19 Mart 2012 Pazartesi

Erhan Bener - Böcek

Kim diyordu insan boş bir levha olarak dünyaya gelir, yaşadıkları ve öğrendikleriyle dolar diye? Bunu Recai Bey'e söyleseydi tokadı yer, otururdu zannederim.

Recai Bey eski bir başkomiser. Arkası sağlam bir çocuğu tokatladığı için gözden uzak, masa başı bir işe yollanıyor. İşi, eskiden okumayı hiç sevmediği gazeteleri tüm gün boyunca okumak. Normalde küçücük odada yaptığı başka bir şey yok çünkü, gönül eğleyecek bir tek gazeteler var. Böyle bir adamın buhranları diyerek noktayı koyabiliriz. Lakin koyarsak yazar rüyamıza girer, "Bu kitaptan anladığın şey bu mu?" diyerek kalayı basar. Haklı. Bir insanın hayatı nasıl kayar, her yönüyle önümüzde. Çok fazla olay olduğu için kronolojik olarak ele alıyorum:

Çocukluk: Köydü galiba, küçük bir yerde büyüyen Recai'nin babası dam çökmesi sonucu öldü. Annesi hiç sevmiyordu çocuğunu, çünkü çıkan bir yangında çocuğun ölen kardeşini mangala ittiğini veya kardeşi kurtarmakla uğraşmadığını düşündü, çocuğunu suçladı ve hep aşağıladı. Dayısı bin beter; çocuğu patakladı sürekli. "Baban ayının biriydi," dedi. Babasını hiç bilmiyor çocuk. Matbaaya işçi diye verildi, tecavüzden zor kurtuldu.

Bu noktada Recai Bey'in hayatını kaydıran en önemli etken var: Böcekler. Bir gün kenefe düşüyor, çığlık çığlığa. Böcekler, arılar... Pislik. Nefret ediyor hepsinden. Dayısını, annesini, sonra da bütün insanları böceklerle eşliyor. Roman boyunca sürecek olan böcek izleği burada temelleniyor. Bir sabah hamamböceği olarak uyanmıyor Recai Bey, hamamböceğine dönüşmüş bütün insanlardan nefret ediyor.

Gençlik: Dayısı bunu polis okuluna yazdırıyor. Zaten çocuk sorunlu, bir de polis yap bunu, aferin.

Bundan sonrasını bölümlemiyorum, bölümleyemem. Şimdi böyle bir insan polis oldu. Öğrendiğimize göre çok da hisli bir insan ki belli, hayatını çok hisli olması mahvediyor biraz. Lakin sert olması gerektiğini, en ufak bir çatlak dahi oluşursa ayvayı yiyeceğini düşünüyor. Bu açıdan baktığımızda işiyle yaşamı arasındaki rol karmaşasını bir yana koyalım. Bitmedi. Binnur giriyor hayatına. Heh, bunu ayrı bir şekilde inceleyebilirim.

Kadınlar: Kadınlardan, cinsellikten nefret ediyor. Çocukken hamama gidiyor, hamamda okşuyorlar bunu. Sonra annesi yüzünden tiksiniyor kadınlardan. Polis okulu döneminde kerhaneye götürüyorlar, oradaki kadının orasındaki kılları görünce kusuyor. Sonra Haşmet Hanım var, çalıştığı yerdeki sekreter miydi neydi. Onunla yatıyor yatmasına da ağır sarhoş. Pek de yatmak istemiyor. Oluyor bir kere. Bu noktada olaya gel: kadın regl. Bütün o kan vs. adamın üstüne. Zaten temizlik hastası bir insan, iyice kafayı üşütüyor. Binnur var, kapatması/karısı. Binnur da hayatı zindan ediyor Recai Bey'e. Adamın kadınlardan çekmediği yok açıkçası. Bir de komşu bir kız var. Çorba falan getiriyor bizimkine. Tabii bizimki kafayı cortlatmış, kızın da kevaşe olduğunu düşünüyor.

O kadar çok, o kadar çok ayrıntı var ki yarısına girsem sabaha kadar yazmam gerekir. Süper noktaların üstünde durup bitireceğim.

* Recai Bey'in zaman mefhumu öyle bir kaykılmış ki olan şeyleri olmamış gibi düşünebiliyor, tam tersi de mümkün. Psikolojinin bozukluğuna bir örnek.

* Romanın başında bir böcek öldürme kısmı var, uzun zamandır hiç o kadar bunalmamıştım. On numara.

Recai Bey'e göre bütün insanlar yalancı, sahtekar. Politikacılar şerefsiz, çocuğuna bakmayıp karakolda dayak yedirten anneler sorumsuz, her şeyi Recai Bey bilir, bilmediği hakkında düşünmez, etrafındaki pislikleri, böcekleri tokatlamak için polislikten, sopa çekmekten daha iyi bir yol yoktur ona göre.

İnan çok küçük bir kısmı anlattım, her paragrafı ayrı bir olay bu romanın.

16 Mart 2012 Cuma

Erhan Bener - Ünlü Gezgin Macellos Da Vinci'nin Akılalmaz Serüvenleri

İki farklı zaman dilimi içeren bir roman. Çatı zamanı 1980'in az berisi. Selim Korkut adlı bir Türk akademisyen var, bir de onun kankası Sing Ram. Hintli. Bu Hintli kardeşin elinde eski bir yazma mı var, bir şey var. Unuttum. Lan kitabı bitireli üç saat olmadı ya. Neyse. Bu yazma Sanskritçe. Latince'den çevrilmiş yarım yamalak. Romanın diğer zaman dilimli kısmı bu yazma. İsa'nın çarmıha gerilmesinden sonra yazılmış, MS 50 falan işte. Yazmada unutulmuş bir ülke var: Boyuneğmez. Türk ülkesi. İşte burada çeşitli isyanlar, siyasi oyunlar, bilmem ne. Roma'nın ajanı Macellos da Vinci var, bir de onun saraydaki casusu var. Casus, saraydaki olayları yazıyor, da Vinci'ye getiriyor. Adamımız da bu bilgilere kendi izlenimlerini ekliyor. Bir gece Sing ve Selim takılıyorlar, Sing bu metni ortaya çıkartıyor ve okumaya başlıyor. Romanın olayı şu: Bu kadim dönemdeki siyasi olaylarla 1980'e kadarki süreçte gerçekleşen olayların, hatta tüm dünyadaki olayların karşılaştırılması ve benzerliklerin ortaya konması. Bu benzerliklere muzipçe eklenen bazı göndermelerle insan gülümsemeden edemiyor. Üç örnek buldum ben, daha vardır belki. Erhan Bener kendisi de söylüyor o göndermelerin ilginçliğini.
Bir soytarı var sarayda, şöyle diyor: "Halkımız pasta yerdi, kuru ekmek yerine!"

Sultanın söylediği dize mesela. Yazma mensur, fakat diyalogların bir kısmı manzum. Antik Yunan'a selam edilircesine, halkın oluşturduğu bir koro bile var bu manzum kısımlarla romana dahil olan. Sultanın dizesi diyorduk:

"Çıldırmak, çıldırmamak... İşte bütün sorun bu..."

Bir de Şair Eşref'ten şu dize:

"Asiyâb-i devleti bir hâr da olsa dönderir"

Güzel şeyler bunlar. Hele hele halk ayvayı yerken atılan sloganlar var, evlere şenlik. Ya çok ayrıntı var, 50'yle 1980 arasında kurulan paralellikler üç değil, beş değil. Güzel de bir sonu var romanın, öylece kalıyorsun.

Kitabın yeni baskısı yok sanırım, bende resimdeki baskısı var. Akmar'dan 5 TL'ye almıştım yaklaşık bir ay önce.

Kurgu-zamandan sanatçılarla ilgili güzel bir paragrafla bitireyim:

"Öyle deme. Onların gücünü anlamak zordur. Seslerini kısmak için olmadık önlemler alırsın, onlar söyleyeceklerini söylemek için yine de bir yol bulurlar. Susturmak için adamları zındanlara atarsın, ne yapar eder, oradan bile duyururlar seslerini. Öldürtürsün, yazdıklarını, söyledikleri, elden ele, kulaktan kulağa dolaşır, çığ gibi büyür, bütün ülkeye, hatta bütün dünyaya yayılır, karşına çıkar. Halkın gönlüne girdiler mi, oradan kolayca söküp atamazsın. Neyse ki, şu sırada, bize karşı çıkabilecek öyle dişe dokunur kimse yok görünürde. İşte böyle dostum. Anladın mı şimdi, iktidara gelirken kimlere dayanman gerektiğini?"

Çok felsefe olacak bir sonraki. Hegel. Ardından yine Erhan Bener'den Böcek'le devam edeceğim. İyi günler.

15 Mart 2012 Perşembe

Orhan Kemal - 72. Koğuş

Filmlerini izlemedim, Kadir İnanır'ın oynadığını izlerim izlersem.
Yaş 7 falan, Mustafakemalpaşa'dayım. Doğum günü kutlaması oldu, alt komşunun kızı Aslan Tomson'u verdi bana. İlk Orhan Kemal kitabım oydu. Liseye kadar gerisi gelmedi. Ardından Avare Yıllar, Gurbet Kuşları derken geldi. Bunu okumamıştım, bir de Eskici Dükkanı var okunmamış. Onu da okurum bir ara.

Hapishane hayatı. 1941. Parası olan konuşuyor, olmayan yastıksız, yorgansız, penceresiz koğuşta yaşamaya çalışıyor. Soğuktan donanlar oluyor falan. Bir gün kan davasından hapse düşmüş bir kaptana annesinden 150 Lira geliyor. Büyük para 150 Lira. Yancılar türüyor tabii. Koğuş değiştirmek için yatak satın almak lazım, o da büyük para. Kumara girmeden olmuyor. Kaptan da giriyor en sonunda kumara. Biraz da kıt bir arkadaşımız, kadınsızlıktan kafayı yemiş. Hapishanenin en zengin adamını üttükçe ütüyor. Pencere taktırıyor koğuşa, duvarları badanalatıyor. Derken olaylar, gerisini anlatmıyorum.

Mapus argosu on numara, hapishane günlerinden faydalanmış Orhan Kemal tabii. Onun dışında tipik Orhan Kemal insanları. Özlemişim şahsen.

On numara novella, iki saatte biter.

Beşir Ayvazoğlu - Peyami

Beşir Ayvazoğlu, giriş bölümünde biyografi yazanların yazarla empati kurmasının, yazarla bir olmasının öneminden bahsediyor. Kendisi bu konuda gayet başarılı olmuş, Peyami Safa'ya, "Naber kanka?" diyecek konuma geliyorsunuz kitabı okurken. Süper.

Nesini anlatayım, onu da bilemiyorum. Peyami Safa-Ahmet Haşim kavgası, Peyami Safa- Necip Fazıl dostluğu. Ve düşmanlığı. Oğlum bir şey söyleyeceğim; o zamanın yazarları çok çirkefmiş lan. Hadi artistik bir kelime kullanayım: Ad hominem lan. Tartışmaların çoğunda öne sürülen fikirden ziyade karşı tarafı aşağılama, fiştikleme... Tiksindim anasını satayım. Peyami Safa da bu tartışmaların en önde gelenlerinden. Hatta tartışma çıksa da kalemimi parlatsam diyormuş. Ulan sanatçısınız siz hayvanlar... Tövbe ya. Ne diyordum. Necip Fazıl'la Peyami Safa iki defa dost oluyorlar, iki defa düşman oluyorlar. Şöyle de ilginç bir nokta var; tartışan taraflardan biri ölünce diğeri hemen öleni övüyor. Şöyle büyük şairdi, böyle şeydi. E adamı itin göğsüne sokan sendin? Çok acayip ortamlar ya.

Görüldüğü üzere "Hayatı, Sanatı, Felsefesi, Dramı" ve ben de böyle incelesem daha iyi, çünkü ortadan bir yerlerden girmek istemiyorum mevzuya.

Hayatı:Çektiği sıkıntılar, çocukluğu, evliliği, ilişkileri... Acayip bir hayat. Safa'nın yakın dostlarıyla konuşan Ayvazoğlu, ilk ağızdan bu bilgileri almış ve güvenilir olmayanları da ayrıca belirtmiş. Bu sebeple şukunu en kralını hak ediyor zannediyorum.

Sanatı: Aslında hayatıyla paralel. Kitaplarını ele alacağım, makaleleri ve fıkraları başka bir kısımda yer almalı. Kitaplarında önceki yazıda da söyledim; hayatıyla paralellikler var. Ne yaşadıysa illa bir şekilde romanlarda yer alıyor. Bir de polisiye romanları hakkında iyi konuşmuyor Safa, "Onlar benim karalamalarım," diyor. Buraya kadar tamam, ama bence Safa'nın hangi yazarlardan etkilendiği, ilk karalamaları, ilk başarıları üstünde daha fazla durulsaymış iyiymiş. Sanatı diye ayrı bir bölüm yok kitapta, metnin içinde Safa'nın yaşamına göre yer alıyor kitaplar. Bu şekilde işlenmesi güzel olmuş, sürerlik bozulmamış.

Felsefesi: Vallahi yazmaya üşendim. Bergson var. Var da var yani. Son dönem kitaplarındaki felsefi kısımlardan fikir sahibi olunabilir. Kendisi koyu bir marksizm ve komünizm düşmanı, bunu ekleyeyim.

Dramı: Eşinin durumu, oğlunun ölümü, parasızlık derken kendisi yaşadığı dönemde çıkan hemen her büyük gazetede yazmış, geçimini o yolla sağlamış. Yazdığı kadar da okumuş bir adam. Tıp bile biliyormuş, iyi biliyormuş hem de. Doktor olan bir kankası öyle söylüyor. Yani yazarak elde edilen bir hayat var. 17-18 yaşından beri yazdığını düşünürsek korkunç bir tablo: Binlerce fıkra, makale, onlarca polisiye kitap. Çok zor lan, düşünsene bir.

On numara kitap yani. Of.

Peyami Safa - Biz İnsanlar

Peyami Safa'ya uzunca bir süre ara vereceğim, zira bıktım. Fikir çorbası görmek istemiyorum bir süre. Pööf.

Biz İnsanlar, 1939'da yazılmış. Yazılış tarihinin bir önemi var. Azıcık anlatacağım:

Şimdi Nazım Hikmet'le Peyami Safa bir ara dostlar, böyle yakın dostlar hem de. Nazım Hikmet, Peyami Safa'yı siyasi görüş açısından kendi tarafına çekmek istiyor, bu yönde girişimleri var sürekli olarak. Fakat Peyami Safa, "Bak dostum, sen benim dostumsun ama ben senden demokrasi durağında ayrılırım," diyor Nazım Hikmet'e. Sonradan bir katakulli oluyor; Peyami'nin ağabeyi İlhami Safa'ya bir komplo kuruluyor ve İlhami tutuklanıyor. Bunun arkasında Nazım'ın olduğunu düşünüyor Peyami, fena giydirmeye başlıyor. Zaten sonradan TKP'nin "ajanı" olduğu ortaya çıkan Nazım'la yollar tamamen ayrılıyor, artık ağız dalaşına dönüşüyor olay. Fakat bir zamanlar Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nun Nazım'a ithaf edilmesinin gösterdiği gibi arada derin bir dostluk vardı. Bu ithaf olayı 1931'de.

Buradan şuraya geleceğim; Biz İnsanlar'daki Süleyman, gayet Nazım olabilir. Evet, onca şeyi bunun için söyledim. Asdfds.

Bunun dışında roman yine başarısız bir yapboz hissi uyandırıyor. Necati, Safa'nın sözcüsü. O tamam; her yerde Necati var ve pek sırıttığı söylenemez. Fakat Süleyman nedir, ne iş yapar? Romanın kurgusunda Süleyman'a ne kadar ihtiyaç var? Kahramanımız Orhan'ın çektiği büyük sıkıntılar var romanın başında, bu sıkıntılar öyle bir şekilde anlatılıyor ki sanki adamın hayatı boku yemiş zaten, kurtulamaz. Bakıyoruz ki adam gayet iş de buluyor, zengin de oluyor. Lan niye o kadar anlattın o zaman? O günlerden gelen bir psikolojik füfü, bir şey de yok ilerleyen kısımlarda.

Safa'nın romanları otobiyografik öğeler taşıdığı için bu çıkıntı kısımların cevabının yine Safa'nın hayatında gizli olduğunu düşünüyorum. Ne yaşadıysa anında romanlara koyan Safa, Rehber-i İttihad Mektebi'nde öğretmenlik yapmış. Bu öğretmenlik ve öğretmenlik yapmasına sebep olan parasızlık, direkt romanda gösteriyor kendini. Yine de kurguya yedirilme olayı pek sağlıklı değil.

Sözde Kızlar, Yalnızız gibi romanlarla paralellikler taşıyor Biz İnsanlar. Mütareke yılları, Doğu-Batı meselesi, yalılar, bilmem ne.

Yine bir Jön Türk giydirmesi var, Peyami Safa bunu hep yapıyor. Adamın canına öyle bir tak etmiş ki her romanında bir eleştiri mutlaka oluyor.

Böyle. Güzel roman, okunsun.

Derkenar: Üç gün sonra aklıma geldi; romanda bariz bir mantık hatası var. Şimdi bir sebepten ötürü bir silah patlıyor. Silahın patladığı odaya bir kadın geliyor ve çığlık atmaya başlıyor. Bu çığlık üstüne ev ahalisi uyanıyor. Ulan silah patladı, daha ne çığlığa insan uyanması.

10 Mart 2012 Cumartesi

Buket Uzuner - Kumral Ada Mavi Tuna

Bir hocamızın önerisiyle okudum, okuduğum zamana acıdım. Yorumum ağır spoiler içereceği için okumaya niyetli olanlar direkt kapatsın sayfayı.

* Bölüm epigrafları. Romanların bölümlenmesi kurgu gereği, evet. Bu konuda kaygısı olan yazarların ellerini sadece bölümlemeyle kaldıkları, başka hiçbir şekilde okuyucuya karışmadıkları için öperim, çok süper insanlardır bunlar. Fakat... Her bölümde ayrı bir epigraf? Direkt "şöyle okuyunuz" demekten bir farkı yok ki? Bırak ben nasıl hissedeceksem öyle okuyayım. Tabii, "Madem öyle istiyon, o zaman niye onları okuyon çardağam?" dediğinizi duyar gibi oldum. Çünkü bir bütün olarak roman derim ben de. Dune'a bak mesela; adam öyle epigraflar yazmış ki oha diyorsun, hiç o iticilik oluşmuyor. Muazzam örnektir Dune epigrafları, ayrı bir kitapta toplasan sırıtmaz. Kafka'nın Aforizmalar'ına beş basar.

* Aras'ın ölmesi? Ölür, olur tabii. Lakin öldürmeden önce o kadar darbeyi anıyorsun, "o kötü günler" falan. Bekliyorum ki bir çatışmanın ortasında kalacak Aras, öyle ölecek. Ki bomba mevzusu var zaten. Orada ölmemiş Aras. Nasıl ölüyor? Gecenin bir körü denize atlıyor. Atlayamıyor, çakılıyor yere. Adsjkskdj. Oğlum adam gecenin bir yarısı denize atlıyor, güm diye bir ses geliyor. Bu kadar. Bir anda ortaya çıkan absürd son, kurgu içinde sırıtıyor. Bir de cinayet mi, intihar mı diye araştırılmış falan. Neyin cinayeti ya. Sdsfdg.

* Lezbiyen ilişki bölümü. Ada'nın acı dindirmek için elinde olmayaraktan, fakat bence biraz da olaraktan girdiği ilişki. Benim gözümde Ada'nın mallığını tescilledi, sırf bu yüzden güzel bir bölüm aslında. Olmasa bir kayıp olmaz, sorun burada. Doldurma gibi geliyor insana.

* Tuna'nın sürekli, "Bu bir kabuus! Kabuğuğuus!!!" diye sızlanması artık burama kadar gelmişti ki kitap bitti, kurtuldum. Buket Uzuner, Tuna sızlanırken karşısındaki insanların tepkilerini düşündüğü kadar düşünmemiştir sanıyorum başka bir şeyi. Bir adam da çıkıp iki tane patlatmıyor, "Matrix mi burası eşşeğin çocuğu," diye. Diyalogların sağlıksız olduğunu da buraya ekleyeyim. Herkesin bir hayat dersi, herkesin bir hikayesi var anasını satayım.

* Doldurma fikirler. Güzel düşünceler var, evet. Romana tam olarak yedirildiklerini söylemek zor. Çıkıntı gibi kalıyorlar biraz. Ortamda koyu sohbet var, bir anda kadınlar hakkında çok derin, çok felsefik geyikler dönüyor. Canlandıramıyor insan, gerçeklik duygusu uyanmıyor.

Daha da yazmayayım derken aklıma Meriç geldi. Şu romandaki çoğu insan Meriç'e uyuz olur ama bence en başarılı, en doğal karakter Meriç'ti. Ailesi bok, sahip olma duygusu bastırılmış, annesinin travmalarıyla büyüyor, Ada gibi el bebek gül bebek, abla gibi bir insan var yanında. Her şeyi içinde yaşıyor, elde etmek istediğini elde ediyor en sonunda. Sonra buna lolo yapıyorlar. Siktiriniz gidiniz efendim; iki kelime konuşma bununla, tanımaya çalışma veya bir noktadan sonra ümidi kes, sonra yok Meriç böyle böyle. Zayıflıklarıyla, mutluluklarıyla en güzel karakterdir Meriç.

Böyle bir roman. Çok, inanılmaz çok boş vakti olan okusun. Yoksa önceliğiniz olan kitaplara yönelin. İyi günler.

15.5.012: Biraz haksızlık ettiğimi düşündüm. Postmodernist öğeler, medyalararasılık ve metinlerarasılık açısından değerli bir eser. Çokseslilik, aynalı bölüm, isim sembolizasyonu da başarılı. Kitabı hâlâ beğenmemekle birlikte bunların hoş olduğunu düşünüyorum. Evet.

8 Mart 2012 Perşembe

Joseph Campbell - Kahramanın Sonsuz Yolculuğu

Çok meşhur bir insanmış, ben bilmiyordum. Böyle ciddi ciddi mitoloji kitabı da okumamıştım. Güzel.

Biraz anlatayım. Joseph Campbell, Monomit diye bir şey söylüyor. Yani dünyadaki bütün mitlerin falan kökeni bir. Tabii bu birlik, zamanın ve toplumların bakış açısıyla ayrılıyor, farklı özellikler kazanıyor. Böylece işte Kral Arthur oluyor, Buda oluyor. Lakin ki öyle değildir; psikanaliz üstünden geriye döndüğümüzde bir arketip var.

İşte kitap bunu anlatıyor. Böyle çoğu kahramanın geçtiği yollar var, kitapta bölümlere ayrılmış bu yollar. Mesela bir örnek: Kahraman ve Tanrı. Böyle bir bölüm var. Eve Dönüş mesela. Kahramanın Boku Yiyip Toparlaması. Mesela. Plan şu: Dünyanın neresinden olursa olsun kahramanları alalım. Bir kızılderili inanışındaki kahraman, işte Afrika'daki kabilelerden mitolojik insanlar falan. Bunları bu belirlenmiş bölümlerde inceleyelim. Benzerliklerini ortaya koyalım. Bu benzerlikleri ve kahramanların başından geçen olayları falan hepsini psikanalizle inceleyelim ve arketipe dönelim. Süper.

Tarihin ve dinlerin incelenmesi de kaçınılmaz. Troya'dan kaçan Aeneas'ın Roma'ya gitmesi tarihi bir olay, evet. Öyle diyelim en azından. E Zeus'un, "Roma'ya git, Kartaca'da oyalanma," demesi ne oluyor? Buyur buradan yak. Dinlerin kahramanları da bir dünya. O zaman onların da ele alınması gerekiyor gayet.

Yani kitap süper, okuyalı da bayağı oldu. Okunmalı. Ben okul konusunda biraz tutuştuğum için yine üç kitap birden okuyorum, cephede yeni bir şey yok yani. Belki cumartesi.