Macondo ellerinde geçen öyküler. Kasabanın kurulmaya başlandığı Yaprak Fırtınası'nın ardından geliyor.
Bir Salı Günü Öğle Uykusu: Trenin kasabaya gelişine şahidiz, trenle kasabaya gelenlerse bir sonraki adımı oluşturuyor. Kadın ve kızı, trenden inerek pederin evine giderler. Peder uyuyor, kaldırıyorlar. Hırsızlık yaptığı için öldürülen oğlunun mezarını görmek istiyor kadın. Her şeyle birlikte yaşayan Bayan Rebeca öldürmüş, Yüzyıllık Yalnızlık'ta hikâyesini görebilirsiniz. Kasabalı olayı duyuyor, kilisenin etrafında toplanıyorlar ve kadıncağız mezarı ziyaret edemiyor. Bu.
O Günlerden Birinde: Savaşın ardından belediye başkanı olan teğmen ve dişçi olan askerinin öyküsü. Dişçi, ölen yirmi asker arkadaşının bedelini ufak bir el hareketiyle, ağrı olarak belediye başkanına ödetiyor. En azından ben öyle olsun istiyorum, yirmi asker yok yere öldüyse. Yok yere ölmediyse de ödetmeye çalışmak pek adilik olmaz yine de.
Bu Kasabada Hırsız Yoktur: Biraderimiz bir bilardo salonuna girer, çalınacak bir şey bulamayınca üç adet bilardo topu çalar. Mekanın sahibi iki yüz pesonun da gittiğini söyler. Bizim oğlan topları satamaz, bir yandan da Raskolnikovvari bir acı çekmeye başlar. En sonunda mekana döner ve topları oraya bırakır. Mekanın sahibi bunu basar, polise götürmeye karar verir. Gence ortada olmayan iki yüz pesonun hesabını da vereceğini söyler, çünkü genç çok aptalmış kendisine göre. Öyle harbiden. Helal.
Baltazar'ın Yaşadığı Mucizevi Öğle Sonrası: Of, çok hüzünlü lan. Baltazar kardeş bir kuş kafesi yapar kasabanın en zengin adamının oğluna. İşin kötüsü, çocuğun babasının bundan haberi yok. Bir doktor geliyor kafesi görmek için, kafesi satmıyorlar ona. Çocuğun babası olayı öğrenince haliyle istemiyor kafesi, adam da çocuğa hediye ediyor. Sonra bir bara gidiyor, hayatında ilk defa içki içiyor. Karısı Ursula galiba bizim ana kitaptaki Ursula, okuyalı çok olduğu için unutmuşum lan. Neyse, böyle.
Çok öküzlemesine anlattım ama bazı öykülerde sadece adı geçen, bazı öykülerde önemli karakterlerden biri olarak karşımıza çıkan insanlardan bir potpuri. Sadece bu dünyanın içine girenler anlayabilir, o yüzden ayrımcılık yapıp ilk kez böyle bir şeyin varlığından haberdar olanlara la settirin, Yüzyıllık Yalnızlık okuyun diyeceğim. Sonra gelin, ha kardaşlar.
9 Kasım 2012 Cuma
Gabriel García Márquez - Yaprak Fırtınası
Normalde kimin ne yazdığı pek umrumda değil de ara ara blog'lara bakıyorum, genelde sikko bestseller okuyucuları iki paragraflık bir şey yazıyorlar, ardından onun iki katı kadar alıntı cümle koyuyorlar. Birbiriyle bağlantısı olmayan, çok manyak derin anlamlı, acayip şeyler.
http://sucukluarmut.blogspot.com/2011/11/garcia-marquez-yaprak-frtnas.html
Bu ne mesela. Bu ne la. Denk gelmişin, muazzam bir yazarın aynı muazzamlıktaki kitabını okumuşun, yaptığın yorumlara bak. Söz konusu Marquez olmasa tenezzül etmem şunu yazmaya da insan sinirleniyor. Sen okuma bilader o zaman, ne diyeyim. Neyse.
Güzelim Macondo, can Macondo, dost Macondo. Birçoklarının ikinci memleketi, yalnız ve güzel köy/şehir/yer/hayal. Yüzyıllık Yalnızlık'tan:
"(...) O zamanlar Macondo, tarihöncesi kuşların yumurtaları kadar ak ve kocaman, parlak çakıllarla örtülü yatağı boyunca dupduru akan bir ırmağın kıyısına kurulmuş, yirmi hanelik bir kerpiç köydü. Dünya öylesine çiçeği burnundaydı ki, pek çok şeyin adı yoktu daha ve bunlardan söz ederken parmakla işaret edip göstermek gerekirdi." (s. 9)
Ardından çingeneler geliyor, raylar döşenince tren geliyor ve devlet geliyor. Kentleşme yolunda mitlerden çıkıp gelmiş gibi duran bir yerleşim yeri olsa da Macondo, dört yıl, on bir ay, iki gün yağan yağmuruyla ve daha birçok mucizesiyle kerpiçten ziyade büyüyle, fakat gerçekliği korunarak ortaya çıkarılmıştır. Bu sebeple bildiğimiz şehrin bilmediğimiz bütün yönleri gibidir; küçük bir dünyada yaşıyorsak neler olduğunu bilemeyiz, fakat her şeyi gören, bilen bir anlatıcının elinde şehrimiz bir harikalar diyarına dönüşür. Macondo da böyle bir yer işte.
Yedi öykü var ve her biri yoğun bir okuma gerektiriyor. Özellikle Yaprak Fırtınası'nda anlatıcı ve zaman sürekli değiştiği için, anlatıcı değişimi de başlıklarla verilmediği için -saçma bir şey öyle yapılması zaten- anlatımın özelliğinden ve karakterlerle olan ilişkilerden kimin kim olduğunu çıkarıyoruz. Zamanı takip etmek daha kolay, birazcık dikkat yeter.
Buradaki yaprak fırtınası bir metafor, bunu bilek. İç savaşın sürüklediği insanlar, aşkların sürüklediği insanlar, sanayi döküntüleri, her şey geldi kasabaya fırtınayla. Sonra ev aldılar, ev yaptılar ve yerleştiler, sonra da toprağa karıştılar. Macondo, 1909.
Yaprak Fırtınası: Bir baba, kız ve çocuk, zamanında evlerinde yaşayan bir doktorun öldüğünü işitiyorlar ve adamın cesedinin başına gidiyorlar. Buradan sonrası Bu üçlünün anılarına dönük anlatılardan ibaret, bir de bilindik büyülü işlerden. Ailenin kasabaya gelmesi, kasabada kurulan kiliseye beklenen bir rahip, değişen anlatıcıların tekrarladıkları cümleler, anı yığını içinde tanıdık yüzleri çıkartabilmek. Marquez'in oyunlarından biri de söz gelimi bir olayı tekrar tekrar, her bir diyalogla birlikte daha da geliştirerek anlatmak. Bir adamın gelişinin iki sayfa boyunca anlatıldığını düşünün ama her tekrarda açıklayıcı bir cümle daha ekleniyor cümlelere. Anlatım biçimleri açısından bir hazinedir bu öykü. Bunların dışında bildiğimiz çevre, bildiğimiz insanlar.
Büyük Kanatlı Çok Yaşlı Bir Adam: "Çocuklar için masal" denmiş, kendinizi çocuk olarak görebilirsiniz.
Dazlak, dişleri dökülmüş bir adam beliriyor günün birinde bir arka bahçede. Kanatları var, bildiğin kanat. Adamın bir melek olduğunu düşünüyorlar ve besliyorlar onu. Rahip Latince konuşuyor adamla, cevap yok. Tanrı dilini bilmediği için kuşkulanıyor rahip, ardından adamı görmek isteyenlerden para alıp zengin oluyor besleyenler. Roma'ya mektup yazılıyor, bürokratik klişeler. Bir de örümcek kadın geliyor kasabaya, ünüyle meleği köşeye attırıyor. En sonunda uçup gidiyor melek.
Denizde Boğulmuş Erkeklerin En Yakışıklısı: Yine bir masal. Karaya yosunlarla kaplı bir şey vurur, bakarlar ki bir ceset. Bir erkeğin cesedi ve erkek deli yakışıklı. Kadınlar bu ölüye Esteban adını takıyorlar ve aşık oluyorlar bir de. Erkekler isyan ediyor, kadınlar ona bir cenaze töreni düzenliyorlar ve anlatıcının yanında Esteban da söze karışıyor, işleri karıştırmamak için elinden geleni yapacağını söylüyor, yaşasaydı tabii. Adamı gömüyorlar ve o köy geçen zamanla birlikte Esteban'ın Köyü olarak anılıyor.
Hayalet Geminin Son Gezisi: Of. Bir gencin kendisine inanmayan insanlarına hayalet bir gemiyi getirmesi, her şeyiyle.
İki üç öykü daha var, hepsi şahane. Marquez, Macondo işte. Mahallenin Muhtarları tadı alabileceğiniz bir yer.
http://sucukluarmut.blogspot.com/2011/11/garcia-marquez-yaprak-frtnas.html
Bu ne mesela. Bu ne la. Denk gelmişin, muazzam bir yazarın aynı muazzamlıktaki kitabını okumuşun, yaptığın yorumlara bak. Söz konusu Marquez olmasa tenezzül etmem şunu yazmaya da insan sinirleniyor. Sen okuma bilader o zaman, ne diyeyim. Neyse.
Güzelim Macondo, can Macondo, dost Macondo. Birçoklarının ikinci memleketi, yalnız ve güzel köy/şehir/yer/hayal. Yüzyıllık Yalnızlık'tan:
"(...) O zamanlar Macondo, tarihöncesi kuşların yumurtaları kadar ak ve kocaman, parlak çakıllarla örtülü yatağı boyunca dupduru akan bir ırmağın kıyısına kurulmuş, yirmi hanelik bir kerpiç köydü. Dünya öylesine çiçeği burnundaydı ki, pek çok şeyin adı yoktu daha ve bunlardan söz ederken parmakla işaret edip göstermek gerekirdi." (s. 9)
Ardından çingeneler geliyor, raylar döşenince tren geliyor ve devlet geliyor. Kentleşme yolunda mitlerden çıkıp gelmiş gibi duran bir yerleşim yeri olsa da Macondo, dört yıl, on bir ay, iki gün yağan yağmuruyla ve daha birçok mucizesiyle kerpiçten ziyade büyüyle, fakat gerçekliği korunarak ortaya çıkarılmıştır. Bu sebeple bildiğimiz şehrin bilmediğimiz bütün yönleri gibidir; küçük bir dünyada yaşıyorsak neler olduğunu bilemeyiz, fakat her şeyi gören, bilen bir anlatıcının elinde şehrimiz bir harikalar diyarına dönüşür. Macondo da böyle bir yer işte.
Yedi öykü var ve her biri yoğun bir okuma gerektiriyor. Özellikle Yaprak Fırtınası'nda anlatıcı ve zaman sürekli değiştiği için, anlatıcı değişimi de başlıklarla verilmediği için -saçma bir şey öyle yapılması zaten- anlatımın özelliğinden ve karakterlerle olan ilişkilerden kimin kim olduğunu çıkarıyoruz. Zamanı takip etmek daha kolay, birazcık dikkat yeter.
Buradaki yaprak fırtınası bir metafor, bunu bilek. İç savaşın sürüklediği insanlar, aşkların sürüklediği insanlar, sanayi döküntüleri, her şey geldi kasabaya fırtınayla. Sonra ev aldılar, ev yaptılar ve yerleştiler, sonra da toprağa karıştılar. Macondo, 1909.
Yaprak Fırtınası: Bir baba, kız ve çocuk, zamanında evlerinde yaşayan bir doktorun öldüğünü işitiyorlar ve adamın cesedinin başına gidiyorlar. Buradan sonrası Bu üçlünün anılarına dönük anlatılardan ibaret, bir de bilindik büyülü işlerden. Ailenin kasabaya gelmesi, kasabada kurulan kiliseye beklenen bir rahip, değişen anlatıcıların tekrarladıkları cümleler, anı yığını içinde tanıdık yüzleri çıkartabilmek. Marquez'in oyunlarından biri de söz gelimi bir olayı tekrar tekrar, her bir diyalogla birlikte daha da geliştirerek anlatmak. Bir adamın gelişinin iki sayfa boyunca anlatıldığını düşünün ama her tekrarda açıklayıcı bir cümle daha ekleniyor cümlelere. Anlatım biçimleri açısından bir hazinedir bu öykü. Bunların dışında bildiğimiz çevre, bildiğimiz insanlar.
Büyük Kanatlı Çok Yaşlı Bir Adam: "Çocuklar için masal" denmiş, kendinizi çocuk olarak görebilirsiniz.
Dazlak, dişleri dökülmüş bir adam beliriyor günün birinde bir arka bahçede. Kanatları var, bildiğin kanat. Adamın bir melek olduğunu düşünüyorlar ve besliyorlar onu. Rahip Latince konuşuyor adamla, cevap yok. Tanrı dilini bilmediği için kuşkulanıyor rahip, ardından adamı görmek isteyenlerden para alıp zengin oluyor besleyenler. Roma'ya mektup yazılıyor, bürokratik klişeler. Bir de örümcek kadın geliyor kasabaya, ünüyle meleği köşeye attırıyor. En sonunda uçup gidiyor melek.
Denizde Boğulmuş Erkeklerin En Yakışıklısı: Yine bir masal. Karaya yosunlarla kaplı bir şey vurur, bakarlar ki bir ceset. Bir erkeğin cesedi ve erkek deli yakışıklı. Kadınlar bu ölüye Esteban adını takıyorlar ve aşık oluyorlar bir de. Erkekler isyan ediyor, kadınlar ona bir cenaze töreni düzenliyorlar ve anlatıcının yanında Esteban da söze karışıyor, işleri karıştırmamak için elinden geleni yapacağını söylüyor, yaşasaydı tabii. Adamı gömüyorlar ve o köy geçen zamanla birlikte Esteban'ın Köyü olarak anılıyor.
Hayalet Geminin Son Gezisi: Of. Bir gencin kendisine inanmayan insanlarına hayalet bir gemiyi getirmesi, her şeyiyle.
İki üç öykü daha var, hepsi şahane. Marquez, Macondo işte. Mahallenin Muhtarları tadı alabileceğiniz bir yer.
8 Kasım 2012 Perşembe
Atilla Birkiye - Son Yemek
Anlatıcı genellikle anlatıcı, esas adamımız "Yazar" olarak geçiyor ama Yazar'ın da anlatıcı rolüne büründüğü bazı bölümler var. Onun haricinde anlatıcı. Evet.
Yazar, onuncu kitabını yazmaya çalışıyor ama aklına bir türlü bir şey gelmiyor. Başarısız bir evliliğin ardından Selma diye bir hanımla beraber. Kendine güveni yok, evliliğe karşı, sık sık kendiyle çelişiyor, burcu muhtemelen Balık. Babadan kalan evi satıp deniz gören bir çatı katı satın alıyor, burada yazacak. İnşallah.
Okumaya başlar başlamaz bir düşle karşılaşıyoruz, polisler evi basıyor ve ne kadar kitap verse çuvallara doldurup gidiyorlar. Yazar uyanıyor, gerçekten de kapının çaldığını duyuyor. Bu noktada bir düşünüyoruz, acaba fantastik bir olaylar mı olacak? Çünkü büyük şehirde yalnız insan kadar acayip olaylar yaşamaya müsait biri yoktur, hele böyle bir adam söz konusuysa. Karısına korkularını anlatmamış, sadece bunalımını yansıtmış, bu yüzden de şutlanmış. Zamanında liberal bir yayınevinde çalıştığı için her an yakalanmayı bekliyor ama öyle bir şey yok, adamın kendi kuruntusu. En büyük derdi kitabını bir türlü yazamamak ama, ne yaparsa yapsın yazamıyor ve bunu Semra'yla olan ilişkisine de yansıtıyor. Bunalım sebebini Semra'ya söylediği gün bir mektup alıyor, gomonik hadiselerde bulunup kaçmak zorunda kalan, evli barklı, adı meçhul bir adamdan. Şimdi kitabın sonuna kadar bu mektupların kimden geldiğini bilmeyeceğiz ama böyle kurgulara bulmaca gibi yaklaşıp işin keyfini piç edenler anlar ki iki ihtimal var; Semra veya Yazar. Yazar, mektupları kendi yazıyor olabilir, şizofren falandır ve buradan olay çekildiği yere kadar gider. Pek mümkün değil, 90 sayfada çözümlemesi zor. Geriye Semra kalıyor. Eh, sonuç pek şaşırtıcı olmuyor o zaman.
Bu mektuplar geldiği sürece Yazar kitabını bitiriyor, bu sırada Selma bir burs kopararak İngiltere'ye gidiyor altı aylığına, Yazar çok kötü oluyor. Garanti aldatır bu beni, falan. İlişkileri de bir acayip; sanki deney faresiymişler de sonuçlarını konuşuyorlarmış gibiler. Bir sıcaklık yok. Seks var da o seksi hiç yapma daha iyi.
Bir de bu mektupların içeriği. 70 ve 80 dönemi için çok canlı detaylar içeriyor. İşkenceler, kaçmalar, kovalamalar. Böyle.
Şu AFA'nın gözünü seveyim, neden battıkları ortada. Böyle güzel şeyler basarsan seni kim okur arkadaş, kapağı yaldızlı şeyler basıcan. İşi bilecen, işe gitmeyecen. Bu.
Yazar, onuncu kitabını yazmaya çalışıyor ama aklına bir türlü bir şey gelmiyor. Başarısız bir evliliğin ardından Selma diye bir hanımla beraber. Kendine güveni yok, evliliğe karşı, sık sık kendiyle çelişiyor, burcu muhtemelen Balık. Babadan kalan evi satıp deniz gören bir çatı katı satın alıyor, burada yazacak. İnşallah.
Okumaya başlar başlamaz bir düşle karşılaşıyoruz, polisler evi basıyor ve ne kadar kitap verse çuvallara doldurup gidiyorlar. Yazar uyanıyor, gerçekten de kapının çaldığını duyuyor. Bu noktada bir düşünüyoruz, acaba fantastik bir olaylar mı olacak? Çünkü büyük şehirde yalnız insan kadar acayip olaylar yaşamaya müsait biri yoktur, hele böyle bir adam söz konusuysa. Karısına korkularını anlatmamış, sadece bunalımını yansıtmış, bu yüzden de şutlanmış. Zamanında liberal bir yayınevinde çalıştığı için her an yakalanmayı bekliyor ama öyle bir şey yok, adamın kendi kuruntusu. En büyük derdi kitabını bir türlü yazamamak ama, ne yaparsa yapsın yazamıyor ve bunu Semra'yla olan ilişkisine de yansıtıyor. Bunalım sebebini Semra'ya söylediği gün bir mektup alıyor, gomonik hadiselerde bulunup kaçmak zorunda kalan, evli barklı, adı meçhul bir adamdan. Şimdi kitabın sonuna kadar bu mektupların kimden geldiğini bilmeyeceğiz ama böyle kurgulara bulmaca gibi yaklaşıp işin keyfini piç edenler anlar ki iki ihtimal var; Semra veya Yazar. Yazar, mektupları kendi yazıyor olabilir, şizofren falandır ve buradan olay çekildiği yere kadar gider. Pek mümkün değil, 90 sayfada çözümlemesi zor. Geriye Semra kalıyor. Eh, sonuç pek şaşırtıcı olmuyor o zaman.
Bu mektuplar geldiği sürece Yazar kitabını bitiriyor, bu sırada Selma bir burs kopararak İngiltere'ye gidiyor altı aylığına, Yazar çok kötü oluyor. Garanti aldatır bu beni, falan. İlişkileri de bir acayip; sanki deney faresiymişler de sonuçlarını konuşuyorlarmış gibiler. Bir sıcaklık yok. Seks var da o seksi hiç yapma daha iyi.
Bir de bu mektupların içeriği. 70 ve 80 dönemi için çok canlı detaylar içeriyor. İşkenceler, kaçmalar, kovalamalar. Böyle.
Şu AFA'nın gözünü seveyim, neden battıkları ortada. Böyle güzel şeyler basarsan seni kim okur arkadaş, kapağı yaldızlı şeyler basıcan. İşi bilecen, işe gitmeyecen. Bu.
5 Kasım 2012 Pazartesi
Halid Ziya Uşaklıgil - Bir Yazın Tarihi
Şimdi Şemsettin Ünlü diyor ki bu kitap yazarın ilk kitabıymış, bu yüzden öyküler çelimsiz bir nitelik taşıyormuş. Adamın en çelimsiz öyküleri bunlarsa ben bir şey demiyorum sayın Ünlü, değme babayiğit öykücü kolay kolay yazamaz bu incelikte.
Öykü öykü.
Bir Yazın Tarihi: Amcasının mı, dayısının mı, her kiminse onun Çubuklu'daki yalısına gelen gencimiz, uzaktan akrabaları olan Güzin, Nevin, Âliye, Samiye isimli dört kızın arasına düşer. Genç 22 yaşında falan, kızlar 15-18 arası ve bazıları kardeş, hangileri olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Bir de çirkin ördek yavrusu Meliha var, o da uzak bir akraba ama diğer kızlarla takılmıyor pek. Sessiz, sakin, hastalıklı bir kızımız. Diğerleri bunu ya umursamıyor, ya da inceden dalga geçiyorlar. Zorbalık yok lakin.
Bütün olay bu altı genç arasında dönüyor, bir de döneme özgü güzellikler var tabii. Yalılar, kayık sefaları, mesireler... Bir de müzik. Halit Ziya için müzik, öykünün doğasının bir parçası. O derece mühim. Burada da piyanolar çalınıyor, udlar çalınıyor. Böyle böyle işler. Bir de sevgiye, aşka muhtaç birkaç genci kat bir araya, tamam. Biz şehirli çocukların anlamaktan çok uzağında olduğumuz bir aşk, sevda vaziyeti var. Yani dönemi de biliyoruz; çok seven insanlar vardır, kavuşamayıp verem olurlar ve ölürler. Gizli gizli aşk yaşarlar, ölürler. Yahut yaşayamazlar, toplumdan çekinirler. Gönül olayları şimdiye göre oldukça sıkıntılı. "Seviyorsan git konuş babuş," diyorsun, bundan 100 yıl önce öyle bir şey olamazdı. Mendiller, kaçamak bakışlar, küçük mektuplar... Bu tarz. Tabii öykünün sonunda bu aşırı hassaslık sayesinde dört güzel kızı değil de hastalıklı Meliha'yı seçiyor gencimiz, biz de şaşırmıyoruz. Ha pardon; şaşırıyoruz, çünkü Meliha gencin gitmesini istiyor. O da çocuğu seviyor olmasına rağmen. Böylesine hastalıklı işte, anlatabildim mi? Hassas.
Bravo Maestro: Yaşlı bir müzik öğretmeni, 70 yaşında. Ders verdiği okuldan şutlanacak, az kalmış. Küçücük, leş bir odada yaşıyor. Zamanında okulu başarıyla bitirmiş, enstrümanında usta, eserler bestelemiş ama eleştirmenler onu hep baltalamış. En sonunda bestelediği ölüm temalı bir eserini öğrencilerine öğretiyor, ölüyor ve arkasından o eser çalınıyor. Son derece dertli, karanlık bir öykü.
Müzik hakkında şöyle söyletiyor karakterini Uşaklıgil: "Müzik şu kağıtlarınızda gördüğünüz işaretler değildir; müzik yalnızca kulağa hizmet eden seslerin birbirini izleyen karışımı ve uyuşumu da değildir. Müzik ölçüler ölçülerde değildir. Müzik başka bir şeydir ki o ancak bestecinin ruhunda bulunabilir. Sorun onu bulup ortaya çıkarabilmek, onu dile getirebilmektir. Müziğin anlamı: İşte bütün sır, sanat oradadır. Müzik ruhun bir dili değil midir? O halde onun anlatımının inceliklerini anlayabilmelidir. Bu, ders alınmak yoluyla öğrenilemez, elde edilemez; sezinlenip duyulunabilir ve sezinlenilip duyulabilinirse sanat başlar..." (s. 61)
Yırtık Mendil: Uşaklıgil'in İzmir günlerinden kalma gerçek, veya gerçeğe pek yakın bir öykü zannediyorum. Mazi ve şimdi arasındaki inanılmaz zıtlık. Zaman geçiyor, her şey değişiyor ve eskinin parıltılı insanları, şimdinin sefilleri oluyorlar. Böyle.
Kırk Para: Halit Ziya, çocukları çok sever. Öyle böyle değil. Onlara maceralar yaşatır, onları mücadelelere sürükler, onları korur, kollar. Bazen de hayata onların penceresinden bakar. Çocuklarla ilgili çok önemli bir sözü var, az sonra gelecek.
Bu öyküde çekirdek bir aile var, tramvay bekliyorlar. Tramvay geliyor, geçiyor, binmiyorlar. Çocuk çok hareketli, sürekli bir şeyler soran, öğrenmek isteyen bir çocuk. Bildiğimiz çocuk işte. Parasızlığı sormadan, yaşayarak öğreniyor. Kırmızı tramvaya neden binemediklerini, kırk paranın nelere kadir olduğunu, her şeyi. Bir ailenin çocuk sevgisi, anneyle babanın ilişkisi, ekonomik vaziyetler, çocukların büyümeleri, her şey hakkında süper bir öykü. İç yakar.
Zevrak'la Ebrû: Halit Ziya'nın bir diğer takıklığı da hayvanlar. Onları kişileştirir, onlara anlamlar yükler. Adam her şeyden bir öykü çıkarabildiği için doğal. Burada da birbirine sadık olmaya çalışan, yavrularını büyüten iki güvercin var. E bunlar hayvan. Haliyle sadakat gibi bir kurum yok aralarında. Dönem edebiyatının bir özetini verivereyim size:
"Zavallı sevda kurbanı! O zaman bana bu trajedi, bir Zevrak olmak için ne büyük bir imrenti vermişti! Ben de böyle mutlu bir sevdadan sonra onun ayrılık acısıyla erimek, ölmek isterdim." (s. 105)
Mavi Yalı: Mai ve Siyah'ın temeli buradadır. Bir kaptan, hayallerinin çok uzağına düşüp vapurlarda çalışmaya başlar, güzergahında mavi bir yalıya bakarak hayal kurar. Sonu elbette mutlu bitmiyor, çünkü bitmez, biterse hüzünlü, dertli bir öykü olmaz.
Daha bir bu kadar öykü var, hepsi birbirinden güzel. Ölümlü, ağlamalı. İçim daraldı lan.
Öykü öykü.Bir Yazın Tarihi: Amcasının mı, dayısının mı, her kiminse onun Çubuklu'daki yalısına gelen gencimiz, uzaktan akrabaları olan Güzin, Nevin, Âliye, Samiye isimli dört kızın arasına düşer. Genç 22 yaşında falan, kızlar 15-18 arası ve bazıları kardeş, hangileri olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Bir de çirkin ördek yavrusu Meliha var, o da uzak bir akraba ama diğer kızlarla takılmıyor pek. Sessiz, sakin, hastalıklı bir kızımız. Diğerleri bunu ya umursamıyor, ya da inceden dalga geçiyorlar. Zorbalık yok lakin.
Bütün olay bu altı genç arasında dönüyor, bir de döneme özgü güzellikler var tabii. Yalılar, kayık sefaları, mesireler... Bir de müzik. Halit Ziya için müzik, öykünün doğasının bir parçası. O derece mühim. Burada da piyanolar çalınıyor, udlar çalınıyor. Böyle böyle işler. Bir de sevgiye, aşka muhtaç birkaç genci kat bir araya, tamam. Biz şehirli çocukların anlamaktan çok uzağında olduğumuz bir aşk, sevda vaziyeti var. Yani dönemi de biliyoruz; çok seven insanlar vardır, kavuşamayıp verem olurlar ve ölürler. Gizli gizli aşk yaşarlar, ölürler. Yahut yaşayamazlar, toplumdan çekinirler. Gönül olayları şimdiye göre oldukça sıkıntılı. "Seviyorsan git konuş babuş," diyorsun, bundan 100 yıl önce öyle bir şey olamazdı. Mendiller, kaçamak bakışlar, küçük mektuplar... Bu tarz. Tabii öykünün sonunda bu aşırı hassaslık sayesinde dört güzel kızı değil de hastalıklı Meliha'yı seçiyor gencimiz, biz de şaşırmıyoruz. Ha pardon; şaşırıyoruz, çünkü Meliha gencin gitmesini istiyor. O da çocuğu seviyor olmasına rağmen. Böylesine hastalıklı işte, anlatabildim mi? Hassas.
Bravo Maestro: Yaşlı bir müzik öğretmeni, 70 yaşında. Ders verdiği okuldan şutlanacak, az kalmış. Küçücük, leş bir odada yaşıyor. Zamanında okulu başarıyla bitirmiş, enstrümanında usta, eserler bestelemiş ama eleştirmenler onu hep baltalamış. En sonunda bestelediği ölüm temalı bir eserini öğrencilerine öğretiyor, ölüyor ve arkasından o eser çalınıyor. Son derece dertli, karanlık bir öykü.
Müzik hakkında şöyle söyletiyor karakterini Uşaklıgil: "Müzik şu kağıtlarınızda gördüğünüz işaretler değildir; müzik yalnızca kulağa hizmet eden seslerin birbirini izleyen karışımı ve uyuşumu da değildir. Müzik ölçüler ölçülerde değildir. Müzik başka bir şeydir ki o ancak bestecinin ruhunda bulunabilir. Sorun onu bulup ortaya çıkarabilmek, onu dile getirebilmektir. Müziğin anlamı: İşte bütün sır, sanat oradadır. Müzik ruhun bir dili değil midir? O halde onun anlatımının inceliklerini anlayabilmelidir. Bu, ders alınmak yoluyla öğrenilemez, elde edilemez; sezinlenip duyulunabilir ve sezinlenilip duyulabilinirse sanat başlar..." (s. 61)
Yırtık Mendil: Uşaklıgil'in İzmir günlerinden kalma gerçek, veya gerçeğe pek yakın bir öykü zannediyorum. Mazi ve şimdi arasındaki inanılmaz zıtlık. Zaman geçiyor, her şey değişiyor ve eskinin parıltılı insanları, şimdinin sefilleri oluyorlar. Böyle.
Kırk Para: Halit Ziya, çocukları çok sever. Öyle böyle değil. Onlara maceralar yaşatır, onları mücadelelere sürükler, onları korur, kollar. Bazen de hayata onların penceresinden bakar. Çocuklarla ilgili çok önemli bir sözü var, az sonra gelecek.
Bu öyküde çekirdek bir aile var, tramvay bekliyorlar. Tramvay geliyor, geçiyor, binmiyorlar. Çocuk çok hareketli, sürekli bir şeyler soran, öğrenmek isteyen bir çocuk. Bildiğimiz çocuk işte. Parasızlığı sormadan, yaşayarak öğreniyor. Kırmızı tramvaya neden binemediklerini, kırk paranın nelere kadir olduğunu, her şeyi. Bir ailenin çocuk sevgisi, anneyle babanın ilişkisi, ekonomik vaziyetler, çocukların büyümeleri, her şey hakkında süper bir öykü. İç yakar.
Zevrak'la Ebrû: Halit Ziya'nın bir diğer takıklığı da hayvanlar. Onları kişileştirir, onlara anlamlar yükler. Adam her şeyden bir öykü çıkarabildiği için doğal. Burada da birbirine sadık olmaya çalışan, yavrularını büyüten iki güvercin var. E bunlar hayvan. Haliyle sadakat gibi bir kurum yok aralarında. Dönem edebiyatının bir özetini verivereyim size:
"Zavallı sevda kurbanı! O zaman bana bu trajedi, bir Zevrak olmak için ne büyük bir imrenti vermişti! Ben de böyle mutlu bir sevdadan sonra onun ayrılık acısıyla erimek, ölmek isterdim." (s. 105)
Mavi Yalı: Mai ve Siyah'ın temeli buradadır. Bir kaptan, hayallerinin çok uzağına düşüp vapurlarda çalışmaya başlar, güzergahında mavi bir yalıya bakarak hayal kurar. Sonu elbette mutlu bitmiyor, çünkü bitmez, biterse hüzünlü, dertli bir öykü olmaz.
Daha bir bu kadar öykü var, hepsi birbirinden güzel. Ölümlü, ağlamalı. İçim daraldı lan.
Demir Özlü - Sürgünde On Yıl
Önce Demir Özlü'nün Fin eşi gitmek zorunda kalıyor, ardından Demir Özlü. İki tema var, biri sürgün. İkincisi Türkiye'nin siyasi panoraması. Öncelikle Özlü'nün döneme ve sol görüşlere yaklaşımı şöyle:
"Daha 11'ler - CHP Hükümeti sırasında Türkiye'nin yakın siyasal geleceğinden umudu kesmiştim. Sadece iktidar olmaya çalışan siyasal gruplar açısından değil, toplumsal muhalefeti örgütlemesi gereken sol bakımından da. Gerçekten sol olmak isteyen gruplar da tam bir kaos, yöntemsizlik ve en acısı ideolojik gerilik içerisindeydi. Gençlik kesiminden olanları ise, yönlendirilerek ya da mecbur edilerek şiddete sürüklendirilmişlerdi. Sanırım istenen de buydu. Çünkü şiddet alanına, politikada silahların konuştuğu alana girdiniz mi, sonunda ağır basacak olan elinde en güçlü silah olandır. Bu da kuşkusuz "Devlet" olacaktı." (s. 9)
Başlangıç böyle, ardından kısa bir bakış geliyor 70'lerin sonlarına. Koşa koşa gelen darbenin ayak sesleri işitilince siyasetten kopmamak, cuntanın ardından iktidar olmak amacıyla siyasilerin suskunlaştığı veya suskunlaştırıldığı bir dönem. İlerici, vatanseverlikle dolu bir ortamda büyüyen Özlü için Türkiye giderek çekilmez bir yer haline geliyor, karısı da dış basında bir iki yorum yapıyor ve kara listeye alınıyorlar. Gidiş bu sebeple. 6 ay olacağını düşünüyor Özlü ve çok iyimser olduğunu kendi de kabul ediyor.
İstikamet Stockholm. Kültür bakanlıkları, dernekler vs. Özlü'ye burs sağlayacak ve Özlü yaşamını bu şekilde idame ettirecek. Öğretmenlik de yapıyor arada, bu sırada büyük bir yaşama uğraşı var tabii.
Ben daha çok Özlü'nün metinlerini aydınlatabilecek bölümlere odaklandığım için yolculuklarını, kimlerle tanıştığını falan pek anlatmayacağım. Orta Avrupa'yı geziyor diyelim. Tezer Özlü'yle buluşmaları var mesela. Sonra Tezer Özlü'nün vefatı, o kadar. Aralarında ne yaşandı, ne konuşuldu, hiç bilmiyorum ama Demir Özlü'nün Tezer Özlü hakkında tek kelime etmemesinin sebebini çok merak ediyorum. Sonra derin bir nefes alıp kendime geliyorum, başka bir şey düşünüyorum. Çünkü bana ne ne düşündüğünden. Bilinmesini isteseydi kendi söylerdi.
Neyse, metinler. Stockholm büyük ve sessiz bir şehir, Demir Özlü'nün oturduğu yer daha sessiz. Tek tük insanlar geçiyor. "Yüzü kırmızıya boyalı bir apartmanın dördüncü katıydı bu ve odanın penceresi, boş kumluk bir avluya, kırmızı ya da mavi boyayla boyanmış madeni kaplı öteki yapıların çatılarına bakıyordu. Orda hiç kimseyi görmüyordum. Kuzeyin insansızlığı. Derin ıssızlık. Kentin ortasındaki ıssızlık. Seni kendine çeken yalnızlık. Görünen buydu işte." (s. 18) Gecelerin en uzun sürdüğü zamanlarda bir parçacık ışığa muhtaçlık, bir sürü şey. Bu konuda kendi beğenim doğrultusunda bir bölüm alacağım, bana masal gibi geldi: "11 Aralık 79'da İsveç'e gelişimin ertesi günü, oğlumun, evin yanındaki yuvada katıldığı Santa Lucia töreni vardı. Sabahın 7'sinde oraya gittim. Stockholm'da karanlığın en uzun sürdüğü dönemler... Peri gibi beyaz elbiseler giymiş çocuklar, ellerinde mumlarla dolaşıyorlar, Tanrı'dan ışığını artırmasını isteyen şarkılar söylüyorlar." (s. 34) İnsan Orta Dünya'daymış gibi hisseder kendini ya, ortama bak.
Darbe olur, kaçan aydınlar kaçar, kaçamayanlar hapse atılır. Gönüllü sürgünlükten zorunlu sürgünlüğe doğru adım adım ilerleyen Özlü, kendini diğer sürgün yazarlarla karşılaştırır. Seferis, Mann, Brecht, Remarque. Seferis'in çocukken göç etmek zorunda kaldığı İzmir'e duyduğu özlemini anımsatarak kendisinin bildiği Türkiye'nin yok olduğunu söyler. Türkiye yitik bir ülkedir artık. Demir Özlü'ye kitap okuyup yazmaktan başka, bir de dostlarını görüp Avrupa'yı gezmekten başka bir iş kalmaz. Birçok toplantıya katılır, Ginsberg, Kundera, Steiner gibi mühim yazarlarla tanışır. Bir de üniversiteden hocalarıma rastladım: Emine ve Esko Naskali. Esko Fin, iyi Farsça bilir ama anlatamaz. Emine Naskali'yse tam bir dilbilimci. Finlandiya'da yemek yiyorlar berabercenek.
85'te vatandaşlıktan çıkartılıyor Özlü, birçok Türk ve yabancı aydın bunu protesto ediyor. 91'de vatandaşlık geri veriliyor ve memlekete dönüyor Özlü.
Pek kısa anlattım, geri kalan bölümlerde bolca Avrupa, bolca kent ve bolca özlem bulacaksınız.
"Daha 11'ler - CHP Hükümeti sırasında Türkiye'nin yakın siyasal geleceğinden umudu kesmiştim. Sadece iktidar olmaya çalışan siyasal gruplar açısından değil, toplumsal muhalefeti örgütlemesi gereken sol bakımından da. Gerçekten sol olmak isteyen gruplar da tam bir kaos, yöntemsizlik ve en acısı ideolojik gerilik içerisindeydi. Gençlik kesiminden olanları ise, yönlendirilerek ya da mecbur edilerek şiddete sürüklendirilmişlerdi. Sanırım istenen de buydu. Çünkü şiddet alanına, politikada silahların konuştuğu alana girdiniz mi, sonunda ağır basacak olan elinde en güçlü silah olandır. Bu da kuşkusuz "Devlet" olacaktı." (s. 9)
Başlangıç böyle, ardından kısa bir bakış geliyor 70'lerin sonlarına. Koşa koşa gelen darbenin ayak sesleri işitilince siyasetten kopmamak, cuntanın ardından iktidar olmak amacıyla siyasilerin suskunlaştığı veya suskunlaştırıldığı bir dönem. İlerici, vatanseverlikle dolu bir ortamda büyüyen Özlü için Türkiye giderek çekilmez bir yer haline geliyor, karısı da dış basında bir iki yorum yapıyor ve kara listeye alınıyorlar. Gidiş bu sebeple. 6 ay olacağını düşünüyor Özlü ve çok iyimser olduğunu kendi de kabul ediyor.
İstikamet Stockholm. Kültür bakanlıkları, dernekler vs. Özlü'ye burs sağlayacak ve Özlü yaşamını bu şekilde idame ettirecek. Öğretmenlik de yapıyor arada, bu sırada büyük bir yaşama uğraşı var tabii.
Ben daha çok Özlü'nün metinlerini aydınlatabilecek bölümlere odaklandığım için yolculuklarını, kimlerle tanıştığını falan pek anlatmayacağım. Orta Avrupa'yı geziyor diyelim. Tezer Özlü'yle buluşmaları var mesela. Sonra Tezer Özlü'nün vefatı, o kadar. Aralarında ne yaşandı, ne konuşuldu, hiç bilmiyorum ama Demir Özlü'nün Tezer Özlü hakkında tek kelime etmemesinin sebebini çok merak ediyorum. Sonra derin bir nefes alıp kendime geliyorum, başka bir şey düşünüyorum. Çünkü bana ne ne düşündüğünden. Bilinmesini isteseydi kendi söylerdi.
Neyse, metinler. Stockholm büyük ve sessiz bir şehir, Demir Özlü'nün oturduğu yer daha sessiz. Tek tük insanlar geçiyor. "Yüzü kırmızıya boyalı bir apartmanın dördüncü katıydı bu ve odanın penceresi, boş kumluk bir avluya, kırmızı ya da mavi boyayla boyanmış madeni kaplı öteki yapıların çatılarına bakıyordu. Orda hiç kimseyi görmüyordum. Kuzeyin insansızlığı. Derin ıssızlık. Kentin ortasındaki ıssızlık. Seni kendine çeken yalnızlık. Görünen buydu işte." (s. 18) Gecelerin en uzun sürdüğü zamanlarda bir parçacık ışığa muhtaçlık, bir sürü şey. Bu konuda kendi beğenim doğrultusunda bir bölüm alacağım, bana masal gibi geldi: "11 Aralık 79'da İsveç'e gelişimin ertesi günü, oğlumun, evin yanındaki yuvada katıldığı Santa Lucia töreni vardı. Sabahın 7'sinde oraya gittim. Stockholm'da karanlığın en uzun sürdüğü dönemler... Peri gibi beyaz elbiseler giymiş çocuklar, ellerinde mumlarla dolaşıyorlar, Tanrı'dan ışığını artırmasını isteyen şarkılar söylüyorlar." (s. 34) İnsan Orta Dünya'daymış gibi hisseder kendini ya, ortama bak.
Darbe olur, kaçan aydınlar kaçar, kaçamayanlar hapse atılır. Gönüllü sürgünlükten zorunlu sürgünlüğe doğru adım adım ilerleyen Özlü, kendini diğer sürgün yazarlarla karşılaştırır. Seferis, Mann, Brecht, Remarque. Seferis'in çocukken göç etmek zorunda kaldığı İzmir'e duyduğu özlemini anımsatarak kendisinin bildiği Türkiye'nin yok olduğunu söyler. Türkiye yitik bir ülkedir artık. Demir Özlü'ye kitap okuyup yazmaktan başka, bir de dostlarını görüp Avrupa'yı gezmekten başka bir iş kalmaz. Birçok toplantıya katılır, Ginsberg, Kundera, Steiner gibi mühim yazarlarla tanışır. Bir de üniversiteden hocalarıma rastladım: Emine ve Esko Naskali. Esko Fin, iyi Farsça bilir ama anlatamaz. Emine Naskali'yse tam bir dilbilimci. Finlandiya'da yemek yiyorlar berabercenek.
85'te vatandaşlıktan çıkartılıyor Özlü, birçok Türk ve yabancı aydın bunu protesto ediyor. 91'de vatandaşlık geri veriliyor ve memlekete dönüyor Özlü.
Pek kısa anlattım, geri kalan bölümlerde bolca Avrupa, bolca kent ve bolca özlem bulacaksınız.
4 Kasım 2012 Pazar
Demir Özlü - Boğuntulu Sokaklar
Özlü'nün sokaklarına döndük.
İki bölüm, ilki Paris İçin Hikâyeler. Şimdi şöyle; kesitler. Bu kesitlerde aynı insanları farklı yerlerde, farklı zamanlarda görüyoruz. Her şeyin değişmesine rağmen sokaklar, şehirler aynı ve onca değişikliğe rağmen bir kapatılmışlık duygusu oluşuyor. Kadınlar, erkekler, kafeler, binalar, hepsi birleşip şehri oluşturuyor ve bunun bir sonu yok, bitmiyor. Dolayısıyla güdü, bir olaylar silsilesi anlatmak değil, hayatın doğal akışı içinde hayatın ağırlığını göster...memek, çünkü göstermek gibi bir niyet de yok. Çok ince bir duygu; anlatıcının anlatım şeklinde saklı.

Ayşe Öykü İş adlı bir kardeşin tezinden faydalanarak yazıyorum: Demir Özlü, bir yazısında demiş ki ecnebilerin "angoisse" dediği bunaltı hissine biz "boğuntu" diyebiliriz. Aynen böyle. O zaman addaki boğuntu buradan geliyor. Yaa. "Bunaltı" ve "boğuntu" tercihleri için tezde uzun uzun açıklama yapılmış, meraklısı gidip bakabilir. YÖK'ün sitesine giriyorsunuz, tez arıyorsunuz. O kadar.
Kadınlar çok, bir dünya kadın var. Genç, yaşlı. Arkadaş, dost, dost. Cinsellik bir şehre kıstırılmayı ne ölçüde engeller, belki de ne ölçüde sağlar?
Bir kadınla bir diyalog:
"(...) Elindeki kitabı sallıyordu, arada bir masaya vurarak, sonra bıraktı. Salinger'ın son çevrilen romanı. Kitaba baktığımı görünce:
'Okudunuz mu?' dedi.
'Okudum.'
'Nasıl buldunuz?'
'Fena değil.' Durdum: 'Fazla bir şey yok. Argo yazışı iyi.'
Kitabı düzeltti:
'Başka bir şey yok mu?'
'Bilmem ki. Beni yazış ilgilendirir.'" (s. 422)
Kafeler ve barlar, sınırları ve ayrıntıları çizilmemiş kentin en somut bölümleri olarak karşımıza çıkıyor. Buralarda dostlara ve kadınlara rastlanır, buralar şehirdeki görevlerini en iyi yerine getiren yerler arasında başa oynar. İnsanlarla bir şekilde boğuntu dengesi kurulurken arada sırada bu dengenin tek bir kişiye indirgendiğini görüyoruz, sallandırılıyor bir de, böylece anlatıcının ne derecede kurmacaya sıkıştırıldığını daha iyi anlıyoruz. O, o sokakların dışında bir yere gidemeyecek:
"Birden ağlamaya başladı, yere, yanıma uzandı. Biraz sonra da gülmeye başladı.
'Deliyim, değil mi?' dedi.
'Deli falan değilsin.'
Sonra kalktı, giderken:
'Eyvallah,' dedi.
'Bütün bütüne mi gidiyorsun?'
'Bütün bütüne gidiyorum.'" (s. 426)
Sürgün, göç, ne olursa olsun, başka bir ülkede yaşayan küçük bir topluluğun umutsuzlukları çokça büyür. Özlü bu kitabı 66'da yazmış, 20 yıl sonra hissettiği farklı değil. Anılarında göstereceğim.
"'Çürüyüp gideceğiz, göreceksin, bir şey başaramayan bir kuşak, bir Türk kuşağı.'
Güngör eski bir konuşmayı andırarak:
'Les Temps Modernes'de yazan genç yazar,' dedi.
'Sus!' dedim ona bağırarak. 'Belki ressamlar başarır.' Sonra Helena'ya: 'Belki ressamlar başarır.'" (s. 430)
Yazının yetersiz kaldığı anlatılıyor olabilir mi? Onca dar sokağın, üç dört katlı apartmanın, görülecek kadınlar içinde kent bir anlatılamazdır.
İlk bölümden son bir alıntı: "O Saint-Michel, Saint-Michel'deki oteller, odalar, sokaklar, insanlar diye düşündüm. Nereye akıyor bu? Nerden gelip nereye gittiği belli olmayarak." (s. 452)
Boğuntulu Sokaklar bölümündeki dört öyküde bir kentin betimle, kurguyla oluşturulma çabasını görüyoruz. Bilerek edilgen çatı kullandım, çünkü ortaya çıkmak için kentin çok çabaladığı belli. Yanda bir de kadın var ama pasif.
Böyle. Bunaltır.
İki bölüm, ilki Paris İçin Hikâyeler. Şimdi şöyle; kesitler. Bu kesitlerde aynı insanları farklı yerlerde, farklı zamanlarda görüyoruz. Her şeyin değişmesine rağmen sokaklar, şehirler aynı ve onca değişikliğe rağmen bir kapatılmışlık duygusu oluşuyor. Kadınlar, erkekler, kafeler, binalar, hepsi birleşip şehri oluşturuyor ve bunun bir sonu yok, bitmiyor. Dolayısıyla güdü, bir olaylar silsilesi anlatmak değil, hayatın doğal akışı içinde hayatın ağırlığını göster...memek, çünkü göstermek gibi bir niyet de yok. Çok ince bir duygu; anlatıcının anlatım şeklinde saklı.

Ayşe Öykü İş adlı bir kardeşin tezinden faydalanarak yazıyorum: Demir Özlü, bir yazısında demiş ki ecnebilerin "angoisse" dediği bunaltı hissine biz "boğuntu" diyebiliriz. Aynen böyle. O zaman addaki boğuntu buradan geliyor. Yaa. "Bunaltı" ve "boğuntu" tercihleri için tezde uzun uzun açıklama yapılmış, meraklısı gidip bakabilir. YÖK'ün sitesine giriyorsunuz, tez arıyorsunuz. O kadar.
Kadınlar çok, bir dünya kadın var. Genç, yaşlı. Arkadaş, dost, dost. Cinsellik bir şehre kıstırılmayı ne ölçüde engeller, belki de ne ölçüde sağlar?
Bir kadınla bir diyalog:
"(...) Elindeki kitabı sallıyordu, arada bir masaya vurarak, sonra bıraktı. Salinger'ın son çevrilen romanı. Kitaba baktığımı görünce:
'Okudunuz mu?' dedi.
'Okudum.'
'Nasıl buldunuz?'
'Fena değil.' Durdum: 'Fazla bir şey yok. Argo yazışı iyi.'
Kitabı düzeltti:
'Başka bir şey yok mu?'
'Bilmem ki. Beni yazış ilgilendirir.'" (s. 422)
Kafeler ve barlar, sınırları ve ayrıntıları çizilmemiş kentin en somut bölümleri olarak karşımıza çıkıyor. Buralarda dostlara ve kadınlara rastlanır, buralar şehirdeki görevlerini en iyi yerine getiren yerler arasında başa oynar. İnsanlarla bir şekilde boğuntu dengesi kurulurken arada sırada bu dengenin tek bir kişiye indirgendiğini görüyoruz, sallandırılıyor bir de, böylece anlatıcının ne derecede kurmacaya sıkıştırıldığını daha iyi anlıyoruz. O, o sokakların dışında bir yere gidemeyecek:
"Birden ağlamaya başladı, yere, yanıma uzandı. Biraz sonra da gülmeye başladı.
'Deliyim, değil mi?' dedi.
'Deli falan değilsin.'
Sonra kalktı, giderken:
'Eyvallah,' dedi.
'Bütün bütüne mi gidiyorsun?'
'Bütün bütüne gidiyorum.'" (s. 426)
Sürgün, göç, ne olursa olsun, başka bir ülkede yaşayan küçük bir topluluğun umutsuzlukları çokça büyür. Özlü bu kitabı 66'da yazmış, 20 yıl sonra hissettiği farklı değil. Anılarında göstereceğim.
"'Çürüyüp gideceğiz, göreceksin, bir şey başaramayan bir kuşak, bir Türk kuşağı.'
Güngör eski bir konuşmayı andırarak:
'Les Temps Modernes'de yazan genç yazar,' dedi.
'Sus!' dedim ona bağırarak. 'Belki ressamlar başarır.' Sonra Helena'ya: 'Belki ressamlar başarır.'" (s. 430)
Yazının yetersiz kaldığı anlatılıyor olabilir mi? Onca dar sokağın, üç dört katlı apartmanın, görülecek kadınlar içinde kent bir anlatılamazdır.
İlk bölümden son bir alıntı: "O Saint-Michel, Saint-Michel'deki oteller, odalar, sokaklar, insanlar diye düşündüm. Nereye akıyor bu? Nerden gelip nereye gittiği belli olmayarak." (s. 452)
Boğuntulu Sokaklar bölümündeki dört öyküde bir kentin betimle, kurguyla oluşturulma çabasını görüyoruz. Bilerek edilgen çatı kullandım, çünkü ortaya çıkmak için kentin çok çabaladığı belli. Yanda bir de kadın var ama pasif.
Böyle. Bunaltır.
2 Kasım 2012 Cuma
Refik Erduran - Gülerek
Refik Erduran'ın anıları. Yahya Kemal var, Nazım Hikmet var, Kemal Tahir var. Bir sürü insan var, Refik Erduran bunların tam ortasında.
Kitabın adı neden öyle, çünkü Erduran için hayata gülmek lazım. Çok şakacı bir doğaüstü bilincin her şeyin sorumlusu olduğunu düşünüyor, bu yüzden hayata bakışı böyle. Kitabının adı da bu yüzden.
Birçok bölüm var, ben bölüm adlarını vermeyeceğim. Kıvrıklardan gidiyorum, mesela Nazım Hikmet'le daha kitaba başlar başlamaz karşılaşıyoruz. Refik Erduran, af sonrasında özgürlüğüne kavuşan Nazım Hikmet'i yurtdışına kaçıran adam. 50 yaşına gelmiş, dört hastaneden raporlu bir insanı askere almaya kalkarsan, peşine adam takarsan doğal bir şey. Bir konuşmalarında üstü kapalı olarak Sabahattin Ali'den bahsediyorlar, Nazım Hikmet'in korktuğu şey aynı akıbeti paylaşmak. Bu kaçış olayını ayrıntılarıyla anlatıyor Erduran, fikir kendisinden çıkmış mesela. Bir motorla Karadeniz'e açılıyorlar, Plekhanov adlı bir şilebe rastlıyorlar. Nazım Hikmet, "Ben Türk şairi Nazım Hikmet, ülkenizden ödül aldım!" falan diye bağırıyor. Adamlar Bükreş'le iletişim kuruyorlar, oradan Moskova'yla iletişim kuruluyor ve Nazım'ı gemiye alıyorlar. Erduran, Nazım'ın, "Gel lan sen de," teklifini geri çeviriyor ve kaçışına yardım ettiği, çok sevdiği abisinin söylediklerini yapmak üzere memlekete dönüyor: Kitap yazmak ve film çekmek. Kaçışın planlanışı, aksilikler, her şey mevcut. Meraklısı direkt atlasın kitaba. Ben güzel bir bölümle geçiyorum:
"O sabah ayrılırken ikisi düşünmüşler. Ya yakalanırsak? Nazım'ı ya da beni telefonda yalancıktan iyi haber vermeye zorlarlarsa? Öylece Münevver'i de soruşturmanın içine çekmek gibi bir manevra çevirirlerse?
İyisi mi, ancak Nazım selamete kavuştuktan sonra bana açıklayacağı, benim de ezberleyeceğim numaraya dönüşte bildireceğim, telefon dinlense bile kimseyi kuşkulandırmayacak bir haber şifresi olmalı.
Kararlaştırdıkları ve Nazım Ağabey'in şilebe binerken bana tebliğ ettiği şifre cümle neydi, biliyor musunuz?
'Süt şişesinin kapağı uydu.'
Evet, Türkçenin en güzel mısralarından birçoğunu yazmış olan büyük şairin o durumda bulduğu laf buydu!
Evde bebek var ya? İşitene normal gelecek.
Ama düşünün, o konuşmayı dinleyen olduysa duyduğu diyalog şu:
- Alo?
- Evet?
- Süt şişesinin kapağı uydu.
- Mersi.
Tık...
Bu da kuşku uyandırmazsa, ne uyandırır?
Arayan kim? Sütçü mü? Şişeci mi? Paşabahçe Fabrikası kapak bölümü şefi mi?" (s. 12)
Böyle girdik, ardından Erduran'ın ailesi geliyor. Aile kodaman bir aile, birçok ünlüyle aynı ortamda bulunma şerefine erişiyor Erduran, veya ünlüler Erduran'la aynı ortamda bulunma şerefine erişiyor, fark etmez. Bunlara geçeceğim, lakin araya serpiştirilmiş süper paragraflardan bir iki almazsam olmaz.
"- Aaah, bizim zamanımızdaki terbiye!
Eskiden İstanbul'da insanlar gerçekten daha mı terbiyeliydi? Ben öyle bir şey anımsamıyorum. Sanırım terbiye belirtisi diye sayılıp dökülen şeylerin çoğu tenhalığın sonuçlarıydı. İnsanlar dirsek dirseğe yaşamadıkları için birbirlerinin itici özellikleriyle de şimdiki kadar burun buruna gelmiyorlardı." (s. 31)
Atatürk'ü görüyor Erduran, Yalova zamanlarında.
"Şimdi Atatürk denilince ne 10 Kasım'lardaki soyut karartıları düşünür, ne gördüğüm binbir fotoğrafı anımsarım. Hep o tatlı (belki de biraz yorgun ve kederli) bakışlarıyla gözümün önündedir." (s. 33)
Yahya Kemal'e geldik. Şimdi Yahya Kemal, bir medeniyetin aynası olarak görülür. İstanbul onun için tarihiyle, Çamlıca, Üsküdar, Eyüp gibi semtleriyle bir rüya şehirdir. Kendisinin İstiklâl Harbi Yazıları da oldukça önemlidir, faydalıdır. İstanbul'u kendi estetiğiyle yoğurmuş bir sanat adamı ve Tanpınar gibi adamların da hocası. Ders zamanlarında İstanbul'u gezerlermiş, şiirler okurlarmış, bir sürü sanatsal şey. Demek istediğim, tam kültür bombası bir abimiz. Bir de öbür taraf var ama; Yahya Kemal nasıl bir insandır? Mesela önü alınamaz, çirkinliğe varan boyutlarda bir yemek yeme arzusu olduğundan bahsedilir, bu yüzden de dönemin meşhur karikatürlerinde şişko, çok şişko, en şişko olarak çizilir. Yakup Kadri'yle miydi neydi, düello edecek noktaya gelmiş bir hiç yüzünden, takıntılı bir insanmış. Bir de Nazım Hikmet'in annesiyle olan mevzular var. Galata Köprüsü'ydü galiba, annesi Nazım'ın özgürlüğü için çalışıyor, boynuna bir tabela asmış, protesto ediyor yaşananları. Yahya Kemal, bir zamanlar aşık olduğu bu kadını görünce başını çevirip yoluna devam ediyor. Böyle şeyler var, hoş olup olmadığı insanın kendisine kalmış bir şey. Tanpınar hayranı bir hocamız, bir derste, "Günlüklerini okuduğum zaman çok şaşırdım ve üzüldüm, bu benim bildiğim Tanpınar olamazdı," dedi. Ne bekliyordun ki diyecektim, diyemedim. İdeal bir karakter yaratıyoruz sevdiğimiz yazarlar için ama öyle olmuyor. Sanatla kişiliğin keskin çizgilerle ayrıldığı insanlar var. Tabii bunun yanında sanatı kişiliğe kurban etmemek de gerekiyor. Ben Yahya Kemal'in şiirlerini severim, yarattığı estetizme büyük saygı duyarım ama bana bir yamuk yapsa kedi gibi bir insan olmama rağmen tokatlardım gibime geliyor, tokatlardım ve dönüp arkama bakmazdım bile. Göbeğine kafayı çakardım, bir de döner tekme. İki seksen.
Neyse, Erduran çocukken evlerine Yahya Kemal ve arkadaşları geliyormuş, sofrada şiirler, şarkılar, yemekler, gırla.
"Yahya Kemal'in sofrada takma dişlerini çıkarıp bardağa koymak gibi şeyler yaptığı iddia edilir. Onu görmedim. Fiziksel çirkinliklerden çok ruhsal kalınlıkları vardı. Kendisiyle dopdoluydu. Başkalarının kendisine bağlılığını ve hayranlığını da doğal karşılıyordu." (s. 35)
Şurası var, gerçekten tiksindim:
"Bir gece şiirler söylenirken Yahya Kemal sofradan kalkıp koridora çıktı. Aradan hayli zaman geçip de dönmeyince annem "Tuvalette fenalık geçirmekte olmasın?" diyerek meraklanmış. Ablam ortalıkta olmadığı için bana işaret etti. Çıktım, baktım, tuvaletlerde yok. Aranırken ablamın odasından küçük çığlıklar duyunca oraya seğirttim.
İyice sarhoş olmalı ki, kapıyı açtığımı duymadı Yahya Kemal Bey. Dehşetle kurtulmaya çalışmakta olan ablamı bir köşeye sıkıştırmış, "Ağzını ver, ağzını ver," diye hırıltılı sesler çıkarıyordu. Geldiğimi neden sonra fark edince hiçbir şey söylemeden yanımdan geçti, sofraya döndü." (s. 38)
Robert Kolej günlerinden sonra ABD'de geçirilen üniversite yılları geliyor ve bir sürpriz daha: Erduran'ın Nabokov'la sahil yürüyüşleri yaptığını öğreniyoruz:
"Lolita'nın yaratıcısı Vladimir Nabokov o yıllarda Cornell'de edebiyat dersleri veriyordu. Türk olduğumu öğrenince nedense ilgilendi benimle. Her gün uzun uzun yürüyüşlere çıkardı. İki üç kez birlikte yürüdük.
'Genç Türkler kadınlar hakkında ne düşünür?' türünden sorular sorar, yanıtlarımı büyük bir ciddiyetle dinler, devlet sırrı öğrenmiş gibi vahim bir tavırla başını sallardı. Oysa onun bana verdiği bir tek öğüdü anımsıyorum: Kadınları ciddiye alma, bildiğin gibi yaşa anlamında bir şeydi.
Keşke ömrüm boyunca tutabilseydim onun sözünü! Hep tersini yaptım." (s. 51)
Nazım Hikmet'le alakalı üç dört bölüm var, ABD'de şiirlerini okuduğu büyük şairle yakınlık kuran, hatta şairin kardeşiyle evlenen Erduran, en baştan kaçışa kadarki süreci gizlisi saklısı olmadan anlatıyor. Bitirdim demiştim ama çok küçük bir bölüm daha alayım kaçışa dair:
"Heyecanlı görünmüyordu Nazım Ağabey. Ama düşünceliydi. Tevekküle benzer bir durgunluk vardı üstünde.
Nedenini çok sonra, 1961'de yazdığı Otobiyografi şiirindeki şu mısrayı okuyunca daha iyi anladım:
'951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün.'
Meğer, başka yakınlarına da açıkladığı gibi, o gün büyük olasılıkla gerçekten öleceğine inanmış büyük şair." (s. 73-74)
Ertem Eğilmez'le kurulan yayınevi, Kemal Tahir'in bazı cozurtmaları, Yaşar Kemal'e yapılan haksızlıklar, bir sürü şey. Ekleyeyim; Yaşar Kemal'in İnce Memed'ini ilk okuyan ve basan, bir anlamda Yaşar Kemal'i edebiyata kazandıran insan Erduran'dır dersek abartmış olmayız.
Anılar her zaman çeker insanı, çünkü ne olduğunu, nelerin yaşandığını gerçekten bilmek isteriz. Erduran'ın anıları bu açıdan kaçmamalı.
Kitabın adı neden öyle, çünkü Erduran için hayata gülmek lazım. Çok şakacı bir doğaüstü bilincin her şeyin sorumlusu olduğunu düşünüyor, bu yüzden hayata bakışı böyle. Kitabının adı da bu yüzden.
Birçok bölüm var, ben bölüm adlarını vermeyeceğim. Kıvrıklardan gidiyorum, mesela Nazım Hikmet'le daha kitaba başlar başlamaz karşılaşıyoruz. Refik Erduran, af sonrasında özgürlüğüne kavuşan Nazım Hikmet'i yurtdışına kaçıran adam. 50 yaşına gelmiş, dört hastaneden raporlu bir insanı askere almaya kalkarsan, peşine adam takarsan doğal bir şey. Bir konuşmalarında üstü kapalı olarak Sabahattin Ali'den bahsediyorlar, Nazım Hikmet'in korktuğu şey aynı akıbeti paylaşmak. Bu kaçış olayını ayrıntılarıyla anlatıyor Erduran, fikir kendisinden çıkmış mesela. Bir motorla Karadeniz'e açılıyorlar, Plekhanov adlı bir şilebe rastlıyorlar. Nazım Hikmet, "Ben Türk şairi Nazım Hikmet, ülkenizden ödül aldım!" falan diye bağırıyor. Adamlar Bükreş'le iletişim kuruyorlar, oradan Moskova'yla iletişim kuruluyor ve Nazım'ı gemiye alıyorlar. Erduran, Nazım'ın, "Gel lan sen de," teklifini geri çeviriyor ve kaçışına yardım ettiği, çok sevdiği abisinin söylediklerini yapmak üzere memlekete dönüyor: Kitap yazmak ve film çekmek. Kaçışın planlanışı, aksilikler, her şey mevcut. Meraklısı direkt atlasın kitaba. Ben güzel bir bölümle geçiyorum:
"O sabah ayrılırken ikisi düşünmüşler. Ya yakalanırsak? Nazım'ı ya da beni telefonda yalancıktan iyi haber vermeye zorlarlarsa? Öylece Münevver'i de soruşturmanın içine çekmek gibi bir manevra çevirirlerse?
İyisi mi, ancak Nazım selamete kavuştuktan sonra bana açıklayacağı, benim de ezberleyeceğim numaraya dönüşte bildireceğim, telefon dinlense bile kimseyi kuşkulandırmayacak bir haber şifresi olmalı.
Kararlaştırdıkları ve Nazım Ağabey'in şilebe binerken bana tebliğ ettiği şifre cümle neydi, biliyor musunuz?
'Süt şişesinin kapağı uydu.'
Evet, Türkçenin en güzel mısralarından birçoğunu yazmış olan büyük şairin o durumda bulduğu laf buydu!
Evde bebek var ya? İşitene normal gelecek.
Ama düşünün, o konuşmayı dinleyen olduysa duyduğu diyalog şu:
- Alo?
- Evet?
- Süt şişesinin kapağı uydu.
- Mersi.
Tık...
Bu da kuşku uyandırmazsa, ne uyandırır?
Arayan kim? Sütçü mü? Şişeci mi? Paşabahçe Fabrikası kapak bölümü şefi mi?" (s. 12)
Böyle girdik, ardından Erduran'ın ailesi geliyor. Aile kodaman bir aile, birçok ünlüyle aynı ortamda bulunma şerefine erişiyor Erduran, veya ünlüler Erduran'la aynı ortamda bulunma şerefine erişiyor, fark etmez. Bunlara geçeceğim, lakin araya serpiştirilmiş süper paragraflardan bir iki almazsam olmaz.
"- Aaah, bizim zamanımızdaki terbiye!
Eskiden İstanbul'da insanlar gerçekten daha mı terbiyeliydi? Ben öyle bir şey anımsamıyorum. Sanırım terbiye belirtisi diye sayılıp dökülen şeylerin çoğu tenhalığın sonuçlarıydı. İnsanlar dirsek dirseğe yaşamadıkları için birbirlerinin itici özellikleriyle de şimdiki kadar burun buruna gelmiyorlardı." (s. 31)
Atatürk'ü görüyor Erduran, Yalova zamanlarında.
"Şimdi Atatürk denilince ne 10 Kasım'lardaki soyut karartıları düşünür, ne gördüğüm binbir fotoğrafı anımsarım. Hep o tatlı (belki de biraz yorgun ve kederli) bakışlarıyla gözümün önündedir." (s. 33)
Yahya Kemal'e geldik. Şimdi Yahya Kemal, bir medeniyetin aynası olarak görülür. İstanbul onun için tarihiyle, Çamlıca, Üsküdar, Eyüp gibi semtleriyle bir rüya şehirdir. Kendisinin İstiklâl Harbi Yazıları da oldukça önemlidir, faydalıdır. İstanbul'u kendi estetiğiyle yoğurmuş bir sanat adamı ve Tanpınar gibi adamların da hocası. Ders zamanlarında İstanbul'u gezerlermiş, şiirler okurlarmış, bir sürü sanatsal şey. Demek istediğim, tam kültür bombası bir abimiz. Bir de öbür taraf var ama; Yahya Kemal nasıl bir insandır? Mesela önü alınamaz, çirkinliğe varan boyutlarda bir yemek yeme arzusu olduğundan bahsedilir, bu yüzden de dönemin meşhur karikatürlerinde şişko, çok şişko, en şişko olarak çizilir. Yakup Kadri'yle miydi neydi, düello edecek noktaya gelmiş bir hiç yüzünden, takıntılı bir insanmış. Bir de Nazım Hikmet'in annesiyle olan mevzular var. Galata Köprüsü'ydü galiba, annesi Nazım'ın özgürlüğü için çalışıyor, boynuna bir tabela asmış, protesto ediyor yaşananları. Yahya Kemal, bir zamanlar aşık olduğu bu kadını görünce başını çevirip yoluna devam ediyor. Böyle şeyler var, hoş olup olmadığı insanın kendisine kalmış bir şey. Tanpınar hayranı bir hocamız, bir derste, "Günlüklerini okuduğum zaman çok şaşırdım ve üzüldüm, bu benim bildiğim Tanpınar olamazdı," dedi. Ne bekliyordun ki diyecektim, diyemedim. İdeal bir karakter yaratıyoruz sevdiğimiz yazarlar için ama öyle olmuyor. Sanatla kişiliğin keskin çizgilerle ayrıldığı insanlar var. Tabii bunun yanında sanatı kişiliğe kurban etmemek de gerekiyor. Ben Yahya Kemal'in şiirlerini severim, yarattığı estetizme büyük saygı duyarım ama bana bir yamuk yapsa kedi gibi bir insan olmama rağmen tokatlardım gibime geliyor, tokatlardım ve dönüp arkama bakmazdım bile. Göbeğine kafayı çakardım, bir de döner tekme. İki seksen.
Neyse, Erduran çocukken evlerine Yahya Kemal ve arkadaşları geliyormuş, sofrada şiirler, şarkılar, yemekler, gırla.
"Yahya Kemal'in sofrada takma dişlerini çıkarıp bardağa koymak gibi şeyler yaptığı iddia edilir. Onu görmedim. Fiziksel çirkinliklerden çok ruhsal kalınlıkları vardı. Kendisiyle dopdoluydu. Başkalarının kendisine bağlılığını ve hayranlığını da doğal karşılıyordu." (s. 35)
Şurası var, gerçekten tiksindim:
"Bir gece şiirler söylenirken Yahya Kemal sofradan kalkıp koridora çıktı. Aradan hayli zaman geçip de dönmeyince annem "Tuvalette fenalık geçirmekte olmasın?" diyerek meraklanmış. Ablam ortalıkta olmadığı için bana işaret etti. Çıktım, baktım, tuvaletlerde yok. Aranırken ablamın odasından küçük çığlıklar duyunca oraya seğirttim.
İyice sarhoş olmalı ki, kapıyı açtığımı duymadı Yahya Kemal Bey. Dehşetle kurtulmaya çalışmakta olan ablamı bir köşeye sıkıştırmış, "Ağzını ver, ağzını ver," diye hırıltılı sesler çıkarıyordu. Geldiğimi neden sonra fark edince hiçbir şey söylemeden yanımdan geçti, sofraya döndü." (s. 38)
Robert Kolej günlerinden sonra ABD'de geçirilen üniversite yılları geliyor ve bir sürpriz daha: Erduran'ın Nabokov'la sahil yürüyüşleri yaptığını öğreniyoruz:
"Lolita'nın yaratıcısı Vladimir Nabokov o yıllarda Cornell'de edebiyat dersleri veriyordu. Türk olduğumu öğrenince nedense ilgilendi benimle. Her gün uzun uzun yürüyüşlere çıkardı. İki üç kez birlikte yürüdük.
'Genç Türkler kadınlar hakkında ne düşünür?' türünden sorular sorar, yanıtlarımı büyük bir ciddiyetle dinler, devlet sırrı öğrenmiş gibi vahim bir tavırla başını sallardı. Oysa onun bana verdiği bir tek öğüdü anımsıyorum: Kadınları ciddiye alma, bildiğin gibi yaşa anlamında bir şeydi.
Keşke ömrüm boyunca tutabilseydim onun sözünü! Hep tersini yaptım." (s. 51)
Nazım Hikmet'le alakalı üç dört bölüm var, ABD'de şiirlerini okuduğu büyük şairle yakınlık kuran, hatta şairin kardeşiyle evlenen Erduran, en baştan kaçışa kadarki süreci gizlisi saklısı olmadan anlatıyor. Bitirdim demiştim ama çok küçük bir bölüm daha alayım kaçışa dair:
"Heyecanlı görünmüyordu Nazım Ağabey. Ama düşünceliydi. Tevekküle benzer bir durgunluk vardı üstünde.
Nedenini çok sonra, 1961'de yazdığı Otobiyografi şiirindeki şu mısrayı okuyunca daha iyi anladım:
'951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün.'
Meğer, başka yakınlarına da açıkladığı gibi, o gün büyük olasılıkla gerçekten öleceğine inanmış büyük şair." (s. 73-74)
Ertem Eğilmez'le kurulan yayınevi, Kemal Tahir'in bazı cozurtmaları, Yaşar Kemal'e yapılan haksızlıklar, bir sürü şey. Ekleyeyim; Yaşar Kemal'in İnce Memed'ini ilk okuyan ve basan, bir anlamda Yaşar Kemal'i edebiyata kazandıran insan Erduran'dır dersek abartmış olmayız.
Anılar her zaman çeker insanı, çünkü ne olduğunu, nelerin yaşandığını gerçekten bilmek isteriz. Erduran'ın anıları bu açıdan kaçmamalı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)



