Ambjörnsen kardeşimiz, gerçi şimdi dayımız, 70'lerde geçen, "yoldan çıkma" üzerine bir roman yazıyor ve ipi koparıyor. Bir uyku tulumu, bir içki parası. Sahip olduğu şeyler bunlar. Böyle bir hayat. Bu bize gelmez, çünkü komşu çocuğunun başarılarıyla imtihana çekilen, işe sokulan... Ya kimi kime anlatıyorum, biliyorsun bizim toplumu sevgili kari. Ayı amcalar, dedikoducu teyzeler. Annenin yüreğine inmesi için, "Senin oğlanı sokakta yatarken görmüşler," denmesi yeter. Heh, sıkıysa çık şimdi de bu arkadaş gibi yaşa. Gençlerimizin kitap hakkında verdikleri tepkiler de süper. Bir baltaya sap olamayan gençler anlatılıyormuş, tembelliği yayıyormuş. Kafa bu.
Kitap güzel, çünkü hayatını yaşamak istediği gibi yaşayan bir adam var. Sırf bu yüzden güzel. Bendeki 93 basımı, ikinci baskı. Şöyle bir ibare var: "Bu kitabın yayın hakları yazar tarafından Ayrıntı Yayınları'na iki adet lületaşı pipo karşılığında verilmiştir." Adamın böylesine hiçbir şeyi yok lan, istemiyor da. Büyük saygı duydum.
Roman üç bölüme ayrılı. Birinci kitapta Erling Haefs'in Oslo'ya dönüşü ve Charly'yi buluşu var. Erling İspanya'da ucuz şarap içiyor, sevişiyor, dolanıyor ve memlekete dönüyor. Ardından beraber yaşadığı bir kadından para koparıyor falan. Sonra tanıdığı arkadaşlarına Charly'yi falan soruyor, buluyor en sonunda. Punk kardeşler, ayyaşlar, uyuşturucu bağımlıları falan bir apartmanı kapatmışlar, hep beraber orada kalıyorlar. Charly burada ortaya çıkıyor. Çocukluk arkadaşı bunlar, bir de Rita var. Öğreniyorlar ki Rita kanser, 20'li yaşlarının başında. Uyuşturucu bağımlısı olmuş ve fahişelik yapıyor. Arayıp buluyorlar Rita'yı ve apartmana getiriyorlar. Sonra Charly güneye gidiyor, bir seyahate. Bir parti sırasında Rita intihar ediyor. İlk bölüm böyle. Şimdi blog'un amacına uygun olarak öküz gibi anlatıyorum, olayları az sonra inceleyeceğim.
İkinci kitapta başa dönüyoruz, bu üçünün çocukluğuna. Küçük bir kasabada yaşıyorlar, okula gidiyorlar, bildiğimiz hayat yani. Sonra kırılma noktası geliyor, çizginin dışına çıkıyorlar. Üçüncü kitapta da Erling'in yaptıkları, ettikleri. Şimdi ayrıntılar.
"(...) Durup sokaktaki ışığın güzelliğine, karanlığın yumuşak aurasına hayran oluyordum. Kentin doğusuna doğru ilerlerken tüm duygularım şiirselleşmişti. Her şeyi, evlerin cephelerini, arabaları, telefon kulübelerini, sosis satan büfeleri, tramvay raylarını gerilerdeki bir başka şeyin ifadesi, bir ruhun belki de Tanrı'nın mistik bir manifestosu olarak düşünüyordum. İnsan yaratıcılığının eseri - evet tamam. Ama nereden geliyordu düşünceler, itkiler? Ve niçin aramızdan yalnızca bazılarına doğuştan armağandı engin düş gücü, arayıp bulma tutkusu? Çünkü böyleydik biz; çok uzaklarda, çılgınlığın savanlarına çıktığımız, yaşam boyu sürecek olan safaride, varlığına derinden inandığımız altın gergedanın peşinden koşan bir çete..." (s. 25)
Hee, işler bir grup tembelin maceraları olmaktan böylece çıktı. Sırayla gidersek öncelikle kent. Cemal Süreya, şairliğini her şeye bir şiirmiş gibi yaklaşmasına bağlar. Her şey bir şiir. Öyleyse daha çok şey görmek doğal bir istektir, bir doyumsuzluk vardır burada çünkü. Hayatınızın daha çok şey görmek için harcamaktan sakınmayacağınız saatlerini bir odaya, bir sınıfa, bir fabrikaya gömmek istemezsiniz. Kendinizi böyle bir konumda düşündüğünüz zaman mideniz bulanır. Sıkıntıdan. Mesai saatinin bitmesini beklersiniz, hafta sonunu beklersiniz, yaz tatilini beklersiniz. Beklemeye alışırsınız ve beklemeye alışmasaydınız yaşayacağınız hayatınız önünüzden davullarla, zurnalarla geçer gider. Farkına varmazsınız, çünkü patronun fazla mesaiye zorlaması vardır aklınızda. Hayattaki tek korku, patronun fazla mesaiye zorlaması. Fakir bir yaşamdan daha korkunç bir şey yoktur.
Kent dedim de kent olmadı burada, kent dışındaki her şey oldu. Erling'in saydıkları kenti, büyük bir kenti ne kadar önemsediğini gösterir. Böyle bir kentte gidilecek çok yer, görülecek çok şey ve tanışılacak çok insan vardır. Bu insanlar hep bir aradadır, çünkü toplum böyle asalakları istemez. Üretmeni ister. Ürettiğin şeyi beğenmez. Daha iyi yenilmek için biraz daha dibe batarsın. Yalnız olduğunu sanırsın, bakarsın ki etrafında birileri var. Hepsi senin gibi olmak zorunda değil, aylaklık aynı düşüncelerde buluşmak zorunda değil. Yine de bir, iki, üç, kaç kişiyi bulursan o kadar iyi. Eh, kentin de bu insanlardan pek farkı yoktur. Aynı rayları, aynı büfeleri görmekten mutlu olmaz mı insan? Bazı şeylere tutunmak gerekir, hep orada olduğunu bildiğiniz bir şeyler lazım.
Ölüm. Charly'le Rita'yı aradıkları sırada Erling'in söylediği şu: "(...) Bazılarımız yaşadığımız hayata göre çok yaşlı bile sayılmaya başlamıştık, ölüme hazırlanıyorduk. Kanser, kanamalar, çalışmayan ciğer ve böbrek muhabbetleri moralimi bozuyordu. Önceleri ölüm bizim için bir hızdı, kırlarda alabildiğine koşan, geçtiği yerlerde papatyaları havaya uçuşturan kara, yağız bir at... İnsanlar aşırı doz eroinden, haptan, arka sokaklarda soğuktan donarak ya da sarhoşken yaptıkları kazalarda parçalanarak ölürlerdi eskiden. Şimdi sinirimi bozan, ölümün 'doğal' yollardan can almaya gelmiş olmasıydı. Aşınmalar başlamıştı. Bu aşınmalar, başka çevrelerdeki insanlara oranla çok daha erken meydana geliyordu bizim burada." (s. 41) Gruba yönelik bir kaygı, kaybetme korkusu. İnsanları kaybetmek, pasif direnişi kaybetmek. Herkesi kucaklayıcı bir tutum yok lakin, mesela kavga çıkaran iki punk için Erling, onların amaçsız şiddet yanlısı olduğunu ve böyle bir şeye karşı çıkılması gerektiğini söylüyor. Bir amaç var, zaten dendiği gibi "altın gergedanın peşinden koşmak" tek amaç.
Rita'nın cenazesinden sonra Kuzen Petter bir konuşma yapıyor. Rita şöyle süpermiş, böyle iyiymiş. Oysa kendisi Rita'ya tecavüz edip bok atan bir ılık. Ailesi, Rita'nın seçimlerini desteklememiş ve hiç yardımcı olmamış. Bu riyakarlığı Erling kaldıramıyor haliyle. Bütün ülkenin Kuzen Petter gibi adamlardan ibaret olduğunu söylüyor. Her şey ikiyüzlülük.
İnsanların nereye gittiklerini merak ederiz. Bunca insan nereye yürüyor böyle, nereye gidiyor?
"(...) Köprüde trafik her iki yönde de vızır vızır işliyordu. Kendimi bu insanların nereye gittiğini düşünürken buldum. Nereye gidiyorlardı, ne yapıyorlardı, gece ışıkları söndürünce nasıl rüyalar görüyorlardı, TV ve hafta sonu içkileri bitince neyin düşünü kuruyorlardı? Sorular. Kâinat sorularla doluydu. Her birimiz dıştan ya da kendi içimizden gelecek çözümleri bekleyen birer muamma! Görünmez perilerden, kendi yarattığımız tanrılardan haber umuyorduk. Bekleme süresi boyunca da tekne boyuyor, içiyor veya borsa spekülasyonlarına girişiyor, çocuk yapıyor, faturaları ödüyor ya da ödemeyip bırakıyorduk. Sayılı yıllar, diye düşündüm." (s. 76)
Ah be dayıt, kim biliyor ki insanların nereye gittiğini? Hep günlük dertler. Birkaç sayfa sonra büyük kentleri, 24 saat boyunca yaşayan kentleri özlediğini söylüyorsun. Bu insanlar da var oysa, böyle yerlerde nasıl yaşıyorsun?
Rita öldü, çocukluğa döndük. Her şey 1971'in yazında başlıyordu galiba. İçki şişelerini toplayıp satıyorlar. Rita, Charly ve Erling. Erling'in ailesiyle ilgili düşüncelerinde takdir ve nefret yok, her şey olacağına varır diye düşünüyor. Anne köylü, baba işçi. Geleneksel bir aile. Çocuklar okusun, adam olmak lazım. Erling'in abisi Ed okumuyor, soyguncu oluyor ve sonradan akıl hastanesine gidiyor. Burada akıl hastalarıyla yapılan bir dövüş var, kara mizah yemin olsun şapka çıkartır. Neyse, Charly'le aynı sınıftalar ortaokulda. Okul müdürü tam bir milliyetçi, tam bir güç manyağı ve haliyle ikiyüzlü bir dayımız. Bu adam, okuldan nefret etmek için başlı başına yeterli olabilecek kadar sefil bir insan. Bazı şeyleri seçmiyorlar, kendiliğinden oluyor bazı şeyler. Fabrikada işe giriliyor, Bukowski-Céline dünyası. Zaten romanın bir yerinde Céline'in adı geçiyor.
Bütün bunlar olurken Erling okuyor, okuyor ve daha çok okuyor. Kitaplara gömülüyor tam anlamıyla. İlk sanatsal denemeler bu sırada ortaya çıkıyor. Charly şairlikte başarılı, Erling pek değil.
Ortaokuldan sonra yollar ayrılıyor, Erling liseye bir süre devam ettikten sonra yapmak istediğinin bu olmadığını düşünüp liseyi bırakıyor. Sonra başka okullar, başka olaylar. Hayat bedava, öyleyse her şeyi denemekten bir zarar gelmez.
Öncelikle bir seçimler romanı değil bu. Dediğim gibi, bazı şeyler kendiliğinden gelir. İkincisi, bir seçimler romanı. İstediğiniz gibi yaşayacaksınız ve sadece yapmak istediğiniz şey, yaşamak istediğiniz hayat etkili olacak bunda, başka hiçbir şeyi düşünmeyeceksiniz. Toplum, aile, bunlar yanınızda olmayacak, bunları özlemeyeceksiniz. Yeterince nefret ediyorsanız özlemeyeceksiniz zaten.
On numara roman.
25 Ocak 2013 Cuma
21 Ocak 2013 Pazartesi
David Brin - Postacı
Bunun filmi de varmış, ben bilmiyorum. Kevın Kostır oynamış. Muhtemelen izlemem.
Bir post apokaliptik dönemdeyiz. Ben böyle dönemleri pek severim. Saçma sapan kahramanlıklar işlenmemişse ve en ince detaylarına kadar incelenen bir dünya yaratılmışsa of, kral. Bu da kral. Bunda şöyle bir olay var, biraz tefrika mantığıyla yazılmış bu. Brin, yazdığı bölümleri bir dergide yayımlamış, sonra onlar üç kitap halinde basılmış. Birbirinden tamamen kopuk olmayan, lakin tam bir bütünlük de oluşturmayan kurgu zamanlar var, Dede Korkut'un hikâyelerine benzer ama öyle büyük bir kopukluk yok.
Gordon Krantz namlı kardeşimizin başından geçenler. Dayımız otuzlarının sonunda. Çetelerden kaçarak yaşamını sürdürüyor. Kıyamet savaşları falan sırasında canlı kalanlardan, o zamanın hükümetten geriye kalan yönetim organında asker olarak yer almış, çetelerle savaşmış derken arkadaşları öldürülmüş, bu da vurmuş kendini yollara. Başta bunun soyulduğunu görüyoruz. Bir çete geliyor, bunun eşyalarını düdüklüyor. Bu yapmayın etmeyin falan diyor işte, dalgaya alınıyor. Çete uzaklaşınca peşlerine düşüyor, bu sırada düşünüyor. Neydik, ne olduk gibisi.
"(...) Ve her halükârda, eğer mutlaka bir cesede dönüşecekse, piçlerden en az birkaç tanesini de beraberinde götürerek dağları bir sonraki yolcu için daha güvenli bir hale getirebilirdi.
Yine de, çatışmaya doğru yaklaştıkça, bu noktaya varmayı içten içe istemediğini de fark ediyordu. Bu adamların hiçbirini öldürmeyi gerçekten arzu etmiyordu.
Barışı ve çoktan ölmüş bir ulusun bir parçasını Teğmen Van'ın küçük mangasıyla birlikte korumaya çalıştığı günlerde de böyle olmuştu.
Daha sonra ise bir ozanın, gezgin bir oyuncu ve işçinin yaşam tarzını benimsemişti - kısmen hareket etmeyi sürdürmek, bir yerlerde bir ışık bulabilmek umuduyla." (s. 25)
Tam olarak böyle bir insan. Yaşadığı onca olaya, katliamlara, çatışmalara rağmen ruhunu kaybetmemiş, katılaşmamış bir insan. Oradan oraya gidip şarkı söylüyor, masallar anlatıyor ve daha birçok şey yapıyor. Mesela tanıdığı herkesin ve bildiği küçük, sevimli dünyanın yok olduğunu, daha 18'indeyken parçalara ayrıldığını, paranoyanın ve depresyonun bu yeni dünyada doruğa ulaştığını düşünüyor. Yine de durmuyor, vazgeçmiyor ve bildiği en iyi şeyi yapıyor; yürüyor.
Adamları takip ederken gözüne bir parıltı çarpıyor, uzaklarda bir bina var. Lan zaten gebertmeyecektim diyerek bu binaya gidiyor. Binanın önünde bir cip var. Bizimki cipe gidiyor ve kaderiyle karşılaşıyor: Ölü bir adam, mektupla dolu torbalar. Bir de viskiyle dolu bir içki tenekesi. Bu noktadan sonra olaylara bodoslamadan dalıyoruz.
İlk olarak bir kasabaya gidiyor Gordon, burada Hamlet mi, Othello mu, bir şey oynuyor. Oyunculuktan hiç anlamaz ama kıvırıyor bir şekilde, sonuçta yemek yemesi lazım yaşayabilmek için. Bok gibi oynuyor ama tutuyorlar bunu, zira sanata benzer bir şey yıllardır görülmemiş. Yemek veriyorlar, hatta bir kız bununla sevişiyor, çünkü atom savaşlarında radyasyonik bir şeylerden ötürü erkeklerin üreme organları hacamat olmuş, Gordon'a zarar gelmemiş. Kız evli mi, nişanlı mı, öyle bir şey. Nişanlısı da orada üstelik. Böyle bir dünya. Neyse, yiyip içiyor ve yollara düşüyor yine. Kasabanın ileri gelenlerinden biri aslında postacı olmadığını tahmin ettiğini söylüyor ama onay da beklemiyor, zira Gordon kasabaya umut getiriyor ve umut, neredeyse yiyecek kadar değerli bir şey.
Dünyanın ayvayı yemesiyle ilgili bir bölüm, olanları anlayak:
"Çok uzun bir süredir korku saçmış olan atom bombalarına gelince: Slav Dirilişi kendi içinden çöküp beklenmedik bir zafer ilan edilmezden önce sadece küçük bir kısmı kullanılmıştı. O elli altmış bomba da (ohaa, çok küçükmüş yazar kardeş) Üç Yıllık Kış'ı başlatmaya yetmişti, ama insanoğlunu da dinozorların peşi sıra gönderecek Yüz Yıllık Gece'ye değil. Birkaç hafta boyunca gezegen mucizevi biçimde kurtulmuş gibi görünüyordu.
Ama bu görünüşteydi yalnızca. Ve gerçekten de belalar bir araya geldiklerinde bile -birkaç bomba, biraz mikrop ve üç adet kötü hasat- büyük bir ulusu ve onunla birlikte bir dünyayı mahvetmeye yetmezdi.
Ama ortada bir başka hastalık, içten içe kemiren bir kanser daha vardı.
Sonsuza dek cehennemde yanasın, Nathan Holn, diye düşündü Gordon. Karanlık bir kıtanın bir ucundan diğerine sıklıkla yinelenen bir beddua olmuştu bu." (s. 34)
Demek ki bombalar patladı, panik ortamında insanlar aç kaldı, hasat iyi olmadı ve kıtlık doruk noktaya ulaştı, çöken sağlık sistemiyle birlikte sağlık da dibi boyladı. Ardından Nathan Holn adlı şahıs ortaya çıktı ki gücün olmadığı bir ortamda kendi gücünü yaratarak insanları ezen bir diktatör oldu. Bu adamdan korunmak için feodalite hortladı ama bazı kentlerde de mini demokrasiler kuruldu. Bir şekilde insanlar kendilerini bu adamdan korumaya çalıştılar, savaştılar ve hayatta kaldılar. Yine de Holnistler korkulacak kadar güçlüydü.
Gordon bir kasabaya geliyor ve ayrıldığı kasabadaki bir adamdan aldığı mektubu bu kasabadaki bir kadına veriyor. Postacılık olayı böyle başlıyor. Ardından başka bir kasabada bir süper bilgisayar buluyor, meğer o bilgisayarın içinde bir adam varmış da insanları bu adam yönlendiriyormuş. Poe'nun da bir hikâyesinde işlediği Mekanik Türk'e benzer bir olay. Sonrasında başka bir kasaba, feministler, Holnistlerin mutasyona uğratılmış süper askerleri falan derken olaylar bir sürü.
Pek fazla olmasa da toplumun bir felaket karşısında nasıl değiştiğinin incelendiği bölümler var. Köpek dövüşleri düzenleniyor mesela insanlar eğlensin diye ki bunu yapanlar zamanın profesörleri, bilmem neleri. Çevreci çevreci insanlar. Sonrasında bizim Kurtuluş Savaşı ortamının Türk köylüsü gibi insanlar. Savaşlardan bıkmış, kadercilikle sonlarını bekleyen ve hiçbir şeye karışmayan insanlar. Sonlara doğru Holn'un Stalin'le, Hitler'le karşılaştırılması. Dünya tarihini bir kıyamet sonrası kurgusuna uyarlayın, romanda yer alan kişiler ve olaylar tam olarak bu.
Süper, kaçmaz.
Bir post apokaliptik dönemdeyiz. Ben böyle dönemleri pek severim. Saçma sapan kahramanlıklar işlenmemişse ve en ince detaylarına kadar incelenen bir dünya yaratılmışsa of, kral. Bu da kral. Bunda şöyle bir olay var, biraz tefrika mantığıyla yazılmış bu. Brin, yazdığı bölümleri bir dergide yayımlamış, sonra onlar üç kitap halinde basılmış. Birbirinden tamamen kopuk olmayan, lakin tam bir bütünlük de oluşturmayan kurgu zamanlar var, Dede Korkut'un hikâyelerine benzer ama öyle büyük bir kopukluk yok.Gordon Krantz namlı kardeşimizin başından geçenler. Dayımız otuzlarının sonunda. Çetelerden kaçarak yaşamını sürdürüyor. Kıyamet savaşları falan sırasında canlı kalanlardan, o zamanın hükümetten geriye kalan yönetim organında asker olarak yer almış, çetelerle savaşmış derken arkadaşları öldürülmüş, bu da vurmuş kendini yollara. Başta bunun soyulduğunu görüyoruz. Bir çete geliyor, bunun eşyalarını düdüklüyor. Bu yapmayın etmeyin falan diyor işte, dalgaya alınıyor. Çete uzaklaşınca peşlerine düşüyor, bu sırada düşünüyor. Neydik, ne olduk gibisi.
"(...) Ve her halükârda, eğer mutlaka bir cesede dönüşecekse, piçlerden en az birkaç tanesini de beraberinde götürerek dağları bir sonraki yolcu için daha güvenli bir hale getirebilirdi.
Yine de, çatışmaya doğru yaklaştıkça, bu noktaya varmayı içten içe istemediğini de fark ediyordu. Bu adamların hiçbirini öldürmeyi gerçekten arzu etmiyordu.
Barışı ve çoktan ölmüş bir ulusun bir parçasını Teğmen Van'ın küçük mangasıyla birlikte korumaya çalıştığı günlerde de böyle olmuştu.
Daha sonra ise bir ozanın, gezgin bir oyuncu ve işçinin yaşam tarzını benimsemişti - kısmen hareket etmeyi sürdürmek, bir yerlerde bir ışık bulabilmek umuduyla." (s. 25)
Tam olarak böyle bir insan. Yaşadığı onca olaya, katliamlara, çatışmalara rağmen ruhunu kaybetmemiş, katılaşmamış bir insan. Oradan oraya gidip şarkı söylüyor, masallar anlatıyor ve daha birçok şey yapıyor. Mesela tanıdığı herkesin ve bildiği küçük, sevimli dünyanın yok olduğunu, daha 18'indeyken parçalara ayrıldığını, paranoyanın ve depresyonun bu yeni dünyada doruğa ulaştığını düşünüyor. Yine de durmuyor, vazgeçmiyor ve bildiği en iyi şeyi yapıyor; yürüyor.
Adamları takip ederken gözüne bir parıltı çarpıyor, uzaklarda bir bina var. Lan zaten gebertmeyecektim diyerek bu binaya gidiyor. Binanın önünde bir cip var. Bizimki cipe gidiyor ve kaderiyle karşılaşıyor: Ölü bir adam, mektupla dolu torbalar. Bir de viskiyle dolu bir içki tenekesi. Bu noktadan sonra olaylara bodoslamadan dalıyoruz.
İlk olarak bir kasabaya gidiyor Gordon, burada Hamlet mi, Othello mu, bir şey oynuyor. Oyunculuktan hiç anlamaz ama kıvırıyor bir şekilde, sonuçta yemek yemesi lazım yaşayabilmek için. Bok gibi oynuyor ama tutuyorlar bunu, zira sanata benzer bir şey yıllardır görülmemiş. Yemek veriyorlar, hatta bir kız bununla sevişiyor, çünkü atom savaşlarında radyasyonik bir şeylerden ötürü erkeklerin üreme organları hacamat olmuş, Gordon'a zarar gelmemiş. Kız evli mi, nişanlı mı, öyle bir şey. Nişanlısı da orada üstelik. Böyle bir dünya. Neyse, yiyip içiyor ve yollara düşüyor yine. Kasabanın ileri gelenlerinden biri aslında postacı olmadığını tahmin ettiğini söylüyor ama onay da beklemiyor, zira Gordon kasabaya umut getiriyor ve umut, neredeyse yiyecek kadar değerli bir şey.
Dünyanın ayvayı yemesiyle ilgili bir bölüm, olanları anlayak:
"Çok uzun bir süredir korku saçmış olan atom bombalarına gelince: Slav Dirilişi kendi içinden çöküp beklenmedik bir zafer ilan edilmezden önce sadece küçük bir kısmı kullanılmıştı. O elli altmış bomba da (ohaa, çok küçükmüş yazar kardeş) Üç Yıllık Kış'ı başlatmaya yetmişti, ama insanoğlunu da dinozorların peşi sıra gönderecek Yüz Yıllık Gece'ye değil. Birkaç hafta boyunca gezegen mucizevi biçimde kurtulmuş gibi görünüyordu.
Ama bu görünüşteydi yalnızca. Ve gerçekten de belalar bir araya geldiklerinde bile -birkaç bomba, biraz mikrop ve üç adet kötü hasat- büyük bir ulusu ve onunla birlikte bir dünyayı mahvetmeye yetmezdi.
Ama ortada bir başka hastalık, içten içe kemiren bir kanser daha vardı.
Sonsuza dek cehennemde yanasın, Nathan Holn, diye düşündü Gordon. Karanlık bir kıtanın bir ucundan diğerine sıklıkla yinelenen bir beddua olmuştu bu." (s. 34)
Demek ki bombalar patladı, panik ortamında insanlar aç kaldı, hasat iyi olmadı ve kıtlık doruk noktaya ulaştı, çöken sağlık sistemiyle birlikte sağlık da dibi boyladı. Ardından Nathan Holn adlı şahıs ortaya çıktı ki gücün olmadığı bir ortamda kendi gücünü yaratarak insanları ezen bir diktatör oldu. Bu adamdan korunmak için feodalite hortladı ama bazı kentlerde de mini demokrasiler kuruldu. Bir şekilde insanlar kendilerini bu adamdan korumaya çalıştılar, savaştılar ve hayatta kaldılar. Yine de Holnistler korkulacak kadar güçlüydü.
Gordon bir kasabaya geliyor ve ayrıldığı kasabadaki bir adamdan aldığı mektubu bu kasabadaki bir kadına veriyor. Postacılık olayı böyle başlıyor. Ardından başka bir kasabada bir süper bilgisayar buluyor, meğer o bilgisayarın içinde bir adam varmış da insanları bu adam yönlendiriyormuş. Poe'nun da bir hikâyesinde işlediği Mekanik Türk'e benzer bir olay. Sonrasında başka bir kasaba, feministler, Holnistlerin mutasyona uğratılmış süper askerleri falan derken olaylar bir sürü.
Pek fazla olmasa da toplumun bir felaket karşısında nasıl değiştiğinin incelendiği bölümler var. Köpek dövüşleri düzenleniyor mesela insanlar eğlensin diye ki bunu yapanlar zamanın profesörleri, bilmem neleri. Çevreci çevreci insanlar. Sonrasında bizim Kurtuluş Savaşı ortamının Türk köylüsü gibi insanlar. Savaşlardan bıkmış, kadercilikle sonlarını bekleyen ve hiçbir şeye karışmayan insanlar. Sonlara doğru Holn'un Stalin'le, Hitler'le karşılaştırılması. Dünya tarihini bir kıyamet sonrası kurgusuna uyarlayın, romanda yer alan kişiler ve olaylar tam olarak bu.
Süper, kaçmaz.
20 Ocak 2013 Pazar
Neil Gaiman - The Sandman/Preludes & Nocturnes
Liseden Umut diye bir dostum var, adam Kadıköy'e her gittiğimizde Dragonlance veya Forgotten Realms kitaplarından alırdı. Ben Lovecraft derdim, o fantastikli derdi. Aptalca bir önyargı oluştu bende ve yıllar boyunca adamın okuduklarından tek bir tanesini bile okumadım. O kitapları millet lisede yalayıp yutmuştu, ben yanından bile geçmedim ne yazık ki. Bir de pahalıydılar lan; korsanı morsanı da olmadığı için 9-10 sene öncenin parasıyla 10 küsur milyona falan geliyordu bir tanesi. Bu vesileyle dandik bir anımı da anlatayım. Sıkılanlar direkt kitaba geçsin lütfen. Anlatmak istiyorum. Benim blog'um lan burası, istediğimi yaparım. Şimdi ben etüt öğretmeni olarak geçen sene çalıştım bir ara. Çocuğun teki bu Olimpos Tanrıları mı ne, öyle bir seri var. Onu okuyor. Dedim dayıt sen bunu bırak, şöyle bir olay var. Ona başla. Umut bayağı anlatmıştı olayları, ben de bu çocuğa anlatıyorum. Bir süre dinledi beni, sonra annesini aradı. Teneffüse çıktım, geldim, bir de baktım kitap elinde. Oha diyorum içimden, anneye bak lan. D&R'dan almış bir de. Dershane Bağdat Caddesi üstündeydi, Şaşkınbakkal'da. D&R çok yakın oraya. Ama yanlış kitap alınmış, Göç var elinde. Dedim işte lan bu yanlış, Anayurt'la başlayacaksın, değiştirt bu kitabı. Tamam hocam falan. Bir teneffüs daha. Geldim, elinde Anayurt. Evladım dedim, bu ne lan. Ne ara değiştirdin? Diğer kitabı çıkardı. Değiştirtmemiş, annesi alıp getirmiş yine. Haha. Oğlum ne anneler var lan. Helal olsun, değil mi sevgili kariler? Helal olsun. Umut'a da helal olsun, adam İTÜ Makine'de araştırma görevlisi şu anda. Bizim sınıftan bayağı bir şey çıktı. Bir ben, bir de Burak diye bir arkadaşımız kaldık bir şey olamayan. Henüz.. Ben aylak oldum, o adam avare oldu. Lan ben ne anlatıyorum ya. Kitaba geçek, kadere depik atak.
Umut'tan aldım, adam yıllardır anlatır. E bir de Neil Gaiman tabii lan, erken dönem Neil Gaiman hem de. Artık daha fazla bekletmek istemedim ve giriştim. Adamda İngilizcesi olduğu için onu okudum ben de, isim o yüzden İngilizce.
Öncelikle hiçbir ayrıntıyı unutmuyoruz. Kim kimdi, kim kimle ne konuştu, duvarda hangi poster asılı, radyoda hangi şarkı çalıyor, karakterlerden biri kitap okuyor, ne okuyor. Bunlara dikkat ediyoruz, çünkü karşımıza tekrar çıkabilirler. Üstkurgular bilmem neler havalarda uçuşuyor.
Sandman kimdir? Sandman, Morpheus vs. insanların isim verme hastalığından nasibini almış, bir ton adı olan bir tanrı. Tanrı diyeceğim, çünkü gördüğüm bir iki eleştiride insanların inanmayı bıraktıklarında Sandman'in ailesi olan Endless ailesinin varlıklarını sürdürecekleri yazılıydı. Oysa bakınız, ikinci kitapta Sandman diyor ki son insan da bir şekilde cortladığında bizim görevimiz sona erecek. Biz onlar için varız, biz onların hizmetindeyiz. Ben buradan şunu çıkardım; Amerikan Tanrıları'ndaki hadise. Unutulmuş tanrılara ihtiyaç yoktur ve bu tanrıların güçleri kaybolur, bir nevi ölürler. Dolayısıyla evet, Endless tayfası için tanrı topluluğu diyebiliriz. Neyse, Sandman dayımız rüya aleminin kralı, düşlerin efendisi diyelim. Rüyalarla gerçekliğin arasındaki duvarı kaldırabilen, görevleri ve sorumlulukları olan, kısacası pek güçlü bir dayı.
Güçlü de, ölümlüler tarafından yakalanıyor 1916'da. Okült okült işlerle ilgilenen ve Aleister Crowley'yi kıskançlıktan çatlatmak isteyen bir mistikçi bilim insanı, Sandman'in kardeşi Death'i çağırmak için bir ayin düzenliyor, tuzağa düşen Sandman oluyor. Sandman tılsımlı bir çemberin içine hapsediliyor, bu sırada pembe taşına, başlığına ve torbacığına el koyuyorlar. Ondan sonra yıllar geçiyor, büyücü dayımız ölüyor ve onun oğlu da 80 yaşına falan geliyor, Sandman hâlâ konuşmuyor, bildiklerini anlatmasını istiyorlar ama hiçbir şey anlatmıyor ve eline bir fırsat geçsin diye bekliyor, bekliyor. En sonunda kurtuluyor oradan, büyücünün oğlunu sonsuz bir uyanışın içine hapsediyor ki her uyanış aslında başka bir kabusa uyanış. Sonsuza kadar. Korkunç. Tabii hapsedildiği zaman düşleri yarım kalmış insanlar var. Kimi çocuk, kimi yetişkin. Bunlar ya sonsuz bir uykuya dalıyor ya da deliriyor. Hatta sonsuz bir uykuya dalan kızın birine tecavüz ediyorlar, kızın çocuğu oluyor ve evlatlık veriliyor. Bütün bunlar olurken kız uyuyor. Bunlar 60 yıldan fazla bir süreyi kapsıyor, dolayısıyla Sandman kurtulunca bunlar da normale dönüyorlar ve bakıyorlar ki yaşlanmışlar.
Sandman, çalınan eşyalarını bulmak için diyar diyar gezmeden önce evine dönmek istiyor, yolda Abel ve Cain'in evine gidiyor. Habil ve Kabil, hikâyelerini biliyorsunuzdur.
"Sen niye ot yeşillik falan veriyon lan?" *dıkş*
White Wolf'un ortamlarında vampirlerin doğuşu da bu ikiliye bağlanıyor, ilginizi çekerse bir araştırın derim. Mükemmel.
Evet, Sandman evine döner ve bakar ki evden geriye pek bir şey kalmamış. Kaçırıldığı zaman uzun bir süre uzaktaydı ya, varlığından gücünü alan ev de boku yemiş tabii. Hizmetkarlardan bazıları arazi olmuş, bilmem ne. Dayımız, eşyalarının nerede olduğunu söylesinler diye Three-in-One adlı üç cadıyı çağırıyor. Söylediklerine gel: Torbacık John Constantine'in elinde. Bizim iblis avcısı Constantine. Lan ne güzeldi filmi ya, paylaşmadan edemem, bunun kadar güzel bir cehennem ortamı daha görmedim filmlerde:
Başlık bir iblisle takas edilmiş. Pembe taşı da Batman'le Robin ele geçirmiş. He, bu dünya DC Evreni'nde, o yüzden Batman'dir, şuydur buydur, hep var.
John Constantine'le gidip alıyorlar keseyi. Torba değil de kese diyelim. Burada bir sıkıntı yok, asıl sıkıntı Lucifer'ı görmeye gidince ortaya çıkıyor. Lucifer, Cehennem'in yönetimini iki ortakla paylaşmak zorunda kalmış; Azazel ve Beelzebub. Sandman kendine ait olanı istiyor ve milyonlarca iblis arasından başlığına sahip olanı buluyor. Burada bir mücadele olacak. Sandman kaybederse iblisin hizmetkarı olacak, iblis kaybederse başlığı verecek. Yarışma süper; biri ben şuyum diyor, diğeri ben onu öldüren buyum diyor. Sineği öldüren örümcek, örümceği öldüren yılan vs. En sonunda Sandman "umut" olduğunu söyleyip kazanıyor. Başlık da cepte.
Bundan sonrası karışık. Pembe taş, katı rüya. Yani çok kuvvetli, insanlara kafayı yedirtecek bir taş ve bir psikopatın eline geçiyor. Bu psikopat dayının bir kafede altı insana yaptırdıkları var, çizgi romanın en rahatsız edici bölümü bence orasıydı. Başka bir güç kendilerini yönetiyor ve her şeyin farkındalar. Göz çıkarma falan, ööf. Yine hacamat eden Sandman oluyor tabii, sonuçta koskoca tanrı lan, bütün gücünü o taşa basacak değil ya.
Son olarak bir hikâyeciğimiz var, kız kardeş Death'le karşılaşma. Beraber gezip can alıyorlar falan. Eğlenceli ölümler. Böyle şeyler.
Böyle yanisi. Güzel lan, bir sonraki sayıyı da okudum ama onu da yarın yazarım.
Umut'tan aldım, adam yıllardır anlatır. E bir de Neil Gaiman tabii lan, erken dönem Neil Gaiman hem de. Artık daha fazla bekletmek istemedim ve giriştim. Adamda İngilizcesi olduğu için onu okudum ben de, isim o yüzden İngilizce.
Öncelikle hiçbir ayrıntıyı unutmuyoruz. Kim kimdi, kim kimle ne konuştu, duvarda hangi poster asılı, radyoda hangi şarkı çalıyor, karakterlerden biri kitap okuyor, ne okuyor. Bunlara dikkat ediyoruz, çünkü karşımıza tekrar çıkabilirler. Üstkurgular bilmem neler havalarda uçuşuyor.
Sandman kimdir? Sandman, Morpheus vs. insanların isim verme hastalığından nasibini almış, bir ton adı olan bir tanrı. Tanrı diyeceğim, çünkü gördüğüm bir iki eleştiride insanların inanmayı bıraktıklarında Sandman'in ailesi olan Endless ailesinin varlıklarını sürdürecekleri yazılıydı. Oysa bakınız, ikinci kitapta Sandman diyor ki son insan da bir şekilde cortladığında bizim görevimiz sona erecek. Biz onlar için varız, biz onların hizmetindeyiz. Ben buradan şunu çıkardım; Amerikan Tanrıları'ndaki hadise. Unutulmuş tanrılara ihtiyaç yoktur ve bu tanrıların güçleri kaybolur, bir nevi ölürler. Dolayısıyla evet, Endless tayfası için tanrı topluluğu diyebiliriz. Neyse, Sandman dayımız rüya aleminin kralı, düşlerin efendisi diyelim. Rüyalarla gerçekliğin arasındaki duvarı kaldırabilen, görevleri ve sorumlulukları olan, kısacası pek güçlü bir dayı.
Güçlü de, ölümlüler tarafından yakalanıyor 1916'da. Okült okült işlerle ilgilenen ve Aleister Crowley'yi kıskançlıktan çatlatmak isteyen bir mistikçi bilim insanı, Sandman'in kardeşi Death'i çağırmak için bir ayin düzenliyor, tuzağa düşen Sandman oluyor. Sandman tılsımlı bir çemberin içine hapsediliyor, bu sırada pembe taşına, başlığına ve torbacığına el koyuyorlar. Ondan sonra yıllar geçiyor, büyücü dayımız ölüyor ve onun oğlu da 80 yaşına falan geliyor, Sandman hâlâ konuşmuyor, bildiklerini anlatmasını istiyorlar ama hiçbir şey anlatmıyor ve eline bir fırsat geçsin diye bekliyor, bekliyor. En sonunda kurtuluyor oradan, büyücünün oğlunu sonsuz bir uyanışın içine hapsediyor ki her uyanış aslında başka bir kabusa uyanış. Sonsuza kadar. Korkunç. Tabii hapsedildiği zaman düşleri yarım kalmış insanlar var. Kimi çocuk, kimi yetişkin. Bunlar ya sonsuz bir uykuya dalıyor ya da deliriyor. Hatta sonsuz bir uykuya dalan kızın birine tecavüz ediyorlar, kızın çocuğu oluyor ve evlatlık veriliyor. Bütün bunlar olurken kız uyuyor. Bunlar 60 yıldan fazla bir süreyi kapsıyor, dolayısıyla Sandman kurtulunca bunlar da normale dönüyorlar ve bakıyorlar ki yaşlanmışlar.
Sandman, çalınan eşyalarını bulmak için diyar diyar gezmeden önce evine dönmek istiyor, yolda Abel ve Cain'in evine gidiyor. Habil ve Kabil, hikâyelerini biliyorsunuzdur.
"Sen niye ot yeşillik falan veriyon lan?" *dıkş*
White Wolf'un ortamlarında vampirlerin doğuşu da bu ikiliye bağlanıyor, ilginizi çekerse bir araştırın derim. Mükemmel.
Evet, Sandman evine döner ve bakar ki evden geriye pek bir şey kalmamış. Kaçırıldığı zaman uzun bir süre uzaktaydı ya, varlığından gücünü alan ev de boku yemiş tabii. Hizmetkarlardan bazıları arazi olmuş, bilmem ne. Dayımız, eşyalarının nerede olduğunu söylesinler diye Three-in-One adlı üç cadıyı çağırıyor. Söylediklerine gel: Torbacık John Constantine'in elinde. Bizim iblis avcısı Constantine. Lan ne güzeldi filmi ya, paylaşmadan edemem, bunun kadar güzel bir cehennem ortamı daha görmedim filmlerde:
Başlık bir iblisle takas edilmiş. Pembe taşı da Batman'le Robin ele geçirmiş. He, bu dünya DC Evreni'nde, o yüzden Batman'dir, şuydur buydur, hep var.
John Constantine'le gidip alıyorlar keseyi. Torba değil de kese diyelim. Burada bir sıkıntı yok, asıl sıkıntı Lucifer'ı görmeye gidince ortaya çıkıyor. Lucifer, Cehennem'in yönetimini iki ortakla paylaşmak zorunda kalmış; Azazel ve Beelzebub. Sandman kendine ait olanı istiyor ve milyonlarca iblis arasından başlığına sahip olanı buluyor. Burada bir mücadele olacak. Sandman kaybederse iblisin hizmetkarı olacak, iblis kaybederse başlığı verecek. Yarışma süper; biri ben şuyum diyor, diğeri ben onu öldüren buyum diyor. Sineği öldüren örümcek, örümceği öldüren yılan vs. En sonunda Sandman "umut" olduğunu söyleyip kazanıyor. Başlık da cepte.
Bundan sonrası karışık. Pembe taş, katı rüya. Yani çok kuvvetli, insanlara kafayı yedirtecek bir taş ve bir psikopatın eline geçiyor. Bu psikopat dayının bir kafede altı insana yaptırdıkları var, çizgi romanın en rahatsız edici bölümü bence orasıydı. Başka bir güç kendilerini yönetiyor ve her şeyin farkındalar. Göz çıkarma falan, ööf. Yine hacamat eden Sandman oluyor tabii, sonuçta koskoca tanrı lan, bütün gücünü o taşa basacak değil ya.
Son olarak bir hikâyeciğimiz var, kız kardeş Death'le karşılaşma. Beraber gezip can alıyorlar falan. Eğlenceli ölümler. Böyle şeyler.
Böyle yanisi. Güzel lan, bir sonraki sayıyı da okudum ama onu da yarın yazarım.
13 Ocak 2013 Pazar
Chuck Palahniuk - Ölüm Pornosu
İşte bizde dava ediliyor kitap, çevirmenine bir sürü saçma sapan sorular, dava süreci. Bu kitabın kültürümüzü hep bok etmesi, insanları pornoya teşvik, ahlaksızlık. Evet, bu kadar yeterli sanıyorum.
Cassie Wright, son bir filmle porno sektöründen emekli olacaktır. Bunun için 600 adamla arka arkaya gömüşecek. Sonlara doğru ölebilir, o zaman çekime devam edilecek ve snuff türü bir iş çıkacak ortaya. Kitabın orijinal adı Snuff. Tesis diye bir film var, ben şansa izlemiştim. Orada işkenceyle adam öldürmeli bir bey vardı, bütün bu işkenceyi kaydedip satıyordu. Bu tür filmlere deniyor snuff. Burada da hanım ölürse zengin olunacak, eğer polisler ortamı basıp çekimi durdurursa skandaldan meşhur olunacak. İki türlü de yapımcıların işine geliyor.
Bay 600, Bay 72, Bay 137 ve Shelia, romanın anlatıcıları. İlki porno yıldızı, ikincisi düz genç, üçüncüsü bir dizi oyuncusu ve dördüncüsü de Cassie Wright'ın asistanı gibi bir şey. 137'nin elinde bir hayvan var, yanlış hatırlamıyorsam alçıdan mıydı, doldurulmuş muydu, öyle bir şey. Üstünde bir sürü ünlünün imzası var, Cassie Wright da imzalasın diye getirilmiş. Bu adamın bir dizi oyuncusu olduğunu, kafayı yediğini ve imzaların hepsini kendisinin attığını öğreniyoruz sonradan.
Bay 600, halihazırda bir porno yıldızı, birazcık pörsümüş ama kıçı başı yerinde. Bay 72 dediğimiz ergen bir çocuk. Elinde bir gülle gelmiş oraya. Gül sonradan parçalanıyor falan. Shelia da ara ara büyük salona gelip üç numara söylüyor, numarası okunanlar gidiyor. Şimdi üstkurmaca olarak bunların her birinin bir hikâyesi var, orada olma hikâyesi. Bunları en sonda anlatacağım, çünkü burada anlatırsam bok gibi olur, bir heyecan kalmaz.
Ortam şöyle: Eli sikinde bir sürü erkek. Bronzlaştırıcı kremden yerler cıvık cıvık. Cipsler, kolalar, püskevitler, bir sürü yiyecek ve soğan kokulu erkekler. Her çeşit erkek. Sabıkalılar var mesela, onların dövmeleriyle ilgili bir bölüm var. OZ falan izlediyseniz tanıdık geliyor bazı bazı.
Bu 600'ün Cassie'yle geçmişi bayağı önceye dayanıyor. Bundan sonrası spoiler, kulaklarım çınlamasın da. 600 eskiden çok şeker, kral bir adammış. Cassie'ye aşık olmuş, sevişmiş bunlar. Sonra Cassie hamile kalmış ve çocuğu doğurmuş. Bay 72 bu noktada devreye giriyor, evlatlık verildiği ailenin evinde Cassie Wright görünümlü şişme bebeği çükerken anne odaya giriyor ve, "Dur lan, o senin annen!" diyor. Olayı kes. O sebeple Bay 72 orada, Cassie'ye oğlu olduğunu söylemek için. Neyse, 600 porno yıldızı oluyor olaydan sonra. Cassie de porno yıldızı oluyor, çocuğu evlatlık veriyor. Meğer o evlatlık çocuk 72 değilmiş de Sheila'ymış, o yüzden Sheila, Cassie'nin yanında olmak için uğraşıp durmuş onca zaman. Böyle bir acayip hadiseler, bir acayip ilişkiler. Lan okuyalı da bayağı oldu, ayrıntıları hatırlamadığım için bok gibi anlatıyorum.
"Cassie ölecek ama burada bulunan altı yüz yarak tarih kitaplarına girecek. Yarımız bu durumu sıçrama tahtası olarak kullanacak: Acemiler yeni bir kariyere adım atacak, kıdemliler ise kariyerlerine geri dönüş yapacak. Hepimiz, 'Cassie Wright'ı Öldüren Yarak Bendim' yazan tişörtler giyeceğiz." (s. 39)
Onca saat bekleyiş neden olabilir? Tarihe geçme arzusu, önemli biriymiş gibi hissetme arzusu. Ağırlıklı olarak bu. Kariyer düşünen var. İlk kez sikecek olanlar var çok affedersiniz. Erkek dünyası böyle bir şey.
En sonda bir absurd final var, ben böyle şey görmedim. 600'le Cassie, beraber oynadıkları pornolardan sonra son kez karşı karşıya geliyor ve sevişirlerken bir şok cihazı vasıtasıyla yapışıyorlar. Seksin ortasında. Güldüm yeminle.
Ben sevdim. Film yıldızlarıyla ilgili bir sürü ayrıntı veriyor Cassie flashback'lerde, o da güzel. Güzel yani.
Cassie Wright, son bir filmle porno sektöründen emekli olacaktır. Bunun için 600 adamla arka arkaya gömüşecek. Sonlara doğru ölebilir, o zaman çekime devam edilecek ve snuff türü bir iş çıkacak ortaya. Kitabın orijinal adı Snuff. Tesis diye bir film var, ben şansa izlemiştim. Orada işkenceyle adam öldürmeli bir bey vardı, bütün bu işkenceyi kaydedip satıyordu. Bu tür filmlere deniyor snuff. Burada da hanım ölürse zengin olunacak, eğer polisler ortamı basıp çekimi durdurursa skandaldan meşhur olunacak. İki türlü de yapımcıların işine geliyor.
Bay 600, Bay 72, Bay 137 ve Shelia, romanın anlatıcıları. İlki porno yıldızı, ikincisi düz genç, üçüncüsü bir dizi oyuncusu ve dördüncüsü de Cassie Wright'ın asistanı gibi bir şey. 137'nin elinde bir hayvan var, yanlış hatırlamıyorsam alçıdan mıydı, doldurulmuş muydu, öyle bir şey. Üstünde bir sürü ünlünün imzası var, Cassie Wright da imzalasın diye getirilmiş. Bu adamın bir dizi oyuncusu olduğunu, kafayı yediğini ve imzaların hepsini kendisinin attığını öğreniyoruz sonradan.
Bay 600, halihazırda bir porno yıldızı, birazcık pörsümüş ama kıçı başı yerinde. Bay 72 dediğimiz ergen bir çocuk. Elinde bir gülle gelmiş oraya. Gül sonradan parçalanıyor falan. Shelia da ara ara büyük salona gelip üç numara söylüyor, numarası okunanlar gidiyor. Şimdi üstkurmaca olarak bunların her birinin bir hikâyesi var, orada olma hikâyesi. Bunları en sonda anlatacağım, çünkü burada anlatırsam bok gibi olur, bir heyecan kalmaz.
Ortam şöyle: Eli sikinde bir sürü erkek. Bronzlaştırıcı kremden yerler cıvık cıvık. Cipsler, kolalar, püskevitler, bir sürü yiyecek ve soğan kokulu erkekler. Her çeşit erkek. Sabıkalılar var mesela, onların dövmeleriyle ilgili bir bölüm var. OZ falan izlediyseniz tanıdık geliyor bazı bazı.
Bu 600'ün Cassie'yle geçmişi bayağı önceye dayanıyor. Bundan sonrası spoiler, kulaklarım çınlamasın da. 600 eskiden çok şeker, kral bir adammış. Cassie'ye aşık olmuş, sevişmiş bunlar. Sonra Cassie hamile kalmış ve çocuğu doğurmuş. Bay 72 bu noktada devreye giriyor, evlatlık verildiği ailenin evinde Cassie Wright görünümlü şişme bebeği çükerken anne odaya giriyor ve, "Dur lan, o senin annen!" diyor. Olayı kes. O sebeple Bay 72 orada, Cassie'ye oğlu olduğunu söylemek için. Neyse, 600 porno yıldızı oluyor olaydan sonra. Cassie de porno yıldızı oluyor, çocuğu evlatlık veriyor. Meğer o evlatlık çocuk 72 değilmiş de Sheila'ymış, o yüzden Sheila, Cassie'nin yanında olmak için uğraşıp durmuş onca zaman. Böyle bir acayip hadiseler, bir acayip ilişkiler. Lan okuyalı da bayağı oldu, ayrıntıları hatırlamadığım için bok gibi anlatıyorum.
"Cassie ölecek ama burada bulunan altı yüz yarak tarih kitaplarına girecek. Yarımız bu durumu sıçrama tahtası olarak kullanacak: Acemiler yeni bir kariyere adım atacak, kıdemliler ise kariyerlerine geri dönüş yapacak. Hepimiz, 'Cassie Wright'ı Öldüren Yarak Bendim' yazan tişörtler giyeceğiz." (s. 39)
Onca saat bekleyiş neden olabilir? Tarihe geçme arzusu, önemli biriymiş gibi hissetme arzusu. Ağırlıklı olarak bu. Kariyer düşünen var. İlk kez sikecek olanlar var çok affedersiniz. Erkek dünyası böyle bir şey.
En sonda bir absurd final var, ben böyle şey görmedim. 600'le Cassie, beraber oynadıkları pornolardan sonra son kez karşı karşıya geliyor ve sevişirlerken bir şok cihazı vasıtasıyla yapışıyorlar. Seksin ortasında. Güldüm yeminle.
Ben sevdim. Film yıldızlarıyla ilgili bir sürü ayrıntı veriyor Cassie flashback'lerde, o da güzel. Güzel yani.
René Goscinny - Pıtırcık Futbolcu
İlkokul 3'te Emre diye bir çocuk geldi bizim sınıfa. Aynı servisle gidip geliyoruz. Bu çocuğun yanına oturabilmek için uğraşıyorum, komik biri. Sonra muhabbeti ilerletip Şirinler dergilerimle bunun evine gidiyorum. Pıtırcık'ı ilk kez orada görüyorum. Dergileri bırakıyorum, Pıtırcık'ın iki kitabını alıyorum. Galiba Pıtırcık Tatilde ve Pıtırcık Kampta. Okuyorum, bir daha okuyorum, bir daha okuyorum. Bugün de okuyorum, galiba her şeyi Pıtırcık'a borçluyum.
Goscinny, Asterix'le Red Kit'in de yazarı. Bir işi de bu seri. Bir zaman önce Pıtırcık'ın bilinmeyen öyküleri de basıldı Can tarafından. Uyguna bulunursa alınmalı.
Nasıl anlatayım ki. Pıtırcık ve arkadaşları var, çok şahane olaylar, komiklikler. Lan anlatamam ben bunu ya, garanti okumak lazım. Bu kitapta kırılan vazo var mesela, anneyle babanın çekişmeleri. Müze gezisi var, büyüklerin kafayı yediği. İribaş yakalama hadisesi, futbol maçında yaşanan komiklikler. Büyüklerin dünyasını anlamaya çalışan çocuklar, büyüklerin çocuklukları, öğretmenler -Karagöz- ve her şeyin ortasında Pıtırcık, haşarı ve sevimli bir çocuk.
Yeminle alın, pişman olmazsınız. Benim için al bak. Evin bir köşesinde buldum bunu, yıllar sonra tekrar okudum, aldığım keyfi anlatamam. Süper.
Emre, bana kitabı veren arkadaş. Şimdi güzel müzik yapıyor.
http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=_JzErNB51lA
Ekleyemedim, tıklarsanız gidersiniz.
Goscinny, Asterix'le Red Kit'in de yazarı. Bir işi de bu seri. Bir zaman önce Pıtırcık'ın bilinmeyen öyküleri de basıldı Can tarafından. Uyguna bulunursa alınmalı.
Nasıl anlatayım ki. Pıtırcık ve arkadaşları var, çok şahane olaylar, komiklikler. Lan anlatamam ben bunu ya, garanti okumak lazım. Bu kitapta kırılan vazo var mesela, anneyle babanın çekişmeleri. Müze gezisi var, büyüklerin kafayı yediği. İribaş yakalama hadisesi, futbol maçında yaşanan komiklikler. Büyüklerin dünyasını anlamaya çalışan çocuklar, büyüklerin çocuklukları, öğretmenler -Karagöz- ve her şeyin ortasında Pıtırcık, haşarı ve sevimli bir çocuk.
Yeminle alın, pişman olmazsınız. Benim için al bak. Evin bir köşesinde buldum bunu, yıllar sonra tekrar okudum, aldığım keyfi anlatamam. Süper.
Emre, bana kitabı veren arkadaş. Şimdi güzel müzik yapıyor.
http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=_JzErNB51lA
Ekleyemedim, tıklarsanız gidersiniz.
11 Ocak 2013 Cuma
Philip K. Dick - Vulcan'ın Çekici
PKD'nin paranoya dolu dünyasına tekrardan selam.
Arthur Pitt, Birlik binasından çıkar çıkmaz güruhun farkına varır. Aynen böyle. Arabasına biner, üstü Taubmann'a kalabalık hakkında bilgi verir. Arabaya saldırırlar, Arthur yardım ister, yardım gelmez. Çekerler bunu arabadan, boğazını keserler. O sırada puro çakmağı şeklindeki bir tarayıcı, olanları kaydeder. Arthur'ın bu tarayıcıdan haberi yoktur. Bir el, bu tarayıcının bağlı olduğu kabloyu çekiyor sonra. Burada Birlik'te bir katakulliler döndüğünü anlıyoruz.
Bir sonraki sahnede Taubmann'la Barris'i görürüz. Barris, arkası olmadan yükselmiş, çalışkan ve dürüst bir kardeşimizdir. Taubmann'sa düz bir sistem adamı. İşimiz Barris'le. Arthur'ın ölümünden kısmen kendini sorumlu tutuyor, koltuğunda rahat rahat otururken bir Birlik görevlisi öldü çünkü. Vulcan 3'e İyileştiriciler konusunda neden bir şey yapmadığını sormak için for doldurup yolluyor. Burada İyileştiriciler, sisteme karşı çıkan özgürlükçüler. Tek bir merkezden, hele hele bir bilgisayar vasıtasıyla yönetilmekten rahatsızlar. Vulcan 3 de bilgisayar oluyor. Gerçi bilgisayardan çok daha fazlası. Kendisine dünyada olan bütün olaylar sunuluyor, alet de insanların yürüteceği politikayı belirliyor. Yönetici direktör Jason Dill, hiyerarşide Vulcan 3'ün bir altı ve diğer herkesin üstü. Vulcan 3'e bir tek o bilgi girebiliyor, bir tek o ulaşabiliyor. Zamanı gelince Taubmann veya Barris, Dill'ın yerine geçecek, bu sebeple her türlü tezgah kurulabilir. İşte bunlar hep paranoya. Bir de İyileştiricilerin başı Peder Fields var. Bu adam Birlik'in Atlanta'daki akıl hastanesinde iki yıl kalıyor. "İyileştirilmek" için. Sisteme karşı çıkan görüşlere hastalık olarak bakılıyor. Lakin kendisi iki yılın sonunda sırra kadem basıyor ki orada iki hafta kalmak bile akıl sağlığı açısından büyük sıkıntıymış. Öyle bir yer.
Barris, Bayan Pitt'i ziyarete giderken bir okuldayız şimdi de. Kurgu öncesi zamanın olaylarını, dünyanın nasıl o hale geldiğini burada görüyoruz.
"Tahtanın önünde duran Agnes Parker, '1992 yılı aklınıza ne getiriyor?' diye sordu ve neşeyle sınıfı gözden geçirdi.
'1992 yılı Birinci Atom Savaşı'nın sona erişini ve uluslararası düzenleme on yılının başlangıcını akla getiriyor,' dedi en iyi öğrencilerinden olana Peter Thomas.
'Birlik kuruldu,' diye ekledi Patricia Edwards. 'Akılcı dünya düzeni.'" (s. 15)
Akılcı dünya düzeni. Vulcan 1 1970'te yapılmış, Vulcan 2 1975'te. Okullardaki eğitim bu düzenin ezberlenmesinden ibaret. Her iktidar kalıcı olmak için öncellikle okullara önem verir, çocukların beyinlerini yıkamak yetişkinlerinkini yıkamaktan daha kolay olduğu için. Tam tersi de mümkün gerçi. Neyse, öğretmen bir şeyler anlatırken arka sıralardan bir kız sisteme karşı bir şey söylüyor, tam o sırada Jason Dill sınıfa giriyor. Bir heyecan dalgası tabii, sistemin gelinebilecek en üst düzeyinde yer alan adam gelmiş sınıfa. Kız, adama da laf atıyor tabii. Dediği şu: "Direktör Dill, bir makine size ne yapacağınızı söylediği için kendinizden utanmıyor musunuz?" (s. 18) Afdsf, çıkışa gel. Sonra gerisi geliyor, işte bir makinenin insanlardan daha iyi olduğuna gerçekten inanıyor musunuz falan. Sonradan anlaşılıyor ki kız, Marion Fields, Peder Fields'ın kızı. Jason Dill kızı alıyor, Birlik binasına götürüyor. İşte tatlı sorular, baban nerdeler, bilmem ne. Lakin kız o evreyi çoktan aşmış, laf üstüne laf sokuyor. Şu dediğine gel, aynını Stalin'e veya herhangi bir lidere uygula. Liderlerin topu yerin dibine batsın, kendileri öyle olmasını istemese de ilahlaştırılırlar ve insanları kör ederler. Bunların hepsini Gündüz Vassaf'ın kitaplarını yazarken söyleyeceğim. Lan ne diyorum ben. Heh, kızın dediği: "'Televizyonda göründüğünüzden daha kısa boylu olduğunuzu biliyor musunuz?' diye sordu. 'Bunu bilerek mi yapıyorlar? İnsanları etkilemek için mi sizi daha iri göstermeye çalışıyorlar?'" (s. 25) Bunun ardından iki taraf da birbirine paranoyak diyor, ikna çabaları, bir şeyler. Ardından Dill'ı Vulcan 2'nin ve Vulcan 3'ün yanında görüyoruz, Vulcan 2'ye veri giriyor. Buna da geleceğiz ayrıca. O sırada kendisini izleyen ve giderek uzaklaşan bir çift göz görüyor. Bir uçak mı, bir kuş mu, hayır, o süpergöz. Ne olduğu belli değil. Dill korkuyor.
Barris Kuzey Afrika'da radyasyondan etkilenmeyen bir alandaki Bayan Pitt'i ziyarete gidiyor. Bayan Pitt'e göre İyileştiriciler örgüte sızmış, kocası onlar tarafından öldürülmüş. Bir dünya düşmanı varmış adamın, ayağını kaydırmak istiyorlarmış falan. Kadın, Barris'i kovuyor. Barris de o oluşumun içinde yer alıyor olabilir. Kimse kimseye güvenemiyor. Ortam paranoid başlı başına. Barris, Bayan Pitt'in şüphelerini kimle paylaşabileceğini bilmiyor. Taubmann zaten doğal düşman. Dill da ayak kaydırabilir.
Vulcan 2'nin parçalarına bakıyoruz. Alet havaya uçmuş, biri patlatmış. Dill orada, tehlikeye daha önce hiç bu kadar yakından bakmamıştı. Birlik'i yıkmaya çalıştıklarını ve hedefe yaklaştıklarını düşünüyor. Kendisinin Vulcan 2'ye sorduğu sorular var, cevaplar cebinde. Bunlar daha sonra ortaya çıkacak. Barris'in Vulcan 3'e sorulması için gönderdiği soruları görüyor ve Barris'in geçmişini araştırmaya başlıyor. Bu sırada Agnes Parker, başlarda gördüğümüz öğretmen kadın öldürülüyor. Bir dünya olay, of of.
Barris, Dill'ın Vulcan 3'e veri yüklemediğini, soruların da sorulmadığını öğreniyor ve Dill'ın bir işler peşinde olduğunu düşünüyor haliyle. Cenevre'ye, Birlik'in merkezine gidiyor. Cenevre'ye ulaşınca Rachel Pitt'le karşılaşıyor, bir otele gidiyorlar ve burada Peder Fields çıkıyor ortaya. Barris'in kendisine katılmasını istiyor, Barris Fields'ı reddediyor. Görüşürlerken bulundukları yere uçan bir savaş aracı giriyor, bunları gebertmeye çalışıyor ama Fields, aleti parça pinçik ediyor. Dağılıyorlar, Barris buluşmadan bir süre sonra otele görevlileri gönderiyor ama bir şey bulamıyorlar. Başta onlara katılmayı düşünmüyor haliyle.
Bu esnada Dill'ın Vulcan 3'le iletişime geçtiğini görüyoruz. Vulcan 3, bir anlamda canlı bir bilgisayar. Sürekli bir uğraş halinde; toprağı kazıyor, mekanik sesler çıkartıyor, bir şeylerle uğraşıyor. Büyüklüğü bilinmiyor, ne halt ettiği bilinmiyor. Dill'a kızıyor, onu görüyoruz. Kendisine yeterince bilgi verilmediğini, bir kriz öngördüğünü ve toplumun alt katmanlarının harekete geçtiğini söylüyor. Burada toplumsal bir yönün incelemesi var. Makineye göre toplumun alt kademeleri, yaşamsal gereksinimlerden çok iktidar ister, harekete geçmeleri içinse bir lider yeterlidir. Evet.
Bu kadarını anlatayım, gerisi özet olsun. Dill, Vulcan 2'den aldığı bilgileri Barris'le paylaşıyor. Vulcan 2'ye göre protest hareketler direkt Vulcan 3'e yönelik olduğu için Vulcan 3'ün bu olaylardan bir süre haberinin olmaması daha iyiymiş. Neden böyle olduğu ortaya çıkıyor zaten, bütün o gürültüler, bütün o genişlemeler, şamatalar falan, meğerse Vulcan 3 kendisine bir ordu yapıyormuş, tehlikede olduğunu eksik bilgilendirmeye rağmen düşünebilmiş. Sonrasında iki ana cephe oluşacak; bir yanda ister istemez İyileştiricilerle birlikte hareket eden Dill ve Barris, bir yanda Birlik'in adamlarıyla birlikte kendini savunan Vulcan 3. Sistem sisteme karşı.
Böyle bir şahane roman. Gelişine vurulsun, kaçırılmasın.
Arthur Pitt, Birlik binasından çıkar çıkmaz güruhun farkına varır. Aynen böyle. Arabasına biner, üstü Taubmann'a kalabalık hakkında bilgi verir. Arabaya saldırırlar, Arthur yardım ister, yardım gelmez. Çekerler bunu arabadan, boğazını keserler. O sırada puro çakmağı şeklindeki bir tarayıcı, olanları kaydeder. Arthur'ın bu tarayıcıdan haberi yoktur. Bir el, bu tarayıcının bağlı olduğu kabloyu çekiyor sonra. Burada Birlik'te bir katakulliler döndüğünü anlıyoruz.Bir sonraki sahnede Taubmann'la Barris'i görürüz. Barris, arkası olmadan yükselmiş, çalışkan ve dürüst bir kardeşimizdir. Taubmann'sa düz bir sistem adamı. İşimiz Barris'le. Arthur'ın ölümünden kısmen kendini sorumlu tutuyor, koltuğunda rahat rahat otururken bir Birlik görevlisi öldü çünkü. Vulcan 3'e İyileştiriciler konusunda neden bir şey yapmadığını sormak için for doldurup yolluyor. Burada İyileştiriciler, sisteme karşı çıkan özgürlükçüler. Tek bir merkezden, hele hele bir bilgisayar vasıtasıyla yönetilmekten rahatsızlar. Vulcan 3 de bilgisayar oluyor. Gerçi bilgisayardan çok daha fazlası. Kendisine dünyada olan bütün olaylar sunuluyor, alet de insanların yürüteceği politikayı belirliyor. Yönetici direktör Jason Dill, hiyerarşide Vulcan 3'ün bir altı ve diğer herkesin üstü. Vulcan 3'e bir tek o bilgi girebiliyor, bir tek o ulaşabiliyor. Zamanı gelince Taubmann veya Barris, Dill'ın yerine geçecek, bu sebeple her türlü tezgah kurulabilir. İşte bunlar hep paranoya. Bir de İyileştiricilerin başı Peder Fields var. Bu adam Birlik'in Atlanta'daki akıl hastanesinde iki yıl kalıyor. "İyileştirilmek" için. Sisteme karşı çıkan görüşlere hastalık olarak bakılıyor. Lakin kendisi iki yılın sonunda sırra kadem basıyor ki orada iki hafta kalmak bile akıl sağlığı açısından büyük sıkıntıymış. Öyle bir yer.
Barris, Bayan Pitt'i ziyarete giderken bir okuldayız şimdi de. Kurgu öncesi zamanın olaylarını, dünyanın nasıl o hale geldiğini burada görüyoruz.
"Tahtanın önünde duran Agnes Parker, '1992 yılı aklınıza ne getiriyor?' diye sordu ve neşeyle sınıfı gözden geçirdi.
'1992 yılı Birinci Atom Savaşı'nın sona erişini ve uluslararası düzenleme on yılının başlangıcını akla getiriyor,' dedi en iyi öğrencilerinden olana Peter Thomas.
'Birlik kuruldu,' diye ekledi Patricia Edwards. 'Akılcı dünya düzeni.'" (s. 15)
Akılcı dünya düzeni. Vulcan 1 1970'te yapılmış, Vulcan 2 1975'te. Okullardaki eğitim bu düzenin ezberlenmesinden ibaret. Her iktidar kalıcı olmak için öncellikle okullara önem verir, çocukların beyinlerini yıkamak yetişkinlerinkini yıkamaktan daha kolay olduğu için. Tam tersi de mümkün gerçi. Neyse, öğretmen bir şeyler anlatırken arka sıralardan bir kız sisteme karşı bir şey söylüyor, tam o sırada Jason Dill sınıfa giriyor. Bir heyecan dalgası tabii, sistemin gelinebilecek en üst düzeyinde yer alan adam gelmiş sınıfa. Kız, adama da laf atıyor tabii. Dediği şu: "Direktör Dill, bir makine size ne yapacağınızı söylediği için kendinizden utanmıyor musunuz?" (s. 18) Afdsf, çıkışa gel. Sonra gerisi geliyor, işte bir makinenin insanlardan daha iyi olduğuna gerçekten inanıyor musunuz falan. Sonradan anlaşılıyor ki kız, Marion Fields, Peder Fields'ın kızı. Jason Dill kızı alıyor, Birlik binasına götürüyor. İşte tatlı sorular, baban nerdeler, bilmem ne. Lakin kız o evreyi çoktan aşmış, laf üstüne laf sokuyor. Şu dediğine gel, aynını Stalin'e veya herhangi bir lidere uygula. Liderlerin topu yerin dibine batsın, kendileri öyle olmasını istemese de ilahlaştırılırlar ve insanları kör ederler. Bunların hepsini Gündüz Vassaf'ın kitaplarını yazarken söyleyeceğim. Lan ne diyorum ben. Heh, kızın dediği: "'Televizyonda göründüğünüzden daha kısa boylu olduğunuzu biliyor musunuz?' diye sordu. 'Bunu bilerek mi yapıyorlar? İnsanları etkilemek için mi sizi daha iri göstermeye çalışıyorlar?'" (s. 25) Bunun ardından iki taraf da birbirine paranoyak diyor, ikna çabaları, bir şeyler. Ardından Dill'ı Vulcan 2'nin ve Vulcan 3'ün yanında görüyoruz, Vulcan 2'ye veri giriyor. Buna da geleceğiz ayrıca. O sırada kendisini izleyen ve giderek uzaklaşan bir çift göz görüyor. Bir uçak mı, bir kuş mu, hayır, o süpergöz. Ne olduğu belli değil. Dill korkuyor.
Barris Kuzey Afrika'da radyasyondan etkilenmeyen bir alandaki Bayan Pitt'i ziyarete gidiyor. Bayan Pitt'e göre İyileştiriciler örgüte sızmış, kocası onlar tarafından öldürülmüş. Bir dünya düşmanı varmış adamın, ayağını kaydırmak istiyorlarmış falan. Kadın, Barris'i kovuyor. Barris de o oluşumun içinde yer alıyor olabilir. Kimse kimseye güvenemiyor. Ortam paranoid başlı başına. Barris, Bayan Pitt'in şüphelerini kimle paylaşabileceğini bilmiyor. Taubmann zaten doğal düşman. Dill da ayak kaydırabilir.
Vulcan 2'nin parçalarına bakıyoruz. Alet havaya uçmuş, biri patlatmış. Dill orada, tehlikeye daha önce hiç bu kadar yakından bakmamıştı. Birlik'i yıkmaya çalıştıklarını ve hedefe yaklaştıklarını düşünüyor. Kendisinin Vulcan 2'ye sorduğu sorular var, cevaplar cebinde. Bunlar daha sonra ortaya çıkacak. Barris'in Vulcan 3'e sorulması için gönderdiği soruları görüyor ve Barris'in geçmişini araştırmaya başlıyor. Bu sırada Agnes Parker, başlarda gördüğümüz öğretmen kadın öldürülüyor. Bir dünya olay, of of.
Barris, Dill'ın Vulcan 3'e veri yüklemediğini, soruların da sorulmadığını öğreniyor ve Dill'ın bir işler peşinde olduğunu düşünüyor haliyle. Cenevre'ye, Birlik'in merkezine gidiyor. Cenevre'ye ulaşınca Rachel Pitt'le karşılaşıyor, bir otele gidiyorlar ve burada Peder Fields çıkıyor ortaya. Barris'in kendisine katılmasını istiyor, Barris Fields'ı reddediyor. Görüşürlerken bulundukları yere uçan bir savaş aracı giriyor, bunları gebertmeye çalışıyor ama Fields, aleti parça pinçik ediyor. Dağılıyorlar, Barris buluşmadan bir süre sonra otele görevlileri gönderiyor ama bir şey bulamıyorlar. Başta onlara katılmayı düşünmüyor haliyle.
Bu esnada Dill'ın Vulcan 3'le iletişime geçtiğini görüyoruz. Vulcan 3, bir anlamda canlı bir bilgisayar. Sürekli bir uğraş halinde; toprağı kazıyor, mekanik sesler çıkartıyor, bir şeylerle uğraşıyor. Büyüklüğü bilinmiyor, ne halt ettiği bilinmiyor. Dill'a kızıyor, onu görüyoruz. Kendisine yeterince bilgi verilmediğini, bir kriz öngördüğünü ve toplumun alt katmanlarının harekete geçtiğini söylüyor. Burada toplumsal bir yönün incelemesi var. Makineye göre toplumun alt kademeleri, yaşamsal gereksinimlerden çok iktidar ister, harekete geçmeleri içinse bir lider yeterlidir. Evet.
Bu kadarını anlatayım, gerisi özet olsun. Dill, Vulcan 2'den aldığı bilgileri Barris'le paylaşıyor. Vulcan 2'ye göre protest hareketler direkt Vulcan 3'e yönelik olduğu için Vulcan 3'ün bu olaylardan bir süre haberinin olmaması daha iyiymiş. Neden böyle olduğu ortaya çıkıyor zaten, bütün o gürültüler, bütün o genişlemeler, şamatalar falan, meğerse Vulcan 3 kendisine bir ordu yapıyormuş, tehlikede olduğunu eksik bilgilendirmeye rağmen düşünebilmiş. Sonrasında iki ana cephe oluşacak; bir yanda ister istemez İyileştiricilerle birlikte hareket eden Dill ve Barris, bir yanda Birlik'in adamlarıyla birlikte kendini savunan Vulcan 3. Sistem sisteme karşı.
Böyle bir şahane roman. Gelişine vurulsun, kaçırılmasın.
Kemal Tahir - Yorgun Savaşçı
Tarihimizi biliyoruz. Vatanın elden gideceğini gören Türk insanı, bütün imkanlarını, hatta canını bile ortaya koyarak Kurtuluş Savaşı'nı kazandı. Özakman'ın muazzam eserlerinde bunun örneklerini görürüz. Resmi tarihte durum böyledir. Gerçekten topyekün bir isyandı bu, köylü her şeyini verdi. Şahlandık, on numaraydık. Ya. İşte böyleydi. Şimdi bunların hepsini siktir edin, unutun. Gerçekte ne olduğuna bakalım.
Bende bunun Bilgi'den çıkmış 4. baskısı var, kapağı süper. Önde elinde silah, çökmüş bir asker. Arkada bir sürü asker. Sadece yüzleri var. Diğer kapaklara baktım, bazısında kadınla erkek var, sarılmalı resim. Bazısı daha da tırto. En güzeli benim kapak ama onun da resmini bulamadım. Bununla idare.
Kitap üç bölüm, ilk bölümün adı Von Kres Paşa'nın Dürbünü. Cehennem Topçu'yla başlıyoruz. Cemil, Almanya'da balistik eğitimi falan almış bir topçu yüzbaşıdır. Lakabı Cehennem, çok deli topçu. Büyük savaşta cepheden cepheye koşmuş, onca koşturmaya rağmen zafer yüzü görmemiş, haliyle yorulmuş bir savaşçı. Ucunda zafer olan savaşta ne kadar çabalarsanız çabalayın, pek yorulmazsınız. Ödülünüzü alırsınız çünkü. Bu öyle değil. Cemil, yenilmiş bir savaşçı. Balkan Harbi'nde ölen dostu Nazmi'nin kaynanasında kalıyor. Nazmi'nin eşi Neriman'la sevgililer, bu yüzden Nazmi'nin fotoğrafının önünden geçerlerken başları eğiliyor. Zamanı şuradan çıkartırız: "(...) On yıl geçti 31 Mart'tan bu yana... Nazmi rahmetli, yirmi ikisindeydi 31 Mart'ta... Demek ben de yirmi üçümdeymişim..." (s. 8) 31 Mart Vakası 1909'da gerçekleştiğine göre demek ki yıl 1919. Mevsim kış olduğunu göre Ocak veya sonrası.
Neriman'la Cemil konuşuyorlar, bu sırada Von Kres Paşa'nın armağanı dürbünden bahsediyorlar. Ardından silah sesleri duyuluyor. Bir süre önce Bekirağa Bölüğü'nden kaçırılan Doktor Çerkez Reşit Bey, Cemil'in bulunduğu eve doğru koşuyor ama polislere yakalanacağını anlayınca ağzına silahı sokup ateşliyor. Cemil'in olaylardan haberi yok, adamın eve geleceğini zaten bilmiyor.
Adam öldükten sonra Neriman'ın oğlu Enver geliyor. Şimdi roman İttihatçılarla alakalı olduğu için bu noktadan sonra dikkatle okuyoruz. Enver'in adı Enver Paşa'dan geliyor haliyle. Dolayısıyla Nazmi'nin ve Cemil'in İttihatçı olduğu anlaşılıyor. Bir de ince bir ironi var şurada, halkın İttihatçılara yaklaşımını Enver'in ağzından dinliyoruz: "(...) Ben biliyorum, kurşun bunlar... Tabanca kurşunu... Sen bunlardan attın mı hiç savaşta gavurlara Cemil dayı?... Hiç İttihatçı öldürdün mü sen?" (s. 15)
Ya, 10 yılda işler böyle tersine döner işte. Ben birazcık anlatayım hadiseyi. 1908'de İttihat ve Terakki II. Meşrutiyet'le padişahı tahttan indirip başa geçiyor ama öncesinde ne bir kadro, ne bir plan, ne bir şey. Hiçbir hazırlık yok, başa geçince her şeyin tıkır tıkır yolunda gideceği düşünülmüş. Orduda bir ayıklama var, okullu subaylar el üstünde tutuluyor ki İttihatçıların temeli zaten bu okullu subaylar. Ordular lağvediliyor, yönetimde ayrıştırma hakim, kadroculuk anlayışı çok yanlış bir şekilde zuhur ediyor. Türk mantığıyla tepeden inme yapılan büyük değişime elbette karşı çıkanlar olacak, 31 Mart Vakası dediğimiz büyük ayaklanma başlıyor, İstanbul'da katliam yaşanıyor neredeyse, başlar kesiliyor, evler yakılıyor. Ardından Selanik'ten Hareket Ordusu geliyor, kurmay başkanı Mustafa Kemal. Ayaklanma bastırılıyor. Ardından Balkan Savaşları geliyor, ordu boku yiyor, çünkü Balkanlardaki ordu dağıtılmıştı. Edirne bile elden gidiyor bir ara, gerizekalı Balkan devletleri birbirine girmese orayı da geri alamayacağız. Alıyoruz bir şekilde ama Balkanlardan kelimenin tam anlamıyla götümüze tekme yiyerek atılıyoruz. Zaten iki sene sonra da I. Dünya Savaşı başlıyor, boku hamuduyla yiyoruz çok affedersiniz. Bu noktada Alman hayranı Enver'in girişimleri bir yana, bir de oldu bitti var zannediyorum. Rus limanlarını bombalayan gemilerin denize açılmasından ne Enver'in, ne Talat'ın haberi varmış. Alman hayranlığında son nokta; iteklene iteklene savaşa sokuluyoruz. II. Dünya Savaşı'ndaki politikayla savaşa girmemeyi başarabileceğimiz söyleniyor, belki de mümkündü, evet. Lakin kaybedilen toprakların peşinde koşan birkaç hayalperest düşünün, işte sonuç.
Bu, işin bir yüzü. Diğer yüzünde II. Abdülhamit'in baskıcı yönetiminden kurtulan yazarlar, sanatçılar ve daha iyi bir memleket için savaşan yüce gönüllü askerler var. Bunlardan bazıları İttihatçılar başa geçince haliyle çok seviniyorlar ama cemiyetin uyguladıkları politikayı görünce geri adım atıyorlar haliyle, hayal ettikleri öyle bir şey değildi çünkü. Ne onca savaş, ne de açlık vardı umulanlar arasında. Bazıları eleştirmeye başlıyor ve umudu kesiyor, bazıları umutlarını sonuna kadar koruyup desteğe devam ediyor. Romanda her iki gruptan insanı göreceğiz. Cemil'i ben ikinci gruba koyuyorum ama bir şeylerin yolunda gitmediğini düşünmeyecek kadar hayalperest olduğunu söylemeyeceğim. Tam aksi.
Roman uzun, ana noktalar da uzun. Ben bunların hepsini alacağım, almadığım zaman yemek yapmışım da tuz dökmemişim gibi hissediyorum. Cemil'in cemiyete girişi ve gerisi şöyle:
"Kendisini İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne Patriyot Ömer sokmuştu.Yıl 1906... Manastır'da, yağmurlu bir gece, yola çıkmışlardı. Bir köşebaşında, Patriyot özür dileyerek gözlerini bağladı, elinden tutup çamurlu sokaklardan geçirdi, bir kapıyı üç kere çaldı. İçerden üç kere 'Muin', üç kere 'Hilâl' dediler. Patriyot üç kere 'Hilâl', bir kere 'Muin' diyerek karşılık verdi. Gözlerindeki bağ alındığı zaman, karşısında kızıl cüppeli, kara maskeli üç kişi, ortada bir masa, masada bir tabancayla bir kitap vardı. Tanıdık bir sesin - Eyüp Sabri'nin sesi... 'Cemiyete girmek için iyice düşündünüz mü? Hâlâ kararlı mısınız?' sorusuna, 'Evet,' demiş, 'Yasaları tutmayan idam olur,' sözüne, 'Peki,' diye karşılık vermişti. Yemin etti. Böylece ölüme söz vermiş, karşılığında 9-2 numarayı almış oldu.
Bu yolun ucu, kötüsü gelirse, belki de ölene kadar sürecek Fizan, Taif, Yemen sürgünlerine bağlıydı. Bu yola girenler Padişah damatlıklarını , en büyük başkentlerdeki ataşemiliterlikleri, müşir paşalıkları peşin peşin tepmiş oluyordu. Kazanırlarsa hürriyete kavuşacaklardı. Neydi bu hürriyet? Herkesin dilediğini yapması... Nasıl uyuşur askerliğin sıkı düzeniyle peki?... Bunu bile düşünmeye vakit kalmadan, akıl almayacak kadar kısa zamanda, iki yıl sonra, akıl almayacak kadar kolaylıkla, birkaç telgraf çekilerek kazanıldı hürriyet... -Cemil duvardaki resme daldı bir zaman...- Tuna'dan Basra'ya, Sinop'tan Trablus'a uzanan koca imparatorluğun gerçekten sahibi oluverdiklerini anlayamadan öldü Nazmi, yirmi altı yaşında, çevrilmiş Edirne şehrini savunurken... Aç, hasta, umutsuz...
Fotoğraftaki Nazmi hep böyle kederle gülümsüyordu, oğlunun kendisine 'İttihatçı gavuru' dediğini duymuş gibi..." (s. 16-17)
Ya, böyle tepetaklak oldu her şey.
İntihardan sonra eve Teğmen Faruk geliyor, kendisini romanın ilerleyen bölümlerinde de sıklıkla göreceğiz. Teğmen, Reşit Bey'i Patriyot'un gönderdiğini söylüyor ama dediğim gibi, Cemil'in hadiseden haberi yok. İstanbul'da adamı saklayacak tek bir yer bile bulunamamış, bu da ne kadar büyük bir sıkıntıda bulunduklarını gösteriyor.
Cemil, durumu konuşmak üzere arkadaşı Arap Maksut'un mekanına gidiyor. Bekirağa Bölüğü'ndeki jurnal kurbanlarından bahsediyorlar, yalnız kaldıklarından bahsediyorlar fakat en önemlisi, Patriyot'un yakalanmaktan kıl payı kurtulması var. Patriyot, baskın olacağını pek geç öğreniyor ve yan binadaki bir dükkana galiba, işte saklanıyor oraya. Oradan çıkarmak için bir kadın lazım, dükkana girecek ve Patriyot kadın kılığındayken oradan çıkacaklar.
Bu ikisi konuşurlarken Maksut, nasıl yenildiklerine anlam veremeyişini anlatıyor. Cemil'in cevabı ibretlik:
"Savaş, yalnız yürek işi değil de ondan (yenildik) galiba... Biz, Kanala suyu tulumlarla develerin sırtında götürdük! Topları, elli adımda bir, geriden alıp ileriye koyduğumuz kalasların üstünde sürükledik. Onlar Gazze önüne kadar su boruları döşediler belim kalınlığında... Toplarını trenlere koyup getirdiler. Gazze'de bizi ne topçu yendi, ne atlı birlikler, ne sayı üstünlüğü... Bizim cepheyi, su borusuyla tren borusu çökertti, boğa yılanları gibi kafalarını vura vura..." (s. 70-71)
Bir de Doktor Münür hadisesi var. Bu adam Reşit Bey'i saklamayı reddediyor ama iki arkadaş bu adamın Caddebostan'daki köşküne gittikleri zaman Halil Paşa'yı görüyorlar orada. Halil Paşa, Enver Paşa'nın amcası, deli gibi aranıyor ve bu köşkte saklanıyor. Maksut, satış koyabileceğini düşündüğü Münür'den çekinmesine rağmen Halil Paşa'nın orada olmasını anlayamıyor bir türlü. Burada Münür'ü bir çeşit Tom Bombadil olarak düşüneceğiz. Ya da Kemal Tahir'in kendisi olarak. Bir zaman bizimkilerin karşı saflarında yer almış, lakin artık elini eteğini çekmiş bazı işlerden. Uzaktan bakıp yorum yapıyor, tahlil yapıyor, konuşuyor, çözümlüyor. Böyle bir adam. İttihat ve Terakki'nin kurucu beşlisinden biri, fakat olaylar daha en başta boka sarınca cemiyetten ayrılıyor ve cemiyetin hatalarını bir suç olarak değerlendiriyor, kuruculardan arkadaşı Reşit Bey'i saklamaması da bu yüzden.
Münür, Patriyot'u saklayacağını söyleyince iş kaçırmaya kalıyor, Cemil'in aklına Neriman geliyor tabii. Neriman'ı ikna ediyor, katakulliyi kuruyor ve harbiden de kaçırıyorlar adamı ama oranın yerlisi bir bakkal jurnalin kolunu kırmak zorunda kalıyor Cemil. O bakkal da birinin akrabasıymış, dolayısıyla Cemil'in evini basıyorlar. Cemil kaçıyor, o da Münür'ün mekanında saklanmak zorunda kalıyor.
Neriman Patriyot'u kaçırma işi üstündeyken Cemil'in düşündüklerine bakalım: "(...) 'Ne zamandan beri, bilerek, bizi buraya doğru sürdüler! Olur mu böyle iş?.. Milletin kendilerine körü körüne güvenmesinden böyle faydalanmak... Bu kadar acımadan... Bu kadar kolayca...' Duraladı. 'Biz de kızı... Bize güvenmesinden faydalanarak sürmedik mi, bu işe?..'" (s. 101) Yönetilmek böyle bir şey ağalar, istediğiniz şekilde yönetildiğinize inandırılırsınız ve sonunda bakmışsınız ki olmak istediğiniz yer uzaklardan size el sallıyor.
Caddebostan'daki mekanda Cemil'in Kanal Cephesi anılarını görüyoruz. Alman generallerin yanlış kararları, Osmanlı askerinin bozgunu. Bu tarz şeyler. Benzer olayları Falih Rıfkı Atay'ın Zeytindağı adlı kitabında ayrıntılarıyla bulabilirsiniz. Çok sıkıntılı bir cephe, savaşın kaybedileceği ortada olmasına rağmen hem çöle, hem de düşmana karşı savaşılıyor. Düşman demeye de dilim varmıyor, daha farklı adlandırılmalı ama teknik olarak düşman.
Romandaki tüm karakterlerin kurmaca olmadığını söylemem lazım. Bahsi geçen Halil Paşa şu: http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=halil+kut
Kendisi Mustafa Kemal'i ya Selanik'te, ya Manastır'da az daha vuracak olan adam, çünkü Mustafa Kemal'le Enver Paşa anlaşamıyorlar. Mustafa Kemal, ordunun siyasetten çekilmesi gerektiğini söylüyor ama Halil Paşa'ya göre ister kışlada, ister mecliste, ordu her zaman etkin bir güçtür ve orduyu elinde tutan güçlüdür. Dolayısıyla orduya ihtiyaç olduğu için Mustafa Kemal az daha vurulacakmış. Patriyot da oradaymış hatta. Patriyot zannediyorum kurgusal bir karakter. Halil Paşa daha sonra Anadolu'daki harekete katılacak, Mustafa Kemal'in yanında yer alacak. Hatta yine Falih Rıfkı'ya göre o günleri konuşmuşlar mecliste, aralarında bir husumet yokmuş haliyle.
Bu saklanma günlerinde daha çok dört adamın siyasi olaylara ilişkin görüşleri var. Münür, Abdülhamit'i indirip iktidar olmayı halkın isteyip istemediğini soruyor, elbette halkın bir şeyden haberi yok. Ele bir fırsat geçtiğini ve bu fırsatın değerlendirildiğini, her şeyin bundan ibaret olduğunu söylüyor. Tepeden inme bir özgürlük. Halk adına yapılmış. Söylenen bu. Şimdi bu nokta çok önemli. Halka özgürlüğün geleceğini söylüyorsunuz, sonra savaş üstüne savaş, ölüm üstüne ölüm. Bunun bir de tepkisi olacak, onu da resmi tarihten öğreneceğiz. Hehe, şaka lan. Oğlum bak, en basitinden şöyle düşün. Halk bütün kaynaklarıyla Anadolu Hareketi'ni desteklediyse Tekâlif-i Milliye gibi bir kanun neden çıkarıldı? Ben söyleyeyim; halkın beş kuruş vermeye niyeti yoktu, çünkü tek bir savaş daha istenmiyordu. Terakki öncesini de alın, savaşlarla sınanmış bir milletten ne kadar özverili davranmasını bekleyebilirsiniz? Hele hele son birkaç savaşa girmeye sebep olan İttihatçıların başlattığı düşünülen bir "özgürlük" savaşına karşı? Valla bir şey diyeyim mi, ipten dönmüşüz arkadaş. Anadolu'nun on parçaya bölünmesine, Türklerin çük kadar yerde yaşamasına ramak kalmış. Neyse lan, göreceğiz bunları zaten.
Halil Paşa'dan bir itiraf, nerede çuvallandığına dair:
"Kadronun gerekli olduğuna kısa zamanda inandık ama yetiştirmeye vakit bulamadık. Ben bu kadro meselesini de çok düşündüm Doktor! İnkılâpların ilk kadroları, inkılâplardan çok önce hazırlanıyor. Biz bunu yapamadık. Belki inkılâptan sonra da hazırlanır, ama biz buna da zaman bulamadık. Dünyanın en amansız fırtınası içinde gemi her an kaynamak üzereydi." (s. 152)
Yine Halil Paşa'nın Ziya Gökalp hakkında söyledikleri... "Her sözüne Kuran emri gibi inanıyorduk." (s. 153) Ziya Gökalp, Türk milleti, İslam ümmeti, muasır medeniyet seviyesi kavramlarını bir araya getirip Voltron'u oluşturmaya çalışmış fikir adamımız. Lakin kendisinin ortaya attığı fikirler dahi daha tam olgunlaşmamıştı, zaten o fikirleri değerlendirecek kadro yoksunluğu da ortada. Yeni hayat, yeni siyaset, yeni ekonomi, yeni bok, yeni püsür. Kendisinin fikirleridir ve fikir olarak kalmışlardır, zira zaman yoktu bunları uygulayacak. 9 yıl, 8 ay, 12 gün süren bir iktidar var. Yüzyılların sıkıntıları ve güçlenen bir dünya için bir hiç. Bu durumda İttihat ve Terakki'nin ne kadar suçlanacağı, ne kadar suçlanmayacağı kişiye kalmış. Yine de iyi niyetle başlanmış bir hareket olsa da yanlış yöntemlerin uygulandığı kesin, bilinçsiz veya bilinçli olarak.
Evde bol bol satranç oynanıyor, yine bir satranç fasılası. Bu bölümde öğreniyoruz ki Mim Mim Grubu kurulmuş, Müdafaa-i Hukuk yapılanması başlamış, Kazım Karabekir Erzurum'a gitmiş, Mustafa Kemal'in Anadolu'da Enver Paşa'yla birleşmesi umuluyor. Bunu uman Halil Paşa. Enver'de ve Nuri Paşa'da deli ordu varmış, güç birleşimi yapılacakmış da tekrar iktidar olunca eski hatalar tekrarlanmayacakmış. Vay arkadaş. Burada bir de vatan-devlet ilişkisi irdeleniyor, orası da süper. Halil Paşa Bağdat'a yerleşen, Mezopotamya'nın uygarlıklarının izini sürmek için kazılar yapan Doktor Karlos adlı bir zatla konuşurken mülkiyet kavramı üstünde duruyor. Karlos diyor ki sizde feodalite gibi bir kurum yok, hiç olmadı. Topraklarınız çorak, çorak olmayanları da iyi değerlendirmemişsiniz. Sizde her şey devletçilikten ibarettir. Dolayısıyla devletin vatana talancılık yapması mümkün değildir, vatan zaten devletin bir uzantısıdır. Bu sebeple mülkiyet kavramından bahsedilemez. Böyle diyor Karlos. Şimdi müsadere hadisesine bakalım. Karlos'a göre müsadere, devletin uzun vadede kiraladığı mülkleri, toprakları geri almasıdır, çünkü her şey devlete aittir. II. Mahmut kaldırıyordu galiba müsadere sistemini, devletin yaşına göre hesaplarsak ölüme yakın bir zamanda. Anca o zaman kalkıyor işte.
Cemil Neriman'la gizlice evleniyor bu saklanma günlerinde, Caddebostan'a döndüğünde görüyor ki mekan basılmış, Patriyot'u, Paşa'yı falan hep götürüyorlar. Buradan Cemil'in çok ballı bir insan olduğunu anlıyoruz. "1919 yılının 15 mayısında, güneşli bir perşembe günü, dünya üstünde gidecek hiçbir yeri, başvuracak hiç kimsesi, yapacak hiçbir işi olmamanın ölüme benzeyen yalnızlığını bir daha duydu." (s. 203) Gülhane Parkı'na giden Cemil, orada iki erkek çocukla karşılaşıyor. Okuldan kaçmışlar, oralarda dolanıyorlar. Bir tanesi para karşılığında erkeklerle birlikte oluyor. Varın hesap edin halkın vaziyetini. Bunlar hep tez güçlendirici örnekler, savaş sırasında halkın yaklaşımının temellendiği noktalar. Sonra Sultanahmet'e geçen ve oradaki eski bir dostun evinde kalan Cemil, arkadaşının çağırdığı kadınlardan birini görünce kadını bir yerlerden tanıdığını düşünüyor. Anlaşılıyor ki parktaki çocuğun annesiymiş meğer. Ya.
Tarabya'da bir asker bakımevi gibi bir yer var, oraya gidiyor Cemil, farklı bir adla. Orada da Naci Bey ve Teğmen Selim var. Bu bölümde Kafkas Cephesi'ni ayrıntılarıyla görüyoruz. Romanda karşılaştığımız her bir askerin farklı cephelerle ilgili anlattıkları, cephelerdeki benzer sıkıntıları ve halkın tutumunu ortaya koyuyor. Teğmen Selim, Enver Paşa'ya gönülden bağlı ve Kafkas Cephesi'nde Enver Paşa'nın hatalı olduğunu hiç düşünmüyor. Körü körüne bağlılık. En tehlikelisidir, başkalarının kuklası olursunuz.
Buradan sonrası ikinci bölüm, Karanlığın Dibinde. Cemil, bakımevinde tanıştığı İsmail Bey vasıtasıyla Anadolu'ya geçiyor, Bekir Sami Bey'le Bandırma'da tanışıyor. Bekir Sami'ye şuradan bakabilirsiniz: http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=bekir+sami+kunduh
Anadolu'da o sırada Çerkez Ethem var, ağabey Çerkez Reşit var, Ege'ye doğru efeler var. Hepsi çeteci, düzenli orduya geçilirken çıkan hadiseleri bir yana bırakırsak bu adamlara ihtiyaç var, elde olan tek kuvvet bunlar çünkü. Olumsuz bir yaklaşımım yok, bize lisede öğretilen bilgilere bakıldığı zaman bunların düşman olduğu, Mustafa Kemal'le savaştığı söylenir. Bu kadar, ötesini bilmeyiz. Bir Topal Osman'ı bilmeyiz mesela. Neden? Çünkü bu ülke kokuşmuş arkadaş, tarihi bile kokuşmuş. Herkes bir şeylerden korkuyor, herkes bir şeyleri örtmeye çalışıyor. Neyse, Cemil'in Selahattin adlı bir arkadaşıyla diyaloğu, büyük savaş öncesinin bir özeti. Cemil söylüyor önce:
"'İzmir'i kurtarmak için Samsun'a çıkmak bana biraz sapa geliyor. Mustafa Kemal, kestirmesi bu demişse bence yanılmış... Hüner gösterecek adam ya İstanbul'da kalırdı, ya da senin Albayın yerine buraya gelirdi. -Şaka eden bir çocuk gibi yürekten güldü.- Ben konuşuyorum, sen de avanak avanak dinliyorsun!.. Bizim o kadarına aklımız mı erer? Belki İzmir'e giden en kestirme yol, Samsun'dan geçiyordur. Şimdi bunu bırakalım da, burada ne yapacağız onu anlayalım!..'
'Genel durum şu: Millet savaştan yılgın... Vuruşalım demiyor musun, anasına sövmüşsün gibi sırtarıyor!... Yedek subaylardan yarısı evlerine kapanmış, yarısı ekmek parası derdine düşmüş... Bizimkilerin çoğu hasta, sakat... Sağlamları daha yenilginin şaşkınlığından kurtulamadı. Kala kala... Bir avuç senin gibi bizim aklımız ermez diyen subayla gözü budaktan sakınmaz deli aydın kaldı. Gerisi asker kaçağı, çapulcu, kısacası: eşkıya dediğimiz rezil sürüsü...'" (s. 280)
İttihatçıların yarısı kendini suçlu hissettiği için Anadolu'ya gelmiyor, diğer yarısı da halk tarafından sevilmediği için pasifize oluyor ister istemez. Dendiği gibi, bir avuç insanla yapılacak ne yapılacaksa. Zaten sonrası hacı takımıyla çekişmeler, çetecilerle iş yürütmeye çalışmalar, açlık, sonsuz bir çaba. Büyük savaşlara kadar gelmiyor roman, Kuva-yı Milliye'nin kuruluş sancıları ve silah bulma sıkıntısıyla geçen günlerde bir avuç insanın rüzgarda kum tanesi misali savrulmalarını izliyoruz. Mustafa Kemal'le telgraf vasıtasıyla konuşulduğu bölümlerde insan bir garip oluyor, bir asker oluyoruz ve öyle ya da böyle, efsane olan bir komutanın sözlerinden bir şeyler çıkarmaya çalışıyoruz.
Üç gündür yazmaya uğraşıyorum, yeter. Parıltılı bir dirilişi değil, sıkıntılar içindeki bir mücadeleyi gerçekçi bir biçimde anlatır Kemal Tahir. O yıllara bir de buradan bakmak lazım. Okunursa süper.
Şu şarkıyla da bitiriyorum. İyi künne.
Bende bunun Bilgi'den çıkmış 4. baskısı var, kapağı süper. Önde elinde silah, çökmüş bir asker. Arkada bir sürü asker. Sadece yüzleri var. Diğer kapaklara baktım, bazısında kadınla erkek var, sarılmalı resim. Bazısı daha da tırto. En güzeli benim kapak ama onun da resmini bulamadım. Bununla idare.
Kitap üç bölüm, ilk bölümün adı Von Kres Paşa'nın Dürbünü. Cehennem Topçu'yla başlıyoruz. Cemil, Almanya'da balistik eğitimi falan almış bir topçu yüzbaşıdır. Lakabı Cehennem, çok deli topçu. Büyük savaşta cepheden cepheye koşmuş, onca koşturmaya rağmen zafer yüzü görmemiş, haliyle yorulmuş bir savaşçı. Ucunda zafer olan savaşta ne kadar çabalarsanız çabalayın, pek yorulmazsınız. Ödülünüzü alırsınız çünkü. Bu öyle değil. Cemil, yenilmiş bir savaşçı. Balkan Harbi'nde ölen dostu Nazmi'nin kaynanasında kalıyor. Nazmi'nin eşi Neriman'la sevgililer, bu yüzden Nazmi'nin fotoğrafının önünden geçerlerken başları eğiliyor. Zamanı şuradan çıkartırız: "(...) On yıl geçti 31 Mart'tan bu yana... Nazmi rahmetli, yirmi ikisindeydi 31 Mart'ta... Demek ben de yirmi üçümdeymişim..." (s. 8) 31 Mart Vakası 1909'da gerçekleştiğine göre demek ki yıl 1919. Mevsim kış olduğunu göre Ocak veya sonrası.
Neriman'la Cemil konuşuyorlar, bu sırada Von Kres Paşa'nın armağanı dürbünden bahsediyorlar. Ardından silah sesleri duyuluyor. Bir süre önce Bekirağa Bölüğü'nden kaçırılan Doktor Çerkez Reşit Bey, Cemil'in bulunduğu eve doğru koşuyor ama polislere yakalanacağını anlayınca ağzına silahı sokup ateşliyor. Cemil'in olaylardan haberi yok, adamın eve geleceğini zaten bilmiyor.
Adam öldükten sonra Neriman'ın oğlu Enver geliyor. Şimdi roman İttihatçılarla alakalı olduğu için bu noktadan sonra dikkatle okuyoruz. Enver'in adı Enver Paşa'dan geliyor haliyle. Dolayısıyla Nazmi'nin ve Cemil'in İttihatçı olduğu anlaşılıyor. Bir de ince bir ironi var şurada, halkın İttihatçılara yaklaşımını Enver'in ağzından dinliyoruz: "(...) Ben biliyorum, kurşun bunlar... Tabanca kurşunu... Sen bunlardan attın mı hiç savaşta gavurlara Cemil dayı?... Hiç İttihatçı öldürdün mü sen?" (s. 15)
Ya, 10 yılda işler böyle tersine döner işte. Ben birazcık anlatayım hadiseyi. 1908'de İttihat ve Terakki II. Meşrutiyet'le padişahı tahttan indirip başa geçiyor ama öncesinde ne bir kadro, ne bir plan, ne bir şey. Hiçbir hazırlık yok, başa geçince her şeyin tıkır tıkır yolunda gideceği düşünülmüş. Orduda bir ayıklama var, okullu subaylar el üstünde tutuluyor ki İttihatçıların temeli zaten bu okullu subaylar. Ordular lağvediliyor, yönetimde ayrıştırma hakim, kadroculuk anlayışı çok yanlış bir şekilde zuhur ediyor. Türk mantığıyla tepeden inme yapılan büyük değişime elbette karşı çıkanlar olacak, 31 Mart Vakası dediğimiz büyük ayaklanma başlıyor, İstanbul'da katliam yaşanıyor neredeyse, başlar kesiliyor, evler yakılıyor. Ardından Selanik'ten Hareket Ordusu geliyor, kurmay başkanı Mustafa Kemal. Ayaklanma bastırılıyor. Ardından Balkan Savaşları geliyor, ordu boku yiyor, çünkü Balkanlardaki ordu dağıtılmıştı. Edirne bile elden gidiyor bir ara, gerizekalı Balkan devletleri birbirine girmese orayı da geri alamayacağız. Alıyoruz bir şekilde ama Balkanlardan kelimenin tam anlamıyla götümüze tekme yiyerek atılıyoruz. Zaten iki sene sonra da I. Dünya Savaşı başlıyor, boku hamuduyla yiyoruz çok affedersiniz. Bu noktada Alman hayranı Enver'in girişimleri bir yana, bir de oldu bitti var zannediyorum. Rus limanlarını bombalayan gemilerin denize açılmasından ne Enver'in, ne Talat'ın haberi varmış. Alman hayranlığında son nokta; iteklene iteklene savaşa sokuluyoruz. II. Dünya Savaşı'ndaki politikayla savaşa girmemeyi başarabileceğimiz söyleniyor, belki de mümkündü, evet. Lakin kaybedilen toprakların peşinde koşan birkaç hayalperest düşünün, işte sonuç.
Bu, işin bir yüzü. Diğer yüzünde II. Abdülhamit'in baskıcı yönetiminden kurtulan yazarlar, sanatçılar ve daha iyi bir memleket için savaşan yüce gönüllü askerler var. Bunlardan bazıları İttihatçılar başa geçince haliyle çok seviniyorlar ama cemiyetin uyguladıkları politikayı görünce geri adım atıyorlar haliyle, hayal ettikleri öyle bir şey değildi çünkü. Ne onca savaş, ne de açlık vardı umulanlar arasında. Bazıları eleştirmeye başlıyor ve umudu kesiyor, bazıları umutlarını sonuna kadar koruyup desteğe devam ediyor. Romanda her iki gruptan insanı göreceğiz. Cemil'i ben ikinci gruba koyuyorum ama bir şeylerin yolunda gitmediğini düşünmeyecek kadar hayalperest olduğunu söylemeyeceğim. Tam aksi.
Roman uzun, ana noktalar da uzun. Ben bunların hepsini alacağım, almadığım zaman yemek yapmışım da tuz dökmemişim gibi hissediyorum. Cemil'in cemiyete girişi ve gerisi şöyle:
"Kendisini İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne Patriyot Ömer sokmuştu.Yıl 1906... Manastır'da, yağmurlu bir gece, yola çıkmışlardı. Bir köşebaşında, Patriyot özür dileyerek gözlerini bağladı, elinden tutup çamurlu sokaklardan geçirdi, bir kapıyı üç kere çaldı. İçerden üç kere 'Muin', üç kere 'Hilâl' dediler. Patriyot üç kere 'Hilâl', bir kere 'Muin' diyerek karşılık verdi. Gözlerindeki bağ alındığı zaman, karşısında kızıl cüppeli, kara maskeli üç kişi, ortada bir masa, masada bir tabancayla bir kitap vardı. Tanıdık bir sesin - Eyüp Sabri'nin sesi... 'Cemiyete girmek için iyice düşündünüz mü? Hâlâ kararlı mısınız?' sorusuna, 'Evet,' demiş, 'Yasaları tutmayan idam olur,' sözüne, 'Peki,' diye karşılık vermişti. Yemin etti. Böylece ölüme söz vermiş, karşılığında 9-2 numarayı almış oldu.
Bu yolun ucu, kötüsü gelirse, belki de ölene kadar sürecek Fizan, Taif, Yemen sürgünlerine bağlıydı. Bu yola girenler Padişah damatlıklarını , en büyük başkentlerdeki ataşemiliterlikleri, müşir paşalıkları peşin peşin tepmiş oluyordu. Kazanırlarsa hürriyete kavuşacaklardı. Neydi bu hürriyet? Herkesin dilediğini yapması... Nasıl uyuşur askerliğin sıkı düzeniyle peki?... Bunu bile düşünmeye vakit kalmadan, akıl almayacak kadar kısa zamanda, iki yıl sonra, akıl almayacak kadar kolaylıkla, birkaç telgraf çekilerek kazanıldı hürriyet... -Cemil duvardaki resme daldı bir zaman...- Tuna'dan Basra'ya, Sinop'tan Trablus'a uzanan koca imparatorluğun gerçekten sahibi oluverdiklerini anlayamadan öldü Nazmi, yirmi altı yaşında, çevrilmiş Edirne şehrini savunurken... Aç, hasta, umutsuz...
Fotoğraftaki Nazmi hep böyle kederle gülümsüyordu, oğlunun kendisine 'İttihatçı gavuru' dediğini duymuş gibi..." (s. 16-17)
Ya, böyle tepetaklak oldu her şey.
İntihardan sonra eve Teğmen Faruk geliyor, kendisini romanın ilerleyen bölümlerinde de sıklıkla göreceğiz. Teğmen, Reşit Bey'i Patriyot'un gönderdiğini söylüyor ama dediğim gibi, Cemil'in hadiseden haberi yok. İstanbul'da adamı saklayacak tek bir yer bile bulunamamış, bu da ne kadar büyük bir sıkıntıda bulunduklarını gösteriyor.
Cemil, durumu konuşmak üzere arkadaşı Arap Maksut'un mekanına gidiyor. Bekirağa Bölüğü'ndeki jurnal kurbanlarından bahsediyorlar, yalnız kaldıklarından bahsediyorlar fakat en önemlisi, Patriyot'un yakalanmaktan kıl payı kurtulması var. Patriyot, baskın olacağını pek geç öğreniyor ve yan binadaki bir dükkana galiba, işte saklanıyor oraya. Oradan çıkarmak için bir kadın lazım, dükkana girecek ve Patriyot kadın kılığındayken oradan çıkacaklar.
Bu ikisi konuşurlarken Maksut, nasıl yenildiklerine anlam veremeyişini anlatıyor. Cemil'in cevabı ibretlik:
"Savaş, yalnız yürek işi değil de ondan (yenildik) galiba... Biz, Kanala suyu tulumlarla develerin sırtında götürdük! Topları, elli adımda bir, geriden alıp ileriye koyduğumuz kalasların üstünde sürükledik. Onlar Gazze önüne kadar su boruları döşediler belim kalınlığında... Toplarını trenlere koyup getirdiler. Gazze'de bizi ne topçu yendi, ne atlı birlikler, ne sayı üstünlüğü... Bizim cepheyi, su borusuyla tren borusu çökertti, boğa yılanları gibi kafalarını vura vura..." (s. 70-71)
Bir de Doktor Münür hadisesi var. Bu adam Reşit Bey'i saklamayı reddediyor ama iki arkadaş bu adamın Caddebostan'daki köşküne gittikleri zaman Halil Paşa'yı görüyorlar orada. Halil Paşa, Enver Paşa'nın amcası, deli gibi aranıyor ve bu köşkte saklanıyor. Maksut, satış koyabileceğini düşündüğü Münür'den çekinmesine rağmen Halil Paşa'nın orada olmasını anlayamıyor bir türlü. Burada Münür'ü bir çeşit Tom Bombadil olarak düşüneceğiz. Ya da Kemal Tahir'in kendisi olarak. Bir zaman bizimkilerin karşı saflarında yer almış, lakin artık elini eteğini çekmiş bazı işlerden. Uzaktan bakıp yorum yapıyor, tahlil yapıyor, konuşuyor, çözümlüyor. Böyle bir adam. İttihat ve Terakki'nin kurucu beşlisinden biri, fakat olaylar daha en başta boka sarınca cemiyetten ayrılıyor ve cemiyetin hatalarını bir suç olarak değerlendiriyor, kuruculardan arkadaşı Reşit Bey'i saklamaması da bu yüzden.
Münür, Patriyot'u saklayacağını söyleyince iş kaçırmaya kalıyor, Cemil'in aklına Neriman geliyor tabii. Neriman'ı ikna ediyor, katakulliyi kuruyor ve harbiden de kaçırıyorlar adamı ama oranın yerlisi bir bakkal jurnalin kolunu kırmak zorunda kalıyor Cemil. O bakkal da birinin akrabasıymış, dolayısıyla Cemil'in evini basıyorlar. Cemil kaçıyor, o da Münür'ün mekanında saklanmak zorunda kalıyor.
Neriman Patriyot'u kaçırma işi üstündeyken Cemil'in düşündüklerine bakalım: "(...) 'Ne zamandan beri, bilerek, bizi buraya doğru sürdüler! Olur mu böyle iş?.. Milletin kendilerine körü körüne güvenmesinden böyle faydalanmak... Bu kadar acımadan... Bu kadar kolayca...' Duraladı. 'Biz de kızı... Bize güvenmesinden faydalanarak sürmedik mi, bu işe?..'" (s. 101) Yönetilmek böyle bir şey ağalar, istediğiniz şekilde yönetildiğinize inandırılırsınız ve sonunda bakmışsınız ki olmak istediğiniz yer uzaklardan size el sallıyor.
Caddebostan'daki mekanda Cemil'in Kanal Cephesi anılarını görüyoruz. Alman generallerin yanlış kararları, Osmanlı askerinin bozgunu. Bu tarz şeyler. Benzer olayları Falih Rıfkı Atay'ın Zeytindağı adlı kitabında ayrıntılarıyla bulabilirsiniz. Çok sıkıntılı bir cephe, savaşın kaybedileceği ortada olmasına rağmen hem çöle, hem de düşmana karşı savaşılıyor. Düşman demeye de dilim varmıyor, daha farklı adlandırılmalı ama teknik olarak düşman.
Romandaki tüm karakterlerin kurmaca olmadığını söylemem lazım. Bahsi geçen Halil Paşa şu: http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=halil+kut
Kendisi Mustafa Kemal'i ya Selanik'te, ya Manastır'da az daha vuracak olan adam, çünkü Mustafa Kemal'le Enver Paşa anlaşamıyorlar. Mustafa Kemal, ordunun siyasetten çekilmesi gerektiğini söylüyor ama Halil Paşa'ya göre ister kışlada, ister mecliste, ordu her zaman etkin bir güçtür ve orduyu elinde tutan güçlüdür. Dolayısıyla orduya ihtiyaç olduğu için Mustafa Kemal az daha vurulacakmış. Patriyot da oradaymış hatta. Patriyot zannediyorum kurgusal bir karakter. Halil Paşa daha sonra Anadolu'daki harekete katılacak, Mustafa Kemal'in yanında yer alacak. Hatta yine Falih Rıfkı'ya göre o günleri konuşmuşlar mecliste, aralarında bir husumet yokmuş haliyle.
Bu saklanma günlerinde daha çok dört adamın siyasi olaylara ilişkin görüşleri var. Münür, Abdülhamit'i indirip iktidar olmayı halkın isteyip istemediğini soruyor, elbette halkın bir şeyden haberi yok. Ele bir fırsat geçtiğini ve bu fırsatın değerlendirildiğini, her şeyin bundan ibaret olduğunu söylüyor. Tepeden inme bir özgürlük. Halk adına yapılmış. Söylenen bu. Şimdi bu nokta çok önemli. Halka özgürlüğün geleceğini söylüyorsunuz, sonra savaş üstüne savaş, ölüm üstüne ölüm. Bunun bir de tepkisi olacak, onu da resmi tarihten öğreneceğiz. Hehe, şaka lan. Oğlum bak, en basitinden şöyle düşün. Halk bütün kaynaklarıyla Anadolu Hareketi'ni desteklediyse Tekâlif-i Milliye gibi bir kanun neden çıkarıldı? Ben söyleyeyim; halkın beş kuruş vermeye niyeti yoktu, çünkü tek bir savaş daha istenmiyordu. Terakki öncesini de alın, savaşlarla sınanmış bir milletten ne kadar özverili davranmasını bekleyebilirsiniz? Hele hele son birkaç savaşa girmeye sebep olan İttihatçıların başlattığı düşünülen bir "özgürlük" savaşına karşı? Valla bir şey diyeyim mi, ipten dönmüşüz arkadaş. Anadolu'nun on parçaya bölünmesine, Türklerin çük kadar yerde yaşamasına ramak kalmış. Neyse lan, göreceğiz bunları zaten.
Halil Paşa'dan bir itiraf, nerede çuvallandığına dair:
"Kadronun gerekli olduğuna kısa zamanda inandık ama yetiştirmeye vakit bulamadık. Ben bu kadro meselesini de çok düşündüm Doktor! İnkılâpların ilk kadroları, inkılâplardan çok önce hazırlanıyor. Biz bunu yapamadık. Belki inkılâptan sonra da hazırlanır, ama biz buna da zaman bulamadık. Dünyanın en amansız fırtınası içinde gemi her an kaynamak üzereydi." (s. 152)
Yine Halil Paşa'nın Ziya Gökalp hakkında söyledikleri... "Her sözüne Kuran emri gibi inanıyorduk." (s. 153) Ziya Gökalp, Türk milleti, İslam ümmeti, muasır medeniyet seviyesi kavramlarını bir araya getirip Voltron'u oluşturmaya çalışmış fikir adamımız. Lakin kendisinin ortaya attığı fikirler dahi daha tam olgunlaşmamıştı, zaten o fikirleri değerlendirecek kadro yoksunluğu da ortada. Yeni hayat, yeni siyaset, yeni ekonomi, yeni bok, yeni püsür. Kendisinin fikirleridir ve fikir olarak kalmışlardır, zira zaman yoktu bunları uygulayacak. 9 yıl, 8 ay, 12 gün süren bir iktidar var. Yüzyılların sıkıntıları ve güçlenen bir dünya için bir hiç. Bu durumda İttihat ve Terakki'nin ne kadar suçlanacağı, ne kadar suçlanmayacağı kişiye kalmış. Yine de iyi niyetle başlanmış bir hareket olsa da yanlış yöntemlerin uygulandığı kesin, bilinçsiz veya bilinçli olarak.
Evde bol bol satranç oynanıyor, yine bir satranç fasılası. Bu bölümde öğreniyoruz ki Mim Mim Grubu kurulmuş, Müdafaa-i Hukuk yapılanması başlamış, Kazım Karabekir Erzurum'a gitmiş, Mustafa Kemal'in Anadolu'da Enver Paşa'yla birleşmesi umuluyor. Bunu uman Halil Paşa. Enver'de ve Nuri Paşa'da deli ordu varmış, güç birleşimi yapılacakmış da tekrar iktidar olunca eski hatalar tekrarlanmayacakmış. Vay arkadaş. Burada bir de vatan-devlet ilişkisi irdeleniyor, orası da süper. Halil Paşa Bağdat'a yerleşen, Mezopotamya'nın uygarlıklarının izini sürmek için kazılar yapan Doktor Karlos adlı bir zatla konuşurken mülkiyet kavramı üstünde duruyor. Karlos diyor ki sizde feodalite gibi bir kurum yok, hiç olmadı. Topraklarınız çorak, çorak olmayanları da iyi değerlendirmemişsiniz. Sizde her şey devletçilikten ibarettir. Dolayısıyla devletin vatana talancılık yapması mümkün değildir, vatan zaten devletin bir uzantısıdır. Bu sebeple mülkiyet kavramından bahsedilemez. Böyle diyor Karlos. Şimdi müsadere hadisesine bakalım. Karlos'a göre müsadere, devletin uzun vadede kiraladığı mülkleri, toprakları geri almasıdır, çünkü her şey devlete aittir. II. Mahmut kaldırıyordu galiba müsadere sistemini, devletin yaşına göre hesaplarsak ölüme yakın bir zamanda. Anca o zaman kalkıyor işte.
Cemil Neriman'la gizlice evleniyor bu saklanma günlerinde, Caddebostan'a döndüğünde görüyor ki mekan basılmış, Patriyot'u, Paşa'yı falan hep götürüyorlar. Buradan Cemil'in çok ballı bir insan olduğunu anlıyoruz. "1919 yılının 15 mayısında, güneşli bir perşembe günü, dünya üstünde gidecek hiçbir yeri, başvuracak hiç kimsesi, yapacak hiçbir işi olmamanın ölüme benzeyen yalnızlığını bir daha duydu." (s. 203) Gülhane Parkı'na giden Cemil, orada iki erkek çocukla karşılaşıyor. Okuldan kaçmışlar, oralarda dolanıyorlar. Bir tanesi para karşılığında erkeklerle birlikte oluyor. Varın hesap edin halkın vaziyetini. Bunlar hep tez güçlendirici örnekler, savaş sırasında halkın yaklaşımının temellendiği noktalar. Sonra Sultanahmet'e geçen ve oradaki eski bir dostun evinde kalan Cemil, arkadaşının çağırdığı kadınlardan birini görünce kadını bir yerlerden tanıdığını düşünüyor. Anlaşılıyor ki parktaki çocuğun annesiymiş meğer. Ya.
Tarabya'da bir asker bakımevi gibi bir yer var, oraya gidiyor Cemil, farklı bir adla. Orada da Naci Bey ve Teğmen Selim var. Bu bölümde Kafkas Cephesi'ni ayrıntılarıyla görüyoruz. Romanda karşılaştığımız her bir askerin farklı cephelerle ilgili anlattıkları, cephelerdeki benzer sıkıntıları ve halkın tutumunu ortaya koyuyor. Teğmen Selim, Enver Paşa'ya gönülden bağlı ve Kafkas Cephesi'nde Enver Paşa'nın hatalı olduğunu hiç düşünmüyor. Körü körüne bağlılık. En tehlikelisidir, başkalarının kuklası olursunuz.
Buradan sonrası ikinci bölüm, Karanlığın Dibinde. Cemil, bakımevinde tanıştığı İsmail Bey vasıtasıyla Anadolu'ya geçiyor, Bekir Sami Bey'le Bandırma'da tanışıyor. Bekir Sami'ye şuradan bakabilirsiniz: http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=bekir+sami+kunduh
Anadolu'da o sırada Çerkez Ethem var, ağabey Çerkez Reşit var, Ege'ye doğru efeler var. Hepsi çeteci, düzenli orduya geçilirken çıkan hadiseleri bir yana bırakırsak bu adamlara ihtiyaç var, elde olan tek kuvvet bunlar çünkü. Olumsuz bir yaklaşımım yok, bize lisede öğretilen bilgilere bakıldığı zaman bunların düşman olduğu, Mustafa Kemal'le savaştığı söylenir. Bu kadar, ötesini bilmeyiz. Bir Topal Osman'ı bilmeyiz mesela. Neden? Çünkü bu ülke kokuşmuş arkadaş, tarihi bile kokuşmuş. Herkes bir şeylerden korkuyor, herkes bir şeyleri örtmeye çalışıyor. Neyse, Cemil'in Selahattin adlı bir arkadaşıyla diyaloğu, büyük savaş öncesinin bir özeti. Cemil söylüyor önce:
"'İzmir'i kurtarmak için Samsun'a çıkmak bana biraz sapa geliyor. Mustafa Kemal, kestirmesi bu demişse bence yanılmış... Hüner gösterecek adam ya İstanbul'da kalırdı, ya da senin Albayın yerine buraya gelirdi. -Şaka eden bir çocuk gibi yürekten güldü.- Ben konuşuyorum, sen de avanak avanak dinliyorsun!.. Bizim o kadarına aklımız mı erer? Belki İzmir'e giden en kestirme yol, Samsun'dan geçiyordur. Şimdi bunu bırakalım da, burada ne yapacağız onu anlayalım!..'
'Genel durum şu: Millet savaştan yılgın... Vuruşalım demiyor musun, anasına sövmüşsün gibi sırtarıyor!... Yedek subaylardan yarısı evlerine kapanmış, yarısı ekmek parası derdine düşmüş... Bizimkilerin çoğu hasta, sakat... Sağlamları daha yenilginin şaşkınlığından kurtulamadı. Kala kala... Bir avuç senin gibi bizim aklımız ermez diyen subayla gözü budaktan sakınmaz deli aydın kaldı. Gerisi asker kaçağı, çapulcu, kısacası: eşkıya dediğimiz rezil sürüsü...'" (s. 280)
İttihatçıların yarısı kendini suçlu hissettiği için Anadolu'ya gelmiyor, diğer yarısı da halk tarafından sevilmediği için pasifize oluyor ister istemez. Dendiği gibi, bir avuç insanla yapılacak ne yapılacaksa. Zaten sonrası hacı takımıyla çekişmeler, çetecilerle iş yürütmeye çalışmalar, açlık, sonsuz bir çaba. Büyük savaşlara kadar gelmiyor roman, Kuva-yı Milliye'nin kuruluş sancıları ve silah bulma sıkıntısıyla geçen günlerde bir avuç insanın rüzgarda kum tanesi misali savrulmalarını izliyoruz. Mustafa Kemal'le telgraf vasıtasıyla konuşulduğu bölümlerde insan bir garip oluyor, bir asker oluyoruz ve öyle ya da böyle, efsane olan bir komutanın sözlerinden bir şeyler çıkarmaya çalışıyoruz.
Üç gündür yazmaya uğraşıyorum, yeter. Parıltılı bir dirilişi değil, sıkıntılar içindeki bir mücadeleyi gerçekçi bir biçimde anlatır Kemal Tahir. O yıllara bir de buradan bakmak lazım. Okunursa süper.
Şu şarkıyla da bitiriyorum. İyi künne.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




