16 Nisan 2013 Salı

Peter Straub - Yitik Oğlan Yitik Kız

Çoğumuz Stephen King'le tanımışızdır Straub'ı, Tılsım ne kadar güzeldi mesela, Kara Ev ne kadar güzeldi. Jack adlı çocuğumuzla, ikinci kitapta yetişkin Jack'imizle sırlardan sırlara, maceralardan maceralara düçar olmuş idik. Güzel anılar korunuyor, hatırlayınca mutlu oluyor insan. Kitapları okumuş kariler, Jack'i düşününce hepimiz mutluyuz sanıyorum.

Yitik Oğlan Yitik Kız, Straub'ın okuduğum ilk kitabı. Stephen King, okuduğu en iyi Straub kitabı olduğunu söylemiş. Bu şöyle süperdir, böyle manyaktır, en kraldır olayı riskli, çünkü umduğunuz şeyle karşılaşmazsanız önyargı öyle çabuk oluşur ki anlamazsınız bile. Eh, biraz da reklam kokan hareketler tabii, bu yüzden tekrar şans verebiliyorsunuz. Bir süre sonra. Konu Straub'sa ben vereceğim. Ki şans vermelik bir olay da yok, sevdim ben bunu.


Nancy Underhill'ın ölümüyle giriyoruz. Nancy, mutsuz bir evliliği sürdürmeye çalışan bir bacı. Kendisinin de hayattan pek bir beklentisi yokmuş zaten, lakin kocası Philip de biraz öküz çıkınca var olan minik umutlar da yok oluyor. Bir gün, oğlu tarafından bilekleri kesik bir vaziyette bulunuyor, kafaya da bir naylon poşet mi ne geçirilmiş. Oğul Mark için ne kadar travmatik bir hadise olduğunu düşünün ki Mark da gayet hoş bir çocuk. Babasının hödüklüğünden zerre geçmemiş buna, gayet yakışıklı ve normal bir genç. 15 yaşındaki gençler nasılsa öyle bir genç yani.

Tim var, New York'ta yaşayan bir yazar. Philip'in kardeşi. Zamanında kasabadan gitmiş, kardeşini orada bırakmış. Bu yüzden Philip beyinsizlik sebebiyle zaten zor bir insanken Nancy'nin intiharını araştırmak için kasabaya gelen Tim'e daha da uyuz davranıyor. Tim, Mark'ın ne kadar hayat dolu bir çocuk olduğunu gördüğü için sallamıyor kardeşini, Mark'la mail'leştikleri için çocuğu da biraz biraz tanıyor. Amacı çocuğun kötüye gitmesini önlemek, bir de işte hadiseyi aydınlatmak. Cenaze merasimi, şu bu. Bir şey bulamıyor ve New York'a dönüyor, Mark'la irtibatı koparmadan.

Bir süre sonra Mark ortadan kayboluyor, Tim kasabaya dönüyor yine. Bu sefer ellerinde incelenecek iki olay var. Biri, ailenin yaşadığı evin arkasında yer alan metruk ev. Mark, bu evde katakullilerin döndüğünden şüpheleniyor ve yakın bir arkadaşıyla evi inceliyor. Cenaze yemeğinde, sokağa çıktığında falan arkası dönük, korkunç bir adam görüyor; dev gibi ve kapkara giyinmiş. Bir gece evden arka bahçelerine atlayan ucubemsi şeyi de görünce ikisini birbirine bağlıyor. Sonradan ortaya çıkıyor ki evde manyağın teki kaçırdığı çocukları öldürmüş, saçlarını kesip saklamış. Böyle şeyler. Bu psikopat kardeşimiz de Nancy'nin kuzeni. Aile bağları... Diğer hadise de kasabada çocuk kaçırma olaylarının tekrar başlaması. Nöbetçi polislerin sayısı artıyor, aileler endişeli. Kasabanın başında böyle bir dert de var. Sonuçta bu iki hadise ileride birleşiyor, gizemler bir şekilde ortadan kalkıyor.

Bu ne bir korku/gerilim romanı, ne bir polisiye, ne de başka bir şey. Belgesele daha yakın; korkulu ve polisli bir davanın nasıl çözüldüğüne dair bir anlatı. Mesela Mark'ın öcülü evde dolandığı ve bir şeyler bulduğu bölümlerde korkuyoruz, öcülü evden arka bahçeye atlayan ucubeli sahnede gerim gerim geriliyoruz, Tim'in dedektif dostuyla yaptığı beyin fırtınalarında, polislerle ailelerin toplandığı bölümlerde polisiye tadı alıyoruz. Sonuçta elimizde metruk bir ev ve çocukları kaçıran bir manyak var, her şey birbiriyle bağlantılı olduğu için meyve kokteyli gibi bir şey bu roman. Her şeyden bir parça, lakin ortaya çıkan tat hiçbir şeye benzemiyor.

Anlatımda Tim'in günlüklerinden faydalanılmış, lakin ağırlıklı olarak olayları dışarıdan izleyen bir anlatıcı var. Belgesel gibi düşünün işte. Beklediğinizden çok farklı bir kitapla karşılaşıyorsunuz ama paradigmanıza ölümüne bağlı değilseniz kaldırıp bir kenara atmıyorsunuz, devam ediyorsunuz. Çünkü bir annenin ölümü, bir çocuğun ortadan kayboluşu, kasabaya dönen bir yazar, her şey sizi hikâyenin içine çekiyor.

Güzel, gayet okunabilir.

12 Nisan 2013 Cuma

Murat Menteş - Korkma Ben Varım

Murat Uyurkulak demiş ya işte karnavalda katliam çıkması gibi bu kitap diye, öyle değil. Bu kitap karnavalın ta kendisi. İster kuytuda adam öldürün, ister söylediğiniz yalanlara inananlara kıkır kıkır gülün. Tamamen size kalmış.

Murat Menteş'in söyleşilerini kıyısından köşesinden dinledim. Kendisi mesela odada oturan bir adamı anlatmanın artık meeh olduğunu söylüyordu. Katılmıyorum. Herkes odada oturmuştur, oturacaktır ya da bazı okurlar oturanın halinden anlayacaktır. Güneşin altında söylenmemiş bir sözün olmaması noktasından yola çıkarsak her yazarda o adam değişecektir, güneşin aynı kalmasına rağmen. Tanımadığımız biri olacaktır o, tanıdıklarımızdan bambaşka biri, dolayısıyla oturan bir adam, başka bir oturan adam değildir. Bunun dışında söylediği bir şey daha var, tamamen katılıyorum. Oyunlar oynamak lazım, bilerek ve isteyerek. Oulipovari. Uzun zamandır Perec'ten, Yaşam Kullanma Kılavuzu'ndan etkilenip etkilenmediğini düşünürdüm Menteş'in, bu romanda Perec Amca'ya rastlayarak doğruladım kendimi. Aynı şekilde reklam dünyasında yıllarca çalışıp en sonunda öeeh diyerek sektörden ayrılan ve güzel güzel şeyler yazıp aklımızı alan Frédéric Beigbeder'den de bahsedebiliriz. Menteş için karnaval yaratıcısı diyebiliriz bu konuda; Beigbeder'nin reklam dünyasına giydirmeleri, ki Palahniuk da buna dahil, Perec'in yapboz parçaları olan hikâyecikleri ve insanları, Tarantino'nun Tarantinoluğu ve adı geçen geçmeyen bir sürü şey. Kolaj, postiş, ne derseniz deyin, bir yerlerde Murat Menteş de mevcut, bütün ağırlığıyla. Güldüğü şeylere başka insanların da gülmesini sevdiğini söylüyordu bir yerde. Ben gülüyorum, biri yumruk yedikten sonra, "Buna bayıldı" gibi bir cümle vardı. Güldüm, sonra akışa kaptırdım kendimi. Okuduktan sonra nasıl bir tat kalıyor biliyor musunuz, uzun bir yolculukta verilen molalardan birinde yenen lezzetli bir yiyeceğin yola tekrar çıkınca unutulmuş tadı. Çok hızlı, belki de bu yüzden Murat Menteş'in romanlarının kısmen unutulma eşiği daha düşük. Yani Dublörün Dilemması'nda Baudrillard'ı unutmadık, meyve suyu hadisesini unutmadık ama bunlar oyun olmalarıyla yer etti. Edebiyatın ne olduğunu tartışmak gibi bir niyetim yok, çağın isteklerine de olabildiğince kulak tıkamak istiyorum. Sadece şunu söyleyeceğim; Murat Menteş'in romanında insana dair bir şeyler varsa da hız yüzünden flulaşıyor. Kaos, reklamlar, hız... Bunların arasında biz ne kadar varız, ya da ne kadar var olmak istiyoruz, okur ne kadar var olmak istiyor, ya da karakterler ne kadar var olmak istiyor, sıkıntı burada. Ruhi Mücerret elimde, onu da okuyacağım kısa bir zamanda, umarım Menteş o romanda farklı bir şeyler denemiştir diye düşünüyorum, zira tüm insanların bu keşmekeşi yaşıyor olması mümkün değil. Günümüzün edebiyatı bir şey istemiyor, verileni alıyor sadece. Tabii şu da var:

http://birazdabenkonusayim.wordpress.com/2013/04/11/murat-mentese-ovgu/

Doğru, yanlış, kafanıza göre. Bir reklam patlaması yaşıyor Ruhi Mücerret, Murat Menteş hiç durmadan alıntılar yapıp derdini anlatmaya devam ediyor, bu dertlere de katılıp katılmayabilirsiniz. Diyeceğim; yazar ne söylerse söylesin, okur nasıl yaklaşırsa yaklaşsın, doğum günü pastasının içine konmuş bomba gibi bir kitap bu.

Olaylar çok karışık. Aşk Bakanlığı diye bir şey var, aşık olanlar bu bakanlıktan AŞKart alıyorlar. Bakanlığın üst düzey çalışanları öldürülüyor, Fu lakaplı basın danışmanı bu ölümlerin ardındaki gücün peşine düşüyor. Bütün oklar Hayati Tehlike'yi gösteriyor. Tehlike, mafyanın en baba adamlarından biri.

Müntekim Gıcırbey, Fu'nun liseden arkadaşı. Ünlü bir düşünürün söylediği gibi, bir insanın hayatı lisede nasılsa ilerleyen zamanlarda da öyle galiba. Ünlü bir düşünür olayını salladım ama söz doğru. Neyse, Müntekim de Menteş'e özgü ilginç şirket çalışanlarından biri. Haksızlık yapanların canına okuyor. Meşhur bir reklam patronunun altına sıçırtıyor bir konuşma sırasında, adamı yok ediyor falan. İşte neyse, Müntekim Şebnem Şibumi'ye aşık oluyor. Hayati de Şebnem'i elde etmek için bazı güzel numaralar çekiyor, sadece filmlerde olacak cinsten. Numaraları da mafyanın katakullilerinden aynen alıyor. Müntekim ve Hayati birbirine düşüyor falan. Acayip olaylar.

Bitmedi, süper kahramanlar grubu var, yaşlı aktörler, aktrisler. Hayati'nin evladı bir telekinetik. Müntekim'in II. Abdülhamit'ten kalma bir papağanı var. Bu bölümler Ersin Karabulut tarafından çizilmiş, metinsel bir anlatı yok. Bu da güzel, bu da bir oyun. Ondan sonra başka ne var, bir adet doktor zebellah zenci var, Müntekim'in adamı. Bir dünya insan.

Şey de var, daha gizli alıntılar, isim vermeden. 42. sayfada "sırlar mezarlığı kalp" hadisesi var. Menteş'in Halil Cibran okuduğunu düşündüm, Cibran'ın sırlara mezar olmakla ilgili bir iki güzel sözü var. Arayıp bulmaya üşendim şimdi.

Beigbeder dedik, al: "AŞKart'ınızı her üç yılda bir yenilemeniz gerekiyor." (s. 46) Hemen Aşkın Ömrü Üç Yıldır'ı hatırlayıp sırıtıyoruz.

Eh, ironik hadiseler de mevcut: "Kalabalık, intikam alamadığı için suça yönelen ilkel bir yaratık. Muğlak bir töhmet altında kalmak pahasına, şu karmaşık dünyada basit bir yaşama razı. Reklamlarla fişteklenen yığınların tek bildiği, örümcek ile sinek arasında pazarlık olmayacağı. Kitleleri etkileyen her söz yalan." (s. 161) Sayın kari, nasıl bir yorum çıkarırsan çıkar. Ben buram buram ironi kokusu aldım, alıyorum.

Roman içinde roman, ya da gerçek içinde roman, ya da tam tersi. Hayati Tehlike'yle Şebnem Şibumi tanışırken Şibumi kendini Dilara Dilemma diye tanıtıyor, Tehlike de bayanın çok nüktedan olduğunu, zira o romanı kendisinin de okuduğunu belirtiyor. Sonra bir de bakıyoruz, Müntekim işte liseden Nuh Tufan'ın arkadaşı, hatta Nafile Filinta olarak geçiyor. Kurgunun nerede bitip gerçeğin nerede başladığını ya da başlamadığını bulun da söyleyin bakalım.

Böyle. Birçok karakter sırayla anlatıcı rolüne bürünüyor, bu geçişler konusunda Menteş başarılı mı, eh. Üslubun dışına pek taşmamakla beraber yarattığı farklılıklar garipsetmiyor. Mesela Şibumi, tarih mezunu bir ablamız. Anlattığı gün tarihte neler olduğunu söyleyerek başlıyor lafa. Güzel bu, lakin en güzeli Hayati Tehlike'nin telekinetik evladı Gerçek Tehlike'nin anlattığı bölümler. O yaşlarda bir çocuk tam olarak öyle konuşur, birebir. Süper.

Böyle. Her karakter bir kurgu dünyasında bulunduğunu biliyormuş gibi, her birinin söyleyeceği erdemli, ağır bilgili sözleri var. Her biri küçük bir Ahmet Midhat Efendi. Her şeyi bir yana bıraktığımızda elimizde bir panayır var, okuyup keyfini çıkartalım ve Menteş'in ağır ağır istikamet değiştirmesini dileyelim.

5 Nisan 2013 Cuma

Necati Tosuner - Yalnızlıktan Devren Kiralık

Necati Tosuner'in ikinci romanı. Sancı.. Sancı... sonrası bir modern zaman bunaltısı. İsim değişse de insanların yaşadıkları sancılar benzer, hatta romanın dili birebir aynı. Pek bir değişikliğe gitmemiş Tosuner, sesini korumuş. Kurgu da korunmuş, bir dünya birbiriyle alakalı, alakasız insan ve bir dünya sıkıntı. Bu sefer yaş aralığı geniş, dedelerle torunlar bir arada. 32 kısım tekmili birden.

Burada da Okan var, kambur bir oğlan yine. Yazar olmak istiyor, kuzen Pınar'a aşık. Okan'ın babası Kadir biraz ayıca bir kardeşimiz, oğlunu seviştiriyor bir kadınla falan çok affedersiniz. Tabii böyle değil, hepsi bir sıkıntı içinde veriliyor. Evet.

Pınar'ın abisi var bir tane, adını unuttum. Ayrı eve çıkmak istiyor, annesi perişan oluyor falan ama her şeyi içinde yaşayan bir kadın. Güçlü görünmek istiyor, çünkü eşinden ayrılmış ve oğlu da bırakıp gidiyor işte.

Ekrem, Pınar'ın babası ve esas adamımız. Ortağı olduğu şirketten şutlanmış, mutsuz sonlu ilişkilerin adamı. Kendi sonu da mutsuz olduğu bir anda gelecek.

Diğerleri, bir sürü insan. Bir sürü ev, bir o kadar hikâye. Yalnızlar, iç dünyaların ilişkilere yansıması kaynaklı bir yolculuk bu roman. Pek hoş.

4 Nisan 2013 Perşembe

Necati Tosuner - Sancı.. Sancı...

Necati Tosuner'in ilk romanı. Tosuner hikâyeciliğiyle biliniyor daha çok, lakin romanları da gayet başarılı. Şey gibi, Uşaklıgil'in karşı kutbu. Halid Ziya, "Yav romanlarım da güzel, tamam ama hikâyelerimi ayrı bir severim, ayrı bir güzeldir onlar," der mesela.Ters çevirin, Necati Tosuner'i bulacaksınız.

"Toplumsal etkilerden kaynaklanan yoğun duygu yoğunluğuna 'ağrı' diyemeyeceğim için 'sancı' demek daha uygun geldi. Vücudum belli bir yaşa geldiğinde ağrılar kesildi ama ondan sonra toplumsal bir sancı başladı."

Alıntı Tosuner'in bir röportajından. Kendisi gençken bir rahatsızlık sonucu kambur oluyor ve insanlara katlanmak zorunda kalıyor. Garip bakışlar, duyarlı olmaya çalışılırken devrilen büyük çamlar, böyle şeyler. Bu temelden yola çıkarak Tosuner'in sancı izleğiyle, somut olarak karşılaşırız sık sık.

Roman, Almanya'daki bir grup insanın yaşama çabasını ele alıyor. Maddi kaygılardan çok duygusal sıkıntılar söz konusu.

Giriş şöyle:

"Sabah.
Esintisiz, kıpırtısız ortalığın serinden serine ağarması. Ve sıcak bir gün olacağı sezgisini birlikte getiren bir sabah. Sessizlik. Ve kentin gri uzantısı üstünde sessizliği yöneten güneş. Güneş ve sessizlikte ağır ağır çözülen kırağı. Sonra bir de bakılacak ki, yeşil üstünde -çalıda, çimende, yaprakta, deli otta- bir ıslaklık... Kırağı çözülmüş, ısınmış bir sabah olmuş, -olacak." (s. 9)

Bir sabahla başlıyor her şey, bir geceyle sona erecek. Tosuner, bir zamanı, bir mekanı, bir ilişkiyi sayısız sözcüğe bölüp tane tane veriyor okura. Edilgen bir anlatımdan çok olayların en ince detaylarının bile izini süren, yaşayan bir anlatım. En küçük sancı bile büyüyor da büyüyor, okuru kıskıvrak kavrıyor. Bazı yaşlı ninelerimiz, "Aha tam böğrüme öküz oturdu sanki," derler ya, öyle.

Çok hikâye var, çok karakter var, ben sadece Osman'la Petra'yı alacağım. Diğer şahıslar hakkında söyleyeceğim tek şey, Tosuner'in karakter yaratmadaki başarısı olacak. Küçük hesapların adamlarının dünyasını çok iyi biliyor ve farklı sosyokültürel ortamlarda yetişmiş insanların düşüncelerini, hayata bakış açılarını falan, okurda hiçbir garipseme yaratmadan hepsini son derece başarılı bir şekilde işliyor. Anadolu'dan gelen, tutunmaya çalışan küçük bir adamla varoluş sancısı çeken bir adamın arasındaki fark, kurguyu çatan onca kelimenin arasında kendini gösteriyor. Ne kadar hoş. Mesela Arif diye bir velet var, çocukları bilmeden söylediklerini yazabilmek mümkün değil. Yaşamdan sızan şeyler bunlar, Tosuner, bana öyle geliyor ki çok güzel yaşamız bir abimiz.

Osman. Tosuner'in ta kendisi zannediyorum. Almanya'ya okumak için gelmiş, küçük işlerle geçimini sağlamaya çalışan bir kambur. Petra'yla tanışıyor ve kapılıp gidiyor kıza. Petra Alman, genç bir öğrenci. Aralarında aşağı yukarı 10 yaş fark var, Osman otuzlarında. Kaybetmeye tahammüllü bir insan olmadığı için Petra'ya gidecekmiş gibi bakıyor. Petra da gidecek ve sancıdan başka bir şey kalmayacak elinde.

İkisinin diyalogları için... Başarılı işte. Yani duyarlılık seviyesi çok yüksek insanlar bunlar, bu şekilde konuşabilirler. Olabilir. Okura garip geldiyse yeterince insan tanımadığı içindir. Osman'ın Beckett'e "serseri" diye çıkışması, Godot'dan dolayı, bir de solucana dönüşme metaforu... Sancı büyük.

"'Romatizmalı olmayı niçin isterdin? Acıdan kurtulmuş olmayacaktın ki..'
'Acının niteliği değişecekti. İnsanlardan sızan, süzülen bir sancı yerine, yağmurla gelen...'" (s. 93)

Başka bir karakterin sancısı mesela, Reyhan. Kocası bir baltaya sap olamamış, korku çok büyük.

"Sokağa çıktığında sancıyı içinde duydu Reyhan. Karanlık bir şeydi gelecek. Korkutan, tüyleri diken diken eden, boğazda düğümlenen bir çığlıktı." (s. 159)

Finalle de süper bir nokta koyuyor Tosuner, aha:

"Islak, yapışkan bir gece. Ve serin. Ve arada bir vuran esintinin keskinliği. Yağmakta hiç de nazlanmayan bir yağmur dinmiş şimdi. Her yerleri basmış ve az önce çekilmiş sel. Yerlerin sel çekilmiş gibi yapışkan ıslaklığında parıldayan ışıklar ve.. karanlıkta yitmiş bir umut.

Olmayan bir umut." (s. 274)

Kendi sesine sahip bir roman. Kaçmasın, görüldüğü yerde tutuklayın.

3 Nisan 2013 Çarşamba

Tarık Dursun K. - Aşk Allahaısmarladık

Tarık Dursun K. okumak için sanırım yanlış bir başlangıç oldu ama yapacak bir şey yok.

Epigraf:

"Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Kapat kapıları
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam

Aragon"

Adından da anlaşılacağı üzere aşk üstüne. İlişkiler, kavuşamayanlar, kıymet bilmeyenler falan, bu tarz. Çoğu hikâyenin biçemi bir. Yani söyleyiş, üslup, içerik benzer. Bir iki fark yaratan hikâye var, onlar gayet başarılı.

Yaz Öpüşleri: Kumsaldaki ayak izlerinden bir ilişkinin seyri.

Hikâyenin başında havaya dair bir detay yok, anlatıcı izleri görüyor ve takip ediyor. Bir kadınla adamın izleri bunlar. Sonra diyalogları canlandırıyor, hava kapıyor ve ilişkiyi bitirdiği gibi yağmur başlıyor, sonbahar geliyor. Eh, aynı şey sayılır. Bu arada bütün hikâyeler yazdan. Ağustosta Tatil gibi.

Ne yazacağımı da bilemedim, geri kalan öykülerin olayları aşağı yukarı aynı. Ayrılıklar, yıllar sonra buluşmalar. Parantezlerle götürülen iç diyaloglar. Falan. Ne leş bir yazı oldu bu ya dsfd.

Böyle. Yani hoş. Gayet ilişkiler. Süssüz, kendi güzelliğinde bir anlatım. Evet.

Hermann Hesse - Kaplıcada Bir Konuk/Nürnberg Yolculuğu

Hesse'yı Gecelerin Yargıcı'na benzetsem biliyorum ki ağır sopa yerim. Lakin elden gelen bir şey yok. Zamanında Küçük Onur'a maruz bırakılan çocuklar büyüdüğü zaman, işte biz o gün tükeneceğiz. Hadi öyle olmasın da şey olsun, güzel güzel bir şeyler anlatan pamuk dedeler vardır ya, mesela yaşadıkları bir hikâyeyi anlatırlar ve cümlelerin arasına şahane düşünceler sığdırırlar. İşte Hesse'nın bu anlatısı tamamen böyle. Çok keyifli. Bir kaplıcaya ve yolculuğa dair anılar var, bir de yaşananların psikolojik çözümü var. Güzel bayağı.

Bir özdeyişle giriyoruz: "Aylaklık bütün psikolojinin başıdır." Nietzsche'den. Hesse, kırkıncı yaşın ortalarından sonra kendisine bir hal geldiğini, havada durduğunu ve o yaşlarda kendisine bir bilgelik, bir düşünce sistemi geldiğini söylüyor. Çok entelektüel bir evrim. Bir diğer dikkat çekici yorum da yazarın kendisi hakkında. Bir psikologun incelemesi sonucunda yazarın şizofren falan çıkması mümkünmüş, çünkü çevreye ve yazgıya karşı konan tepki normal bir şey değilmiş.

"Kendi düşünce ve duygularıma 'doğru' ve haklı gözüyle bakmak gibi bir hazzı elimden kaptırmak istemem; oysa çevre bunun tersinin doğruluğuna beni inandırmaya çalışıyor. Çoğunluk bana karşıymış, umursamıyorum hiç; kendimi değil, daha çok çevremi haksız görüyor, bu konuda büyük Alman yazarlarına ilişkin yargıma uygun davranıyorum; yaşayan Almanların büyük çoğunluğunun tersini yapması, füzeleri yıldızlara yeğlemesi bu yazarlara daha az saygı beslememe, onları daha az sevip gereksinmeme yol açmıyor. Füzeler göz alıcıdır, füzeler büyüler insanı, yaşasın füzeler! Ama yıldızlar, ama sessiz ışıklı titreşimlerini çok uzaklara yollayan, evrensel müzikle dolup taşan bir göz ve bir düşünce - aman dostlar, bundaki güzellik bir başkadır!" (s. 10-11)

Şekillendirilmemiş bir dünya, doğaya kadercilikten çok sadelikle yaklaşma, bunlar güzel şeyler. Aydınlanma sonucu tabii. Bu aydınlanmayla anti-entelektüel bir ortamın ilişkisinden de kaplıcalara, insanlara dair bu güzel metin ortaya çıkmış. Füzeler arasında yıldız avı, Hesse'ya göre. Saflık, Pamuk'a göre.

İlk gün geliyor mekana Hesse, insanlara bakıyor. Herkes gutlu, işte yürüyemiyor falan. Kaplıcanın suyundan medet uman insanlar. Hesse, onlardan daha iyi durumda olduğunu görüp iyi hissediyor kendini, bir gülümsüyor. Otele geçiyor sonra, bir oda ayırtıyor. Oda konusunda son derece seçici ve otel odalarına takık. Eh, milyon tane şiir, roman, hikâye var otel odalarıyla ilgili. Standart eşyalar, standart hadiseler. Bir gün kalıyorsun, duvarlara bakıyorsun, uyuyorsun, rüya görüyorsun ve ertesi gün gittiğin zaman geride sana dair hiçbir şey kalmıyor. Sanki hep orada yaşadın, sadece kendin için. Senden sonraki için, orası özel olarak ilk kez yapılmış bir yer. İlk kez o kalacak. Böyle bir döngü. Bunları ve benzerlerini anlatıyor Hesse. Yazgıyla yine sorunu var; kimimiz evleniriz, kimimiz iş buluruz, kimimiz bilmem ne yaparız. Varılacak yer belli olduğu halde durmuyoruz hiç, sürekli bir şeyleri kovalıyoruz. Hesse, bunun çok boş bir hadise olduğunu söylese de diğer insanlardan, en azından bu açıdan ayrılmadığını anlatıyor.

Kaplıcanın hekimiyle görüşürken de bir sıkıntı var, hekimin Hesse'yi anlamayacağı ihtimali. Hesse, hekimlerin maddi problemlere maddi çareler bulmak dışındaki olaylara pek karışmadığını söyleyip bu hekimden de çekiniyor, lakin korktuğu gibi olmuyor. Paylaşılan bir bilgelik, bir bakış açısı var ve iki adam iyi anlaşıyor.

Günler geçmeye başlıyor böylece, Hesse yaşadıklarını anlatırken araya sokuşturuveriyor bazı şeyleri. Mesela yemek yiyen insanlar. Mekan, yiyecek açısından zengin. Pastalar, çörekler, şahane yemekler falan. Yaşlı insanlar için bir tedavi değil bu aslında, yani o amaçla gelmediklerini söylüyor Hesse. Onların amacı, nerede ve ne koşulda olursa olsun iyi, mutlu yaşamak. Kumar oynamak da böyle, öküz gibi yemek yemek de böyle. Bir haz olayı. Sıcak sular arasında dinlenirken bile doğayla akıl arasındaki ilişkiyi incelemeden edemiyor yazar. Us, kısıtlayıcılık ve ölümsüzlükle bir. Doğaysa güzel, ölümlü. Eh, yaşamla ölümün bir araya gelişiyle güzellikler ortaya çıkıyor. Hesse'nın sevdiği şey bu; iki zıtlığın birleşmesindeki güzellik.

Delicesine tüketimi yerme olayı var ki ayakta alkışladım. Çok samimiyim, mesela ayda yılda bir televizyonu açıp reklamlara denk gelince geri zekalı yerine konmuş gibi hissediyorum kendimi. Oğlum onları izleyerek nasıl yaşıyorsunuz lan? Beyniniz yanmıyor mu? Biri çıkıyor, "Bin can fedağağa bir tek dostunağağağ!" diye beyin eritiyor, ondan sonra türlü masallar. En hızlı internet bizde, çok fena boru döşedik, en kralı biziz. En ağır geçiren de sizsiniz, tebrikler. Bir metrobüs reklamı vardı, akıllara zarar. Ondan sonra banka reklamları, ramazanda kola reklamları. Böyle paçalardan akan bir rezillik olamaz. "Sizin en yakın arkadaşınız biziz, ÖÇF Bank." Çok affedersiniz, bir siktir git keke. Sinirim hopladı iki dakikada. Neyse, Hesse bir gün çarşı pazar geziyor, bir dükkanın önünden geçiyor. Bir sürü ıvır zıvır görüyor, hiçbirinin ne olduğunu bilmiyor ama kapış kapış gidiyormuş bunlar. İnsanlar tam bir beyinsiz sürüsü, moda olan bir şeyin peşinden yardırıyorlar. Final tabii ki şu olacak:

"(...) Ne var ki, hangi düşünceler, hangi gereksinim ve ruh durumları girişimcileri bu tür öteberiler üretmeye ve müşterileri bu zırva şeyleri almaya yöneltiyor, bunu bilmeyi doğrusu çok isterdim, ama bir türlü öğrenemiyorum. Ya da saat beşte insanlarla dolup taşan sosyetik bir kafeterya! Varlıklı kişilerin böyle bir yerde çay, kahve ve kakao içmekten, kremşanti kaşıklamaktan, nefis bisküvi ve kekleri tıkınmaktan hoşlanmalarını hiç yadırgamıyorum. Gel gelelim, bu özgür ve aklı başında insanlar böyle şeyleri yer içerken nasıl tıklım tıklım, daracık, bana göre tümden gereksiz süslemelerin doldurduğu mekanlarda anlatılmaz ölçüde sıkışık, bey ve hanımefendilere yakışmayacak biçimde adeta iğne üzerinde otururlar, sırnaşık, yaltaklanan, bayıltıcı tatlılıkta bir müziğin verdiği rahatsızlığı sineye çekerler, daha doğrusu bütün bu rahatsızlık, eziyet ve çelişkiler insanlar tarafından nasıl gerçek kimliğiyle algılanmaz da sevilip aranır, nedenini bir türlü ele geçiremiyorum.

(...)

Gerçekte bütün bunlara hiç de doğru, hiç de tanrının istediği şeyler gözüyle baktığım yok, kaçıkça ve iğrenç buluyorum hepsini." (s. 50-51)

Hay ver ben senin ellerinden öpeyim.

Hollandalı var bir de. Yan odada kalan bir adam. Hesse, sese karşı çok duyarlı bir adam. Yazarken, çizerken falan rahatsız olmamak istiyor, uyurken bile. Lakin yandaki adam sıkıntı çıkarıyor. Çok gürültü yaptığından değil, normal yaşayıp gidiyor adam ama Hesse için sıkıntı bu. Sandalye sesi, çalınan hafif bir ıslık ve daha bir sürü şey. Bence yakınlarda bir insan olmasıyla alakalı bu, insan rahatsızlığı yani. Bilemedim. Bayağı bir yer tutuyor ama Hesse çok çekmiş. Anlatının genelinde de bu var zaten; yaşadıklarıyla nasıl yaşanması gerektiği arasındaki ilişki. Sürekli bir sorgulayış, dinsel hadiseler, paranın egemenliği, insanlar. İnsanlar özellikle. Hesse pek sevmediği bir adamla konuşuyor mesela ve şöyle diyor: "Siz bayım, siz bir düşünceler, fikirler çöplüğüsünüz, çünkü yaşamıyorsunuz. Hiçbir şey yaşamadığınız için kelimelerden ibaretsiniz. Biraz da öküzsünüz zannediyorum. İşte, şimdi içinizden geçip gidiyorum, çünkü yoksunuz." Harbiden de içinden geçip gidiyor Hesse. Böyle küçük oyunlarla da karşılaşmak mümkün.

Bu böyle, yaşamaya dair üç beş küçük şey. Veya büyük.

Nürnberg hadisesi de böyle. İmza günü, okuma günü falan için yolculuğa çıkıyor Hesse, pek de istemeyerek. Eh, evden daha güzel bir yer yoktur. Bu yolculuk. Tanıdıklar, şehirler, trenler... Salonda oturup yolculuk anlatan bir amca adeta. Süper. Şununla bitiriyorum, iyi günler diliyorum: "(...) Sözleri bende canlı olarak yaşayan, düşünceleri beni eğitmiş olan, eserleri kuru dünyayı güzelleştirip yaşanır duruma sokan hanidir ölüp gitmiş bu insanların tümü de başkalarına benzemeyen, hasta, çilekeş, sorunlu kimseler değil miydi? Mutluluktan değil, sıkıntıdan yaratıcılık aşamasına ulaşmamışlar mı, dünyaya ayak uydurduklarından değil, gerçeğe karşı besledikleri nefretten dünyanın mimarları arasında yer almamışlar mıydı?" (s. 168)

Şarkıyla bitsin hatta, güzel bir adamdan güzel bir şarkı.

Alfred Kubin - Diğer Taraf

Sevgililer güzeldir. Dolmuş paranız çıkışmaz, üstünü tamamlar. "Hadi gel dondurma ısmarliyim," dersiniz, deli sevinir, mutlu eder. Lüküs bir restoranda meyve kokteyli ikram ederler, "Tipitip gibi bunun tadı ya," der, güldürür. İşte bu kitap da canısı sevgilimin kitabı, ödünç verdi. Kendisine buradan selam ederim. Sayın hanım, ellerinizden öperim.

Nice nice kitaplar okundu da yazamıyorum bir. KPSS yaklaştıkça insan kafayı yiyor. Nadiren çıktığım sokakta konuşmalar duyuyorum, kafa direkt gidiyor.

X: Ödevleri beraber yapıyoruz ama artık kendisi yapmalı, seneye elimi sürmem.
Ben: Hmm, Vygotsky'nin Yakınsak Gelişim Alanı. İskele ve saksıya fesleğen gibi oturturum anlamı da çıkar.

X: Valla etrafta polis yoksa kırmızıda durmam papoş.
Ben: Hmm, Kohlberg'in Ceza ve İtaat şeysi.

X: Rusya süper yer lan.
Ben: Hmm, Çanakkale sonrası Brest-Litovsk ile savaştan çekilen ülke.

Böyle oluyor genelde, arkadaşlarım yüzümü görmek istemiyor bunlar yüzünden. Aklım gitti.

Öncelikle şunu vermeliyim, süper bir yazı: http://birgaripvampir.blogspot.com/2009/01/alfred-kubin-ve-dier-taraf.html

Arkadaşın özel ilgi alanı olduğu için Kubin'in hayatını, resimlerini ve romanını nefis inceliyor. Benim yazacağımdan bariz daha güzel bir yazı, o yüzden burada zaman kaybetmeyip oraya gidin dsfsd.

Bachelard namlı bilgin bayımız der ki... Yani aşağı yukarı şöyle bir şey diyor, bakmaya üşendim şimdi: "Çok sevdiğimiz bir kitabı okumayı bitirir bitirmez tekrar okumalıyız. Böylece çeşitli ayrıntıları falan fişman görürüz." Ben tekrar okumadım ama kafayı kurcalayan bir tanesi görülüyor mesela. Çabuk unutan, dikkatsiz okurun gözden kaçıracağı bir hadisenin gelişi en baştan belli: "(...) Fakat hikâyemi anlatırken tuhaf bir şey oldu. Gerçeği titizlikle hesaba katarak deneyimlerimi kağıda dökerken bir de baktım ki, farkında olmadan, bizzat şahit olmamın ya da ikinci bir şahıstan duymamın mümkün olmadığı kimi olayları ayrıntılarıyla anlatmışım. Patera'nın varlığının, bir topluluğun bütün bireylerinin hayal gücünde yarattığı tuhaf etkileri daha sonra göreceksiniz, dolayısıyla sözünü ettiğim gizemli kahinlik gücünün de Patera'nın işi olduğundan hiç şüphem yok." (s. 11)

Yazım aşamasında aşırı bir planlamanın olup olmadığını bilmiyoruz, sonradan eklenmiş gibi duruyor. "Ben bir şeyler yazacağım ama sanki ben yazmamışım gibi olacak, ambiyansın sihrine verin," diyor okuyucuya. Yönlendiriliyoruz, yiyen yesin.

Anlatıcıyla Claus Patera liseden arkadaş. Beraber takılıyorlar, sonra yollar ayrılıyor. Yıllar geçiyor, Patera'nın bir yardımcısı çıkıyor ortaya. Patera'nın deli zengin olduğunu, Orta Asya'da kallavi bir arazi aldığını, bu arazide bir ülke kurduğunu söylüyor. Amaç bir ütopya yaratmak değil, bir distopyaya doğru evrilen dünyadan soyutlanmak. Bu sebeple Patera her türlü bilimsel ilerlemeye karşı, ülkesi duvarlarla çevrili ve tek bir giriş kapısı var. Tamamen yalıtılmış bir coğrafya.

"Rüya Ülkesi çağdaş uygarlığın mutsuz ettiği herkes için bir sığınak, onların her türlü günlük ihtiyacını sağlayan bir barınaktır." (s. 13)

Buna bağlı bir olay daha var. Franz adlı yardımcıya göre "olağanüstü insanlar için var olan olağanüstü durumlar" Rüya Ülkesi için en önemli yapı taşı. Rüya Halkı'nın değer yargıları da farklı haliyle. Bayımızın söylediğine göre bir anti-dünya burası. Rüyalar, bütün bir halkın inandığı tek şey falan. Böyle ilginç bir yer. Franz'ın geliş amacı, anlatıcıyı Rüya Ülkesi'ne davet etmek. İlgi çekici olsun diye üzerinde muazzam bir miktar olan bir çek de yazıyor. Öncesinde Patera'nın hikâyesi var. Dayımız ava mı ne gidiyor Orta Asya'ya, orada yaralanıyor ve bir kabile tarafından tedavi ediliyor. Bu kabiledekiler beyaz tenli, mavi gözlü. O topraklar için garip tipler. Pek kimseyle ilişkileri yok, altı üstü 100 kişiler zaten. Kendi yağlarında kavrulan, modernlikten zerrece nasiplenmeyip mutluluk içinde yaşayan şeker insanlar. Şehir inşa edilince mekanlarında yaşamaya devam ediyorlar. Mistik tayfa diyelim bunlara.

Evler, binalar getirilmiş Avrupa'dan. Parça parça. Hepsi eski, duvarları kararmış. Birleştiriyorlar ve şehri oluşturuyorlar. Tamamen yapay bir dünyada, yapboz gibi parçalardan oluşan bir ülkede teknolojiden kaçmak biraz zor olsa gerek, zira teknoloji de haliyle yapaylıktan geçiyor ve görünüşü değil, özü bildiği için rahat bir yaşam süremeyecek insanlar. Şehirde orta sınıf var, ordu var, gecekonducular var. Son derece başarılı bir yapay dünya. Yapay. Rüyaları bu yapaylıkta değerlendirecekler ve bu yüzden her şey tepetaklak olacak. Bütün bunları anlatıcının asla bitmeyen melankolikliği arasında göreceğiz. Anlatıcı kendisi söylüyor bunu, böylece mekan atmosferi için koşullanıyor okur. Özgür olmak isteriz ama merakımız cezbedildiği için devam ediyoruz.

Anlatıcı, eşini yolculuk konusunda ikna ediyor ve ver elini Orta Asya. Trenle gidiyorlar, haliyle oldukça fantastik ortamlarla karşılaşıyorlar. Kendilerine göre böyle, yoksa anlatıcının söylediği bir şey var, iyi güldüm: "Sanırım doğuya özgü şehirlerin nasıl olduğunu biliyorsunuzdur. Tıpkı vatanınıza benzerler, sadece doğudadırlar." (s. 36) Böyle dediğine kanmayın, Binbir Gece Masalları'yla karşılaştırıyor yolculuğu. Neyse, şehre yaklaşıyorlar ve eşyaları alınıyor. Yeni olanlar sadece, eskilerine müsaade var.

Şehir haliyle garip. Güneş hiç görülmüyor, hava hep bulutlu. Ve en önemlisi, insanların hepsi biraz rahatsız. Alfa Ayının Kabileleri'ndeki gibi, her çeşit. Nevrotikler ve bu nevrozlar rüyaların zenginleşmesi için önemli. Sanki bir rüya fabrikası kurulmuş gibi düşünebiliriz. Almanlar için, Fransızlar için mahalleler var. İnsanlar dediğim gibi garip; çocuk yapmıyorlar ve geleceği düşünmeden yaşıyorlar. Gelecek bir tuzak, kaygılarla dolu bir zaman. Bu insanlar uyuşmuş gibiler.

Anlatıcımız ressam, iş falan buluyor ve arkadaşlar ediniyor. Mesela filozof bir berber. Sınıfsal bir ayrım sezinlense de insanları tanıdıkça kesin çizgilerle bir ayrım olmadığını görüyoruz. Ayrım oluşturacak bir bilinç de yok aslında, bütün şehir bir büyünün etkisinde sanki. Mesela bir saat kulesi var, insanlar bu kuleye girip çıkınca arınmış gibi hissediyorlar. Din, felsefe, sosyal hayat, her şey görünürde var, fakat ölü bir şekilde. Anlatıcı, bunu her yerde kokusu alınan bir maddeye bağlıyor. Ülkenin ruhu da diyebiliriz buna. Patera'nın hiçbir zaman ortaya çıkmayışı da buna bağlanabilir elbet, anlatıcının durmadan aramasına rağmen. Bir iki kez görülüyor, onda da yüzünden sayısız yüz geçiyor, sisli misli. Bir haller olmuş yani. Adamın kendisi rüya olmuş. Anlatıcı, özünün sonsuz öze dönüştüğünü söyleyerek her şeyin bir olmaya doğru gittiğini söylüyor falan. Böyle işler.

Bizimkinin karısı ölüyor, ondan sonra şehir yavaş yavaş çözülmeye başlıyor. Bu çözülmede ülkeyi yıkmak için yollanan Amerikalı bir ajanımızın da katkısı oluyor. Amerika-teknoloji-gelecek. Çıkarın bir şeyler işte. Her neyse, hayvanlar ve böcekler şehri ele geçiriyor, insanlar delirip birbirini öldürüyor, böyle şeyler. Sonuçta hiçbir şey olduğu gibi kalmıyor, en baştaki o mavi gözlü falan kabilemiz hariç. Onlar bir ideal, varlıklarını sürdürecekler. Ne olursa olsun.

Böyle ilginç bir roman. Pek hoş.