18 Kasım 2018 Pazar

Elizabeth Wurtzel - Prozac Toplumu

Şunu bırakmadan olmayacak. İlaç endüstrisini enine boyuna inceleyecek değilim, sadece Wurtzel'de benzeri görülen bir uç noktadan çok uzağa düşen örneklerin Prozac Nation'ı yarattığını söyleyeceğim, bunda doktorların rolü olduğu kadar toplumsal eğilimlerin de rolü var. Beyindeki birkaç devrenin yanması gibi fizyolojik problemlerse olay, psikofarmakoloji gerçekten hayat kurtarıcı önemde bir işlerlik kazanıyor ama -bunu bu şekilde ayırmak çok da doğru olmasa da- psikolojik mevzularda ilaçlar sadece bir ölçüde yardımcı olur. Bastırılması gereken şey bir şekilde bastırılır, kaynak ortadan kaldırılmadıktan sonra başka bir biçimde patlak vermek üzere. İlaç toplumuna dönüşmek için süper bir ortam; mutluluk üret, mutluluğa ulaşamayanlara mutsuzluk üret, sonrasında ilaçla ıslah. Neyse, mevzu bu değil.

Wurtzel'ın metni zamanında çok ses getirmişti, sinemaya uyarlandı falan. Depresyona içeriden, olabildiğince tarafsız bir şekilde tanıklık edildiği için, bir de doksanların dünyasının psikopatolojisi böylesi bir açıklıkla, belki de en vurucu şekilde ele alındığı için. Kay Redfield Jamison'ın ve William Styron'ın depresyonla ilgili benzer metinlerinin bir sonraki nesline göz atıyoruz burada; II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından soğuk savaşın toplumsal paranoyaya yol açtığı zamanların uçuk dünyasıyla Wurtzel'ın güncel zamanı arasında haneye eklenen çarpıklıkları da hesaplayınız, genetik yatkınlığın yanında dünyanın da insanı patolojik bir vaka haline sokmamasının oldukça zor olduğu ortaya çıkacaktır, özellikle Wurtzel gibi "dahi çocuk" sınıfına giren duyarlı insanlar için. Üstün zekalı bir haytanın kafayı yavaş yavaş kırışını ve lityumun antidepresanlarda kullanımının başladığı zamana kadar yaşadığı cehenneme şahit olmak yorucu. Yorucuydu. Bu metni okuyalı üç yıl olmuş, Zonguldak'tayken aldığımı hatırlıyorum. Şehir merkezinde hepi topu üç kitapçı vardı, bir tanesi kütüphanelerden araklanmış kitapları çok ucuza satardı, ondan almıştım. Şimdi baskısı yok, İletişim uzun süredir basmıyor. Neyse, aldığım gibi okumaya başlamıştım ve yaz kış demeden yağmurun yağdığı Zonguldak'ın gitmek bilmez bulutlarının altında iki kat fazla daralmıştım. 21 Ocak 2016 başlangıç, 23 Ocak 2016 bitiş. Sanırım İstanbul'a dönüş yolunda bitmişti, sömestr tatili için dönüyordum, güzel günlerdi diye hatırlıyorum. Wurtzel, evet. "Kendimi yok etmekten vazgeçince can sıkıcı biri haline geldiğimi düşünüyordum." (s. 188) Şimdi burayı alıntılarla doldurabilirim, çünkü metne dair pek bir şey hatırlamıyorum. Wurtzel olayların tamamen gerçek olduğunu söylüyor, bazı isimleri değiştirdiğini söylüyor, Cambridge'te okuduğunu söylüyor, daha pek çok şey söylüyor ama neydi olay, hatırlamıyorum. İşaretlediğim yerlerden gideceğim.

Bölümler halinde, her bir bölüm Wurtzel'ın yaşamının dönüm noktalarını oluşturuyor. İlk bölümde Wurtzel kendinden nasıl nefret ettiğini ve ölmek istediğini anlatıyor. Bir dünya ilacı karıştırıp yutuyor, yıllardır yaşadığı ıstıraptan kurtulmak için bu kez Plathvari bir son denemeye girişecek. Sevgiye ihtiyacı var, söylediği diğer şeylerden biri bu. Beynini susturmak, yüreğini devreye sokmak istiyor ama yaşama dair kaygıları öylesine yoğun ki kendisini sevenleri yaşamında tutamıyor, bir noktada onlara bağımlı olacağından korkup hepsiyle yollarını ayırıyor. On iki yaşındaki ilk teşebbüsünden sonra pek çok intihar girişiminde bulunuyor, sonuncusuyla da noktayı koymak istiyor, acı çektirdiği herkesten özür dileyerek. İyi bir başlangıç; zirve noktasından her şeyin başladığı noktaya dönüş ve sonda tekrar zirve, kurtulup kurtulamayacağını görmek için.

Çocukluğundan itibaren depresyonun eline düşüyor Wurtzel, The Velvet Underground ve Lou Reed şarkıları dinleyerek büyüyor, nihilistik bir yaşamın özlemiyle. İçte büyüyen ruhsal bir kanserin ilk izleri. Depresyonun tanımını araya sokuşturduğu zaman ne yaşadığını anlarız; duygu, tepki, yaşam yokluğudur onun çektiği. Mutluluk ve mutsuzluk çok uzaktadır, ulaşılamaz bir yerdedir, korkunç bir karanlığa hapsolup uzaktaki ışıklara bakmak gibi bir durum. Güneş de Doğar'dan alıntı gelir hemen, bir karakterin nasıl iflas ettiğine dair bir yorum: "Yavaş yavaş ve sonra birdenbire." Aklını nasıl yitirdiği sorulduğunda aynı şeyi söyleyebileceğini söylüyor Wurtzel. İşin genetik boyutu felaket zillerini daha Wurtzel doğmadan çalmaya başlamış; hippi anneyle babanın çocuğu olan yazar, babasıyla konuşurken annesiyle evli olmanın berbat bir şey olduğunu öğrenmiş, hatta istenmeyen çocukmuş Wurtzel, babası doğmasını istememiş. Sonra tersi olmuş, baba istemiş ve anne istememiş. İkisinde de psikolojik rahatsızlıklar var, ayrılmaları kendileri için en iyisi olmuş ama çocuklar için çok geçmiş. Terapistler, tedaviler, seanslar, ilaçlar, krizler, çocukluğu ve gençliği mahvetmiş, bir yandan yaşam sürdüğü ve Wurtzel süper zeki bir çocuk olduğu için eğitimini aksatmamaya çalışmış. Şahane bir üniversiteye kapak attığını biliyoruz, sonrasında depresyonundan kurtulamadığı için ailesini suçlamayı bırakıp uyuşturucuya sarıldığını biliyoruz, aslında kendini yok etmek için son derece uğraşmış ama derinlerde bir yer devam etmesini sağlamış.

Hastane günleri, yaratılan alternatif kişiliklerin gerçek kişiliği ele geçirmesi, belirip kaybolan insanlar, tam bir kaosun içinde yıllarca debelenen Wurtzel, çağının bunaltılı sanatını da kendi depresyonuna eklemlemiş. Ölümüne Sadakat'te geçiyor işte; mutsuz olduğumuz için mi pop -bildiğimiz pop değil- dinliyoruz, pop dinlediğimiz için mi mutsuzuz, bu mesele. Nirvana'dan canım Linklater'ın filmlerine, kadının kayışı koparmasına yardım eden her şeyin izdüşümüyle karşılaşıyoruz. Kurulmuş bir yaşam aslında, her şeyle. Depresyon boşluğun dolmasını istiyor ve insan en alakasız şeyleri bir araya getirip kendine bir kimlik biçebiliyor, yeter ki orada biri olsun. İçeride. Öldürülmesi gerekirse o başka bir şey, yeter ki cesedi de içeride kalsın.

Karanlık, karanlık, daha da karanlık. Sahaflarda denk gelirsiniz, alınız.

Şarkıyı da Warrel Dane'in hafiften King Diamond rolü yaptığı şarkılardan seçeyim.

17 Kasım 2018 Cumartesi

Nick Hornby - Hece Cümbüşü

Hornby'nin ikinci tersosu bu. Şarkıların zamanla kurdukları ilişkileri anlatmak gibi bir derdim varken 31 Şarkı'yla karşılaşmıştım, adamı çok sevmesem küfür kafir giderdim ama yapamadım, deli güzel bir işti o. Kendisi de bir yerde diyor zaten, bu bir yasa, varmak istediğiniz yere sizden önce varan biri mutlaka vardır, sanatta bu böyledir, aslında çoğu şeyde bu böyledir. İkincisi de benim burada yapmak istediğim şeyin çok daha iyisini görmek oldu, Hornby'nin gevezeliği o kadar çatallanıyor ki Dickens'ın bitmek bilmeyen metinlerini Arsenal'ın deplasman galibiyetlerine bağlanmış bir halde bulabiliyorsunuz. Hornby fanatik bir Arsenal taraftarı olduğu için hemen her yazısına bir yerden giriyor futbol, kıyısından edebiyata ekleniyor, yeni bakış açıları katıyor ama gerçekten geveze olan bu adamın nereden ne çıkaracağı pek belli olmuyor, garip bağlantıların izini sürmek gerekiyor. Herif komik bir de, saçma sapan yorumlarıyla değindiği metinlere yeni bakış açıları kazandırırken güldürüyor bir yandan. Tipik Hornby aslında, ciddi şeylerden komik bir biçimde bahsediyor.

Şarkılara denk gelmediğim bir zaman düşündüm, belki de 31 Şarkı'yı da yazıyordu o sırada ve her şeyi çorba haline getirmek istememişti. Zaten sonradan bu yazıların yazılmasının nedenini de öğreniyoruz; Believer nam bir süreli yayına okuduğu kitaplar hakkında bir şeyler yazması teklif ediliyor, Hornby kabul ediyor ve çalışan tayfasıyla arasında geçen ilginç olayları da aralara derelere serpiştiriyor. Nerd dolu bir dergi bu sanıyorum, nispeten yaşlı bir adamla uğraşmışlar bir ölçüde, Hornby de keskin diliyle elemanları gerek gömüyor, gerek övüyor, gerekeni yapıyor. Hornby sataşılmaması gereken bir herif, metinleri yorumlarken aklına yatmayan şeyleri nezaketi elden bırakmadan yerin dibine sokuveriyor. Bir Bierce kadar olmasa da iğneyi ve çuvaldızı kendine sapladığı gibi başkalarına da takabiliyor, çok iyi. Fırlama bir adamın incelemeleri de böyle olurdu, iyi olmuş. Dergiden kazandığı parayı muhtemelen kitaplara yatırmıştır ama hepsini de yatırmamıştır, her ay beş altı kitap alıyor ve yarısını okursa kâr. Okumadığı metinler hakkında pek bir şey söylemiyor ama okudukları üzerinden bulunduğu çıkarımlar bile başlı başına bir metin olarak karşımıza çıkabilirmiş, iyi olurmuş.

Eylül 2003 ve Kasım 2004 aralığındaki aylık yazılardan ibaret bu metin, on dört ayın okuma dökümü. Her ay satın aldığı kitapları ve okuduklarını iki ayrı liste halinde yazıların başında vermiş Hornby, bazı aylarda satın aldıklarını ağırlıklı olarak okurken bazı aylarda, futbol sezonunun bittiği yaz aylarında mesela, havuz başında veya orman yürüyüşleri sırasında okunacak kitapları satın aldıklarından seçmiyor da yayınevlerinden gelen kitaplara ağırlık veriyor, bu yüzden adamın belli bir okuma düzeni olduğunu söylemek zor. Rastgele atışlarla seçilen metinlerin tamamı bitirilmiyor, Hornby beğenmediği metinleri yarıda bırakıyor ve dergi politikası gereği isimlerini anmıyor, böylece metinlerin ne kadar gudubet ve ölümcül olduklarını rahat rahat anlatabiliyor. Hornby'nin diline düşmek istemezdim açıkçası. Gerçi benim öyküler için de genellikle gömücü şeyler okudum ama bu adamın kurduğu eleştiri düzleminden çok uzaktı hepsi, genellikle metinle ilgisiz şeylere odaklanıldığı için pek bir iz bırakmadan geçip gitti. Hornby'nin de yeterince gömüldüğünü sezebiliyoruz; kendi metinleri için söylenenlerden sağ kurtulup işine gücüne bakmış ama bunun ardında önceliklerin ağırlığı var, mesela otistik bir çocukla yaşamak olumsuz eleştirilerin etkisini neredeyse sıfıra indirmiştir, bence. Sonuçta The X-Files'taki Cigarette Smoking Man'in durumuna benzer bir durum yok, herhangi bir şeyi yaratmak bile kişisel tatmini sağlar, dışarıdan gelecek tepkiler ikinci planda kalır.

Ana başlıklara değineceğim. Salinger meselesinin yer aldığı ilk yazı. Hornby manifestosunun ana hatlarını çiziyor burada, ilk maddede satın aldığı her kitabı okumayacağını bildiğini söylüyor Hornby, biliyor. Biliyor, evet, hepsini okumayacak ama okumaya niyeti var. Niyeti iyi. O yüzden istifçilik haricinde bir işse kitap almak, o zaman gönül rahat. Şahsen ömrüm boyunca bana yetecek kadar kitaba sahip olmama çok az kaldıysa da yine alırım ben, hepsini okuyabilirim. Teknolojinin o kadar ilerlediğini görürsek bilincimi bedenimin dışında bir şeye aktarabilirim ve aslında pek az kitaba sahip olduğumu görüp üzülürüm, anlıyor musunuz, bunların hepsini okuyacağım ben. Bir de bazı kitapların ıskalanması hadisesi var, Hornby buna da değiniyor. Bu yazıları kırklı yaşlarının ortalarında yazdığını düşünürsek Salinger'ın birkaç kitabını ilk kez okuduğunu görünce kimileri şaşırabilir ama bu iş böyle, Hornby belki de kendini küçük düşürdüğünü söylüyor ve bazı şeyleri okuduğunu, bazı şeyleri okumadığını belirtiyor. Klasikleri okumamış olan sayısız akademisyen, yazar, insan var, Karamazov Kardeşler'i, Suç ve Ceza'yı ve sair pek çok metni lisede okumuş ve pek bir halt anlamamış, aynı metinleri tekrar okuması gereken benim gibi bir dünya andaval var. Bunun bir formülünün olmadığına kani oldum, büyük büyük yazarlar klasiklerin neden okunması gerektiğine dair sayfalar dolusu yazabilirler ama nasıl mutlu olunuyorsa öyle okunmalı. Hornby bir yerde arkadaşının birinden bahsediyor, arkadaşı Dickens'ın Kasvetli Ev'inden başka bir Dickens metnini okumamış ve Hornby bunu öğrenince adamın başının etini yemiş, tekrar tekrar aynı kitabı okumaktansa yazarın diğer metinlerine yönelmesi gerektiğini söylemiş, utançmış Dickens'ın diğer metinlerini okumamak. Şahsen Çalıkuşu'nu okumadım diye utanacak değilim. Sanırım ömrüm boyunca Çalıkuşu'nu okumayacağım. Olasılıkların birleşip beni o kitabı okumaya yöneltmeleri gerek. Maymuna bir Shakespeare metni yazdırabilen zamanın bu etkisini hafife almamalıyım, ömrümle ilgili o iddialı cümleyi geri alıyorum ve Salinger'a dönüyorum. Hamilton'ın yazmaya çalıştığı Salinger biyografisi için ünlü yazarın "ininden çıkıp" Hamilton'ın avukatına yeminli ifade verdiğini biliyor muydunuz? Adam kendisiyle ilgili bazı bilgilere ulaşılmasını istemiyor ama anladığım kadarıyla bu Hamilton işleri iyice çıkmaza sokmuş, yüzyıllık yalnızlığına çekilen adamı evinden çıkarmış, iyi halt etmiş. Bir de 1930'larda kısa bir öykü karşılığında 2000$ kazanılabiliyormuş, bu da iyi.

Bir mesele daha; her şeyi birbirine karıştırdığından bahsediyor Hornby. Filmler, metinler, oyunlar, her şey birbirine giriyor ve sonuçta hiçbir şey doğru düzgün hatırlanmıyor. Ne halt etmeye uğraştığını sorguluyor Hornby, madem her şey birbirine karışacak, o zaman bütün bu uğraşın anlamı ne? Galeano'nun ütopya hakkında söylediklerini hatırlıyorum; arkadaşıyla bir etkinliğe katılmışlar ve arkadaşına zor bir soru gelmiş, ütopyanın ne işe yaradığına dair. Ütopyaya ulaşılmaz, her adım onu daha da uzaklaştırır, bir varış noktası yoktur. Arkadaşı bu duruma güzel bir cevap vermiş, ütopyanın hareket etmemizi sağlamasına dair. İlerlemek. Bu da böyle bir şey. İlerleriz, okuruz, izleriz ve her şey bir başka şeye dönüşür. Hornby'nin karıştırdığı onca şeyi yine kendisinin sözcüklerinde buluruz, o sözcüklerin oluşmasını sağlamışlardır. Yeterli. Bir insanı yapabileceğinden fazlasını yapmaya zorlamanın haksızlık olduğunu düşünüyorum. Bazı şeyler yapılır, bazıları yapılmaz. Bu kadar.

Dickens, Woolf, Vonnegut, otizm, futbol, ikinci el kitapçılar, pek çok şey iç içe, şahane bir karnaval halinde Hornby'nin yazılarında beliriyor ve kayboluyor, nefis bir mizahi bakış açısıyla. Hornby'nin kafasının karışıklığını seviyorum, o karmaşadan çıkardıklarını da.

15 Kasım 2018 Perşembe

Marcel Proust - Sodom ve Gomorra

Sodom ve Gomore, Tanrı tarafından yerin dibine sokulmuş iki şehir. Tenasüliyetten şaşmış ilişkilerin gırla yaşandığı, eşcinselliğin adeta bir Woodstock havasında özgürce sürdüğü bu şehirler, şu an nerede okuduğumu hatırlamadığım bir metinde yazdığına göre melekler tarafından uyarılmış. İncil'deki bahis anlatılıyordu o metinde; şehirlere gelen meleklere hallenmiş halk, tabii böyle anlatılmıyor ama orijinal kelimelerden bu anlam da çıkıyormuş, sonra Tanrı'ya haber gitmiş, Lut ve İbrahim girmiş işin içine derken arkaya dönüp bakınca ortadan kaldırılma hadisesi burada da ortaya çıkmış, sonuçta şehirler yerle bir edilmiş. Proust bu iki şehrin hikâyesini kendi keşfiyle birleştirmiş, Guermantes Prensesi'nin gece daveti verdiği ev ve dört bölümlük anlatının hemen her bölümünde karşımıza çıkan, anlatıcının uzunca bir süre tatilini geçirdiği otel sembolik olarak iki şehri karşılıyor olabilir. Gazaba uğramıyorlar tabii, eğer anlatıcının hatıralarını dramatik bir şekilde biçimlendirmeleri söz konusu değilse. Metnin başlarında M. de Charlus'ün erkeklere duyduğu ilginin keşfedilmesi meselesi ele alınıyor ve geri kalan bölümlerde Albertine'in bir kadın tarafından "duygusal bir eğitimden" geçirildiğinin düşünüldüğü bölüme kadar salon hayatının homoseksüellikle dolu anlarını görüyoruz, anlatıcı için çiçek-böcek ilişkisine indirgenen ve doğanın çiftleşme oyunları vasıtasıyla alegorik bir hale getirilen, belki de "katlanılır" hale getirilen bir sürecin yansıtılması bu.

Davetin sürdüğü bölüm önceki kitabın sonuna bağlanıyor, kendi yaşamının anlatısının yanında önünde açılan bu yeni dünyaya da derinlemesine bir bakış atıyor anlatıcı, ilginç benzetmeleri ve anlatıyı ansızın kesip olayların kendisinde yarattığı anlamları açıklayan paragraflar dolusu ruhsal çözümleleri sürdürüyor, üslupsal bir nitelik. Örneğin M. de Charlus'ün Jupien'e bakışını Beethoven'ın tekrarlanan motiflerine benzetiyor, iki karakterin bakışmalarını bir Doğu şehrinin göğüne benzeterek mevzuyu direkt egzotik, yabancı bir hale getiriyor. Merakından ötürü ikisini dikizlediğini de anlatıyor bir yerde, dükkanlardan birinde yan yana gelen ikilinin birbirlerine karşı nasıl davrandıklarını izlemek için sessizce vitrine yanaşıyor. Önceki kitabın sonunda değineceğini söylediği meselenin başlı başına bir cilt olarak ortaya çıkışı, anlatıcının davranışlarını, düşüncelerini ele geçiren hayretin ve anlamlandırma çabasının gücünü ortaya koyuyor. M. de Charlus'ün anlatıcıyı bir düelloya davet etmediği kalmıştı önceki kitapta, sebebini öğreniyoruz nihayet. Gönderdiği mektuplar anlatıcıya ulaşmayınca burjuva bir oğlanla gönül eğlendiremeyen adam, bir de Guermantes davetlerinde bu oğlanla karşılaşınca durumu gururuna yediremiyor ve anlatıcıyı bir kenara çekip haşlıyor, ta ki mektupların oğlanın eline geçmediğini öğrenene kadar. Bu mesele açıklığa kavuşur kavuşmaz M. de Charlus'ün bir "kadın" olduğunu anlıyor anlatıcı, Kentaur'un benliğindeki at gibi bir kadınlık, lanetlenmiş bir soyun temsilcisidir ve daha pek çok şeydir, yansımalarının haddi hesabı yoktur, anlatıcı uzunca bir inceleme ortaya koyar bu "tür" hakkında. Sonrasında bazı kıyaslama örnekleri ortaya koyar, Vaugoubertler bu kıyaslamanın nesneleridirler, karıyla kocanın rol değişimi eşcinsel ilişkilerdeki rol değişimlerinin incelendiği kısmın hemen ardından gelir, belki de karşı cinsler arasındaki ilişkide bile ilişkinin doğası gereği bu değişimlerin sıklıkla yaşandığı üzerinden eşcinselliğin pek de anormal olmadığı üzerine gizli bir söylevdir bu. Anlatıya girip çıkan onca soylunun, sosyetik şahsiyetin bir biçimde ana izlek etrafına yerleştirildiğini unutmadan her biri için bambaşka bir pencereden bakabiliriz, Proust anlatısını böylesi bir sıkılıkla, detaycılıkla örer.

Unutma ve uyku meselesi yine es geçilmemiş, anlatıcının fikirlerinden Bergson'un hatıra ve bilinç örüntüsüne pek çok teorik veriye rastlayabileceğimiz gibi işin pratik boyutu da mevcut; anlatıcının "seçilmiş" hatıralarını okuyoruz, inceliyoruz. Bergson'un her şeyin hafızada yer almasına rağmen her şeyin anımsanamayacağına dair fikrini anlatıcının kendi yaşamına uyarlayabiliriz. Bir anıyı geri getirmenin zorluğu veya kolaylığı bir yana, anlatıda bilinçli olarak atlanmış bölümlerin varlığını sezebiliriz, örneğin M. de Charlus'ün anlatıcıya ulaşma çabalarından sonrasını aralarındaki münakaşa ve mesele çözüldükten sonraki barış zamanları haricinde bilmeyiz, bu nokta karanlıkta kalmış. Bilinçli bir tercih veya bilinçsiz bir eylem. Bir anlatım tekniği olarak kullanılmış olabilir, zira anlatıcının şahit olamayacağı konuşmaları duymuş gibi aktarması, hatta okurlara doğrudan seslenerek kendisinin aslında yazarın kendisi mi, yoksa anlatıcı mı olduğu konusunda şüphe uyandırıp ortadan çekilmesi işi sadece belli bir aralığın tarihini aktarma çabası olmaktan çıkarıp ustalıklı bir kurmaca oyununa dönüştürüyor. "Ne olursa olsun, unutuşla hatırlama arasında bazı geçişler varsa da, bu geçişler bilinçdışıdır." (s. 1603) Hem bilimsel bir gerçek, hem de anlatının bütünü hakkında neyin anlatılıp anlatılmadığına dair bir ipucu. Bu konuda okurla tek taraflı bir tartışmaya bile girer anlatıcı/yazar, ya da her neyse. En sonunda kendisini ve anlatısını sorgulayanları son kez cevaplar: "Kusursuz bir hafıza, hafızaya ilişkin olayları incelemeye pek teşvik etmez insanı." (s. 1604) Piklere ve dip noktaların yansımalarına bakarak bir fikir edinebiliriz; salon yaşamı en ince detaylarına kadar gözlemlenmiştir, kişiler ve soyluluk dereceleri hakkında verilen ayrıntılara bakarak anlatıcı için bu tür bir sosyal çevrenin anlatıcının yaşamının en önemli zamanlarını geçirdiği toplumsal alan olduğunu söyleyebiliriz, hastalık anlarının yol açtığı düşüncelere bakarak dip noktalarını hastalık ve uykudan uyanma anları olduğunu söyleyebiliriz, anlatılması tercih edilenler ve edilmeyenler birbirini tamamlar. Bir önceki ciltte bahsi pek geçmeyen Swann'ın bu anlatıda ortaya çıkışı, Dreyfus Olayı'nın yarattığı bölünmenin Swann'ın Yahudi kimliği üzerinden biçimlenmesi ve kendisinin davetlere çağrılıp çağrılmamasının bu kimlik üzerinden belirlenmesi, bütün bir anlatının karakterler, olaylar ve anıların kusursuz bir biçimde birbirine eklemlenmesini örnekler.

Saint-Loup'nun pek bir etkinliği yok bu ciltte, sayfiye yerindeki anılarda ve başlardaki davette ortaya çıkıyor, amcası M. de Charlus'ün metresleri ve cinsel yaşamı hakkında verdiği bilgilerden başka kendisine rastlamıyoruz, bir de sonlarda ortaya çıkıp anlatıcının Albertine'i kıskanmasına yol açar. Amcasıyla olan ilişkisi üzerinden aile üyelerinin benzerlikleri ve farklılıkları konulu bir düşünce akışının da başlatıcısı olur, amcası gibi o da tutkularının peşinden gidip önceki ciltte gördüğümüz Rachel için bir dünya para harcar ve aşkından gözü hiçbir şeyi görmez, oysa anlatıcı Rachel'in kendisini bir altına sattığını görmüştür. Tutkuların insanın en büyük felaketi olduğunu söyler, hatta insanın doğruları ve yanlışları arasında bir yerde gidip geldiğini, insandan fazlasının beklenmemesinin gerektiğini söyler. Ne kadar erdemli olursak olalım, coşkulu bir yaşamın peşte getirdiği suçlar, pişmanlıklar ve yıkımlar olur. Bunları bir madalyon veya yük gibi taşırız, yolda bir yere bırakıp yenilerini edinene kadar. Bu bahsin hemen arkasından gelen bir bölüm var, anlatıcının onca insan arasında gidip geldiği sırada, ayyuka çıkan veya gizlenen ilişkileri derinlemesine incelerken bir anda -sanki hızını alamayıp- portakal suyunu anlatmaya başlıyor, portakal suyuna bir misyon yüklüyor, sanki bütün anlatı portakal suyundan doğmuş gibi hissediyor okur, portakal suyuna bunca önemin neden verildiğini anlamaya çalışıyor, portakal suyundan çıkarılan manayı metnin tamamına yaymaya çalışıyor. Portakal suyu. Pardon, suyun içine sıkılmış portakal: "Suyun içine sıkılmış portakal, sanki içtikçe, esrarengiz olgunlaşma sürecini, bambaşka bir âleme ait olan bu insan bedeninin belirli durumları üzerindeki olumlu etkisini, onu yaşatmaya gücü olmamakla birlikte sayesinde yardımcı olabildiği sulama sistemini, meyvenin duyularıma açıkladığı, zihnime katiyen açıklamadığı yüzlerce muammayı bir bana ifşa etmekteydi." (s. 1691) Bir tane portakal ulan. Yani böylesi duygulanımlarla dolu bir metni neresinden tutup da anlatayım bilemiyorum, şu kadar yazdım ama yüz sayfanın ötesine geçmiş değilim, o yüzden kısalttıkça kısaltma ihtiyacı hissediyorum, altını çizdiğim veya işaretlediğim onca yeri buraya almaya kalksam sabaha kadar yazmam gerekir.

Metnin asıl ağırlığını taşıyan bölümler sayfiyede geçenler bence; Verdurinlerin davetlerine katılan kişilerin apayrı dünyaları başlı başına bir cildi doldurabilecek ölçüde detaylı, bir yandan diyaloglardan çıkarılanlar var, diğer yandan M. de Charlus'ün Morel'le olan ilişkisi -nasıl sonlandığını bir başka cilde ertelemiş anlatıcı, bundan da bir cilt çıkarmıştır- ve katıldığı her davette ortamı şenlendirme şekli, büyükanne özlemi, ölümle hesaplaşma, anneyle olan ilişki, Albertine'den ayrılmaya karar verip onunla evlenme kararı alan anlatıcının değindiği konular. Nefesim yetmeyecek, ayıramıyorum hiçbir olayı, benden bu kadar.

Sanırım külliyatın en keyifli cildi bu, kalanlar da böyleyse şahane.

Şarkı Elbow'un has adamından. O kadar güzel bir şarkı ki sahile gidip dinleyeceğim birazdan.

11 Kasım 2018 Pazar

Philip K. Dick - Sokaktan Gelen Sesler

Dr. Kan Bedeli'nden önce okunmalı bu, Jim Fergesson'ın korkunç sonunu bilmeden. 1950'lerin başlarında radyo, televizyon ve muhtelif ev eşyası satan, Amerikan Rüyası'nı yaşamak uğruna yaşamını sadece satış grafiğine indirgeyen, Yahudileri sevmeyen, yeni yeni palazlanan mağaza zincirlerinden ödü kopan Fergesson gibi kim bilir kaç karakteri birden çok metninde kullanmıştır PKD, bilmek için kronolojik bir okuma yapmak şart. ALFA buna ne kadar dikkat ediyor bilmiyorum, zaten daldan dala atladığım için sistematik bir okuma da yapamıyorum, Proust öncesi güç toplamak için PKD okuyayım demiştim ama araya bir dünya metin girdi, bir dünya işe battım derken rekor kırdım; ilk kez üç günlük bir atlama yaşadım, salı sandığım gün cuma çıktı geçende. Ayın ortası geldi, ben bunun farkına varamadan ay bitecek. Yaz bittiğinden beri korkunç hızlı her şey. İyi; hiçbir şeyi ertelemeden yapabiliyorum. Sodom ve Gomorra'ya başladım, Fransız sosyetesinde eşcinsellik meselesinden Dreyfus olaylarına, Odette'ten Oriane'e, yaşamındaki mikroskobik detaylardan bilincinin gerçekliğini kurmasına kadar pek çok meselede yine kafa beyin bırakmadı Proust, yaktı geçti. Kısacası gücümü topladım, Proust iyi. PKD pek iyi.

PKD'nin bilimkurgudan olabildiğince uzak, zamanının sosyal meselelerine odaklandığı metinlerinin en hacimlilerinden biri Sokaktan Gelen Sesler. Genelleyici bir yorum yapmak için yeterli değilim, adamın okumadığım çok metni var ama yine de cüret edip söyleyeceğim; belki de en dağınık metni olabilir. Stuart Hadley'nin yaşamının amacını bulmaya çalışırken karşılaştığı insanlar belirip kaybolurken akıbetlerini merak ederiz ama tiplikten öteye geçmezler, PKD belirli bir rolü üstlenip Hadley'yi bir noktadan bir noktaya götüren kişiler yaratmıştır, ötesiyle ilgilenmez gibidir. Anlatı Hadley'nin belli bir zaman aralığında aldığı veya alamadığı kararlara odaklanmıştır, çağın çok da uzağına düşmeyen bir distopik bildungsroman denebilir bunun için. Distopik yanı tamamen Hadley tarafından üretilmiştir, genç bir adamın yaşamıyla ilgili ne yapabileceği fikri uzunca bir süredir olumsuz bir dünyaya evrilmektedir, Hadley yavaş yavaş kayışı koparmaktadır. California'nın güneşli ve sıcak ikliminde, sayısız imkânın içinde yalnız bir adamdır Hadley, potansiyelini kullanamadığını düşünmektedir ve bir şey yapmak istemektedir, anlamlı bir şey. Yeteneklerini açığa çıkaracak, yaşadığını hissettirecek, derinlerde bir yerde durmadan kıvranan huzursuzluğunu dindirecek bir iş, eylem, oluş, artık her neyse. Aylaklık yaptığı gecelerden birinde kavgaya karışıp karakola götürüldüğü zaman bir hayalperest, bir düşünür, bir entelektüel olduğunu söyler ama sonradan gördüğümüz kadarıyla bunların hiçbiri değildir aslında, kendine biçtiği kimlikle uyum içinde değildir. Bencilliği ve toplumla uyumu arasında çıkan çatışmaların üstesinden gelemez. Mutluluk paradoksu; zaten çarpık temeller üzerine kurulmuş toplumsal bir yapının beklentileriyle kendi istekleri arasında kıvranıp durur.

PKD metni dört bölüme ayırmış; Sabah, Öğleden Sonra, Akşam ve Gece. Günler durmadan akıp giderken bu zaman aralıklarındaki olayları takip ederiz, örneğin ilk bölüm Fergesson'ın dükkânını açmasıyla başlar. Dr. Kan Bedeli'nde ortalığı süpüren Stu'yla karşılaşırız, Fergesson'ın ilgisini çeker, "erken saatlerde çalışan bir elektrik süpürgesi" olarak görür Stu'yu. Fergesson işkoliktir; çalışanlarını daha fazla satış yapıp ortalıkta oyalanmamaları için durmadan uyarır, tamir için gelen müşterilerin bekletilmemesini söyler, baskıcı bir patron olduğu söylenebilir. Dükkânını sıfırdan yaratmıştır, elindekilerin bir anda yok olabileceğini bilir, zira beyaz eşya dükkânları piyasayı ele geçirmek üzeredir, marketler karşısında bakkalların sıkıntısını çeker Fergesson. Dükkânını yenilemek için sayısız fikirle gelen Hardley'nin görüşlerine kulak asmaz, eski kafalı bir adamdır ve yenilikler ödünü koparır, harcayacağı paranın hesabını yaparken olmadık yerlerden kısıntılar yapar. Eşi Alice'le mutludur, muhtemelen Alice'in hoşgörülü olmasından ötürü, yoksa pintiliğe varan tutumluluğuyla pek de katlanılır biri değildir Fergesson. Eşiyle, çalışanlarıyla ve arkadaşlarıyla konuşmalarından çıkardığımız kadarıyla II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından gelen başkanları destekler, McCarthy yanlısıdır, Kızıllardan nefret eder. Düz bir adam.

Hardley için Fergesson'ın dükkânında yaptığı iş geçicidir, "karmaşık planların, projelerin içinde olan insanlar gibi" oradan oraya koşturup önemli işler yapmak istemektedir. Zamanında Sosyalist Gençlik Birliği mensubuyken hayalini kurduğu dünyayı yaratabilmek için bir noktadan başlamak gerektiğini düşünür, İsa'nın Gözcüleri Cemiyeti'nin ilanlarını tam da bu isteğin zirveye ulaştığı noktada görür. Theodore Beckheim nam yaşlı bir adamın başkanlığını yaptığı bu cemiyet, kıyametin gelmek üzere olduğunu ve insanın doymak bilmez açgözlülüğü yüzünden dünyanın ayvayı yiyeceğini savunur. Hardley'nin kolaylıkla sürüklenebileceği bir fikirdir bu; Hardley de aynı şekilde düşünmektedir ve dünyanın yok olmaması için elinden geleni yapmak ister, cemiyete sempati duymaya başlar, hatta arkadaşlarının kendisine deli gözüyle bakmalarına rağmen bir toplantıya da katılır ama sonrasında Beckheim'ın fikirlerinden uzaklaşır, aradığını orada da bulamaz. Ablasının ve eniştesinin belirip kayboldukları bölümde eniştesinin eleştirilerini kaldıramaz, adamın böbürlenmesinden nefret eder ve hamile olan eşiyle kavga eder. Ellen, eşi Hardley'nin huzursuzluğunun farkındadır ve eşine yardımcı olmak için elinden geleni yapar, bir noktaya kadar eniştenin çıkışlarına da katlanır ama içinde yaşadıkları düşük standartlı yaşamdan kurtulmak için eşinin uyarılmaya ihtiyacı olduğunu düşünür, aşkının zayıfladığı zamanlarda kocasıyla kavga eder ve Hardley'nin hayalet gibi dolanmasını eleştirir, sonuçta eşinin kırıcı olmaya başladığı noktalarda geri adım atar ve bu döngü hep sürer, kadın her şeyin iyi olacağını umup kocasının sorumsuzluklarını sineye çeker. Hardley biriktirdikleri paradan harcayıp durmaktadır, bebeğin doğumunda gerekecek olan birikimlerinin yavaş yavaş eridiğini gören Ellen, Hardley'yi uyarıp durur ama bir noktadan sonra o da her şeyi akışına bırakmıştır, eşinin ilişkilerinin ilk zamanlarındaki haline dönmesini bekler. Boşuna.

Hızlandırıyorum, Hardley'nin kafayı kırdığı bölümler. Metnin diğer bölümlerindeki kopukluklar, birbiriyle pek de uyuşmayan, biraz şişirildiğini söyleyebileceğimiz fragmanlar bu bölüm itibariyle ortadan kalkar. Hardley beklemekten vazgeçer ve kendisine verileceğini düşündüğü güzellikleri koparma safhasını başlatır. Cemiyetten tanıştığı, kendisine aşık olan bir kadını -kadın da en az kendisi kadar dengesizdir- kullanır, onunla sevişir ve bir motel odasında kafasına sert darbeler indirir, kadının arabasını yürütüp arazi olur. Yeni doğan oğlu Paul'ü yanına alıp Beckheim'la son bir kez konuşmaya gider ama adama ulaşamaz, üzerine bir ton dayak yer, oğlunu arabanın arka koltuğunda bıraktığı için bir anlığına pişman olur ama sürüklenmeye devam eder. Bar, sokak, dayak, bar, sokak, insanlar, içinden çıkılmaz bir karmaşa. Paul yaşadığı onca şeyden sonra kaburgaları kırık bir halde hastaneye kaldırılır. İyileşir iyileşmez yaşamını dehşet verici biçimde çarçur ettiğini görür, toparlar. Yeni ev, yeni iş. Yediği onca sopa aklını başına getirmiştir, yaşamdan yaşamaktan başka bir şey ummaz, ablasının pompaladığı "özel çocuk" algısını bir kenara bırakarak eşi ve oğlu için yaşamaya başlar. Eh, mutlu veya mutsuz bir son yok. En azından ölmedi, o da bir şey.

Varoluş sancısı, vahşi kapitalizmin modern yaşamı ele geçirme yöntemleri, doyumsuzluk, mükemmellik arayışı, pek çok mesele. PKD'nin uzay gemilerine başvurmadan insanı eleştirdiği bir metin bu. PKD'ye başlamak için doğru bir tercih değil, çok sonra okunması gerek. Bir şey daha; yine facia ya bu. Yazım hataları, eksik harfler, bir sürü şey. Gonca Gülbey çevirisi. 6:45'te de aynı facialarla karşılaşıyordum, haksız bir iddia olabilir ama sanırım pek dikkat etmiyor bu yazım olaylarına. O etmiyorsa yayınevi niye etmiyor ki, ALFA bir son okutsun bu metinleri. Gerçekten can sıkıcı.

8 Kasım 2018 Perşembe

Harold Jaffe - Tekno-Mağara'nın Ötesi: Milenyumsonrası Kültür İçin Gerilla Yazarın Rehberi

Kültürün ücreti tüccarlarca ödenmiştir, böylece her tüccar kendi sanatçısının ürününü pazarlayabilir. Her sanatçı küçük taşlarla çalışır, yarattıkları çemberler genişledikçe etkisi azalır, pek kimse ürkütülmez, dengeler belirlenmiştir, bozguncular kibarca def edilir. Yürürlük ödüllerle ve benzeri pek çok dolaylı yolla, aslında sanatın doğasıyla pek de ilgili olmayan enstrümanlarla sağlanır. Eserlerin değeri çoktan belirlenmiştir, eserlerin alıcıya ulaştırılması için en ideal yöntemler de belirlenmiştir, kısacası sanat konusunda her şey belirlenmiştir ve belirlenmeyen yenilikler için hemen bir fiyatlandırma politikası devreye sokulur, paha biçilir, yenilik eskiliğe dönüşürken yeri belirlenir. Potlaç'tan başlayalım ve bu işin nasıl yapıldığını adım adım görelim. Rirkrit Tiravanija Taylandlı bir arkadaş, ABD'de boş bir dükkan kiralıyor, dondurucu ve mikrodalga fırın alıyor, evsizleri işe alıyor, pişirilecek bir dünya yiyecek alıyor ve yirmi üç gün boyunca yemek dağıtıyor. Yirmi dördüncü gün satın aldıklarını satıyor, dükkanı boşaltıyor ve başka bir mekân buluyor, süreç başa dönüyor. Tiravanija yaptığı işe bir ad vermese de başkaları "sanat" diyor buna, değer biçme kısmı tam bu noktada başlıyor. Pişirilen yemeklerden bir kısmı, evsizlerin midesine girmemiş olan bir pirinç tanesi örneğin, internette açık artırmaya çıkarılıp satılabilir, çünkü o bir sanat eseri. "Terörizm, dünyanın en zengin ülkesinde evsizleri ve evsiz kalmanın eşiğindekileri tek bir bireyin beslemesi ve bu yapılanın Wall Street Journal tarafından potlaç-kavramsal sanat olarak etikenlenmesidir." (s. 24) Satılabilir enstalasyon, sermaye döngüsü için müthiş bir icat.

Jaffe'nin boğucu kültürden çıkış yollarını okumak bir anlamda pasif direnişin olanaklarını da okumak olarak değerlendirilebilir, direnişe ne kadar müsamaha gösterilip gösterilmediği önemli değil, Jaffe'nin metinlerinin -en azından Türkiye'de- kültür hegemonyasından kurtulamaması da önemli değil, zira henüz ehlileştirilmemiş sanatsal biçimlerden de bahsediliyor, hatta Dans'a bakarsak yaşamın olağan deliliklerinden ve parıltılarından da yararlanabileceğimizden bahsediliyor. Bir muhabire saldıran çıngıraklı yılanın öldürülmesi veya muhabirin ölmesi, olayın kaydından çok daha değersiz. Üst üste yığılı hayvanların kesilmeye götürülürken gözlerine bakmak, kuşların bir noktadan bir noktaya giderlerken kanat çırpma sayılarının toplamını düşünmek, yeterince yoğunlaşınca ayakları yerden kesilen yoginin varlığını öğrenmek, oturdukları yerden birkaç düğmeyle binlerce kilometre ötedeki insanları öldüren drone pilotlarının hissettiklerini hayal etmek, günümüzün sayısız deliliğinin mitolojideki karşılıklarını görünce aslında mitlerle rüyalar arasında çok daha derin bağlantılar olduğunu sezmek, günümüz dünyasının kodlarını da ortaya çıkarıyor ve kodlardan bağımsız bir yaşam sürdürebilme yolunda düşünebilmeyi sağlıyor. Jaffe karanlığın ortasında, elinde yanmayan bir fenerle yürüyor ve körlemesine arıyor, dokunabildiği kâr.

Savaş Zamanında Yazar Olmak meselesini Sebald da ele almıştı, politik süzgeçten geçip geçemeyecek metinlerin yapısal özelliklerini belirledikten sonra düşünebiliriz, sanatçının cüreti ne boyuttadır? Arendt'ten bir alıntı; "iç göç" nerede biter? Kendimizi katliamdan ne kadar soyutlayabiliriz, Nazi terörü sürerken Almanya'da yaşayan sanatçılar kendilerini ne kadar soyutlayabildiler? Sanatçının siyasetle olan ilişkisine geliyor olay. "Yazar kendinden kaynaklanmayan amaçlara adanmış bir yapıtta estetik doğruluk ve bütünlüğü nasıl sağlayabilir?" (s. 36) Jaffe Amerikan toplumunu ve siyasetini ele alarak, Nâzım Hikmet'i de içeren örnekler vererek bu meseleyi ele alıyor, ortaya konan her eserin öyle veya böyle toplumdan, politik hareketlerden ve estetik kaygıdan bir parça taşıdığını söylüyor. Benedetti'nin "devrimsel coşum" kavramını hatırladım, ne tamamen siyaset, ne de tamamen birey. Önemli olan devrimsel bir yaşamın coşkusunu yansıtabilmek. Devrimsel bir yaşam radikalizme yaklaşıyor, cüret bu boyuta ulaşabilmeli.

Beyaz Terör'de kimi deneyler, tıbbi hatalar, araba kazaları var, vakalar haber şeklinde ele alınmış ve her birinin ardından bir diyalog geliyor, bir ses diğerine kimi veya neyi bombalayacağını soruyor. Örneğin birbirinden ayırt edilemeyen iki yaralının ailelerini karıştırma vakasında hastaneyi bombalamak istiyor seslerden biri, daha doğrusu hastane görevlilerini. Kızının başında onun hayati tehlikeyi atlatmasını bekleyen bir adama kızının aslında başka hastanede olduğunun söylendiğini düşünün. Daha kötüsü; kızının başka hastanede öldüğünün söylendiğini düşünün.

Suu Kyi / Giacometti meselesi, direnişini bir sanat eseri olarak değerlendirirsek Burmalı muhalif, Nobel Barış Ödülü sahibi Suu Kyi ile meşhur Giacometti'nin sanatlarının, haliyle yaşamlarının fragmanlar halinde, sıralı bir şekilde anlatılmasıyla başlar ve biter. Ne kadar farklı olsa da iki yaşam bir noktada birleşir; yaşamı ve yansımasını şekillendirme, değiştirme çabası.

Virilio, Debord, Baudrillard diğer anılası isimler, bazı metinlerde sıklıkla karşılaşıyoruz onlarla. Jaffe'nin gösterdiği, bildiklerimizden başka yollara çıkaran fikirleri bilmek gerek, yaratıcı bilincin olabildiğince özgürleşmesi için.

6 Kasım 2018 Salı

Daniel Pennac - Teşekkür Ederim

Seyirciler anlatıcıdır, hepsi tek bir ses haline gelmiştir. Sahnedeki oyuncu izlenmektedir. Oyuncunun yüzü seyircilerin tam karşısında bulunan salondaki insanlara dönüktür, oyuncu ışıklar altında bir gölgeden ibarettir. Alkışlanmaktadır. Teşekkür eder. Tekrar teşekkür eder, bağırır, elindeki ödülü sallar, kokteyl hazırlar gibi. Durmadan teşekkür eder, teşekkür etmekten yorulur. Işıklar kararır, her yer zifiri karanlığa boğulur. Sessizlik dinlenir. Işıklar tekrar yandığında oyuncunun yüzü anlatıcıya dönüktür. Konuşmaya başlar, ödülü sahnede beliren birine verir, gülümser, şerefin ağırlığını mimikleriyle anlatır. Bir oyunun anlatısıdır bu; oyuncunun hareketleri yansıtılır, hiçbiri es geçilmez. Tiyatro metninin yansımasıdır, metin anlatıya dönüşmüş gibidir.

Ödül alan bir yazarın ödülü, yazarlığını, okuru ve kendini sorgulaması ilginç bir anlatım tekniğiyle ele alınıyor. Pennac bu oyunu dünyanın birçok yerinde oynamış, ödül alan yazar rolünde tabii. Ödülün ortaya çıkardığı soru işaretlerine cevap arayışları 75 ile 90 dakikalık bir süre aralığını doldurmak zorunda, arka kapakta 45 dakika yazıyor ama bu bilgi yanlış, ortalama 80 dakikalık bir konuşma yapılacak, üstelik yirmiden fazla şehirde, bir turne, gösteri, doldurulacak saatler, tekrar tekrar söylenecek sözler, bir nevi boşluğu anlamlı kılmak. "Kendisini eski bir eşya gibi görmektedir." (s. 13) Anlam sayfalarda mazrufsa ve o sayfalar için ödül aldıysa yazar, o zaman zaten dolu bir şeyi nasıl doldurabilir? Yazdıklarından bahsetmiyor, kendi yaşamından bahsetmiyor, ödülün sonrasından bahsediyor sadece.

Ödülü kabul etme meselesi. Bir bakanın cumhuriyet için büyük kazanım olan sanatçıyı ödüllendirme övüncü için ödül alınmalı, harcanan emek için ödül alınmalı, sanat eserini beğenenler için ödül alınmalı, jüri üyelerinin yaptıkları tercihin onaylanması için ödül alınmalı, jürinin yetkinliğine halel gelmemesi için ödül alınmalı, yayınevinin prestiji için ödül alınmalı, o ödül alınmalı ki sanatçının varlığı pek çok açıdan sabitlensin, kabullenilsin, kültürel kodlara angaje edilsin. "Bir yılbaşı ağacı gibi süslenmek" için ödüller kabul edilmeli ve boyna asılmalı, asılamayacak gibiyse gömleğin, pantolonun cebine tıkıştırılabilir, yeter ki ödül ve ödülün temsil ettikleri onansın. Sanatçının sorumluluğu bütün bunların merkezinde yer almasından doğuyor, bir de zorunlu konuşma süresinden.

Sesler duyar yazar, sevenlerinin ve sevmeyenlerinin seslerini. Küfürler ve övgüler. Şerefsizin bağlantıları iyiydi, jüride abileri vardı, paraya ihtiyacı vardı, politik söylemleri vasıtasıyla ödülü aldı, zaten iyi bir yazardı, çocukluğunda da iyi bir anlatımcıydı, gerçeği arayışı yenilikçi söylemlere yol açmıştı, iyi ve kötü her şey. Hepsi kimliğini oluşturur, yazar oluşma biçimini sorgulamaya başlar. Ödülü tabii ki alacaktır, en başta okurları için. Kendisini izlemeye gelenlere davetiye gönderilmiştir ama içlerinde okurları da vardır herhalde, sadece kodamanlar gelmemiştir, söyleyeceklerini gerçekten anlayabilecek insanlar da gelmiştir, sahnede bir başına kaldığını düşünmesi yersizdir o zaman, içtenlikle teşekkür edebilir ama sorgulamaya devam eder, o insanların ödül alana bir heykelmiş gibi davranmalarını istemez, sadece eserlerinden ibaret değildir. Konu jüriye gelir yine, jüri önemlidir. Jüride işi bilen, örneğin öyküyü bilen, öykünün sökülüp takılması, öykünün ideolojize yöntemi konusunda derin bilgi sahibi, öyküyü yemiş insanlar vardır, onların kararları bir öyküyü diğerlerinden ayırır, en iyisi haline getirir. Hiçbir jüri yargılanmaz, Hitler'in eserlerine ödül vermeyen bir jürinin suçlandığı görülmemiştir, eserler arasında "daha iyi" olduğu söylenen bir esere ödül verilmesi konusunda jürinin ötesinde bir karar mercii yoktur, temyize gidilmez. Birkaç "yetkin" insanın aldığı/verdiği karar. Hemingway, ödülü Karen Blixen'ın alması gerektiğini söyler ama ödülü reddetmez. Sartre ödülü reddeder ama o sürece dahil olmuştur ister istemez. Yayınevleri yazara haber vermeden yazarın eserlerini ödüllere yollayabilir, bir şekilde buna bulaşılır. Nasıl bulaştığını anlatmıyor yazar, belki sadece sorgulamak için eline bir fırsat geçtiği için.

Davetlileri tanımıyor yazar/oyuncu, davetliler de onu tanımıyor. Kimse kimseyi tanımıyor ama teşekkür edilmesi gerekiyor. Kime? Kazananın ismini açıklıyor oyuncu, heyecanın doruğa ulaştığı o anı canlandırıyor, sonra kısık bir, "Ben," çıkıyor ağzından. "Ben" kimseye teşekkür etmiyor, ailesi veya arkadaşları yaratıcılık sürecine dahil değil, her şey tekillikte ortaya çıkıyor, merkezden çemberler halinde dağılan bir teşekkür konuşmasında en yakınlarla başlayan teşekkür zinciri anlamsızlığa doğru genişler ama bu kez öyle değil, sanatçı yanında başka kimseyi istemiyor. Kapıyı açan birine de teşekkür edilir, o halde bu teşekkürün ve muhataplarının hiçbir anlamı yok, her şey bireysel bir çabanın ürünü, sanatçının yalnızlığının kitleyle paylaşılmaya zorlanması büyük bir bunaltı, zorunlu bir performans, o halde konuşan kişi davetlilere istediklerini verecek, taşkınlık görmek için gelenlere de.

Merkezden yayılan konuşmada mutlaka birilerine minnetler bildirilecek. Ünlü isimler olabilir; Sartre, Musset, kim olursa. Köklerin anlatılması gerekiyor; esinlenilen sanatçılar, mekânlar, ne varsa. Sonra ödülün sorgulanma aşaması geliyor, bu ödül o zamana kadar ortaya konmuş bütün eserler için veriliyor, o halde sanatçı o kadar, yani sonraki yaratıları için bir yargıda bulunulmayacak, hatta sonraki eser diye bir şeyin olmamasını da imliyor olabilir bu ödül, "yeri gençlere bırakmak" için son bir ödül, eskimiş bir çağın sanatçısını ortadan kaldırmak için onore etmek, şahane fikir. Konudan konuya atlanır, ışıklar yavaş yavaş kararır, ortalık tekrar aydınlık olduğunda sahnedeki karartının kartondan bir insan maketi olduğunu görürüz. Perde. Alkışlar. Sanatçı sahnedeki temsilinden ibarettir, ödüller yine bir temsildir, eserler bir temsildir, hiçbir şey sanatçının içsel sürecini anlatamaz, onurlandıramaz. Sanatçının kazandırdığı form sanatçıya en uzak olan şeydir, başta ne kadar yakın olursa olsun. Hiçbir şey, dünya görüşü diyeceğim, dünya görüşüne yaklaşamaz.

Müthiş bir anlatı. Sahnede de izlemek isterdim.

4 Kasım 2018 Pazar

Thomas Bernhard - Ödüllerim

Hakikatin İzinde'yle birlikte en son okunacak Bernhard metni, final. Ödülleri neden kabul ettiğini anlayabilmek için anlatılarında ele aldığı meseleleri bilmek gerekiyor, özellikle Avusturya'daki iktidar partilerini, muktedir şahısları. Herhangi bir onaya, gönenmeye ihtiyacı yok Bernhard'ın, paraya ihtiyacı var. Hükümet onca saçma işe para dökerken en azından kendisine verilen paranın nereye gittiğini biliyor Bernhard, kendi yaşam standardını koruyabilmek için harcıyor parayı veya kişisel zevkini tatmin etmek için kullanıyor. Ödüllerin çoğu gençlik zamanlarında verildiği için Bernhard kendi tarihinin de izini sürüyor her bir ödülle, böylece metinlerinde ve röportajlarında bahsetmediği parçalar ortaya çıkıyor, örneğin teyzesiyle yaptığı yolculuklar, jüri üyelerinin -günümüzde bizde verilen ödüllerde de benzerini görebileceğimiz- kazananı seçmek için yaptıkları aptalca işler, pek çok olay bu şekilde unutulup kaybolmuyor. Belki de yazarın en samimi metni bu, kendisi de bunu bildiği için ölümüne yakın bir zamanda -1980- kaleme alıyor ve Mart 1989'da yayımcısına gönderilmesi için not düşüyor, yaşamının son döneminde.

Ödüllerle ilgili daha detaylı bilgiye Hakikatin İzinde'de yer alan röportajlarda rastlanabilir, bir de şurada Bernhard'ın söylemlerinden çıkarılabilecek çok şey var, baştan sona izlenmesi lazım. Sanırım aklında belirli bir yaşam biçimine erişebilmek var, satın aldığı çiftliğe çekilip orada yaşamaya başlaması ve insan içine pek çıkmaması bu ödüllerden sonra gerçekleştiği için, eh, kazanılan paraların iyi bir amaç için harcandığını söyleyebilirim. Hatta otobyografik beşlemesini bu şartlar altında yazdıysa daha iyi, keşke devam ettirseymiş, devam ettirebileceğini söylüyor bir yerde ama beşte bırakıyor. O da iyi gerçi, geri kalanı anlatılarının satır aralarından çıkarılabilir, Bernhard yorumlamak ve aşırı yorumlamak için gereken alanı bırakıyor. İşin güzelliği şurada; aşırı yorumlasak bile gerçekten daha gerçek bir hale gelebilir yorumumuz, Bernhard için her şey gerçek, en aleni kurmaca bile öyle, dolayısıyla bir yaşamı sınırsızca yaratabiliriz, eldeki veriler yeterli, Bernhard kendini yeterince teşhir ediyor, parçalıyor ve içsel süreçlerini en ince detaylarına kadar anlatılarına dahil ediyor. Bu açıdan gıyabında öğrencisiyim. İnsan kendisini yok etmedikçe, en derinlerinde olan biteni anlatmaya yeltenmedikçe ne anlam taşır? Hiç. Böyle bir incelikten yoksun olan metin kurmaca oyunundan başka bir şey değilmiş gibi geliyor bana. "Gerçeğin ciddiyeti" diye üfüreyim hemen, bunun olmadığı metin tatsız geliyor. Bu açıdan söylemeye gerek yok ama söyleyeyim, Bernhard'ın her metni zirveye ulaşıyor. Ödüllerim de son noktadır herhalde.

Gençliğinde ödül almaktan, edebiyat çevrelerinde takılmaktan keyif aldığını itiraf ediyor Bernhard, o zamanlar edebiyatın bunları da kapsayan bir şey olduğunu düşünüyormuş, ilerleyen yıllarda sürdürdüğü sayılı arkadaşlıklarını bu dönemde kurmuş olsa gerek, röportajlarında ve Odun Kesmek'te çeteleşme işini yerin dibine sokarak o arkadaşlıkları da yerle bir ediyor ve bağları bir bir kopartıyor. Bernhard, son otuz yılını ilk otuz yılını temize çekmekle geçiriyor sanki, var oluş biçimine yol açan yolları bir bir gömüyor ve ölümüyle doğumunu denkliyor, yalnızlık açısından. Ödülleri ve ödülleri almadan kısa bir süre öncesini anlattığı parçaları bu edimiyle okumak lazım, bu da bir temize çekme metni çünkü. Grillparzer Ödülü'ne bakalım. Viyana Bilimler Akademisi tarafından verilen bir ödül. Bernhard ödüle gitmeden önce şık giysiler satan bir mağazaya gidip birkaç kıyafet alıyor ama her zaman giydiği kazak ve pantolonla gitmek istiyor törene, yirmi beş yıl boyunca giydiğini öğrendiğimiz, berbatlaştıkça sevdiği iki kıyafet, kişiliğinin bir parçası ama ödül töreni yeni bir görünüm istediği için şık giyiniyor Bernhard, insanların isteklerine boyun eğdiği için kendisinden nefret ederek. "Kaderini kabullenmek" diyor kendisi buna. Neyse, teyzeyle törene gidiyorlar, ilgilenen birileri olmayınca salonda arka sıralara oturuyorlar. Koşturmaca başlayınca keyifleniyor; törenin başlaması lazım ama yazar ortada yok, herkes Bernhard'ı arıyor. Onu tanıyan biri yanına geliyor sonunda, neden ön sıralara oturmadıklarını soruyor. Bernhard eğer bay başkan Hunger bizzat gelip onları ön sıralara davet etmezse öne geçmeyeceklerini söylüyor. Başkan geliyor, ön sıraya geçiyorlar. Filarmoniciler Mozart'tan bir parça çalıyorlar, davetlilerden bir bakan uyuyor, arada horluyor. Tören zevksizlik abidesi, Bernhard ödülü alıp çıkıyor, mağazaya gidip üzerindekilerin bir boy küçüğünü alıyor. İlk ödülün olayı bu.

Alman Endüstrisi Birliği Kültür Dairesi Ödülü. Böyle bir ödül var, ilginç. Otobiyografik beşlemede Bernhard'ın hastanede geçen günlerine tanık oluyorduk, orada tanıştığı bir elemanla felsefe, müzik ve sair pek çok konuda geyik yaptıklarını, elemanın kısa bir süre sonra etraftaki bütün hastalar gibi öldüğünü, Bernhard'ın da ölümü beklerken ucu ucuna yırttığını biliyoruz. Bernhard bu ödülle hastane günlerini denklemiş, ödülü aldığının haberini yine bir hastane seferi sırasında, canıyla boğuşurken öğreniyor. Yayımcısından borç alarak gidiyor, zira hastaneye yatmak için gereken para teyzeden borç alınmış, Bernhard parayı ödemek zorunda, ödül de bu yüzden tam zamanında veriliyor açıkçası. Bernhard bu tür parasızlık hikâyelerinin tam ortasında yer alan bir adam olduğu için ödülleri kabul etmesini tekrar anlayışla karşılıyoruz. Karşılıyorum. Ödülü almaya giden Bernhard'ın şehri kötüleyişini, Salzburg başta olmak üzere pek çok şehri gömüşünü okuduktan sonra başka bir ödüle, Bernhard'ın pek sevdiği Bremen'de verilene geçiyoruz, Bernhard'ın edebiyattan nefret etmeye başladığı zamanlarda verilen ve belki de tekrar yazmaya başlamasına sebep olan bir ödül bu. Bernhard'ın tam da kırsaldan bıktığı, kırsalın insanından tiksindiği sırada şehre davet edilmesi onu yaşama döndürüyor bir anlamda. Bu kez almak istediği bir ev var, para onun peşinatına gidiyor. İkinci taksit için nereden para bulacağı hakkında hiçbir fikri yok, yine de alıyor evi. Ödülü kazandığı için bir sonraki yılın ödülünün sahibini belirleyecek jüride yer alıyor. Tam bir kara komedi. Oyunu Canetti'den yana kullanıyor Bernhard ama ödül jürinin Yahudi düşmanlığı yüzünden Canetti'ye verilmiyor, kimsenin metnini okumadığı bir yazara veriliyor, öylesine. Bizdeki ahbap-çavuş ilişkisine benzer bir durum. Rezillik. Bizde verilen birkaç ödül hakkında birkaç şey duydum, özellikle genç bir şaire verilen ödülün ne şartlarda verildiğini öğrenince jürilerden de, ödüllerden de, sanatçı tayfasından da tiksindim, nefret ettim. Kokuşmuş bir toplumun sanatçısı da ortalama kokuşmuşlukta oluyor, vasatlığın tam orta yerinde yüzüyoruz, her konuda. Bir ayrıntı verebilirim sanırım; Ercihan benim çalıştığım okula geldikten sonra ondan Veysel Çolak'la yaşadığı münakaşayı dinledim, insanın niteliğinin erdemli olma konusunda pek de bir işe yaramadığını düşünüyorum açıkçası, özellikle yetkinliğini kanıtlamış insanların hâlâ ödüllere başvurduğunu göz önüne alırsak. Bernhard'a bir tek bu konuda katılmıyor olabilirim, kendisi genç sanatçılara verilen bir ödülü de almış. Ödüllerin ne kadar saçma sapan olduğunu düşünsek de teşvik edici yanlarını gözardı edemeyiz, gençler için itici güç olabiliyor, o zaman ey genç olmayanlar, akbabalık yapmayınız.

Başka bir sürü mesele var ama burada bırakıyorum, okuyan görsün. En son okunacak bu, önce birkaç Bernhard metni okunmalı, hatta şiirleri de okunabilir, bir kısmını Edebi Şeyler bastı.

Şarkıyı sihirli bir adamdan ödünç alıyorum buraya. Dün aynı sahneyi paylaştık, benden sonra o çalacaktı, ben inerken, "Abi seninle mutlaka bir şeyler yapmalıyız," dedi, "Tamam," dedim. Çekindim biraz, çekingen biriyim. Sonra o çıktı. Yani, bakın, William Fitzsimmons'ı canlı izledim, birkaç tane daha çok saygı duyduğum ve izlediğim insan var, ama... Batuhan'ı görmenizi isterdim. Umarım bundan sonra görürsünüz, sık sık görürüz, müziğini saçma sapan "indie" formatlarından birine sokmazsa, kendi deliliğini yaşamayı sürdürürse öyle acayip işler yapacak ki, of. On beş dakikalığına bana kim olduğumu unutturdu, umarım birlikte de bir şeyler yaparız. Batuhan, seninle mutlaka bir şeyler yapmalıyız.