19 Şubat 2019 Salı

W. Hodding Carter - Sifon: Su Tesisatçısı Uygarlığı Nasıl Kurtardı

Theme Hospital diye bir oyun vardı, hastane kurup geliştiriyordunuz. "Lütfen yerlere kusmayın!" diye anons geçiliyordu falan, çok matrak bir oyundu. İlkokula giderken deli gibi oynardım, bir seviyeye kadar gelirdim ama hep aynı bölümde kalırdım; o bölümün görevini tamamlayamıyordum bir türlü. Sonra üniversitede tekrar kurdum, oynadım ve geçtim o bölümü, meğer tuvaleti muayenehanelere çok yakın konumlandırdığım için hijyen problemi yaşıyormuşum. Mis gibi de tuvalet yapardım; sıra sıra kabinler, lavabolar, bilmem ne. İnsanlar tertemiz çıkarlar diye düşünüyordum, ellerini mi yıkamıyorlar artık, mevzu neyse hastanenin içine ediyorlarmış. Gerçi insanlık bir durum da yok, bakteriler kolaylıkla yayılıyor tuvaletten. Aklıma gelmişken bırakayım buraya; Carter'ın söylediğini göre insanların sol elle tokalaşmamalarının sebebi sol elin taharet eli olmasıymış. Makul. Askerde taharet musluğu olmadan bir süre yaşadım, takıntılı adamım, işkenceydi. Sonradan karargahtaki tuvaleti gizliden gizliye kullanmaya başlamıştım da askerliğin geri kalanını yemiştim, mis gibi geçmişti. Şaka, bok gibiydi. Gerçekten hayatımın en kötü dönemlerinden biriydi. Askeriye zaten rezaletti, sosyal yaşamımda da yolunda giden pek bir şey yoktu. O günlerden sağ salim kurtuldum, iyi oldu. Kısacası tuvalet, su, tesisat önemli şeyler. Ne kadar önemli olduklarını Carter'ı okuyarak öğrenebilirsiniz. Kendi tesisat maceraları zaten çok geyik, bir de su tesisatının tarihçesine girerek mevzunun önemine dair birkaç şeye göz atmamızı sağlıyor. Yeni klozet kapağı Jasmin'i denemesi için çağırdığı arkadaşı pek beğenmiyor son teknoloji ürününü, alışamıyor sanırım, Carter biraz sitem ediyor ama her insandan klozet kapağını takdir etmesini de bekleyemeyiz. Kimileri hiç önemsemiyor ama klozet, lavabo, bunlar keyif verici maddeler. Çocukken elinize ansiklopedi olsun, atlas olsun, alıp okumadınız mı, bakmadınız mı tuvalette? Süper bir şey.

Carter, evindeki bir arızayı gidermeye çalışırken tesisatla alakalı pek çok şey öğreniyor ister istemez, su tesisatçılarına da saygı duymaya başlıyor ister istemez. PVC borular, boruları birbirine geçirmece, banyoda kazı çalışmaları, kanalizasyon ağına ulaşma yolları derken adam değme bir tesisatçı olmuyor da mevzuyu çözüyor. "Katartik bir deneyim" diyor adam, başkalarının ve kendisinin pisliğini kazarken su tesisatçılarının kazandıkları paranın son derece hak edildiğini söylüyor. Bir bölüm bu tesisatçılık olayına ayrılmış, günümüzde usta bir tesisatçı olma yolunda kat edilecek yol, harcanacak zaman ve emek, kazanılacak para detaylı olarak incelenmiş. Hatta işin tüketim boyutu da ele alınıyor, tamir yerine yenisinin alınması/yaptırılması meselesinden insanların canavar gibi tükettiği söyleniyor. Gerçekten de nesnenin yenisi, tamirinden daha hesaplı. ABD'de otomobiller, eh, ucuz ama saatlik tamir masrafı muazzam. İnsanların tesisatçılara çıkışmaması gerektiğini söylüyor Carter, kendi dışkımızla başkasını ilgilendiriyorsak ücreti mukabilinde yapmalıyız bunu, işin içine dışkı girince yapılan işin önemi ve değeri azalmıyor. George Costanza'yı hatırlıyorum, üç dakikalık muayene için, kaçtı, 150 Dolar falan ödemek istemediği için faturanın yarısını ödemeye kalkıyordu, sonra bir dünya olay. Tesisat önemli iştir yani. Romalılar bilmişler bu işi, Cloaca Massima nam bir kentsel su sistemleri varmış. Sukemerleriyle ilgili bir şeyler okumuştum önceden, günümüzde bile kullanılıyormuş, dünyanın en verimli şebeke yapısı olduğu söyleniyor bunun, zira 2500 yıldır dağıtım işi bu yapı sayesinde yürüyor. Aquarii denen insanlar da ilk su tesisatçıları olarak görülüyor. Sadece Roma'yı ilgilendiren bir durum değil tabii su dağıtımı, MÖ 3000 civarında Harappalılar da İndus Vadisi'nde kendi sistemlerini kurmuşlar. Suyun dağıtımı bir yana, kanalizasyon sistemi tifo gibi pek çok hastalığı engellediği için de önemli. Kraliçe Victoria'nın oğlu Galler Prensi Edward tifo yüzünden neredeyse ölecekken bir su tesisatçısı, prensin yaşadığı evdeki bozuk bir tuvaletin tifüs yaydığını fark etmiş ve tamirata girişmiş. Sonrasında prens iyileşmiş ve prens olmasaymış su tesisatçısı olmak istediğini söylemiş. Ne güzel. Gerçekten iyi iş, eğlenceli ve maddi yönden getirisi iyi. Çoğu beyaz yakalıdan daha iyi kazanıyormuş tesisatçılar, yılda 55000 Dolar diyor Carter. Gerçekten o kadar Dolar var bu işte, ek gelir sağlamak için tesisat kursu falan varsa gidilebilir, iş öğrenilebilir ve çalışılabilir.

Kurşun meselesi var, mühim. Carter, kurşuna gelene kadar dünya tesisat tarihi dersini sıkıştırıveriyor araya. Bilinen ilk su tesisatını Çinliler kullanmış, MÖ 5000'de. Boru kullanmışlar. Sonra Harappa uygarlığı geliyor. Persler "kanat" denen aparatı icat ediyor, daha iyi bir dağıtım için gerekli bir sistem. Kanatlar yayılıyor, Kuzey Afrika'daki köylere hâlâ antik kanatlarla su götürülüyormuş mesela, öylesine önemli bir buluş. Sonrasında Minos hükümdarının yaptırdığı bir tesisat var, o da iyi ama asıl mesele kurşunun kullanılmasıyla başlıyor. Kurşun bildiğiniz gibi insanı zehirleyen bir şey. Zamanında oyuncaklarda, bardaklarda, pek çok nesnenin yapımında kullanılmış ve zararsız olduğu söylenmiş ama lobicilik yüzünden, yoksa deli zararlı. Romalılar tesisatlarında kurşun kullanmışlar, çökmelerinin bir sebebinin bu olduğu söyleniyor. Romalılar tesisat tanrısı için kolları sıvamamışlar, üzücü, zira kendileri dünyanın ilk tesisatçıları ve bir nevi hamamcıları. İnanılmaz büyük hamamları var, inanılmaz geniş su boruları var, suyla çok alakalı insanlar Romalılar. Hamamlar ve su sistemleri hakkında ayrıntılı bilgiler veriyor Carter, bir de tuvaletlerle ilgili ilginç bir şey söylüyor. Fotoğrafı görmüşsünüzdür belki, internette ara ara karşıma çıkıyor, şu iki alafranga tuvaletin yan yana olduğu. Arada bir duvardır, kapıdır, bir şey yok. Yan yana. Bu sistemin Romalıları onore etmek için günümüze uyarlandığını düşünüyorum, zira adamlar utangaç değilmiş ve tuvaletleri öyleymiş gerçekten; en iyi arkadaşınızla yan yana -çok affedersiniz- mıçarken sohbet edebiliyormuşsunuz. Süper samimi. Bir iki şey daha; hamamlar çok ucuzmuş ve çırpıcıların kumaş temizlemek için ihtiyaç duydukları idrarı elde etmek amacıyla sokağa koydukları kaplara herkesin içinde işeyebiliyormuşsunuz. Vay be.

Geri dönüşüme de yer vermeliyim. Haliyle atıklarımız var ve bunlar kanalizasyondan nereye gidiyor, biliyoruz da bilmezden geliyoruz. Karşımıza çıkmasınlar da bir daha, gerisi önemli değil. Böyle düşünüldüğü için Thames rezalet kokmuş bir yıl, insanlar sokaklarda öğüre öğüre bir hal olmuşlar. Gelgit hareketlerinden ötürü, bir de sistemsizlik yüzünden atıklar kıyıdan pek uzaklaşamamış, birikmiş bir de. Parlamentodakiler sallamamışlar önce, bakmışlar ki kokudan durulmuyor bir yıl, hemen bir çözüm düşünmüşler. Mühendisler olaya el atmış, Londra'ya en teknolojiğinden bir sistem kurulmuş. Bir benzeri günümüzde Hindistan'da kurulmuş, hatta bu olay kast sisteminin temellerini de kökünden sarsmış. Bir kanalizasyon nelere kadir. Dışkıdan enerji üretmek de nispeten yeni, Boston'da bu mevzuyla alakalı bir tesis kurulmuş ve adamlar deli gibi enerji üretiyorlarmış. Toz dışkıyla ilgili bir kısım var, kimyanın en leş şeyi bile faydalı hale getirebilmesine dair hayranlığım bir kat daha arttı.

Kanalizasyon iyidir, tesisat iyidir, tarih de iyidir. Hepsinden var biraz. Carter da komik adam. Oldu bu iş.

17 Şubat 2019 Pazar

Maryanne Wolf - Proust ve Mürekkepbalığı: Okuyan Beynin Bilimi ve Hikâyesi

Mürekkepbalığı, çünkü üzerinde deney yaparken her şeyi açık seçik görebilirsiniz. Mesela bir şey deneyeceksiniz, boyalı karışımı fşürt diye bastınız, hayvanın içi dışı bir olur. Wolf, görünenler üzerinden böyle bir analoji kullanma yoluna gitmiş. Disleksi bir hastalık mı, yoksa beynin farklı bölümlerinin çalışmasını sağlayan ve yaratıcılığı körükleyen bir fonksiyon çeşidi mi, bunun açığa çıkarılması için pek çok deney yapılmış ve yapılıyor, dolayısıyla elde edilen sonuçlar okumayla ilgili bilişsel yapılara ve süreçlere de ışık tutmuş oluyor. Disleksiye boyayı bastık, okumanın tarihi görünür oldu, yolculuğa başlayabiliriz ama önce Proust. Nörologların bildiklerine sezgileriyle ulaşabildiği ve okumayla ilgili uzun uzun pasajlar yazdığı için bu meselede adı geçiyor ama dar bir yer ayrılmış kendisine, pek geçmiyor adı. Üçüncü bölüm zaten direkt disleksi üzerine. İlk iki bölümde morfolojik, semantik ve kısmen ontolojik meseleler var. Wolf, incelemesinde atalarımızın icat ettiği alfabelerin, seslerin ve okumaya dair hemen her şeyin kökenine inip asırlar öncesinin okuma-yazma alıştırmalarını disleksinin doğasını anlamak için kullanmaya çalışıyor, bilimsel verilerin ışığında antik çağların okuma edimini biçimliyor. Kendisinin de disleksiden mustarip bir çocuğu varmış, ailesinde bu tür bir rahatsızlıktan -da diyesim gelmiyor, rahatsızlık değil aslında- da mustarip pek çok akraba var, bu sebeplerden disleksi üzerine yoğunlaşmış durumda. Şimdi düşünüyorum da, okuma ve yazma olayını icat ettikten sonra dünya zaman içinde kağıtlar üzerinde yazan şeylerin üzerinde temellenmiş. Nispeten yeni bir icat bu, beynimizi biçimlendirirken sadece yazılar üzerinden ilerleyen bir süreci biliyoruz ama eskinin sözlü kültüründe yazının yeri yoktu. Sokrates'in adını sıkça anıyor Wolf, okuyup yazmanın, sadece bu iki eylemle inşa edilecek bir bilgeliğin çok kısır olacağını iddia eden Sokrates için retorik ve diyalog asıl bilgeliğe ulaşmamızı sağlayacak yollardı. Sözle birikenler yazının ölü doğasından kat kat daha üstün olacaktı, böyle bir şeyler. Araştırmalara göre sözlü kültürlerin insana bilişsel olarak kattığı niteliklerle yazılı kültürün kattıkları arasında muazzam fark var, en azından belli bir süre sözlü olarak devam edebilirmişiz ama bilginin dallanıp budaklanmasıyla yazıya bağımlı olmamız kaçınılmazmış. Eh, günümüze bakarak fikrin doğruluğuna katılabiliriz ama şu da var; ekrandan hızla akıp giden bilgilerin beynin potansiyelini açığa çıkarmada pek de nitelikli olmadığı anlaşılmış. Uygarlığımız yazılı kültür üzerine kurulu; okuyoruz, biçimliyoruz, değiştiriyoruz ve değişiyoruz. Sonra ani bir kopuş, artık dijital çağdayız. Geleneğin sürmesinin zor olduğunu söylüyor Wolf, niceliksel olarak belki bir süre daha devam etmemizi sağlayacak bireylerin sayısında -bu yeterlilik için gereken sayı nedir diye sorulursa cevaplıyorum, bir milyar iki insan- azalma olmayacağını söylüyor ama eğitimin niteliği de değişiyor, papağanlık para etmiyor açıkçası, ezberden sıralanan bilgilerin bir faydası yok, analitik zekanın gerektirdiği iş kolları doğuyor. Dünya her zamanki gibi değişiyor. Bu değişimde alternatif eğitim yolları bulunuyor ve bulunacak, dislektik insanlar için de farklı yaklaşımlar gerek. Böyle bitiriyor Wolf, şimdi başa döneyim.

Atalarımız beyinlerini yeni bağlantılarla süslediler ve miyelin üretimini tavan yaptırarak hiç düşünülmeyen şeyleri düşünmeye başladılar, böylece birikimli bir şekilde ilerleyen süreçte icat ettik, icatları geliştirdik, uzaya çıktık, bir dünya iş yaptık. Bunlar olurken soyut düşünme yeteneğimizi pek takdir etmedik, edelim. Bir şey okurken üç şey yapıyoruz; görüyoruz, seslendiriyoruz ve anlıyoruz. İyi bir başlangıç bu, yazının icadına kadar böylesi karmaşık bir işlemi yapabileceğimiz -bence sanat dalları dışında- pek bir alan yoktu. "Açık mimari" diyor Wolf, beynimiz bir şeylerin birleştirilmesi ve yeniden inşa edilmesi için muazzam bir alan. Proust'un okumayla alakalı yazdığı şeyleri hatırlıyorum, duyular şöleni gibi. Odası, odasının kokusu, yatağının yumuşaklığı, her şey iç içe geçmiş bir durumda. İdeal ortam beynin daha fazla çalışmasını sağlıyor ve yeni "yolaklar" için biyolojik olarak hazır hale geliyor. Machiavelli örneğin, Wolf'un aktardığına göre okuyacağı yazarın döneminde giyilen kıyafetleri giyip öyle okurmuş, daha iyi bir özdeşleşme için. Bunlar anlam arayışımız için önemli şeylerdir, küçük ritüellerdir bunlar, sıkı okurların vardır böyle garip huyları. Sıkı okuduğumu düşünüyorum, kendimden bir örnek verebilirim. Uyanınca ve uyumadan önce en az bir şiir. Sonra ne okursam okuyayım, bu şaşmaz. Neyse, ötekiye duyulan farkındalığı da artırıyor bu okuma işi, Wolf sosyal ve psikolojik alanda geçirdiğimiz değişimleri, her bir sözcüğün bizdeki yansımalarını ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. "Okuduğumuz ya da okumadığımız ne varsa, depoladığımız tüm anlamları yığarız oraya." (s. 18) Girift bir işlemdir bu, okurun yaşamının tamamı o sayfalarda belirip kaybolur, tekrar biçimlenir, bir sürü şey. Yapılan araştırmalara göre belli bir yaş aralığında kendilerine kitap okunan çocuklar, sonrasında kendileri okumaya başlayan çocuklar, hiç okumayanlara veya okunmayanlara göre çok daha başarılılarmış. Neyde başarılılar, işte sosyal zekaları gelişiyormuş, analitik zekaları uçuyormuş, öyle bir şeyler. Kısacası çocuklara kitap okunmalı, hatta babıldama dönemi başladığı zamandan itibaren. Farklı uyarıcıların çocukların gelişimleri konusunda faydalı olduğu kanıtlanmış bir şey, o yüzden çocukları ışığa ve sese boğmadan, farklı biçimlerde uyarırsak bilişsel gelişimleri hızlanıyor. Wolf, sinirbilimci ve çocuk gelişimi alanında ihtisas yapmış bir insan, dolayısıyla metnin yarısını deneyler, araştırmalar ve sonuçlar oluşturuyor. Çocuk gelişimiyle ilgili bölümler oldukça dikkat çekici, özellikle okuma sorunu yaşayan insanların beyinlerinin sol loblarının -sağ mıydı yoksa, şu yaratıcılık bölümü- daha sık çalıştığı gözlemlenmiş. Kaku'dan ve Kean'den biliyoruz ki belli bir duyuya kapalı olan beyin -sağırlık sonucu olabilir mesela- bu kaybını başka biçimlerde telafi ediyor, açığı kapamaya çalışıyor. Dolayısıyla çok özgün bilişsel yapılar çıkabiliyor ortaya. En bilinmiş örnekleri veriyor Wolf; Edison var, Einstein var, bir de Leonardo da Vinci. Bu üçünün dislektik olduğu düşünülüyor. Sıkıntısız bir şekilde okuyabilselerdi yaratıcılıkları bu denli gelişmeyecekti belki.

İkinci bölümde ilk yazı sistemleri var, asıl ilgi çeken bölüm benim için bu oldu. Biraz özetleyip bitireceğim. İnkaların iplikleriyle başlıyoruz. Düğümler sıralanmış, bu düğümlerden anlamlar çıkarılıyor. Değişik bir okuma biçimi, örnek olarak elimizde. Daha grafiksel şekillere geçtiğimiz zaman serüven başlıyor. Frig dilinin Antik Yunancaya, Latinceye ve Hint-Avrupa dillerine yaptığı katkıyı izliyoruz başta. Bu dilin kaynağının Asya'da aranabileceğini söylüyor Wolf, araştırmalar böyle bir kaynağın var olabileceğini göstermiş ama henüz bir kanıt yokmuş. Aslında bu alfabelerin, harflerin falan tarihinin anlatıldığı iyi bir inceleme var, ALFA'dan çıkmıştı ama adını hatırlamıyorum şimdi, okuyup buraya yazmıştım zamanın birinde. Ben daha çok bilişsel gelişimle alfabe ilişkisine odaklanıyorum şimdi, Arrival'daki meseleye geliyoruz o zaman. Wolf, sözcüklerin sağdan sola veya yukarıdan aşağıya yazılmasının bile bilişsel farklar yarattığını söylüyor, öyleyse Çinliler, Japonlar, Araplar ve Hint-Avrupa dillerini kullananlar arasında beynin biçimlenişi açısından büyük farklar doğuyor. Bu farklar ayrıntılı bir şekilde ele alınmış, hangi alfabelerin ve yazı biçimlerinin beynin hangi bölgelerini çalıştırıp çalıştırmadığı grafiklerle gösterilmiş. Çivi yazılarından, hatta taşlardan başlayan yolculuğu takip etmek keyifli, Lineer A ve Lineer B konusunda anlatılanlar da öyle. Güzel yani.

16 Şubat 2019 Cumartesi

William Saroyan - Dünyanın Bir Öğle Sonrası

Yankı'dan çıkma, 29 numaralı. Tarık Dursun K. çevirisi. Acı çektim okurken, New York'un orta yerinde bir Türk mahallesi varmış da mahalledeki karakterlerin muhabbetlerini dinliyormuşum gibi. Çok yerel ya, "Elhak" diyen bir adam var. 1969'da mevzu bu şekilde mi hallediliyordu diye düşünüyorum, hayır, Tarık Dursun K.'nın tercihi. Saroyan'ın doğrudan bir anlatımı vardır, karakterlerinden diyaloglarına her şey olabildiğince gerçekçidir. Çevirmen bu tür bir anlatımı bizdeki haline çevirmiş ama, yok, olmuyor. Böyle bir cümle yok da, mesela her an, "Hay Allah müstahakını versin James!" gibi bir cümleyle karşılaşabilirsiniz, bunun tedirginliği korkunç bir şey. Bilemiyorum ya, başka bir çevirmen tarafından tekrar çevrilmeli ve, "Okuyun kerkenezler!" diye bağırarak kafalara atılmalı. Gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var?!

Yep Muscat yürümeyi seviyor, daha en başta arabaya binmeyip yürümeyi sevdiğini söylemesiyle kalpleri fethediyor. Bloklar arasında dolanıp geçmişiyle karşılaştığı zamanlarda bir çocukmuş gibi görebiliriz kendisini, patronlarla oturduğu zaman bir iş insanı gibi, ailesinin yanında şefkatli bir baba. Muscat pek çok personaya sahip olsa da bütün personalarının birleştiği noktayı görebilmek mümkün; maceracı, yaşamayı seven, asıl vatanından çok uzaklarda yaşamasının burukluğunu taşıyan bir adam. Zorluklarla büyümüş, serserilik zamanlarında yaşadığı ülkeyi ve insanları tanımış, derin bir adam. Yazdığı metinleri satmaya çalışırken her bir alıcıya gösterdiği farklı yaklaşımlarla insan sarrafı diyebiliriz Muscat için, kaypaklığa varmadan ve ne istediğini bilerek, dobra dobra konuşuyor. Çocukluk arkadaşlarıyla takılırken eski zamanları biraz üzüntüyle, biraz da sevinçle hatırlıyor. Ellilerine yaklaşan bir adam Muscat, yıl da 1955 civarı, o zaman I. Dünya Savaşı'nın hemen ertesinde yaşama atıldığını söyleyebiliriz. Büyülü zamanlar, ekonomik buhranlar ve onca toplumsal problem yaşamın sihrini kaçırmaya çalışsa da genç insanlar için koca bir dünya var önlerinde. Aylaklıkla geçen onca yıldan sonra fırsatlar ülkesinde tutunabilenler yaşamlarının geri kalanında geçmişin olağanüstü dünyasını arıyorlar ama bulamıyorlar, ceplerindeki para büyüyü geri getirmiyor, eş ve çocuklar mutluluğu getirseler de özgürlük her şeyden daha ağır. Muscat, Laura'dan ayrılmış olsa da kadınla dostluğunu sürdürüyor, bütün zamanları şimdiye sığdırmak isteyen bir adam. Bir öğleden sonra yok aslında, birçok öğleden sonra var ve daimi bir şimdide Muscat'in ceplerinden döktüklerini görüyoruz. Buruk bir mutluluk denebilir. Yaşam sürüyor, onca şeyi peşte sürükleyerek.

New York'ta otellerden birinin önünde bir taksi duruyor. Açılış. Muscat taksiden iniyor, otelin eski çalışanlarını görmeyi umuyor. Yirmi yıl önce arkadaşlarıyla o otelde takılmışlar uzunca bir süre, o günlerden kalan insanları gördükçe mutlu oluyor. Arkadaşlarından çoğu zaman içinde birer birer silinmişler; kimi ölmüş, kimi işinin gücünün peşine düşüp ülkenin ve dünyanın farklı yerlerine dağılmış. Metin biraz otobiyografik, Saroyan kendi yaşamının bir bölümünü sunuyor okuruna. Muscat ünlü bir oyun yazarı, yeni yazdığı oyunları satabilmek ve yeni anlaşmalar yapabilmek için şehre dönmüş. Ailesiyle zaman geçirmek için de. Bir de tanıdıkları görebilmek için. Uzun süre sonra doğduğu şehre dönen bir adam, karşılaşacağı şeyler merak uyandırıyor, güzel bir mesele bu. Dönmek, bazı şeylerin değiştiğini ve bazı şeylerin hiç değişmediğini görmek. Otobiyografik demiştim, bütün haklarını satıp pişman olduğu bir oyundan bahsediyor Muscat bir ara, Saroyan'ın da başından geçen böyle bir şey var. Hangi filmdi o, Hollywood'daki kodamanlar Saroyan'a kazık atıyor da o da bir şeyler yapıyor, yazdığı senaryoyu romanlaştırıyor muydu neydi, böyle alengirli işler dönüyor geçmişte. Bir de şey, aynı kadınla iki kez evlenerek hayatını mahvettiğinden bahseder Saroyan, o kadın Laura olabilir mi diye düşünmedim değil. Neyse, otel. İnsanlar, anılar, telefon görüşmeleri, rastlantılar, şehir Muscat'in etrafında kuruluyormuş gibi. Diyaloglar ve kurgusal zamanın kullanımı o kadar başarılı ki doğal bir akışı seyreder gibiyiz.

İş meselesi. Aracılarla konuşuyor Muscat, bir tanesi yazdıklarının on yılda inanılmaz bir değişim geçirdiğinden bahsediyor. Muscat'in hoş bir cevabı var; yazmaya da yaşama başladığı yerde başladığını, her şeyi değiştirebileceğini düşündüğünü ama bunun mümkün olmadığını anladığını söylüyor. Bu idrak anından sonra da en iyi bildiği şeyi yapmış, yazmaya devam etmiş. Oyunlarının başarısından ötürü yitip giden bir şeylerin olmadığını söyleyebiliriz, aslında hayal kırıklığı da yok yaşama karşı, sadece yaşamı olduğu gibi yaşamaktan başka bir şey yapılamayacağını anlamış durumda. İşte, pazarlıklar, kazanç yüzdeleri, bir şeyler. İlginç bir bilgi; oyun yazarları genelde yüzde on alırlarmış her bir gösterimden, bir tek Shaw'a yüzde on beş verilirmiş. Sonrasında toplantılar, para babası bir kodamanın Muscat'le sözleşme yapmak istememesi, Muscat'i davet ettiği bir yemeğe neden katılmayacağını açıklayan Muscat'in zenginlerin yemek yiyişini görmek kadar çok az şeyin kendisini iğrendirdiğini söylemesi, bir dünya olay. Adamın vergi borçları da canavar gibi olmuş, bu yüzden paraya ihtiyacı var ve bir oyun yazarı olarak değerini bildiği için sömürücülere karşı geri adım atmadan pazarlık yapıyor, koparıyor istediğini. Adama zamanında yardım etmemişler üstelik, dört oyunu ederinden çok daha ucuza satmak istemiş ama almamışlar falan, şimdi kök söktürüyor kısaca. Cebinde biraz parası var, sonrasında ne olacağını düşünmüyor açıkçası. Çocuklarına Laura bakıyor, o açıdan da bir sıkıntı yok. İşlerini yoluna koyacak Muscat, keyifle izleyeceğiz.

Mekanlar durmadan değişiyor, birçok bar, sokak, cadde, neresi varsa artık, durmadan adımlanıyor. Çocuklar, iş adamları, herkes Muscat'le birlikte yürüyor veya arabalara bindikleri zaman gidilecek yere yürümesi için Muscat'i yalnız bırakıyorlar. Zak'le de yürüyor Muscat, çocukluk arkadaşı. Aralarındaki sohbetler geçmişin ve kurmacanın güncelinin dünyasını tüm gerçekliğiyle yansıtıyor. Okul anıları, aylaklık anıları, paranın kazanılmasıyla birlikte kaybedilen masumiyet, bir sürü şey. Çocuklarıyla ilgili meseleleri konuşurlarken içlerindeki sevginin kaybolmadığını görüyoruz, onca ayrılığa ve acıya rağmen sevmeyi, neye sarılacaklarını iyi biliyorlar. Dünyada bir başına kalmanın verdiği gücü ve getirdiği üzüntüyü bu iki arkadaş bütün içtenlikleriyle anlatıyor.

Laura. Çok sevmişler birbirlerini, ayrıldıktan sonra sanki hiç ayrılmamışlar gibi, kopuşsuz bir ilişkiyi sürdürüyorlar. Dostluk hiç kaybolmuyor, gerçekten dost olunmuşsa. Laura profesyonel olmaya çalışan bir aktris, oyunlarda elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor ve Muscat'ten aldığı taktiklerle yeteneğini geliştiriyor. Başarısını Muscat'e bağlamak doğru değil, yine de adama çok şey borçlu. Çocuklarını pataklamayı düşündüğü zamanlarda Muscat kadını durduruyor mesela, şefkatli baba rolüne yakışıyor adam.

Kendisinden istenen bir oyunu altı günde yazıp bitiriyor Muscat, karakterlerinden birinin söylediği: "'Öldüğümü sandım. Fakat bu sanki ben değildim, bir başkasıydı. Öyle geldi bana.'" (s. 252) Geçmişine her dönüşünde bir başkasını izliyormuş gibi geliyor, o zamanları şimdiye taşıyor. Mesela ermeni çöreği getiren kadını on yıllar sonra hatırlaması, unuttuğu anlatılan pek çok şeyin yanında sabit bir anı gibi duruyor orada. Birkaç fotoğraf kalıyor elde, sonrası yok. Metin bu noktada sonlanıyor.

Yaşamın ta kendisi işte, okuna.

14 Şubat 2019 Perşembe

Vladimir Tendriakov - Işıklar Sönünce

Kapakta "Wladimir Tendrjakow" yazıyor, Kiril'den Latin'e geçişte alengirli işler döndüğünden "v" yazdım gitti. Metindeki karakterlerin isimlerinde de benzer bir mesele var, onları da değiştirdim. Yankı'nın elli üçüncü kitabı, 1971 baskısı. Yazarın Türkçeye çevrilmiş başka bir metni yok.

Sekize on var, yılbaşı akşamı. Işıklar birleşerek kenti başka ışıklara ve gölgelere boğuyor. Kar yağıyor, sis onca ışığı kırarak boğuyor. Sayısız lamba. Dükkanlar. Kentin en iyi lokantasında üst düzey bürokratlar için ayarlanmış bir etkinlik gerçekleşecek. O sırada kentteki bir ev davetlilerini bekliyor. Evin sahibi İvan Kapitonoviç, Elektrik Fabrikaları Müdürü. O da etkinliğe davetli ama gitmiyor, oğluyla görüşmesi gerek. Yıl boyunca süren dargınlık üç gün önce son bulmuş, Vadim yeni yıla babasıyla birlikte girecek ama aklı o sabah hastaneye yatırdığı eşinde. Bir çocukları olacak. Vadim Kimya Kombinası'nın başmühendisi, yirmi dokuz yaşında. Kaynanası Bronislava Zemoyonovna da evde, bir de İvan Kapitonoviç'in çalışanı İgnat Golubko geliyor, başmühendis. Birkaç davetli daha var ama kadro bu. Diyaloglar, yeni yıl ve yaşlılıkla ilgili söylenenler, yaşamın ellili yaşlardakiler için bile biçimlenmeye devam etmesine dair konuşmalar, İvan'ın makinelere duyduğu sevgi hakkında yaptığı açıklamalar, hepsi dört saat boyunca sürebilirdi ama hatlardan birinin arızası sonucu kesilen akım, Golubko'yla İvan'ın hemen fabrikaya gitmelerine yol açıyor. Vadim de çalıştığı yerden çağrılıyor, evdeki huzurlu ortam bir anda yok oluyor. Kentte ışık var ama daha ne kadar olacak, belli değil.

Bu dağılış sırasında Vadim'le babası İvan'ın neden papaz olduklarını görürüz, önceki yıla dönüp ettikleri kavgaya şahit oluruz. Baba İvan'ın elektrik ve makine sevgisinin karşısında Vadim'in insan sevgisi çatışmalara sebep olur, bir toplantı sırasında babasına çıkışır Vadim, sonrasında gerginlik sürer ve sözlü tartışma kırıcı boyutlara ulaşınca bağlar kopar. İvan pratik bir adamdır, fabrikaya geldiğinde Vasili Vasilyeviç'i ve diğer çalışanları bir telefon trafiğinin içinde bulduktan sonra duruma el koyar, sorumluluğu alarak arıza giderilene kadar bütün elektriği kestirir, böylece diğer fabrikalar için aşırı yüklemeyi önler ve daha uzun sürecek bir arızaya engel olur. Vasili Vasilyeviç içten içe rahatlar, yine de İvan'ın duruma el koymasından ötürü adama daha da kinlenir. İvan kadar kıdemli olmasa da otuz yıldır aynı yerde çalışmaktadır ve takdir edilmediğini düşünür, hele çok önemli bir problemin giderilip devleti büyük bir zarardan kurtarınca bütün takdiri İvan'ın aldığını görünce. İvan birader bürokrasiyi çözmüş, yükselebilmek için işini iyi yapmasının yanında kendi gösterisini sunmuş gibi gözüküyor, başkalarının sırtına basa basa müdürlüğe kadar geldiği zamanda ve sonrasında Vadim'le arasını açan gizli bir mesele olabilir bu.

Elektrik tamamen kesiliyor, kent karanlıklar içinde kalıyor. En baştaki ışıkların yerine koyu bir leke tasvir ediliyor bu sefer. "Önceden haber vermeden bir Tanrı öfkesi, bir kent yıkılması, bir deprem gibi beklenmedik bir anda koyu bir ortaçağ karanlığı, tekniğin şımarttığı yirminci yüzyıl insanlarının üstüne birdenbire çöktü." (s. 46) Tanrı öfkesi ve deprem gibi, ilahi olan ve ilahi olmayan, insanların elinde hiç olmayan facialar elektriğin kesilmesine denkleniyor, yeni yüzyılın dünyası. Tramvaylar çalışmayı durduruyor, yokuş aşağı geri geri giden bir tramvay, arkadan gelen bir başka tramvaya çarpıyor. Bir lokomotifle bir yük treni çarpışıyor. Ağzına kadar müşteri dolu mağazalarda kıyamet kopuyor. Kodamanların bulunacağı restoranın müdürü telefonlara sarılıyor. Üniversitelerden biri isyan ediyor, deney düzenekleri elektriksizlik yüzünden işlerliğini kaybederse on yıllık araştırma boşa gidecek. 1959'un bittiği gün için akıl almaz olaylar, koskoca SSCB için affedilemez bir aksaklık, günah keçileri için bir sınanma.

İvan için çok daha büyük bir problem çıkıyor ortaya, Vadim'in çalıştığı yerde havaya karışan zehirli gazlar yüzünden insanlar tehlike altında. Vadim'in çocukluktan beri tanıdığı bir arkadaşı da aynı fabrikada çalışıyor ve gaz yüzünden yaşamını kaybediyor. Yine bir geriye dönüş, Vadim'le arkadaşının tanışma hikâyeleri, yıllar sonra karşılaşmaları ve günümüze geldiğimizde üzüntüden ne yapacağını bilemeyen bir Vadim. Kepini düşürüyor, arızayı gidermek için çalışmaya devam ediyor. Babasına gelen telefonda ölen kişinin Vadim olduğu söyleniyor, bir yanlış anlama, düşen kepi bulan adam kepin Vadim'e ait olduğunu, ölenin de Vadim olduğunu söylüyor. Vadim'in çalıştığı yere ulaşmaya çalışıyor İvan, çok güvendiği makinelerin çıkardığı arıza sonucu karanlıklar içinde yolunu bulmaya çalışıyor ama yalnızlığı hissettiği zaman, makinelere belki de o kadar da güvenmemesi gerektiğini anlıyor. Bir şekilde araç buluyor ve olay yerine gidince ölenin Vadim olmadığını anlıyor, yine de sıkıntısı geçmiyor, çünkü makinelere duyduğu güven sarsılmış durumda, otuz yıllık parlak kariyerinde belki de ilk defa yaptığı işi, ailesini, yaşamını düşünüyor. Zayıf insanın yeryüzüne egemen olması, yarattığı mucizelerin gücüyle kendini de güçlü hissetmesi, bunların hepsi bir yanılgı. İnsan yine insan, kendisi ne kadar makineleşmiş olursa olsun kendi özünü fark ediyor İvan. Çatışma içindeyken bırakıyoruz onu, düşünceleri salınıp dururken metindeki sınırlarına ulaşıyor.

Vadim kurtuldu, evine geldi ve bir kızı olduğunun haberini aldı. Arkadaşı öldü, kızı doğdu, döngünün farkında. Önemli olanın doğa olduğunu düşünüyor, üstünlük kurmaya çalışarak katlettikleri doğanın bir parçası olarak yaşayabilseler, tüketim korkunç bir düzeye ulaşmasa, hep daha fazlası istenmese belki de ölümlerin çoğu engellenir, doğumlar da olduğu gibi sürer ki elektriksiz zamanlardaki yaşamın çok daha doğal olduğu birkaç kez tekrarlanıyor. Fayda-zarar analizine lüzum yok, bir fikir.

Tendriakov olası bir teknik arızanın yol açabileceği problemleri bir baba-oğul ilişkisi üzerinden inceliyor, insanın her şeyden önce gelmesi gerektiği mesajını da veriyor, bir de sağlam bir Sovyet toplumu tasviri yapıyor. Güzel.

13 Şubat 2019 Çarşamba

Javier Cercas - Saplantı

Okudukça "ben bunu bir yerlerden biliyorum" hissine kapılıyorum, gözümde sahneler canlanıyor ama ayamıyorum bir türlü, her şeyi her şeyle karıştırdığım için bir benzerine denk geldiğimi düşünüp okumaya devam ediyorum. Evinde metnini yazmaya çalışan adam kapıcının eşiyle kırıştırıyor, öncesinde böyle bir niyeti yoktu, hatta kadının farkında bile değildi ama sonrasında yaşamdan metnine doğru akacak bir kaynak oluşturabilmek için kadını kullanmaya karar verdi. İyi, başka parçalar da lazım. Apartmanda ikamet eden yaşlı bir adam çıkıyor ortaya, yine bir hareketlenme, yine kalıyorum orada. Ne zaman ki mutfak penceresinden bitişik pencerelerden gelen sesleri dinlemeye başlıyor adam, o an çakıyorum işte, ben bunu izledim. El Autor bu. Tabii filmde kurgu daha da karmaşıklaştırılmış; adam metnini yazmıyor henüz, yaratıcı yazarlık kursunda hocasının aşağılamalarına katlanıyor, sonra eşinin ünlü bir yazar olma sürecini izliyor, iş yerinde geçen zaman detaylı bir şekle getirilmiş falan, asıl mesele korunarak bir sürü şey eklenmiş. Novella filme göre kısa ve yazma edimine odaklı daha çok.

Flaubert'in bir mektubundan kırpılmış birkaç cümle epigraf. "Bokun içindeki altın parayı dişlerle toplamak" anlamına gelen Latince bir cümleden yola çıkan Flaubert, altını ararken kendisini hiçbir şeyin durduramayacağını söylüyor. Álvaro doğuyor buradan. Tam sekizde kalkar, duşunu alır, masaya oturur ve yazamamaya başlar. Yazmanın ciddi bir iş olduğunu düşünür, ciddiyeti sağlar ama yazamaz bir türlü. Dostlukları, işi, hayatındaki her şey yazma çalışmalarına göre biçimlendiği halde, biraz da ne yazacağını bilmediğinden, lirik ve epik şiiri dener, sonra 19. yüzyıla dönüp Flaubert'e bakar. Yaşamı yansıtmaya çalışması gerektiğini düşünür, bu kez yansıyacak yaşamlar aramaya başlar. Bu bölümde edebiyatla, yazmayla ilgili bazı atıp tutmalar ortaya çıkar, Álvaro kuramlara kulak verir, çok okuması gerektiğini bildiği için çok okur, çok yazması gerektiğini bildiği halde pek bir şey yazamaz. Yazmaya başladığı an bir cinayet ve balta belirir, belki de fikrin çorlandığı yer çok belli olduğu için arayışını sürdürür. Bir adam. Yaşlı bir adam daha. Bir de çift. Tamam bu iş. Aralarında birtakım gerginlikler, münasebetler, işte efendime ateş edeyim, bir dünya olay. Yazmaya başlar Álvaro, gerçekle kurmaca arasındaki geçişi nasıl sağlayacağını düşünürken kendisini başkahraman olarak görmeye başlar. Yazarın kahramanlaşması olayı. Aslında çokça işlenmiş bir mesele; okur olarak yazar, kahraman olarak yazar, yazar olarak yazar, bunların hepsini birbirine çevirebiliriz ki bizde de güzel örnekleri vardır, Berkan M. Şimşek'in metnini hatırlıyorum, oldukça başarılıydı. Neyse, şöyle bir şey var: "İsteyerek ya da istemeyerek, yaratıcı fanatizminin ya da sadece sorumsuzluğunun peşinden sürüklenen yazar o ölümü zamanında engelleyememiş ya da engellemek istememiş olmaktan sorumludur." (s. 17) Balta olayından bahsediyor. Tersten okuyalım, yaşam da yazardan sorumludur bu halde, hatta başka bir tersten okuyalım, yazar yaşamdan sorumludur. O halde neden yaşamı bir kurmacaymış gibi biçimlendirip metinleştirmeyelim?

Álvaro, metnine malzeme oluştururken insanların yaşamlarını da etkilemeye başladığını görür ve metni yazmayı sürekli erteler. Yukarıda bir yerde yazmaya başlar dedim ama başlamıyor ya, sadece kurguyu oluşturmaya çalışıyor. Ha, ya da bu son metnini yazmaya başlamıyor, başka türlerde birtakım girişimleri var sadece. Neyse, yaşlı adamla tanışıyor, çiftle tanışıyor, kapının eşiyle zaten cinsel münasebet kuruyor. Her birinden birçok bilgi ediniyor ve metninde var olmasını istediği gerilimleri bu insanlar üzerinden oluşturmaya çalışıyor. Örneğin kapıcının karısından yaşlı adamın alışkanlıklarını öğreniyor, adam satranç delisi. Álvaro satranç öğreniyor, saatlerce çalışıyor ve adamla samimi olmak için satranç muhabbeti açıyor karşılaştıkları zaman. Álvaro'nun duygusal kötürümlüğünü anlatım biçiminde görmek mümkün; son derece kuru bir anlatı. Sonrasında adama bilerek yeniliyor falan, adamın hoşuna gidiyor bu, muhabbet ederlerken evinde bir kasası olduğundan bahsediyor, gösteriyor kasayı, para dolu. Bu para, geçim sıkıntısı yaşayan çiftin işine yarayacak. Bay Casares ve Bayan Casares mutlu mesut yaşayan bir çift, Bay Casares işini kaybedene kadar. Álvaro bu noktada devreye giriyor, avukatlığını kullanarak adamın kendisinden istediği yardımı geri çevirmiyor ve tazminat alabileceği halde adamın tazminat alamayacağını söylüyor. Niyeti belli, yaşlı adamı çifte kırdırmak. Her şeyi planlayıp uygularken metni için elde ettiği malzemeyi ve kullanacağı anlatım biçimini bir araya getirmeye çalışıyor. Buraya en sonda geleceğim.

Casaresler Álvaro'yu yemeğe çağırıyor, Álvaro onları yemeğe çağırıyor, aralarında bir samimiyet doğuyor. Yeterli yakınlık sağlanınca Álvaro cinayet fikrini atıyor ortaya. Kasadan, paradan ve kasanın şifresini gördüğünden bahsediyor. Casaresler önce umursamıyorlar adamı, hatta başka şeyler konuşmaları gerektiğini söylüyorlar ama durumları giderek kötüleşiyor, Álvaro'nun camdan dinlediği kadarıyla sürekli kavga etmeye başlıyorlar. Sabırlar tükendikten sonra cinayet gerçekleşiyor, Álvaro'nun haberi yokken. Bayan Casares'in Álvaro'dan ödünç aldığı tornavidayla. Faka basıyor Álvaro, polislerin kendisini almaya gelmesine çok zaman kalmamışken oturup metnini yazmaya başlıyor. Metnin ilk cümleleri, okuduğumuz metnin ilk cümleleri. Kendi kuyruğunu ısıran yılan. Álvaro'nun karakterleşmesi tamamlanıyor böylece.

Güzel oyunlar bunlar, tekrar tekrar oynandıkları halde sıkmıyor hiçbiri. En sonda geleceğim dediğim nokta, Álvaro'nun edebi düşüncelerinin okuduğumuz metinde halihazırda var olması. Anlatı, kurgu, her şey hem teorik, hem de pratik olarak mevcut. Fransisco Rico'nun sonda yer alan bir incelemesi var, bu meseleleri ve gerçek-kurmaca ikilisini ele alıyor, güzel. Yazarın Notu bölümünde Cercas'ın açıklamaları var, o da güzel. Hasılı, metin iyi. Memnun oldum. Teşekkürler.

12 Şubat 2019 Salı

Norman Manea - Holigan'ın Dönüşü

Eldeki metin sona ermek üzereyken anlatı düzleminin genişlemesini sağlayan metinlerin yazarlarını görürüz; Derrida vardır, Cioran vardır, birkaç isim daha vardır. Dil meseleleri üzerine söylenenler, dili tek vatanı olarak gören anlatıcının metni kurmasında yardımcı olur. Onca alıntı ve metafor, sürgünler yüzünden vatanını diline taşıyan anlatıcının -Norman'ın- vatanında yaşayabilmesini sağlar. Anlatıcının bildiği dilin bozulması, rejimin dil politikaları sonucu ortaya çıkan söylemlerin dile nüfuz etmesi ve kuralları belli bir konuşma dili oluşturması gibi etkenler tekrar bir sürgün tehlikesini doğurur; bildiği dili konuşamayacaksa, bildiği dilde düşünemeyecekse insan aidiyet duygusunu nasıl hisseder? Anlatıcı, rüyalarında ABD'de resmi dilin Rumence olduğunu görür. Görür? Duyar. Böylece kendisini vatanındaymış gibi hisseder. Aslında doğduğu yerlerden çok uzaklarda, etrafındaki insanların vatan olarak bellemesini söylediği topraklarda yabancıdır, dilini bir başkasından duymadığı müddetçe hep yabancı olarak kalacaktır, bunu öngörebildiği için Jormanya olarak ütopikleştirdiği memleketinden gitmek istemez, Cennet metaforuyla ölçtüğü anavatanını ardında bırakmak, bilincinden de koca bir parça koparıp atmak gibi gelir ona, tutunmak için çabalar ama gitmek zorunda kalır, Eliade'yi rejimin milliyetçi bir polisine dönüştüğü için eleştirdiği yazısı yayımlandıktan sonra karalama kampanyası başlatılır, vatanında kalmak ölümüne yürümek anlamına geldiğinden gider. Birçok defa gitmiştir ve her gidişinde elinde dilinden fazlası yoktur. Norman, daimi sürgün.

Holigan'ın Dönüşü oldukça girift bir metin. Elli yıllık bir birikimin, etnisitenin, dinlerin ve pek çok şeyin oluşturduğu parçalı kimliğin bir arada tutulmaya çalışılıyor, yazılması gereken bir hikâye var ve bu hikâyenin kaleme alınması gerektiği defalarca söyleniyor. Norman'ın tuttuğu mavi defter, yaşamının hemen hemen bütün evrelerinden izler taşıyor. Çocukluk, gençlik, aile, ülke, dünya, edebiyat, resim, iç içe geçmiş onca motiften anlamlı parçalar çıkarmaya çalışıyor anlatıcı, yaşamının neyin peşinde sürdüğünü anlamaya çalışıyor, aslında hikâyesini bir araya getirmeye çalışıyor. Gospodinov'da vardı bir benzeri; Bulgaristan'daki komünizm zamanlarının bir panoramasını sunarken karakterini ince ince işliyordu, bolca kara mizahla birlikte. Atalardan itibaren kurulan bir aile, çocukluğundan itibaren kurulan bir yetişkin vardı Hüznün Fiziği'nde. Manea'nın metni benzer bir yapıya sahip ama çok daha detaylı. Sürgünlük temel alınarak bir ailenin yaşadıklarıyla birlikte antisemitizm, Yahudi soykırımı, milliyetçilik gibi pek çok etken kurmacaya dahil edilmiş. Üç temel bölüm altında birçok başlığa ayrılmış bir metin bu. Başlangıç bölümüne geçmeden önce Norman'ın yaşamını özetlemem lazım. Tevellüt 1931 veya 1932, o civar. 1936'ymış, şimdi baktım. 1940'ların başında dört kişilik ailenin kamplara gönderilmesi. Kamplardan kurtuluş, Ruslar sayesinde vatana dönüş. Vatana döndükten sonra kızıl rejim; ergenlik. Mühendislik eğitimi. Hristiyan bir kadınla kıyısından dönülen evlilik, yasak aşk. Baskıların artmasıyla birlikte ikinci sürgünlük, yıllar sonra vatana tekrar dönüş. Vatanın ne olduğu sürekli sorgulandığı için aslında kendine bir dönüş belki, Norman durmadan kendini arıyor. Bulduğu: "'Gitmek beni özgürleştirmedi, dönmek beni iyileştirmedi. Ben, kendi yaşamöykümün mahcup bir sakiniyim.'" (s. 368) Biraz edilgen, pasif. Norman, doğruları hiçbir şeyden sakınmadan söyleyen insanlara hayranlık duyuyor ve böyle insanlar Romanya'da çok sayıda olsaydı çoğu trajedinin yaşanmayabileceğini düşünüyor. Kendisini suçladığını söyleyemeyiz, uyum sağlamaya çalışıyor daha çok ve zaman içinde temkinliliğine katlanamamaya başlayınca gitmek zorunda kalıyor.

Gitmek zorunda kaldığı yerden başlıyoruz, ilk bölüm. Cella'ya ithaf edilmiş metin, Norman'ın eşine. Metin boyunca tekrarlanacağını gördüğümüz çoğu cümleden biriyle daha en başta karşılaşıyoruz: "İnsan Cennet'te, başka her yerde olabileceğinden daha iyi durumdadır." (s. 13) New York'ta nispeten sakin bir yaşam. Stalin'in bloklarına benzeyen binalardan birinde kalıyor Norman, Cennet'in orta yerinde. Hiçbir eksiği yok. "Yeni yaşamın dokuzuncu yılı" sürülüyor, ikinci sürgünde geçen dokuz yıl. Cennet'in vatan niteliği kazanıp kazanmadığını anlayabiliyoruz devamında. FBI tarafından uyarılıyor Norman, Mircea Eliade -din âlimi, Türkçeye çevrilmiş çok sayıda metni var- ve Demir Muhafızlar arasındaki ilişkiyi bir makaleyle irdeleyen Profesör Ioan Petru Culianu'nun Chicago Üniversitesinde güpegündüz öldürülmesinden sonra dikkatli olması yönünde bir tavsiye alıyor. Rejim dünyanın öbür ucunda bile etkili, ajanlar infazları gerçekleştirmede bir sıkıntı yaşamıyorlar. Üstelik Jormanya'ya dönecek Norman, bütün uyarılara rağmen. Geçmişin kısa bir muhasebesi var burada, Norman tetikçilerden çok iç içe geçmiş şeylerin kördüğümünden korktuğunu söylüyor ve düğümle yavaş yavaş uğraşmaya başlıyor. Ailenin ortaya çıkışı. Ariel'in, büyükbabanın kuzeninin okuduğu bir kitaptan bahsediyor Norman, Nasıl Holigan Oldum'dan. Holiganlığın birçok anlamından kendisine en uygun olanını yakıştırıyor. Sirk palyaçoları metaforu da burada ortaya çıkıyor, Celan'ın şairin yalnızlığına dair söylediği bir sözden. Depresyonun bir kişilik kusuru olmadığı, bir kimya kusuru olduğu fikri tekrar tekrar hatırlatılacak. Dönüşten önceki son günlerde arkadaşların, kişisel ve toplumsal tarihin önceden atılmış adımları tekrar atılacak ve kısa süreli ikametler, yolculuklar tekrar hatırlanıp büyük anlatıya iliştirilecek. Almanya, İsviçre, İtalya, pek çok ülkede geçirilen zaman ve bu zamandan kalan anılar, imgeler Norman'ın hatırladığı kadarıyla ele alınıp yolculuk öncesinde hikâyenin pekleşmesini sağlayacak.

İlk Geri Dönüş (Kurgu Olarak Geçmiş) ikinci bölüm, ailenin köklerinden başlayarak ABD günlerine kadar uzanıyor. "Doğumdan önceki anılar" diyor Norman, hatırladığını düşündüğü olaylar aslında annesinden ve babasından dinlediği şeyler ama baskının derecesi bütün zamanları bir kılıyor, ailesinin yaşadığı bütün haksızlıklar sanki kendi başından da geçmiş gibi. Fişlendikleri için öyle de gerçi; babanın suçunu çocuklar çekiyor, tersi de mümkün. Sonuçta giderek totaliterleşen, aslında en başından beri zincirleri sıkı tutan bir muktedir ve tayfası var. Çarklar iyi çalışıyor, tehdit olarak algılanan her birey bir şekilde toplumdan ayrıştırılmaya çalışılıyor. Mühendislik okuyan Norman'ın partiden ihraç edilmesi, iş bulma konusunda yaşadığı sıkıntılar, babasının hapse atılması, annesinin yaşadığı problemler, bir sürü şey var burada. Annenin yasak aşkı engellediği bölümle en sonda yer alan başka bir bölüm arasında bağlantılar ortaya çıkabiliyor, aslında Bernhard'ın sarmal anlatısına benzer bir yapı var burada ama her bir bölümle başka bir detayın üzerinde durulmuş, biçimsel olarak ayrışan nokta.

Viyanalı Doktorun Divanı'ndan sonra İkinci Geri Dönüş (Gelecek Nesiller) geliyor, dört bölümmüş aslında. ABD'den Romanya'ya yolculuk ve geçmişin dünyasında kendini var etmeye çalışan bir adamın mücadelesi. Norman için tam bir yüzleşme, taşıdığı ağırlığı usul usul duyuruyor.

Ben bu metni okumadan önce Manea'nın şu röportajını okumuştum aylar önce, çok etkilenmiştim. Denk geldi, bir şeylere bakınırken hatırladım. Gospodinov'a hayranlık duymuştum ama Manea acıyı anlatmanın verdiği coşkunun nasıl çeşitlenebileceğini daha geniş bir alanda gösteriyor. Röportajda da söylüyor zaten; bu bir terapi onun için. Metin düz ama şiiri eksik değil, okuma ediminden koparıp imgelerin peşinde koşturuyor. Ve mutsuzluğuna rağmen belleği diri tutmaya çalışmanın inceliği. Ve her zaman bir yere dönüş, ilk defa gidilen bir yere bile.

9 Şubat 2019 Cumartesi

Dag Solstad - Mahcubiyet ve Haysiyet

Aklımda Marillion'ın The Invisible Man'i dönüp durdu.

"The world's gone mad / And I have lost touch / I shouldn't admit it / But I have / It slipped away while I was distracted / I haven't changed / I swear I haven't changed / How did this happen?"

Patlama anının doğallığına bakınca dayanabileceği kadar dayandığını görüyorum adamın. Ibsen'in bir oyununu anlatıyor, öğrenciler dinlemiyor, öğrenciler koca bir kültürü umursamıyor, yirmi beş yılın ardından öğretmenliğini kaldırıp atası geliyor adamın ama bunu da yapamıyor, en sonunda dersi biter bitmez evine gitmek için hareketleniyor, dışarıda yağmur var, adamın şemsiyesi açılmıyor, adam şemsiyesini taşlara vura vura açmaya çalışırken ellerini yaralıyor, şemsiyesini parçalıyor, kendisini izleyen öğrencilerden birine amcık olduğuna dair enformatik bir nida salıyor, kıza söylemediğini bırakmıyor ve yürümeye başlıyor. Norveç'in sokakları, yağmuru, karanlığı. Kendini tutmaya çalıştığı için geçmişine yöneliyor. Anılardan ulaştığı şimdide koca bir yıkıntı duruyor. İşinden olacak, kariyeri mahvolacak, saygınlığı yitecek ama daha kötüsünü çoktan yaşadığını görüyor. Yaşamını ilk kez düşünmüyor ama o aydınlanmayı ilk kez yaşıyor, görüşünde ilk defa bir berraklık var. Bunu anlatımın biçim değiştirmesinden anlayabiliyoruz.

Başa dönmem lazım. Elias Rukla ellilerinin sonuna gelmiş bir edebiyat öğretmeni. Ağır ağır kurulan, detaylarına anlatının ilerleyişiyle kavuşan bir kurmaca olduğu için bu, en başta kahvaltıyla açılan bir sahneyle karşılaşıyoruz. Hafif tombul karısıyla kahvaltı ediyor adam, birkaç kitabını ve şemsiyesini çantasına yerleştiriyor ve zorlama bir şekilde vedalaşıyor karısıyla. Evliliklerinde aksayan yanların yıllanmışlığını seziyoruz ama henüz hiçbir şey bilmiyoruz tabii, adam evden çıkıyor, okula gidiyor ve dersini anlatmaya başlıyor. Ibsen'den Yaban Ördekleri. Her sene veya dönem dört metin işliyor yıllardır, biri bu. Sorulduğu zaman favori yazarları arasında Ibsen'i söylemeyecek, daha modern isimlerden bahsedecek ve öğrencilerini etkileyecek. Konuşması bile hazır, aklında kurmuş. Norveç kültürünün en önemli temsilcisi Elias, okulda durum bu. "Gerçek şuydu, çok iyi eğitim almış yetişkin bir adam, yirmi beş yıldır masrafları kamu tarafından karşılanmak suretiyle bu sınıfta oturuyor ve öğrenilerin sıkılıp sıkılmadıklarını dikkate almaksızın ortak kültür mirasımıza ait edebi eserlerin bir bölümünü ders olarak işliyordu." (s. 18) Yirmi beş yıl durmadan anlatmış, kültürün aktarımı için uğraşmış ama bir şeylerin değiştiğinin farkına varmamış. Serbest dolaylı anlatım vasıtasıyla anlatıcı ve Elias'ın düşünceleri birleştiğinde, Elias karikatürleştirildiğinde -önem verdiği meseleler tekrarlanır, birkaç defa, Murtaza'nın aşırı tekrarları gibi değil de aralara sıkıştırılmış tekrarlar, Elias okulda bu tekrarlardan ibaret- karakterden çok tip niteliği kazanır adam; anlattığı oyundaki karakterleri irdeleyişinde, öğrencilere bakış açısı kazandırmaya çalıştığında eskidiğini fark etmesi gerekirken fark etmez, örneğin Ibsen'in bazı oyunlarında polisiye ögelerin bulunduğunu anlatabilir, başka şeyler anlatabilir, yenilikçi bir bakış açısıyla eğitim verebilir ama yaşamında saplanıp kaldığı bir nokta var, oradan öteye geçemeyen Elias için saplandığı yer sadece yaş almasına, zihinsel olarak değişememesine neden olmuş. Dersi anlatırken soruları, mimikleri, her şeyi yıllardır aynı. Öğrenciler hakarete uğramış gibi hissediyorlar, metni okumak dışında hiç dahil olmuyorlar derse, kendi fikirlerinin önemsenmediğini, hatta sorulmadığını görünce umudu kesmiş bir şekilde zilin çalmasını bekliyorlar. Elias düştüğü durumu iğrenç buluyor, ruhsuzluklarıyla oturan öğrencileri bir tehdit olarak görmeye başlıyor, özellikle iç çeken bir öğrenciye kızmak isteyip kızamadığında.

Kayışı kopardıktan sonra gelen işsizlik, geçinme problemleriyle birlikte Elias'ı karakter olarak buluyoruz, tipliği ortadan kalkıyor. Anlatım biçim değiştiriyor, serbest dolaylı anlatımdan tipik anlatıma dönüyor ve Elias'ın geçmişine odaklanıyoruz. Johan Corneliussen ilk kez ve Elias'ın eşi Eva Linde -bu anlatımda- daha detaylı olarak karşımıza çıkıyor. Elias'ın ellili yaşlarına finale kadar bir daha dönmeyeceğiz, 1960'lı yılların sonuna gidiyoruz. Elias'ın Johan'ın karısı olarak tanıştığı Eva'yla nasıl evlendiğini bilmiyoruz, sadece bahsi geçiyor ve evliliğe kadarki dostluk süreci metnin önemli bir bölümü boyunca anlatının odak noktası oluyor.

1966'da Johan ve Elias tanışıyor. Oslo Üniversitesi Felsefe Enstitüsünde birkaç seçmeli derse giren Elias filoloji okuyor, Johan'sa çok parlak bir felsefe öğrencisi. Bir Wittgenstein dersinden sonra tanışıyorlar, Johan Elias'ı partilere götürüyor, sabahlıyorlar, oturup bir şeyler yiyorlar, dedikodu yapıyorlar, felsefe ve edebiyat konuşuyorlar, buz hokeyi maçlarına gidiyorlar, futbolla buz hokeyini karşılaştırıyorlar, kadınlarla birlikte oluyorlar, öğrenciliğin hızlı yaşamını paylaşıyorlar. Johan'ın kendisinde ne bulduğunu bilmiyor Elias, kızların hayranı olduğu, konuştuğu zaman herkesin pür dikkat dinlediği Johan'ın ilgisini bir şekilde çekmiş ama kendisinde dikkat çekici bir şey bulamıyor, bulamadıkça rahatsızlık hissediyor ve Johan'a duyduğu hayranlıkla karışık sevgiye dayanarak dostluğu sürdürüyor. Elias pek anlamıyor Johan'ı, adamın hayata karşı duyduğu heyecan ve iştah kendisinde yok, belki de bu iştaha sahip olanların kendilerini felsefe okumaya verdiklerini düşünüyor. Kant üzerine bir tez yazarak doktorayı bitirmeyi tasarlıyor Johan, bu konuda Elias'la konuşuyorlar ama derinlikli bir konuşma değil onlarınki. Arkadaşlıkları da anları paylaşmaktan öteye geçmiyor gibi gözükürken Johan Elias'ı sevgilisiyle tanıştıracağını söylüyor. Eva'yı ilk kez Johan'ın evinde görüyor Elias, kıza hayran oluyor, hatta aşık da oluyor sonradan anladığı kadarıyla. Kız birkaç yaş küçük ikisinden de. Çok güzel, sessiz. Sekiz yıl üçünün arkadaşlığı sürüyor, bir süre sonra Johan ve Eva evleniyorlar, bir çocukları oluyor, sonra Johan ortadan kayboluyor. ABD'ye gittiğini söylüyor telefonla. Her şeyi geride bırakıyor, Eva'yla kızını da Elias'a emanet ediyor.

Johan'a odaklanıyorum. Öğrenci kulüpleri başkanlığı yapıyor, çok popüler, akıllı, aktif bir adam. Kant'ın metinlerine çalışıyor ve kültür birikimine, Kant hakkında yazılmış onca sayfaya kendi yazacağı metni de ekleme fikri heyecanlandırıyor onu. Marx'ın Kant felsefesinde temellendirdiği görüşleriyle Kant'ın görüşlerinin kıyaslandığı tez bitiyor, Johan yarı zamanlı olarak üniversitede ders vermeye başlıyor ama yokluktan kurtulamıyor bir türlü, Eva'yla kızı da var bir yandan, evlendikten sonra her şey daha da zorlaşıyor. Diğer üniversitelerin burslarına başvurmuyor, başvursa tek başına gidecek ki bunu istemiyor, ailesiyle birlikte gitse yine yoksulluktan kurtulamayacak ki bunu da istemiyor. Tüketim toplumunun kodlarını çözdükten sonra elindeki bilgiyi kullanamadığını, bütün problemin bu olduğunu fark ediyor Meksika'da katıldığı bir konferans sırasında, böylece kapitalist sistemde rahatça yaşayabileceği, bilgisini paraya çevirebileceği ABD'ye gitmeye karar veriyor. Sıkışmışlık duygusundan kurtulmak istiyor, bir reklam şirketinde iş bularak kaçıyor Elias'tan, Eva'dan ve kızından, tanıdığı herkesi geride bırakıyor. Kandırılmış hissediyorlar, Johan'ın böyle bir şey yapabileceğini hiç düşünmedikleri ve adama hayranlık duydukları için açık açık suçlayamıyorlar da Johan'ı. Sonuçta geride kalanlar birbirine tutunuyorlar, Eva ve Elias evleniyor.

Kurdukları aile Johan'dan sonra ikinci bir çürük dayanak olarak beliriyor. Seviştikleri sırada Eva başını çeviriyor sürekli. Elias sevgisini dile getirdiğinde kadın hiçbir şey söylemiyor. Bazen dalgın dalgın bakakalıyor Eva, Elias'ı gördüğü anda dalgınlığından kurtulup gülümsemeye başlıyor. Kendi durumları da iyi değil, Elias bir süredir öğretmen olarak çalışıyor ama zar zor geçiniyorlar. Bir gün mutfağı yenilemek isteyen Eva, Elias'tan olumsuz yanıt alınca adamın cimri ve aşağılık bir herif olduğunu söylüyor. Söyler söylemez pişman oluyor, gülümseyerek özür diliyor ve adama sarılıyor. Şöyle bir durum; Elias bunları "gerçekten" ilk kez düşünüyor. Öğrencisine küfredip şemsiyesini parçaladıktan sonra, elindeki kanamayı durdurmaya çalışırken aydınlanma anı yaşıyor. "Eva ona gelmişti." (s. 70) Bu kez tipleştirilmiyor Elias, kendini bir tip olarak göremiyor, yaşananları yavaş yavaş anlarken tekrarlar da azalmaya başlıyor. Eva ona geldi, Eva geldi, Eva onu istedi, öyleyse Eva sevdiğini niye hiç söylemiyor, Eva niye özveride bulunmuyor, Eva neden her şeyin en iyisini hak eden bir kadın olarak görülüyor? Eva'yla evlenmenin bedeli var, aslında yok ama var, öncelikle Johan'ın hayaleti aralarında beliriyor sürekli; ABD'den yollanan hediyeler, mektuplar... Johan hep orada. Elias, Johan'ın yükünü taşıyor bir yandan ve yeni bir başlangıç istiyor ama kendisinde de bu başlangıç için güç yok, Eva'da zaten yok, bir yıkıntının üzerinde yaşıyorlar. Eva aslında kendisini sevmiyor, hiç sevmedi, Johan'ın karşısında hiç şansı yok Elias'ın. Eva'nın kendisine gelmesinin sebebi sevgi değildi zaten, bunu anlıyor.

Hemen bir bağlantı. Sınıfta anlattığı oyundaki karakterin, aslında gereksiz olarak gördüğü karakterin, hatta Ibsen'i bu gereksizlik yüzünden eleştirmesine yol açan karakterin tek bir sözü: "'Bir insanın elinden hayatı boyunca kendisini kandırdığı şeyi aldığınız anda mutluluğunu da bitirirsiniz.'" (s. 9) Sırf bu replik, adamın gerekliliğini, en azından bu metinde ortaya koyuyor. Yalanı elinden alınan Elias için mutluluğu yakalamak pek mümkün değil, yağmur altında tek başına yürürken. Her şeyin bittiğini düşünüyor ve metin de sonlanıyor böylece.

Gerçeği kurguluyoruz ve umduklarımız gerçekleşmeyince kendimize dönüp bakıyoruz. Görmek istemediğimiz için körüz. Her şeyin apaçık ortada olması bir önem taşımıyor, istediğimiz gibi yorumlayıp devam ediyoruz, çöküşle birlikte yeni bir gerçekliğe girişiyoruz ve bunun bir döngüye dönüşmemesini umuyoruz. Bu döngünün farkına varış anı işte, Elias'ın yaşadığı şey tam olarak bu.