Dedalus Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dedalus Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Kasım 2019 Pazar

Erlom Ahvlediani - Kendini Kaybeden Adam

Sivrisinek Şehirde'nin yazarı Ahvlediani'nin son kitabı Dedalus'tan çıktı, yazarın üç metni Türkçeye kazandırıldı böylece. Nesi varsa çevrilmeli, on numara yazardır kendisi. Kurguları beyinde kızkaçıranlar uçurur, torpiller patlatır, gözlerin gördüğünü rengârenge boyar. Bol oyunludur ama sırf oyun oynamak değildir amacı, kurma biçimlerinin anlatıyla doğrudan bir bağı, daha doğrusu anlatıyla birlikte oluşturduğu bir bağlamı vardır, bu açıdan on numaradır. Bu kısacık metninde birkaç adamın hallerine değinse de sadece adamlar açısından bakmayalım duruma, insanlık hallerini masala benzer bir biçimde anlatıyor. Mucit olanının hikâyesiyle başlıyoruz, adam her şeyi icat ediyor. Kendini, bir dağı, bir dağ evini, kendi varlığıyla birlikte başka her varlık meşruiyet kazanıyor, varlıksal bir meşruiyet. Huzuru da inşa ettikten sonra yanında bitiyorlar, gelenler kendilerini de icat etmesi için adamdan ricacı oluyorlar. "Mucit adam bizi, hepimizi icat etti." (s. 9) Sonra sonsuz bir yol icat ediyor ve yola koyulup gidiyor. Bu kadar. Kısacık bölümler, küçürek öyküler. Toplamda bir tür olağanüstülük, biraz burukluk, çokça da keyif çıkıyor ortaya. Başka bir öykücük: Adam dünyada tek olduğunu düşünüyor ve bir eşini bulmak istiyor ama bulamıyor. Başkaları onu yatıştırmaya çalışıyorlar, herkesin tek olduğunu söylüyorlar ama adam huzur bulamıyor bir türlü, kendinden bir tane daha olduğunu hayal ediyor ve kendisi ölürse diğerinin yaşayacağını, kendi şarkı söylerken diğer kendisinin dans edeceğini düşünüyor. Uyuyor, kendinden başka herkesin kendisi olduğunu, kendisinin kendisi olmadığını görüyor rüyasında. Paniğe kapılıyor, uyanıyor ve köyüne dönüyor. Kendisindeyken farkında olmadığı kendiliği başkalarına tam oturunca biricikliğinin kaybolması en büyük kabusu, bir açıdan dengimizi bulmamızın aslında o kadar da olumlu bir sonuç yaratmayacağı fikrini taşıyor. Yansımamız gördüğümüz haliyle yansımadır ve kendimiz değildir, bir başkasının kendiliğimize sahip olması korkutucu bir şeydir aslında. Aşık olmanın bir yansıma olayı olduğu söylenir, kendimizi gördüğümüz bir başkası aşkın nesnesidir ama sapmaların varlığı, negatiflik de diyebiliriz, aşkı güçlendiren şeydir. Anlamadığımıza, bizde tam bir karşılığı olmayana aşık oluruz, yansımamızı tutkuyla severiz. Sanırım. İkisi birden varsa ne hoş, sadece biri varsa ne acı. Bahtsız Adam'a bağlayabiliriz buradan, bu adam horozunu her sabah kesip yediğini ama horozun geri geldiğini, koyununu her gün satmasına rağmen koyununun da geri geldiğini, üstelik aşık olduğu kadını her gün dereye atmasına rağmen kadının her sabah kendisini sevip okşadığını söylüyor, yakınıyor bunlardan. Sonra birileri adama her sabah nasıl olduğunu soruyor, yarasını deşiyor. Hep aynı görüntü, aynı yansıma, aynı anlaşılırlık, aynı amaçsızlık, aynı amaçlılık, aynılık en doygun, erdemli, bütün insanı bile çileden çıkarabiliyor, bu yüzden ilişkilerin, dolayısıyla insanların değişmesi gerek. Sonraki öykücükte mutlu adamın horozunu kesip yediğini, horozun geri gelmediğini ve adamın yalnızlıktan ötürü acı çektiğini görürüz, bağlantı tamamlanır. Unutma aşaması gelir, Unutkan Adam gün içinde ne yaptığını hatırlamamaya başlar, öncesinde gece gördüğü rüyayı hatırlamaz, sonra hatırlamama derecesi kaygı verici hale gelir. Evli olduğunu unutur, ikinci kez evlenir. Üçüncü kez. Bildiklerinden fazlasını unutur, yaşamayı da unutur. Yaşamak nasıl bir şey? Bunu düşünür müyüz, hatırlar mıyız?

Merhametli Adam'ın meşhur şiirdeki masayla bir ilgisi var. Adam eşeğiyle yola çıkar, yolda karşılaştığı çocuğu eşeğine bindirir. İki kadına rastlar, onları da bindirir. Karşılaştığı adamı, adamın devesini ve yükünü eşeğe bindirir, kaya parçasını eşeğe, en sonunda eşeği de eşeğe bindirir ve köye varırlar, cümbür cemaat. Bir kalp herkese yer açabilir, kalbin böyle bir gücü var. Bunu bir de eşeğe sormak lazım tabii. Başka, Cimri Adam var. Bütün parasını elinde tutup kendisini saçıp savuran, şansını zorlayarak parçalara ayrılan biri. Kumarda sevgisini, saygınlığını, her şeyini kaybediyor ve en başından beri sahip olduğu şeyden başka bir şey kalmıyor elinde: kendisinden. Pazarlıkçı Adam'da durum tam tersi, her gece gökyüzüne bakıp hayal kurduğu, yıldızları izlediği tarlasını satıyor. Ardık kuşu, çiçekleri, çardağı, her şeyi geride kalıyor. Parasıyla köyün yarısını satın alıyor, üstelik sattığı toprağıyla beraber, bir daha gökyüzüne bakmamacasına. Kuşların şarkısını, yıldızların anlattığı hikâyeleri dinleyemiyor bir daha, kendisini fark etmeden satıyor bir anlamda. Hayalci Adam tam ortada duruyor, her şeyin hayalini kurup hiçbiri gerçekleşmeyince uyuyakalıyor, hayatı akıp gidiyor ama hayalleri olduğu gibi duruyor. İyileriyle birlikte kötüleri de var, insanların kendisinden korkmasını, önünde eğilmelerini istiyor, oysa çok iyi bir insan. Olamayacağı bir şeyin olma hayali bütün gününü dolduruyor, ne olduğunu ve ne olabileceğini bilmesine rağmen.

Herkesin Yok Zannettiği Adam'la bitireyim, son öykücük. Lao Tzu'dan bir alıntı: "İhtirassız olduğu için ona 'hiç' diyorlar." Adam yalnız kendisi için var, herkes onu yok zannediyor. Gökyüzü ve toprak adamın varlığından haberdar, herkes onu yok zannediyor. Dolulukla boşluk var, sevgi ve nefret, var bunlar, hepsi adamla birlikte var ve adamın varlığı apaçık ortada ama kendisi için var adam, başka bir şey için değil. Ölüm de var, kendine ait bir yere sığışıveriyor, adam yalnız kendisi için var. Koca yaşam onu biliyor, yeterli.

Alıveriniz, okuyuveriniz. Çizimleri güzel, öykücükleri güzel bir kitap. Kısacık olmasına rağmen ne kadar derine indiğini okur anlayacak.

12 Kasım 2019 Salı

Fatma Nur Kaptanoğlu - Homologlar Evi

Kaptanoğlu'nun ikinci kitabı Dedalus'tan çıktı, iyi. Öyküler birkaç gedik dışında pek iyi. Objektif olmaya çalışırken zorlanacağım açıkçası, okurla anlatı arasında kurulan bağların izi sürülebilir ama özellikle bu kitaptaki öyküleri okurken, ilk bir iki öyküyle birlikte bu çabayı sürdüremedim, incelikler kesiştiği gibi yuttu beni, ne diyeyim. Anlatıcının sesi ne kadar derinden geliyorsa bilebildiğimce bildim, meseleler de tanıdık olunca okumaktan başka bir şey düşünemedim. Giardino di Rose, Bu Sabah Kalbinin Eskisi Gibi Atmayacağını Öğrendi nam öyküyle başlıyoruz, Giardino di Rose'nin tahmin ettiğimizden daha özel olmadığı, sadece tahmin ettiğimizden daha çok sevildiği ön bilgisi veriliyor, ardından hastane odasına bakıyoruz. "Doktorun yarım Türkçesi ve sempatik aksanı" birkaç defa karşımıza çıkıyor, anlatının zamanını sıkıştırarak dağılmayı engelliyor. Kaptanoğlu'nun öyküleri genellikle kısa bir zaman aralığını belirli izleklerle bir arada tutma yolunu takip ediyor, geçmişe dönüşler varsa da kısa anın olaylarını anlamlandırmada yardımcı olmaktan başka pek işlevi yok, anlatı parçalarını başka karakterlere ve uzamlara genişletmiyor. Şöyle düşünebiliriz, nehrin akışını gerilerde akıştan ayrılıp ileride tekrar akışa dönen kollar besliyor. Örneğin hastanenin tahmin ettiğinden de pis olduğunu söylüyor anlatıcı, havada uçuşun toz tanelerine bakarak. Sonra "hâlbuki" hastaneye daha önceden geldiklerini öğreniyoruz, Rose'nin tansiyonu düşüyor, şekeri fırlıyor, hastanedeler. Hemen ardından 80 yaş üstü hemşire bahsi geliyor, Hıristiyan olmadığı halde haç şeklinde küpe takan anlatıcıyla 80 yaş üstü hemşire, Rose'nin tansiyonu hakkında konuşuyorlar. Akış çok hızlı, geçmişte hastaneye gelme kısmından küpelere geliş arasında anlatının devamında tekrar kullanılması gereken birçok detay giriyor araya. Burada iki nokta var, birincisi Kaptanoğlu'nun aralık bıraktığı kapıları sağlam bir şekilde kapaması. Bir tek kez değinip öylece bıraktığı detay hemen hemen hiç yok, bunu biraz yaşama benzetiyorum, bilincin boşlukları kendiliğinden doldurması gibi Kaptanoğlu da anlatısını doldurmayı başarabiliyor, süper. İkinci şey, boşlukları doldururken terse düşen bağlantı biçimlerini nadiren de olsa çatması. Hastanenin pisliğinden sonra "hâlbuki"yle birlikte yine kire dair bir açıklama, bir şey bekliyoruz ama yok, başka bir paragrafa geçilmesiyle birlikte başka bir bağlantı zaten kendiliğinden oluşacakken "hâlbuki" önceki paragrafın anlamını sürdürüyor ama o kısım bitti artık, bağlanacak bir şey de kalmadı. Çok küçük çapaklar bunlar, öykülerin kıymetini azaltmıyorlar da göze batıyorlar bir tek. Bir tane daha veriyorum, sonra bu mevzuya daha değinmiyorum. "Ben zorlansam da -merak ediyorum, bir kalp neden eskisi gibi atmaz, ritmi neden değişir delirircesine merak ediyorum- ikimiz de asla bu riski almıyoruz." (s. 13) "Delirircesine" merak mı ediliyor, kalp ritmi mi değişiyor? Mantık bize ilki olduğunu söylüyor tabii ama göz oraya bir virgül lazım diyor. Devam edeyim, Rose'yle anlatıcının ilişkisi bir nine-torun ilişkisini imliyor ama bilemiyoruz, karanlık. Sıcak paylaşımlarının arasında hastane koridorlarının soğukluğu var, bir de duvarlara asılan röprodüksiyonlar. Anlatıcı bir şeyler yemek için kantine gidiyor, giderken tabloların farkına varıyor ve hastane koridorlarına ölmek üzere olan hastaların resimlerinin asılma sebeplerini sorguluyor, resimlerdeki detayları anlatıyor, son resimde doktorun elindeki kalbi Rose'nin kalbine denkleyip sanatı yaşama taşırıyor. Odaya dönüyor, Rose'nin canını yakan tıbbi müdahalelere şahit oluyor ve hasta kadının yağmurun yağıp yağmadığını sormasıyla ne koşulda olursa olsun yaşamın sürdüğünü anlıyor, bunu anlatan Rose'siyle mutlu olduğunu söylüyor. Son. İlgisiz ayrıntılar vermek istemem ama hastane koridorlarını iyi bildiğimden, ananemin burnundan midesine inen boru yüzünden çektiği acıya şahit olduğumdan, ölümünden önce ananemle yaşadığım son mutluluk anlarımı hatırladığımdan bu öykü kıskıvrak yakaladı beni, anlatıcının "kaçınılmaz mutsuzluğu öteleyen kısa mutluluk" imgesi öykünün tamamına başarılı bir şekilde dağıtılmış.

Homologlar Evi ikinci tekil şahsa seslenen bir anlatıcıya sahip. Mail kutusunun doluluğu, sosyal medyanın veriler yoluyla kullanıcısını boğması, sokaktan gelen gürültülerin engellenemezliği birbirine karışıyor, dijital dünyayla gerçek dünyayı yaptıkları baskı açısından ayıramaz hale geliyoruz. Burada anlatıcının seslenme biçimi de önemli, baskı üçleniyor böylece. Anlatıcının söylediğinin dışında bir şey gerçekleşmiyormuş, kişi başka bir şey yapamazmış gibi. Çok iyi fikir. Google'a giriş, kendini aratış, "homolog". "Bir başkasının yerini tam olarak tutan". İnsanın nesne olabilirliğine varıyoruz buradan, anlatıcı anlattığı kişiye ancak bir portakal olabileceğini düşündürüyor, tezgahtaki portakalları düşünerek. "Yüzde yüz bir denklik mümkün müdür? Her insanın bir homologu var mıdır?" (s. 34) Nesnel olamayacağım nokta burada ayyuka çıkıyor, öyküye kendiminkini de katmak zorundayım. Ben "kopya" demiştim buna, homolog daha derin bir anlama sahipmiş. Kopyada defolar olabilir ama homologda aslın yerini tam olarak tutma olayı var, gerçi benim öyküdeki karakter de kusurlu olduğu için kopyalığı üzerine yakıştırabilir. Eşyalar üzerinden yaklaştım ben, Kaptanoğlu başka bir kuşatılma biçimini irdelemiş. Alayım benim öyküdeki o kısmı. Adam evden gidecek ama gitmeden önce bir dengini bırakacak geride, gidebilmenin kendince en makul şartı.

"Hepsini yatak odasına götürüyorum, yatağın sağ tarafına yığıyorum. Elimi yumruk yapıp sargıların arasından bir damla kan düşürüyorum çarşafa, bir damla daha, bunlar gözler. Saçaklı bir duvar süsü, Leyla’ya nerede, hangi tatilde aldığımı hatırlamıyorum, saçlarım. Burnum için ahşap gemi iyi, biçimsiz çıkıntımın olduğu gibi hatırlanmasını istemiyorum, dört yıllık ilişkimizde Leyla ne kadarını aklında tutabildiyse artık, gemiye denkleyecek, burnumu olduğu gibi hatırlamayacak. Gerçekliği çarpıttım, bir başkasının hatırlanmasını sağladım, adım bir başkasının adına dönüştü, gözlerimin ne renk olduğu unutuldu, sesimin sertliği, yumuşaklığı, bütün detayları kayboldu, alışkanlıklarım değişti, bir başkasınınkine dönüştü, dokunuşumun ürpertisi yitti, sevgi sözcüklerim darmadağın oldu, bir başkasına söylenmek için bekliyorlar, aynı sözcükleri kaç farklı insana söylüyorum, düşününce her biri için üzülüyorum, her bir insan için ve her bir sözcük için. Dizimdeki yaranın kabuğunu kopardım, göbek deliğim oldu. Kargaların cıyaklamaları geliyor sokaktan, bir koşu tüyü alıp geliyorum, Leyla kaligrafi kursuna gitmeye başlayınca hediye etmiştim, kollarımdan biri artık. Diğer kolum için Leyla’nın bana aldığı gömleği dürüyorum, karnımın olduğu yere Filozofların Karnı’nı koyuyorum, kabuğu kaldırıp kitabın tam ortasına. Leyla’yla aramızda bir şaka.

(...)

Mızıkama eğiliyorum, ağzının olduğu yere, bir nota, siiii! Bir tane daha, bir tane daha, üçleniyor, si minör, si minörle başlayan şarkıların mahvım olduğunu düşünüyorum, hemen çekip çıkarıyorum onları aklımın koyu sularından, sırayla dinliyorum, salonda çalan radyonun sesine karışıyorlar, kakofoniyi dinlerken neden gitmek istediğimi hatırlıyorum, bacaklarımın yerine bir pantolon, ayakkabılarımın yerine geçen hafta tatilden dönerken aldığım terlikler, birkaç eşya, birkaç ayrıntı, tamamım. Ben bu kadarım. Bu evde, bu dünyada bu kadarım."

Ekşi Mayalı Ekmeklerden Raif Bey Yapmak, senaryo formatında yazılmış bir metin olmakla birlikte Raif Bey'in yaşlılıkla mücadelesini anlatmaktadır, ekmek yapma çabası üzerinden kendisini gerçekleştirme uğraşını örneklemektedir, izlenme sayıları üzerinden internetteki videoların güvenilirliği bahsini eşelemektedir, bir YouTube kanalını eşine tercih edebilecek hale gelen Raif Bey'in olmayan çocuklarının yerine mayaları koymasındaki patolojiyi gözler önüne sermektedir, diğerleri gibi iyi bir öyküdür.

Ada'ya Geleceği Hakkında Bir Şey Söylemeyin için diğerlerinden ayrı bir yere konulması gerektiği söylenebilir. Ada'nın altı yaşındaki halini görürüz, ailesiyle yaşadıklarına şahit oluruz ve yaşadıklarının gelecekteki hallerini nasıl biçimlendirdiğini dinleriz, bizden Ada'ya dair istenen şeyin sebebini çıkarırız böylece. Anne-kız ilişkisine dair duygusal ketlenmelerle dolu sahneler belirir, Ada'nın kendisine tokat atma gerekçesinin o ânın dışında, o andan önce anlaşılmayacağı hissettirilir. Bu öyküdeki teknik yaşama yine çok yakın aslında, muhteşem hatalar yaptığımızda zamanda adım adım geriye giderek geçmişteki halimizle şimdikinin arasındaki muazzam farkı görüp üzülmez miyiz, ne bileyim, daha ince, hassas bir insan olduğumuzu hatırlayıp avunmaz mıyız, artık o insan olamayacağımız için yitenin acısını çekmez miyiz? Bunu kimse söylememeli gerçekten, Ada kendi anlayacak.

Beş altı öykü kaldı, tekrar okuyup yazacağım onları da. Şimdilik bunlar burada dursun, belki Kaptanoğlu'nun daha çok okunmasında faydası olur. Şahsen aşırı hesaplı kitaplı metinler yerine Kaptanoğlu'nun öykülerini öneririm ben.

25 Ağustos 2019 Pazar

Bahri Vardarlılar - İlahi Bugs Bunny Komedyası'na İki Ciltlik Metro Biletli

Arka kapakta biraz Keret diyor, eh, azıcık Keret. Vonnegut diyor, daha da azıcık Vonnegut. Hornby diyor, Vardarlılar fantazyaya daha az yer ayırsa olabilirdi ama bir iki öykü haricinde Hornby'ye rastlamak zor. Bunların dışında yazılanlarla elden gelebiliriz, Orhan Pamuk'u bir balığın karnında bulduğumuzda Doğu mesellerinin tadını alırız, aynı zamanda Leviathan da gösteriverir kendini, Doğu-Batı meselesinin güzel bir analojisi var mesela. Doğrudan anlatılan şeyler değil, okurun çekip çıkarması gerekiyor bazı şeyleri, örneğin başka bir öyküde bütün umutların geride bırakılıp girilmesi gereken yerin mitolojinin ve Dante'nin cehennemi olduğunu bilmeliyiz ki İlahi Bugs Bunny Komedyası'nın tavşanlı kısmını çıkarınca kalan bölüm bir şeyleri çağrıştırsın, aynı öyküde tavşanı takip eden karakterin de etrafında yeşilli meşilli akışlar olduğunu düşünebiliriz bir yandan. Bir göndergeler var, çıldırırsınız ama sadece gönderilmek istemediğiniz bölümler yok değil, bazen hikâyenin biçimi dolduramadığını hissedebilirsiniz. Karakterlerin kurmaca oyunlar için orada olduklarına dair sezgi belirse de öykülerin sonları genellikle tatmin ediyor, en azından biraz gevşek bir bağa düğüm atıldığını görüyoruz. Başka bir öyküde tersi var, son pek tatmin etmiyor. Bir Postmodernist İçin Postmortem'de postmodern metinlerin klasik numaraları sıralanıyordu bölüm geçişlerinden birinde, maddelerden biri yeni bir dünyada/anlatıda eski anlatıların izlerini bulmaya dairdi, Vardarlılar'ın bazı öyküleri bu maddedeki taklayı taşıyor. Bazılarındaysa bunun esamisi okunmuyor, çok başarılı öyküler var. Genel bir değerlendirmede öykülerin okunmaya değer olduğunu söyleyebilirim, çünkü okunmaya değecek özgünlük var. "Dünya paylaşımı" diye bir şey üfürüyorum şimdi, Vardarlılar'ın dünyası paylaşmaya değer. Onur Selamet bu göndermeler işinin bir tık daha artırıldığı öyküler yazdı, Dedalus'tan çıktı yine o öyküler, mesela onlar daha uçuk bir dünyanın parçası. Meraklısı okusun, ilgi çekici bir metin.

Denizin Dibindeki Çam Ağaçları benim favori öyküm oldu, yetişkin bir adamla küçük bir çocuğun aynı büyüyü paylaşmaları üzerinden yetişkinliğin aslında sahnelenen bir rol olduğunu gösterdiği için. Anne ve çocuk, bir de annenin sevgilisi. Sahil. Denize girip çıkıyorlar, çocuk yüzme bilmiyor ama denizin dibindeki ağaçları görünce, bu ağaçlardan bahsettiği sırada adam irkilerek kendisine bakınca kısa süre sonra öğreneceğini öngörebiliyoruz. Denizin altında ikisinin bildiği bir dünya varsa birlikte gidecekler ama öncesinde anneyle çocuğunun ilişkilerine odaklanıyoruz. Oyuncakların merkezde olduğu bölümde anne çocuktan herkese teşekkür etmesini istiyor, oyuncaklar sayıldıkça. Farklı zamanlarda verilen hediyeler için dedeye, dayıya, anneye teşekkürler ediliyor, ardından birkaç oyuncağa odaklanıyoruz, biri Kaptan Mağara Adamı, diğeri Burun. Annenin tokadından sonra sinirleniyor çocuk, Burun'u camdan aşağı atıyor ve bulamıyor bir daha, Burun gidiyor. Çocuk da gidiyor aslında, annesinden yavaş yavaş kopuyor ve adamın göstereceği dünyayı daha çok merak etmeye başlıyor. Son kez sahile gittiklerinde adam yüzmenin mantığını açıklıyor, debelenmemeye dair bir şeyler. Kötü haberi de veriyor adam, bir erginlenme ayini olarak yüzme öğrenmeyi düşünürsek denizin dibindeki ağaçları görememek sağlam bir bedel olarak çıkıyor ortaya. Gerçi adam da görebiliyor ormanı, hangi durumda ormanın kaybolmadığı hakkında bir bilgi edinemiyoruz, belki çocuğun görebilmesiyle kendisi de görebilmeye başlamıştır, kim bilir. Yazar bilir. Neyse, suyun altındaki ormana giriyorlar ve Burun'la karşılaşıyorlar, oyuncak kaçıp oraya gelmiş, yüzeye çıkmayı düşünmüyormuş bir daha. Kabarcıklarla konuşuyor adamla çocuk, ne yapacaklarını düşünüyorlar. Kıyıya dönüyorlar, adam çocuğa canı gerçekten sıkılırsa, yıllar sonra olsa dahi, suyun altındaki dünyayı düşünmesini ve sihri bir başkasıyla paylaşmasını söylüyor. Adam çocuğa el veriyor bir anlamda, büyüyü sürdürüyor. Birkaç da gecikmeli açıklama türü detaylar var anlatıda, merak ettiğimiz ve unutmak üzere olduğumuz bir mesele var diyelim, bölümün sonlarına doğru açıklanıyor falan, iyi bir öykü bu.

Leviathan Meseli. Eser miktarda parabol barındırdığı söyleniyor, bir de Batılı ve Doğulu iki alimin metinlerine dayandırıldığı belirtiliyor. Dayandırılan ne, Orhan Bey'in balığın midesine inmesinin ve sonrasının anlatısı. Tek parça halinde, balığın midesinde duruyor Orhan Bey, kovulur gibi ayrıldığı ülkesinden uzaklaşıyordu, gemideydi, sonra fırtınalı bir günde korkunç bir kaza gerçekleşti, ada taklidi yapan bir varlık gemiyi hacamat etti, Orhan Bey dışındaki herkes öldü. Orhan Bey yutuldu ve yaşadıklarını düşünmeye başladı. Tıpkı eski anlatılardaki gibi, Sinbad'ın ve Yunus'ın zamanlarından bir yaratık tarafından mideye indirildi. Kurtulmak için yürümeye başladı, bu kez Minotauros'un labirentlerini düşündü. Doğu ve Batı arasında bir yerdeydi, balık nereye giderse o da oraya giderdi ama akıntılar da etkiliydi, kısacası kurtuluşun nerede gerçekleşeceğini bilmiyordu ki aniden havaya fırlatıldığını hissetti, balık su ve buharla birlikte fışkırttı yazarı, dinleyicilerin arasında düşen ünlü yazar tam fıskiyenin altında oturduğunu unuttuğunu hatırladı. Son. Aidiyetler ve edebi gelenekler arasında köprü kuran bir yazarın içinde bulunmaktan hoşnutluk duyacağı bir öykü.

Kitaba adını veren öykü, sanırım okuru en çok zorlayacak öykü de bu. Bahsi tekrar tekrar geçen birkaç nesne ve karakter var, akılda tutulmaları önemli. Biri iki ciltlik eser. Diğeri çekirdekler. Diğeri iki karakter. Diğer Maçka Parkı. Cansız olanların dışındakiler arasında bir geçiş söz konusu, anlatıcı yavaş yavaş açtığı dünyada karakterleri birbirlerinin yerine koymaya meyilli, amnezinin yarattığı farklı bir gerçekliğin sürerliğinde asıl gerçekliğin yavaş yavaş güçlenmesine benzer bir mesele var ortada, zaten bir karakterin söylediğine göre İstanbul o gün çok garip, tuhaf. Metroya iniliyor bir yerde, yazının başında bahsettiğim umutsuz mekan metro. Katlar var tabii, her katta güncellenmiş günahlar ve günahkarlar barınıyor. Tüketim toplumunun yılmaz neferlerine yer ayrılmış, hoş.

Bay A ve Bay B'de bir olayın öncesi ve sonrasını iki karakterin bakış açısıyla görüyoruz. Çocukluk arkadaşı bunlar ama dost değiller, Tünel'de karşılaşıyorlar ve oturup muhabbet ediyorlar. Diyaloglar başarılı bu arada, Vardarlılar iyi bir diyalog yazarı. Bay A bir sevgilisi olduğunu söylüyor ve muhabbet olsun diye kızın gördüğü bir rüyayı anlatıyor, Bay B kızın rüyasının Jacques Prévert'nin bir şarkısından aparıldığını söylüyor. Şarkıyla hikâyeleşmiş rüyanın özgünlüğü üzerinden Hayri K. Yetik'in tabiriyle "(ç)alıntı" tartışması başlıyor, uzunca bir bölüm. Sonra Bay C ortaya çıkıp ilk iki adamın sonrasında yaptıklarını, belli aralıklarla bir araya gelerek bu tür gizemli vakaları çözdüklerini anlatıyor. Güzel öykü.

Ruh Doktoru aslında hoş bir anlam oyununa dayanan yine hoş bir öykü, hayaletleri tedavi etmeye çalışan doktora da ruh doktoru denebilir sonuçta. Bir iki öyküyü atladım, onlar da okunası öyküler.

Aşağı yukarı böyle. Vardarlılar okunması gereken bir yazar.

27 Mart 2019 Çarşamba

Karen Blixen - Ehrengard

Karen Blixen'in takma adı Isak Dinesen, çoğu metnini takma adıyla yayımlamış. Nobel'i aldığı yıl Hemingway'in Blixen'le ilgili bir sözü vardı, ödülü Blixen'in hak ettiğine dair. İki kez Nobel'e aday gösterilmesine karşın kazanamamış Blixen, o da kahve üretmiş Afrika'da. Bence Nobel'i kazanmaktan daha çok tatmin eden bir iş kahve üretimi. Ödüle ihtiyaç duyulmayabilir ama kahve şart. Çalıştırdığı kölelere iyi davranmıştır umarım, yazdığı metinlerde o kölelerin teri var, bunun metinlerle bir ilgisi yok, o yüzden kafam karıştı. İyi bir yazar sonuçta. Yaşamı Orson Welles'tan Sydney Pollack'a pek çok yönetmenin ilgisini çekmiş, Pollack zaten Blixen'in Out of Africa'sıyla bir iki metnini daha çorba edip filme uyarlayarak Oscar almıştı, iyi de olmuştu.

Kısa bir metin, Küçük Bir Romans alt başlığı eklenmiş editör tarafından. Goodreads'ten çalıp çırpıyorum; Blixen'in yazdığı son metinmiş bu. Yaşlı bir hanımın anlattığı hikâyeyi dinliyoruz ve hikâyenin kökleri hakkında başka bir şey bilmiyoruz. "Hikâyenin ilerlediği yollar ve patikaları otlar bürüdü ya da onlardan iz yok." (s. 7) Sözlü edebiyat geleneğinin yazıda sürdürülmeye çalışılması, güzel. Hikâyedeki herkes ölüp gittiği için anlatılmış, bir hanedanın soy sürdürümü konusundaki bol skandallı, biraz hareketli, çokça estetik serüveni kulağımıza fısıldanıyor. Almanya'nın prensliklerinden birinde, ülkenin yönetiminde söz sahibi, forslu bir hanedanın iç meselesi, üç bölümde anlatılıyor. İsimler değiştirilmiş, soyluların kim olduklarını bilmiyoruz. Bilsek ne olur gerçi, Almanya'dan bir hanedanın veliahtı sanatla sepetle ilgilenmekten evlenmemiş, çocuk yapamamış, sonra biriyle tanışmış da onu hamile bırakmış, rezillik olmasın diye gelini bir şatoya kapamışlar, birkaç ay gizleyip çocuğu evlilikten sonra doğmuş gibi göstermişler, bilmem ne. Ben söylüyorum gerçeği, olay Wanderbünscherlerin başından geçiyor. Almanya'nın temelindeki çimentonun hanedanı. Artık gizeme mizeme gerek yok. Diyorum ama uydurdum, bilmiyorum. Öf.

Babenhausen Grandüküyle Düşesinin çocukları olmamış uzunca bir süre, on beş yıl sonra olmuş. Prens Lothar çok tatlı bir çocuk, ailesi tarafından çok seviliyor. Tabii halk da seviyor kendisini, zira başlarındaki insanların çocukları olmazsa babadan oğula geçen tiranlığı kim sürdürecek? Neyse, Grandüşes bir kız arıyor oğlu için. Şöyle soylu bir aileden gelen, gelin gibi gelin istiyor. Bakıyor ki çocukta iş yok, saraylarda onlarca davetten, tiyatro oyunundan eli boş geliyor eleman, hemen Cazotte'nin yardımını istiyor. Şans eseri orada Cazotte, Grandüşesin portresini yapıyor. Çok ünlü bir ressam, Avrupa'yı gezip sipariş usulü resim yapıyor, paraya para demiyor ve Don Juan olarak kalp çalıyor, av peşinde. Başlarda burun kıvrılan bir adam ama Prens Lothar'ın badaklığı ayyuka çıkınca yardımı isteniyor. Bu sırada anlatıcı giriyor araya, hikâyeyi nereden öğrendiğini anlatıyor. Cazotte, gençliğinde bir hiçken kendisini himaye eden ve sanat eğitimi almasını sağlayan soylu kadına bu olayı anlatan mektuplar yazıyor. Kadın, anlatıcının büyükannesi ve yaşlanınca çekildiği şatoda tek eğlencesi Cazotte'den gelen mektuplar. Normalde hiç kimseye böyle sırları anlatmayan Cazotte, velinimetini eğlendirmek için olayı bütün ayrıntılarıyla yazıyor. Anlatıcının söyledikleri üzerinden ilerlediğimiz gibi mektuplardan yapılan alıntılarla Cazotte'nin olaylara yaklaşımını, gözlemlerini falan görüyoruz. Bence olaylardan ziyade Cazotte'nin estetik anlayışını ve baştan çıkarıcılığını anlattığı bölümler daha dikkat çekici. Şöyle diyor bir yerde: "Sanatçının kâinata karşı takındığı tavır, tümüyle bir baştan çıkarıcının tavrıdır." (s. 13) Kierkegaard etkisi kendini belli ediyor, araya dereye "korku ve titreme" hakkında da bir şeyler sıkıştırıyor Cazotte, Don Juan'a benzetilmesi de yine Baştan Çıkarıcının Günlüğü'ne atılan bir tepik. Cazotte'yi anlatayım biraz, baştan çıkardığının karşısına bir daha çıkmadığını, en büyük kabusunun bir karşılaşma olduğunu söylüyor. Kadınları boşalttığı bir bardağa benzetiyor, bardak dolacak ama daima kendi içişi hatırlanacağı için sonraki erkekler kendisinin yerini doldurmaya çalışmakta başarısızlığa uğrayacak denekler olacaklarından habersiz bir halde, boş yere çabalayacaklar. Baştan çıkarma bir sanat, Cazotte de iyi bir sanatçı. Prens Lothar'ı değerlendirdiği bölümlerde Grandüşesin içini rahatlatıyor; çocuğun baştan çıkarıcılığı bildiğini ama başka bir şey aradığını söylüyor, Lothar da Cazotte gibi oldukça ince ruhlu ama daha sabit, sağlam bir şey arıyor.

Prenses Ludmilla ortaya çıkıyor, Prens Lothar'la pek yakışıyorlar. Hemen de sevişiveriyorlar, Cazotte'ye göre Lothar için düşünce ve eylem bir, dolayısıyla beklemiyorlar. Aileler anlaşıyor, iki genç evleniyorlar ama kız iki aylık hamile, dolayısıyla evlilikten önce sevişildiği ortaya çıkacak, halk ne diyecek buna, elalem ne der falan. Gözlerden uzak bir şekilde çözülüyor olay, uzaklarda bir şatoda küçük bir saray erkanı ağırlanıyor, Prens ve Prenses, birkaç uşak, Cazotte falan, hepsi şatoya yerleşiyor. Aylar gezintilerle, sohbetlerle ve yiyip içmeyle müthiş bir şekilde geçiyor. Ehrengard bu sırada geliyor şatoya, mezhep ayrılığı yüzünden bir tartışma çıkmayacağını garanti ediyor Cazotte. Ehrengard asker bir ailenin tek kızı, sağlam dövüşüyor, uzun ve güzel. Brienne of Tarth canlandı gözümde. Bence güzel bir kadın Brienne of Tarth. Neyse, ikinci bölüm başlıyor. Pek pastoral, Cazotte mektuplarında böyle söylüyor. Gerçekten de dağ bayır geziliyor, eğlenceler tertipleniyor, soylular kendi aralarında soyluluk oynuyorlar, Cazotte de kendine eğlence çıkarmaya çalışıyor ve Ehrengard'a sarıyor. Kızı kendine aşık etmeye çalışıyor ama kendisi de kapılıyor bir yandan, aralarında pek çok pastoral romantizm yaşanıyor, tabii uzaktan uzağa. Cazotte mektuplarında ne kadar gerçekçi bilmiyoruz, Ehrengard bahsinde söylediği bir şeyi alıyorum buraya: "Ya o zaman, diyorsunuz bana, yıkımı bir gerçek ve gerçeklik olmayacak mı? Tam da öyle dostum. Sanatın gerçekliğinin fiziki dünyanın gerçekliğinden üstün olduğu düşünülürse. Sanatçının her yerde ve bütün zamanlarda, gerçeklik hakkında sonsöz sahibi olan kişi olduğu göz önüne alınırsa." (s. 43) Babasının yokluğunda duyduğu yalnızlığı da araya sıkıştırıveriyor Cazotte, baştan çıkarıcılığına tipik bir sebep buluyoruz böylece.

Üçüncü bölüm bence beklenmeyecek bir şekilde kısırlaştırıyor anlatıyı. Hanedanın yan kolları bu ana kolu indirmeye çalıştıkları için dedikodu yayıyorlar, sonra şatoda çalışan bir hizmetçinin salak eşi bebeği kaçırıyor, Cazotte meseleyi çözmek için atına atlayıp harekete geçiyor falan, açıkçası hayal kırıklığı yarattı ama olsun, ilk iki bölümün hatrı yeter.

Fatih Özgüven çevirisi, güzel bir romans. Evet.

17 Ocak 2019 Perşembe

Gamze Güller - İçimdeki Kalabalık

Güller'in öykülerinde iki mevzu var ki hemen her öyküde karşımıza çıkıyor bunlar; biri insanlar. Çok insan. Çok fazla insan. Her yerden fırlıyorlar. Kitaba adını veren öyküde pik yapan bir kalabalık var, Yer Açın! Yer Açın!'daki kadar rahatsız edici bir öykü dünyası yaratıyor bu insanlar. İkincisi de şeyler. Şeylerin arasında boğulan insanlarla alakalı bir öykü var yine, müthiş bir öykü. Oraya geleceğim ama bir iki şey daha: Güller sözcüklerini ince eleyip seçtiği için anlatının şişmemesini sağlıyor, bu açıdan imrenilecek bir dil "hesabı" diyeceğim, dil hesabı var. Karakterlerin psikolojik dünyaları çoğalmaya, öykünün dünyasını doldurmaya pek meyilli ama böylesi ince bir kurmacada olmaları gerektiği gibiler. Nevrotik karakterlerin bile bir desturu var. Şimdi düşününce aslında, Gel Pisi Pisi adlı öyküde bu durum biraz daha esnetilebilirmiş gibi duruyor. Anlatıcı bir kadın, evi temizlerken giderek kayışı koparıyor ve topyekun bir temizliğe girişiyor. Büfedeki bardaklardan -kayınvalidesinin hediyesi- yerdeki döşemelerin altlarına kadar hemen her şey elden geçiyor, parçalanıyor, kırılıyor, kapıya gelen kapıcıya ve komşulara tersonun kralı yapılıyor ki çok trajikomik; bir yandan gülüp bir yandan üzüldüm. İki meselenin tekrarı da bir arada tutuyor olayları; biri her bir anımsayışta adı değişen kedi, diğeri de temizlenen eşyaların sayımı sırasında araya sıkıştırılmış hayal kırıklığı, üzüntü, huzursuzluk, pek çok şey. Öykünün sonu da olasılıklar arasından seçilen uygun bir son ama şöyle ki adım adım yükselen, yakalayan şahane bir öykü için çok daha iyisi olabilirmiş gibi geliyor. Her neyse, başka bir şey diyecektim, diğer öykülerdeki "sesin" bir benzeri var burada, belki de en nevrotik karakter bu öyküde ama anlatım çeşitlenmemiş, biraz daha, nasıl diyeyim, dilde de krizin izi görülebilirmiş. Başkaca da bir eleştirim yoktur, insanın toplumla ve eşyayla olan sıkıntısını görebileceğimiz şahane öyküler var kitapta.

Dağların Soluğu ödüllü bir öykü, sevdiği adamı canı pahasına arayan bir kadının anlatıcılığında bir umudun ve acının izi sürülüyor. Zorlukla bulunan köhne bir uçak, uçaksavar ateşinden kaçınmak için daireler çizerek inişe geçer geçmez zorluklarla dolu bir arayışın orta yerine düştüğümüzü hissediyoruz. Öykünün güncel zamanıyla geçmiş zamanı arasında kurulacak bağlantılardan aranan ve arayan hakkında bir şeyler öğreneceğiz. Arayanın/anlatıcının öykü yazarken kendi kurgusal dünyasında kaybolmasını arayışına paralel hale getirip içinde bulunduğu koşulları kurmacaya çevirme yoluyla güç bulduğunu görüyoruz. Aranan kişi öykülerdeki arayışa evrilecek ve kadın durmayacak, bulana kadar. Dağlarda tehlikenin orta yerini karış karış gezerken aradığıyla ilgili hatıraları gelecek aklına; ani bir gidiş, mücadele, uğruna ölünecek onurlu bir dava. Nihayetinde adamı ölü bulacak, öyküsü de tamamlanmış olacak ve... "Dışarı verdiğim nefeste yeni bir hayata başlayacak olmanın tazeliği vardı." (s. 18) Çok mu hızlı bir geçiş, karar veremedim. Onca anının, zorluğun ortasında kurtuluşu duyumsayabilmek garipsetiyor biraz, bunun dışında her şey iyi.

Ağrı'nın karanlık ortamı bir atmosfer olarak her şeyiyle öyküyü kuşatmış. Çekili perdelerin varlığı çok ses çıkartılmadan anlatılmış ki sessizlik de önemli bu öyküde, hatta perdelere rağmen odaya düşen ışığın ses çıkarmasından korkuluyor adeta, bu yüzden anlatıcı düş dünyasına çekilmek istiyor ama annesinin ağrıları ortaya çıktıkça loş eve daha çok çekiliyor. Annenin rahatsızlığı aileyi suskunlaştırmış, bir tek annenin söylediklerini duyuyoruz, gerisi anlatıcının zihninden dışarı çıkmıyor ki başına çaput bağlamış annenin siniri bozulmasın. Sürekli bir şey ister anne; daha sessiz olunmalı, çay gelmeli, sessiz olunmalı, sessiz. Babanın pek bir etkisi yok, anlatıcı bir teselli, bir avuntu bekliyor ama herkes donmuş bir halde. Bu donukluk, her şeyiyle orada olan donukluk temel izlek. Sıkı bir öykü daha.

Otel, aşağı yukarı hepimizin aklından geçen bir düşünceye odaklanıyor: Pahalı evleri inşa edenler o evlerde oturacak olanları düşünürler mi, sıvadıkları bir duvarın üzerine asılacak resimleri, posterleri hayal ederler mi, kendilerinin o evlerde yaşayabilmeleri için ellerinde olması gereken parayı hesaplarlar mı? Emekçilerin vahşi kapitalizm karşısında hiçbir şey yapamayacak durumda olmalarının intikamı bu öyküde alınıyor. Mimar, sıvacı, duvarcı, hepsi bir yapıyı inşa ediyor ve herkes uykusuz, yorgun, otelin açılış tarihi yaklaştıkça daha sıkı çalışılıyor, daha yoğun bir öfke beliriyor ve en sonunda, ta ta, havai fişeklerin patlamalarına insanların çığlıkları karışıyor, otel yanıyor. Otel işçilerin oluyor, tamamen. İnşa edilenin, yaratılanın benlikle daha en başta koparılan bağı tekrar kuruluyor, tek yanlı olarak.

İçimdeki Kalabalık. Konuşmak zorunda kalmanın faşizmin bir etkisi olduğuna dair bir söz vardı, artık öykü de var. Diş ağrısı yüzünden dişçiye giden anlatıcının sokağa çıkıp insanlarla münasebet kurmak zorunda kalmasının biraz komik, çokça rahatsız edici hikâyesi var burada. Sorulara verilen cevaplardan sonra sorulan daha çok soru, lüzumsuz bilgileri toplayan insanların sordukları kişisel sorular, meraklı insanların soruları, kendi hikâyelerini anlatmaya çalışan insanların durmadan konuşmaları, herkesin konuşması, herkesin anlatacak bir şeylerinin olması. Distopik bir gelecek gibi; sözel distopya. Yine bir deliriş bekliyor okur ama bu kez kabullenme var, anlatıcı kafayı yemiyor, uyum sağlıyor en sonunda. Bu kez de ağzındaki uyuşukluk yüzünden yarım yamalak konuştuğu için garipseniyor ve insanlar muhatap olmuyor. Tertemiz bir deliriş.

Diğer öyküler de iyi. Eşten bıkmak, işten bıkmak, mahalleden, sokaktan, evden, geçmişten, hayattan bıkmak, yorgunluk, yenilgi, günümüzün insanına dair pek çok şey var öykülerde. Her biri ince elenmiş, sağlam öyküler. Güller'in metinleri İletişim'e geçmiş, yeni baskıları İletişim'den çıkmış, denk gelinebilir. Gelinmelidir, Güller'in öyküleri iyidir ve Güller iyi bir öykücüdür. Tanıştığıma memnun oldum, nesine denk gelirsem alırım bundan sonra.

Kişisel bir mevzu, True Detective'in üçüncü sezonu başladı. Çok özlemişim. İlk sezonunu Zonguldak'ta çalışırken izlemiştim, iki herifi de çok sevdiğimden çıkar çıkmaz. İkinci sezon başladığında birkaç bölümü izleyip askere gitmiştim, komutana yeni bölümleri izlemenin bir yolunun olup olmadığını soracakken tutmuştum kendimi, küfür yiyip paketlenirdim herhalde. Lera Lynn'i ikinci sezon sayesinde tanıdık, hayran olduk, hatta konser için İstanbul'a geldiğini duyunca parayı şırak diye bastırıp bilet aldım, en önden mırıl mırıl eşlik ederek izledim kendisini. Şimdi üçüncü sezon. Çok eski bir dostla karşılaşmış gibi heyecanlıyım. Şarkı bu sezondan, ilk bölümün sonunda çalıyor.

24 Temmuz 2018 Salı

Utku Yıldırım - Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor

"Bir adam konuşuyordu ama ne dediğini hatırlamıyordum, kitabı okuyunca hatırladım. Satırları gözden geçirmeden önce bir uğultu gibiydi, yavaş yavaş biçimlendi. Şimdi iddia edildiği gibi, her şey birbirine bu kez gerçekten girmiş durumda. Kendi sesim konuşmama hiç uygun değil, benim tanıdıklığım olmadığından başkalarına anlamsız, oysa başka bir şekilde, bir zemin üzerindeyken konuşmamın aslında farklı bir formda anlaşılabileceğini görüyorum. Yaşamı bu biçim anlatırsam olur belki. Belki bu kez.

Epigrafta Douglas Coupland'ın bir umutsuzluk kırıntısı var: "Ya hayatlarımız hikâyelere dönüşecek ya da onlardan kurtulmanın bir yolunu asla bulamayacağız." Dönüşen bir şey göremiyorum, bu bana hiç iyi gelmedi. Hayatlarımızı olduğu gibi hikâyelere yerleştiriyoruz ve değişmelerini umuyoruz, yok olmalarını umuyoruz. Boşa. İkinci anlatının sonlarına gelmemiş olsaydım daha elimi sürmezdim, hiçbir şey yazmayıp sadece okurdum ama ikinciyi de bitirmek zorundayım. Yazdığım öykü uçlarını -Ali Teoman, selam- da bitirmek zorundayım. Yaşamımın bu dönemini, hatta yaşamımın kendisini de bitirmek zorundayım. Birileriyle tanışmalıyım, bir şeyler konuşmalıyım, bir yerlere gidip bir şeyler görmeliyim. Onca zamanın başka türlü nasıl dolacağını bilmiyorum. Pascal'ı anlıyorum, insan odasında bir başına kalamıyorsa hiçbir yerde kalamaz. Ben odamdan başka bir yerde kalamıyorum. Şu aralar."

Diye düşündü çoğu öyküdeki anlatıcı Ufuk. Ben değilim, ben bunların hiçbir yerinde değilim. Tepede bir yerdeyim, güneşle denizin buluşacağı ânı bekliyorum. Bir zaman bir şeyler yazıp bir kenara atmıştım, atmaya devam edebilirdim. Yine de bir şey oldu. "Bu da olsun," dedim. Olmasa neydi, huzur bulurdum belki. Bulamazdım. Bir biçimde iş dönüp dolaşıp kendimi kandırmaya geliyor, kendi avcumu açıp paranın orada olmadığını gördüğüm her seferde şaşırıyorum. Böyle bir kendini bilmezliği hiçbir öykü ortadan kaldıramaz, o yüzden bu konuda da kendimi kandırıp yazmaya devam ediyorum. Sevmeye sevmeye. Tersi de aynı sıkıntıya yol açabilirdi. O zaman... biri kafama vurabilir mi?

Lispector'un bıraktığı kırıntıları hatırlayacağım, öyküleri biraz anlatıp manzarayı izlemeye devam edeceğim.

"Oldu mu bir şey ve ben, onu nasıl yaşayacağımı bilmediğimden, onun yerine başka bir şey mi yaşadım?"

Onu Nasıl Unutmalıyız adlı öyküde Cansu'nun zaman içinde kayboluşundan başka kayboluşlara varılır, Derin'in gidişiyle birlikte yaşamın büyük bir parçası da ortadan kaybolur. Anlatıcının yasakladığı şarkıları, filmleri görürüz. Yasaklar ki hatırlamak istediklerini hatırlamasın. Hatırlar. Geçmişte bir yolculuk, çoğu öyküde olduğu gibi. Anlatıcının bahsetmediği şeylerden de bahsedeyim, ben her şeyi gördüm çünkü, o anlatmasa da ben anlatayım. En eski ikinci öykü bu, iki buçuk yıllık. Adam askerden döndüğü zaman yazdı, kenara koydu. O sürede duygular eskidi, kayboldu. Zaten o yüzden adam adam, ben değilim. Başka bir ben, ben değildir. Başka biridir. Bu benim.

Vurdulu Kırdılı daha eski, beş yılı var. Karga'da geçiyor. Anlatıcı, arkadaşlarına içecek, içki ısmarlıyor. Elma suyu. Bir oyun olarak, önce içki olarak bahsedilen şeyin memurlukla birlikte elma suyuna dönüştürülmesinde bir, ne desem, zavallılık, korkaklık yok mu? Neyse, sonra sevgilisine bakıyorlar, adam gebeşlere dalmak istiyor. Dalmadan önce memurluğunu, çocukken yediği dayakları ve devleti hatırlıyor. Girişiyor, havada bir şeyler uçuşuyor. Sözcük oyunları, güldürmeceler, latifeler ara ara ortaya çıkıyor. Gebeşler dayak yiyor sanırım, tam bilemiyoruz orayı. Ayırıyorlar. Uçan tepik atıldığı sırada öykü bitiyor.

Gün nam öykü bir günü anlatıyor, Derin'le kesin ayrılığın az öncesi. Bu günün geleceği biliniyordu, yaşanmadan çok önce anlatıldı. Anlatıcıda da incelikler kaybolmuş, anlıyoruz. Kapkalın bir dünya, kalas gibi. Kalaslık bulaşıcı, anlatıcı da bir başkasına bulaştıracak belki. Bulaştırdı da, o başka bir öykünün konusu. Yazacak şeyleri azaltmaya çalışırken hep yeni bir şeylerin ortaya çıkması delirtici bir şey. Böyle olmadığında da uyduruyorum gerçi; Pospelov'un öyle bir nanesi yok, Dede Korkut'un postmodern zımbırtılarını anlatmadım hiç. Aynı şekilde Ufuk da beni uyduruyor. Karşılıklı bu işler.

Öyküde bir gereç var, çantada. Her şeye dönüşebiliyor. Başka öykülerde de ara ara ortaya çıkıyor. Dikkatli gözler için bulmacalar bıraktım. Sayılarla, nesnelerle alakalı. Bu gereç öyle. Her işe yarıyor. Bir şeyi simgeliyor tabii, ne olduğunu biliyorum ama söylemem. Düşünülürse anlaşılır. Düşünülmezse bir halt olmaz. Öyküler çok basit ama zor. Baran bunları temizlemeye çalıştı. "Abicim," dedi, "sen bunları böyle yazdın da okur bir bok anlamaz bunlardan. Bir iki ipucu koyalım." Koyduk. Ben okura güvenmek istiyorum, zaten bu uçan kuşa güvenme meselesinden oldu ne olduysa. Neyse, anlatıcı öğretmen. Okuluna gidiyor, geliyor. Arada bir şeyler oluyor, düşüncelerini takip etmeyi bırakıyor bir noktadan sonra, her şey tam gaz. Anlatıcı bile takip edemiyor, her şeyi birbirine karıştırıyor. Korkunç be.

Song Of Unborn dinlenirken yazılmış olabilir. Yarın Steven Wilson konseri var -dedim ve iki gün önceki konserin bir önceki günündeymişim gibi yapmaya başladım. Çok heyecanlıyım. Joan Baez'e gidecektim ama gidemiyorum, benim için daha anlamlı olan şeyi seçtim. Pişmanım, bir yandan pişman değilim.

Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor ama dinliyor, askerde yapacak pek bir şeyiniz olmaz. Oyunun içindeyken oyundan önce gerçekleşmiş olan hiçbir şey gerçek gibi gelmez bir de, dışından daha da kötü her şey.

Son öykü, bir öykü. İtirafname değil, bir gecenin muhasebesi değil, diğer öykülerin açıklandığı -ne için açıklama?- bir kılavuz hiç değil. Yalanın kusursuza yakın olması için gerçeğe bulanması gerekirse, aralarında en iyisi bu. Fotoğraflarla oynanmış olabilir ama insanlarla oynanmadı diye biliyorum.

Eh, diğer öyküler de bir garip. Uzunlu kısalı. Okudum, yanağımı okşayıp cebime 20 TL sıkıştırdım. Dördün katı. Anlatılan her şey yaşandı ama tek bir bakışın çerçevesinde. Bu da her şeyin gerçekliğinin sorgulanmasına yol açabilir. Bu durumda duyguları takip etmek gerekiyor. Öykülerin taşıdığı duygular ne kadar gerçek, okur bu gerçeği ne kadar hissedebiliyor, önemli olan bu. Ben adama üzüldüm açıkçası. Adamın çalıştığı okulda Mine Hoca diye bir arkadaşı vardı, öykülerden birini okuduktan sonra, "Oğlum, okurken güldüm ama öykü bitince aslında çok üzüldüğümü fark ettim," demişti. O hesap.

Tabii, Elliott Smith. Kendine sapladığı bıçağı bizden çıkardı. Sözcükleri ziyan etmeyeceğim, canım Elliott Smith. Seni seviyorum.

Ek: Árstíðir'in şarkısını buraya koydum diye hatırlıyorum, Things You Said'in albüm versiyonu.

30 Mayıs 2018 Çarşamba

Osamu Dazai - Mor Bir Serserinin Gezi Notları

Kitap henüz dağıtılmadı, ben yayınevinden aşırdım. Zamanında YKY basmış, şimdi Dedalus bastı. Çok iyi iş. Aslı Biçen İngilizceden çevirmiş. Bu da iyi.

James Westerhoven'ın önsözünü okursak Dazai'nin bir insan olarak yenilgilerini ve bir sanatçı olarak yükselişini daha en baştan anlayabiliriz ama metnin kodlarını peşinen almış oluruz. Bu iyi bir şey değil, en azından benim için. Çözümlemeyi kendim yapmalıyım, sözcüklerin gerginliğini sezerek söylenen üzerinden söylenmeyeni bulmalıyım. Özellikle Dazai'nin metinlerinde bunu yapmayı çok isterim, kendisinin yaşamı son derece fırtınalı ve hüzünlüdür. İdolü Akutagava gibi intihar etmiştir, kırklı yaşlarına kadar iyi dayandığı söylenebilir. Bol inişli ve az çıkışlı yaşamını çocukluğundan itibaren bir yük gibi taşımıştır, bıraktığı noktayı kendi belirlemiştir. En iyi iki eserinin bu bırakış döneminde yazıldığı söylenir: Batan Güneş ve İnsanlığımı Yitirirken. Mor serseri haliyle yaptığı yolculuğun kayıtlarını son döneminin başlarında kaleme alıyor. Çocukluğun soğuğuna yolculuk; o kadar çok karanlık var ki bu yolculuğun bir nevi yuva olmayan yuvaya dönüş, erginlenme ayininin son adımı olduğunu düşünebiliriz. Çözülmeyi bekleyen meseleler var ama artık çok geç, bir anlamı olmayacak. Sebep olduğumuz kırık bir kalp için onca zaman sonra özür dilemek gibi. Özür dilenen kişi kalbi kırılan kişi değildir artık, dolayısıyla özrü kabul edecek kişi de değildir, o kişi bir daha bulunamayacaktır, kaybolmuştur. Dazai de bir yerlerde kayıp, kendini arıyor.

Önsözde Dazai'nin izlediği güzergâhın işlendiği bir harita var, oradan şehirler, dağlar, tepeler, kiraz ağaçları ve acının coğrafyası takip edilebilir. Dazai bu gezisini kaleme alırken edebi bir metin ortaya koymaya çalışmıyor gibi görünüyor, başlarda. Sonrasında monoloğuna öznellik karışıyor ve aralara sokuşturduğu tarihi olaylara, efsanevi kişilere, Japon kültürünü oluşturan parçalara rağmen gezinin esas amacı olan bu dökümlerin ötesinde, belki de nerede yittiğini çıkarsamaya çalışıyor. Teyzesinin, akrabalarının, tanıdıklarının yanında tren yolculukları, yürüyüşler ve kiraz ağaçlarının manzaraları da var. Kitabi bilgilerle başlayan metnin raydan nasıl çıktığını ilgiyle, yavaş yavaş izliyoruz. Daha en başta doğduğu yarımadayla ilgili bilgiler verdikten sonra kendi metinlerine döner, çocukluğunu bu metinlerden alıntılarla ele almaya başlar. Bahsi geçen metinler Türkçeye henüz çevrilmedi ne yazık ki, beklemedeyiz. Neyse, öğretmenlerinden yediği dayakları anlatır ve o günlerde yüzünü tarlaya çeviren sivilcelerini cinsel düşkünlüğe bağlayarak utançla hatırlar. Mahrem anılardır bunlar, trenden izlediği manzarada çocukluğunu görür. "Evet, gençliğimin bir gelgit dalgasına kapılıp denize açıldığı türünden bir latife yapmak geliyor içimden." (s. 37) Okuyucuya doğrudan da seslenir ve gezi yazısının güvenilmez bir otobiyografiye doğru kaydığını söyler. Bazı durumları abarttığını dile getirir, okuyucunun kendisine hiç inanmaması gerektiğini söyler. "Meteliğe kurşun sıkan ve hırçın bir edebiyatçının gezi yazısı" olarak niteler metni, hemen ardından bölgedeki kalelere, eski yapılara, Ainuların uğradığı katliamlara dalar, tarihin bir parçası gibi hisseder kendini. Kendi ayrıksılığının temelleri yüzyıllar öncesinden atılmıştır ona göre, geçmişin unutulmaya yüz tutmuş olaylarını anlatır. Seçici davranır, kendi ailesiyle olan sağlıksız ilişkilerini simgeleyecek olayları seçer anlatmak için.

Yazmaya başladığı zamanların izlerini de bulmak mümkün. Fransız edebiyatı okumak için Tokyo'ya gelmeden önce şarkılar söylemeye başlar, şiir okumak en büyük zevki haline gelir. Sevdiği yazarlardan bazıları hakkında gevezelik yapar, özellikle Başo hakkında. Haikuların efendisidir Başo, özü görür, şiirlerinde bu özden parçalar vardır. Dazai, Japon şiiri hakkında da değerlendirmelerde bulunur, gezdiği yerleri anlatmak dışında hemen her şeyi yapar. Yetişkinlerin birbirini gerçekten sevemeyeceğini, tanıyamayacağını söyler, kendi ustalığını sevgide bulur ve dünyada sevilecek çok şey olduğunu -biraz da özlemle, sanırım- anlatır. Arkadaşları ve gençliğindeki tanışları yeni fikirlere, yeni hatırlayışlara yol açar. Dazai'yi bu biçimde daha iyi tanırız, örneğin bir dost meclisinde saki içilirken dönemin ünlü bir yazarını yerin dibine sokar, kendi yazdıklarının daha iyi olduğunu söyler. Yakışıksız davranışlarının bilincindedir ama kendine engel olmaz, kimse odur, değiştirmeye de pek çalışmaz. Bunun arkasında yaşamını parçalayan birçok acı var, bazılarıyla yüzleşecek cesareti olsa da bazılarıyla barışmış durumda, kendini yok edecek ölçüde. Alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, abisi ve babasıyla olan çarpık ilişkisi, ele avuca sığmazlığı, bunlar kendisini bir şeyleri başarma duygusundan uzaklaştıran etkenler. Pek bahsetmek istemiyorum, önsözde bunlara geleceğim.

Anlatıda adı geçen hemen herkesin fotoğrafları mevcut, ortalara doğru. Olayların yaşandığı yerlerin, anlara ortak olan insanların fotoğraflarını görünce Dazai'nin sunduğu gerçekliğin doğruluğu hakkında pek bir fikir sahibi olamasak da metnin tamamen kurmaca olmadığını anlıyoruz. Kısmen kurmaca. Sonlara doğru çocukluğunda annesi yerine koyduğu kadınla karşılaşması mesela. Kadını otuz yıldan sonra görünce çocuk gibi seviniyor ve konuşmaya başlıyorlar, böylece sona gelmiş oluyoruz ve coğrafyanın tarihiyle kişisel tarihin birleştiği nadir metinlerden biri bitiyor. Okur olarak sıkı durmalıyız, Dazai'nin sıktığı ve bozmadan aktardığı gerçekler dikkatli bir okuma haricinde ortaya çıkacak gibi değil. Bu noktada önsöze dönebiliriz, artık karşılaştırma yapmamız gerekiyor. Dazai'nin yaşamıyla anlattığı şeyler ne ölçüde örtüşüyor, bakıyoruz.

Westerhoven'ın Japoncadan çevirdiği metinlerden biri bu, kendisinin Dazai'nin yaşamıyla metin arasında bağlantılar kurabilecek kadar da iyi bir Dazai araştırmacısı olduğu söylenebilir. Tsugaru'yu anlatarak başlıyor önsözüne Westerhoven, burası Japonya'nın en büyük adasının kuzeydoğu ucunda yer alan yalıtılmış bir bölge. Kıtlıklarla ve yalnızlıkla boğuşuyor. İnsanı içe dönük, yabancılar pek sevilmiyor. Daha da önemlisi, burası Dazai'nin doğduğu yer. Savaştan bir süre önce bir yayınevi, Dazai'ye doğduğu yer hakkında bir yazı kaleme alıp alamayacağını soruyor. O sıralarda cebinde beş kuruşu olmayan Dazai teklifi kabul ediyor, yollara düşüyor. Yazarın en çok bilinen son iki metninden daha iyi olduğu iddia edilen mor serserinin bu notları, teklif olmasa ortaya çıkmayacaktı. İyi olmuş. İyimser bir bakış açısıyla yazıldığı söyleniyor, evliliğinin ilk yılları ve geçmişteki fırtınalar dinmeye yüz tutmuş. Hatırlanacak onca şey var ve kötü anılar bile mutluluk verebilecek durumda. Ağır bir yaşam onunkisi, aslında son derece varlıklı bir ailede doğuyor ama otuz kişinin yaşadığı bir evde büyümek, kimliğini keşfetmesinde gecikmeye yol açıyor. Değerli olduğunu bir kez olsun hissettiğini sanmıyorum, gerçek annesinin kim olduğunu bilmemesi de yalnızlığını kaça katlamıştır, bilemiyorum. Teyzesini yıllar boyunca annesi sanması, Japon aile yapısının karmaşıklığı ve benzeri etkenler, sadece bir isimden ibaret olarak kalmasını sağlamış. Politikacı ve tüccar yoğunluklu ailenin yolundan gitmiyor Dazai, edebiyat okumak için Tokyo'ya geliyor ve kayışı koparıyor. Keyif verici maddelerden çokça keyifleniyor, geyşalarla yatıp kalkmaya başlıyor, aileden atılıyor ve komünist partinin bir üyesi oluyor. Abisinin kendisini defalarca kurtardığını söylüyor Westerhoven, Dazai bu yüzden abisiyle kendisi arasındaki mesafenin aşılamayacağını düşünüyor ama abisine saygıda kusur etmiyor bir yandan. Nihayet ailesiyle barışır gibi oluyor, evlenip çocuk yapıyor ama karanlık peşini bırakmıyor. Metreslerinden biriyle intihar ederek yaşamına son veriyor. Akutagava Ödülü'ne iki kez aday gösterilmiş, ödülü bir kez kazansaymış her şey daha farklı olabilirmiş. En azından kendi yaşamını yeniden kurarak bazı şeylerin daha farklı olabileceğini, belki de kendini teselli etmek için göstermek istemiş; otuz yıldan sonra karşılaştığı kadının gerçek yaşamda verdiği bir röportajdan öğrenilmiş ki karşılaşma Dazai'nin anlattığı gibi olmamış hiç, gerçeğin sıkıcılığıyla doluymuş. Biraz sihir katmak istemiş Dazai, romantik bir kurmaca ortaya çıkarmak için kadını umursamadığını ve hatta kadına kaba davrandığını söylüyor. Gerçekte eksik olan bir şey var, Dazai o eksikliği tamamlıyor. Kendi gerçekliğimiz kolektif olandan daha ihtişamlı olduğundan bazı şeyleri değiştirirsek insanlar kızar ama biz mutlu oluruz. Dazai mutlu. Bir süreliğine.

Japon işi sevenlerin kaçırmaması lazım, kurmaca otobiyografi sevenlerin de.

Ek: Bu yazının bir türevi şurada yayımlandı. İyi de oldu.

20 Mayıs 2018 Pazar

Carsten Jensen - İlk Taş

Jensten, 1980'lerden itibaren Afganistan'a ara ara gidip Rusların ve sonrasında Amerikalıların binlerce yıllık geleneği, bölgenin kanla yıkanmasını sürdürmesini gözlemlemiş. 12 Strong'un kaotik atmosferinden yola çıkarak söylenebilir; daha uzun bir süre o topraklara barış gelmeyecek. Kabile savaşları bitecek gibi değil, ortak bir düşmana karşı bütün yerlilere savaşçılara dönüşebilse de kendilerini yok etmeye de son derece meyilliler. Zaten korkunç bir savaşın içinde olan Afganların dünyanın öbür ucundan gelen işgalcilere karşı savaşmaları bir yana, yerli düşmanları yok etmek için yabancılarla işbirliği yapmaları da uzun vadede kendileri için iyi değil. Gerçi çorak toprakların ve yüksek dağların arasında hiçbir şey hayatta kalacak gibi gözükmüyor, her şey toz ve kaya arasında çözülmeye başlıyor. Jensten, hızla çözülen insanların hikâyesini anlatıyor. Danimarkalı askerlerin coğrafyayla, Afganlarla ve bürokrasiyle mücadelesinin çok yönlü, çok anlatıcılı biçimi sayesinde hayatta kalma güdüsünün hangi eylemlerle ifade edilebileceğini gösteriyor; ABD'nin herhangi bir eyaletinde, bilgisayar başında yönettiği drone'un Afganlara bomba yağdırmasını sağlayan askerle son şarjörünü yan yana dizilen üç insana boşaltan asker arasındaki benzerliğin farklı koşullara rağmen bu güdü olması dehşete düşürücü. Yukarılarda bir yerlerde alınan kararlar cehennemi yaratıyor, geri kalanı askerlerin ölümü yanıltma çabasından ibaret.

Jensen, romanını Shah Wali'ye ithaf etmiş. Yaşlıların yüzüne çocukluğunda sahip olmuş Shah Wali, on iki yaşındayken altı insan öldürmüş. Incendies'in çocuk mücahidinin silahının dürbününden bakışını, kendi yaşındaki diğer çocukları vuruşunu acıyla hatırlıyorum. Ölüm makinesi haline getirilmiş küçük çocukların hiç bitmeyecek bir savaşa uyandıkları ülkenin yangını dinecek gibi değil. Epigraf Malraux'dan: küçük demir parçalarının canlı eti delmesiyle kazanılacağı düşünülen savaşların neyi kazandırdığını sorgulamak üzerine. Simülasyon haline getirilmiş bir savaşın gerçeklik duygusunu yok ettiği düşünülebilir, fanatik değerlerin ele geçirdiği insanlar onlarca kişinin arasına dalıp kendisini havaya uçurur. Simüle edilmiş bir kendilikte korkunun toplumca yaşanması sağlanır, kendiliğin/kişiliğin bir değeri kalmamıştır. Jensen, Counter-Strike oynayan genç insanların bu simülasyona çoktan kapılmış olduklarını sıcak çatışmanın tam kalbinde de gösterir, hemen her şey oyuna dönüşmüştür ve ekranın ortasındaki artıya sıkılan kurşunların neyi öldürdüğü önemli değildir. Yaşam, ekranın arkasından izlenir gibidir.

Jensen, Biz Boğulanlar'da olduğu gibi parçalı-uzun anlatı tekniğini sürdürmüş. 612 sayfalık uzunca bir metinde savaşın birçok yönü bu teknik sayesinde ele alınabiliyor. Buna benzer bir üslubu Norman Mailer'ın Çıplak ve Ölü'sünde görebiliyoruz; karakterlerin geçmişleri ve savaş sırasındaki şimdileri bölüm başlıklarıyla ayrılmış ama geçmişle şimdi arasında kesin bir ayrım mevcut, bağlantının kurulması bu açıdan kolaylaşıyor. Jensen, aşamalı bölümlemeler kullanarak güvenlik alanlarına ayırdığı anlatısını Afganistan'da konuşlanmış Danimarka üssünde başlatarak Taliban'ın üst düzey yetkililerinden birinin karşısında cezalarını bekleyen karakterlerin tedirginliğiyle sona erdiriyor, kademeli olarak yükselen gerilimle birlikte askerlerin/kahramanların yolculuğunu takip ediyoruz. Askerlikten önceki yaşamlarıyla terörist avcısı olmalarının arasındaki zaman, denizden yüzlerce metre yükseklikteki arazilerde karşılaşılan zorluklarla paramparça olup tekrar bir araya geliyor. Yeni bütün, eskisine hiç benzemiyor. Bir coğrafyanın hikâyesi olduğu gibi karakterlerin değişiminin de hikâyesi bu, fiziksel ve ruhsal bir yolculuk.

Üçüncü Müfreze'nin Beyaz Bölge'deki yaşamıyla açılan metinde askerlerin de yerlilere benzemek için sakal bıraktıkları, çölün buna zorladığı söyleniyor. Coğrafya dünyanın çeşitli bölgelerinden gelen insanları yerlilere benzetiyor. Düşmana benzeme çabası. Onlar kadar acımasız olunmazsa hayatta kalınamaz. Zıddına dönüşme meselesi aslında, Beyaz Kale'den Şehrin Katmanları'na kadar çoğu metinde işlenmiş bir mevzu. Aslında bir dönüşümden söz edilebilir mi, o da tartışılır. Bazı şeylerin olma biçimlerini karşıt kutup belirlese de bağlam/uzam aslan payını alıyor, bu durumda uyuşmazlığı ortaya çıkaran mesele, yaşamın ta kendisinden başka bir şey değil. Yapay zıtlıkları üretme meselesinde iktidar sahiplerinin üstün bir yetenekleri var, haliyle savaşların çıkmasında da. Hiyerarşinin en altında yer alan askerler de kendi ayrıştırma görevlerini başarıyla yerine getiriyor. Amerikalılar için Taliban "shitheads", Danimarkalılar için "Tali-bob". Afganların kıyafetlerinden yemeklerine kadar her şey askerlerin dilinde bir aşağılama olarak karşılığını buluyor.

Jensen'in defalarca gidip yerinde gözlemlediği kışla yaşamı oldukça ayrıntılı bir şekilde ele alınmış. Tek tipleştirilmiş insanların günlük yaşamları, beslenme düzeninden vücut çalışmalarına kadar dakikası dakikasına belirli. Sosyal yaşamları incelemeye değer, anlatının açımlanışı karakterlerin psikolojileri temelinde inşa ediliyor. Schrøder'den bahsetmek gerek, kilit karakter o. Asker olmadan önce bilgisayar oyunu tasarımcısıymış, çoğunun oynadığı oyunlarda onun payı var. Çavuş olduğu için hayatını merak eden arkadaşlarına pek bir şey anlatmıyor, savaşta bir fark yaratmak için orada olduğunu söylüyor. Sanal dünyayı kurgulayan bir asker, gerçek yaşamı da kurgulamak istiyor. Batı lehine bozulan dengeleri tekrar kurmak için kendisini NPC olarak yazıp oyunun içine yerleştirmiş. Hannah, babasının eziyetinden askerlikle kurtulmaya çalışırken Schrøder'in kendinden eminliğine kapılıp onunla yatıyor ama beklediği şefkati pek göremiyor, Schrøder'in başka planları var. Diğer bir asker, oyunlarda para verip alınan eşyaları gerçek hayata taşıyor ve internet üzerinden çeşitli savaş malzemeleri alıp insanları daha iyi öldürmeye çalışıyor. Başkomutan Steffensen, bürokratik oyunların oynandığı bir seviyede hem halkla ilişkileri, hem de askerleriyle olan iletişimini sürdürmeye çalışıyor. Afganistan'da halk oyuyla iş başına gelen hükümetin korunması için kendisine ihtiyaç duyuluyor ama Afganların arkasından çevirdiği oyunlar, öldürülen muhalifler kendi insanlığını sorgulamasına yol açıyor. Brad Pitt'in War Machine filmindeki eşleniğine baktığımızda Steffensen'in son derece pasif kaldığını görebiliriz, savaş koşullarında alınması gereken katı kararları alabilecek kişiliğe sahip değil, katılaşmamış bir vicdanı var ve bu yüzden kendi emriyle öldürebileceği insanlardan çok daha fazlasının ölümüne yol açıyor.

Bölümler ilerledikçe ateş hattına ulaşan bölüğün uğradığı ihanetler, Schrøder'in kendi adamlarını öldürüp ortadan yok olmasıyla başlayan cadı avı, komutanların drone saldırılarından korunmak için tanımadıkları insanlardan medet ummaları, Taliban'la yüzleşme, pek çok olay yaşanıyor. Karakterlerin yolculukları sırasında yerlileri drone ataklarından kurtarmaları, karşı kutba ulaşabildiklerini gösteriyor. Aynı şekilde yerliler de onları ölümden kurtarıyor, ortak payda olan insanlıkta buluşmanın hayal ürünü olmadığı gösteriliyor. Zaman zaman belirip kaybolan insanlar, deus ex machina görevini yerine getiriyorlar ama kurguyu baltalamıyor bu, sadece olasılıkların gerçekleşme ihtimallerini anımsatıyor. Kaos, öfkesini sunmakla yetinmiyor, onun da kendince planları var.

Savaş tasviri üzerinden günümüz dünyasının eleştirisini de görmek mümkün; internetin gerçekliği simüle etmesi, sosyal medyanın yarattığı, sosyalliği baltalayan bağımlılık, gerçeklik duygusunun yitimi, alt metinlerde pek çok irdeleme mevcut.

Jensen müthiş bir kurgucu, her karakterinin penceresinden bakarak edimleri farklı bakış açılarıyla yorumluyor, savaşın orta yerinde insan olarak kalmaya çalışanları yüceltiyor. En az Biz Boğulanlar kadar iyi.

İlk taşı atacak kimse yok.

30 Ocak 2018 Salı

Unica Zürn - Yasemin Adam

Şurada çok şahsi bir deneyimim var, burada metin üzerinden gideyim.

Altı yaşındayken aynanın içindeki dünya, duvarın ötesindeki alem, algılananın ötesindeki bir başka boyut, artık her neyse, kendini gösterdiği zaman yıllar sonrasını parçalamaya başlıyor. Çocukluğun animizm, nesne devamlılığı gibi sihirli edinimleri yetişkinliğe bir ölçüde yansıyor ve bu durum bir nevi lanet; beynin gelişimi arkada izler bıraktığında çok sonrasının "makul" denen düşünce biçimini sakatlıyor. Da diyemem, yetişkinlerin dünyasından ayırıyor kişiyi. Evet, sanırım bu. Çok canlı bir hatıram var: Sokakta top oynuyoruz, gökyüzü bir anda bakıra kesiyor, korku ve merakla yukarı baktığımızda yağmur başlıyor. Oyunu unutuyoruz, o zamanlar denizi görebildiğimiz Şehit Anneler Parkı'na koşuyoruz ve gökkuşağını görüyoruz, sırılsıklamız, üstümüze kırmızı ışıklar düşüyor, su birikintilerinde zıplarken kahkahalar atıyoruz ve yukarı bakıyoruz, yukarıda bir şey var. Bir daha aynı renk olmadı ama dünya turuncuya boyandığında yukarı bakıyorum, göremiyorum ve gözlerim doluyor. Zürn bu öteyi görmeyi başarmış, başarmasaydı belki de şizofren olmayacaktı. Kelt inanışına göre çocuklar her şeyi bilirmiş, büyüdükçe unuturlarmış. Animizmi vs. bu bilgiye bağlıyorum ve sonrasında beş duyuya tıkılı kalmaya lanet okuyorum.

Öteden gelen adam, beyazlı ve yaseminli, kız çocuğu bu adamla evlenir. Kimsenin bilmemesi iyidir, "ilk ve en büyük sır" budur. Beyazlı adam ataleti ve mesafeyi öğretir, böylece kimse kıza/kadına yaklaşamaz. İçinde döndürülen pek çok anahtara rağmen kız kendini açmaz, erkekler yorulup vazgeçer, kız çocukluktaki evliliğine sadık kalır. Rüyasında her şeyi içine alan bir girdap gibi görür kendini, kaçanlar haricinde herkes yakalanır, parçalanır ve sindirilir. Boşluk dolmak ister, bir türlü dolmaz. Dolmadıkça kadının düşünceleri de emilir, işe yaramayan acılar kalır.

Yasemin Adam en olmadık yerlerde karşısına çıkar, Paris'te bir otel odasında mesela. 9'lar sayılır, çarpım tablosu kutsal bir kitapmış gibi okunur, 9 üzerine yapılan güzellemelerin sonu gelmez. Dünyanın en hızlı yüzyılında bazı insanlık dışı olayların engellenmesi için toplantılara katılır kadın, sonunda sarılık olur ve doktoru onu uyarır: "'Dilek dilemek sağlığa zararlıdır. Size yasaklıyorum. Son dileğin gerçekleşmesi masalı, sadece bir masal. Çok hastasınız çünkü biri bir çift kalbi gözlerinizden dışarı attı.'" (s. 15) Sanrılar sürer, tavandaki kırmızı akrep aşağı atlar ve iğnesini kendi kalbine saplar. Pek çok sanrıdan biri, kadın bunlardan kurtulamaz.

Aşık olacağı ressamın yüzünü Yasemin Adam'ınkine benzetince doğru Paris'e. Anagram işi ve resimler ressamın işi, kadına o öğretiyor ve kadının dışavurumcu psikozunu biçimliyor. Kadın bunlarla uğraşmasaydı sonu çok daha önceden gelebilirdi. "Yani eğer gece karanlık gökyüzünde resimler beliriyorsa, o resimler kesinlikle oradadırlar." (s. 20) Tabii ki, orada olmadığını söyleyenler gerçekten göremeyenler ama işin kötüsü, göremeyenler kendilerini "sağlıklı" olarak niteleyip sağlıksız olanları hastanelere, odalara kapatıyorlar, sağlıklı olmaları için.

Deli olunca kendi kendini eğlendirmenin kolay olduğunu söylüyor kadın, nispeten sağlıklı okurlar olarak yaşamını ve intiharını kadının gözlerinden görerek de okuyabilmeliyiz. Bir zaman yapacağım bunu. Sağlıklıların çektirdiği acılar dışında başka bir acı çekiyor mu kadın, bunu sormak gerek.

14 Kasım 2017 Salı

Erlom Ahvlediani - Sivrisinek Şehirde

Sivrisinek katilini arıyor, roman yazarını arıyor, Pirandello da işe karışıp ortadan yok oluyor, şehir kimi arıyor? Şehir odağını aramıyor. Liriklere bağlıyorum: "There's nowhere to set my aim/So I'm everywhere" Sokak lambalarından sokaklara, her şey birbirinin üzerine inşa edilmiş ve iki yıl öncesinden devam ediyorum, şimdi. Yarıda bıraktığım çok yazı var, bu da onlardan biriydi. Artık değil. Yine tamamlanmayacak ama noktayı doğru yere koyacağım bu sefer. Sivrisinek Şehirde'de de yerini bulamamış bir nokta var, oradan oraya sürükleniyor ve anlatıcı/yazar noktayı bulamıyor. Kağıdın altında? Belki masanın altına saklanmıştır. Konabilecek en muazzam yere ulaşma isteği varsa eğer, Cimşer'in yıllardan sonra ilk kez sola saptığını söyleyen cümlenin sonuna gelmesi uygun. Olabilecek en güzel nokta, alışkanlıkların kırıldığı.

Komünist rejimin hiddetiyle karşı karşıya kalan Gürcü yazarlardan biri Ahvlediani, bir dolu öykü ve üç romanı var. Dedalus bir iki bastı, geri kalanını basacaklar umarım. Basmalı, bu şenliği bastıktan sonra gerisi de gelmeli. Yazarın en iyi romanı olduğu söyleniyor, benim de ikinciye okuduğum nadir romanlardan. O kaotik evrene tekrar girmek istedim. Tekrar içinde yaşamak istediğim kurgu sayısı az, bu onlardan biri. "Her şey, her şeyi hatırlatıyor bize. Cansız varlıklar bize canlı varlıkları hatırlatıyor. Soyut hisler belli objeleri çağrıştırıyor. Her şey birbirine karışıyor. Her şey kaosa doğru sürükleniyor." (s. 105) Yazarın karaktere dönüştüğü, taşın dünyayı anlattığı, daha nelerin ne olduğu bir şey. Ney? Neler? Çok!

Çok şey. İnsanların ve eşyaların birbiriyle büyük, kocaman çizgilerle bağlandığı. Bağlananların birbirinden duyduğu sızı, mutluluk ve onca duygu. En dışta bir amaç, unutulabilir. Yazar kendini bile unutmak, bir sabah sisi gibi dağılmak istiyor. Odasında oturuyor. Kül tablası dolu. Sayfalar önünde, başka hiçbir şeyin önünde olmamasını istiyor ve eline konan sivrisineği öldürüyor. Öldürmemeliydi, belki de öldürmedi, kim bilir? Sivrisinek katilini arıyor, bunu herkes bilir, bilmeyenler de kısa sürede öğrenir. Okurlarsa bunu.

Unutmak, anımsamak ve tekrar unutmakla ilgili bir metindir. Eşyalar, kişiler, onca şey bir yük haline geldiğinde yapılacak en iyi şey. Dalgalanmada güç bulmak. Amaç varsa eğer, hatırlamak ve unutmak ve tekrar hatırlamak.

Sivrisinek mavi gözlü, kurutulan bataklıktan kurtulan son canlı. Esintiye aşık olup şehre geliyor ve vantilatörlerin, otomobillerin, insanların rüzgarında adamı arıyor. Adam onu öldürecek, sivrisinek asıl yaşamına o zaman kavuşacak. Adam da acımasız olmayı öğrenir belki ya da kendinden başkasını düşünmeyi öğrenir, sivrisinek için sivrisineği öldürür. Öldürebilirse. Bütün bunlar her zaman tetikte olan anlatıcının araya girmesiyle, beş duyu organının ve ötesinin yardımıyla şeyleri biçimleyen yazarın tedirginliğiyle parçalanır. Derinden parçalanır. Anlatıcı Cimşer olduğu zaman şunu der: "Ne zaman parçalandığımı bilmiyorum, sivrisinekçiğim. Biri beni parçalayıp böyle bıraktı. Bir daha toparlanamadım. O, beni kim parçaladıysa, sanırım gitti. Her duygum, her günüm, her arzum, parça parça oldu ve hepsi, bir başına, amaçsız biçimde ortalıkta dolaşıyorlar. Birbirlerini bile tanımıyorlar. Bir zamanlar bir arada olduklarını da bilmiyorlar." (s. 113) Bu dağınıklık nasıl toparlanır, toparlanmaz. Bölümler bir araya geldiğinde bütünden fazlasıdır, ayrı durduklarında müstakil meram. Yetersizliğin gölgesi belirir, yazar o gölgeyi alıp masasının bir köşesine koyar. Onca şey, evrenin her bir zerresi biraz mürekkebe, biraz kağıda nasıl sığsın? "Ah, yazdıklarımı okuması için ateşe armağan ettiğim zamanlar, ne iyi zamanlarmış! Ateş çok iyi bir okurdur, çok dikkatli bir musahhihtir aynı zamanda ve her türlü hatayı düzeltir." (s. 17) Yazdıklarını ateşe atanları anlıyorum, daha iyisi için ateşin yorumu gerekir. Sayfaları neyle dolduracağını bilmeyen, masasının başında kendisini bir başkası gibi hayal eden, hayal etmekle kalmayıp karakter haline getiren yazar/anlatıcı metaforlardan medet umar, bir şeyi başka bir şeyi benzetme, başka bir şeyle açma çabası bir akışsa kendisi de kapılacaktır buna. Belki kapılmak isteyecektir ama bir taştır o, yerinden kıpırdayamayacaktır ve etrafında olup bitenlere, insanların başka taşları alıp denize fırlatmalarına imrenerek bakacaktır. Bir masa başında insan en fazla nereye gidebilir? Uzağa, evrenin ötesine. Gider gibi yapar. Gidecektir o halde.

Konudan iyice saptığını söyler yazar, sıklıkla da sapacaktır. Lia, Cimşer ve sivrisineğin hikâyesidir bu. Cimşer'i az çok bildik, Lia'yı bilelim. Çocuk. Her sokağın kendi göğü olduğunu iddia eder, kendisi gibi hayalci olmayan abisiyle anlaşılamamanın mutsuzluğunu yaşar. Bu sokak olayı ilgimi çekti. Çıkmaz sokak yatay düzlemde iyi, dikeyde bir ağacın göğe uzanan dalları sokağı çıkar hale getirir mi? Düşündüm.

Sivrisinek zehrini aktarır, Lia'yla Cimşer'i birkaç kez karşılaştırır ve onları birbirine aşık eder. Her şeyi birbirine aşık eder, belki de uzamın dağılmamasının sebebi bu aşktır. Neyse, öldürülemez bir türlü. Cimşer sivrisineği öldüremez ama Lia'ya kavuşacaktır. Kavuşsundur. Kabaca bir aşk hikâyesidir ama kabalığa cık cıklamak, defetmek gerekir. Holst'tan daha ötesidir, utanmadan bunu söyleyebilirim; Ahvlediani'nin kurmacası en olmaz yerlerden en olmaz şeyleri bağlar, çözer. Tam bir curcunadır bu metin, kaotik bir masaldır.

Göğsüme ağrı oturtan, günümü rezil eden ve bugünümü düşündüren bir bölümü alıp bitiriyorum, bu metni okumayanı da kınıyorum.

13 Kasım 2017 Pazartesi

Spencer Holst - Büyücünün Kızı

Hinlik: İşe Yarar Bir Şey'i izledim. Başlarda turuncuyla alakalı bir bölüm var, izleyen bilir. Senaryoyu Barış Bıçakçı'yla birlikte yazan Pelin Esmer, şurada turuncu mevzusuyla alakalı etkilendiği yazarı söylüyor. Bahsi geçen şahıs kitabı 2009'da yazmış. Şans; filmi izlemeden iki saat önce Holst'u okuyordum. Turuncu nam öyküde şöyle bir şey var. Skomsvold dalgayı Holst'tan çarpmış gibi gözüküyor. Film iyi, adeta bir Holst öyküsü zaten. Patterson havası da var biraz, eh, izlenir.

Holst bildiğimiz gibi. Olabilirin öykülerinin yazarı. Olamazın öyküsü nasıl olur, olur ama olabilir olan böylesi oyunbaz, ters köşeci olamaz. Bilmiyorum, Vonnegut böylesi taca atar mı okurunu, bilmiyorum. Robbins böylesi deli midir, bilmiyorum. Ginsberg bir övmüş, ucu bucağı yok. Ayna-evren, Kafka düzyazı-şiirleri, Poe, Mailer, fanteziler! Cage, aynı şekilde. "Sihirbaz" diyor Holst için. Cage kadar sihirbaz olsun, Holst gerçekten büyülüdür. Bakınız, Poe'dan bir epigraf var. Birkaç temel yasanın çiğnenmesiyle insanoğlunun sefaletinin ortaya çıkması. Cinnette huzur bulunması. Bunlar huzursuzlukla başa çıkma çabası, olabilir, herkesin kendi huzursuzluğu ve kendi sihri olduğuna göre kişiliğimi ikiye bölerek mutlu olabilirim, bir kediyi anneannemin yerine koyarak da mutlu olabilirim. Akli dengesi farklı bir noktadan sağlanan adam pencereye çıkıp, "Mutlu olmak istiyoruz ulan gebeşler! Ben ve diğer kişiliklerim!" diye bağırır, çöplüğünde boktaan düünyaanıın! Holst sadece bu değildir ama beni huzura erdiren noktası budur.

İlk kitap biraz daha hacimsizdi, bu iyi. Öyküye doyuyor insan. Aralardan çekip anlatacağım, hepsine nefesim yetmez.

Parlayan Mavi Ayak İzi: Doğum sertifikasına mavi mürekkeple basılmış dev bir ayak izi. Dover'ın beyaz uçurumlarına yansıtıldığında İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri alarma geçer, savaşın eşiğine gelinir. Bir düzine Hollandalı genç yapmıştır bunu, yakalandıklarında hakime Churchill'in doğum sertifikasını yansıttıklarını söylerler. Dava sürekli ertelenir. İşlenen suç kişinin hayaliyse unutup gitmek adalettir, böyle söylenir.

Uydurma Fransızca: Hah, çıtır çıtır yandı beyinler.

Anlatıcı bile anlatması zor der, kelime seçmede zorlanır. Adamın biri varmış, Fransızcaya benzer biçimde zırvalarmış, filmlerden aldığı replikleri evirir çevirir, yarı biçimsiz bir halde satmaya çalışırmış. Adam Paris'te sanat eğitimi almak için okurken kız arkadaş yapmış, kız bu sakat mevzuyu görünce adamın psikoloğa gitmesini söylemiş. Adam gitmiş, tuvalete girince yerdeki kıyafetleri görmüş. Sekreter doktora tuvalete giren iki farklı kişi olduğunu söylemiş ama tek kişiymiş bunlar. Diğeri İngilizce zırvalayan bir Fransız. Anlatıcı ne yapar, kişileri böler. Yetmez, anlatıyı böler. "Hikâyenin sadece bir sonu olabilir, sadece bir." (s. 38) O da neyse.

Başbakanın Dedesi: Denizayısı, denizaltı teftiş eden bir başbakana oyun oynar. Başbakan dedesini hatırlar, hayvan hakları konusunda acil kararlar alır ve bu kararlara denizayılarını özellikle dahil eder. Neden, çünkü periskoptan görülen denizayısı kafası dedesinin kafasıdır ve dedenin hayvanlar konusunda sıkı nasihatleri olmuştur. Falan filan.

10.000 Yansıma: Fransız İhtilâli. Köylüler asil bir Dük'ün evini basarlar, davetlileri öldürürler ve masada ne varsa elleriyle silip süpürürler. Tepede devasa kristal avize, beş yüz mum. Yavaş yavaş sallanır, ışık oyunları köylüleri hipnotize eder. Uyandıklarında hiçbir şey hatırlamayacaktır, böylece Dük'ün avizeyi yavaş yavaş sallayan kızı intikamını alacaktır. Kendisi de aşağı düşüp öldükten sonra.

Hermiston Seddi: Kayıp Kitaplar Kitabı diye bir kitap okudum, daha yeni. Stuart Kelly bu kitabı incelememiş, ilginç. R. L. Stevenson'ın yarım kalan bir kitabı. Holst kendince tamamlıyor. Oyunlu.

İskoç Viskisinin Hikâyesi: Alabama'da mısır şerbetiyle yapılan bir içki İskoçya'nın kuş uçmaz bir yerinde çok beğenilir. Tarifini bilen adam biraz şapşaldır, kandırılır ve müthiş içki böyle ortaya çıkar. Alternatif tarih öyküsü.

Hayaletler: Çocuklar gelir, evin içini meraklı gözlerle dikizlerler. Sessizliği dinlerken görürler ki tozlar uçuşur, ev terk edilmiştir. "Çocukların hepsi gösterini başlaması için bizim gelişimizi bekliyordu." (s. 95) Oha! Beni çok etkiler böyle öcülü, umacılı işler. Hele bu tür bir anlatı oyunu oynanıyorsa!

Aynanın Hikâyesi diye bir öykü var, sonsuz yansımada kaybolan bir adamla ilgili, anlatamayacağım kadar müthiş bir hikâye. Kediler, kuşlar, sihirbazlar, şairler, yazarlar, garip olaylar ve olağan gariplikler, Holst her şeyin yazarı. Borges'in de adını geçirir bir yerde, bence Borges öykülerini sevmiştir. Bu konuda kaynak aramalıyım. Siz de bu kitabı edinmelisiniz. Dedalus'a, Baran'a sonsuz teşekkür.

29 Ağustos 2017 Salı

Drago Jančar - Kürek Mahkûmu

Johan Ot'u çağın ruhu olarak görmek mümkün. Yolculuğu boyunca her bir adımında yaşadığı kaotik dönemin farklı bir yüzüyle karşılaşırız. Milan Jazbec'in Ölümün Eşiğinde, Yaşamın Eşiğinde başlıklı değerlendirmesinde geçer, 17. yüzyıl Avrupa'sında bir gezgindir Ot, daha doğrusu her şeydir. Otacı, simyacı, bilgin, kaçak, kürek mahkûmu, büyücü, reformist, dönemin dejenere olduğu düşünülen ne kadar kimliği varsa sırayla hepsine bürünür ve siyasi olaylarla içten içe kaynayan bir coğrafyada oradan oraya sürüklenir. Yetmez, üzerine denize açılır. O dönemde gemilere itiş gücünü köleler sağlıyordu, Ot da onlardan biri olur. Cüneyt Arkın'ın filmlerinde görmüşsünüzdür, iki tarafa sıralanmış, zincirlenmiş adamlar kürek çekerler, yorgunluktan bayılırlar, ölürler, o hesap. Ot ölmez, delirmez de. Onun işi şahitliktir, Yeni Çağ'ın en alengirli, kaynar günlerine şahit olmadan ölmeyecektir. "Bu vartayı da atlatacağım, diye düşündü. Mutlaka bu vartayı da atlatacağım." (s. 380) Bence atlatmıştır, çağı sonlandıran Kara Ölüm değildi. Gerçi düşünüyorum da, Decameron'un ortaya çıkmasıyla birlikte belki yeni bir çağ da başlamıştır. Jančar böyle düşünmüş olabilir mi?

Jančar'dan Sorumlu Bakan Sedat Demir Facebook'ta yazmıştı, Jančar'dan aktardığına göre Eco'yla Jančar tanışmış, pek sevişmişler. Bir nevi tarihçe çıkarmış olmalarının, benzer düşünce yapılarının bunda büyük payı var sanıyorum, Kürek Mahkûmu'yla Gülün Adı iki yıl arayla çıkmış. Milan Jazbec'in tespitine göre benzer fikirleri irdeleyen cümleler var iki metinde de. Eco zaten işinin pîri, Jančar da deli araştırma yapmış da yazmış, bence günlüklere varana kadar pek çok belgeyi okumuştur. İşin tarihi boyutu bir yana, bilinen dünyanın dışına çıktıkça -deniz yolculukları vs.- fantastiğe varan bir dünyayı kurmasıyla Antik Yunan tarihçilerinin bol uyduruklu canlılarının benzerlerini de var ediyor. Dünyanın keşfedilmemiş alanları hurafelerle doldurulduğu için o zamanlar sonsuzluğa dökülen deniz, uzaya açılan kapı, cehenneme çıkan fare deliği falan var ve Ot'un maceralarında bunlar korkulacak gerçekler. Gerçi cehenneme çıkan fare deliği uygun bir benzetme, vebanın yayılmasında pirelerle birlikte fareler de oldukça etkiliydi.

Otuz Yıl Savaşları, din savaşları, cadı avı arasında yalnız bir yolgezer, gazası mübarek olsun.

Ot at arıyor, tabanvay oldukça tehlikeli. Berbat, sıcak bir hava var ve herkes dua ediyor, hastalığın belirtileri insanların ödünü kopardığı için yabancılara karşı büyük bir korku besleniyor. İhtiyarın teki, Ot'u hancıya yönlendiriyor. Hancı, Ot'a bir ev buluyor ve adamımız evine geçiyor. "Sefalete hoş geldiniz." (s. 18) Adamımızın parası var, Eski Dünya'yı dolanmak için her şeye sahip. Burada güzel bir ayrıntı var; hancı Ot'u kaçak bir kürek mahkûmu sanıyor. Anlatının sonuna doğrudan bir çıkış. Aslında şimdi düşünüyorum da, Ot'un uyandığı, kapatıldığı hücre de direkt sona ulaşabilir. Döngüsel bir yolculuktur bu belki, sondan başlamıştır.

Yerleşik yaşama geçmesiyle birlikte tehlikenin orta yerine düşer. Geceleri ışığı sönmek bilmez, kim olduğu hakkında söylencelerden başka bir şey yoktur, Yargıç Lampretiç'in sevmediği bir insan türü. Üstelik çok da okuyor, o devirde insan o kadar çok ne okuyabilir? O kadar okuyan bir insan kolaylıkla hatalı düşüncelere kapılıp şeytanın yoluna sapabilir. Risk oluşturur Ot, ahalinin dikkatini çeker ama hakkında somut deliller lazımdır. Yıldızları izlemesi böyle bir delil değildir, çok okuması da. Hasta bir kadının kanını akıtarak hayat kurtarır, parasıyla Yargıç Joseph Albin ve tayfasını kazanır, her şey iyi gidiyor gibi görünür amma lakin ki öyle değildir. Kara pelerinli, yüzü ve saçları kapkara bir adam ortaya çıkar, gizli biraderlikten ve geceleri ateş etrafında toplanan insanlardan bahseder. Sandman? Değil tabii. Okült gruplar her yerdedir, çağın urları. Ot da bir şekilde bunlarla iletişime geçecektir ve dikkat çekecektir, pelerinli dayı bu konuda Ot'u bilgilendirir. Ot gerçekten de bir büyünün etkisi altındayken kalp yemeli bir ayinin orta yerine düşer ve gece sohbet ettiği halktan insanları şüphelendirir. Kara pelerinli yine ortaya çıkar ve artık kendilerinin kardeşi olduğunu söyler Ot'a. Kellesinin gitmek üzere olduğunu da söyler, Ot oradan uzar.

Gizlice girdiği evde bir köşede yatan yaşlı kadından yemek ister, kadın çığlık atmaya başlar, Ot kadını susturmak için yumruk atar ve kadının çocukları eve gelerek Ot'u hacamat ederler. Yargıç Lampretiç Ot'u sorgular. Bu kısım çok iyi; farklı insanların Ot tasviri ve adamımızın her sorgulamada kelleyi kurtarmak için hikâyesini değiştirmesi müthiş. Sıyrılamaz gerçi, suçludur çünkü yabancıdır. Yabancılar sevilmez, kelleleri alınır. Alınacaktır ama Ot sıvışır, biraderlik sağ olsun. Bir odun yığının üzerinde yanarak kül olduğu söylentisi yayılınca varlığından da kurtulmuş olur, artık tamamen özgürdür. Biraderler, Ot'u almak için mutlaka geri geleceklerini söylerler. Biraderlik çok güçlüdür, insanların cayır cayır yakıldığı yargısız infazların dünyasında varlığını sürdürür ve kaosun orta yerinde kurtuluşu muştular. Olabildiğince. Bizim için Ot'u kurtarmış olmaları yeterli.

Ot, kardeşliği ve halkı sorgular. Bir misyoner değildir belki ama kardeşliğin adamıdır, yine de bu umutsuz mücadeleye pek dahil olmaz. Bir yandan yeni katıldığı topluluktaki insanları inceler ve yeni kiliseler kuracak, ruhen aydınlanmış insanların bunlar olamayacağını düşünür. Umutsuzdur, yine de yola devam eder. İ.Adam nam biriyle tanışır, bu adam kokuşmuşluğu, cadı avını bitirmek için İmparator Leopold'un öldürülmesi gerektiğini söyler ve laf arasında kendi akrabalarının da cadı olduğundan bahseder, sadece Ot'a. Sonrası oldukça eğlenceli; bu ikisi başlarından geçen olaylar sonucunda bir tüccarın evinde yaşamaya başlarlar, Leopold'un kasabaya gelmesiyle birlikte işler iyice karışır. Bu noktada o dönemin doymak bilmez açlığı, cinsellik canavarı ortaya çıkar. Hiç kimse mantıklı düşünemez, beyin lobları kalçalara dönüşür falan, bir dünya seks. Sonuçta Ot yakayı yine ele verir, zaten yakalandığı zamanlar beynini kullanmayı bıraktığı zamanlardır, öbür türlü hep yırtar.

Kürek mahkûmu olur, denizler ayrı bir macera. Mahkûmluktan yırtar, sonrası yine öyle. Unutulmaz bir yolculuk, çağı aydınlatan güzel bir anlatı. Şiddetle tavsiye...

24 Ağustos 2017 Perşembe

Nikolay Leskov - Mtsenskli Lady Macbeth

İki öykü. İlki Lady Macbeth'in kara yazısıyla ilgili olandır. Leskov alelade bir halk söylencesini aktaracakmış gibi yapıp Katerina Lvovna İzmaylova'nın özenle kurgulanmış hikâyesini anlatmaya başlar. Acıklı. Katerina'ya Lady Macbeth denmesinin manası derindir, lakabı soylular takmıştır ve hikâyenin kendileriyle alakalı bölümünden korkuyu, genelinden de eğlenceyi kendilerinin kılmışlardır. Alt sınıftan bir kadının becerdikleri kalantorlara dehşet salmıştır, ders niteliğindedir.

Katerina güzel değil de alımlıdır. Seçme şansı olmadan zengin bir tüccarla evlendirilir. Tutkusuz, durgun bir yaşam sürdürülür. "Uyandığında ise, onun yüzünden insan güle oynaya kendini asar dedikleri Rusya'ya özgü o sıkıntı, tüccar evinin o sıkıntısı yeniden başlardı." (s. 11) Tüccar evden uzaklaşır, yeni yatırımların peşinde koşar, o sırada Katerina Sergey'le tanışır. Sergey şeytan tüylü, yakışıklı bir işçidir, kurduğu münasebetler yüzünden çalıştığı yerlerden kovulmuştur ve son durağı Katerina'nın mekanıdır. Katerina bir gün işçilerin yanına iner, kuvvetli bir kadındır ve Sergey'e meydan okur. Sergey resti görür, eğlencesine kadını kucaklayıp kaldırır. Evlilik yoluyla sınıf atlayan Katerina'yla aynı düzeydedir aslında, bunun farkındadır ve kadının aklını çelmeye çalışır. Çeler. Katerina aşık olur.

Tüccarın babası yaşlı bir adamdır ama canının çoğunu korumayı başarmıştır, geliniyle paryasının arasındaki ilişkiyi öğrenir, Sergey'i bir temiz kırbaçlar, kadının da derisi yüzülecektir ama bunlar hiçbir zaman gerçekleşmez, Katerina adamı zehirler ve sırları saklı kalır. İlginç bir şekilde diğer işçiler, ahali bu ölümden şüphe duymaz. Ölüm ölümdür tabii de, Katerina'yla Sergey arasındaki ilişki fısıltı gazetesi aracılığıyla öğrenilmiştir. Anlatıcının da belirttiği üzere kimsenin işkillenmemesi ilginçtir. Hikâye deyip geçelim. Bir anda ortaya çıkan kedinin öldürülen adamın ruhunu taşıması, konuşması da Rus folkloru ürünüdür diyelim, Bulgakov da kullanmıştı bunu. Bu kedi yüzünden ilk çatlak ortaya çıkar, Katerina Sergey'i sığ bulduğunu söyler, ayrıca adamda sadakat namına pek bir şey yoktur ama Sergey'in değişmesi için bir sebep de yoktur, adam olduğu gibidir, bir meydan okumayı görmüş ve kazanmıştır, bu kadar. Katerina aşkının etkisiyle daha yüce bir şeylere kapı aralansın ister. Nafile. Sergey kadından sıkılma belirtileri gösterir. Tam o esnada günah derinleşir.

Öldürülen tüccarın yeğeninin yatırımlarda payı vardır, kendi payının yönetimi için ninesiyle -ninesiydi galiba- eve gelir. Rakiptir, Sergey'in zengin olma hayalini baltaladığı için ortadan kaldırılması gerekir. Kararı Katerina vermiş gibi gözükür ama Sergey kadınla oyuncak gibi oynar ve cinai eylem vuku bulur, üstelik çocuk dini bir kitabı okuduğu sırada. İnancın intikamı gelecektir ama önce tüccarın ölümünü de göreceğiz. Adam eve döner, yolda bir şeylerin ters gittiğinin haberini almıştır ve mevzuyu çözer, lakin Katerina kocasının gözünün önünde Sergey'le oynaşıp adamı delirttikten sonra onu da öldürür ama bu kez yakayı ele verir. Kiliseden çıkan birkaç kişi evde ne olup bittiğini görür, kalabalık toplanır, bizimkiler kıskıvrak yakalanır. Kasa/kilise her zaman kazanır.

Sonrası Katerina'nın diyeti gibi. Sibirya'ya postalanırlar, bütün üstünlüğünü kaybeden Katerina, Sergey'in yediği herzelere katlanmak zorunda kalır, dayak yer, alenen aldatılır, dalga konusu olur. Nihayetinde Sergey'in takığı kızı tuttuğu gibi denize atar, kendini de. Eli boş gitmez.

Kıssadan hisseli, etkileyici bir öykü. Film uyarlamasının şu aralar vizyonda olması lazım. Malum ortamlara düştü, yarın izlemece.

Ek: Saçmalamamı ibret olsun diye bırakacağım, uydurmanın böylesi... Aslında tüccarı öldürüp gömüyorlar, sonrasında çeşitli fantastik işler başlarına gelmeye başlıyor ki akılları başlarına gelsin. Çocuk sonra ortaya çıkıyor.

Şeytan Kovma ikinci öykü. Anlatıcının uyarısıyla öğreniyoruz ki öyküde bahsedilen ayin sadece Moskova'da gerçekleşiyor, bir de gerçekleştirmek için zengin olmak lazım galiba, saçılan paranın haddi hesabı yok. İlginç bir öykü; çevresinde yaşam göremeyen bir adam içindeki şeytanlardan kurtulmak ister ama şeytanlar onu ayaklarından çekmektedir, aşağı. Kurtulur gerçi, ilginç ritüeller eşliğinde. Cin/şeytan çıkarma konulu, mümtaz bir öykü. Mümtaz? Mümtaz.

Leskov'un yaptığı güzel iş; halk hikâyelerinin zenginliğini yazına dökmek, dinamiği korumak maharet isteyen bir iş ve bu büyük yazar bu işi nefis kotarıyor. Bir saatte hacamat edersiniz, güzel kitap.

11 Ağustos 2017 Cuma

William Butler Yeats - Kelt Şafağı

Pagan inanışlar haçın gölgesine sıkıştırıldı. Bir nevi asimilasyon; inançların kimliği zorla değiştirildi. Yetmedi, kıyıma bir de makineleşme eklendi. Sihre dişliler eklenince metalik gürültü perilerin şarkılarını yok etti. Merlyn'i okumuştum, Kelt mitlerini günümüzde canlı tutabilen birileri var ve kaybolmuş bir dünyanın ritüellerini aktarıyorlar. Mevzu sezgisel olarak sürüyor, daha az inanılır bir biçimde.

Pagan inanış hoş olmadı, orada gerçek dediğimiz şeyin dışında yer alan bir dünya vardı ve kayboldu. Yeats bu kaybın yasını tutuyor ve aktarabildiği kadarını aktarmaya çalışıyor, gerçekle kurgunun en güzel kesişimi olan masal yoluyla.

Yeats'in zamanında medyumluk, paranormal olayların izini sürmek falan çok meşhurdu, kendisi de böyle ortamlarda sıkça bulunmuş. Görünenin ötesinde bir şeylerin olduğunu gençliğinde daha sık düşünmüştür. İrlanda'nın zengin mitolojisi çocuklar için bir hazine değerindedir, hele Yeats gibi duyarlı insanlar için başlı başına bir evrendir diye düşünüyorum. Çevirmen Ali Karabayram'ın ön sözü çok hoş: "Bu yalnız İrlandalı, söylencenin ıssız adasında, kuzeyli sagalardan malt ve kaçak buğday yüklü ran geleneğine kadar tüm hayalet-ozanların sesini yankılıyor." (s. 7) Bir de şu: "İflah olmaz düşçüler, şeytan çıkarmaya uğraşan modern toplumun karabasanı olmayı sürdürüyor." (s. 8) Zaman akıp gidiyor, belleğin de aynı şekilde sürmesi insanoğlunun tek tesellisi.

Yeats umutlu, kaybolup gitmesine razı olmadığı varlıkların sanat yoluyla yaşamlarını sürdürmelerini sağladığı gibi başkalarının da bu çabayı sürdüreceği umudunu taşıyor. Ölmesine iki insanlık mesafesi kalmış bir dili konuşuyor, muhatabı shamrock özlemi çekebilen okurlar ve yazarlar ve düşçüler ve diğerleri. İrlanda'ya gitmek dışında bir hayalim yok sanırım, onun dışında Kelt-Druid kardeşlerle alakalı bulabildiğim her şeyi okudum, araştırdım. Yetmez, yaşamak isterim. Heroes of Might and Magic III oynarken daha iyileri olmasına rağmen Rampart'tan başka bir şey seçmezdim. Yeats iyi bir şey yapmadı kısacası, aklıma karpuz kabuğu düşürdü. Dost'tan çıkan Keltler'i okumanızı da şiddetle tavsiye ettikten sonra mevzuya dönebiliriz.

Bir Masal Anlatıcısı: Masallar Paddy Flynn isminde bir peri yurdu sakini tarafından anlatılmış, ihtiyar bir adam olan Flynn sağlığının bozuk olmasına rağmen umudunu kaybetmemiş ve bilinenin dışındaki yaşamı unutmamayı başarmış, coğrafyanın da etkisi var tabii. Yazının varlığı bu umudun aktarılmasını sağlar, anlatıcı için yazın simgeler ve umulanlar yoluyla ruh durumlarını dile getirmektir, öyle ruh durumları vardır ki periler diyarında yankısını bulmadıkça, kayaların yüreği insan ruhuyla dolmadıkça, söz gelişi kayadan kurtulamayan bir kılıç düşlenmedikçe dile gelmeyecektir. Masal budur; insanın doğadan kopuşunu telafi etmek.

İnanç ve İnançsızlık: Periler tarafından kaçırılan bir kızı kurtarmak için otlar yakılır, kız ortaya çıkar ve kasabasında kimlerin kısa bir süre içinde öleceğini söyler. Perilere kötü davranılmıştır, cezalandırılmak kaçınılmazdır. Masallara yaklaşım biçimi sunar aslında bu öykü. "Her şey söylenip bittiğinde, kendi mantıksızlığımızın bir başkasının gerçeğinden daha iyi olabildiğini nasıl olur da anlamayız?" (s. 20)

Hayalci: Ulaşılamayana şiirle ilişme çabası. Genç bir adam şiirlerini getirir. "Sazların arasında uğuldayan rüzgârların yabanıl müziğiyle şiirleri bana Kelt hüznünün ve dünyanın hiç tanık olmadığı bitimsiz şeylere duyulan Kelt özleminin en derin tonu gibi geldi." (s. 23) Druid büyülerinde ejderlerin doğuşu, beyaz ışıkların kadim varlıkları canlandırması gibi işler vardır, hepsi Altın Çağ'dan bir parçanın güne getirilmesini amaçlar. Geçmişin silik anılarından doğan mutluluk, onlara bir daha erişilemeyeceğinin üzüntüsüyle buruklaşır. Hayalci bu kaybın acısını şiirlerine sızdırmaktan başka bir de sonraki yaşamını düşünür, belki o zaman döngü tamamlanır ve saf, bitimsiz çağa ulaşabilir. Bu sebepledir ki yaprak verip çiçeğe durmanın sırası olmadığını söyler, ruhsal bir kaybın acısını çeken herkesle kucaklaşır.

'Toz Bürümüştü Helen'in Gözünü': Hayalcinin çok yaşamayacağı anlatılır. Güzelliklerin kelimelere dökülmesinin kötü yanı, o güzelliğin harflerle anlatılabildiği kadar anlatılmasıdır. Geri kalanı yok olmaya mahkumdur, şairin istenci tam bir karşılık yaratamaz ve dile getirilemeyecek olan hakkında susulmadığı için şair de onunla birlikte ölür, kaybolur. Bir açıdan parıltının belli bir bölümünü olsa dahi yakalayabilmek için yaşamından geçer.

Çok masal var, üçünü aldım. Çeviri başarılı ama iyi bir düzelti aşamasından geçmediği için can sıkıcı hatalarla karşılaşılabiliyor.

Ormanlar, periler, söylenceler, nefis bir Kelt anlatısı. Şehrin kaosundan kurtulmak, Kelt alemini tanımak isteyenler için.