İletişim Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İletişim Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2019 Perşembe

Stanislaw Lem - Soruşturma

Duvarın içinden geçmeyi deneyin. Geçemeyeceksiniz. Bir daha deneyin, yine geçemeyeceksiniz. Bunu sonsuza kadar sürdürürseniz geçebileceksiniz. Kuantum fiziği bu geçişin olanaklılığını gösterir, Heisenberg sağ olsun. Kuantum tanrıları hep birden iteklerse arkamızdan, atom altı parçacıklarımız günlerindeyse eğer, kendimizi öte tarafta bulabiliriz. Kendimizi değil, bir kolumuzu öte tarafta bulabiliriz. Gerçi bulamayabiliriz de, duvarın içine gömülü olarak kalabilir, bir saniye önce kolumuzun olduğu yerde bir kan fıskiyesi bulabiliriz. Bir adım ötesini düşünüyorum, bilincimiz geride kalabilir. Bedenimiz duvarın ötesinde, bilincimiz burada, nöronlar kafalarına esip ayrılmışlar bedenimizden. Skhizein'i bilir misiniz? Adamın bir kuantum sıçraması sırasında pek de iyi sıçrayamadığını düşünmüşümdür şimdiye kadar. Kendi gözlerinize karşı elli metre öteden el sallayabileceğinizi düşünsenize. Newton ve Laplace ağlardı. Aslında klasik determinizmle olasılık determinizminin ilişkisini genel görelilik kuramı ve kuantum kuramı arasındaki ilişkiye benzetebiliriz, ilki çok büyük varlıkların ilişkisini incelerken ikincisi miniciklerinkini inceler ve karşı karşıya gelseler birbirlerine tekme tokat girerler, bambaşka dünyaların kuramları oldukları için. Kaku'ya göre ikisini bir araya getirebilmek için harıl harıl çalışıyormuş insanlar ama başarı sağlanamamış henüz, zaten bu başarılsa Her Şeyin Teorisi falan çıkar ortaya, zamanı eğip bükerek Tip III uygarlık seviyesine geliriz, galaksiye yayılırız. Henüz böyle bir durum yok, kısa bir süre içinde de olmayacak gibi görünüyor. Şimdilik bilimkurguyla alacağız gazımızı ama görmek isterdim açıkçası, neyse, biz nedenselliği olayların düzenini algılayış biçimimiz olarak görelim. Jung'a göre bilimsel algımızın temelidir bu, eşzamanlılığı da göz önüne alırsak niyetimiz, doğrultumuz birbiriyle bağlantısı olmayan olaylar arasında bağ kurmamızı sağlar, farklı zamanlarda gerçekleşen olayları tek bir zamana sıkıştırıveririz de farkına varmayız bile. Eğer bir polissek, atandığımız bir cinayet soruşturması varsa verileri bir araya getirerek gizemi çözmeye çalışır, katili bularak işimizi yapar, cinayeti çözmemizi sağlayan titizliğimizle ve olaylar arasında bağlantı kurma yeteneğimizle gurur duyarız. Eğer Karındeşen Jack'in peşindeysek ve adamı bir türlü ele geçiremezsek mantıklı neden-sonuç ilişkilerini kuramadığımız için, bunu kimse kuramadığı için mesele doğaüstüne kayacaktır. İstatistiklere bakarak -yine Jung'ın ele aldığı bir meseledir istatistik, aklımızı kaçırmamamıza yardımcı olur- cinayet işleyenlerin genellikle insan olduğunu görürüz, Poe'nun katil maymunu bu meseleyi azıcık taklaya getirse de bir hayaletin cinayet işlediğine dair bilgiler istatistiklere giremez, yoktur böyle bir şey. Elde veri varsa eğer. Suç dünyası için mesele kolaydır, patolojik vakaların işledikleri suçlar genellikle çözülür. Araştırılan mevzu cesetlerin yürümesiyse eğer, orada durmak lazım. Lem'in meseleye yaklaşımı bu açıdan yenilikçi, doğalın incelenmesinde iş kolay ama doğaüstü birkaç vaka Scotland Yard tarafından incelenecekse vaziyet karışıyor.

Lem'in bilimkurguya dayanmayan nadir metinlerinden sanırım, polisiye denir bir şey denecekse. Lem esas anlatının içine birtakım garip olayları sıkıştırarak nedenselliğin farklı boyutlarını anlatır, uygulamalı olarak gösterir hatta. Mevzu hakkında bilgi sahibi değilsek saçma ve gereksiz gelecektir ama Teğmen Gregory'nin sokakta yürürken kendisiyle karşılaşması, evinin sahibinin evinden gelen garip sesler, karşılaştığı diğer olaylar bize dünyaya dair kurduğumuz mantığın ne kadar sallantılı olduğunu göstermeyi amaçlar. Şeylere mutlak ve somutluğa dayanan yargılarla yaklaşıyorsak nedenselliğin bir boyutunu gözardı ediyoruz demektir, belki de akıl sağlığımızı korumak için yaptığımız bir şeydir bu, hatta bilincin kendi savunma mekanizması bile olabilir, bilinç kurduğu dünyanın tek gerçek dünya olduğunu düşün(dür)ür, bu dünyanın içinde yaşarız. Eşzamanlılığa kapanırız böylece, tek bir çizginin üzerinde yürümekten başka bir şey yapmayız. Bu ilginç, zira Teğmen Gregory'nin olaylara bakış açısı anlatı boyunca sık sık sorgulanır, bir kanun adamının yürüdüğü çizgiden başka bir şeye sahip olmaması yer yer eleştirilir ama Gregory kendisinin peşine düşmez, araştırdığı üç vakadan birindeki yürüyen cesedi kalabalığın içinde gördüğü halde bu bilgiyi araştırmasına katmaz, arada kalmış bir adam olarak da çıkmaz karşımıza. Gözlemcilikten fazla bir şey yapmıyor gibidir, oysa gecesini gündüzüne katarak bir ölünün yürüyüp yürümediğini anlamaya çalışmaktadır, ortada garip bir durum var yani. Birbiriyle ilişkisi olmayan bilgiler toplandıkça şirazesi kayar, neyi araştıracağını bilemez hale gelir, her şeyden şüphe etmeye başlar, buna benzer bir sürü şey. Sırayla gideyim, bir toplantı salonundayız. Başmüfettiş Sheppard ve memurları Farquart, Gregory, otopsi uzmanı Sorensen ve çatlak profesör tipine cuk oturan Dr. Sciss kısa süre önce yaşanan üç olay hakkında konuşuyorlar. Veriler sağlam, ortada bir çarpıtma, bilgi saklama gibi katakulli yok ama üç olay da birbirinden garip. Cesetler hareket ediyor, kıpırdıyor, morglarda akıl almaz olaylar yaşanıyor. Oldukça detaylı bir şekilde anlatılıyor bunlar, ayrıntıları vermeyeyim ama anlatı tipik bir polisiyeye aitmiş gibi gözüküyor en başta, bunu söyleyeyim. Çavuş Peel aralarında yok, böbreklerindeki bir sorundan ötürü hastanede. Adı geçtiği için kilit bir rolde yer alacağını düşünüyoruz ama böyle olmuyor, aslında metni okurken aldığımız pek çok notun çıkmaz sokaktan ibaret olduğunu görüyoruz. Bu iyi, okur mantığımızı sıklıkla dumura uğruyor, anlatının konusunu düşününce on numara teknik. Neyse, Dr. Sciss konuşmaya başlayınca bir örüntü yakaladığını düşünüyoruz, olayların gerçekleştiği yer, zaman ve mekan bilgilerini bir araya getirerek istatistiksel veriler çıkarıyor, olayların belli bir bölgede belli aralıklarla gerçekleştiğini söylüyor. Bir sonraki olayın izi sürülebilecek yani, vakaların çözülmesi için en ufak bir ipucuna muhtaçlar ve bir cesedin tekrar yürümesiyle gereksinim duydukları bilgiye kavuşabilirler. "Cesedin yürümesi" değil tabii kabul ettikleri olay, mantığa uygun bir açıklama arıyorlar en başta. Dr. Sciss'e göreyse böyle bir açıklama görülmüyor, sonradan iddia ettiği üzere birtakım mikroskobik zerzevatın ölüler üzerindeki etkisinden, bir nevi ilahi canlanıştan yola çıkılabilir. Doğaüstüne doğru uzanan yol kabul edilebilir değil, yine de bir ihtimal olarak masada duruyor. Sebebe ulaşma konusunda dinler tarihi, mitoloji, insanın kaynağına ulaşan her yol göz önünde bulunduruluyor böylece, en azından fikir olarak akılda tutuluyor. Bu açıdan metin zengin, Lazarus Etkisi dahil olmak üzere pek çok gönderme mevcut. Bunun yanında olay yerlerinin nitelikleri vakayı iyice zorlaştırıyor, bir morgda çok sayıda kedi bulunmuş, bir diğerinde polisin teki gördüğü şey yüzünden dehşete kapılarak kaçarken bir arabanın altında kalıyor, uyanana kadar yoğun bakımda kalıyor. Uyanmasıyla birlikte gizemin çözüleceğini düşünebiliriz ama bunca bilinmezin içinde o da zor biraz. Doktorun meseleyi bağladığı fikri: "Ergo, beyler, açıkça görülüyor ki, bu olaylar meydana gelmiş olamaz." (s. 29) Sağduyuya ters çünkü, mümkün değil böyle şeyler. Mümkün.

Aralarda Gregory araştırmalarını yapıyor, Sciss'ten şüphelenip adamı takip ediyor, oturup konuşuyor, bir yandan Başmüfettiş tarafından yönlendiriliyor, sanki görünmez bir el tarafından oradan oraya atılıyor ama yine taca çıkıyoruz, böyle bir şey de yok. Kısacası şimdiye kadarki tecrübelerimizin yardımıyla kurabildiğimiz örüntüler, çıkarımlar bu anlatıda pek bir işe yaramıyor, bir olayın birden fazla sebebi olduğunu seziyoruz ama bu sebepleri bulamıyoruz bir türlü, her bilgi başka bir bilinmeze varıyor. Örneğin polis kendine geldiği zaman cesedin gerçekten de hareket ettiğini söylüyor, yalan söylemesi için bir sebep yok. Ardında hiçbir iz bırakmadığı düşünülen psikopatı aramayı bırakmak için yeterli bir sebep değil bu, insan faktöründen ötürü bu veri güvenilir bulunmayabilir ki geçerliliği sorgulanıyor. Başka bir ipucu da Başmüfettiş'ten geliyor, anlatının sonunda Başmüfettiş olayların gerçekleştiği kasabaların civarındaki bir nakliye şirketinden bahsediyor. Zincirleme vakaların ayyuka çıktığı mekanlar belli, olayların zaman aralıkları belli, o halde aranan psikopat bu şirkette çalışan bir şoför olabilir mi? Başmüfettişin teorisi akla yatıyor açıkçası, sisten göz gözü görmezken araç kullanan şoförlerin bir süre sonra akıl sağlıklarını yitirdiklerini söylüyor Başmüfettiş, insan yön algısını kaybediyor ve sadece biçimsiz bir boşluğa bakar hale geliyor. Sisin yoğunluğuna ve diğer koşullara göre şirketin müdürü şoförlere daha çok dinlenme süresi verebiliyor, bu iki bilgiye bakarak cesetleri yürütenin(?) bir şoför olduğu söylenebilir, çok mantıklı. Aslında mantığa hitap eden ve etmeyen çok fazla teori var ve hemen hemen hiçbirinin somut bir dayanağı yok, bu durumda ihtimaller bir olayın çeşitlemeleri olmaktan öteye gidemiyor, vakalar çözülemiyor, bu çözülemezlik içinde anlatı sona eriyor.

Oldukça ilginç, felsefi bir metin bu. İlgilisi gördüğü yerde okusun derim ama baskısı yok, sahaflardan bakacaksınız veya Nadir'den alacaksınız artık.

21 Eylül 2019 Cumartesi

Gerhard Köpf - Borges Yok

Borges yoksa yapılacak tek bir şey vardır, Borges'in yaratılış biçimini anlamaya çalışmak. "Yaradılış" ilahi rayihasıyla inancı varlık üzerinde sabitliyor, nesneye dair bütün soruları tek bir cevaba çıkarıyor: Her şey yaradılmıştır ve aynı kaynağa sahiptir. Borges'ten yaklaşırsak icat edilmiş bir ögeyle karşılaşacağız, o zaman "yaratılış"tan devam edip eylemin niteliğine odaklanmak gerekecek. Köpf uğraşıyor bunun için, Borges'in yaradılış ve yaratılış süreci arasındaki bağları ortaya çıkarmaya çalışıyor. Epigrafta bir şiir, John Edward Lovelock'tan. Kim olduğumuzu söylemeyiz, yaşamımızı onu yaşadığımız gibi anlatmayız, onu anlatacağımız gibi yaşarız, aşağı yukarı bu. Yaşamı anlatıya çevirmek ama anlatıya çevrilecek bir yaşamı sürdürmek, anlatmaya değer bir şeyler oluşturmak. Oluşumun oluşumu, iç içe geçmiş çemberler, aynalar, labirentler, nihayetinde Borges. Anlattıklarının arasından seçebilecek miyiz kendisini, kimliğinin akışkanlığından yola çıkarak bir kimlik biçebilecek miyiz ona, öylesi bir uğraşa girmek ister miyiz? Sanatın uçlarına varmak için bunu yapacağız. Ben yaptım, bana Twitter'dan Eve Sığmayan Oda önerdi bu metni. Mutlaka okumalıymışım, o zaman neden okumayayım dedim ve iki yıldır bana baktığı köşeden aldım. Sonunda. Bakın, küçük odamın duvarlarına tavana kadar raf monte ettim, okumadıklarımın bir bölümüyle odayı doldurdum. Hiçbiri okunmadı bunların, kimi on küsur yıldır okunmayı bekliyor ve hepsi üzerime ağırlığını bırakıyor, bu odada huzursuzluk kol geziyor, elimi çabuk tutmam için iyi yerleştirilmemiş birkaç kitap düşüyor arada sırada. Diğer oda da aynı şekilde çevrili ama yarısına yakını okumuş olduklarım, o yüzden rahatlar ama yine de mutlak bir huzurdan söz etmek mümkün değil, çünkü tekrar elime almayacaklarım arıza çıkarıyor bu kez, ben de üçe beşe satıyorum, öğrencilere veya arkadaşlarıma hediye ediyorum veya kütüphanelere bağışlıyorum. Yaşamın bir parçası, bu şekil. Neyse, metin üç bölümden oluşuyor, ilk bölüm "Yükseklerde". Anlatıcının aşkı bitmiş, işi alay konusu olmuş, annesi ve babası ölmüş, bütün arkadaşları sırt çevirmiş. Kapı ve pencereler sürgülü, bir tek kitaplar var artık derken bir konferans davetiyesi geliyor, son bir kez yola düşmek için bahane. Surabaya'ya gidilecek, Hitler'in mezarının olduğu yere. Başka, Joseph Conrad'ın bir metninde geçen Almayer'in de Suraba'yla bağlantısı var, büyük yazarın ilk romanının kahramanı Almayer bir mekan biçimleyici, başka pek çok metinle birlikte. Anlatıcı, coğrafyayı sanatla belirliyor, uçakta. Her şey Conrad'ın betimlediği gibi, yukarıdan bakınca. "Ben, gerçeği hep kitaplardan aldım ve eklenen bütün gerçekleri oyunun gösterimiyle ilgili, kendisi ile ilgili olmayan bir mizansen buluşu olarak kabul ettim. Dünya yüzünde hep okuyarak hareket ettim, çünkü benim için hayallerden daha kesin bir şey yoktu. Yaşamımı ve dünyayı kitaplar sayesinde açıkladım ve bunu yaparken de hiç hayal kırıklığına uğramadım. Benim için genellikle sanıldığı gibi kitaplardaki bilgi ikinci elden değil, gerçek sanılan şey ikinci eldendir. Kitaplarda yazılanlar hep doğru çıktı." (s. 12) Almayer anlatıcının yanında, okunan sayfalardan çıkıp yandaki koltuğa oturuyor ama o koltuk dolu, yaşlı bir adam var Almayer'in yerinde. Borges'ten bahsetmeye başlıyor adam, adı Christofari. Borges'in var olmadığı çok açık. Anlatıcı 1982'de imzalattığı kitabı anımsıyor. Münih, Güzel Sanatlar Akademisi, Borges bütün somutluğuyla önünde duruyor, imzasını atıyor ve varlığını sürdürüyor. Öyle mi? Chris hemen metinlere uzanıyor, Borges ve Ben'de dünyanın kopya edilerek görüntülenmeye çalıştığı ele alınıyor örneğin, o halde dünya Borges'i yarat(d)mıştır, görünür olmak için. Bir ele ihtiyaç var, Borges orada. Gizemleri kitaplarda aradı, yaşama pek az eğildi. Lugones'ten mecazı öğrendi, böylece her şeyi her şeyle denklemeyi bildi. Ama yoktu, Borges diye biri var olmadı hiç. Chris, Adolfo Bioy Casares'e odaklanıyor hemen, Borges'in 10 yaş küçük can dostu, yazar arkadaşı, birlikte kalem salladığı adam. Biorges = Bioy+Borges! B harfi iki ismi de karşılıyor, anlam aynı noktaya ulaşıyor. İlk denemelerden üçünü "gençlik hatası" gerekçesiyle reddetmiş Biorges, öykülerini ikinci eldenmiş gibi anlatması da ilk elin Bioy olmasından kaynaklıymış, Morel'in Buluşu nam metninde Bioy aslında kendi icadını anlatmış: Borges'in Biorges'ten ayrılıp şahsiyet kazanması. "Bu romanı okuyun, Bayım, çok açık bir biçimde anlamaya başlayacaksınız: Jorge Luis Borges, Adolfo Bioy Casares'in buluşudur." (s. 29) Octavio Paz'dan alıntılarla, Borges'in roman -varlık sebebi, yaşamın en sağlam kurgusu- yazmamış olmasıyla desteklenen bir görüş. Yarad(t)ılış bir buluşun sonucu, insana dair. Gerçeklerin yaradılışla bir ilgisi varsa gerçeklik Tanrı'ya ait, mevzu bahis durumda iki eylemin ortasında bulunan ayrıksı bir edim mevcut.

Derken bir türbülans, uçağın burnu yeryüzünü gösteriyor, bir karmaşa, anonslar, gerçeğin kurguya akışı, anlatının kesilişi. Eldeki romandan bölümler, Almayer'in yaşamıyla uçaktaki durumun iç içe geçmesi, çarpma anının hayali, ardından Chris'in iddialarının devamı. İsveç Akademisi'nin üyeleri bir şeylerden şüphelendikleri için Nobel ödülü konusunda kararsız kalmışlar. Bioy'un bulduğu aktör, Borges'in somutlaşmasını sağlayan aktör ne ölçüde rol yapabilir, büyük organizasyonlarda başarılı olabilir mi, bu tür kuşkular Borges'in yaşamın dışında bir noktada gösterilmesine yol açmış. Kendisini kütüphaneye kapatan, okumaktan gözlerini kör eden bir adam "Sartre'ın yakınmalarıyla karşılaştırılınca" körlükle ilgili akılsızca sözler ediyor, büyük bir yazarın söylemeyeceği sözler. Borges ve A, B, C kişileri arasındaki farksızlık da bir başka mesele, Ben denen şeyin herkesçe paylaşılan bir kavram olduğunu belirtiyor Borges, herkes aynılığı yaşıyor, Benlik açısından. Maria Kodama, Ernst Jünger, Elsa Astete Millan, hepsi oyunun bir parçası. Çalıntı bir yazın, çalıntı bir yaşamın en büyük eseri. "Ama: çalınmamış olan yaratılmamış demektir." (s. 47) Uçak iniyor, yollar ayrılıyor, Borges'in aslında pek bir kimse olmadığı, hiç kimse olduğu, hatta herkes olduğu fikri öylece duruyor, yaratılan bir yazarın yaratılan bir insanlık, yazın ve yaşam olduğu kabul görüyor. Doğrudan değil. "Kendi kendimi, atına atlayıp, dört yöne birden uzaklaşan biri gibi gördüm." (s. 48)

İkinci bölüm, "Patates Soymak". Cakarta'ya uzun bir yol gidilecek, yeni dünyaların keşfi. Anlatıcının konferansta konuşacağı konu, Don Quixote'u Cervantes'in değil, Shakespeare'in yazmış olması. Bir de bu mesele var, Borges yetmiyormuş gibi. Shakespeare'in bir Cervantes metnini tiyatroya uyarlama olay var, metinde yer almamış ama Shakespeare'in Cervantes'i ayıla bayıla okuduğunu biliyoruz. İkisi de 1616 yılının Aziz George yortusunda ölmüş. Don Quixote'nin özlediği "çelişkisiz gerçek" bütün edebiyatı peşinden gitmeye zorladı, sağduyuyu deliliğin gözleriyle aramak için arayışın esas kaynağı mevzuya bütünüyle kanalize edildi. Unamuno'ya göre Cervantes, Don Quixote'nin yazdığı bir karakter. Belki de Shakespeare'le aynı kişi, iddia bu yönde. Borges'le bir bağlantı daha: Pierre Menard'ın Quixote'nin yazarı olduğu iddiasını Borges atıyor ortaya. Bir öykünün gerçeklik iddiasında bulunabileceği kadar iddialı, öyleyse, bütün bunların ulaşacağı anlam nedir? Karanlıkların arasında belli belirsiz görülen, belki sadece sezilebilen bir noktada insanın tek bir görüntüsünü mü bulacağız? Her sözcüğün tek bir sözcüğe indirgenebileceği düzlem. Edebiyatın bir parça yaklaşabildiği. Tam orada.

Bu tür anlatıları sevenler için kaçırılmaması gerek, tek bir anlatının çeşitlenmesi fikrinden düşülen dipnotlarına kadar ilgi çekici. Okunsun lütfen. Eve Sığmayan Oda'ya sonsuz teşekkür.

22 Ağustos 2019 Perşembe

Gaye Boralıoğlu - Hepsi Hikâye

Gaye Boralıoğlu'nun ilk kitabı, 2001'de çıkmış. Huzursuz bir kadının ahvalini anlatıyor. Anksiyete bozukluğu sağ olsun, kadın sosyal yaşamında karşılaştığı her sıkıntıya hemen bir çare düşünüyor ama analitik zekası detayları tamamen düşünebilecek kadar gelişkin olmadığı için planlarında hep bir gedik oluyor. Eve gelen tamirci örneği -metnin geneli belli bir zaman çizgisi ve olay örüntüsü taşıyor ama çoğu olayın bu çizgiye oturmasına gerek yok, müstakil anlatı parçaları mevcut- güzel bir örnek, kadın adamın bir iki imalı sözünden, bakışından haklı olarak işkillenip önlem dozajını ayarlayamayarak ilginç işlere girişiyor. Adam dükkanından bir alet almaya gidince gazetesini alıp bir adamın fotoğrafını kesiyor, çerçeveye koyup adamın görebileceği şekilde bırakıyor. Adam gelince, "Bu adamı ben de severim," gibi bir şey söylüyor, adam ünlü bir oyuncuymuş meğer. Eşi varmış gibi iki kişilik kahvaltı sofrası hazırlıyor ama tamirciyi inandırmaya çalışırken başka noktalardan batırıyor bu sefer. Böyle şeyler var her bölümde, on bir bölümün her biri karakterimizin farklı zamanlardaki hallerine odaklanıyor, böylece ana çizginin ağır ağır belirişiyle birlikte karakterin farklı deliliklerine rastlıyoruz, psikolojik çözümlemesi yapılsa rahatsızlıkları birkaç sayfa tutar. Böyle bir karaktere en son Banu Özyürek'in Bir Günü Bitirme Sanatı adlı metninde rastlamıştım, hatta Özyürek'in eserekli karakterlerinin yer aldığı öyküleri buradaki bölümlerin arasına sıkıştırsak hiç sırıtmaz. Aynı meşrepten hepsi. Toplumun kendilerine biçtiği payeden, erkeklerin erk erk davranışlarından ötürü hafif tırlatmış, tatlı kadınlar. Ben tatlı buluyorum bu kadınları, bir tanesi de annem olduğu içindir belki, bilemiyorum, neyse, İnce Hesap nam bölüme bakıyorum. Adam telefonla konuşacağını söyleyip çıkıyor odadan, hemen. Anlatıcı banyodan yeni çıkmış, "Peki," demekten başka bir şey yapamıyor. Adamın peşinden de gidemiyor, hasta olur. Sinüziti var. Hasta olursa hiçbir şey yapamayacak hale gelir, tatilleri mahvolur, adam eski sevgilisiyle konuşsun da tatilleri mahvolmasın, çıkmıyor dışarı. Adam eski sevgilisiyle konuşuyor. Kadın da eski sevgilileriyle konuşmak istiyor ama hiçbiri aramıyor. Eski sevgililerin her zaman sevgili olduğunu düşünüyor kadın, arasalar sıcak ve tatlı bir şey olacağını düşünüyor ama hiçbiri aramıyor. O da aramıyor gerçi, üzüldüğüne bakmamak lazım. Sadece o an, o durumda aranmak istiyor, sarmal anlatıda karşımıza çıkan tekrarların içinde aranma isteği yok çünkü, bir tek kez dışında dile getirilmiyor, zaten ilerleyen bölümlerde çelişkinin süper bir örneğini sunuyor kadın, eski sevgilinin eski sevgili olduğunu ve geçmişte kalması gerektiğini, yoksa yaşamı yok yere dolduracağını söylüyor. Bir dünya paranoya var bu noktadan sonra, kadın aldatıldığını düşünüyor, adamın kafasına indirmelik eşyayı kaldırıp kapıyı vuranın temizlikçi olduğunu anlayınca indiriyor. Onca şeyden sonra adam gelince sevişiyorlar hemen. Bitti. Kadın için eylemsizlik büyük problem, hemen kurmaya başlıyor kafada. Hemen alternatif gerçeklikler üşüşüyor başına, ne yapacağını bilemez hale geliyor.

İkinci bölümde Nebahat'le karşılaşıyoruz. Her cumartesi geliyor, evi temizliyor. Annesi musallat etmiş, evi pislik götürmesin diye kadının başına Nebahat'i salmış, ücreti ödeyeceğini söylemiş ama ödememiş, kadına kalmış o da. Sonradan şutlamış üstelik, Nebahat iyice kadının başına kalmış. Nebahat para istiyor, ev alacak. Ev alacaksa yardım etmeli kadın, hiç kimseye hayır diyemiyor. Hayır diyemediği için zamanında evlendiğini, üç ay sonra adamın boşanmak istediğini söylüyor. Boşanıyorlar, bir de aynı iş yerinde çalışıyorlar, yüz yüzeler. Neden evlendiğini bilmiyor kadın, bir nevi "Yes Woman". İşe gidip geliyor, kovulana kadar bu düzeni sürdürüyor. Kovulması başka bir bölümde, burada fotoğraf makinesi almaya çalışıyor. Kirayı bir ay geciktirerek alacak makineyi, fotoğraf çekecek, meşhur olacak, dünya onu konuşacak. Bir sürü hayal. Kapıya gelen ev sahibi homurdanarak gidiyor, makinenin o ay alınacağı garanti artık. Değil, çünkü Nebahat para istiyor. Ev alacak. Çıkarıp kirayı veriyor kadın, makineyi de alamıyor. Üstelik uçuk çıkarıyor, başka bir bölümde. Buluşacağı bir adam var ama uçuğu da var, kapamak için bir ton makyaj malzemesi sürüyor, palyaçoya benzemekten korkuyor, polislerin kendisini merkeze almalarından, tutuklanmaktan, hapse atılmaktan korkuyor. Nelerden korktuğunu ve kafasında neler kurduğunu anlatmıyorum pek ama dediğim gibi, her bölümde birkaç tane var böyle kurulmalar. Neyse, yemek fiyaskoya dönüşüyor çünkü kadın konuşamıyor, yediği yemekler uçuğunu yakıyor, canı çok yanıyor, gözlerinden yaş geliyor. Yemek bitince kalkıyorlar, adam arayacağını söylüyor ama bir daha adamıyor. Kadın da pek umursamıyor zaten, sosyalleşme sınavını atlatmanın rahatlığı var üstünde, bir de yeni bir işe başlamanın kendisi için büyük sıkıntı olduğunu görüyoruz ileride, yeni bir ilişkiye başlamak için de aynı şeyleri düşünüyordur muhtemelen. Asgari ölçüde çaba gösteririz, elde ettiğimizi elde etmek istemediğimizi anlarsak çok çabaladığımızı düşünürüz bu sefer. Sanırım bunun bir sonu yok, her yerden bir arıza çıkarabiliriz. Evin satılması gibi. Ev sahibi birkaç alıcının evi göreceğini söylüyor kadına, kadın direkt evden atılacağını düşünüyor. Alıcıların böyle bir düşüncelerinin olup olmadığını bilmiyoruz, gerçi anlatı ilerledikçe bir şeyler çıkarabiliyoruz ama yine de emin değiliz. Kendince tuzaklar hazırlıyor kadın, evi kötü göstermeye çalışıyor ama başarılı olamıyor bir türlü, trajikomik haller. En sonunda evi beğenip gidiyorlar ama ev sahibi satmamaya karar veriyor evi, bir süre daha beklerse daha pahalıya satacağını düşünüyor. Yırtıyor bizimki. Bir süreliğine.

Mutlu Son ilginç olmuş, olmasa da olacak olan bir bölüm. Anlatıya pek bir katkısı yok, bağımsız bir öykü olarak düşünebiliriz. Kadın bir fabrikada işçi performansını artırıcı etkinlikler düzenliyor, işi bu ama bir yandan da yazıyor, senaryosu bir şekilde bir yapımcının eline geçtikten sonra değerleniyor ve sinema dünyasının kalıplarına sıkıştırılmaya çalışan kadının bir de buradan delirdiğini görüyoruz. Hikâyede kadın yok, kadın istiyorlar bir tane. Kadın olmazsa kimse izlemezmiş filmi, kadın niye yokmuş. Kadın, "Kadın olsun!" diyor ve kadın koyuyor bir tane, esas hikâyeye pek yakışmıyor kadın ama yapacak bir şey yok. Senaryo şöyle: Adamın biri var, işçi, fabrikada çalışıyor. Bir sabah işe giderken kalabalık bir gruba rastlıyor, bir de polislere rastlıyor tabii. Arada kalıyor, ayakkabısını kaybediyor o sırada. Fabrikaya geliyor, haberlerde kendisinin ayakkabısı sergileniyor. Ustası bir ayakkabısının olmadığını görüyor adamın, hemen anarşist diye ihbar ettirip işten attırıyor. Sonra bizimki köprüye çıkıyor, atıyor kendini ama kameralar kendisini çekmiyor o sırada, yakındaki bir kazayı çekiyorlar. Ölümünü de kimse görmüyor. Aslında o güne kadar görüldüğü pek söylenemez, bir insan kendisiymiş gibi. Hemen aşırı yorumlayalım, adamın/kadının kaybettiği ayakkabı boşanmasını simgeliyor, böylece toplumun rezil yargıları çıkıyor ortaya, boşanmış bir kadın birçok şekilde dışlanıyor. Ölümünde bile görmezden geliniyor, bireyliği elinden alınmış gibi. Mutlu bir son düşünmesi isteniyor en sonunda, filmin intiharla bitmemesi lazım. Düşünemiyor kadın, mutlu bir son gelmiyor aklına, bulmak için gezilere çıkıyor, birçok şey yapıyor ama olmuyor. En sonunda deprem oluyor zaten, 1999'daki, böylece düşünme işini erteliyor.

Sonraki bölümde işten kovulması var. Kovuluyor çünkü kriz. Bu noktada da İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı'na koyun bu kadını, zerre sırıtmaz. Burada tabii kapitalizm eleştirileri gırla gidiyor, işçi performanslarının artırımı için maaşlara zam yapılması gerektiğini düşünüyor ama söyleyemiyor bunu. İşsizlik kötü bir şey çünkü. Tazminatının bir bölümünü Nebahat'e kaptırıyor sonrasında, en sonda senaryosunu kaptırdığını da görüyoruz, televizyonda izlediği filmi anlatırken aslında kendi senaryosunu anlatıyor ama farkında mı değil ya da farkında ama yaratmanın utancından ötürü mü senaryosunu tanımazdan geliyor, bilmiyoruz. Şunu biliyoruz ki kadın elinde bir şey tutamıyor ya da tutmak istemiyor, sahiplenmek istemiyor sanırım. En başta gördüğümüz sevgilisi eski sevgililerinden birine dönüyor, senaryosu elinden gidiyor, paraları elinden gidiyor, kadının yaşamında hiçbir şey durmuyor, her şey kadından uzaklaşıyor. Entropinin merkezinde kendisi varmış gibi. Korkunç. Ailesine atabildiğimiz sayılı bakışlarda en az kendisi kadar kaygılı bir anneye sahip olduğunu görüyoruz, kadın durmadan söyleniyor. Babanın pek bir izlenimi yok, sessiz sakin bir adam olduğu dışında. Anne problemleri. Anneler yapıyor ne yapıyorsa, babayı da anne yapıyor bir anlamda, adamın evlilik yaşantısı ve çocuğunu etkileme biçimi annenin karakterine bağlı, aslında ikisi birbirini değiştirebilir ama şu rezil ataerkillikte zor ne yazık ki. Burada ilginç bir durum var gerçi, baba silik. Annenin baskınlığında kadının başka türlü bir kişiliğe sahip olamayacağını anlıyoruz, bir şeylerin yanlış gittiğinin farkında değil çünkü. Sadece kaygılar, bir sürü kaygı. Çoğunlukla da hissizlik veya edimlerle uyuşmayan duyguların hissedilmesi. Kadın bundan ibaret. Mesela bir arkadaşına gidiyor kadın, sıcak suyla yıkanabilmek için. Arkadaşıyla sevgilisi banyoda kavga ediyorlar, kadın sıcak suyu bitirmelerinden korkuyor o sırada. Nebahat kendisinden para tırtıklıyor, hemen hemen hiçbir şey hissetmeden veriveriyor paraları. Tatlı olduğu kadar da sinir bozucu bir kadın kısaca.

Bir ilk kitap için çok başarılı ya. Karakter yaratmaca olsun, olay örgüsünün giriftliği olsun, gündeliğe dair detaylar olsun, gayet iyi.

27 Haziran 2019 Perşembe

Tahar Ben Jelloun - Bay Ahlâk'ın Çöküşü


Tahar Ben Jelloun Endonezya'ya gittiği zaman Pramocdya Ananta Toei'yle görüşmek istiyor, ev hapsi cezasına çarptırılan ve herhangi bir şey yayınlaması yasaklanan Endonezyalı büyük yazarla. Bu görüşmenin Toei için iyi sonuçlar doğurmayacağı söylenince görüşmüyorlar. Hapsedilen yazarın Fransızcaya çevrilen eseri Yozlaşma ses getirince, konu da oldukça güncel ve küresel olunca Tahar Ben Jelloun aynı konu üzerine kendi metnini yazıyor. "Anlatılmak istenen, insan ruhunun aynı musibet tarafından kemirildiği sürece, farklı bir gökyüzü altında da bulunsa, aynı canavarlara yenik düşeceğidir." (s. 5) Musibetten birkaç örnek vereyim, yoldan çıkışını izleyeceğimiz Murat üçün beşin hesabını yapmaktan bunalmış durumda. Tütünü, ekmeği, suyu, her şeyi koca koca gider kalemleri olarak büyüdükçe büyüyor. Oğlu yol kenarlarına dikilen aydınlatma direklerinin altında ders çalışıyor, Faslı pek çok yoksul çocuk gibi. Eşi doyumsuz bir kadın, her şeyin iyisini istiyor. Yolunu bulan hemen herkes iyi yaşarken Murat neden beş parasız yaşıyor? Adam çalmıyor, net. Etrafında Saddam'ın indirilmesi için muhabbetler dönüyor, adam çalmıyor. Yardımcısı Hacı Hamit pis pis sırıtarak dolanıyor ortada, paraya para demiyor, bizimki çalmıyor. Etrafta hediyelik koyunlar, paralar, eşyalar havalarda uçuşuyor, bizimki çalmaması bir yana, hiçbir hediyeyi kabul etmiyor. Önüne gelen projelerin altına imzasını atması yeterli, masa başı mühendisinin yapacağı başka bir şey yok ama atmıyor o imzayı, araya sıkıştırılmış zarfları kabul etmiyor. Hacı Hamit işe her geç geldiğinde Murat bir kağıda not alıp kayıt altına alıyor gecikmeleri, belki bir gün şikayetçi olur da kanıt gerekir diye. Böyle bir adam. İlkelerini ve ideallerini bir kenara koymak, paraya boğulmak istemiyor. Namuslu bir yaşam sürmek istiyor. Etrafındakiler -çocukları hariç- çalmasını istiyorlar, bariz. İş yerinde huzursuz bir ortam yaratıyor, evin huzurunu bozuyor, istenmeyen adam olacak neredeyse. Eşi Hlima'yla neden evlendiğini hatırlayamıyor mesela, güzellikler geride kalmış. Hlima Murat'a adam olmadığını söylemeye vardırmış işi, eşinin yaşamını kabusa çevirmeyi başarmış kısaca. Murat düşünüyor, bu kadınla üniversitede tanıştı. Kadının ailesi tutucu olduğu için kaçak göçek görüştüler. Evlenmeden sevişmedi Hlima, evlendikleri zaman da adamı kapana kıstırdı. Tipik bir hikâye. Murat tuzağa düştü, daha iyisini yapabilirdi ama ailevi travmalar yolunu hiç aydınlatmadığı için görmesi gerekenleri göremedi. Fransa'ya gidip başka bir dünyayı da görmüştü ama evinden hiç kurtulamayacağını düşünmüş olabilir. Evden ve aileden kurtuluş yok, yeterince ağır yaralar taşınıyorsa.

Kuzen Naciya bir vaha olarak duruyor. Oğluyla yalnız yaşıyor, Murat'la da ilgileniyor biraz. Hlima gibi Murat'tan çalıp çırpmasını istemiyor, dürüst olmasını istiyor hatta. Murat kırılma noktasına kadar dürüstlüğünü koruyor ama amirleri tarafından bile saldırıya uğruyor. Rüşvet işlerinin paralel bir ekonomik hamleden başka bir şey olmadığını anlatıyor amiri. İyi bir şey değil rüşvet ama gerekli, bazı işlerin bazı işlerden daha hızlı halledilmesi gerekiyor. Söylenmek istenen şu: "Bütün işler bazıdır ama bazı işler daha da bazıdır." Meşruluk temeli de kurulduktan sonra üstlerinin yaptıklarını onaylamayan Murat için soru işaretleri ortaya çıkıyor. Otobüsler de rezalet. Mesai saati bitimlerindeki metrobüsler gibi. Pis bir koku, kalabalık, leş. Abbas güç veriyor bir süre, Murat'ın en yakın arkadaşı. Liseyi birlikte okudular, Abbas avukat çıktı. Arap uluslarının sorunları ve problemleri hakkında tartışmaları kesildi, ayrı yollara çıkmışlardı. Abbas da yolunu şaşanlardan. "Meşru şiddet" uyguluyor borçlulara, böylece adli süreci oldukça kısaltıyor. Hukukun ağırlığı alternatif çözümleri de birlikte getiriyor, aynı şeyi ekonomik sıkıntılar yaşandığı zaman da görüyoruz. Aslında mevzunun Kazablanka'da geçtiğini söylersem bir şeyler aydınlanabilir, filmdeki atmosferi ve insanları hatırlarsak. Neyse, "devletin açıklarını kapatmak" için işlemleri hızlandırmak veya rüşvet almak arasında pek bir fark yok. Murat'ın geçmişine baktığımızda sicili temiz ve fakir bir babayla karşılaşıyoruz, o da devletin açıklarını devletin kapatmasını beklemiş ama öyle bir şey olmamış. Murat, babasının vefatıyla birlikte abisini de yanına alarak babasının banka hesabıyla ilgili işlem yapmak üzere bankaya gittiği zaman on dört yaşından beri çalışan babasının beş kuruşunun olmadığını görmüş hesapta, şaşırmış. İki çocuk büyütmek yeterince masraflı olmuş zaten, hesabın tamtakır kuru bakır hali normal. O zamanlardan, yirmi yıl öncesinden isyan çanları çalmaya başlamış bile, Murat duymamış sadece. Duymaya başlıyor ama; yine bir otobüs yolculuğunda iç sesini dinlemek zorunda kalıyor. İç sesi yardırıyor, Murat'tan kurtulmak için intihar ettiğini söylüyor ve susuyor bir anda. Murat, "geçişin zor olacağını sezinler" ve kendini hazırlamaya başlar, artık daha fazla dayanamayacağını düşünür.

Birkaç mesele: Otobüs yolculuklarındaki siyasi birkaç tartışma. Sadece tartışma ve patırtı, bu kadar. Murat'ın gecenin bir köründe sokakta tanıştığı öğrenci kadın, kafayı kırmasıyla birlikte bu kadında huzur bulacak. Nabiya bunun adı. Naciya'ya yakınlaşma çabaları. Geçiş sürecinde Hlima'nın çıkardığı arızalar. Adam eve uğramıyor çünkü, bir süre sonra o kadından bu kadına gitmeye başlıyor ve ilk vurgunundan itibaren bambaşka bir hayatın hayalini kuruyor. Aldığı zarfı Varlık ve Hiçlik'in arasına koyuyor, hoş bir detay. Paranın özgürlük getirip getirmeyeceği fikrinin sorgulanması, kadınlar üzerinden gelişmemiş ülkelerdeki kadınlığın sorgulanması, ataerkil dünyanın rezillikleri falan, bunlar ara ara karşımıza çıkıyor. İşlerin cortladığı noktaya geleyim. İki adam takılıyor Murat'ın peşine, üstelik Hacı Hamit cebelleziden haberdar olduğu için pis pis sırıtarak Murat'ın sinirlerini bozuyor. Adamın elinde koz var artık ve karşısında hiç yıkılmayacağını hissettiren bir adamın yıkıntısı duruyor. Yıkıntı oğluyla konuşuyor, rüşvet vermeden hocaları tarafından hiçbir kuruma önerilmediğini söylüyor. Rezil bir dünya bu, bizimkinin bir kopyası gibi. Akademide dönen rezilliklerin yanına ülkenin bakanlıklarındaki kokuşmuşluğu katın, mis gibi bir yozlaşmayla karşılaşırsınız. Utanacağım bahsetmekten ama biraz anlatmalıyım, bizde medyada allanıp pullanan bazı projeler var, o projelerden birindeki cukkalamaları görenin aklı şaşar. Korkunç bir dümen kurulmuş, ülke Hacı Hamit'ten geçilmiyor resmen. Utanacağım kısım şu ki üç kişiydik ve tek bir ses çıkaramadık. Korktuk, dilsiz şeytanlığa soyunduk resmen. Evlilikti, boktu, püsürdü diye başa bela almak istemedim. Sonradan fena yamuldum zaten, bir şekilde çıktı benden. Neyse. Naciya değirmenin suyunu soruyor bir noktada, Murat anlatıyor ve Naciya'dan tekmeyi yiyor bir güzel. Naciya, Murat'ın dürüstlüğünü ve ahlâkını beğendiği için yakınlaşmış ama yozlaşmayı görür görmez uzaklaşıyor Murat'tan. Bu bir musibet. Diğerinde yakayı ele verme olayı var, daha fena. Patlıyor adamımız. "Olaylardan her zaman önde olmuştum. İleriyi görme yeteneğim olduğundan değil, babamın söylediği gibi önceden olayların sonuçlarını kestirebildiğim için. Buna tedirginlik denirdi." (s. 86) Tedirginlik ortadan kalkınca, cep para görünce Murat rahatlıyor, parayı iade etme fikri ortadan kalkıyor, o sırada cortluyor zaten. Tabii bu cortlamanın bir hayal ürünü olduğuna dair "twist" var en sonda, okurun vereceği anlama göre değişir durumlar.

Toplumsal yozlaşmanın örnekleri ara ara veriliyor, mesela bir taksi şoförü dinden sapıldığı için ülkenin burnunun boktan kurtulmadığını söylüyor, ahlâksız insanların milletin bacısına hallenmesinden yakınıyor ama aynı haltı kendi de yiyor. Mısır dizilerinin insanları aptallaştırdığı söyleniyor bir yerde, Murat'ın gençliğindeki filmlerin güzelliğinden hiçbir şey kalmamış, diziler toplumun kökünü dinamitliyor. Bunun gibi bir sürü detay var.

Metin iyi. Ahvali anlatıyor. İnsanın kırılacağı noktayı da anlatıyor. Bir noktaya kadar hepimiz dayanabiliriz, umarım o nokta umduğumuzdan daha da uzaktadır.

30 Mart 2019 Cumartesi

Barış Bıçakçı - Tarihî Kırıntılar

Lüneburg Varyantı'nda derinlerdeki acıyı dindirebilmek için genç bir satranç oyuncusunu yıllar boyunca biçimleyen, kendi bulduğu taktiği her maçta uygulatan ustanın amacına ulaştığını görüyorduk, mahvolmuş hayatının yanında öğrencisinin hayatını da mahvederek. Doğanın boşlukları sevmediğini düşünelim, bir kaybın veya başlı başına bir yokluğun yeri hemen doldurulur. Can, ablası Meral kaybolduktan sonra ablasının kitaplarını okuyor, ablasının odasında oturup bir anda ortadan yok olan kızın yaşamını -bir anlamda- kendi bedeninde canlandırıyor, yıllar boyunca. Üniversitede edebiyat okuyor, bir gazetenin kültür, sanat sepet işlerine bakan bölümünde çalışmaya başlıyor, basitleşeceğine karmaşıklaşan incelemeler yazıyor ve ablasını yine bulamıyor, yirmi beş yıl boyunca süren arayış nihayete ermiyor. Boşluk, Can'ın olduğu kişiyle doluyor. Anneyle baba için de aynı şey geçerli; anne 1992'deki kayboluştan sonra şiir dergilerini takip edip kızının birlikte olmak için evi terk ettiği, müstear isimle yazan şairi bulmaya çalışıyor. Telefonlar, görüşmeler derken bu olay edebiyat çevresinde küçük bir efsane haline geliyor. Şairi tanıyan yok, haliyle Meral'i de bilmiyorlar ama kızını bulmaya çalışan annenin, Sevgi'nin çabası yıllar boyunca sürerek boşluğu dolduruyor. Babanın uğraşı şair olabilmekten geçiyor, Taner yazdığı şiirlerle dalga geçilince masayı dağıtacak, insanlara kafa göz dalacak hale geliyor, şairleşme edimi müstear şaire doğru evrilmeyince, kızın yaşamına uzanacak bir yol yaratmayınca boşluğu sırf doldurmak için atılmış bir adım olarak kalıyor. Can başka bir koldan ilerliyor, şairlerle, sanat dünyasındaki insanlarla rahatlıkla iletişim kuracağı bir dünya yaratıyor. Rana'yla bu dünyada tanışıyor, arkadaşı Ali yine böyle bir uğraş sürecinde tanıdığı biri. Boşluk sanki biraz daha yoğun bir şekilde doluyor Can için. Aile doğa değil tabii, boşluk hep daha fazlasını talep ediyor. Yirmi beş yıldan sonra küllenen özlem, esintiyle yangına dönüşebiliyor.

1992'den itibaren 2000'lerin ortalarına uzanan bir zaman çizgisi, 2014'ten 2018'e uzanan başka bir zaman çizgisi, şairlerin anlattıkları hikâyeler ve her hikâyeden sonra Can'ın anlatılanlardan yola çıkarak yarattığı poetika. Bu dörtlü sırayı bozmuyor. I, II, III ve IV diyeyim bu bölümler için. I, Meral'in kayboluşuyla başlıyor. Ailenin yaşam standardı orta karar, baba harita mühendisi olarak çalışıyor, Meral'in kendi odası var. Bıçakçı'nın imgelerle dolu anlatımı kaba ayrıntıya girmiyor pek, bunları okur eşeleyip çıkarıyor. Yaşamları güzel gibi, her şey yolunda en azından. Aile, Meral kaçmadan önce de şiirle ilgili; Taner'in ve Sevgi'nin şiirle ve şairlerle ilgili fikirlerine yer veriliyor ve Meral 1992 yılının Aralık ayında, kırçıllı kumaştan uzun bir paltosu olan şaire aşık oluyor. En son Can görüyor onu, on dokuz yaşındaki ablası bavulunu alarak paltolu şaire doğru koşuyor. Koştuğu adamın şair olup olmadığı konusunda, eh, sonraki I'de şiir dergilerindeki şiirlerin incelenmesinden Meral'in odasında bulunan mektuba kadar pek çok iz var ama kesinlik yok. Sevgi, kızının şaire kaçtığını düşünüyor ve kestirip atıyor gerisini, istikameti belirledikten sonra aynı kanal üzerinden arayışına başlıyor. Dergilere edilen telefonlar, yazılan mektuplar, bir dünya şey. Sfenks imgesi, elma ve eskilik imgesi, pek çok imgeyi birbirine bağlıyor ve ailenin yaşadıklarını bunlara denkliyor anlatıcı. Bazen rahatsız edici boyuta varıyor bu, belki de ailenin şair bakışına sahip olduğunu aktarmak içindir. Meral gitmeseydi de aynı renklere sahip olacaklardı. Mesela, işte Meral kaçıyor, Can'ın düşündüğü: "Ablası Meral elinde çantası, koşarak paltolu bir şaire doğru gidiyordu. Palto uzundu ve Can'a kalırsa biraz elma biraz geçmiş kokuyordu. Şair ikisinden birden büyük ısırıklar almış sonra da ağzını paltosunun yeniyle silmiş olmalıydı." (s. 6) Hiçbir zaman kaskatı bir acıyla, duygu yoğunluğuyla karşılaşmıyoruz, her şey bir başka şeye dönüşmüş olarak çıkıyor karşımıza. Bir tek, şairlerden biriyle yapılan söyleşide şairin söylenen sözler üzerine döktüğü gözyaşı var, belki de saf duyguya en çok yaklaştığımız an. Tehlikeli bir yerde duruyor Bıçakçı'nın üslubu, müteşairliğe meyil sınırı zorluyor, belli bir noktaya kadar kurmacaya katkı sağlayan bu anlatı biçimi yer yer aşırılığa varacak gibi oluyor. Metnin tamamında var bu durum, şairlerle yapılan görüşmelerin ve anlatılan hikâyelerin ötesine uzanıyor. Poetikalarda sırıtmıyor tabii.

II'de 2014 yılı, Can bir gazetenin kültür sanat editörü. Üniversiteden arkadaşı Ali'ye göre geçmişten bir şey çıkarma çabası olarak şairlerin hikâyelerinden derleyeceği bir metin üzerinde çalışıyor. Şairlerin isimleri önemli değil, metinde hiçbirinin adı geçmeyecek. Müstearlığı Can'ın kendisi yaratıyor, hatta yaratmıyor bile, isimleri direkt yok ediyor. Can'ın sevgilisi Rana'ya göre Can gazeteci değil, ablasının izinde şairlerin peşine takılarak aradığını bulmaya çalışan biri. Can'ın şairleri küçük düşürmeye çalıştığını da ekliyor ama böyle bir çaba pek görülmüyor, belki ilk bir iki şairle yapılan söyleşilerde Can'ın azıcık sivri sözcükleri, dikkat ettiği ayrıntılar -sakala düşmüş kurabiye kırıntısı gibi- bu yönde ama poetikalar tamamen şiirle ve anlatılan hikâyelerle ilgili, geçen zamanla birlikte Can'ın arayışının hedefi ablasından hakikate, şiirin gerçekliğine ve gündeliğin gerçeklikten giderek uzaklaşmasına dönmüş durumda. Şairlerden biri Kendini Turgut Uyar Sanan Adam diye bir hikâye anlatıyor, delik deşik olmuş insanların normallikle başa çıkamamaları üzerine şahane bir metin. Hastalıklı bir normallikte var olma çabası hangi araçlarla, nasıl harcanır? Her şeyi olduğu gibi kabul etme fikrine ulaşıyor aile, yirmi küsur yıl sonra. Can her şeyin olabileceğini ve olduğunu düşünüyor sonunda, olurluğun içinden kendine en uygun parçaları çekiyor. Rana. Kitap. Şiir. Klişe sözleri ve kendine kattıklarını bir arada duymak Can için dengeye varma anlamına geliyor biraz, bence. Şairlerden birinin dediğine göre bir şeyin peşinden gitmek yaratıcı bir eylem, doğumu ve ölümü aynı anda barındıran. Bu tür sözlerin yongaları tertemiz süpürülür ama geriye de kalır bir şey, en azından hikâyeler kalıyor Can için. Bu hikâyeler Bıçakçı'nın Baharda Yine Geliriz'deki öyküleriyle aynı kökten geliyor, o zaman o metni bu metindeki şairler mi yazmıştır? Evettir. En azından böyle düşünmek güzel. Poetikalar yardımıyla yaşamı biraz daha köşelemek de başka şey. Gerçi yetersiz. Köşeler keskinliklerini kaybediyor zamanla. Hikâyelerde seksenli yılların insanlık dışı ortamı, Doğu'nun cehennemi andıran huzursuzluğu var, ayrıca Can'ın katıldığı eylemler -Bret Easton Ellis'in Glamorama'sından: "Ne kadar iyi görülürsen o kadar iyi görürsün."- toplumsal travmalarımızı bir bir sıralıyor ama kişisel travmaların penceresinden görüyoruz her şeyi, kapsayıcı olan şey içerdiklerini törpülüyor zamanla. Bu tür ayak izlerini bularak ilerlemek zorundayız, Bıçakçı'nın açtığı boşlukları okur doldurmalı çünkü doğanın boşlukları sevmemesi. Gerçi hiçbir yere ulaşmayan izler de var, Can'ın portakal reçeli yememesinin sebebi olarak gösterilen migren pek bir şeye hizmet etmiyor örneğin. Çok küçük parçalar bunlar, sihri bozacak ölçüde değil. Can'ın Meral'le ilişkisine dair pek bir şey anlatılmaması bir diğer iz, bu iz de anlatıya hizmet etmiyor. Öğrendiğimize göre ablasını dikizliyor Can, kızın orasını burasını mıncırıyor, bu kadar. Ablayla ilişki biraz daha derinleştirilmiş olsaydı Can'ın Rana'yla ve Rana'dan önceki sevgilisi Yeşim'le yaşadıkları için bir temel teşkil edebilirdi ama böyle bir kaygı yok, zira travmanın ötesinde bir şey göremiyoruz.

Kırıntılar yas sürecinin sonsuzluğundan doğuyor. Zamanın geçişi sağlıklı bir sürece yol açmıyor, boşluk biçim değiştirip duruyor. Kabulleniş yer yer kendini gösterse de yaşam bir kere bu kayıpla şekillendikten sonra başka kalıplara oturmuyor, yeninin içinden de benzer kırıntılar dökülüyor. Yokluğun parçalarına göz atıyoruz durmadan. Bıçakçı'yı da seviyoruz.

24 Mart 2019 Pazar

V. S. Naipaul - Taklitçiler

2015'ten geliyor bu, Kıbrıs'ta askerlik yaparken okumuştum. Malzemelik nöbetlerinde bitirdiğimi hatırlıyorum, Mülksüzler'i de o nöbetlerde bitirmiştim. Tüfeği kasaların konduğu büyük masalara koyuyordum, el fenerimi yakıyordum, pıt pıt okuyordum. Yanımdaki eleman genellikle uyuyordu, uyumazsa uyuması yönünde telkinlerim oluyordu, hipnotize edip uyutuyordum falan, sonra gecenin sessizliği. Tam karşıda Değirmenlik'in ışıklarını görüyordum, solumda Beşparmak'ın kara gövdesi. Aynı gövdenin öte yanına Girne'de asker hastanesinin balkonlarından birinden baktığım zamanı da unutamıyorum. Unutma teknikleri var, bazı şeyleri rahatlıkla unutabilirsiniz, unutamadığınız bir şey varsa biraz araştırın, zihninizi pırıl pırıl edecek yöntemlerle sıfır bir beyne ulaşabilirsiniz. Neyse, o gece -askerliğin bitmek üzere oluşunun etkisiyle birlikte- aklıma pek çok şey kazıdım. Sigara içmemiz yasaktı ama iki gün önce ameliyat olmuştuk, umursamıyorduk. Gecenin üçü veya dördü, balkona çıkınca denizin sesi belli belirsiz geliyordu. Ağaçlar, dağ. Tütünün çıtırtısı. Yalnızlığın verdiği bir güç vardı, nasıl anlatılır bilmiyorum, kendimi çok güçlü hissetmiştim. Bu yaz muhtemelen, gidip tekrar görmeyi düşünüyorum oraları. Yeşim Lefkoşa'yı görmek istiyor, eskimiş şehri sınır boyunca gezip serserilik etmek için Yeşim süper. Mevlevihane var bir de, hafta içi açık olduğu için gidememiştim, orayı da gezeriz. Öyle yani.

Naipaul çocukluğunun renkli dünyasını ele aldığı metinlerden sonra daha ciddi meselelere giriyor, kendinden başlayarak çıktığı yolda doğduğu toprakların siyasi meselelerine, postkolonyal dönemde var olmaya çalışan devrik liderlerin yaşamlarına eğiliyor. İlk metinlerinde siyaset ve siyasetçiler kurgulanan mikro dünyanın bir parçası olarak yer alıyordu, mahallelerin ağır abilerinden genel seçimlere katılan kodamanlara doğru genişleyen bir perspektiften baktığımızda bu kez başrolde Londra'ya sığınmış "vatansever" bir politikacı var. Yerleştiği pansiyonda otobiyografik bir kurmaca yazmaya başlıyor, yazdığı metni okuyoruz. Kırk yaşında, vatanını sömürgeleştiren Batı kültürünü iyice benimsemiş -metnin orijinal adı The Mimic Men, kültür kodlarını çorlayarak modernleşmenin yan sanayi ürünleri haline gelen adamlarla karşı karşıyayız- ve çöküşünü de kabullenmiş bir adam. Meslek hayatının şablonlara son derece uygun olduğunu düşünüyor, Batı'nın sömürge politikasına son derece aşina olduğu için belki biraz olsun her şeyin farklı olacağı hissine kapılmış olsa da kaçınılmaz sonla karşılaşıyor nihayetinde. "Adama ve siyasi hayatıma dönmenin imkânsız olduğunu biliyorum. Sömürgelerde olaylar çok hızlı gelişir, liderler çok hızlı devrilir. Ben de çoktan unutuldum." (s. 9) Liderliğin ve toplumunun özetini birkaç sözcükle ortaya koyuyor sonra, aslında sadece kendi toplumu değil söz konusu olan, çok tanıdık bir tabloyla karşı karşıyayız: "Bizde düzen yoktur. Her şeyden öte, güç yoktur, ve biz bu iktidar eksikliğini anlamayız. Kelimeleri çarpıtır ve güç kazanmak için kullanırız ama blöfümüz görülür görülmez de kaybederiz. Bizim için politika, yap ya da öl demektir. İlk ve son kez taarruz demektir. Kendimizi bu işe adadık mı, siyasi çatışmalarla yetinmez, çoğu zaman gerçek anlamıyla, hayatımızı ortaya koyarak savaşırız. Değişken ve kaypak toplumlarımız da bize destek olmaz." (s. 9) Yer aldığı toplumdan kopmuş, yeni kodlarıyla kendini biçimlemiş devrik bir lider konuşuyor, Ralph Sing, kitlelerin sevgilisi ve katili. 1950'lerde Trinidad üzerindeki İngiliz sömürgesi kalktıktan sonra başa geçirilen kukla. Pansiyonda tanıştığı insanlarla yaşadıklarını anlatırken dünyanın geri kalanının ne durumda olduğunu anlıyor, birçok ulustan birçok insanın arasında kendisini bulmaya çalışıyor ve sık sık geçmişine dönüyor, geldiği noktayı anlamlandırabilmek için temel taşları bulmaya çalışıyor. Bu sırada odasına kız atmayı sürdürüyor, günlüğünü okuyan pansiyon sahibi de odaya uğruyor bir ara. Kadınlarla olan günlük ilişkilerini karakterinin bir parçası olarak görüyor Singh, küçük zaferler çıkarıyor kadınlardan. Kişiliğini sabit tutacak bir şeye ihtiyacı var, kendini tam bir insan gibi hissedebilmek için. Parçalar dağılmak üzere, kadınları kullandığı gibi günlüğü de bir nevi ataç gibi kullanıyor.

Ailesi Hindistan'dan gelmiş, Isabella nam gayet sömürülesi bir adada ikamet ediyorlar. Ralph burada doğuyor, İngiliz vatandaşı olduğu ve ailesinin durumu da elverdiği için Londra'ya geliyor, okumaya. Kaldığı yerin aynı pansiyon olması şaşırtıcı değil, sonuçta her şey bittikten sonra her şeyin başladığı yere dönmek fena çuvallamış insanlar için iyileşmenin ilk adımı gibi geliyor. Unutmak isteyenler için bir ipucu, bunu yapmayın. Süreci tamamen ortadan kaldırmak için başıyla sonu belli olduktan sonra iki ucundan tutarak atınız, üste başa bulaştırmadan. Yoksa Ralph gibi aynı acıları tekrar tekrar yaşarsınız. Neyse, eleman okuyor bir güzel, soylu insanlarla ilişkileri oluyor, birkaçını düzüyor hatta. Sonrasında memlekete dönüyor ve kakao tarlalarıyla ilgilenmeye başlıyor. Ralph için kakao çok önemli, ekonominin ve midesinin can damarı. Basit bir yaşamı hatırlatıyor; tarlada çalış, eve dön, mahsulü okut, yaşa git. Aslında karmaşayı istiyor, Londra'daki ortamı istiyor ama küçük memleketinde parlak bir yaşamı bulmak mümkün değil. Kodlar çalışıyor, imitasyon Londra küçük adaya getirilmeye çalışılıyor. Sandra yanında, Ralph'in aşkı ve açık yarası. Evlilikleri ve boşanmaları oldukça sarsıcı. Adamda sorumluluk bilinci pek yok, o yüzden evlendikten birkaç dakika sonra pişman oluyor, züppenin cezasını bulduğunu düşünüyor. Sahtekarlığıyla, evliliğiyle ve birçok serseriliğiyle ilgili şöyle bir aydınlanma anı var: "Bunu ancak şu anda, yazarken görüyor olmam garip geliyor; tıpkı bir devrimin tarihini yazarken, bazı küçük ve önemsenmemiş hareketlerin bir felaketin tohumu olduğunu farkeden bir tarihçi gibi, ben de ancak şimdi, bunca yıl içindeki bütün faaliyetlerin, parantez içinde var olduğunu belirttiğim her şeyin, bir tür geri çekilişi temsil ettiğini ve kendimi içinde hep hayali, dağılmış, amaçsız ve akışkan hissettiğim üç boyutlu şehrin bende yarattığı tahribatın bir parçası olduğunu görebiliyorum." (s. 62) Sandra da işleri kolaylaştırmıyor, Ralph'in ailesiyle ve adayla girdiği mücadelede sömürülen insanları küçümsediğini belli ediyor, Ralph'i umutsuzluğa sürüklüyor iyice. Bir dünya masraf ediyorlar evlerini döşemek için, sonra adadaki kozmopolitliklerini kutluyorlar. Bu hikâyeyi biliyorum, kendini harcanan para kadar değerli gören insanların dünyasında yalınlığı bulmak mümkün değil ne yazık ki. Ralph her ne kadar vurdumduymaz bir adam olsa da ülkesine ve ailesine bağlı bir adam, sonuçta kadınlarla olan maceraları sömürene karşı bir öfke patlaması olarak görmek mümkün. Şimdi sömürülme sırası kendisine gelmiş durumda.

Aile ve ırk muhabbeti. Anne kırılgan, baba pasif, kardeşler yaygaracı. "Bir ara ırktık biz, genlerimiz pasifti, iki kuşak sonra üç ırktan herhangi birine karışıp kaybolma kabiliyetine sahipti; belki bir gün bizim genlerimizin etkisi sadece bir göz biçimi ya da ince bir bileğin esnekliğiyle anılacaktı." (s. 68) Trinidad'a Hindistan'dan ve pek çok yerden göçmen gelmiş, karman çorman bir şey olmuş orada, Naipaul'un ilk metinlerinde gördüğümüz insanların çoğu başka memleketlerden gelenler veya onların çocukları, aralarında kültür farkları var, politik ayrımlar var falan, tam sömürülesi bir haldeler kısaca. Kolaylıkla kışkırtılabilirler ki savaş çıkıyor nihayetinde, bir liderin devrilmesi savaşsız olmaz. Neyse, Ralph para kazanmaya başlıyor ama Sandra'nın dizginleri eline almasıyla birlikte sinir krizleri geçiriyor, arabasının direksiyonunu yumrukluyor, meşru müdafaa sonucu evlendiklerini söylüyor, bu kısımlarda evlilikle, kolonyalizmle, makroyla mikro dünya arasındaki benzerliklerle dolu düşünceler var, güzel.

Sonrası politika, sosyalizm ve kapitalizm arasındaki savaşın figürleri, hakim kültürden kurtulmaya çalışıp vatanını ferah bir memleket haline getirmeye çalışan ama aslında iç çatışmaları yüzünden çoktan kayışı kopmuş insanların mücadeleleri, böyle şeyler. Naipaul Mahallesi diyeceğim mesken burada da var; adadaki insanlar yine pek renkli ve her an tutuşmaya hazır. Ortalık yangın yerine dönünce kös kös Londra'ya dönüş ve kuyruğu kısıp düşünmek, yazmak, tarihi itirafname haline getirmek. Ralph Efendi kişisel tarihini sundu, şimdi hava durumu.

Redd'in yeni albümü çıktı ama Spotify'a gelmemiş henüz, gelene kadar aşağıdakiyle idare edelim. Ormanda yürümeli, giden kızın ardından bakmalı klip, şekil duruşlar falan. Şarkı da iyi, yas tutanı delik deşik eder. Kardeş şarkısını da koyayım.


30 Kasım 2018 Cuma

V. S. Naipaul - Mistik Masör

İspanyollardan İngilizlere geçtikten sonra İngiltere'nin sömürgeleştirdiği toprakların insanları ilginç karışımlar oluşturuyorlar. Trinidad böyle bir karışımın başkentlerinden biri, çok küçük bir ada ülkesi. Halkının yarısına yakınını sömürge zamanlarında Hindistan'dan göç eden Hindular oluşturuyor, yerli siyahiler de Hindular kadar kalabalık, ayrıca çok fazla etnik unsur var adada, postkolonyal kazanda karışıp duran insanlar giderek birbirlerine dönüşüyorlar, köklerini korumaya çalışırlarken toplumsal etkileşimler gelenekleri ortaklaştırıyor, İngiliz mirasının yanında ABD'yle dirsek temaslarının başlaması da dinamik bir sosyal yapı oluşturuyor haliyle. Sömürülmekle geçen yüzyıllardan sonra ustalarından bir şeyler kapan insanlar, bağımsızlıklarını -görünürde- kazanmalarından sonra benzer tekniklerle birbirlerine karşı üstünlük kurmaya çalışıyorlar, aslında ortalık her an karışabilir ama sağduyulu insanlar da yok değil. Dünya çok acayip; birlikte yaşadığımız insanları "ülkemizden" atabiliyoruz, onları öldürebiliyoruz, doğruluğundan emin olunmayan bir tanecik haber bile yol açabiliyor buna. Her an taşmaya hazır kaç kazan var acaba, bu büyük biraderlerin hazırda tuttuğu? Biraz daha eşeleyince görüyorum ki ABD buradan doğalgaz sağlıyormuş, Naipaul petrolden de bahsediyor bir yerlerde, buradan ve Kanada'dan edinilen gaz koca ülkeye yetiyormuş. İspanyollardan İngilizlere geçiş anlam kazandı böylece, bir de metinde II. Dünya Savaşı çıkar çıkmaz adaya Amerikan askerlerinin neden geldiğini de anlamış oluyoruz. Her an karışabilecek bir ülkede kukla iktidarların varlığı da elzem hale geliyor biraderler için, insanlar sosyal bir kaosa her zaman açık. Kısacası burası modern bir sömürge, Naipaul doğduğunda tipik bir sömürgeydi, kolonyal dönemin kalıntılarından biri halinde şimdi.

Anlatıcı çocuk, futbol oynarken ayağı eline verilince Ganeş Ramsumair'in yardımına ihtiyaç duyuyor. Çocuğun annesine göre Trinidad'daki doktorlar için kahvaltıdan önce birkaç adam öldürmek günlük bir iş, o yüzden Ganeş'ten medet umuluyor. Ganeş bir şifacı, bir öğretmen, bir kanaat önderi, her şey olabilecek/olan bir adam. Hikâyesini çocuğun ağzından dinleyeceğiz, çoğunlukla tanrısal bir görüye kavuşan bu çocuk, Ganeş'in gençliğinden itibaren gelişimini yakından takip edecek, diyaloglarını kusursuz bir şekilde aktaracak. Pek sağlıklı bir olay değil, çünkü çocuk nereden biliyor mesela onca şeyi? Miguel Sokağı'ndaki anlatıcı velet her şeye şahit oluyor da anlatıyor, iyi de bu metninde Naipaul bunu neden yapıyor? İlk metni olduğu için ters köşeye mi yattı? Belki de çocuk Ganeş'in otobiyografisi olan Suç Yılları'nı kendi yazmış gibi anlatıyordur, bilemiyoruz, şimdi tekrar gözden geçirince bu konuda herhangi bir veriye rastlamadım. Neyse, çocuk Ganeş'in elinde iyileşiyor ve adamın yavaş ama emin adımlarla yükselişini herkes gibi izliyor. Bin beş yüz kitap okumuş olan, en ufak haksızlıkta müdüre zılgıtı çekip istifayı basan ve öğretmenliği bırakan, mistiklikten siyasete doğru ağır ağır ilerleyen bir adamın hikâyesi bu; Ganeş Ramsumair bütün o sosyal hırgürün içinde, karikatür havası uyandıran adamların arasında bir karikatür, Trinidad'a güneş gibi doğuyor. Bir bakalım.

Diyaloglardaki İngilizceyi değerlendirmek gerek. Çevirmen Süha Sertabiboğlu'nun düştüğü bir not var; adada kullanılan İngilizce haliyle coğrafyaya ve adanın insanına göre biçim değiştirmiş, bozulmuş bir İngilizce olduğu için bozuk İngilizceyi diyaloglarda vermek gerek ve Naipaul çevirmeni Filiz Ofluoğlu için bunun Türkçede bir karşılığını bulmanın yolu bulunamamış, dolayısıyla kendince bir bozukluk yaratmış Sertabiboğlu. Bence iyi kotarmış, şahıs ekleriyle fiil çatılarını tokuşturarak bozulmayı dilimizde de yansıtabilmiş. Bu önemli; Ganeş'in ve etrafındakilerin refah düzeyleri yükseldikçe konuşmaları da farklılaşıyor, kendilerine kibarlık kattığını düşündükleri bir biçimde konuşurlarken iyice anlaşılmaz bir hale geliyor söyledikleri. Başlarda böyle bir şey yok tabii, Queen's Royal College'da dört yıl geçirip çalışmaya hazır hale gelen Ganeş'in zengin olmasına daha çok var. Oğlunun okumasını isteyen babası, Ganeş'i koleje gönderiyor ve bir süre sonra ölüyor, oğla tükenmek üzere olan bir petrol kaynağından az bir gelir kalıyor. Başlangıç için bir sermaye. Anne zaten vefat ettiği için Ganeş'in kimsesi kalmıyor, bir başına mücadele etmek zorunda. Ramlogan nam tüccar ve kızı Lila ortaya çıkınca hayat biraz daha kolaylaşıyormuş gibi gözüküyor ama bu Ramlogan'ın Şener Şen'in kurnaz karakterlerinden pek bir farkının olmadığı anlaşılıyor bir süre sonra. Aslında dünyanın iki ucu arasındaki benzerlik dudak uçuklatıcı; pek çok bölümde karakterler oldukça tanıdık geldi, sanki bizim sokaklar anlatılıyormuş gibi. Aynı katakulliler, aynı tepkiler, aynı duygular. Az gelişmiş toplumların ortak özellikleri kolaylıkla belirlenebiliyor. Mesela bu Ramlogan ve kızı, Ganeş'in "adam olabileceğini" anladıklarında adama yapışıyorlar, Ganeş Lila'yla evleniveriyor ve Ramlogan'dan sıkı bir dünyalık koparıyor. Ganeş'in aptal olmadığını biliyoruz, akıllı olabildiğini de biliyoruz ama tam olarak ne olduğunu -sanırım- bilemiyoruz, ticari zekası son derece gelişmiş ama kültürler arasında gidip geldiği ve psikolojik derinliğine hemen hiç inilmediği için sadece eylemlerinden tanıyoruz kendisini. Geleneklere uyuyor, mesela karısını dövmesi Trinidad için kültürel ve kaçarsız bir olgu. Bunun yanında giyim kuşam olarak kendi geleneğini ve Batı geleneğini işine geldiği bir şekilde takip etmesi de dikkat çekici. En basit tabirle kendisinin bir oportünist olduğu söylenebilir. Halkı eğitmek için kitaplar yazıyor ama kendi kazancı daha önemli örneğin. Bir yandan Batı kültürünü kendi topraklarında yaymak istiyor, Batı'ya eklemlenmemenin felaket getireceğini düşünüyor. Etrafındaki insanlar çıkarına göre sürekli değişiyor, hatta kendisini terk eden Lila bir süre sonra geri dönüyor, ticari başarı geldikten sonra. Müthiş bir kaypaklık var, paranın değiştiremeyeceği hiçbir şey yok.

Kolaylıkla değiştirilebilen kodlar sağlam ilişkilere izin vermiyor. Lila'nın modernliği ve haddini bilmemesi bir kurulumun ürünü. Başkaları tarafından yaratılmış ve Ganeş'e itelenmiş bir fikir. Kitap yazması, masörlüğe başlaması, hatta masörlük yaparken okuduğu kitaplardaki teknikleri kullanarak aslında psikoterapi uygulayarak hastalarını iyileştirmesi başkalarının yardımıyla çıktığı yolda kendi doğrultusunu bulabildiğini gösteriyor ama insanların bir doyum noktası yok, Ganeş'i istedikleri yere sürüklüyorlar. Ganeş de bir süre sonra -içindeki umut tükenmeye yüz tutunca, belki- benzer işlere girişiyor ve insanları manipüle etmeye başlıyor, ister istemez. Miguel Sokağı'nda Erkek-Adam olarak geçen, bu metinde Adam-Adam adıyla anılan bir karakter, Ganeş'in Tanrı Bana Dedi ki metnini okuduktan sonra Tanrıyı gördüğünü, kendini çarmıha gereceğini söylüyor ve kendini taşlatıp tımarhaneye postalanıyor. Bu arıza herifin hikâyesi için müstakil bir bölüm ayrılmış, Miguel Sokağı'nı anlatırken ele alacağım. Kısacası Ganeş de yoldan çıkmaya başlıyor ağır ağır, özellikle siyasete atıldıktan sonra. Mücadeleleri, alt ettiği insanlar ve alt edilme hikâyeleri, çarpık demokrasinin olumsuz çıktılarının güzel bir özeti. Son bölümde Ganeş'in bu konuda dönüşümünün tamamlandığını görürüz; anlatıcı çocuk İngiltere'de üniversite okurken memleketinden birkaç devlet adamının bir konferans için İngiltere'ye geleceğini öğrenir, Sömürgeler İdaresi bu devlet adamlarını karşılamasını rica eder çocuktan. Çocuk gara gider, yıllar önce masör olarak gördüğü adamı takım elbise içinde, çok önemli bir devlet adamı olarak tekrar görür. "Pandit Ganeş Ramsumair!" diye seslenir, karşısındaki adem gayet soğuk bir tavırla onu düzeltir: "G. Ramsay Muir." Ad da değiştiğine göre kimlik oturmuştur, politik kimlik son noktadır ve Ganeş tekamülünü tamamlamıştır, o da bir sömürücü haline gelmiştir.

II. Dünya Savaşı'nın toplumu değiştirme hikâyesi bir yana, sömürgelerdeki yaşamların birkaç dünya arasına sıkışarak aldıkları biçime dair de önemli bir metin bu. Kara mizah, komedi, bir güzel karışım. Naipaul'la tanışmak için dört dörtlük bir roman.

18 Kasım 2018 Pazar

Elizabeth Wurtzel - Prozac Toplumu

Şunu bırakmadan olmayacak. İlaç endüstrisini enine boyuna inceleyecek değilim, sadece Wurtzel'de benzeri görülen bir uç noktadan çok uzağa düşen örneklerin Prozac Nation'ı yarattığını söyleyeceğim, bunda doktorların rolü olduğu kadar toplumsal eğilimlerin de rolü var. Beyindeki birkaç devrenin yanması gibi fizyolojik problemlerse olay, psikofarmakoloji gerçekten hayat kurtarıcı önemde bir işlerlik kazanıyor ama -bunu bu şekilde ayırmak çok da doğru olmasa da- psikolojik mevzularda ilaçlar sadece bir ölçüde yardımcı olur. Bastırılması gereken şey bir şekilde bastırılır, kaynak ortadan kaldırılmadıktan sonra başka bir biçimde patlak vermek üzere. İlaç toplumuna dönüşmek için süper bir ortam; mutluluk üret, mutluluğa ulaşamayanlara mutsuzluk üret, sonrasında ilaçla ıslah. Neyse, mevzu bu değil.

Wurtzel'ın metni zamanında çok ses getirmişti, sinemaya uyarlandı falan. Depresyona içeriden, olabildiğince tarafsız bir şekilde tanıklık edildiği için, bir de doksanların dünyasının psikopatolojisi böylesi bir açıklıkla, belki de en vurucu şekilde ele alındığı için. Kay Redfield Jamison'ın ve William Styron'ın depresyonla ilgili benzer metinlerinin bir sonraki nesline göz atıyoruz burada; II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından soğuk savaşın toplumsal paranoyaya yol açtığı zamanların uçuk dünyasıyla Wurtzel'ın güncel zamanı arasında haneye eklenen çarpıklıkları da hesaplayınız, genetik yatkınlığın yanında dünyanın da insanı patolojik bir vaka haline sokmamasının oldukça zor olduğu ortaya çıkacaktır, özellikle Wurtzel gibi "dahi çocuk" sınıfına giren duyarlı insanlar için. Üstün zekalı bir haytanın kafayı yavaş yavaş kırışını ve lityumun antidepresanlarda kullanımının başladığı zamana kadar yaşadığı cehenneme şahit olmak yorucu. Yorucuydu. Bu metni okuyalı üç yıl olmuş, Zonguldak'tayken aldığımı hatırlıyorum. Şehir merkezinde hepi topu üç kitapçı vardı, bir tanesi kütüphanelerden araklanmış kitapları çok ucuza satardı, ondan almıştım. Şimdi baskısı yok, İletişim uzun süredir basmıyor. Neyse, aldığım gibi okumaya başlamıştım ve yaz kış demeden yağmurun yağdığı Zonguldak'ın gitmek bilmez bulutlarının altında iki kat fazla daralmıştım. 21 Ocak 2016 başlangıç, 23 Ocak 2016 bitiş. Sanırım İstanbul'a dönüş yolunda bitmişti, sömestr tatili için dönüyordum, güzel günlerdi diye hatırlıyorum. Wurtzel, evet. "Kendimi yok etmekten vazgeçince can sıkıcı biri haline geldiğimi düşünüyordum." (s. 188) Şimdi burayı alıntılarla doldurabilirim, çünkü metne dair pek bir şey hatırlamıyorum. Wurtzel olayların tamamen gerçek olduğunu söylüyor, bazı isimleri değiştirdiğini söylüyor, Cambridge'te okuduğunu söylüyor, daha pek çok şey söylüyor ama neydi olay, hatırlamıyorum. İşaretlediğim yerlerden gideceğim.

Bölümler halinde, her bir bölüm Wurtzel'ın yaşamının dönüm noktalarını oluşturuyor. İlk bölümde Wurtzel kendinden nasıl nefret ettiğini ve ölmek istediğini anlatıyor. Bir dünya ilacı karıştırıp yutuyor, yıllardır yaşadığı ıstıraptan kurtulmak için bu kez Plathvari bir son denemeye girişecek. Sevgiye ihtiyacı var, söylediği diğer şeylerden biri bu. Beynini susturmak, yüreğini devreye sokmak istiyor ama yaşama dair kaygıları öylesine yoğun ki kendisini sevenleri yaşamında tutamıyor, bir noktada onlara bağımlı olacağından korkup hepsiyle yollarını ayırıyor. On iki yaşındaki ilk teşebbüsünden sonra pek çok intihar girişiminde bulunuyor, sonuncusuyla da noktayı koymak istiyor, acı çektirdiği herkesten özür dileyerek. İyi bir başlangıç; zirve noktasından her şeyin başladığı noktaya dönüş ve sonda tekrar zirve, kurtulup kurtulamayacağını görmek için.

Çocukluğundan itibaren depresyonun eline düşüyor Wurtzel, The Velvet Underground ve Lou Reed şarkıları dinleyerek büyüyor, nihilistik bir yaşamın özlemiyle. İçte büyüyen ruhsal bir kanserin ilk izleri. Depresyonun tanımını araya sokuşturduğu zaman ne yaşadığını anlarız; duygu, tepki, yaşam yokluğudur onun çektiği. Mutluluk ve mutsuzluk çok uzaktadır, ulaşılamaz bir yerdedir, korkunç bir karanlığa hapsolup uzaktaki ışıklara bakmak gibi bir durum. Güneş de Doğar'dan alıntı gelir hemen, bir karakterin nasıl iflas ettiğine dair bir yorum: "Yavaş yavaş ve sonra birdenbire." Aklını nasıl yitirdiği sorulduğunda aynı şeyi söyleyebileceğini söylüyor Wurtzel. İşin genetik boyutu felaket zillerini daha Wurtzel doğmadan çalmaya başlamış; hippi anneyle babanın çocuğu olan yazar, babasıyla konuşurken annesiyle evli olmanın berbat bir şey olduğunu öğrenmiş, hatta istenmeyen çocukmuş Wurtzel, babası doğmasını istememiş. Sonra tersi olmuş, baba istemiş ve anne istememiş. İkisinde de psikolojik rahatsızlıklar var, ayrılmaları kendileri için en iyisi olmuş ama çocuklar için çok geçmiş. Terapistler, tedaviler, seanslar, ilaçlar, krizler, çocukluğu ve gençliği mahvetmiş, bir yandan yaşam sürdüğü ve Wurtzel süper zeki bir çocuk olduğu için eğitimini aksatmamaya çalışmış. Şahane bir üniversiteye kapak attığını biliyoruz, sonrasında depresyonundan kurtulamadığı için ailesini suçlamayı bırakıp uyuşturucuya sarıldığını biliyoruz, aslında kendini yok etmek için son derece uğraşmış ama derinlerde bir yer devam etmesini sağlamış.

Hastane günleri, yaratılan alternatif kişiliklerin gerçek kişiliği ele geçirmesi, belirip kaybolan insanlar, tam bir kaosun içinde yıllarca debelenen Wurtzel, çağının bunaltılı sanatını da kendi depresyonuna eklemlemiş. Ölümüne Sadakat'te geçiyor işte; mutsuz olduğumuz için mi pop -bildiğimiz pop değil- dinliyoruz, pop dinlediğimiz için mi mutsuzuz, bu mesele. Nirvana'dan canım Linklater'ın filmlerine, kadının kayışı koparmasına yardım eden her şeyin izdüşümüyle karşılaşıyoruz. Kurulmuş bir yaşam aslında, her şeyle. Depresyon boşluğun dolmasını istiyor ve insan en alakasız şeyleri bir araya getirip kendine bir kimlik biçebiliyor, yeter ki orada biri olsun. İçeride. Öldürülmesi gerekirse o başka bir şey, yeter ki cesedi de içeride kalsın.

Karanlık, karanlık, daha da karanlık. Sahaflarda denk gelirsiniz, alınız.

Şarkıyı da Warrel Dane'in hafiften King Diamond rolü yaptığı şarkılardan seçeyim.

21 Ekim 2018 Pazar

Şule Gürbüz - Zamanın Farkında

Bazı metinleri anlatmaktan çekiniyorum, hatta anlatmaya hiç girişmiyorum. Masamın bir bölümünde bir yığın kitap bekliyor, belki bir gün üç beş düşünceye, biraz gevezeliğe yol açıp yanlış anlandıklarını görürler. İşteşlik sonucu değil, edilgenlik sonucu, zira onların bende alımlanma biçimlerinde arıza çıkabilir, çok şeyi kaçırmış olabilirim, yetersizimdir ve bu yüzden aşırı yorumlamaya, doldurmacalığa girişebilirim, bir sürü korku. Pek metin diye uydurayım hemen, felsefe metinleri örneğin. Ben Wittgenstein'ın nesnelerini, olanağını, düzlemini, dilini nasıl dile getireyim, zaten onca şey ortaya konmuşsa neyini anlatayım, bendeki izlenimini mi? Söylenmemiş ne söyleyebilirim, özümde yarattığı değişimlere mi odaklanayım, ne yapayım, hiç bilemediğimden çok az sayıda felsefi metni inceledim, o da yarım yamalak, sersem sepelek, tangır tungur ve dahi langır lungur bir biçimde. Sayısız insanın sayısız biçimde incelediği bir konuda sözüm yok ama bu metin için olmalı. Şu an olmalı, yoksa bunu da diğerlerinin yanına, yığına ekleyeceğim. Cesaretim kaybolmamışken, gecenin -artık gündüzün- şarkısını bulmuşken, ay ortada yokken, bu geceyi diğer çoğu gece gibi kaybolup gitmeye meyilliyken kurtarmak, sabitlemek, hatırlamak için. Okur olarak kendimi yaratabilmek maksat ama en önemlisi, Şule Gürbüz'ün meselesinin -olan, olmakta olan, yanlış olan ve olmayan her şey- pekliğinin sadece metinde durabilmesi, okuma esnasında haznesinden taşıp okurdaki denk haznelere nüfuz etmesi. "Karşılığını bulmak"tan bahsediyor Gürbüz, dün oturup röportajlarını okudum, dinledim, biricik derdinin karşılığı kimde varsa metnin onlara seslendiğini söylüyor. Nitelikli okur için metnin katmanları açılmaya hazır, Bacon'ın konuşturulduğu bölümlerdeki felsefi derinlik geri kalan bölümlerdekiyle paralel, o yüzden pek metin; yoğun ve bazı kapılar bilenler için görülebilir hale geliyor. Gürbüz'ün biraz yakındığı bir konu bu, marifetli okurun geçebileceği kapıların pek az açılabildiğini düşünüyor, hâlâ okurunu arıyor. Neredeyse yirmi yıllık sessizlikten sonra ortaya çıkan bu öykülerin -metinlerin de diyebiliriz, bir formun kısıtlayıcılığına gelemezler- taşıdığı yirmi yıllık çaba, tefekkür, artık her neyse, okurda biraz olsun ucundan tutulmuş felsefe, edebiyat, yaşam, bir şey arıyor. Kısacası rahatlıkla ıskalanabilir bir metin, yalnızca gören gözler için de değil ama gözün niteliğine göre açılan anlatılar var burada. Şahsen yakaladığım kadar kaçırdığımı düşünüyorum. Öyle bir paye biçmese de kendine, okurun kendini tartabileceği bir metin, tartıldım.

Zamanın farkına varmak için kendini gözlemlemekten bahsediyor Gürbüz, gözün kendini gözlemlemesi için ayna, ayna-zaman ilişkisi burada belirebilir. Kendisi aynayla mesafeli olduğunu söylese de bir olma hali olarak zamanı düşünelim, zaman biçimlenerek varlıkları ve sürerliği sağlıyor, gözü ve haliyle gözün görebileceği gözü -aslında gözün kendisini- oluşturuyor, bilinç bunun bir parçası olduğuna göre sürekli bir oluşun anlatısını kuruyor Gürbüz. Özellikle ilk öyküsünde -öykü diyeyim- mesele olarak direkt var bu, Müzik Hocası'nda isimden yola çıkmak doğru noktaya götürmeyecektir bizi, Gürbüz'ün formlara olduğu kadar isimlere de karşı olduğunu düşünesim geliyor, neyse, bir müzik hocasının geçmişiyle şimdisini okumayız aslında, oluşun her anını belirli kerterizlerle -travmalar, duyguların zirve noktaları vs.- sabitleyen bir bilincin zamanın karşısındaki varlığını okuruz. Karşısında, içinde değil. Ayna-zamana geleceğim; zamanın içi dediğim şey eğer zamanın dinamikleri, kipleri, artık neleri varsa, hepsinin derlenişinden müteşekkilse durmaz bir ilerleyiş demektir bu, gözün sürekli ileriyi görmesi, lineer bir akış demektir, kronolojik bir anlatı demektir. "Yeniyetmeliğimde" diye başlıyor öykü, oysa yeniyetmelikle yaşlı başlılık arasında İslami terminolojinin baskınlaşması dışında bir duyarlılık farkı yoksa, yaşamın sunduklarının dışında pek bir şey değişmiyorsa zamanın akışkan bir şey olduğunu anlayamayız gibi geliyor bana, en azından karakter için, çünkü aynaya baktığı zaman kendinden başka hiçbir şey görmüyor ve bu bakışı gençliğinden yaşlılığına kadar koruyor. Boyhood'u anımsadım, on iki yıllık bir çekim süresi var filmin, karakterler büyüyor, yaşamları farklılaşıyor ama... nasıl demeli, o kadar da büyümüyorlar aslında. Ayna da kendileriyle birlikte değişiyor, gözü/göze hep aynı görüntüyü gösterecek biçimde kendine/kendini eğip büküyor. Bu yüzden karakterin onlu yaşlarındaki haliyle seksen yaşındaki halinin varlık ağrısı aynı kalıyor, seksen yaşındaki adamın on dokuz yaşındaki hali, düşünceleri, biricikliği kusursuz bir şekilde zamanın dışına taşıyor. "Gerçekten şu an bilemiyorum, kendi hayatım başkasının gibi geliyor, başkasınınki de benim gibi." (s. 9) Kendine ait bir hayatı olmadığını düşünen müzik öğretmeninin, eskinin Genesis dinleyeni, Peter Gabriel hayranı olan evladın, kendini gözlemleyen varlığın kendini gözlemledikçe kendi olamadığını, kendini gözlemlemekten başka bir uğraşı olmaması yüzünden kendisi dışındaki dünyayla bütünleşemediğini, iç dünyanın dışı soğurduğunu söyleyebiliriz, üstelik kendi kendisini gözlemlemesinin dışında insanların ve Allah'ın/Tanrı'nın da şahitliği var, yaşamak konusunda ağır bir sorumluluk hissediyor düşünen varlığımız, baktıkça olamıyor, bakmadan da olamıyor, ikisinin arasında bir yerde yıllar geçiyor ve hiç zaman geçmiyor. Katı, çakılı bir zamandayız. Şarkılar, terennümler, Allahlar, Tanrılar, dinler, sözcükler, insanlar, her şey değişiyor, her şey biçimini kaybedip tekrar biçim kazanıyor ama varlığımız bu değişimleri özünde doğuramıyor, akışa da kapılamıyor, coşkusunun kendisini müziğe itmesiyle bir çıkış yolu bulabileceğini düşünüyoruz ama dinlemekle yetinmiyor, müziği üretmek istiyor, enstrüman çalamadığı için müziğin esrime halini tam olarak yaşayamıyor, zirveyi istiyor, uzaktan bakmakla yetinmiyor. On beş yaşındaki haline gelen hakikatin altmış yaşındaki adamlara gelmemesini yadırgıyor, anlayamıyor, konservatuvarda veya müzik derslerinde karşısına çıkan, müziği kalıplara sokan, armoni gibi bir dünya lanetle saf güzelliği öldüren onca yaşlı niye yaşıyor, hakikati kimse bilmiyorsa neden yaşanılıyor?

Öyküyü açan bazı cümleler var, birkaçını alayım. "Ben peygamber olmak istiyordum, ya da hiçbir şey." (s. 17) Notaları değil, sesi ve sesle gelen yüceliği bulmak istiyor varlık, aynaya bakarlığı boyunca bunun izine düşüyor, bir nevi yolda olma hali ama buna zamanda olma hali dense daha iyi. Genesis, Deep Purple, Brahms, Bach, sonra Gülavettin Efendi'nin bilmem nesi, müzikten musikiye geçiş, kültürel kodlar değişirse ağrı azalır mı, Allah'ın karşısında biraz tevazu sahibi olarak durmak bunu sağlayabilirdi ama Allah'tan müsaadesiz peygamberlik ilan ediliyor burada, hakikat aranırken ne aranacağı bilinmiyor, bunun bir çıkar noktası yok. "Bazen sezdiğim; zaten insanın gerçeğe hayatta pek seyrek, pek uçucu hallerde ancak tesadüf edebilmesi ve bu halin de görüldüğünü anlar anlamaz kayboluvermesi." (s. 28) Aslında bunları anlatırken kendimi anlattığımı düşünürsek, nasıl ki Saramago'nun karakteri sipariş alıp yaptığı portrenin aslında kendi portresi olduğunu söylüyorsa, kendinin tersimi olduğunu fark ediyorsa, ben de buna parıltı dedim, diyeceğim. Bir ışık, bir şey, bunu arıyoruz aslında. Her zaman orada değil, çünkü biz de her zaman orada olmayabiliyoruz. Kusursuz bir uyumun olduğu an, orada olduğu anlaşılıyor ve oradalığı anlaşılır anlaşılmaz kayboluyor. Buna kesin bir ad konmuştur, epifaniyi de içeren bir şeye ne denebilir? Bunu arıyor varlık, daha fazlasını. Onlu, yirmili, otuzlu, kırklı, ellili yaşlarını teker teker devirdikten, sözcükleri gençliğin uçarılığından yaşlılığın ağırlığına ulaştıktan sonra yaşamının tamamını değilleyebiliyor. Yaşadığı o değil. Kalıp konuşmalar, eskimiş evler, ders verdiği kadınların meyilleri, her şey gerçekleşmemesi gereken, yaşama ait olmayan olgularmış gibi geliyor, bunların hepsi bir bir yığılırken perişanlık, yıkım bir türlü gelmiyor. Kendisi de soruyor bir yerde, tamamen perişan olsa kurtulur muydu? Çok affedersiniz, sıçtığını kabul ederse her şeyin kolaylaşacağını söylediğim biri var, gerçekten dibi görmeden, gördüğünü kabullenmeden, gözlemlenme tedirginliğinden kurtulmadan, kendini gözlemlemekten duyduğu beğenmezliğin aslında kendinden doğan en hakik, en kendine ait duygu olduğunu bilmeden başaramayacak, bunu pek kimse başaramayacak sanırım. Metnin dışına taşıldığı noktada nokta, bu öykü bitmediyse de bitti.

Cansın, yirmi dört yaşında, babasıyla annesinin aldığı hediyeler sonucu ölmek isteyen bir genç. Aldığı hediyeler ailesini içinde bir yerlerde kurutuyor, öldürüyor, asıl alması gerekeni alamamış çünkü, bir şeyler eksik. Ailesi İngilizce biliyor, bu İngilizce bilme meselesi Cansın'ın canını çok sıkıyor, o bilmiyor çünkü. Parodik bir durum ortaya çıkıyor; ailesinin karşısında eziliyor Cansın ama aile için biçilen rol de komik biraz, İngilizcenin ne kadar süper olduğundan bahseden insanlar bunlardan sürekli olarak bahsederlerse, başka pek bir işlevleri yoksa tiplikten öteye geçemiyorlar, o durum. Cansın'a yükleniyorlar; okusun, etsin, felsefeyle uğraşsın, en iyi o bilsin, bile bile bir hâl olsun. Sıkıntıdan ölmek üzeredir oysa; sıkıntısının kendisi olduğunu düşünür, sıkıntısıyla birdir. Evlendiğini düşünür, toplumun biçtiği erkeklik rolünden zaten bunalacağı kadar bunalmışken bir de babalık çıkar, en sonunda boşanmaya varır iş. Kurduğu hayaller bile derttir. Günlerden birinde Bacon'ın denemelerini görür, küvette okumaya başlar. Öykü burada bir denemenin içeriğiyle bütünleşir. Ne ölçüde Gürbüz'ün üfürmesi, ne ölçüde orijinal deneme, bilemiyorum. Sonuçta Bacon da kendi cehennemini anlatır, "sarahat" gibi sözcükler kullanıldığından çeviri bir metin olduğunu düşünürüz ya da Gürbüz'dür hâlâ oradaki. Sonsuzluk ve sorumlulukla ilgili meselelerdir anlatılan, sonsuzun karşısında sorumluluğun ağırlığı, Tanrı'nın karşısında özgür iradenin sorgulanması, bu tür. "Böyle yaradılmıştın, kendinden çok şey umdun, herkes kendinden çok şey umar, herkes kendinin hayal kırıklığıdır, umudun kibrindi, aklın ahmakların hayranlığı, sana verilenleri pek de iyi kullanamadın, senden çok iyiler, hayal edemeyeceğin kadar iyiler var, senin işin onlarla." (s. 97) Daha iyinin karşısındaki çaresizliği biliyorum, bu yüzden Gürbüz'ün kişilerinin kaygılarını kendiminkilerde buldum. Hatta iddia ediyorum, Gürbüz kaygıların yazarıdır. Seval Şahin'in "keder" olarak değerlendirdiği zemini ben hadsizce "kaygı" olarak değiştirmek istiyorum. Bulaşıcı kaygı; Cansın en sonunda kafayı kırıp İngilizce bir gazeteyi yaktığında uçuşan bir parçanın Bacon'a konması ve kapakta kahverengi bir iz bırakması sebebiyle Gürbüz'e büyük saygı.

Üç öykü daha var, hatta ikisi -bence- Müzik Hocası'yla birlikte en önemli, sıkı öyküler. Benim nefesim bitti, hakkıyla anlatamayacağım için pas. Düşünmekten, not aldığım şeyleri okumaktan yeni bir şey okumaya başlayamadım dünden beri, hemen hiç olmaz bu oysaki, lakin öyküler ketledi, beş yıldan sonra ilk kez bir günü hiçbir şey okumadan geçirdim. Daha da diyeceğim bir şey yoktur.

Vardır aslında. Ahmet Ergenç'le Ahmet Nezihî Turan'ın makalelerine denk geldim. Turan, Ergenç'in fikirlerini beğenmeyerek bir cevap metni yazıyor, böylece dahil oluyor mevzuya. Pek çok yerde Ergenç'in fikirlerine dair olumsuz eleştiri yapılmış, ben pek bir şey söylemeyeceğim. Turan'ın yazdıklarına da genelde katıldım ama bir iki noktada ona da katılamadım, belki Ergenç'in oluşturduğu eleştiri bağlamında, daha baştan yanlış kurulmuş fikirlere karşılık verme çabası içindeyken konuyla ilgisi olmayan birkaç argüman ortaya koyduğu için. Örneğin Murat Belge'nin on sekiz yaşındaki Şule Gürbüz'le karşılaşmasının, Gürbüz'ün metinlerini beğenmesinin konuyla ilgisini kuramadım. Şule Gürbüz'ün tek tartısı Şule Gürbüz olsa gerek, metnini Belge'ye götürürken ne derece kendinden emindi bilemiyorum ama müziğe aşık olan çocuğun duygularını paylaşmışsa eğer, o kutsiyetin onaylanmasının sevincinden fazlasını yaşamamıştır gibi geliyor bana.

Aşırı yorumluyorum, burada kesiyorum. Sadece bir yazar, sadece bir metin, gerisi okurun niyetine, maksadına. Yazarın uzaylılar için yazdığını da düşünebilirsiniz, dünyayı metinleriyle ele geçirebilecek güce sahip olduğunu da.

4 Ekim 2018 Perşembe

Jean-Marie Laclavetine - Yarın Dündür

Balıkçı'nın Bertrand Russell'a yazdığı bir mektup var, tarihin tekerrür etmediğine dair. Sonradan Russell düşüncelerini değiştirdiği zaman, "O da benim gibi düşünmeye başladı işte, durum bu," diyordu Balıkçı, hangi kitabında olduğunu hatırlamıyorum. Tarihin topyekun tekrarı zamanın doğası gereği mümkün değilse de binlerce yıl boyunca varlığını kimlik değiştirerek sürdüren sosyal, politik, ekonomik vs. yapılar, kültür gibi pek çok geciktirici veya önceleyici etkene göre belirli örüntüler ortaya koyabiliyor. Din savaşlarının on binlerce yıl önce ağaca tapanlar ve buluta tapanlar arasında çıktığı söylenebilir, bu savaşların günümüzdeki karşılıklarına baktığımızda insanın ahmaklığı tekerrür eder belki, tarih değil. İnsan tekerrür eder hatta. Arketiplere kadar yolu var, Kabil'in kardeşini deşmesi, biçmesi gibi cinai hamleleri farklı durumlarda, aynı şekilde ortaya çıkabiliyor. Laclavetine'in geçmişte mağaralara resim çizen adamıyla modern zamanların arkeoloğu arasında kurduğu ruhsal bağı bu tekrara bağlayabiliriz. Laclavetine, metnini insanlara ithaf ederken değişmezliğin bir yerinden kırılabileceğini umuyor olabilir, insanın değişmeyeceğini düşünüyor olabilir, aslında sadece olduğumuzu anımsatıyor olabilir, kendi bilir. İnsanın onca dünya acısının içinde kaybolduğu düşünülse bile bir yerden fırlayıveriyor, ayrık otu gibi. Sanırım bu fırlamaları güzelliyor kendisi; çağ ne olursa olsun hayvan kemiğiyle kafa yarılabilir ve en acımasız zamanlarda bile bir umut vardır.

İki farklı zamanın anlatısı bu; birinde pterodaktil eti yenen, çizim olaylarının yeni başladığı ilkel dünya, diğerinde günümüzün dünyası anlatılıyor, Noah ve Noé üzerinden. Bağlantı noktası, Noah'nın rüyalarının gösterdiği gelecekteki diğer zaman ve Noah pek az insanda olduğunu düşündüğü duyarlılığıyla geleceğin toplumsal yapısını, iletişim biçimlerini çözerek geleceği geçmişe getirmeye çalışıyor. Parodik bir anlatım tekniği yok, rüyaların açtığı geçit kolektif bilinçaltının kuvvetli bir yansıması olarak bütün zamanları bir araya getirmeye uğraşıyor ama her çağın kendine has problemleri ortaya çıktıkça bu birlik hayal ürünü bir yapı olarak kalıyor. Noah yine de çabalıyor, en azından çevresindekilere dilin ne olduğunu öğretiyor ki sağlıklı iletişim kurma yönünde faydasız bir çabadır bu, uzun vadede bunu kendisi görmeyecek ve geleceğin kaotik yapısından iki dünyayı birleştiremeyeceğini anlayamayacak, yine de tekrar tekrar deneyecek. Tekrardaki farkı bulmak için. Vahşet dolu dünyasını biraz olsun uygarlaştırmak için çabalayacak. "Noah'nın yaşı yoktu, o yorgunluklardan, kaba güçlerden dolayı bitik düşmüş ve artık türünün mükelleşmediğini göre göre umutsuzlaşmıştı. Birçok savaş, birçok gereksiz kıyım, yabani sevinç haykırışları içinde geçici olarak konakladıkları çayırların üzerine fırlatılan ve son nefeslerini verirken çırpınan cesetler görmüştü." (s. 11) Noah'nın insanın iyi tarafını simgelediği söylenebilir, kendisi zamanının bilim adamı, otacısı, şamanı, bir garip adamıdır. İnsanların acılarını dindirmeye çalışır, çalıştıkça da daha fazla acıya maruz kalır. Hiçbir şeyi sağaltamadığını görmek onun lanetidir, ne kadar didinirse didinsin diyalog kurarak problemleri çözmek yerine bir mızrak darbesine sığınan insanları görür her tarafta, şiddetin kolaylığı kendi zamanını ele geçirmiştir. Sadece kendi zamanını değil tabii, gelecekte şiddet de kimlik değiştirmiştir, farklı maskelerle karşısına çıkar. Noé'nin gözlerinden gördüğü dünyada da problemlerin çözülemediğini görür, orada farklı bir hikâye akmaktadır. Bu hikâyenin kendi dünyasına sızdığını görür, vahşilerin bir anlığına korkuyla göğe baktıkları bir zaman tepedeki uçağı görür, eşiyle karbon 14 dolu konuşmalar yapar. Rahmetli karısından sonra yalnızlaşıp kendini toplumdan soyutladığını söyleyebiliriz. İnsanlara ateşin sırrını vermeyi düşünür, avladıkları hayvanları daha çabuk öldürebilmek için düşündüğü yöntemleri öğretmek ister, öğreteceği şeylerin insanlar tarafından başka insanları öldürmek amacıyla kullanılmayacağını bilse bir an olsun beklemezdi.

Noé'yle Hélène'in dünyası, Noah bir gün uyanıp elindeki sarı saçları görünce biçimlenmeye başlar. Noah, Hélène'e ilgi duymaya başlar ve Noé'nin gözünden geleceğin dünyasını izler. Gelecekte büyük sıkıntılar yaratan çokevlilik yoktur, sosyal yapı aile düzeyinden başlayarak olabildiğince oturmuştur. Noé'nin ve Hélène'in ilginç ilişkisine bu noktada şahit olmaya başlarız. Noé işine aşık bir arkeolog olarak birçok kazı alanına gider, Hélène'in isteklerini yerine getirmez, kadını pek sallamaz ama kadın Noé'nin tam da bu huyuna aşıktır. Birbirlerinden kopamazlar, çocukları olur sonunda. Fantastik işler yine devreye girer; öbür tarafta Noah'ın yakın arkadaşlarından biri doğum yaparken çocuğunu kaybeder, o çocuk öbür tarafta, Hélène'in çocuğu olarak ortaya çıkar. Böyle pek çok geçiş var, tarih öncesinde uçak motorlarının sesinin yankılanması gibi geleceğin dünyasında da eski çağların kalıntıları yaşar, fosil ve bebek olarak. Sonuçta doğan bebeğin Noah zamanındaki zorbalar gibi olduğu anlaşılır, ilkel bir para kazanma makinesi. Parayı tarih öncesindeki kazançlar gibi düşünüyoruz, bu çocuk büyüdükçe ekonomiye merak salar ve Noah'ın etrafında örneklerini gördüğümüz despotların acımasızlığına sahip olduğu için tarihi mekânları rüşvetle, yıldırıcılıkla ele geçirir, kanunen yamuksuz işler yapar ama tarihi katleder, otel ve benzeri tesisler kurar, hatta bunların adlarını erdemli bir insanın davranışlarından aparır. Cömertlik Kulesi, Yardımlaşma Binası, bilmem ne. Adamlarını üç otuz paraya çalıştırır bu velet, eşine çok kötü davranır, saf çıkarcı bir elemandır. Hélène ve Noé ne yapacaklarını bilemezler, kendi oğulları olan -aslında öyle olmayan, "fantastik iş" çünkü- bir canavarla mücadele etmeleri gerekmektedir. Dünyalar arasında yardımlaşma yoktur, bir taraf izleyiciyken diğer taraf eyleyicidir, doğal durumun tam tersi. Atalarımızın yaptıklarını bir anlamda izleyebiliriz, neler olduğunu biliriz çünkü. Burada tam tersi, Noah izliyor ve geleceği geçmişe iteliyor. Zamanın lineer akışının bir öneminin olmadığını düşünmeye başlıyoruz, aslında geçmiş veya gelecek yok, insan ürettiği onca metanın, duygunun arasında hâlâ aynı, değişmiyor.

Değişmezlik üzerine bir roman. Zaman oyunları iyi, bir topluluğun iletişim ögeleri ile biçimlenmesi güzel, mizah dozunda, okunası bir metin.

2 Ağustos 2018 Perşembe

Gerhard Roth - Uçurumun Kıyısında

Steinhof'un boğuculuğunu Bernhard anlattı, bildik. Ölümü bekleyenlerin bitmek bilmeyen öksürükleri, yavaş yavaş çıkardıkları çürüyen uzuvları, doktorların merhametsizliği, her şey genç Bernhard'ın aklına kazınmıştı, zamanı gelince otobiyografik anlatılarda belirdi. Şimdi bir kez daha karşılaşıyoruz Steinhof'la, Franz Lindner'ın kaldığı ve aklını sayısız saçmaya açtığı bir sirk olarak. Üç karaktere ayrılmış anlatıda anlatıcı olarak yer alanlardan biri Lindner, aklından neler geçtiğine bir an bile bakılsa insanın beyin yerine havai fişeklere sahip olmasının nasıl bir şey olduğu anlaşılabilir. Kendi otoportresine bir göz atalım; uçabildiğini söylüyor. Kulakları fil kulağı gibi. Yeryüzünün 1330'da doğuşuna tanık oluyor. Annesiyle babası tarafından 1741'de dölleniyor. Öldüğü zaman bilincini yitirdiğini, bir daha kendine gelemediğini söylüyor. Anlatının üç karakterinden biri olan arkadaşı Alois Jenner ziyaretine geldiğinde ayrı bir bölüm açılıyor, Lindner anlatmaya devam ediyor. Jenner babasının ölümüne üzülmemiş, onun göğü toprakmış, başının üzerindeki mavi ise bir sınırmış. Duygular bu biçimde beliriyor, eylemler çok daha ilginç. Jenner gitmeye kalktığında bambaşka imgelerle karşılaşıyoruz; "Canis minoris" biçiminde gökyüzüne yerleşiyor. Gitmeden önce söyledikleri de elinde tuttuğu bir göktaşının ağzından duyuluyor: "'Sen yoksun. Yalnızca yaşadığını sanıyorsun; gerçekteyse her şey senin kavrayamadığın, ama ağaçkakanın gagasıyla bir ağaca vurmasından daha fazla bir anlam da ifade etmeyen bir süreçtir ancak.'" (s. 14) Lindner, Jenner tarafından hastaneden çıkarıldığında bu deliliği sosyal yaşamın bir parçası haline geliyor, iletişim kurduğu insanlar onun biçimsiz vücudundan, ucubeliğinden hoşlanmıyorlar ama söylediği şeylerin çekiciliğine kapılabiliyorlar.

Bölümlere uyarak ilerliyorum, Jenner'ın notuna bakıyoruz. Jenner, yaptığı tek hatanın Lindner'a suçundan bahsetmek olduğunu söylüyor. Ele verilme ihtimali çılgın imgelerin uçuşları yakalanırsa var, düşük gerçi, yine de adam göz önünde tutulmalı. Bu yüzden birlikte yaşamaya başlıyorlar. Jenner hukuk öğrencisi, hukuka inanmasa da. Kendi ahlaki değerlerini oluşturmuş biri, bu sayede insanları öldürmekte herhangi bir vicdani çekincesi yok. Evine girdiği yaşlı insanların kendisine yardımcı olmalarına rağmen onlarda delikler açmasının ahlaki olabilirliği sabit, bir problem teşkil etmiyor bu. Sosyal normlara göre, Lindner'dan daha az havai fişeğe sahip olsa da Jenner da akıl sağlığı bozuk bir adam. Birlikte büyüdüğü, liseye kadar okula birlikte gittiği arkadaşından daha "canlı" görüyor kendini. "İntihar etmiş bir insanla konuştuğum hissine kapılıyorum sık sık." (s. 17) Suskunluğuyla kendini tükettiğini ve bunun bir rol olmadığını, gerçek kişiliğinin suskunluğa dönüştüğünü söylüyor. Lindner konuşmuyor, herhangi bir ses çıkarmıyor, sadece yaşıyor. Duru bir yaşam, Gulliver'in Seyahatleri'ni olduğu gibi kopyalamasının sebebi, kendisini ait olmadığı bir yerde hissetmesi. Bütün bunları bir kendini keşfetme isteğiyle yazıyor Jenner, insanları öldürmesi bir keşif, inanmadığı hukukun bir temsilcisi olmaya çalışması da öyle. Ne ki kendini ne kadar üstün görmeye çalışırsa çalışsın, Lindner'ın anlayamadığı parçası yüzünden tetikte, bu adamdan, arkadaşından çekiniyor. Şuradan çıkarabiliriz; Jenner anlatıcı olduğu bölümlerde kendi perspektifinden anlatırken Lindner'ın bakış açısına geçebiliyoruz birden, bir göldeki bütün balıkların uzaya fırladığını ve yıldızlara dönüştüğünü görüyoruz. Anlatıcının gücünü elinden alan başka bir güç var, Lindner'ın nereden çıkacağı pek belli olmuyor.

Lindner şehirde. Jenner okula gittiğinde Lindner sokağa çıkıyor, yürüyüş yapıyor ve şehri kendi renkleriyle donatıyor. Kendini de: "Şehre gittim; orada bir bacağımı kestiler. Bu bacağı o zamandan beri yanımda taşırım: Bazen bir yıldızdır, bazen bir güneş saati, bazen de bir balta." (s. 33) Gün diye bir öyküm var, onda her şeye dönüşebilen bir nesneye sahip olan anlatıcı, nesneyi yanında taşıyor ve bu durum onu sürprizlere açık hale getiriyor haliyle, yaşamın getirdiği her şey o nesnede gizli. Bu metni bir yıl önce okusaydım kesinlikle etkilenirdim ve o nesneyi öyküye koymazdım. Lakin aklıma geldi, koydum. Bu beni Lindner kadar deli yapmasa da aynı meşrepten geldiğimizi gösterir. Bu yüzden Lindner'ın düşünce biçimi, daha doğrusu düşünmeme biçimi oldukça hoşuma gitti. Güneşin ikiye ayrılıp geceyle gündüzü ortadan kaldırması, bir müezzinin sıçmasının buna sebep olması, başka pek çok şey bana göre müthiş mantıklı. Bu mantıkla uzun bir yaşam için gereken her şeye sahip Lindner, bir kere kendiyle kalabiliyor. Kimse olmadan bir başına yaşayabilir, sosyalliği kendi zihninde, bir birey olarak zaten kendinden menkul, o yüzden ayakları yoksa kahveye giremeyeceğini söyleyen garsonu kendi zihninde hacamat ediyor, uzuvlarını dönüştürüyor ve giremeyeceği hiçbir yer kalmıyor böylece. Çok amaçlı bir adam Lindner, amaçlarından görünmüyor bile. Jenner'ın takıldığı kızın, Eva'nın aklının Lindner'da kalması, arkadaşı Julia'ya iki arkadaşı anlattığı bölümde gösterinin ne kadar çekici olduğuyla gerekçelendiriliyor. Jenner çekici, zarif, iyi giyinen bir adam ama Lindner'ın sözleri bambaşka bir dünya kuruyor, mutlak anlamsızlığın insanı eyleme sürüklemesiyle ilgili şeyler söylüyor Lindner, Eva'nın aklını çeliyor. Bir de cinayetler var tabii, Jenner için tehlike çanları çalıyor artık, bir de soruşturma başladığı için diken üstünde artık. Lindner'ın kaybolmasıyla birlikte her şeyi oluruna bırakıyor Jenner.

Üçüncü bölüme geçebiliriz.

Sonnenberg bir soruşturma hakimi, onu dış bir anlatıcı vasıtasıyla göreceğiz. Bu adam işlenen cinayetlerin araştırılması sırasında Steinhof'a gidiyor ve oraya tekrar dönmüş olan Lindner'la konuşmaya çalışıyor. Şenlik bu bölüm, geçiyorum. Jenner'ın notlarının olduğu bölümler de şenlik, onları da atladım. Çok şeyi atladım, özellikle okunması gereken bölümler onlar. Roth hakkında birkaç şey söyleyecektim zaten ama şunu şimdi diyeyim; karakterlerinin etrafına ördüğü dünya şahane. En az iki türü var bunun sanırım, karakterin kendi etrafına ördüğü ve anlatıcı tarafından örüleni. İlkinde anlatıcının bir aktarıcıdan öteye geçmediğini düşünüyorum, ikincisindeyse aktif olarak yer alıyor zaten. İkisi de müthiş. Devam, Steinhof'un karanlığı yer yer Bernhard'ın anlattığı karanlıkla yarışıyor, hatta üslupsuz bir betimleme kullanıldığı için buradaki Steinhof daha korkunç. Sonnenberg'in iç dünyasının diğer iki adamla benzeştiği ve ayrıştığı noktalarla metnin tam ortasında ansızın belirmesi herhangi bir kopukluk yaratmadığı gibi, katili arayan Sonnenberg'le Jenner'ın satranç oynanan bir mekanda karşılaşmaları ve birbirlerine gülümsemeleri, gerginliğin zirve yaptığı bir bölüm. Sonuçta dava görülüyor, masum bir adam mahkum ediliyor ve her şey çözümleniyor. Bu üç çarpık yaşamın sürmesi, her şeyin olabileceğini ve olduğunu gösteriyor bir yandan, son bölümde Lindner'ın otoportresi metnin başıyla sonu arasında yaşanan her şeyin yaşanmamışçasına bayağı olduğunu imliyor.

Roth'un günümüz Avusturya edebiyatının Bernhard ve Handke'yle birlikte üç atlısından biri olduğu yazıyor arka kapakta, muhtemelen doğrudur. Akıl hastanesinin yalıtılmış ortamında dış dünyanın karmaşası olmadan, Lindner gibi bir adam mutluluğu bulabilir, Jenner'ın küçük hobisi bütün dünyayı bir akıl hastanesi rahatlığına kavuşturabilir, Sonnenberg'in akışa kapılıp görmesi gerekenleri görmemesi doğrunun sorgulandığı, Lindner'ın kaçtığı bir dünya yaratabilir. Üç karakter de birbirinin mutsuz olduğu dünyaların yaratıcısı, bitimsiz bir döngünün.

Gazpacho'ya geleceğim az. Yıllardır müthiş albümler yapıyorlar, Norveç'ten kötü bir şey çıktığını görmedim zaten. Aşağıdaki şarkıları şahane bir albümün son şarkısı, albümün hikâyesine göre ilk şarkı da olabilir tabii. Ben şarkının son bölümüne ayrı bir dikkat çekeceğim, 8:30'dan itibaren başlayan bölüm. Farid Farjad çalsa bu kadar olurdu. Muhteşem.