Öncelikle İnkılâp'ı kutlamak lazım, bir kitabı parçalayıp parçaları 10 senede bir bastığı için. Süper strateji.
İlkini okuyalı kaç yıl oldu bilmiyorum, araya dizisi de girdi. Hikâyelerden sekizini dizileştirdiler, aşağı yukarı 50 dakikalık bölümler halinde. Şahane o dizi, kaçırmayın. Ya da kaçırın, kitabı okuyana kadar.
Bütün Kargaşanın Sonu: Dizide var. King'in olağanüstünü olağanlaştırması hakkında bir şeyler dedim diye hatırlıyorum, o yüzden direkt geçek.
Sağlıklı bir ailede büyüyen iki çocuk. Biri zeki, diğeri en zeki. Dahi gibi bir şey. Çocuk yaşta profesör falan oluyor, bilim dalından bilim dalına atlıyor. Aç bir herif. Abisiyle ilişkileri gayet doğal. Çocuk ev yapımı planörle yüzlerce metre yüksekte uçarken abisi aşağıda haykırarak peşinden koşuyor. Doğal; küçük kardeşi dizginlemek için koşar insanlar. Değişik; kardeş dahi olunca ev yapımı bombayı patlatmasın diye peşinden koşturabiliriz.
Yıllar geçiyor, küçük büyüğü ziyaret ediyor. Dünyanın kafayı yemesinden şikayetçi. Her kanalda cinayet, kıtlık, bilmem ne. Yanında iki kovan var, arı kovanı. Arıları salıyor, sokmuyor arılar. Sebebi de Teksas'taki bir su kaynağı gibi bir şey. Oradaki suyu içenler gayet sakin insanlarmış. Bir çember istatistiğiyle kasabanın ve civarındaki bölgelerin suç istatistiği çıkarılmış. Kasabada tık yok. Bu suyu damıtıp Malezya civarındaki bir yanardağa döküyorlar. Korkunç bir miktardan bahsediyoruz tabii. Amaç, bulutlar yardımıyla insanları sakinleştirmek. Lakin gencimizin atladığı bir şey var; insanlar sakinleşiyor ama zekaları da geriliyor. Alzheimer.
Bütün hikâyeyi kendisine ölümcül bir karışım enjekte eden abiden dinliyoruz. Kan grubuna göre kendisine bir zaman biçiyor ve o sürede ne olduysa anlatmaya çalışıyor. Sonlara doğru karışımın etkisiyle saçmalamaya başlıyor falan, harfler birbirine giriyor, bir şeyler. Mükemmel.
İnsan Alışıyor: Castle Rock, her zamanki gibi. Küçük bir muhitte insanların doğaüstü olaylara alışması hadisesi. King çok seviyor böyle işleri, insanları anlatırken öyle ayrıntılar veriyor ki öyle bir kasaba sahiden varmış gibi. Şahane.
Takırdayan Dişler: Yine tipik bir öykü, kötülükle karşı karşıya kalındığı zaman, veya kötülüğün olduğu yerde diyelim, paranormal aktiviteler ortaya çıkıyor.
Dayımız bir benzin istasyonundan dev bir diş takımı alıyor, oyuncak. Arabasına aldığı otostopçu bir genç bunu soymaya kalkınca dişler canlanıyor. Tabii canlanması için adamın inancı itici uyarıcı oluyor burada. Sanki gerçekten canlanacakmış gibi. Harbiden de canlanıyor ama, çocuğu paramparça ediyor. Falan.
Lastik Pabuçlar: Mastering gibi bir işle uğraşan gencimiz, çalıştığı binanın üçüncü katındaki erkekler tuvaletinin bir kabininde kirli lastik ayakkabılar görür. Her seferinde görür o ayakkabıları, bir süre sonra etrafında ölü sineklerin de olduğunu görür. Hayatına son derece normal bir şekilde devam ederken bir yandan da aklını kaybedecek gibi olur ayakkabılar yüzünden. Bir iş arkadaşına binada hayalet olup olmadığını sorar, arkadaşı hikâyeyi anlatır. Uyuşturucu satıcısıymış, biri öldürmüş onu falan. En sonunda bizimki yüzleşmeye gidiyor, hayaletle konuşuyor. Burada bir ayrıntı var, süper: Hayaletin yüzünde kendi yüzünü görüyor önce, kendiymiş gibi. Bunun sebebi de beynin savunma mekanizması. Aklı pat diye kaybetmemek için. Yüz yavaş yavaş değişiyor sonra. Neyse, meğer dayımızı işe alan adam öldürmüş bu zavallıyı, uyuşturucuyu alıp satmış ve parasıyla rehabilitasyona girmiş. Ne kadar boktan bağlandı değil mi? Ne yazık ki. Sonu da bir o kadar boktan. O kadar güzel yazıp batırma işi nadiren oluyor gerçi King'te, o kadar olur diyor, geçiyoruz.
Muhteşem Bir Müzik Grupları Var, Bilirsiniz: Bu da dizide var. Bir çift seyahat ederken kayboluyor, bir kasabada buluyorlar kendilerini. Kasabada Jimi Hendrix, Janis Japlin, Jim Croce gibi şahane adamlar var ama kasabadaki halleri pek şahane değil. Hen hen hen hen. Korkalım.
Evde Doğum: Şaka maka The Walking Dead'in fikir babası olabilir bu. Aksiyonsuz olanı. Bir de zombileşme sürecinde etken uzaylılar. Normal insanların başına normal olmayan şeyler gelse neler olur? Adam kendisi diyor zaten benim yapmak istediğim şey bu diye. Yapıyor da. Manyak hikâye.
Yağmur Mevsimi: Karanlıkta 33 Yazar derlemesinde de mevcuttu bu. Tamamen bok ederim, hiç anlatmıyorum. Abartılı övüyorum hepsini ama bu gerçekten güzel bak.
Pardon Doğru Numara: Kitapta yer alan tek, "Eh," diyeceğimiz. Senaryo tarzı. Zamanda gerilik, ilerilik. Bu tarz.
On numara, üçüncüsünü bulursam kaçırmam. Oku pamps.
Ana hikâyelerden bağımsız bir Sandman sayısı bu. Kurgusal olarak bağımsız, yoksa önceki sayılarda yer alan bazı karakterler şöyle bir görünüp kayboluyor.
Birbirine bağlı iki kurguyu izleyeceğiz. Birinde karla kaplı bir diyarda bir kuş, fare ve maymun var. Gerçek demeye de dilimin varmadığı dünyada Barbie'yle arkadaşları Wanda ve diğerleri yaşıyor. Bağlantı şurada; bu ilk diyardaki hayvanlardan biri, saydığım üçlüden ayrılıp haber uçurmaya gitmiş bir dördüncüsü, dev bir köpek diyeceğim, Barbie'nin önüne çıkıyor ve geri dönmesi gerektiğini söylüyor. Barbie hatırlıyor hayvanı hayal meyal.
Ya bodoslamadan giriyorum, resifler var dostlar. Rüya alemiyle gerçekliğin arasında sıkışmış resifler var. Bazıları şekilleniyor, bazıları parçalanıyor, bazıları yok oluyor. Bu Barbie'nin çocukken sahip olduğu resif/düş dünyası, bilinçaltının katlarından biri diyebiliriz, boku yemek üzere. Çünkü bilinçaltı büyük bir çöplüktür kariler, öyle bir kokar ki gün düşüne dalarsınız da ne olduğunu anlamadan, her şeyi unutmuş olarak kendinize gelirsiniz. Bazen de böyle olmaz, bu resif, sahip olduğu hayatı tehdit edecek kadar tehlikeli bir hale gelir. Burada ele geçiriliyor, Guguk Kuşu tarafından. Guguk Kuşu, Barbie'nin çocukluğu. Leş bir çocukluğun son izi. Freudyen bir hikâye, kralına kadar. Olayın bir boyutu, bu resifin akıbeti. Sandman olayları izliyor sadece, olacakları bildiği için her şeyin sonunda bazı seçenekler sunuyor, o kadar. Öküz gibi sayıda bunlar olmuyor tabii sadece, Ay'ı yeryüzüne indirip Sandman'in diyarına yol açan bir hanım var mesela, bu Barbie ve arkadaşlarıyla aynı binada oturuyor. Kötü bir adam var, bu arkadaşları rüyalarına hapsedip sonsuz bir kabusa uyandırmak istiyor. Gebertiyorlar bunu falan. Bir de marjinal olarak kabul görmüş lezbiyen, transseksüel kardeşler var. Onlar deyip ayırmayacağım, biziz. Sen ben kadar biz. Ne diyorum.
Güzel, şimdi yazabilirsem Sevgi Soysal yazacağım. İyi okumalar.
Endless Sülalesi'ni külliyen gördüğümüz sayı bu. Bütün aile orada. Bütün aile değil gerçi, kayıp kardeş ortada yok. Diğerleri toplanıyor.
Destiny'ye Ak Saçlı Hanımefendiler gelir ve savaşın başlamak üzere olduğunu söylerler. Destiny şaşırır, kendisi kaderdir ve bundan hiç haberi yoktur. Elindeki kitaba bakmasını söyler hanımlar ve uzarlar. Kader diyelim, Kader kitaba bakar ve yapması gerekeni anlar.
Önce Ölüm'ü çağırır, sonra Sandman, İhtiras ve Umutsuzluk katılır. Hezeyan gelir en son. Kayıp kardeş dediğim gibi ortada yok. Aileyi tanıtan bölümler var, şahane. Mesela kader hakkında yazılanlar: "Kader toz ve gece kütüphaneleri gibi kokar. Ardında ayak izi bırakmaz. Gölgesi yoktur." Diğerleri daha uzun, en kısası Ölüm.
Ne için toplandıklarını bilmiyorlar, Kader de söylemiyor. Sonra İhtiras, Sandman'i çok kızdırıyor. Sandman'in Cehennem'e kapattığı sevgilisi vardı, Nada, hani ilk kitapta şöyle bir görüyorduk, önceki kitaplardan birinde de bir ritüeli vardı Afrikalı kardeşlerin, orada tanışmalarını görmüştük. İşte İhtiras Sandman'e diyor ki, kardeş, sen galiba biraz aptalsın. Kız sana bir şey yapmadı ama 10000 yıldır Cehennem'de tutuyorsun kızı, üstelik elinde olmayan sebeplerden ötürü seni kabul etmediği için. Sandman atarlanıyor falan, tek başına balkona çıkıyor. Ölüm geliyor, İhtiras haklı dayı, kusura bakma diyor. Sandman de harbiden doğru galiba diyor ve Cehennem'e doğru yola çıkmak üzere hazırlanmaya gidiyor. Ailenin geri kalan üyeleri neden çağrıldıklarını bir kez daha sorunca Kader diyor ki, tamamdır, dağılın, Sandman yola çıktı. Sandman içinmiş onca tatava. Taktiklere gel.
Sandman Cehennem'e gitmişti bir kez, çalınan başlığını almak için. Orada Lucifer'a gider çekmiş, kıçını tehlikeye atmıştı. Hizmetkarları gitmemesi için uyarıyorlar kendisini, lakin gidecek, kaçarı yok. Elçi olarak Kabil'i gönderiyor Lucifer'a, çünkü İncil'e göre Kabil'in öldürülmesi yasak. Lucifer, Kabil'in canını alamaz. Akıllı bir tercih yani. Neyse, Kabil Sandman'in geleceğini haber veriyor. Lucifer şekilden şekle giriyor. Onu yok edeceğim, onu parçalayacağım. Bilmem ne.
Sandman'in gidip de dönmeme ihtimali var, bu yüzden bir şekilde tanıştığı kişilere veda ediyor. Her 100 yılda bir buluştuğu arkadaşına mesela. Merasimle Cehennem'in topraklarına adım atıyor, şekil şekil yürüyor, Nada'nın hücresine gelip bakıyor ki hücre boş. Sadece hücre değil, Cehennem de boş. Bomboş, hiçbir iblis yok. Lucifer çıkıyor ortaya, bekçiliği bıraktığını söylüyor. Beraber kapıları kilitliyorlar, sonra Lucifer Sandman'e Cehennem'in anahtarını verip uzuyor. Bomboş Cehennem Sandman'in oluyor.
Bundan sonrası acayip fantastik. Amerikan Tanrıları kokuyor buram buram, tam tersi daha doğru olacak gerçi. Odin, Loki ve Thor, Düzen, Kaos, Gümüş Şehir'den iki melek; Duma ve Remiel, Nada'yı elinde tutan Azazel, Anubis ve Japon panteonundan bir tanrı, hepsi Sandman'in kapısını çalıyor Cehennem'in sahipliği hakkında. Hepsi Cehennem'i kendi için istiyor.
Bir ara hikâye: Yatılı bir okulda kalan Rowland adlı çocuk, Sandman'in yediği bokun sonucu olarak, dolaylı sonucu da diyebiliriz, geri gelen ölüler yüzünden kabus dolu saatler geçiriyor ve hayalet zorbalar tarafından katlediliyor. Sonra hayalet arkadaşıyla birlikte kapıdan çıkıp gidiyor, Ölüm'ün çok işi olduğu için onu o an almıyor. Bu yüzden sorunlar çıkacak galiba. Neyse, göreceğiz.
Her tanrı, Sandman için bir şeyler sunuyor Cehennem karşılığında. Kimi kayıp ağabey hakkında bilgi vermeyi teklif ediyor, Azazel Nada'yı vereceğini söylüyor falan. O iki melek gözlemci, bir şey sunmuyorlar. Son ana dek.
Yaratan, diğer tüm tanrıların üstünde, en tepede. İki meleğe haber geliyor. Cehennem varlığını sürdürecek, iki melek de oranın yeni denetleyicileri olacaklar. İçlerinden biri bunu istemese de Samael gibi isyan etmiyorlar, Lucifer'a dönüşme aşamasını biliyor hepsi. Lucifer çok büyük bir güce sahip, düşmüş olsa bile. Sandman'i korkutacak kadar. Her neyse, diğerleri sorun çıkarmıyor da Azazel yamuk yapıyor, Nada'yı çıtır çıtır yiyeceğini söylüyor. Görünüş olarak Azazel boyut kapısı gibi bir şey. Bir sürü dişi var falan içinde. Sandman atlıyor içeri, Nada'yı kurtarıyor ama Azazel'in dev ağızlarından biri Sandman'in üstüne kapanıyor. Bir sonraki karede Sandman'i görüyoruz, elindeki kavanozda Azazel hapis. Sandman'in rüya diyarında yamuk yapmayacaksın, oranın efendisi Sandman. Senin lolon kime dangalak.
Nada kurtarılıyor, son bir yemek yiyorlar ve Nada, bir bebek olarak doğup Sandman'den sonsuza kadar ayrılıyor. Böylece Sandman affedilmiş oluyor. Son olarak Cehennem'deyiz, iki melek yönetiyor orayı. İşkence gören bir ruhun yanına gelip durduruyorlar ve sonsuz işkencenin bittiğini, kurtuluş için kefaret işkencesinin başladığını söylüyorlar. Yani daha makul boyutlarda, günah kadar diyelim. Ona benzer bir şey.
Böyle bir sayı. Ailenin toplanması, Sandman'in Lucifer'la konuşması, tanrılar falan derken insan şapşallaşıyor. On numara.
"trip v2.0 & hera
Kaybedenler Kulübü'ne AİTTİR
Bol Şans......."
Biri yürütmüş kitabı, ben de hatırlamadığım bir zamanda sahaftan almıştım. Kim yürüttü acaba? Erol Egemen göreve.
Bir önceki kitabın hemen ardından okudum, farkları üstünden gideceğim. Bir kere bunun kapağı daha güzel. Fdfs, şaka. Ama harbiden daha güzel. Bir de Michael Coren dayıtımız neşeli bir adam, üslubu daha farklı, sohbet havasında.
Bu kitapta Mabel Suffield, ailesinin onayını alarak Güney Afrika'ya gidiyor. White'ın kitabında ipleri koparıp gidiyordu. Gerçek nedir, bilemiyoruz.
Lewis'le ilişkileri de pek ayrıntılı değil. Dostluklarının son zamanlarındaki tartışmalardan hiç bahsedilmemiş, sanki hiçbir sorun yokmuş gibi anlatılıyor. Tolkien dostu öldükten sonra yıkılmış gibi. Elbette üzülmüştür ama White'ta bir iki kelime haricinde hiçbir yorum yapmadığı yazıyordu.
Eserlerin özetleri verilmiş, onun dışında yazılış aşamaları yok. Yayımlanış sırasında ortaya çıkan bazı problemler verilmiş, o kadar.
Genel olarak daha az ayrıntılı ama gayet başarılı, okunur. Süper. Peder'in fotoğrafı falan var. Öyle.
Pek çok şey yapacağız; iş güç, evlenmek, yolculuk. Pek çok şey izleyeceğiz; dizi, film, kendini mahveden insanlar. Pek çok kitap okuyacağız; Mann, Faulkner, Joyce, kimler kimler. Ama bir şey diyeyim, hayatımız boyunca bizi izleyecek birileri var. Biz de onları izleyeceğiz. İsimlerini teker teker sayamayacağım, onları tanıyoruz. Onlar en saf aşka tutulmuşlar, dünyanın görüp göreceği en yakın dostlar, hata yapanlar, hatasını düzeltenler. "Korkak, cesur, cahil, hakim ve çocukturlar." Tanıyoruz diyebiliyorum, öylesi yakın hissetmiyor muyuz onlara kendimizi?
Biyografik roman üslubuyla başlıyor kitap, evine doğru pedal çeviren Tolkien, çalışma odasına geçip öğrencilerinin sınav kağıtlarını okuyor. 20 yıl boyunca okuyacak, bu bir ek gelir kapısı. Başka türlü evini çekip çeviremeyecek ama sıkıcı, çok sıkıcı bir iş. Kağıt yığınları küçülmek bilmiyor. Bir bıkkınlık anında yere bakıyor Tolkien, halıdaki küçük bir delik gözüne takılıyor. Duruyor. Gündüz düşlerinin ortasında bir kağıt çekiyor önüne, yazıyor: "Yerdeki bir çukurda bir Hobbit yaşardı..." Böyle başladı koca bir mitin kuruluşu.
Tolkien'in dedesi piyano imal ediyordu, iflas edince ailecek zor duruma düştüler ve baba Arthur Tolkien, ticaretin tehlikeli olduğunu görüp bir bankada çalışmanın çok daha güvenli olduğunu anladı. 18 yaşındayken sekreter olarak işe girdi. Yükselmek istiyordu ama çok zordu terfi etmek, birilerinin ölmesini beklemek lazımdı. Beklemedi, Güney Afrika'da daha rahat bir iş hayatı için yola çıktı. Mabel Suffield'la bir yıldır sevgiliydi, kızı çok seviyordu ve evlenmek için işlerinin iyi gitmesi gerekiyordu, bir de kızın babasının koyduğu kurallara uymak. Dönemin katı ahlakçılığında ilişkilerini zorlukla yürüttüler, iki yıllık bir görüş yasağı getirdi kız babası. İkisi de bekledi. Arthur işinde başarılı oldu, şube müdürlüğüne kadar yükseldi. 1891'de Mabel yola çıktı, ailesinin bütün itirazlarına rağmen. Arthur'dan daha iyisinin bulunacağını ummuşlardı.
Çabuk sıkıldılar, çünkü küçük, kasvetli bir yerdi bulundukları Bloemfontein. Mabel hamile olduğunu anlayınca Arthur'a İngiltere'ye dönmek istediğini söyledi, çocuğu orada doğuracaktı. Arthur işlerini yoluna yeni koymuştu, yeni kurulmuş bir düzeni bozmak istemedi ve İngiltere'ye gidemeyeceğini söyledi. Kalmaya karar verdi Mabel, J. R. R. Tolkien orada doğdu. İlk R'yi annesi, ikincisini babası koydu. Ailesi ve müstakbel eşi Ronald diyeceklerdi Tolkien'e.
Mabel iyice sıkıldı, İngiltere'ye dönmeye karar verdi. Arthur işlerini yoluna koyunca yanlarına gelecekti ama ne yazık ki gelemedi, romatizmal ateşten yatağa düştü ve ağır bir kanama sonucunda öldü. Ronald dört yaşındaydı, pek bir şey hatırlamadığı Güney Afrika'da babasını bıraktı ve annesiyle birlikte kurtulmak için çabalayacağı zor bir hayata başlamış oldu.
Birmingham'de bir eve taşındılar, Sarehole'da. Yeşillikler içinde cennet gibi bir yerdi. Zorlamayla Shire adını çıkartabiliriz buradan ama zorlamayalım. Kardeş Hilary ile oynamaktan keyif alıyordu Ronald, bir de komşu köyün çocuklarıyla koşturmaktan. Yaşadıkları köyü büyücülerin savaştığı fantastik topraklar gibi hayal ederek oyunlar oynadılar. 7 yaşına gelen Ronald, Alice Harikalar Diyarında gibi kitapları, masalları büyük bir keyifle okuyordu. Düş dünyası yavaş yavaş şekilleniyordu, büyük zorluklar içinde.
Evlenmesini istemeyen ailesini kızdırmıştı Mabel, Katolik olduğu zaman son bağları da koparmış oldu. Arthur'ın ailesi de sahip çıkmadı, bir başına iki çocukla kaldı ve eşinden kalan az bir parayla geçinmeye çalıştı. Bu sırada yine taşındılar, Ronald'ın eğitimi için Birmingham'ın banliyölerine gittiler ve King Edward's adlı süper bir okulun sınavlarını kazandı Ronald, fakat bir süre sonra eğitimini yarım bıraktı. Bir türlü tutunamıyorlardı, Mabel bir çıkış yolu arıyordu ama bulamıyordu. Peder Francis'le tanıştıktan sonra maddi olarak olmasa da manevi olarak güçlendi Mabel, gittiği kilisenin yakınında bir evin boşaldığını duydu ve oraya taşındılar. Hilary burslu olarak kazanamadı ama Ronald King Edward's'a devam etti, dil derslerinde çok başarılıydı. Okulu seviyordu, Peder Francis de güç ve huzur veriyordu aileye. Tolkien, pipo alışkanlığının Peder Francis'in içtiği pipodan kaynaklandığını söylemiş, öylesine önemli bir figür bu dayımız.
1904'te işler yine kötüleşti, Mabel'in şeker hastası olduğu ortaya çıktı ve kısa bir süre sonra öldü. Yanında kız kardeşi ve Peder Francis'ten başkası yoktu. Hilary ve Ronald kimsesiz kaldı.
Tolkien ölene kadar koyu bir dindar olarak yaşamış. Katolik, ağır. Annesinin inancına sıkıca sarılmış, akrabalarını hiçbir zaman affetmemiş. Bu nokta önemli, Tolkien'ın hayatındaki birçok noktaya bu açıdan da yaklaşacağız.
Ronald, sevimsiz akrabalarının yanında yaşamak zorunda kalıyor bir süre, bu arada Peder Francis'le ve kardeşiyle görüşmeye devam ediyor. Okulla arası süper. Çok da ayrıntılı anlatmayayım, sıkı dostluklar ediniyor Ronald ve Beowulf okumaya başlıyor. Taşındığı pansiyonda müstakbel eşi Edith'le tanışıyor. Ronald 16, Edith 19 yaşında. Buluşuyorlar, geziniyorlar falan. Peder duyuyor bunu, Ronald'ı kalaylıyor. Bu arada Oxford'un sınavına giriyor Tolkien, başaramıyor. Edith'in de uzaklara gönderileceğini öğreniyor, üç yıl ayrı kalacaklar. Ronald kaderine isyan ediyor, kızı son bir kez görüyor ve Peder'in bundan da haberi oluyor. İyice kızıyor bu sefer. Birbirlerine söz veriyorlar; üç yıl bekleyecekler.
Ronald sınavlara hazırlanıyor tekrar, bu sırada dört arkadaşıyla Ç. K., B. D. diye bir edebiyat kulübü kuruyor. Burada Sir Gawain ile Yeşil Şövalye gibi kitapları okuyorlar. İkinci sınavı kazanıyor Ronald, Oxford günleri başlıyor. Klasik Diller'de okurken İngiliz Dili ve Edebiyatı'nın kendisi için daha uygun olduğunu anlıyor, o bölüme geçiyor.
"Tolkien sadece dille ilgileniyordu. 'Çağdaş' edebiyatı pek sevmiyordu. Shakespeare'in abartıldığını düşünüyor, Bard'ın piyeslerinin çoğunu da beğenmiyordu. Dryden'a ve Milton'a ayıracak zamanı yoktu. Oxford'da İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okutulan 'çağdaş', yani 18. ve 19. yüzyıl yazarlarının eserlerindense nefret ediyordu." (s. 53)
Edith'le evleniyorlar bu arada. Edith mezhep değiştirmek zorunda kalıyor ve bundan nefret ediyor. Katolik olan Tolkien bu konuda ısrarcı. Edith, Tolkien'ı çok sevdiği için akrabalarıyla ilişkisini koparma noktasına geliyor bu süreçte, zor bir durum. Kendisi durumu kabul etse de hayatı boyunca kiliseye, ayinlere pek gitmeyecek. Bunu da Tolkien kabulleniyor. Önlerinde büyük bir savaş var çünkü.
Birinci Dünya Savaşı'na katılıyor Tolkien, ordudaki günlerinden hoşlanıyor başlarda. Disiplinli bir yaşam, düşünmek için bolca zaman. Cephede işler değişiyor. En yakın arkadaşlarından ikisi, Ç. K., B. D. kulübünden iki dostu bu savaşta ölüyor. Tanrılık psikolojisiyle savaşmaya başlıyor Tolkien, kendisine hiç zarar gelmeyecekmiş gibi. Fransa'nın sürekli bombalanan topraklarında kaç savaşa giriyor, kaç kişiyi öldürüyor, kendi de bilmiyor bunları. Ölmüyor; bombalar ve mermiler yağmur gibi yağarken hiçbir şey olmuyor. Hastalanıyor, İngiltere'ye geri gönderiliyor.
Savaşla ilgili ayrıntılar çok zengin, Tolkien'in bulunduğu bölüğün hareketlerine kadar her şey var. Var da, korkunç bir savaştan sağ kurtulmayı başarmış yazarın neler hissettiği pek yok. Korku, öfke, üzüntü. Savaş konusunda özellikle bir şey söylemediğini sanıyorum, çok sancılı günlermiş çünkü.
Mit yaratma konusunda Tolkien'in esin kaynakları belli; diğer mitler ve mitleri oluşturan kültürlerle diller. "Tolkien'in bir 'İngiliz mitolojisi' yaratma arzusunun kökeninde yatan şey, bir vatansever olarak ulusal edebiyatının ağır toplarının bulunmadığını görmesiydi. Üstelik böyle bir epik yaratabilecek, hatta yaratmak üzere eğitilmiş biriydi. Siper hummasıyla İngiltere'ye dönerken aklına bu parlak fikir gelmişti." (s. 81) Savaş öncesinde kulüpten dostlarıyla paylaştığı bazı edebi fikirler vardı, bunların yanında anne özlemi de Tolkien'in yazdıklarının temelini oluşturuyor. Annesiyle yaşadığı zamanlarda yemyeşil çayırlarda oynuyor, küçük ormanlarda koşturuyordu. Geçmişe özlem büyük. Tolkien'in kurduğu mitle din arasındaki ilişki de incelenmiş, onu yazmıyorum. Adamlar dava açacak lan kitabı olduğu gibi almışsın diye. Al oku kardeş kitabı.
Kitapta Tolkien'in döneminde fantastik edebiyatın bilim kurgudan ayrılmamış olduğu yazıyor. Lord Dunsany sayesinde biraz gerçekleşmişti aslında bu. Weird Tales'ın üç atlısı da çok acayip şeyler yazıyordu o sıra, tabii küçük bir derginin bir türe başlı başına kimlik kazandırması uzun yıllar alır, o yüzden Lovecraft, Smith ve Howard gibi dayıların isimleri kitapta yok, Fantastik edebiyatın bir tür olarak ortaya çıkışı Tolkien'le ele alınıyor. Yine de biz bu üç şahane yazarın Tolkien'den önce bir şeyleri başlatmış olduğunu, fantastik dünyalar kurguladıklarını unutmayalım. Bu dünyalardan bazılarının kökleri yaşadığımız dünyadaydı, evet, lakin bazılarının değildi.
Tolkien'in etkilendiği yazarlar: Lord Dunsany, William Morris. Bunların dışında Verne, Swift ve Wells gibi yazarları da okumuş. Etkileşimler kitapta örnekleriyle mevcut. Dickens'ı, T. S. Elliot'ı sevmezmiş mesela. Çağdaş yazarlardan pek hoşlanmıyormuş.
Akşam Yıldızı Earendel'in Yolculuğu, Tolkien'in savaş öncesi son Ç. K., B. D. toplantısında okuduğu bilinen ilk edebi çalışmasıymış. Bu çalışmadan sonra olgunlaşmaya başlamış bir efsaneyle ilgili şiirler yazmış. Cynewulf'un Crist adlı şiirinden alınan bir ilham, koca bir mitin başlangıcı. Denir ki her şeyden önce Silmarillion belirdi, Tolkien bir dünya yaratmak için ömrü boyunca koştu ama nefesi yetmedi. Oğul Christopher bitmemiş çalışmaları toparladı ve bastırdı. Tolkien'e kalsa yüz yıl uğraşılsa yine bitmeyecekti o kitap, ne kadar ince eleyip sık dokuduğuna geleceğiz.
Silmarillion için bir dünya şiir yazdı Tolkien, bu sırada savaş bitmiş, çok önemli bir sözlük projesinde madde yazımı konusunda çalışmaya başlamıştı. Bir yandan daha iyi işler kovalıyor, bir yandan da kurduğu dünyayı şekillendiriyordu yavaş yavaş. 22 yaşında profesör oldu, günümüzün akademik sisteminden farklı bir olay zannediyorum. Leeds'te bir üniversitede çalışmaya başladı. Burada bir Viking kulübü kurdular, daha çok tütün, bira içmek ve edebi sohbetler yapmak için. Son olarak Oxford'a girdi, seçimde verilen son bir oyun yardımıyla.
Bundan sonrasını iyice özet geçiyorum artık.
Tolkien süper bir öğretmendi. Öğrencilerine tepeden bakmaz, onlarla sık sık sohbet ederdi. Bir konuyu anlatırken kendinden geçer, sanki başka bir dünyanın masallarını anlatıyormuş gibi heyecanlanırdı. Böyleymiş. Bir de bölümünde eski ve yeni eserlerin bir arada okutulmasına karşı çıkmış, ayrı uzmanlık alanları gerektiriyormuş çünkü. Zamanla ikisinin ayrılmasını sağlamış. Şunu bizde yapan bir delikanlı çıkmadı. Edebiyat okudum ve Kıpçakça, Köktürkçe vs. bok püsür bir dolu çöp öğrenip sınavlardan sonra anında unuttum. Çöptü benim için, başkası için altındır.
Luthien'le Beren olayı, dans ederken gördüğü Edith'ten esinlenerek ortaya çıktı. Şimdi mezar taşlarında Luthien ve Beren yazıyor.
C. S. Lewis'le tanışma. Aşırı özet geçiyorum, dostlukları kitapta neredeyse 100 sayfa boyunca anlatılıyor. Aynı edebiyat kulübünde takılıyorlar, çok yakın arkadaşlar. Lewis Narnia'dan parçalar okuyor, Tolkien beğenmiyor. Ona göre üstünde fazla çalışılmamış metinler. Din açısından da rahatsız edici. Lewis'le Tolkien arasında geçen bir din hadisesi var, acayip. Tolkien çok dindar adam canım. Sonra birkaç hadise, araları bozuluyor ve hayatlarının son yıllarında hemen hemen hiç konuşmuyorlar.
Hobbit bu dönemde ortaya çıktı, Tolkien arkadaşlarına parçalar okudu ve hepsi çok beğendi. Kulübün üyelerinden birinin yardımıyla kitap George Allen & Unwin adlı yayınevine verildi. Bu yayınevi süreci de kitapta zengin ayrıntılarla işlenmiş, kısaltıyorum. Hobbit basılıyor, 5000 baskı tükeniyor ilk etapta. ABD'de de iyi satıyor. İşte Yüzüklerin Efendisi bu noktada ortaya çıkıyor. Hamlı Çiftçi Giles'ı yolluyor Tolkien, beğenmiyorlar. Yeni bir Hobbit yazması konusunda cesaretlendiriliyor. Tolkien bu doğrultuda çalışırken bakıyor ki hikâye bambaşka bir noktaya gidiyor, Silmarillion'dan bir dünya şey girmiş işin içine. O zaman kitabı epik bir destana dönüştürmek geliyor aklına. Yani kitabı ne düşüncelerle yazmaya başladı, sonuç ne oldu. Çok acayip. Bu bölüm mükemmeldi, benim en çok keyif aldığım bölüm bu oldu, çünkü İkinci Dünya Savaşı boyunca, hatta savaş sonrasında da yazılan bir kitap, bir yazarın artık daha fazla sınav kağıdı okumama umudu, rahat bir hayat sürme özlemi gibi gayet insani şeylerin yanında kurulmaya çalışılan fantastik bir dünya var.
Hobbit 1937'de basıldı, 1954'te Yüzüklerin Efendisi ortaya çıkabildi en sonunda. Kitabın yazılış aşaması sancılı, onun yanında bir de basıma hazırlanış var ki of, Tolkien kanser etmiş adamları. Mükemmeliyetçi bir adam, en ufak bir şeye bile karışıyor.
Çok ayrıntı var Tolkien'in kişiliği, alegori tartışmaları, basım aşamaları hakkında. Hepsini yazarsam parmak kalmaz bende. Müthiş müthiş müthiş, Justin Bieber konserine giden 12 yaşındaki kız gibi hissettim okurken.
Pavese'nin gençlik ve ilişkiler yoluyla çattığı bir roman.
Pieretto, Oreste ve anlatıcı, üç yakın arkadaş. Öğrenci bunlar Oreste tıp okuyor, diğerleri hukuk fakültesi için hazırlanıyor. Günler aylaklıkla, arada sırada da çalışmakla geçiyor. Kadınlarla kurulmaya çalışılan ilişkiler, alkol, gençlik, her şey çiçek kokusuyla bir olmuş ve günlerin nasıl gelip geçtiği anlaşılmıyor.
Bir gün tepe tepe gezerlerken bir araba görüyorlar, arabada bir adam var ve ölmüş gibi gözüküyor. Yanına gidiyorlar, görüyorlar ki Poli. Zengin bir arkadaş, ailesinde para gani. Poli öylesi rahat ki anlatıcının dediğine gel: "(...) Ama o akşam keyfim biraz yerindeydi. Poli ile geçen günkü karşılaşmamız vicdanımı rahatsız eden birçok kuruntudan kurtarmıştı beni, dünyada benden daha saçma, ayrıcalıklı kişiler, gece gündüz benden daha fazla eğlenen tembeller var, dedim kendi kendime. Kentte oturan birer taşralı olan annemle babam, bilmeden şunu sokmuşlardı kafama: Ancak yoksulların çılgınlıkları sana göredir, zenginlerinki değil. Yoksul, dilenci anlamına gelmiyor elbet burada." (s. 22) Burası önemli, ileride Poli'yle bu üç arkadaşın yaşadıkları olaylarda bu izleği takip etmek gerekecek.
Bir gece Poli'yle birlikte dansa gidiyorlar, Rosalba da yanlarında. Rosalba'ya Poli'nin kırığı diyebiliriz. Acı çekiyor, Poli'ye aşık çünkü. Poli'yse kayıtsız, sadece yaşayan bir adam. "Korkunç bir güç var bizde, özgürlük. İnsan masum olabilir. Acı çekmeyi de seçebilir." (s. 30) Gerçekten de acı çekiyor Poli, Rosalba tarafından bıçaklanıyor ve Oreste'nin gözetiminde yatıyor bir süre. Sonraları Rosalba'nın intihar ettiğini duyacağız.
Üç arkadaş, Pieretto'nun ailesinin çiftliğinde geçiriyorlar tatillerini. Kentteki aylaklıklarının üzerinden uzunca bir süre geçiyor. Bir gün Poli'yle karşılaşıyorlar, tepedeki evde kalıyor, yanında eşi var. Evlenmiş. Gidip bir süre onlarda kalıyorlar. Eve zengin dostlar geliyor, bunların ortama kattıkları garip vaziyet, falan. Sonra Oreste'yle Poli'nin eşi Gabriella arasında bir yakınlaşma oluyor, meğer severek evlenmemişler. En sonda da Poli'nin verem olduğu ortaya çıkıyor, hastaneye götürülürken bizimkiler de hayatlarına geri dönüyor.
Ya leş gibi anlattım, kitapları okuyup sıcağı sıcağına yazmayınca unutuluyor çoğu ayrıntı ama genç insanların farklı hayatlarla imtihanı diyelim, kadınlarla özellikle. Buna benzer bir şey. Bir de Poli'nin tedavi olmayı reddettiği bir bölüm vardı, şimdi bulamadım. Tezer Özlü'yü andım, o da kanser olduğu zaman ilk adımda tedavi olmayı reddetmişti. O da anımsamış mıdır Poli'yi, ya da zaten aklında mıydı?
Heinlein, insanoğlunun bir şekilde bastırılmış güçlerinin peşinde. Bu güçler neydi, nereye kayboldu, neler oldu, neler yaşandı, az sonra.
Phil Huxley, Western Üniversitesi'nde psikoloji profesörü ve parapsikolojiyle ilgileniyor. Ben Coburn namlı arkadaşı da aynı üniversitede tıp profesörü gibi bir şey, cerrah. İyi arkadaş bunlar. Phil, kartların arka yüzünü görebilen bir çocukla ilgileniyor ve Ben'e anlatıyor hadiseyi. Sonra bu çocuk kaza geçiriyor, fakülteye getiriliyor ve Ben, çocuğun akan pekmezini durduruyor, beyninden bir bölümü alıyor, pek işe yaramayan bir bölüm. Joan adlı bir öğrenciyle birlikte pikniğe gittiklerinde kaza geçirenin bütün yeteneklerini kaybettiğini öğreniyoruz, beyin bütünlüğü bozulunca yetenekler kaybolmuş. Testler yapılıyor, çocukta hiçbir değişiklik yok kişilik olarak. Kazadan önceki gibi ama yetenekler puf, gitmiş.
Piknikte konuşurlarken bir davranışçılık eleştirisi yapıyor Phil. Psikolojinin özgür irade hakkında bir açıklama getiremediğini, kutuplaşmış ekollerin çözüm bulamadan tartışmaya daldığını söylüyor. Davranışçıların insanların estetik yaratılarına bir açıklama getiremedikleri söyleniyor. Bu şey işte; koşulsuz bir uyarıcıyla nötr uyarıcıyı birlikte verirsiniz, nötr uyarıcı koşullu uyarıcı haline gelir. Yani kıçınıza yıldırım düştüğünde göl kenarında yürüyorsanız göl gördüğünüz zaman koşar adım uzaklaşırsınız. Pavlov ve köpekleri. Anladınız mı? Haa?!?!
Joan da Phil'in yolunda, o da felsefeye giydiriyor. Görünüşte her şey güzel ama iş ısırmaya gelince ağız boş kalıyor. Felsefeyi anlatışı tam olarak böyle. Ben de benzer şeyler söyledikten sonra konu parapsikolojiye geliyor. Daha doğrusu tam sınırda olan olaylar var en başta; mesela fotografik hafızaya sahip, saniyede seksen iki milyon işlem yapabilen insanlar. Kitapta gerizekalı olarak geçiyorlar ama biz "yavaş" diyelim. Yavaş da denir mi bilmiyorum, otistik insanlar işte. Rain Man'deki Dastin Hofpırt mesela. Buradan havada duran Sabri Bey gibi, döşeğini yorganını yakan pirokinetik dayı gibi insanların varlığına geçiyoruz. Şöyle bir elden geçiriliyor hepsi ve sonuçta bir fikre ulaşılıyor: Bu yetenekler insanlarda mevcut ama bir şekilde kullanım dışı. Joan eğitim görmeyi, bir manada denek olmayı kabul ediyor ve bir süre sonra telepatik bazı özellikler geliştiriyor. Zannediyorum kurgunun en ilgi çekici bölümleri buraya kadardı, temeller yani. Ardından olanları özet geçiyorum: Gizli bir toplulukla karşılaşıyorlar. Bu toplulukta Ambrose Bierce var, 100 yaşında falan. Demek roman 1940'larda falan geçiyor ve güzel bir öngörü; cep telefonu var, Heinlein kullanmış bunu. Daha ilginci, Ambrose Bierce var lan. Kaybolmamış da inzivaya çekilmiş o toplulukta falan. Her neyse, bu topluluğun mekanında eğitim görüyorlar ve yetenekleri gelişiyor. Bu sırada insanoğlunun yeteneklerinin nasıl silindiğini öğreniyoruz. Mitolojik varlıklar toplantısı gibi bir şey görüyorlar rüyalarında, aşağı yukarı buna benzer şeyler. İnsanlar cezalandırılmış, Atlantis ve Mu bok edilmiş. Odin var, sallıyorum Zeus var ortamda. Falan. Yani bu şekilde kaybolmuş yetenekler, bir örgüt de bu yetenekler ortaya çıkmasın diye uğraşıyor. Bizimkiler ortamdan ayrılıp bu yetenekleri insanlara tanıtmak, onlara kavuşmalarını sağlamak için işlerinin başına dönüyorlar ama karşı örgütün adamları çok güçlü. Devlet yönetiminde yer alanlar, profesörler, ne kadar güçlü adam varsa hep düşman. Savaş çıkıyor elbette ve bizimkiler alt ediyor karşı tarafı. Pek sağlam değil açıkçası bahsettiğim bölümden sonrası, büyük bir keyif vermiyor. Ayrıntılı bir şekilde ele alınmamış çünkü, tarihin en büyük sosyopsikolojik, sosyopolitik savaşı ciyuv ciyuv şeklinde beyin savaşı olarak hoop, hemen geçiliyor. Olmaz.
Serinin en zayıf halkası olabilir ama yine güzel, Fringe seven bunu da sever.