verin. Nihayetinde film bitiyor, film müzikleri için anlatıcının -esas anlatıcının, belki yönetmenin ama değil, belki senaristin ama bu da değil, sanırım izleyicinin, de değil, yapımcının-  OST listesi oluşturmak için uğraşları pek hoş. Metnin kendisi pek hoş. İnkılâp'ın 1999'daki Roman Ödülü bu metne gitmiş, iyi de olmuş. Süper başlangıç, devamı daha da süper. Ersan Üldes'i Ali Teoman'la birlikte baş köşeye koyuyorum. Bambaşka ustalıkları var, türlü türlü huyları var, seviyorum ikisini de. Ali Teoman'ın yazdıkları yeter, Üldes de daha çok yazsa keşke.

17 Mayıs 2019 Cuma

Kolektif - Yaşanmış Ağır Bir Ezgi

Onat Kutlar İçin Bir Harita olduğu da söyleniyor, bu derlemede köşeleri sivri bir çerçeve içinde yer aldığı malum ama Kutlar'ın metinlerini Fatih Altuğ gibi Deleuze'ün kavramlarıyla okumak veya Kafka'nın boğuntulu dünyasına eklemek, Kutlar'ı başka insanlarla ve metinlerini başka metinlerle ölçmek en fazla köşeleri sivriltiyor. Faydalı bir çaba olmadığını söylemiyorum, özellikle Altuğ'un ve Burcu Şahin'in tespitleri oldukça aydınlatıcı ama esas soru şu, bu öykülerin aydınlığına şahit olmayı istiyor muyum? Şimdi Kutlar'ın öykülerini tekrar okumalıyım ki sevdiğim loşluklarına dönsünler. Çok öznel bir mesele; başka çözümlemeleri heybeye atıp kendi çıkarımlarımı tekrar kurmalıyım. Unutulmuş Kent'i baştan okumalıyım, Gaziantep'ten Paris'e bir ömürlük yolculuğun izlerini kendi başıma aramalıyım, buna benzer şeyler. Anlamı yakalamak ve kendimce açmak. Bir güneşin pencere kadar vurması, ışığının duvarda yer değiştirmesi gibi görsel iletileri çözmek, canlandırmak. Beyindeki bölgeler uyarılıyormuş ya, mesela bir manzaranın tasvirini okurken görmeyle ilgili kısımlarda akım hızlanıyormuş falan, hızlandırmalıyım. Ben hemen görselleştiririm okuduğum şeyi, bazı arkadaşlar içlerinden veya dışlarından sözcük sözcük okuduklarını söyledikleri zaman şaşırmıştım. Sözcüklere bir görüntüye bakar gibi bakıyorum ve aslında sözcüklere bakmıyorum, anlamı biçimlendiriyorum hemen. Kelimeleri birer birer okumaya çalıştığım zaman mevzunun müthiş bir zaman kaybına yol açtığını anladım sonradan, çok yavaş ilerliyordum, bana göre değildi. Kutlar'ın öyküleri hemen bir filme dönüşüyor benim için, Jodorowsky filmi izlemeye başlıyorum sanki. Bu meseleye de birkaç makalede değiniliyor, Kutlar büyük bir tutkuyla sinemaya sarıldığı için öykülerini de bu uğraşının cevheri olarak görmek mümkün ama değil aslında, Paris'e gittikten sonra sinemaya tam anlamıyla bağlanıyor, oysa İshak'ı yirmilerinin başında yazdı, gizli ve henüz kendisinin de farkına varmadığı bir bağlılığı başka bir türe aktarmıştı belki. Denebilir ki sinemayı tutkuya çevirmeden önce de, "sinema sezgisi" diyeceğim, bir tür sezgiye sahipti Kutlar, içinde gömülü ve akmayı bekleyen bir kaynaktan beslenmeye başlamıştı. İmgelerinin bolluğunu, öykülerindeki dünyanın özgünlüğünü o zamana kadar okuduğu kitaplara, izlediği filmlere bağladığım kadar bu pırıl pırıl, biricik kaynağa da bağlıyorum, hatta en çok buna bağlıyorum.

Aslan Erdem'in sunuş yazısı. Leylâ Erbil'in ve Füsun Akatlı'nın övgüleri. Katlanan yaşam, altlı üstlü şehirler, öykülerde beliren şiirler, yansımalar, Kutlar'ın yaratılarında bulunabilen izlekler. Adnan Özyalçıner, Onat Kutlar'ın hep bir "Han" öyküsü yazmak istediğini söylemiş, han değil de ev ve avlu öyküsü yazmıştır Kutlar, çok sayıda hem de. Kuşlar dolanır, çatılar çöker, kapılar açılır ve kapanır, bu nesneye niye sadece kapamayı çağrıştıran bir isim konmuştur ki? Neyse, Füruzan'ın iki yazısı geliyor ardından. İlki bir acıya yeniden dönmeye dair. "Seçkin bir yazarı yılda bir gündeme getirmek yeter mi? Trajik bir sonun bağışlanmaz gaddarlığını içimizde neyle bağdaştırabiliriz?" (s. 15) Vasıfsız bir devletin eleştirilmesinden sonra Kutlar'ın yaşamını kaybetmesine neden olan olayın yaşandığı gün anlatılıyor, The Marmara'da Onat Kutlar, Ergin Ertem ve Füruzan. Füruzan Kutlar'dan yazılarına dönmesini istiyor, Kutlar yazılarının o andan sonraki hayatının ana amacı olacağını söylüyor, bir müddet oturuyorlar ve bomba patlıyor. Füruzan ve Ertem etrafa şaşkınlıkla bakıyorlar, Kutlar'ı yerde görüyorlar. Füruzan seviniyor, Kutlar'ın kanaması yok, dolayısıyla ciddi bir şeyi de yok, böyle düşünüyor. Sonrasını biliyoruz. İkinci yazıda Füruzan'ın Almanya yılları var. Doğu Almanya'nın başkenti Berlin'deki sanat insanlarıyla görüşmeler yapıyor, bir yayınevinin Türk öykücülerinin metinlerini basmak istemesiyle tek kişilik seçici kurul haline geliyor. Seçki için öykü(cü) düşünüyor ve ilk sıraya Onat Kutlar'ı koyuyor, Sait Faik'i veya bir başkasını değil. Kutlar'la tanışlığının henüz derinleşmediği yıllar, objektif bir beğeninin oluşabileceği kadar uzaklar, Füruzan çok beğeniyor Kutlar'ın öykülerini. Yazının geri kalanında bu beğeninin içi dolduruluyor. Sevdiğim bir sanatçı, sevdiğim başka bir sanatçıyı övüyor ve bunu şişirmeden yapıyor, ne hoş. Demir Özlü çıkıyor sahneye, Paris'teki yoldaşlıkları sırasında yakınlıklarının yaşamını nasıl renklendirdiğinden bahsediyor ve ekliyor: "Onunki kadar dolu bir hayat yaşamak ancak insanın iç zenginliğiyle mümkündür." (s. 25) Cevat Çapan'la karşılaşıyoruz sonra, İshak'ın şiirle olan ilgisini vurguluyor, lirizmin yumuşaklığıyla bozkırın sertliğini yan yana getiren Kutlar'ı -biraz da hayranlıkla- anıyor. Sonrasında Nedim Gürsel'le John Berger'ın dahil olduğu bir Paris maceraları var, keyifle okunuyor.

Tanıklıkların ardından Kutlar'ın metinlerine yoğunlaşılan ikinci bölüm başlıyor, Burcu Şahin'in Lévinas'ın il y a dediği "varolansız varoluş" kavramı üzerinden öyküleri incelemeye girişiyor. Melih Cevdet'ten de güç alarak -Melih Cevdet Anday, Kutlar'ın öykülerinde bir belirip bir kaybolan canlılara ve cansızlara dikkat çekiyor- yokluğun mevcudiyetiyle varlığın yokluğu arasında bağlantı kuruyor. "Dil, olmayanı var kılmaksa, Onat Kutlar'ın dili kendine has imgeselliğiyle var olanı yokluğa iterek yeni bir varlık alanı oluşturur." (s. 33) Loşluktan bahsederken varlıkların biçimlerini bozan bir koyuluğu kastetmiştim, Kutlar'ın öykülerinde varlıkların nitelikleri herhangi bir özneye değil, görüngünün kendisine bağlı ve dil bu görüngüyü ortaya çıkarabilir, yokluğuyla -anlatmadığıyla, göstermediğiyle, eksilttiğiyle- da ortaya çıkarabilir, anlatının niteliği -elbette- dile bağlıdır. Şahin, Kutlar'ın dili işletme biçimiyle ilgileniyor ve Blanchot'dan Barthes'a pek çok anlatı düşünüründen beslenerek incelemesini çatıyor. Hilmi Tezgör'ün Horozlanamamak başlıklı makalesine bakıyorum, sözcüğün anlamlarından yola çıkarak hayvan ve davranış arasında bir bağ kuruyor, öykülerdeki horozlarla karakterlerin eylemlerini cepte tutarak bu eylemlerin yayıldığı zaman katmanını niteliyor. Eylemler ya çok erken ya da çok geç ortaya çıkıyor, karakterlerin horozlanmaları uygunsuz davranışlar olarak beliriyor. Diğer makalelere nispeten kısa fakat diğerleri kadar önemli bir makale bu da, açtığı yol üzerinde düşünmeli. Murat Narcı dışarısı-içerisi ikiliğine, açılıp kapanmanın öykülerdeki yansımalarına odaklanıyor. Haritayı belirginleştiren bir makale, fikrimce ikinci bölümün ilk makalesi bu olmalıydı, diğerleri bunun üzerinde daha rahat bir şekilde yükselebilirdi. Narcı taşra sıkıntısına yoğunlaşıyor başta, Nurdan Gürbilek'in yazısından mülhem kapanma-daralma olgusunu dile getiriyor. Kutlar'ın iç ve dış mekanları arasındaki yumuşak geçişler, hatta mekanlar arasındaki yer değişimleri alıntılarla, hatta diğer pek çok makaleye göre yoğun bir şekilde yapılan alıntılarla inceleniyor. Dönemin siyasi olayları, sosyal ortamı bu tür bir estetik görünüşü ortaya çıkarıyor Narcı'ya göre, bir nevi şahitlik estetiği, hassaslığın kendisine yer araması, hızlı ve vurucu bir şekilde imgelere, sözcüklere dönüşmesi. Bu hızda aksayan yanları da ortaya koyuyor Narcı, Turgut Uyar'la Ona Kutlar arasında paralel çizgiler bulunduğunu söylüyor. Buradan iki sanatçının acemiliğinin ustalık kaynaklı olduğu fikrine varıyorum kendimce.

Geriye kalan makalelerde Kutlar'ın metinleri farklı noktalardan yola çıkılarak değerlendiriliyor, iyi. Derlemede sinemayı temel alan bir makalenin yer almadığını düşünerek üzülürken Devrim Dirlikyapan'ın sona konmuş makalesiyle karşılaşmak da iyi. Kutlar'a biraz olsun ilgi duyan kim varsa derlemeyi okuyup Kutlar'ın metinlerini baştan bir gözden geçirmeli. İnceliğine imrendiğim bir sanatçının dünyasını daha yakından bildim, süper.

16 Mayıs 2019 Perşembe

Kolektif - Okuma Üzerine Yakın Okumalar

Bazen durup ne yaptığımı düşünüyorum. Hava güneşli, dışarısı cıvıl cıvıl, başka bir yerde olma isteğinin ağırlığı çökmüş, ben bir şey okuyorum. Arkadaşlarla buluşup sohbet ederim, sahile inerim, Kadıköy'de dolanırım, yapacak onca şey var ama ben odamdayım, neden? Neden olduğunu okuduğum şey ellerimi terlettiği zaman anlarım, yapılan araştırmalara göre metindeki olaylar beynin belli başlı bölgelerinde havai fişekler patlatıyormuş, örneğin karakter uçurumun kenarında yürüyor, ellerim terliyor. Karakter kapıyı açıyor, dokunma duyumun ateşlendiği bölgede hareketlenme gözleniyor. Başka bir yaşamı sürdürüyoruz, gerçeklik algımız -eğer biyolojik ve fizyolojik şartlar sağlandıysa- başka bir yaşama yol açabiliyor. Karakterle özdeşleşiyorum, yaşantımda bir zenginlik seziyorum, değişiyorum. Gözümden yaş geliyor, insanlığımı hatırlıyorum. Böyle şeyler neden odamda olduğumu, aslında yaşamaya ara vermediğimi, belki de hiç öylesi yaşamadığımı hatırlatıyor, okumaya devam ediyorum o zaman, bu kez tedirgin değilim. Anlamı yakalıyorum ve devam ediyorum. Anlamı hep yakalıyorum, ıskaladığım hiç olmadı. Büyüklük karşısında hayranlık duyuyorum, seçimlerimi kabulleniyorum, sonraki metni, sonraki günü merak ediyorum. Okumak merakımı diri tutuyor, her şeyin şimdisinden ve sonrasından keyif alıyorum, yaşam hafifliyor ve kendini gösteriyor. Fazlası veya eksiği nasıl olurdu bilmiyorum, bundan ibaretim. İyiyim, hayat süper. Çoğu zaman. The Paris Review röportajlarını okurken yazarların aşağı yukarı benzer şeyler hissettiklerini sevinerek görmüştüm, bu derlemeyle birlikte inancım iyice pekişti; bundan başkasını yapamayacağım. Okuduğum şeyi bitirmek için rapor alıp eve gitmeyi dileyeceğim, metroda en ideal okuma bölgesini kapmaya çalışacağım, yaşamımı okumaya göre biçimleyeceğim. Biçimledim. İyi böyle. Başkaları için iyinin ne olduğunu merak etmeyi sürdürürken bu metne denk geldim, biraz daha anlam aldım, başka tutkunların olduğunu görmek daha iyi hissettirdi. Metnin orijinal adı Stop What You're Doing and Read This! hem bir davet hem de diğer işlerin yanında okumanın önceliğine dikkat çeken bir isim. Her şeyi bırakıp okumalıyız, okursak her şey daha farklı bir şeye dönüşeceği için. Daha derin, daha parlak, daha görünür. O yüzden gerçekten de işi gücü bırakıp okuyun bunu. Ben bisikletle sahile inecektim, yağmur başlayınca vazgeçip okumaya başladım. Keşke bir seri haline gelse bu iş, başka yazarlar, akademisyenler de okuma deneyimlerini yazsalar.

Önsöz. Birleşik Krallık'ta her üç gençten birinin yılda sadece iki ya da daha az kitap okuduğu, her altı çocuktan birinin okul dışında eline nadiren kitap aldığından bahsediliyor ve bu durumun şiddetli bir utanca ve başarısızlık duygusuna yol açtığı söyleniyor. Oturup ağlayasım geldi, bizde yedi kişiye yılda bir kitap düşüyordu galiba, okumayanların utanç veya başarısızlık hissettiklerini de hiç sanmıyorum, hele o kadar kitap düşmanlığı varken. Dijital çağda kitap okumaya lüzum olmadığına dair sağda solda yazılanlara bakıyorum, sonra yalnız olduğumu hissediyorum. Beyinde çok çılgın şeyler oluyor ve hiçbirinden haberdar olmayan milyonlarca insan var, bu insanlarla iletişim kurmak çok zor. Söz gelişi, öne sürdükleri fikirler ahmaklığımı hissettiriyor, uzaklaşmaktan başka bir çare göremiyorum. Neyse, kitabın bir manifesto olduğu ve amacın okumanın gündelik yaşamın bir parçası olduğuna inandırmak olduğu söyleniyor. Buna inanan veya inanacak olan insanlar elden gelsinler, ben böylelerini pek göremiyorum. Bir bölümde akademisyenlerden bahsediliyor, edebiyatın gösterdiği güzel uçurumlardan bahsetmeyenler, bahsetmeye korkanlar, kalıpların dışına çıkmayanlardan. Çok sayıdalar, edebi coşkuyu araştırmalarına katmaktan imtina ediyorlar, ironik bir şekilde duygusuz, kuru bilgi taşıyan metinler çıkıyor ortaya böylece. Bir avuçtur coşkulu olanlar, ben uyduruk akademik serüvenimde bir tanesine bile rastlamamış olsam da, mesela şimdi Onat Kutlar'ın ve metinlerinin etrafında dönen incelemelerin, anıların olduğu bir derlemeyi okuyorum, Ayşe Özata Dirlikyapan'ın yazısı ne hoş bir yazı, heyecanı sürdürenlerin olduğunu görüp seviniyorum. Hocaya çok saygı. Okuma Üzerine Yakın Okumalar'da yer alanlar heyecanlarını okuma üzerinde yoğunlaştırmışlar, özellikle Tim Parks'ın, Jeanette Winterson'ın ve Blake Morrison'ın yazılarını okuduktan sonra ne yaptığıma dair sorgulamalara daha az kapılacağımı düşünüyorum. Sanırım ne yaptığımı biliyorum artık.

Zadie Smith'le başlıyoruz, Kütüphane Hayatı. Smith, evindeki ve evinin yakınındaki küçük kütüphanelerdeki okuma edimi üzerinde yoğunlaşıyor. Penguin'in karton kapak devrimi 50'lerin ve 60'ların kültürel yaşamını çok etkilemiş, böylece -en fazla bir paket sigara fiyatına- Camus, D. H. Lawrence gibi yazarlar okunur hale gelmiş. Smith'in babası kitaplarla doldurmuş evi, iyice bir okuduktan sonra da hiçbir şey okumamış. Annesi de çok okurmuş, böylece evdeki kitapların sayısı artmış. Müthiş bir ortam; ev kitap dolu ve anneyle baba sağlam birer okur. Ben başlarda ilgiyle, sonrasında başka okunacak bir şey olmadığı için çaresizlikle ansiklopedileri karıştırıp dururdum. Abim yan dairedeki şirketin siyah bir torba içinde çöpe attığı dosyaları falan zaman zaman eve getirirdi, mesela kaza yapmış bir araç için tutulan sigorta kayıtlarını okuyarak aracın fotoğraflarına bakardım. Hikâye üfür dur. Gökdemir İhsan da benzer bir şey anlatmıştı, çocukluk yıllarında evde sadece Yasin ve sürücü kursu kitabı varmış. Üzülüyorum, insanlar nasıl ortamlarda büyüyorlar ya. Neyse, Smith kütüphanede bir şeyleri nasıl öğreneceğini öğrenmiş, tabii evdeki araştırma şevkinden yola çıkarak. Milton'ın Şeytan'ın tarafında olduğunu, Malcolm X'i, V. Henry'yi, dünyayı öğrenmiş orada. Yerel kütüphanelerin başka hayatlara açılan geçitler olduğunu keşfetmiş, okudukça okumuş. Ne güzel.

Blake Morrison, Okumayla İlgili On İki Düşünce. Kendime yonttuğum çok şey çıktı buradan. Birkaç düşünceyi alayım, örneğin "kaçış". Morrison, bir arkadaşının çocukken yatağının etrafına kitaptan duvarlar ördüğünü söylüyor, böylece ailesinin yarattığı terör ortamından kurtulmaya çalışıyormuş. David Copperfield'ın da buna benzer bir hadise geçiyor başından, alıntı yapılıyor ve gerçekle kurmaca arasındaki fark ortadan kalkıyor. En iyi kitaplar en iyi geçitler haline geliyor, yaşamda aşılması güç engeller var ve yıkılmıyor, öyleyse kurmacayla başka bir şeye dönüşecekler. "Sahiplenme" fikrine bakalım, yazarlar metinlerini bir noktadan sonra bırakmak zorundalar. Çok örneği var da birini hatırladım şimdi; Asimov bir metniyle ilgili yapılan yoruma katılmıyor ve konuşmacıya bu durumu anlattığı zaman konuşmacı Asimov'un ne düşündüğünün kendisi için pek bir önem taşımadığını, yorumunun pek de yanlış olmadığını söylüyor. Eh, bir metnin veya eylemin kaynağını bulabileceğimizi iddia etmek çok iyimser bir davranış olur, kendimiz bulamasak da bir başkasının bakışıyla ortaya çıkabileceğini kabul etmemiz gerekir. Farklı okuma biçimleri farklı sonuçlar verir, öyleyse gözden kaçırdığımız bir şeylerin varlığı çok da şaşırtmamalı. Sahiplenmede aşırıya kaçmakla ilgili bir hikâye anlatılmış, ilginç. Tobias Wolff otobiyografisinde lise zamanlarının son iki yılını anlatıyor. Okul dergisi için yazma denemelerini sürdürürken okulun bitişiğindeki kız okulunun dergisinde bir öykü okuyor. Öykü tamamıyla kendisinin, kendisini anlatıyor. Alt üst oluyor Wolff, öyküyü istemsizce baştan yazıp altına imzasını atıyor ve Hemingway'in jüri üyesi olduğu bir yarışmaya gönderiyor. Öykü birinci geliyor ama katakulli ortaya çıkınca Wolff'un ödülü elinden alınıyor, okulundan şutlanıyor falan. Kısacası başkaları tarafından yazılabiliriz ve bu iyi bir şeydir, kendimizle karşılaşmak da yalnız hissetmemeye dahil. Bir de "ben" deme cesaretiyle ilgili bir bölüm var. Etik giriyor işin içine. Ne kadar dürüst ve açık olabiliriz, kendimizi ne ölçüde anlatacağız? Knausgaard ailesinin açtığı davalarla uğraşırken yazdıklarından ötürü pişman olmadığını söylüyor, edebiyatın kişisel alengirlere meydan okutacak cesareti verdiği malum. Morrison, öğrencilerinin sık sık bu tür problemlerle geldiklerini söylüyor, cevabı hep aynı. Başkalarının metinlerinde kendinizi buluyorsanız başkaları da sizin açıklığınızda kendilerini bulabilirler. Söylenemeyenin açığa çıkması, dipte gömülü olanın kendini özgür bırakması deli rahatlatıcı bir şey, yüklerden kurtulma hissi. Edebiyat kanonuyla ilgili bölümde Bloom'u buldum; yazarın ve okurun coşkusunun birleştiği noktalarda kanonlar oluşuyor. Makul. Öznel kanonları oluşturana kadar başka kanonlardan metin çarpabiliriz, bunda çekinecek bir şey yok. Çarpacağız.

Tim Parks, Etkin Okuma. Dikkatimiz korkunç dağınık, telefonuma bakmadan on beş dakikanın geçmek bilmediği bir durum hiç olmadı, hatta eve gelince telefonu başka bir odada bırakıp üç saatte bir bakarım, benim için sorun yok ama diğerleri? Ferit Burak Aydar bugün tweet atıp bahsetti bu durumdan; okumak için zaman yokken büyük eserleri nasıl okuyacağız? Friends izleyebiliriz okumak yerine, Anna Karenina'nın çok daha fazlasını dizilerde bulamaz mıyız? Okumaya zamanımız yoksa tesellidir bu, çağımız dandik teselliler çağıdır ve akademisyenler klasikleri okumamalarından garip bir övünçle bahsedebilmektedirler, o zaman okumanın niteliğini parlatmak mı gerekir, Sokrates'in argümanlarına yeni ataklar mı bulunmalı? Parks, okumanın hallerinden bahsediyor biraz. Haz alıyoruz, farkındalık ve uyanıklık kazanıyoruz, anlatıcının/yazarın ne yapmaya çalıştığını anlamak için kafa patlatıyoruz, okur olarak kendimizi metin ve dünya karşısında yeniden konumlandırıyoruz. Sırf bu sonuncusu için okumaya devam edebilirim. Tek sözcük yazmam bundan sonra, yeter ki yüz yaşıma kadar şimdiki gibi okuyabileceğimi bileyim. Zamanı gelmemiş metinleri bile.

Diğer makaleler de sıkı, bu nihayetsiz ihtirasa bulaşanlar zaten okusun da biraz olsun sözcük kovalayan, kovalamış herkes için bu derleme, ıska geçilmemeli.