16 Şubat 2012 Perşembe

Hasan Ali Toptaş - Gölgesizler


Bilincimiz derin uykulardan uyku beğendiğinde, yahut dükkanı kapatıp bilmediğimiz bir yere gittiğinde orada olmadığını sezdiğimiz, büyük bir özgüvenin fiştiklediği biçimde orada olmadığını bildiğimizi iddia ettiğimiz insanların, evlerin, sokakların var olmadığını bize kim, nasıl ispat edebilir? Kendimize bunu nasıl ispat edebiliriz, daha da önemlisi; neden ispat etmeliyiz? Bir şeylerin varlığından emin olmamak, o şeylerin gerçekliğinden de emin olmamak mı demektir?

"Yerli Yüzyıllık Yalnızlık, biraz diyaloglusu" diye düşünmüştüm en başta. Çırak-Godot uyandı bir an mesela. Yıllarca bir şeyleri arayan insanlar. Büyülü gerçekçilik. İnceden inceye bir devlet eleştirisi, Perecvari alt-hikâyeler. Çok daha fazlası. Şu roman, Türk edebiyatı için büyük bir kazanç. Bak çok büyük konuştum ama karakterlerden köye kadar yeni kokuyor.

Neden "Gölgesizler"? İki sebebi olabilir, ilki durgunluk. Zamansız bir dünyanın bıraktığı izleri okuyoruz. İki; varoluşa bir gönderme. Gölge düşürmeyecek kadar yok bu insanlar, ancak gölge kavramını akla getirecek kadar da oradalar. Kelime oyunu yapayım; akıllara gölge düşürecek kadar varlar, görülmeyecek kadar yoklar. Boktan oldu, evet.

Filmini izlemedim, izlemem herhalde. Aklımda kaldığı şekliyle dursun, ara ara açıp okuyayım. Oralarda bir yerlerde bir şeylerin olmadığını bilmek güzel.

15 Şubat 2012 Çarşamba

Pınar Kür - Sonuncu Sonbahar

Bir Cinayet Romanı'nı biliyoruz, Emin Köklü isimli matematik profesörü göbekli adamla Akın Hanım biraz emrivaki bir şekilde evleniyorlardı dava bittikten sonra. Bu kitap üç yıl sonrasından başlıyor.

Yine cinayet zaten. Haydar Bilir var, Emin var, Akın var. Bu ikisinin evliliği bir acayip. Ayrı yataklarda yatıyorlar, ayrı evleri falan var. Acayip bir ilişki. Emin Hoca bir roman yazmak istiyor, Akın buna yardım etmiyor ve o da bir roman yazmak istediğini belirtip tatile gidiyor. Gitmeden de Emin'e çözülecek bir cinayet veriyor. İnce noktalar var romanda, bu da onlardan biri. Akın dönüyor sonra, şamata başlıyor. Cinayet araştırmalarıyla hocanın hayatı bir arada veriliyor romanda, çünkü öyle. Okuyun da anlayın neden öyle.

Çok spoiler vermeyeyim de, Stranger Than Fiction tadında. Bir de cinayeti araştırırlarken bazı bilgiler ortaya çıkıyor, Haydar Bilir isimli zehir hafiyemizin bu bilgiler arasındaki bağlantıları düşünememesi önce bir öeeh çektiriyor insana. Nasıl olur lan böyle bir şey, yazar hatası diyorsun. Sonradan ters köşeye yatıyorsun.

Bir de Yarın Yarın'da uyuz olduğum kevaşe Aysel Alsan var burada, Haluk'un adı geçiyor falan. O çevrenin olayı yani, aa dersen şaşırma. Ulan Selim'e amma üzülmüştüm. Neyse.

Güzel roman, fiks polisiye. İşte. Okunur.

13 Şubat 2012 Pazartesi

Kolektif - Kırmızı Hapı Yutmak

The Matrix'i biliriz. Sonraki iki filmden bahsetmeyeceğim, sadece bu. Çünkü kafalara çtonnk diye inmişti. Ben küçüktüm ilk izlediğimde, efektlere, "Vaoov," tepkisi veren bir çocuktum. Bir bok anlamamıştım yani. İkiyle üçü izledim, yine süper film ama yine düşünmemiştim hiç. Sonra lisede The Animatrix'i izledim de ne olduğunu anladım biraz. Biraz ama.

Geçende oturdum, üçlemeyi izledim yine. Taşlar daha bir yerine oturdu derken bir ikinci elcinin karton kutulara istiflediği kitaplara yumulmuşken bu kitabı buldum, aldım. Arkadaş, ben bir şey izlememişim meğersem.

Kitapta birçok makale var, şimdi kaç tane olduğuna bakamam, kitabı kütüphaneye koydum ve içeri gitmeye üşendim. İlk film hakkında ama hepsi. İkinciyle üçüncü çıkmamış daha adamlar onları yazarken. Neyse, TM'de din gibi, geleceğin niye bize ihtiyaç duymayacağı gibi, gerçeklik algısının Berkeley, Kant ve Baudrillard üstünden nasıl incelendiği hep bu kitapta var. Filmde göndermeler de varmış, izlemesem bilemezdim. Pek de araştırmamıştım açıkçası. Mesela filmin başında Neo'nun açtığı kitap, Simulacres et Simulation, bir Baudrillard kitabı ve konuyla direkt alakalı. Çok ince ayrıntı da vermek istemiyorum ama patronu Neo'yu kalaylarken cam silenlerden başka birçok minik detaya kadar çoğu şeyin filmin anlatmak istediğiyle bir alakası var. Wachowski Biraderler'in konuyla alakalı görüşleri var kitapta, bu görüşlerle ilgili eleştiriler de var.

Al oku arkadaş, ufuk açıcı. Helal.

9 Şubat 2012 Perşembe

Peyami Safa - Sözde Kızlar

İttihat ve Terakki sokuşturmacılığı bu kitapta da var. Ya bana yavan geldi biraz, pek bir şey de yazmak istemiyorum, kahvaltı etmem lazım. Ne var burada, Manisa'dan gelip babasını arayan bir kız var. Şişli'deki bir eve geliyor bu. Babasının kankasının eniştesinin dayısının süt kardeşi gibi bir şey bu evin sahibi hanım, öyle dıdısının dıdısı bir bağ var. Sonra işte birileri giriyor romana, kadın ve erkek. Kimin eli kimin cebinde, belli değil. Herkes birbirine yazıyor. Behiç diye bir piç var bu evde, kızımızı ayartmaya çalışıyor katakullilerle, lakin ki bu piçin hamile bıraktığı Belma diye bir kız var. Çocuk hastalıklı doğunca gebertiyorlar bu çocuğu. Sonra babadan haber geliyor; öküz gibi para yolluyor kıza ve Anadolu'ya gelmesini söylüyor. Kızın o evde tanıştığı iyi bir adam var, adamın da kankası var. Bu kanka aşık oluyor kıza. Romanın sonunda Behiç yakalanıyor, Belma ölüyor, Fahri isimli erdemli çocukla Anadolu'ya geçiyor kız. Bu kadar, tam Türk filmi. Zaten filmi de var. Dizisi niye yok, bilemedim. Şu konuyla ağlak hanımlarımızı ekrana kilitleyebilir.

Tek güzel ayrıntı; Yunan ordusu o sıralarda Bursa'ya doğru ilerliyor ve yenilgiye uğratılıyor. Bu savaş ortamının ailede zerrece sallanmaması. Fik fik derdinde, zengin insanlar bunlar. Milliyetçilik, bağımsızlık gibi duygular Behiç piçi tarafından kız üstünde uygulanıyor falan. Öyle.

Güzel roman değil, okuduğuma üzülmediysem de burukluk oldu. İyi günler.

8 Şubat 2012 Çarşamba

Peyami Safa - Mahşer

Stephen King'e selam edelim.

Mahşer, Peyami Safa'nın yozlaşmış toplum romanlarından biri. İki bölümden oluşuyor.

I

Nihad namlı bir gencimiz var, bu adam cepheye gitmeden önce öğretmen. Çanakkale'de vuruluyor, gönderiliyor. Gemiyle İstanbul'a dönerken bir hislenmesi var, nefis. Sonra iş arıyor, bulamıyor. Çünkü İttihat ve Terakki ortalığın içine gümletmiş. Her yerde adam kayırma, bilmem ne. Seniha Hanım'dı galiba, buna acıyor ve evindeki yazma-çizme işlerini buna veriyor. Daha fena spoiler olayına girmeden bu bölümdeki konuları inceleyelim: Çocuk eğitimi, karısını devlet adamlarına peşkeş çeken bir adam, yolsuzluk. Halk açlıktan kırılırken bazı kesimler paraya para demiyor, öyle bir sistem var. Yusuf Ziya Ortaç'ın Bizim Yokuş'unda dönemin gazetecilerinin, sanatçılarının çektiği sıkıntılarla birebir. Kuru üzümle çay içmeler, daha bir sürü şey. İlk bölüm böyle. Bizim Nihad, bu Seniha Hanım'ın ailesi tarafından dolandırılan fakat onlarla yaşamaya devam eden Muazzez'le kaçıyor. İkinci bölüme geçiyoruz burada.

II

Bu bölüm evlere şenlik Nihad'ın saz arkadaşları, çifti fik fiktirmek için ne kadar şebeklik varsa hepsini yapıyorlar. Ya Peyami Safa'nın romanlarının bazı bölümleri gerçekten çok abuk. Ahmet Midhat Efendi kafasında biraz. Neyse, sonra geçim sıkıntısı başlıyor. Araları bozuluyor, intihara kalkışıyor Nihad. Beceremiyor, Muazzez'le barışıyorlar sonra. Yine abuk bir mutlu sonla bitiyor roman.

Sağdan soldan toparlanmış o kadar çok düşünce var ki curcuna gibi. Pat diye bir karakter giriyor romana, felsefe parçalayıp kayboluyor. Falan. Genel olarak İttihat ve Terakki eleştirisi ama. Yani sen o kadar vaatle gel başa, sonra eskiyi mumla arat. Fena. Kitapta Namık Kemal, Ziya Paşa, Shakespeare, yanılmıyorsam Lord Byron gibi adamlara göndermeler var. Bir Tereddüdün Romanı'nda da Oscar Wilde vardı bol bol. Amcamız sevdiği sanatçılara bol bol yer veriyor romanlarında, süper.

On numara roman yani, dönem hakkında fikir sahibi olmak için süper. Sözde Kızlar'ı da okuyup Peyami Safa'ya ara veririm. Fantastik gibi şeyler pek okumayacağım şu sıralar, çünkü okuldan okuma listesi geldi. Füruzan okurum. Görüşesi.

5 Şubat 2012 Pazar

Carl Sagan - Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı

Çocukken Contact'ı izleyip de etkilenmemiş bir çocuk olamaz. Mal gibi bir şey olması lazım o çocuğun. İlkokul 3'te uzun bir otobüs yolculuğunda izlemiştim, aklımı kaybediyordum.
Billions and Billions mesela, ne güzel kitaptı. Dinozorlar neden boku yedi, neden öyle bilimsel şeyler süper. İşte öyle bir kitaptı o da. Cosmos zaten...
İşte bu süper hisler içinde aldım kitabı. Açtım, okudum. Kapadım. Bu kadar, bu kitap hakkında başka bir düşüncem yok. Oldu mu Carl Abi ya.
Yani olmuş da, pek hoş değil. Burada UFO, medyumluk gibi günümüzün bütün gizemli olaylarını alın, cadı yakma olaylarını alın, birkaç örnek koyun ve hepsini karıştırıp en sonunda, "Bulgu yok kardeşim, hepsi yalan," deyin. The X-Files'a mesela diyor ki Carl Sagan, işte UFO'lar, yok işte acayip acayip olaylar... Ne biçim diziymiş o. E amınğoym, dizi çekerken bilimsel heyet tutalım o zaman? Tahayyül diye bir şey var amca ya. Tamam, toplumun boku yemiş veya yiyecek dediğine göre. E sen eğitmezsen insanını neden dizilere, şuna buna bulaşırsın? Kendisi de eğitim sorunundan bahsediyor, devletinin bilimsel projeleri sallamamasından bahsediyor. Yani çok güzel şeyler diyor, lakin toplumsal meseleler içeren bir kitap olmuş bu. Öyle uzay muzay arıyorsan pek yok.

Şaka yapıyorum tabii. Öyle medyumlara, şuna buna para bayılan insanları anlatıp bu insanlara akıllı olmalarını, yoksa hepsini mermi manyağı yapacağını söylüyor Carl Abi. Haklı. Babaannemle konuşması için ben bir medyuma para vermem mesela. Konuşup ne yapacak çünkü. Yani...

Okuduğuma sevindim. Kitap fuarında almıştım. Sırada Peyami Safa'dan Mahşer var.

4 Şubat 2012 Cumartesi

Peyami Safa - Bir Tereddüdün Romanı

Peyami Safa'nın Doğu-Batı meselesinden bahsetmediği romanı -okuduklarım içinde, hehe- yok gibi. Adam çatışmanın ekmeğini çat çat yemiş, doymamış. Bu kitapta da doymamış ama burada daha çok bohem hayatlar var, tereddüt var. Adı üstünde zaten.

Bir tane adam var, bu tam ortam adamı. Sene I. Dünya Savaşı sonrası. Alkol, kadınlar, burundan çekmeli uyuşturucu, gırla. Yazar bir de bu, roman yazıyor. Bunun yazdığı bir romanı Mualla diye bir kız okuyor. Sonra dost meclisinde tanışıyor adamla. Adam buna evlenme teklif ediyor. Kız düşünmek istiyor. Falan.

Bu noktadan sonrası ilginç. Bir kadın daha var, adını hatırlamıyorum. Bu kadın tam manyak. Pirandello'nun oyunlarını seviyor, birini de tercüme etmiş. Adama veriyor, "Senin adınla çıkacak bu," falan diyor. Kadın tam kafadan kuntiş, çünkü birçok karakter gizli içinde. Adama kendini farklı tanıtıyor falan. Adam da kadının kim olduğunu anlayamıyor bir türlü. İşinden ayrılıyor falan. Bu kadar anlatayım, çok daha fazla ayrıntı var çünkü.

İki açıdan ilginç. Birincisi; dönemin bohemsi hayatı mevcut burada. Şairler, ressamlar, ortamlar... Para bok, "ko götüne" anlayışı mevcut. İkincisi de işte bu tereddüt olayı. Böyle bir hayatı yaşarken sürüklenip gidiyorsun, kesin kararlar alamıyorsun ve tereddütler arasında yaşamını sürdürmeye çalışıyorsun. Öyle mi yapayım, böyle mi olsun, şöyle mi acaba derken hoop, hayat cort.

Süper roman, bir günlük işi var. Nereden aldığımı hatırlamıyorum.