15 Haziran 2012 Cuma

Larry Niven - Halka Dünya

Üçlemenin ilk kitabı. Arthur C. Clarke'ın en sevdiği yazarmış kendisi. Sevilecek şeyler yazıyor, helal. Niven aynı zamanda matematik doktorasına mı ne sahip, öyle akademik bir insan. Bazı eserlerde süper teknolojik aletler görürüz, nasıl çalıştıkları anlatılmaz. Mesela şöyle:

"Eline hidrosposferik plazmatik silahını aldı ve ateş etti."

İsim çok şekil, evet. Fakat ne bu. Nasıl çalışıyor, olayı nedir. Bilmiyoruz. Niven bunu yapmıyor, her şeyi açıklıyor adam. Açıklarken, "Bak birader, bunun böyle böyle olmasının sebebi şu şudur, çok kimyasal işler," de demiyor, kurguya yediriyor. Tamamen hayvani teknolojiye dayalı bir dünyaya girdiğimiz romanlarda bu çok çok önemli. "İyi bilimkurgu iyi edebiyattır" der ya Metis serisi, aha. Bu, doğrudan anlatım tekniğiyle alakalı.

Olay şu: Yıl sanıyorum 2960 civarı. Romanın sonlarına doğru laf arasında geçiyor insanoğlunun uzaya çıkmasından 1000 yıl sonra diye. Louis Wu adında 200 yaşında bir arkadaşımız var. Kendi doğum günü partisinden sıkılıyor ve bir kabine girip dünyayı turluyor. Ulaşıma gel: Telefon numarası tuşlar gibi yapıyorsun ve hoop, Singapur. Hoop, işte bilmem neresi. İşte bu Louis Wu gezinirken alakasız bir yere gidiyor, bir otel odasına. Puppeteer namında bir tür var, teknolojik olarak çok ileriler ve ölümüne korkaklar. Bilinen uzayı uzun zaman önce terk etmişler, çünkü galaksi çekirdeğinde bir patlama gerçekleşecek ve Dünya ayvayı yiyecek. Neyse, işte puppeteer Nessus -adını insanlar anlasın diye Nessus olarak belirtiyor, yoksa gerçek adı gırtlak yapısının mümkün kıldığı orkestral bir müzik- Louis Wu'yu oluşturduğu bir takıma davet ediyor. Takımın amacını söylemiyor puppeteer, sadece keşfe çıkacaklarını söylüyor. Wu da flâneur bir abimiz olduğu için teklifi kabul ediyor, üçüncü arkadaşı almak üzere bir bara gidiyorlar. Burada kzin adındaki türle karşılaşıyoruz. Bu arkadaşlar zamanında insanlarla fena savaşmış, sonunda kaybetmişler. Kaybetmelerinin sebebi de ticaretin kralını yazmış Kayserili Outsider isimli arkadaşların insanlara muazzam hızlı bir taşıt satmaları. Napolyon mu diyordu savaşta hızın pek mühim olduğunu? Bir de savaşla ticaretin birbirini pışpışlaması gerçekten mide bulandırıcı. Silah satın ve dünya çok daha barış dolu bir yer haline gelsin. Amin.

İşte bu kavgacı ırkı da alıyorlar yanlarına. Bu dev, turuncu kürklü arkadaşın adı Konuşmacı. Fakat şu savaş olayına geri dönelim.

İnsanlarla kzinlerin arasındaki savaşın sonunda koloniler el değiştiriyor, tamamen savaşa yönelik yaşayan kzinlerin nüfusunda oran olarak olmasa da sayı olarak ciddi bir azalma yaşanıyor. Oran olarak da ciddi gerçi; 1/8 oldukça ciddi. Ardından kolonilerdeki kzinlere insan ahlakı öğretiliyor, insani değerler öğretiliyor. Asimilasyon yani. Bak; akademisyenlerce, böyle mühim mühim görevlerde bulunup hım hım, çok mühimim modundaki adamlarca bilimkurgu, fantazya falan pek sallanmıyor ne yazık ki. Kaçış edebiyatı, yok bilmem ne. Oysa dünyaya dair o kadar çok eleştiri, o kadar çok gözlem var ki bu romanlarda. Bunda da ara ara çıkacak, yakaladıklarımı yazacağım.

Üçüncü adam da tamam, dördüncüsü bir kız. Teela. Önce gelmiyor gibi oluyor, sonra geliyor. Uzun Atış adlı gemiye atlıyorlar, istikamet uzay. Yolda katakulliler oluyor, ırklar arasında sıkıntılar, bir şeyler. Biraz zayıf bir roman bu yönden, ırkların özelliklerini karakterler yoluyla vermede pek başarı yok. Diyaloglarda da yok. Tek boyutlu karakterler.

Bir yere varıyorlar, beş gezegen yan yana. Puppeteer arkadaşlar bu gezegenleri çekmiş. Teknolojileri o kadar ileri, düşün. İniyorlar bunlardan birine, sonra yine yolculuk. Esas yere burada geliyoruz.


Dünyaya gel. Olay şu: On numara bir yıldızın etrafında iki halka. İç halkada gölge dikdörtgenleri var, dış halka için gece-gündüz olayını ayarlıyor. İç halkanın yüzeyi de sağdaki. Bu yapı muazzam bir yapı, hız olayını çözemeyip yakınlarda kendi dünyalarını kuran varlıklara ait, fakat bilinmiyorlar tabii.

Buraya inmeye çalışıyor bizimkiler ama dünyanın savunma sistemleri var. Lazerler, bilmem neler. Bilinmeyene doğru seyahat eden bizimkiler için sonu faciayla bitecek gibi oluyor, bitmiyor. Bundan sonrası ağır spoiler, isteyen okumasın. Dünyamızda üreme yasaları var, kafana estiği zaman çocuk yapamazsın. Bunun yanında üreme piyangoları da türemiş. Kazanana çocuk hakkı veriliyor işte. Teela ve bilmem kaçıncı atasına kadar hepsi bu piyango yoluyla doğmuşlar. Şans faktörü. Bu şans faktörünü ayarlayan da Nessus. Nesiller boyunca bekliyor Nessus ve Teela'yı şans getirmesi için yanına alıyor. Kzinler için de benzer bir aşağılatıcı uygulama var. Cıngar çıkıyor tabii bir noktadan sonra ama daha anlatmayayım.

Halka Dünya'nın yapımı, atmosferi, şuysu buysu hakkında sayfalarca bilgi var, akıl yürütme var daha doğrusu, almıyorum. Bir şekilde inmeyi başarıyorlar ve medeniyetin izini sürüyorlar. Çöller var, bazı bölgeler ayvayı yemiş. Derken insanlarla karşılaşıyorlar ama fizyolojileri biraz değişik tabii. İnsanlar bunlara tapar gibi oluyor, sonra beklediklerinin onlar olmadığını anlayınca düşmanlaşıyorlar. Kaçıyor bunlar da. Ondan sonra gemiden ayrılmak zorunda kalıyorlar, uçan binaların olduğu bir yere geliyorlar, Teela'nın şansının kendilerine değil, Teela'ya yardım ettiği ortaya çıkıyor, şu bu derken kurtuluyorlar gibi oradan.

Evet, dediğim gibi üçleme. Diğerlerini de alırız umarım. Kitap böyle. Bence güzel. Ben okudum, sizin okumanızı da isterim. Güzel yani. Dünyaya bak zaten, böyle bir dünyanın olduğu kitabı okumayacan mı?

10 Haziran 2012 Pazar

Jerzy Kosinski - Bir Yerde

Ucuz kitap yeri: Bostancı tren istasyonuna sırtımızı verdik. Azıcık solda, tam karşıda bir tezgah var. Öğleden sonra geliyor sahibi. Genelde çöp kitaplar oluyor ama arada güzel şeyler de çıkabiliyor. Bunu 3 TL'ye aldım oradan geçen gün.

İki gıdımlık İngilizcemle Bir Yerde olarak değil de Orada Olmak gibi çevrilseymiş daha güzel olurmuş diyeceğim. Being There ya, önemli olan olmak. Tam zamanında, tam yerinde olmak. Hatam varsa yüzüme vurup refüze edin, ben de bir daha boyumu aşan işlere girmeyeyim. Haha, şaka lan, sizden bana ne. Ya tamam, gitmeyin hemen ya. Hehe.

Peter Sellers'ın oynadığı filmi de iniyor. Ben kendisinin iki filmini izledim. Birinde panter vardı, diğerinde de üç rolde birden oynuyordu. Bunda da süper oynamıştır zannediyorum.

Kitap. Bu tarz kara mizah gibi yaratılarda iki şey önemli; esas karakterin harbici saflığı ve etrafındaki insanların ne kadar embesil veya kör oldukları. Bu insanlarda her türlü kötülüğü, dalavereyi, işine gelmeyeni kabul etmemeyi vs. görürüz. Roman bir yönüyle politik bir taşlama olduğu için bu insanlar politikacılar. Ya biz direkt Kral Çıplak'ı düşünürsek yerli yerine oturur her şey. Bir de Kemal Sunal'ın kaymakam olduğu filmi hatırlayalım. Tabii o trajikomedi. Olay ortaya çıkar, kötü adamlar utanır ve yüzler gülerken film biter. Karikatürleştirme, tipleştirme tavan yapmıştır orada. Bir de doktor oluyordu Kemal Sunal, o da var. Lakin ki aradaki en büyük fark, Bir Yerde'nin kahramanı Chance'in neler olup bittiğinin pek farkında olmaması. Chance, zeka olarak biraz geri bir kardeşimiz.

Sembolizasyona gel: Chance. Yani diyor ki rastlantı, şans. Olay kabaca şöyle: Chance adında bir bahçıvan var, bu adam yıllar boyunca bir evde bahçıvan olarak çalışıyor. Gitmesine izin vermiyorlar, giderse cehenneme gideceğini, kafasına inek düşeceğini falan söylüyorlar. Chance de bir yere gitmiyor, odasında televizyonuyla yaşıyor, bahçesiyle yaşıyor. Çok uzun bir zaman boyunca. Bundan sonrasında ayrıntıları yanlış hatırlıyor olabilirim. Bir gün evin sahibi ölüyor, sahibin ortağı olduğu sigorta şirketinden adamlar geliyor ve Chance'ten orada çalıştığına dair bir kanıt sunmasını istiyorlar. Chance'e kırk yıl boyunca hiç ödeme yapılmamış, Chance kırk yıl boyunca hiç hasta olmamış, işine dair bir belge yok haliyle, doğumuna dair bir iz yok. Hiç; sanki hiç var olmamış gibi. Uygar dünyada Chance'in yaşadığına dair hiçbir bilgi yok, çünkü dünyaya belgen olmadan yaşadığını kanıtlayamazsın. ABD'de bir adam vardı, yeni haber. Adama dair hiçbir bilgi yok. Hiç, aklınıza adama dair ne kadar detay getirebilirseniz getirin, hiçbiri yok. Böyle bir dünyada insanlara ilginç gelen de bu. Eski zamanlarda yaşamayı isterdim. Kimliğin yok, ehliyetin yok, tapun varsa da olsun o kadar artık. Ne rahat. Oğlum dünya ne hale gelmiş ya.

Neyse, şutlanıyor Chance ve kendini sokakta buluyor. Bacağı bir araba arafından eziliyor ve arabadan E. E. çıkıyor, kendisi First American Financial Corporation'ın esas adamı Benjamin Rand. ABD başkanı falan eline bakıyor, öyle önemli bir şahıs. Buradan al götür konuyu, gittiği yere kadar. Başkanla tanışıyor Chance, televizyondaki çok önemli bir programa katılıyor, ünü alıyor yürüyor ondan sonra. Ruslar bunun geçmişini araştırmaya başlıyorlar, o sırada bir Rus ajanı afişe oluyor. E. E. buna aşık oluyor, bir davette gay bir arkadaşla ilginç olaylar yaşanıyor. Sadece politik bir kara mizah yok olayın içinde, duygulardan kısmen arınmış bir insanın, bir televizyon robotunun hayatı işte.

Chance'in dünyasında neler var mesela. Televizyon var bir tek. Medyaya sağlam bir giydirme de söz konusu dolayısıyla. Saksıya fesleğen gibi oturturum anlamı da çıkar.

"İstasyon değiştirirken kendi de değişebilirdi. Bahçedeki bitkilerin çeşitli dönemlerden geçmesi gibi, o da çeşitli dönemlerden geçebilirdi ama düğmeyi sağa veya sola çevirmekle, dilediği kadar çabuk değişmesi de mümkündü. Bazı kereler, televizyondaki kişilerin yaptığı gibi, ekrana yayılabilirdi. Düğmeyi oynatmakla Chance başkalarını gözkapaklarının altına çekebilirdi. Böylece, varlığını başka hiç kimseyle değil, sadece kendine, Chance'a borçlu olduğuna inanmaya varıyordu."

Olaylarda Chance'in televizyonda gördüğü insanları taklit edip çeşitli vaziyetlere mükemmel uyum sağlaması, medyayla sistemin mükemmel uyumunu gösteriyor. Bir kişi de çıkıp demiyor ki, "Lan bu adamın kafası pıtık," diye. Öylesine kamufle oluyor.

E. E.'nin tanışmaları esnasında Chance'i ve gardener'ı Chauncey Gardiner olarak anlayıp Chance'e kimlik kazandırması da çok güzel. Bir sapıklığımı söyleyeyim; yıllar boyunca gerek hocalarım, gerek patronlarım, gerek çeşitli insanlar bana Ufuk dediler, Umut dediler, Uğur dediler. Adım Utku. Lakin düzeltmedim hiçbirini, her biriyle farklı bir kimliğe büründüğümü düşündüm. Hoşuma gitti. 

Bu politik insanların konuşmaları, ABD başkanı şahısın Chance'i göklere çıkarması, neler neler. Kitap kısacık bir şey zaten, görüldüğü yerde kaçırılmasın. 

3 Haziran 2012 Pazar

Sâmiha Ayverdi - İstanbul Geceleri

Bir başka İstanbul kitabıyla beraberim. Yine zevkle okudum ve Ayverdi'nin anlattığı İstanbul'a içimden pkmfpf diye gülsem de saygı duydum. İstanbul çok güzel bir yer aslında. İnsanlarla iç içeyiz. Bu kadar iltifat yeterli sanıyorum, zira İstanbul bok gibi bir yer. Evet.

Semt semt ele alınan İstanbul'da her semtin süper bir şekilde anlatıldığını düşündüm, yanıldım. Tamamen taraflı Ayverdi. Mesela ben herhalde bir tek Kadıköy'ü seviyorum, bu yüzden Kadıköy sayfalarının gelmesini heyecanla bekledim. Geldi. Lan üç sayfa mı, dört sayfa mı ne, bir şey. Diyor ki onda da, "Yav ben buraları pek sevmem, pek de görmüşlüğüm yok. İşte Erenköy'de köşkler, uzaklarda Adalar... Manzarası güzel, adı güzel topraklar." E niye yer verdin o zaman, beni kırdığını belirtmek isterim ve senin için dua da edeceğim, çünkü kitap gerçekten çok güzel. Ayverdi'nin "sevdiği" yerler güzel. En azından.

Giriş bölümünde Ayverdi kitap fikrinin nasıl ortaya çıktığından bahsediyor. İşte yaşanmış olaylar ve İstanbul'un sesleri birleşmiş, sonra bir anda yüzeye fışkırmış. Böyle olmuş. Ayverdi'den de biraz bahsedeyim. Kendi kendini yetiştirmiş bir insan. Kubbealtı Cemiyeti'nin kurucularından. Geleneğe bağlı ve siyasi görüşü de bu yönde. Kitabın içinde zaten kabak gibi belirtmiş. Geliriz oraya.

İstanbul'a genelden bakarken İstanbul tiryakiliğinden bahsediyor, bir de bu medeniyetin nasıl oluştuğunu inceliyor.

"İstanbul medeniyetini kimler vücuda getirdi? Hangi adetleri hangi insanlar beğenip seçti ve bu kök salan adetler, cemiyetin itiyatları zemininde derinlemesine nasıl yayıldı? Bu ince, bu zarif, bu her biri son derece duygu, değer ve itibar kazanmış görenekleri, yoksa insanlar değil de zaman ve zamanın taksime uğramış ölçüleri, günler, aylar, yıllar, ya da asırlar mı kendiliğinden işledi? Evet, asırlar...

(...) Sanki nesiller değil, asırlar da değil, tabiat kendi kendine yapıyormuşçasına gelişmiş, olmuş ve olgunlaşmış bulduk."

İşte İstanbul'un kaybolan değerleri, musiki, çinicilik, falan. Baştan söyleyeyim de ikide bir aynı şeyi anlatmayayım: Anı kitabı bu. Anıyla romanı ayıran çizginin neresindeyiz, bilmesek de anılardan ibaret. Dolayısıyla yazarın sürekli olarak kendisiyle bir hesaplaşma kaygısı, öze dönüşleri mevcut. Her semtte böyle üç dört dönüş var, "Ey kadın, yine anılara daldın gittin, kafan mı güzel" falan. Bunları almayacağım, arada bir dikkat çeken görüşler hariç. Evet, yardıralım.

Nedim'lerden, Şeyh Galip'lerden alıntılar var, İstanbul'un zamanında ne kadar süper bir yer olduğundan, zanaatkarlardan, sokaklardan, evlerden bahsediliyor giriş bölümünde. Şiirle musikinin yok oluşu var. Sonra şu:

"(...) En garibi, bu yapının muhafazası mesuliyetini üzerine almış olan kimdir, o hiç bilinmemiş, keyfi tasarruflara, ölçüsüz ve acemi buyrultulara neden susulmuş, o da meşhul kalmıştır."

Devlete fena giydirmeler var, kitabın yazıldığı döneme bakarsak büyük bir fikir verebilir. 1900-1925 arası anılıyor, yazılış tarihi 1950 civarı.

Şehzadebaşı


Mühim, zira yazarın hatıralarında geniş bir yer tutuyor. Tiyatroları, çayhaneleri bir yana, Direklerarası da var. Her bir çayhanede ayrı bir grup toplanırmış. Şairler, memurlar, devlet adamları, sanatçılar... Ramazan da güzelmiş burada. Sirkler, pandomim, at canbazları, türlü türlü neşeli şeyler. Bekçileri de meşhurmuş; göreve çıkışları, sohbetleri, bir sürü ayrıntı.

Ayverdi'nin çocukluk hatıraları, uşaklar hakkında izlenimleri de ilginç. Vefa'dan gelen bozadan da bir bahsediliyor ki canım boza çekti. Leblebiyle lüpletmek lazım, lakin bu sıcakta lazım değil.

Beyazıt


Beyazıt'a meslek dallarında tezahür eden Türk ahlakıyla giriyoruz. Hakkâklar Çarşısı'nı dinliyoruz, süper bir yermiş. Her çeşit dükkan var.

"(...) İşte bu daracık ve baş başa geçitte, ticaret aleminde Türk ahlakı en müstesna çiçeklerinden birini açmış; ustalar çırak yetiştirmiş, çıraklar, ustalarının izni olmadan dükkan, tezgah sahibi olmamış, para ve hırs, sanat ve meslek haysiyetinin kalesine gedik açmamış, müşteri ile esnaf, tek taraflı menfaat endişesiyle sızıltı çıkarmamış, saygı, huzur, güven ve anlaşma, yarışta hep berabere kalmış, birlikte koşmuş, birlikte yorulmuş ve işte nihayet birlikte tükenip gitmiştir."

Bu zanaatkarların ortamı çok ilginç. Terbiye kapısı diye bir şey var, dükkanların arka kapısı. Çıraklar ön kapıdan değil, buradan giriyorlar başka bir dükkana. Dükkanın ustasına saygısızlık olmasın diye. Bir de "peştemal kuşanma" adeti var. Bir çırak kalfa olacak mesela, bütün ustalar, tanıdıklar falan toplanıyor. Bir şenlik, çeşitli kutlamalar, bilmem neler. Ad koyma geleneği devam ediyor, dükkan açacakların mahlasları büyüklerce konurmuş. Bamsı Beyrek geliyor akla hemen. O zamanlar loncalarda toplanan paralar ihtiyaç sahibi olana verilirmiş, yardımlaşma tavan yapmış. Zanaatkarlar açısından çok güzel zamanlarmış kısaca. Burada Ayverdi'nin bir yorumu ilginç: Komünist leş düzen gibi değil de, kardeşlik düzeni gibi bir şey varmış. Yoruma gel.

Pazar ortamı da güzel; rengarenk şekerler, türlü türlü baharatlar, bir sürü göz alıcı şey. Bir çocuk için cennet.

Yangınlar... Beş Şehir'dekinden daha detaylı bir anlatım var burada. Yangına önce hangi tulumbacı takımı yetişecek, şehrin neresinde yangın çıktı, bir heyecan dalgası yaşanıyormuş adeta.

Süleymaniye


Kubbeler.

Frenkleşmiş vatandaşlara bir giydiriliyor bu bölümde, ohoy. Hacca giden kafilelerin yollanışı, döndükleri zaman yapılan şenlikler de süpermiş. Kandil geceleri ve Divitçiler Çarşısı da güzelmiş. Bir de din kisvesi altında çeşit çeşit işlere sardıran pis adamlar eleştiriliyor ki onları Mehmet Akif'e havale ediyor, devam ediyoruz.

Sandıkburnu


Buranın sarhoşları meşhurmuş. Ayverdi bu sarhoş ortamlarında kendi bulunamaz tabii, yine de gayet güzel bir şekilde anlatmış. Meyhane meyhane gezenler, sabahı edenler, şehrin kafası güzel insanları. Leş bir sarhoşluk gelmesin akla. Tabii elbet öyle olanları da vardır, burada bahsedilenler gayet kasidelerle, gazellerle, içkiyle yaşayan insanların geceleri ve olmayan gündüzleri.

Köşkler anlatılıyor yine. Kaybolan değerler. Yakılanlar.

Aksaray


Aksaray'ın çiçekleri güzelmiş, mor salkımlar özellikle. Yine kahveler var, lakin buradaki kahvelere külhanbeyleri giremezmiş. Tamamen nezih bir yer.

Kahveler ki İstanbul'un kültürel kalbidir, işte burada önemli.

"İstanbul'uın diğer bazı semtlerinde olduğu gibi, Aksaray'da bir de semai kahvesi denen bir nevi çalgılı kahvehaneler vardı ki bunlar adeta Peçevî'nin, 'İçinde kimi kitap ve haseniyat okur, kimi tavla ve satrançla meşgul olur, kimi nev-güfte gazeller getirip maariften bahsolunur' dediği, eski zamanın şiir ve musiki hayatımıza kucak açmış o sanat yuvaları idi ki işte, zaman esintisinin elinde savrula elene nihayet bir külhaniler ocağı olmak seviyesine düşmüştü."

Bu kahvelerin açılışında davul zurna çalarmış ve civar kahvelerden misafirler çağırılırmış. Sonra tatsızlık çıkarmış, birbirini kesermiş millet. Olaya gel. Komşuluk on numaraymış zamanında. Burası da böyle.

Tavukpazarı


Esrarcılar... Esrar kahvelerinde takılırmış insanlar, kafa tütsülerlermiş. Kavgalar çıkarmış, kahve sahibi arkası sağlam bir abimiz değilse haraca bağlanırmış. Tam bela yer.

Her yeri de yazmıyorum, bir iki atlıyorum. Hatta artık yer de yazmıyorum arkadaşım ya, yarın sınavım var, benim uğraştığım işe bak.

* Eskiden "git kahvesi" diye bir şey varmış, gitmesi istenen misafire verilirmiş. Çok güzel.

* Mehtap var, mesire yerleri var yine. Yabancı değil bunlar bize.

* Beyoğlu'ndan yine leş bir yermiş gibi bahsediliyor. Şu Beyoğlu, İstanbul aşığı yazarlardan başka kimseden böylesi çekmemiştir.

Evet, böyle. Eski İstanbul'a dair onlarca ayrıntı var. Ben şahsen evinden pek çıkmayan, gezmeyi pek sevmeyen bir adam olarak zevk aldıysam İstanbul'u gezmiş, İstanbul'u gönülden seven okuyucular için kat kat keyif verecek bir kitap, diğer baba İstanbul kitapları gibi. Okunmalı.

Bir de Jim Croce dinleyeceğim artık bir şey yazarken. Jim Croce'yi de Stephen King tanıttı bana, nereden nereye.

29 Mayıs 2012 Salı

Halikarnas Balıkçısı - Ötelerin Çocukları

Nazlı Eray'ı, Hasan Ali Toptaş'ı, hatta Marquez'i bir kenara bırakalım ve Balıkçı'nın önünde saygıyla eğilelim, zira kendisi 1950'de büyülü gerçekçiliğin kralını yazmıştır.

Balıkçı'nın insanlarını biliyoruz; doğayla, özellikle denizle savaşan -sevişen de denebilir- insanlar. Paragöz ağalar. Onca toprağın içinde tarlayla uğraşıp, bakkal dükkanıyla uğraşıp bir süre sonra her şeyi bırakıp çok sevdiği denizine geri dönen amcalar, abiler, gençler... Bu kitabın kahramanları yine onlar, fakat bu sefer yalnız değiller. Mitolojisiyle, dağıyla, rüzgarıyla Anadolu da var. Büyülü gerçekçiliğinin kaynağında, daha doğrusu büyü olayının özünde Anadolu'nun payı pek büyük. Bir iki mitolojik gönderme bulabildim, lakin konuya pek fazla vakıf olmadığım için pek engin malzemeyle dolu olan bu kitaba o tür bir okumayla girişseydim hakkını verebilmem mümkün değildi. Mesela biri bir şeyden kaçmış, Haliç'e gelmiş. Altın Boynuz denmiş Haliç'e. Sen neyden kaçtın, neden Haliç'e geldin, "Neyin boynuzu hocu?" diye niye sormadın. Mesela. Lakin bu konuyla ilgili bir tez yapılmış. "Halikarnas Balıkçısı'nın Eserlerinde Mitolojik Öğeler" galiba, YÖK'ün sitesinden bulunabilir. Okuyacağım, lakin şu aralar değil.

Çok, çok zengin bir kitap. Nereden başlayayım, ne yapayım, çaresiz kaldım. Muhtemelen güzel bir yazı da çıkmayacak ortaya. Deneyeyim.

Romanın biri diğerini kapsayan iki zaman katmanı var. Birincisi aşağı yukarı 1900-1914 aralığı. Kesin bir tarih yok, dönemin sosyal olaylarından çıkarıyoruz bunu. Yüzyıllık Yalnızlık gibi. İkinci zamansa olay örgüsünün yer aldığı, karakterlerin belli bir zaman sıralaması gözetmeksizin ortaya çıkarıldığı kurgusal zaman. Sarmal bir kurgu var. Lan terim bilsem çat diye söyleyeceğim, rahat olacak da böyle kırk takla atıyorum, fark etmişinizdir. Kuramsal bir şeyler okumak lazım dsfd. Bu zaman olayı mesela ne gibi, Magnolia gibi. Kesin bir adı vardır o tekniğin de bilmiyorum. Zaman atlamaları mevcut; ölen bir karakterin ölmediği zamanlara gidip oradaki olaylara dahil olabiliyoruz. Postmodernist bir şeyler bir şeyler, zamanlar. Flashback, flashforward, enkonştır mayntenks. Böyle şeyler.

Birçok karakterin önemli olduğu bu romanda önce Ötegillerin Elif'in doğumuna şahit oluyoruz. Elif, Karakız, romanın başından sonuna kadar bir belirip bir kaybolan onca insanın içinde varlığını tam anlamıyla sürdüren, büyüdükçe hayatına daha yakından bakacağımız bir karakter. Kerimoğlu namlı bir efeyle tanışıyoruz ardından. Kerimoğlu, zenginden alıp fakire veren bir korsan, bu yüzden kendisine "deniz defterdarı" diyorlar. İkisi karşılaşıyor, Elif Kerimoğlu'ndan hiç korkmuyor. Kerimoğlu da Elif'e bir beşibirlik veriyor ve kıza dokunmuyor. Burada biraz geriye gidiyoruz ve Kerimoğlu'nun bir yörük kadınını ve kadının kocasını koruma altına alışını görüyoruz. Onca iyiliğe rağmen iftiralar ağızdan ağıza yayılıyor, Kerimoğlu'nun ırz düşmanı bir hırsız olduğu fikri köylere pompalanıyor. Parası tehlikede olan ağalar var sonuçta. Hacı Resul, romanın mekan olarak çatısını oluşturan Çatalkaya adlı köyün ve civar köylerin en sırtı pek adamı. Ütopyalar için ada neyse büyülü gerçekçilik için de köy o galiba. Neyse, Hacı Resul romanın kötü adamı. Bu olayları öğreniyor ve Kerimoğlu'na tuzak kuruyor. Kerimoğlu delik deşik ediliyor, bedeni denize düşüyor. Perde kapanıyor kendisi için.

Şimdi ince ayrıntılarda neler neler var, hepsini anlatmayacağım. Güzel bir örnek vereyim. Mesela Kerimoğlu dar bir bölgeden geçiyor kayıkla. Kızanları yanında. Ay yok, karanlık. Karşıdan başka bir kayığın sesi geliyor. Herkes put kesiliyor, silahlar çıkıyor ortaya.

"(...) Sonunda yüklü olduğu duygu nedeniyle, uzun menzilli bir namlunun ta dip yivlerinden parlayıp gelen bir, 'Merhaba!' bağırışı karanlıkları yendi.
Kerimoğlu'nun selamına karşılık öteki kayıktan Barba Vangel'in şükran dolu bir "Yassas!"sı (Sağ olun, yaşayın) yükseldi."

Kerimoğlu öldü, kurguda başka bir yere atladık. Kokoz Cemal, Fransa'ya köpek pisliği satarak zengin olmuş bir adam. Ulalı diye bir zengin arkadaş daha var, ikisi konuşuyorlar. Bu arada Kerimoğlu'nun öldürüldüğünü gazetede okuyorlar, Hacı Resul de birinci rütbeden Mecidî nişanı almış hatta. Bu işler hâlâ böyle değil mi?

Metinlerarasılık açısından büyük bir zenginlik var. La dame aux camélias geçiyor mesela, bir de şu:

"Bade iç, güzel sev, var ise akl-ı şuurun; Dünya var imiş ya ki yoğimiş ne umurun"

Kokoz Cemal söylüyor bunu. Paran varsa problem yok tabii. 

Haşmet Bey, Cemal'in yardımcısı. Çingenelerden hayvan pisliklerini o alıyor. Bir çingene kızına öküz gibi yaklaşıyor, tekmeyi yiyor tabii. Kadın problemi çok büyük; kadına insan gibi davranılmıyor. Kadın, erkekleri eğlendirici bir varlık. O kadar.

Hoşbulduk Selim Kaptan... Yine ani bir zıplayışla Kerimoğlu'nun cesedini fark etmek üzere olan Selim Kaptan'ın yanında buluyoruz kendimizi. Kendisi ne kadar terk edilmiş çocuk varsa hepsini alır, büyütür, kimini gemici yapar, kimini süngerci.

"Hoşbulduk Kaptan, aya, 'Sana da, bana da hayırlı yolculuklar!' diye bağırdı."

Selim Kaptan'ın martı arkadaşı da vardır, "Na! Na! Naa!" diye anlaşırlar. İyi insandır, iyi bir insan olduğu için de sevdiklerini bir bir kaybedecektir. Önce tarlası, gemisi elden çıkar. Fakirleşir. Üç çocuğu önceden ölmüştür, karısı da ölünce hepsi bir yerde Selim Kaptan'ı beklemeye başlarlar. Danacıların Hanife'ye satılır ev. Hanife'yle Hacı Resul bir çıkar ilişkisi içindedirler, kötüler birbirlerini bulurlar.

Selim Kaptan'ın hayvanlarla konuştuğu, kırklara karıştığı söylenir, zira artık tek başınadır ve doğaya tutkuyla bağlıdır. Ölümü de kardeş bellediği martıların haykırışları içinde gerçekleşir: Uçurmaya çalıştığı martı yavrularıyla uğraşırken uçurumdan denize düşer.

Selim Kaptan'ın hayvanlarla konuştuğu, kırklara karıştığı söylenir, zira artık tek başınadır ve doğaya tutkuyla bağlıdır. Ölümü de kardeş bellediği martıların haykırışları içinde gerçekleşir: Uçurmaya çalıştığı martı yavrularıyla uğraşırken uçurumdan denize düşer.

Köydeki Kısmet Taşı, evlenmek isteyen kızların, kadınların tek umudu. Burada, "Bahtım! Kocaya gidecek vaktım!" diye bağırıyorlar. Elif'in üç ablası da bağırıyor böyle. Evlenemeyecekler bir türlü, pek zengin değiller ve yaşlanmışlar biraz. Babaları Şerif, pars avında ölüyor. Anadolu'da çeşit çeşit hayvan var o zamanlar. 100 yılda güzelim memleketin Amarcord. Tebrikler bize.

Kitabın ikinci bölümünde Cafer isimli berber genç, aşık olduğu Emine'yle köyden kaçar, iki tiyatrocuyla karşılaşırlar. Bir komedi gösterisi faciayla sonlanır, dördü de toz toprak içinde kaçarlar. Onları gören kadınlar, "Evliyalar sökün etti!" diye, "Hortlaklar mezarlıktan akın etti!" diye bağırırlar. Dolmuştaydım burayı okurken, pkmpf diye gülmüştüm ya.

Bunlar kaçarlarken iki müfettiş geliyor o bölgeye, oradan birinin söylediği şey ilginç: "A canım, ha müfettişler, ha komik(ler), ikisi de bir yola çıkar." Devlet kapısına düştükleri zaman kurtuluşun olmadığını düşünüyorlar. Devlet, padişah, onlar için facia. Anadolu çok çekmiş vergilerden, zorbalıktan, savaşlardan. Yine Yüzyıllık Yalnızlık.

Emine'nin dramı büyük. Yollar ayrılıyor, hayat kadını oluyor Emine bu Hanife karısı yüzünden. Dalgıç Hasan'la evleniyor ardından. Dalgıç Hasan, Hoşbulduk Selim Kaptan'ın büyüttüğü çocuklardan biri.

Ya ben daha fazla olaylardan devam etmiyorum, zira birbirine geçmiş o kadar çok olay ve insan var ki... İki saattir yazıyorum, kitabın dörtte birine gelemedim. Sıkıldım, ben de insanım. Yine kıvrıklardan gidiyorum.

İkide bir, "Ölüm de var!" diye bağıran bir adam ve her bağırdığında başını sallayan insanlar... "Kar neden yağar kaar?"

Bunu harbiden beceremedim, bırakıyorum. Sayın kariler, size şimdiye kadar hiçbir kitap için mutlaka alın, okuyun demedim. Bana ne sonuçta. Ama bakın, bunu bir yerlerden bulun. Devlet-köylü ilişkisi, Ege'nin o güzel doğası, mucize insanları, trajediler, mutluluklar, Osmanlı'nın çöküşü... Anlatamıyorum, kafam yetmedi. Tek bir şeyle bitireceğim:

"Zaten sevmek insanoğluna en yakışan şey değil miydi?"

Not: Diyalogların çok başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim. Belki büyünün bozulmaması için tertemiz bir İstanbul Türkçesi kullanılmış. Yerellik katan çok az şey var.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Yakup Kadri Karaosmanoğlu - Hep O Şarkı

Yakup Kadri'nin en başarılı romanı bence bu. Çünkü dramatize edilmiş sahneler yok, acı içinde yüzen karakterler yok, bir de "kaka" Beyoğlu yok. Kitabın adından çıkartılabileceği gibi bunun bir aşk romanı olduğu düşünülebilir, lakin ki öyle değildir. Münire'nin anılarını kaleme almasıyla başlayan kitapta büyük bir aşk, bir savaş, yalılar, mehtap ve dolayısıyla Boğaziçi, ucundan Bektaşi ortamlar, padişahla birebir sevişme vs. var. Münire'nin hayatında yer alan dönemin toplumsal olaylarına bir kadının gözünden bakış.

Yazının sonunda bir link vereceğim, orada edebiyatta cinsiyet-kimlik değişimlerinin önemi ve bunun Yakup Kadri'ye tezahürü anlatılıyor. Yine de "özet geç pil" diyenler için çok kısa geçeyim; Yakup Kadri'nin romanlarında kadına baktığımız zaman, mesela Kiralık Konak'a veya Sodom ve Gomore'ye bakalım, devrin olaylarına yaklaşım açısından dışarılaştırılmış, bir figür halinde tutulmuş, roller biçilmiş kadını görürüz. Seniha zevk peşinde koşan bir kız, savaş umrunda değil. Tiksiniyor hatta. Leyla yine ne yaptığını bilmeyen bir şaşkaloz. Emine vardı, o zaten köyü basılınca aklı başına gelen biri. Yani milli meseleler hakkında kadınları pek sallamayan Yakup Kadri'nin bu romanı pek ilginç.

Roman anlatım tekniği açısından da ilginç. Münire, yaşlı bir kadın. Anılarını yazmaya karar veriyor. Romanda karar kılmış, fakat anladığımız kadarıyla ilk denemeleri başarılı olamamış. Çok okumuş, hiç yazmamış bir kadın. Dolayısıyla ilk denemeler sıkıntılı ve ortaya çıkan son şeklin ilk cümlesi şu: "Meğer roman yazmak ne güç bir işmiş!" Daha sonra kendisinin Ahmet Midhat'ın romanları gibi bir roman ortaya koymak istemediğini görüyoruz. İlk cümlen ofsayt Münire. Gülmeks bir yana; Yakup Kadri'nin bir kadını pek de deneyimi olmadığı bir alanda bu şekilde yansıtması bence başarılı. Romanın bitişi de ayrı bir problemli, bilinçli bir tercih. Süper. Roman içinde roman. Ahmet Midhat'tan Pınar Kür'e, Michel Butor'ya kadar örneğine rastlayabiliriz.

Münire. Paşa kızıdır, çok güzel ortamlarda büyür, dadısıyla yan yana yataklarda uyurlar. Dadı mühim. Baltalimanı'nda bir yalıda kalıyorlar, yan tarafta bir yalı daha var: Hakkı Paşa'nın yalısı. Paşanın oğlu Cemil Bey, Münire'nin kalbini çalar. Yakışıklı, on numara delikanlıdır Cemil Bey. Beraber oyunlar oynarlar. Babaları dosttur, bahçelerini daima açık duran bir kapı ayırır. İki yalı birdir aslında. Münire o zamanlar 14-15, Cemil Bey 17 yaşındadır. Gençlik aşkı Boğaz'la birleşince izleyiverin yangını.

Lakin Münire'nin babası, kızını Cemil Bey'e vermez, Cemil'in yere bakan yürek yakan olduğunu düşünür. Cemil o kadar yüce gönüllüdür ki sanki hiçbir şey olmamış gibi saygıda kusur etmez. Münire de etmez, yine de Nafi Molla Bey'in oğlu Rüknettin Molla Bey'le evlendirilir. Rüknettin Molla Bey tam bir öküz çıkar, Münire'ye zorla sahip olur. Yani kızın zaten gönlü yok, bir de gencin öküzlüğü tüy dikiyor.

Cemil Bey hakkında bu ara dedikodular çıkıyor işte kızlar falan. Münire de Cemil Bey'in kendisine aşık olduğunu, elbet bir gün haber göndereceğini düşünüyor. Üç sene sonra mı, dört sene sonra mı ne, haber geliyor. Zeyrekli Fatma Hanım isimli bohçacı kadın, o zamanların Songül Karlı'sı, bu ikisinin arasını yapmaya çalışıyor. Mektuplaşmaya başlıyorlar, sonra buluşuyorlar. Gizlice işi götürürken bu Rüknettin ayısı evin bir hizmetçisini hamile bırakıyor, Münire evine dönüyor. Ailenin bir haberi yok bu ilişkiden ama her şey yolunda gidiyor. Yine de rahat olmadıkları için halası Şahende Hanım'ın (sanırım Şahende'ydi) yalısına gidiyor Münire, halasının her şeyden haberi var ve gençlerin rahat etmesi için elinden geleni yapıyor. Kayık sefaları, koklaşmalar derken bir gün ortadan kayboluyor Cemil Bey, ertesi gün bir mektup geliyor. Meğer kendisini isteyen bir sultanı istememiş, padişah da bunu babasıyla birlikte sürüvermiş Sivas'a. Münire tabii kafayı yiyor, yıllar geçiyor, Cemil'in evlendiğini duyuyor.

Bu geçen yıllarda anne, baba, dadı ölüyor, halanın kızı Hasibe ölüyor. Halayla Münire beraber yaşıyorlar, bu arada Bektaşi muhabbeti derken Cemil Bey dönmüş. Tabii ne o eskiden söylediği şarkıdaki tutku var, ne de aşk duruyor yerinde. Böyle bir son.

Başka romanlara, yazarlara göndermeler mevcut. O kadar Servet-i Fünun gördük, Vecihi'nin adı bir kere olsun geçmemişti. Yarın ilk iş kendisini araştıracağım. Hisli, ağlamalı romanlar yazmış. Ondan sonra La Dame aux Camélias var mesela. Münire'nin çok okuduğunu söylemiştim.

Romandaki zaman aşağı yukarı 1845-1900 yılları arası.

Boğaziçi Medeniyeti elbette var. Bebek'ten, Kandilli'den, Kalender'den, Büyükdere'den bahis var. Halanın yalısı Kanlıca'da. Cemil Bey Kandilli'den kürek çekerek geliyor. Göksu, Çubuklu, Beykoz mesirelerinde karşılaşmaları da hoş. 121'de adeta Abdülhak Şinasi Hisar'ın kaleminden çıkmış bir bölüm var:

"Bir başka gece de yine buna benzer, fakat bundan daha hoş, daha heyecanlı bir macera geçirmiştik. Amma, doğrusunu söylemek lâzım gelirse, o sefer kabahat büsbütün bizde idi. Çünki, Hidiv İsmail Paşanın bir muazzam saz âlemi tertib ettirdiğini ve İstanbul'un en kibar aileleriyle Mısırlı Prens ve Prenseslerin buna davetli olduğunu bildiğimiz halde, (gerek bizimkiler, gerek Hakkı Paşalar da bu davetliler meyanında idi) şeytana uyup Paşabahçesi'ne kadar uzanmıştık."

"Canım; böyle de roman mı olur? Böyle de hissî roman mı yazılır? Buraya kadar size hep acı acı dert yanıyordum. Şimdi ise başladım birtakım gülünç şeyler anlatmağa. Bir roman ya hazindir, ya komik. İki tarzı birbirine karıştırmak Vecihi ile Ahmet Midhat Efendiden bir türlü yapmağa benziyor. Bu mümkün mü? Bu münasip mi?"

Bu paragraftan sonra her ikisinden de biraz taşıdığını söylüyor Münire. Aslında dönemin edebi anlayışını da yansıtıyor. Servet-i Fünun romanıyla Tanzimat romanını çorba etmek olur muymuş? Valla hayat bazen acıdır, bazen değildir. Helal Münire.

Mesela gülmeçli bölüm: Rüknettin Molla Bey, Münire'nin okuduğu kitapları okumaya çalışıyor. Üstte kitapta yazan, altta Molla'nın okuyuşu:

"Madmazel Margarit ebeveyni tarafından Sent-Antuvan manastırına kapatıldığı yevmi meş'umdan beri kendisine yine âşıkının hayalinden başka yârivefakâr bulamıyordu."

"Madem - vazel Mari - garet ebi - ve yenni tarafından sünnet antev - an minna - seteresine kapatıldığı yum - meş - eveminden beru kendisine yine aşıkının hiyalinden başka ya - ve - fekkâri bulamıyordu."

Osmanlıcada "gül" yazarsınız, "gül" okunur, "göl" okunur, "kevl" okunur, "kül" okunur. Metinden çıkarılacak, başka çaresi yok. "Vav" dediğimiz harf hem "v" olarak kullanılır, hem de, "o, ö, u, ü" olarak. Dolayısıyla burada Molla'nın kelimeleri kendine göre yorumlayışı, sonra bir şey anlamayıp, "Saçma saçma şeyler okuyon ya," diye sızlanması süper. Küçük bir örnek: manastırına - seteresine.

83'te aynalara bir sızlanma var, sanırsın Cahit Sıtkı Tarancı buradaki bir iki cümleden iki dize çıkarmış, o derece benzer.

Toplumsal olaylara bakarsak Yakup Kadri'de sıklıkla rastlayacağımız iki konu var: konak ve savaş. "Moskof muharebesi" yüzünden Münire'nin ailesi fakirleşir, zor duruma düşer. Savaş, Münire için, "soğuk ve açlık" demektir. Yakacak bir çuval kömür bulamadıkları günler olur. Bir kadının gözünden savaş böyledir. Yakup Kadri'nin bu açıdan milli duygularla Münire'yi işlememesi başarılı değil mi?

İkincisi, konak. Konak hayatının bütünleştirici, bir arada tutucu etkisi Tanzimat'tan gelen bir şey. Çok malzeme çıkartıyor belli ki. Reşat Nuri'nin Kızılcık Dalları romanında üç neslin bir arada yaşaması ve evlatlık Gülsüm'ün hayatı üzerinden olaya yaklaşırız, Sergüzeşt'te kölelik vardır, başka romanlarda neler neler vardır. Aşk-ı Memnu, Yaprak Dökümü, kısmen Mai ve Siyah, Eylül, Perili Köşk... Her bir dönemin konağı işleyişi farklı. Kiralık Konak'la artık konaklara el sallar, apartmanların dünyasına geçeriz. Cevdet Bey ve Oğulları için son büyük konak romanı diyebilir miyiz? Ne bileyim. Neyse, konak hayatı işte. Kısaca konakların hüküm sürdüğü İstanbul.

Evet, roman böyle. Bence okunmalı. Hı hı.

Reklamımı yapayım; uğruna gecemi gündüzümü verdiğim grubumla The Wall Rock Bar'da Pink Floyd, The Doors, Rainbow, Deep Purple ve çeşitli oynak şeyler çalacağız cumartesileri. Taksim'de. Buyurun. İyi günler.

http://www.nadirkitap.com/istanbul-geceleri-samiha-ayverdi-kitap1318999.html

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Yakup Kadri Karaosmanoğlu - Sodom ve Gomore

Sodom ve Gomore, insanları tanrıya yamuk yapınca cozutturulan şehirlerdir. Buralarda yaşayanların zevk ve sefa alemlerine dalmaları, eşcinselliğin çok büyük günah olması gibi olaylar yüzünden bir şehrin halkı kuşa dönüştürülmüş, diğer şehrin halkıysa 7/24 Seda Sayan izlemek zorunda bırakılmıştır. Sonuçta ölüyor hepsi. İnsanlarıyla o zamanlar pazarlık yapabilen tanrı da bu olayı, "Bana yamuk yaptılar ve onları hacamat edeceğim," diyerek gayet güzel bir şekilde özetler.

Yakup Kadri'nin yaptığı da bu iki şehri 1920-1923 arası İstanbul'unda canlandırmak. Kitabın 1927-1928 arasında yazılmış olması da önemli; ayrıntıların canlılığını bu pek geçmemiş zamanın izlenimleri sağlıyor.

Evet, mütareke yılları. İngilizler, Fransızlar, Ruslar memlekete doluşmuş. İki üç ABD'li de var. Bunlar yabancı arkadaşlar. Türklerde Sami Bey var, kızı Leylâ var, Leylâ'nın nişanlısı Necdet var. Necdet Almanya'da okumuş bir genç. İşgalcilere nefretle yaklaşıyor. Yaklaşmıyor hatta. İşte balolardır, çay partileridir, içkili ortamlardır derken böyle bir eğlence düşkünü meclis ortaya çıkıyor. Bu meclisle, eğlence düşkünü işgalci askerlerle ilgili Sami Bey'den bir alıntı yapıyorum ve geçiyorum:

"Harp bu, harp... Kim bilir biz galip gelip de bir mağlup memleketi işgal etseydik neler yapmazdık..."

Kafaya gel. Evet, devam. Captain Gerald Jackson Read isimli yakışıklı, atletik bir genç askerimiz var. Leylâ bu askere ilgi duyuyor. Necdet de tiksiniyor bu durumdan. Arada kalmış bir insan Necdet. Tiksinmesine rağmen meclislere iştirak ediyor. Çünkü aşık.

Ayrılıyorlar kitabın başlarında, barıştıkları zaman Leylâ Necdet'le evlenmek istiyor. Necdet istemiyor, çünkü evliliğin faciayı körükleyeceğini düşünüyor. İşte her gece başka bir partiye gitmeler, düşman askerleriyle takılmalar, bilmem ne. Kaldıramaz bunu Necdet. Leylâ da vay efendim, sen misin evlenmeyen diyerekten daha beter dalıyor alemlere. Necdet'le denk geliyorlar tiyatro gibi bir yerde. Leylâ böyle çok affedersiniz, çeşitli erkeklerle şuh hareketler. Falan. Sonrasında Necdet buna hayat kadınlığıyla ilgili bir şey söylüyor, Leylâ da, "Sen istedin canciş," diyor. Anlatırken sıkıldım. Bunu tekrar okuma amacım dönemin İstanbul'una Yakup Kadri izin verdiği müddetçe bakabilmekti. Baktım, olay bitti benim için. Hani savaş ortamının içinde aşk hikâyesi de olsun tipinde bir roman. Bu gönül işleri boyutunun bence tek işlevi, ecnebi askerlerin ve bazı Türklerin ne kadar ahlaksız olduğunu falan göstermek. O kadar. Ülke uçuruma sürüklenirken ortalığı boş bulanların cinsel eğlenceleri, bilmem ne.

Kıvrıklara geçiyorum.

Cinsel eğlence dedik, mesela doktor olan bir arkadaşıyla bar gibi bir yere gidiyor Necdet. Orada içki içen işgalci askerler var. "Feslerinizi çıkarın, biz sizi yendiğimiz için her istediğimizi yapacaksınız," diyorlar, sonra orada oynayan bir Kafkas delikanlısına sarıyorlar. Böyle eşcinsel ilişkiler var romanda, lezbiyen ilişkiler var. Tam Sodom ve Gomore ortamı yaratmış Yakup Kadri. Bölüm epigrafları da Ahdi Atik'ten, suyundan da koymuş. Süper.

Major Will diye yaşlı bir asker var, tam seks çılgını. Bir yalı kiralıyor, odalarını zevkine göre döşetiyor. Misafirlere odaları gezdirirken kırbaçlar mı dersiniz, ağız topları mı dersiniz... Ya Yakup Kadri'nin bu tip olayı sıkıntılı. Karakter değil, tip yaratıyor. Karakter diyebileceğimiz tek ecnebi o Captain Jackson Read, çünkü annesiyle ilişkilerinden memleketine, Türklere karşı hissettiklerinden dostlarına kadar her şeyi görebiliyoruz. Diğerlerinde böyle bir şey yok. "Ha ha ha!" diye gülen kötü adamlar gibiler. Niye gülüyorsun mesela. Yok.

Necdet'in kendini saf bir çocuk olarak görmesi bir yana, Ankara'dan gelen doktor arkadaşına Ankara'ya gitmek istediğini söylediğinde arkadaşının, "Ne gerek var?" demesi de Necdet'in pek duygusal ve tırt bir adam olduğunu anlamamızı sağlıyor. Necdet hakkında bir fikrimiz yoktu, hatta Leylâ olayında bu Jackson Read'i düelloya davet ettiğinde böyle gayet delikanlı bir abimiz diye düşünmüştüm. Pıs diye sönüyor sonra.

Yakup Kadri'nin ta kendisini, Necdet'in okuduğu bir kitaptan etkilenip şekillendirdiği düşüncelerinde de buluyoruz bir noktada:

"Bu tamamıyla hicivci bir duygulanma değildir. Hicivci gülen, kızan veyahut hatalarımızı, kusurlarımızı acı bir dille yüzümüze vuran adam demektir. Lakin ben, bu manzara karşısında sadece iğreniyorum ve bir leş önünde burnumu tıkayıp gözlerimi kapayarak kendimden geçmek istiyorum ve bu toplulukta hâkim olan tesir de asıl budur."

Yazar bölmemiş ama romanın iki farklı bölümden oluştuğu söylenebilir. Birincisi; bu bahsettiğim leş İstanbul. İkincisinde Türk ordusunun İzmir'e doğru ilerlemeye başlamasıyla ortadan kaybolan veya Türk dostu kesilen insanların hayatları var. Jackson Read memleketine dönmek ister, Necdet Leylâ belasından kurtulur. Bir iki feci sahne var işgal askerleriyle bizimkiler arasında, çok fena.

Böyle. Güzel tabii, klasik.

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Abdülhak Şinasi Hisar - Boğaziçi Mehtapları

İstanbul'un Dört Atlısı'ndan biri olan Hisar, gençliğindeki Boğaziçi'nin hayaliyle yaşayan bir adam. Tanpınar da kaçırmamış, "Süper kitap bu, on numara olmuş," diye övgüyü yapıştırıvermiş. Kafalar aynı nasıl olsa.

Yahya Kemal'den gelen bir mazi-şimdi birlikteliğinin duyarlılığıyla yaşayan adamlar bunlar. Geçmişin izleriyle yaşıyorlar, eski günleri özlemle anıyorlar. Ben bir şey itiraf edeceğim; Tanpınar bir derece de, Yahya Kemal'in, Hisar'ın bu geçmişe saplantı dolu bağlılıklarını  sevemiyorum. Hiç. Yahya Kemal'in bir beyiti vardır:

"Çok insan anlayamaz eski mûsikîmizden
Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden"

Gerçekten de anlayamıyorum, dsfd. Anlayamamaktan ziyade, o havayı, o ruhu hissedemiyorum. Çok uzun zaman geçmedi, lakin İstanbul, insanlar çok değişti. Bitmek bilmez bir kaos, kalabalık. Hisar, İstanbul'un çok değiştiğinden bahsederken yıl 1942'dir. 70 yıl geçmiş. 70 yılda o incelikten, o ruhtan muazzam ölçüde uzaklaşıldı, o zamanların havasını ancak Haluk Dursun gibi İstanbul aşığı profesörlerin çabaları yaşatıyor. Kısmen. Belediyelerin, derneklerin desteklediği fasıllı boğaz gezintileri yapılmasa o günlerden geriye bir tek balıkçılar kalacak. Bir de kuşlar.

Yaşantılarım, bu mazide kalan İstanbul'a dair hiçbir büyülü sayfa açmadı bende. Tanpınar'ın Beş Şehir'ini, Ahmet Rasim'in Şehir Mektupları'nı vs. okurken Moda'ya, Eyüp'e, Galata'ya, Zincirlikuyu'ya, balıkçılara, şehrin büyük yangınlarına ve bu yangınları izlemek için coşkulu bir şekilde koşturan, hatta yanında çekirdek, içecek vs. götüren kalburüstü insanlara, martılara, vapur düdüklerine, şehrin her bir parçasına göz atabilir, bir asır öncesinin sokaklarında dolaşabilirdik. Lakin Erenköy'deki yalılar artık yok, boğazdakiler de öyle. Bizim için çok büyük, İstanbul için çok küçük bir değişmeyi düşünürsek; artık sokakta oynayan çocuklar da yok. Bu yokluğun yüz katını al, bir asır önceki İstanbul'a koy. İşte Hisar'ın özlediği İstanbul bu. Adamlar şehri çok sevmişler, kaybolan çocukluklarına, gençliklerine kopmaz bağlarla bağlanmışlar. Deyiş yerindeyse adeta hastalıklı bir mazi algısı. Hastalıklı biraz ağır oldu gerçi. Neyse, anlamasak da saygı duyalım, o günlerin İstanbul'unu hayal etmeye çalışalım.

Müşahedat'taki, Eylül'deki manzaralara bakarsak yemyeşil tepeler, pamuk gibi bir deniz, Küçüksu, Göksu, Tarabya, Beykoz gibi dönemin incilerini görürüz. Buralara kayıkla, sonrasında şirketin vapurlarıyla gidiliyor, fakat vapurlardan ziyade kayıklar, sandallar çok daha önemli; Boğaziçi Medeniyeti'nin en önemli parçaları bu kayıklar ve sandallar. Aşk-ı Memnu'daki kayık gezintilerini de unutmayalım. İşte bunların hepsini ilk ağızdan duyuyoruz, yüz yıl öncesinin rüzgarını estiriyor Hisar.

Kitap bölümlere ayrılmış, her bir bölümde Boğaziçi'nin bir parçasını, bir özelliğini görüyoruz.

Hazırlanış adlı bölümün altında küçük başlıklar mevcut. Boğaziçi Medeniyeti başlığında bir Boğaz manzarası var. Fenerler, vapurlar, daha bir sürü şey. Yine sayfa kıvrıklarından gideceğim; Boğaziçi kendi jargonunu oluşturmuş. Mehtap, mehtaplı bir gecede Boğaziçi'nde dolaşan bir kayıkta bir saz takımı peşinden onu dinleyerek yapılan gezinti anlamına geliyormuş. Heybeli'de her gece mehtaba çıkarken her zaman kıyıda oturulduğunu düşünmeyin yani.

Maliye Nezareti'nin yalı sahiplerine verdikleri bir para varmış, bu para direkt bahçe düzenlemesine, yok şekildir, yok şemaldir zenginleştirmeye falan harcanıyormuş. Devletin neden battığı belli aslında dsfd. Ya zengin işi bu yalılar, mehtaplar. Geleceğiz oraya.

Yalıların sahipleri birbirini tanırmış, dedikodular dönermiş sıklıkla. Bizim altın günlerini o zamanın mehtapları gibi düşünün, annelerin dedikoduları, bilmem ne. Aynısı.

Mazinin Yoksullukları başlığında dönemin imkansızlıkları ele alınmış. İletişim mesela. O dönemde Kayışdağı eteklerinde yaşayan insanlardan haber alınamazmış kar kıyametken. Yalılar için de mevcut bu; erzak kayıklarıyla beslenirmiş yalılar. Yalıtılmış bir dünya. Otomobiller yokmuş, futbol yokmuş o kadar, poker partileri yokmuş, sinema yokmuş. En önemli tespit de şu:

"Bütün bu yoksulluklar ve imkansızlıklar silsilesinin belki en ağırı ve en acısı, en yakın akraba bile olsalar, kadınlarla erkeklerin beraber gezmelerine, kolayca buluşup görüşmelerine bile imkân yoktu. O zamanlar beyler ayrı ve hanımlar ayrı gezerlerdi. Kadını ve erkeği birbirinin refakat ve şefkatinden ayıran ve ikisinin arasına lüzumsuz bir mesafenin boşluğunu açan bu âdet hulyalara adeta hastalık denecek bir aşk ihtiyacı aşılar ve muhayyeleleri daima bir vuslat hayaliyle yorardı."

Bakın, 20 yy. başında durum bu. Ahmet Midhat Efendi'nin, Şemsettin Sami'nin, Samipaşazade Sezai'nin kadınlarında bu durumun kralını görsek de hani Yeşilçam filmlerinde böyle kadın-erkek ilişkisi olur mu ya diye düşünülür ya, daha betermiş durum aslında.

Tabiat ve musiki aşkı, Boğaz'ı Boğaz yapan en önemli etkenler. Balıkçılar, ikindi vakti manzarası, birçok güzel koku, kuşların sesleri, mevsimler... Tabiat bir tablo oluşturuyor, bu tablodaki ince ayrıntıları da musiki ortaya çıkarıyor. Musiki birçok bölümde kendine yer buluyor, bu ilk belirişinde enstrümanlardan, incesazların çaldığı mesire yerlerinden bahsediliyor. Helvacıların söyledikleri türküye bile yer vermiş Hisar, öyle yoğun bir özlem hakim. Musikiye, musikiseverlere dair iki üç gülmeçli anı var, güzel.

Toplanış adlı bölümde bu mehtapların nasıl tertip edildiğine giriliyor. Mesela zenginiz, ulan bu gece de ben düzenleyeceğim dedik. Ayvayı yedik. Bir dünya para gidecek. Mesela sanatçıların en yeteneklilerini toparlamaya çalışıyoruz, onlara mükellef bir sofra kurmak zorundayız. Bir kuş sütleri eksik olacak, onu da martılara para vererek temin edeceğiz. O gün bir başka kodamanın mehtap tertip edip etmeyeceğini öğrenmek zorundayız tabii, en başta bu var. Sonra sırf zenginler teşrif etmeyecek elbet, katılmak isteyen ve kayığı olmayanlar için de kayık hazırlatmak zorundayız. Kayıkçılara bahşiş vereceğiz, o da var. Derken sıfırı tüketiriz, neyse ki devlet var. Padişahım çok yaşa, şu kayık sefaları için biraz daha para yollarsan çok sevinirim.

Zamane hanımlarının giyim tarzlarıyla, adetleriyle ilgili ilginç ayrıntılar var, kayıklarla ve sandallarla ilgili ayrı bir başlık mevcut. Gelenler ve Gelmeyenler başlığında bu gezilere katılanlar ve katılmayanlar incelenmiş. Tevfik Fikret hiç katılmazmış mesela. Devlet tarafından mimlenmiş olanlar da pek katılmıyormuş, Recaizade Mahmut Ekrem'in niyeti olmasına rağmen katılmaması buna bağlanıyor. Gözlem yapmak için katıldığını söyleyen artist tipler de varmış.

Genel olarak böyle. Hisar'ın musikiyle, Boğaz'la, kadınlarla alakalı inanılmaz süslü ve parıltılı cümleleriyle sona geliyoruz. Bu sentimentallik beni hasta edecekti, kitap bitti. Ben ayrıntılar için okudum, eskiden Boğaz'ın nasıl olduğunu gözümde canlandırabilmek için. Yüz kayıklı mehtaplar, suyu ipek gibi yaran kürekler ve akla hayale gelmeyecek bir sürü ayrıntı. Bu konuda Hisar'ın duyarlılığına bir yandan mutlu da oluyoruz, zira böyle bir özlem yaşamasaydı bunca ayrıntıyı böyle zengin bir şekilde veremezdi. Kendisi de kitabın sonunda anlattıklarını dile getirdiği şekilde algılamış olup olmadığını soruyor. Şununla bitiriyor, iyi günler diliyorum:

"Bütün bu kalabalığın arasına belki, arada sırada, tek tük hayaletlerin karıştığı da olurdu. Zira bazen, bir kayık veya sandalın içinde o kadar garip bir kıyafete, öyle yanık tenli ve bakışlı birisine, başka bir cihanın mahluku olduğu hissini veren o kadar uzak diyarlara göre giyimli, o kadar ayrı mânâlara ve şekillere bürünmüş öyle acayip kimselere rast gelinirdi ki bunlar belki sadece uzak eyaletlerden İstanbul'un cazibesine kapılarak gelmiş tebaamızdan bile olsa, göründükleri gibi sahiden birer hayalet olup olmadıklarından ve alelade birer insan olduklarından şüphelenirdim ve şimdi bile emin olamıyorum. Hatta, vereceğiniz hükümden çekinmesem, bundan sonra da emin olamayacağımı söyleyebilirim. Zira hafızamın bu uzak zamanlarına inip bu hissimi hâlâ hiçbir muhakeme ile tashih ve tedavi edemedim."