Sondeyiş'te, "Henüz okunmamış öykülere öndeyiş yazmak hemen hemen olanaksız bir iştir, çünkü önceden yapılması pek doğru olmayan öykü kurgularının çözümlenmesini gerektirir." (s. 105) diyen dayımız, Babil Kitaplığı için yaldır yaldır yazdığı ön deyişlerle kendini cortlatsa da, bazı bazı keyif kaçırsa da bunlar lazım, çünkü adamın her türlü deyişinde bir şeyler arıyorsunuz, bir öykü veya anı kırıntısı. Kütüphanede bir ömür geçiren adamdan daha azını beklemek olmazdı.
Kurgusal metinler için ön deyiş cinayettir. Güdülürsünüz, metnin sonunda çıkacağınız yerden bambaşka bir yerde bulabilirsiniz kendinizi ve hatta bulduğunuz yer hiç hoşunuza gitmeyebilir. Ön deyişi isterse yazar hakkında yıllar boyunca araştırma yapmış biri yazsın, böyle acayip manyak bilgiler versin, okuma ediminin özgürlüğünü okurun elinden alınır. Bir anlamda metnin gardiyanı olur ön deyiş, parmaklıklar arasından gördüğünüzü anlamaya çalışırsınız. Reklam boyutu da var işin tabii. Servet-i Fünun zamanında genç yazarlar Ahmet Midhat Efendi'den falan ön deyiş alabilmek için kırk takla atarlarmış. Eh, şimdi de kralı yok mu bunun, nice nice kral yazarlar ne yazılar yazıyorlar kitaplar hakkında. Bir bakıyorsun, fos. La neyse, bunları anlatmayacaktım ben.
Bazı bazı otobiyografik, fantastik hikâyeler var. Saygı duruşları var, sonsuzluk var, var da var. Bir de aralara serpiştirilmiş bazı metinler var ki iyi bir avcıysanız birini bile kaçırmak istemeyeceksiniz. Ne yazık ki hepsine ulaşılabileceğini sanmam. Plinius'un eserlerini nereden bulacaksınız mesela. Bir tane YKY basmış, Genç Plinius'un Anadolu Mektupları diye. Borges zannediyorum, örtük olsa bile, okuruna yol göstermekten zevk alan bir yazar. Eh, yazarların ne okuduğunu merak ederiz, o kitapları biz de okumak isteriz ama Borges konusunda biraz şanssızız, kütüphane çalışanı değilsek tabii.
Öteki: Bu hikâye, Celal Üster'in çevirdiği Borges ve Ben'de de mevcut. Otobiyografik olduğu için kitaba eklediğini söylüyor Üster.
Zamanın etkisiyle farklılaşan iki Borges var, yaşlı olan 75 yaşında. Anlatıcımız da bu yaşlı Borges. Genç olan 20'lerinin başında. Kariler, aynı insanın farklı yaşlardaki hallerinin birbirine düşman olabileceğini, hatta birbirini öldürmek isteyeceğini ilk defa Looper namlı filmde gördüm. Açıkçası başta aklım almadı, sonra zamanın insanı kendinden ayrı düşürebileceğini düşününce aklıma yattı. Borges de aynı şeyi düşünmüş tey o zaman.
"Amacım, iki konuşmacının iki ayrı kişi olmaları için birbirlerinden yeterince farklı ve tek kişi olmaları için de yeterince benzer olmalarını sağlamaktı." (s. 105)
Okunan metinler dışında ikisi arasında ortak çok az nokta var, o metinler de zaman içinde değişime uğruyor ister istemez. Okuduklarımızı değil, okuduklarımızdan kalanları hatırlarız. Yine zamanın bozucu etkisi. Karşılaşmalarının yaşlı olanın günlük yaşamında, gencin rüyasında olması ayrı bir beyin yakıcı hadise. On numara hikâye bu.
Ulrike: Aşk temalı. Borges, aşk temalı tek öyküsü olduğunu söylüyor bunun.
York'ta Ulrike adlı bir hanımla tanışan anlatıcımız, aşkı karanlıkta yüzlerce yıl boyunca akan kumlara benzetir ve bir an için ona sahip olur. İki insanın karşılaşması, bir gece ve bir sabah süren aşk. Sonra her şey kendi yolunda sürüp gidiyor.
Kongre: Bir amaç uğruna bir araya gelen insanların çıkmaza ulaşmasıyla ilgili. Kafka türünden bir uydurma diyor Borges. Çok da hatırlayamadım bunu dsfd.
There Are More Things: Ustam Lovecraft'a adanmış bir hikâye. Borges'e göre Lovecraft, Poe'nun hikâyelerinin parodilerini yapıyormuş. Şimdi onca şeyden buna mı taktım, buna taktım. Bütün kendimi bilmezliğimle adamın karşısına geçip, "Haddini bil ihtiyar," derdim ben. Ne demek lan parodisi. Within The Walls of Eryx neyin parodisiymiş? Yaşlı osuruk seni be.
Bu hikâye yanlış hatırlamıyorsam Cthulhu Mitosu Öyküleri'nden birinde vardı. Ölen amcasının izlerini arayan bir gencin bilinmeyenle karşılaşmasıyla ilgili. Neydi, insanın en çok korktuğu şey bilmediği şeydi. Eh, temel sağlam olunca ister istemez korkuyoruz bunda da. Merak, mutluluğu getirmiyor çoğu zaman.
Otuzlar Mezhebi: Yehuda'yla İsa'yı kutsal sayan bir mezheple ilgili bilgiler içeren elyazması. Mezhebe göre tanrı yiyecek verir, bu yüzden biriktirmeye gerek yoktur. Güzel bir kadını görünce akıldan geçen düşünceler, eylemler kadar günah doludur, bu yüzden bu konuda bir yasak yoktur. Mantık süper. Bir de inananların kendilerini çarmıha gerdirmesi olayı var, yazma orada bitiyor. Hikâye de bitiyor.
Armağanlar Gecesi: En beğendiklerimden biri bu oldu. Anlatıcının bulunduğu bir ortamda bilgi sorunu tartışılır. Bilgi doğuştan var mıdır, yoksa sonradan mı edinilir, mevzu bu. Platoncu-Davranışçı, zıt düşünceler. Her neyse, adamın teki bilmekle alakalı bir hikâye anlatıyor. İşte gençken bulunduğu bir evi askerler basmış da, bir tanıdığı ölmüş de, bilmem ne. En sonunda anlattığı şeyi kaçıncı defa anlattığını bilmediğini, ne kadarının gerçek olduğunu da bilmediğini söylüyor. Bazen anılarımızda küçük küçük şeyler siliniyor, yerini biz dolduruyoruz. Mesela geçmişte bir şey içtik, o su olur, kola olur, ne bileyim. Zaman değiştirir. Zaman bilgiyi de değiştirir, bu yüzden bilgi özneldir. Yapısalcılık kuramı.
Ayna ve Maske: Sembollü, kıssadan hisseli bir hikâye. Methiyeler düzülecek bir savaşın ardından İrlanda kralı, bir ozandan şiir yazmasını ister. Ozan gider, bir sene çalışır ve döndüğünde şiiri okur. Kral şiiri pek beğenir, daha güzel olmasını istediği bir şiir daha yazdırır. Ozan yine yazıp gelir, bu sefer şiir daha kısadır. Kral kaptırır, son bir tane daha ister. Bu son şiir tek bir kelimeden ibarettir, ozan da iyice hayattan bezmiş bir halde ortaya çıkar. Kusursuzluğa ulaşmak için daha az malzeme kullanmıştır, en sonunda tek bir kelimeye kadar indirir mevzuyu. Yeryüzündeki bütün eserler tek bir kelimede.
Hepsini de anlatmayacağım, sona geliyorum.
Kum Kitabı: Zirve bu. Sonsuz bir kitap, sayfalar belirip kayboluyor. Başı, sonu yok. Sayfaların numaraları çıldırmış. Adamımız, değiş tokuş yoluyla bu kitabın sahibi oluyor. Bir süre sonra Ulusal Kitaplık'a saklıyor kitabı, yeri orası çünkü. Kitaplık, sonsuz kitap, Borges. Böyle bağlantılı şeyler.
Borges'in anlatıcı olarak, "Bak bu hikâye yaşandı tamam mı, yemin ediyorum gerçek," deyişleri bir yana, neden olmasıncılık belli. Elbet bir zaman, bir yerde yaşanmış olaylardır bunlar, Borges vaka olarak inceler gibi yapıyor alayını. Bir arşivci, hatta vakanüvis. Animatrix'in bir bölümünde gerçekliği sorgulayan birine verilmiş bir cevabı hatırladım şimdi: "Neyin düş, neyin gerçek olduğunu bilmiyorum. Tek bildiğim, bunların benim aklımın ürünü olduğudur." Aşağı yukarı böyle bir şeydi.
Ne diyeyim, sıkı fantazya okurlarını kesmeyecek bir kitap ama Borges'in düş gücü kendisine bağımlı kılacak ölçüde. Bir kitapla hüküm vermiyoruz, okumaya devam ediyoruz.
15 Temmuz 2013 Pazartesi
30 Nisan 2013 Salı
Hakan Günday - Malafa
Bu, KPSS'ye kadar muhtemelen son yazım. Belki arada bir iki tane daha eklerim ama Piç'i eklemeyeceğim, onu bir kere daha okumam lazım. Neyse, günde altı saatlik çalışma bana göre yetmeyince iyice münzevi hayatı yaşamaya karar verdim, bilgiler falan karışmasın diye kitap mitap hiçbir şey okumayacağım. Şimdilik gutbay bulu sıkay.
Günday'ın edimsel ve tepkisel koşullanan insanlarını laboratuvar ortamında izlediği bir başka roman. Düzenek hazır, denekler hazır, sal ortama. Araya da rapor sıkıştır, "Şu şöyledir, bundan dolayı bu böyledir," diye. Mis gibi bir Hakan Günday romanı. "Beş Adımda Hakan Günday Gibi Yazma Rehberi", Cem Yılmaz'a özel teşekkür notuyla birlikte kitapçılarda. İyi ekmek çıkarır lan aslında, biri yapsa ya bunu. Gerçi akademisyenlerin işi bu ama pazarlama olayı sıkıntılı olduğu için cukka da alamıyor garipler.
Kozan adlı bayımız okumuş etmiş bir baydır. Elçilikte torpille iş falan bulur, İsviçre'de çalışırken bir hanımla çeşitli ilişkileri olur, sonra meslekten uzaklaştırılır. Tezgahtarlık yapmaya başlar, turist tokatlar. Roman bunun üstüne. He, tokatlama olayı takı üstünden. Ederinden çok daha fazla bir fiyata takı kakalar Kozan, bu esnada dükkandaki diğer tipleri görürüz, satış olaylarını görürüz, ayaküstü gömüşenleri görürüz mesela. Tehditle adam silkme vardır, katakullilerle para sızdırma vardır. Fikret Altuğ'yla Kemal Sunal'ın Tokatçı'sını izlediniz? Oradaki olaylar gibi.
Günday romanlarının en büyük sıkıntısı, okuru bir fanustaymış gibi hissettirmesi. Özgürlüğünüz yok. Olaylar Günday'ın açıklamalarına bağlanır, açıklamalar olaylara bağlanır. Kullanım kılavuzunu okuyarak bir aleti çalıştırmak gibi. Diyaloglar aynı tornanın ürünüdür, karakterlerin söyledikleri sizi bir yere götürmez. Farklı insanların benzer üsluptaki konuşmaları can sıkıcıdır, yaptıklarıysa bahsettiğim açıklamalarla belli doğrultulara yönlenir, bir yan yol yoktur. Günday'ın aforizmalarından etkilendiniz etkilendiniz, etkilenmediniz, Billur Tuz'ı hatırlayalım: Bayar, bayar, bayar...
Böyleyken böyle. He, Piç, anlatıcının aynı bunaltıcı monologlarından başka, adamın ağzına orta yerinden vuran bir konu içerdiği için onu baş köşeye koyacağım yazdığım zaman. Onda da sıkıntılar bol ama ben adamın böğrünü mengeneyle sıkıştıran başka bir roman daha okumadım. Gırtlağa kadar parasızlığa batmış bir adam olduğum, bir de KPSS'ye ne yazık ki ölüm kalım sınavı olarak baktığım için deli vurdu.
Görüşesi.
Günday'ın edimsel ve tepkisel koşullanan insanlarını laboratuvar ortamında izlediği bir başka roman. Düzenek hazır, denekler hazır, sal ortama. Araya da rapor sıkıştır, "Şu şöyledir, bundan dolayı bu böyledir," diye. Mis gibi bir Hakan Günday romanı. "Beş Adımda Hakan Günday Gibi Yazma Rehberi", Cem Yılmaz'a özel teşekkür notuyla birlikte kitapçılarda. İyi ekmek çıkarır lan aslında, biri yapsa ya bunu. Gerçi akademisyenlerin işi bu ama pazarlama olayı sıkıntılı olduğu için cukka da alamıyor garipler.
Kozan adlı bayımız okumuş etmiş bir baydır. Elçilikte torpille iş falan bulur, İsviçre'de çalışırken bir hanımla çeşitli ilişkileri olur, sonra meslekten uzaklaştırılır. Tezgahtarlık yapmaya başlar, turist tokatlar. Roman bunun üstüne. He, tokatlama olayı takı üstünden. Ederinden çok daha fazla bir fiyata takı kakalar Kozan, bu esnada dükkandaki diğer tipleri görürüz, satış olaylarını görürüz, ayaküstü gömüşenleri görürüz mesela. Tehditle adam silkme vardır, katakullilerle para sızdırma vardır. Fikret Altuğ'yla Kemal Sunal'ın Tokatçı'sını izlediniz? Oradaki olaylar gibi.
Günday romanlarının en büyük sıkıntısı, okuru bir fanustaymış gibi hissettirmesi. Özgürlüğünüz yok. Olaylar Günday'ın açıklamalarına bağlanır, açıklamalar olaylara bağlanır. Kullanım kılavuzunu okuyarak bir aleti çalıştırmak gibi. Diyaloglar aynı tornanın ürünüdür, karakterlerin söyledikleri sizi bir yere götürmez. Farklı insanların benzer üsluptaki konuşmaları can sıkıcıdır, yaptıklarıysa bahsettiğim açıklamalarla belli doğrultulara yönlenir, bir yan yol yoktur. Günday'ın aforizmalarından etkilendiniz etkilendiniz, etkilenmediniz, Billur Tuz'ı hatırlayalım: Bayar, bayar, bayar...
Böyleyken böyle. He, Piç, anlatıcının aynı bunaltıcı monologlarından başka, adamın ağzına orta yerinden vuran bir konu içerdiği için onu baş köşeye koyacağım yazdığım zaman. Onda da sıkıntılar bol ama ben adamın böğrünü mengeneyle sıkıştıran başka bir roman daha okumadım. Gırtlağa kadar parasızlığa batmış bir adam olduğum, bir de KPSS'ye ne yazık ki ölüm kalım sınavı olarak baktığım için deli vurdu.
Görüşesi.
26 Nisan 2013 Cuma
Ali Ünal - Alaca Dünya ve Yalnızlığım
Ali Ünal'ın ilk romanı. Çocukluğun büyülü dünyası ister istemez bu temelde şekillenen bir gerçekçiliğe götürüyor insanı. Geçmiş zamanın güzel insanları, çocuklukta yer edip kaybolan yerler bir süre sonra sihirli bir dünyanın kahramanlarıymış gibi geliyor. Mutlu bir dünyadan geriye kalanlar bunlar, acılar bir şekilde güzel anılara bırakıyor yerini, tabii her zaman değil. Çocukların hafızaları berraktır ve yer yer acımasızdır, her şeyi olduğu gibi anımsarlar. Piaget namlı dayımıza göre somut işlemler dönemi var bir tane, çocuklar bu dönemde hayalmiş, empatiymiş, alayından çakmazlar. Somut dünya, algılanan dünya her şeydir. Katı bir gerçekçilik. Sosyal yaşamla yeni yeni tanışan çocukların zamanı. Hitler Oyuncağımı Çaldı mesela. Buram buram gerçeklik kokar, acı kokar. Ünal'daysa bahsettiğim sihirli dünya var, lakin böyle anlatılarda bir sıkıntı mevcut; geçmişin ne kadarı çocuk gözüyle aktarılıyor? Ya da şöyle diyeyim, çocukluk sadece bu somut dönemden ibaret değil, dolayısıyla bir adam çocukluğunu tahribata uğratmadan nasıl anlatabilir? Yıllar içinde çok şey yaşanmış oluyor, hele o dönemlerde. Hafıza da son derece eklektik bir şey olduğu için o anıların doğallığının bozulması büyük tehlike. Yani hepimiz bir şekilde kaybettiğimiz, hatırlamadığımız duygularımızın çöplüğünü de taşımak zorundayız. Sapla çöpü karıştırmadan nasıl olur bu işler, derdimiz bu.
Antakya'dayız, sıcak bir iklim ve sıcak insanlar. Şimdinin mumla aranan mahalle ortamı o zamanlar had safhada. Sevecen bir anne, ailesi için çabalayan bir baba ve küçük bir çocuk. Çocuğun bacağında sıkıntılar var ne yazık ki, ameliyat üstüne ameliyat oluyor. Bu süreçte babanın hayatta ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Valla ben göremedim, kendisi ben üç yaşındayken uzamış ama isterdim böyle bir babam olmasını. Her neyse, bu bölümlerde Necati Tosuner'in sancılarına benzer sıkıntılar mevcut, tabii o derece yoğun değil, sevecen bir anneyle baba birçok şeyin atlatılmasında, hele çocuklar için çok önemli.
Çocukluğun sıcak geceleri, aileyle geçirilen güzel zamanlar. Okul arkadaşları, mahalle sakinleri, süper ortam. "Yalnızlığım" kısmı böyle. Alaca Dünya'ysa... Gerçek bir sihir ve ne yazık ki kurgunun dokusunu bozan bir dünya bu, zaten kendi sihriyle işlenen anıların yanında keskin bir dönüşle alınan viraj gibi. Öyle keskin bir dönüş ki From Dusk Till Dawn'u bildiniz mi, orta yerde filmi alıp nerelere götürür, adeta beyin yakar, onun gibi. Sıkıntı şu ki bilinçli bir tercih değil bu; iki dünya bir şekilde tutturulmaya çalışılmış ama gedikler var, diyaloglar bile doğallığın oldukça uzağına düşmeye başlıyor bir süre sonra.
Mahiyar, anlatıcımızın arkadaşı bir büyülü çocuğumuz. Alaca Dünya'nın kapılarını anlatıcı için aralayan kız. Mahiyar'la birlikte o dünyanın kapıları aralanıyor, fantastik olaylar başlıyor. Anlatıcı da değişiyor bir anda, çocuğumuz kendi hayatını anlatırken hoop, diğer insanları anlatmaya başlıyor, bütün ayrıntılarıyla. Bu da ilginç.
Bir ilk romana göre güzel, gayet okunabilir. Çocukluğunuzu seviyorsanız bu kitabı da seversiniz.
Antakya'dayız, sıcak bir iklim ve sıcak insanlar. Şimdinin mumla aranan mahalle ortamı o zamanlar had safhada. Sevecen bir anne, ailesi için çabalayan bir baba ve küçük bir çocuk. Çocuğun bacağında sıkıntılar var ne yazık ki, ameliyat üstüne ameliyat oluyor. Bu süreçte babanın hayatta ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Valla ben göremedim, kendisi ben üç yaşındayken uzamış ama isterdim böyle bir babam olmasını. Her neyse, bu bölümlerde Necati Tosuner'in sancılarına benzer sıkıntılar mevcut, tabii o derece yoğun değil, sevecen bir anneyle baba birçok şeyin atlatılmasında, hele çocuklar için çok önemli.
Çocukluğun sıcak geceleri, aileyle geçirilen güzel zamanlar. Okul arkadaşları, mahalle sakinleri, süper ortam. "Yalnızlığım" kısmı böyle. Alaca Dünya'ysa... Gerçek bir sihir ve ne yazık ki kurgunun dokusunu bozan bir dünya bu, zaten kendi sihriyle işlenen anıların yanında keskin bir dönüşle alınan viraj gibi. Öyle keskin bir dönüş ki From Dusk Till Dawn'u bildiniz mi, orta yerde filmi alıp nerelere götürür, adeta beyin yakar, onun gibi. Sıkıntı şu ki bilinçli bir tercih değil bu; iki dünya bir şekilde tutturulmaya çalışılmış ama gedikler var, diyaloglar bile doğallığın oldukça uzağına düşmeye başlıyor bir süre sonra.
Mahiyar, anlatıcımızın arkadaşı bir büyülü çocuğumuz. Alaca Dünya'nın kapılarını anlatıcı için aralayan kız. Mahiyar'la birlikte o dünyanın kapıları aralanıyor, fantastik olaylar başlıyor. Anlatıcı da değişiyor bir anda, çocuğumuz kendi hayatını anlatırken hoop, diğer insanları anlatmaya başlıyor, bütün ayrıntılarıyla. Bu da ilginç.
Bir ilk romana göre güzel, gayet okunabilir. Çocukluğunuzu seviyorsanız bu kitabı da seversiniz.
21 Nisan 2013 Pazar
Hakan Günday - Zargana
Türk işi Gecenin Sonuna Yolculuk'un yazarı Günday'dan bir edebiyat bombası! Hayat, varlık, oyun, yokluk, varlık, hiçlik!
Fdfs, yok lan. Arka kapaklara kalsaydı edebiyatımız, Nobel almayan metnimiz kalmazdı. Kitaplar reklam panolarında, gazetelerde, kitaplar süpermarketlerde, parıltılar içinde sahip bekleniyor.
"Oku bunu okur! Seni çarpacak, kıçını arşa değdirecek mükemmel bir kitap!"
"Bu kitap 102 baskı yaptı, hâlâ okumayacak kadar embesil misiniz?"
Reklamlar adamın beynini yiyor ve reklamların ölümüne eleştirildiği metinler delice patlatılıyor, her yerde. Otobüs duraklarında, kitap eklerinde, televizyonlarda. Yularını kaptıran yandı.
Şunu aklımızdan çıkarmayalım: Zargana insan değildi. Bundan sonra her şey anlam kazanacak. Kazanabildiğince. Zargana'nın insan dışılığı o kadar çok tekrarlanıyor ki ister istemez, "Bu gencimiz hayvan çocuğu bir mahluk, tamam anladık," diyor okur. Metnin en büyük sıkıntısı bu; göze sokmak. Bir Ellis'e bakın; asla böyle bir şey bulamazsınız, karakterler ne kadar arıza olursa olsun.
Koma namlı gencimiz, Zargana'yla bir kerata kursunda göz göze geliyor. Sonra Zargana bunu takip ediyor, Koma lüks bir restoranda çalışan arkadaşı Zo'nun mekanına gidiyor. İçeride yemek yiyen zengin abiler var. Büllüğü çıkarıp cama işiyor bizimki. İşte zenginlere çarşı çeşitli nefretler. Falan. Zo bakıyor ki yine kovulacak, kovulduğu 20. restoran falan. Cama işeyenin arkadaşı olduğu anlaşılınca sağ eliyle makara sararmış gibi yapıyor, sol eliyle tuttuğu balığı kaldırıyor. Orta parmağını. İşte bunlar hep ecnebi filmleri, dizileri... Bir tane de ben söyleyeyim; kız çözmek veya erkek etkilemek için kullanırsınız: Sol elinizin parmaklarını açın, sağ elinizle tabanca yapın. Dört el ateş edin, parmakları yavaş yavaş indirin. Orta parmağınız havada kalsın. Tebrikler, bayan/bay etkilediniz.
Zo ve Koma sıkıntılı gençler. Mesela Zo. Yaşı tutmadığı için gözetim evi mi ne, öyle bir yerlere girip çıkmış sorunlu bir kardeşimiz. Bir Çinlinin tecavüzüne uğramış. Koma, bu da dertli. Derdini hatırlamıyorum ama garanti ya kendisi, ya bir tanıdığı tecavüze uğramıştır. He, aklıma gelmişken, kurguda karşımıza çıkan çoğu karakter, hatta Günday'ın küçük bir hikâyecik yarattığı tipler bile, garanti tecavüze uğramış/uğrayacak. Garanti. Sonra yarısı intihar edecek, yarısı da kafayı yiyecek. Günday çok sert, söylediği her şeyi ekstrem bir hadiseye bağladığı için okur bir süre sonra yoruluyor, çünkü her şey penis ve vajina etrafında yürüyor. Her şey demek aşırı olur, on olaydan dokuzu. Hiçlik, yokluk anlatılırken bunların ötesine geçilebilseymiş ne güzel olurmuş. Olmamış.
Zargana takip etmiş bunları, yanaşıyor ve bir teklifi olduğunu söylüyor. Senaryoları var, oynamaları için bu ikisini tutuyor. İkisi de ayrı rollere bürünüyor, biri anarşik oluyor mesela. Diğeri de bir eşcinselin sevgilisi oluyor. Sonda rollerinden kopmadıklarını, mayışlarını da almadıklarını öğreniyoruz. Yani roller değişebilir, değişirken hayatımız da değişebilir. Hepimiz bir oyuncuyuz ve hayat da bir tiyataah lan vurmayın tamam sustum. Anti Klişe Timi geldi.
Çift zamanlı bir metin bu; diğer kurgusal zaman Zargana'nın çocukluğuna ait. 12 yaşındaki gencimiz tecavüze uğruyor, bir kızla karşılaşıyor ve beraber katakullilere giriyorlar. Sonra yakalanıyorlar, kız hapse giriyor. Romanın sonunda zamanlar birleşiyor; herkes rolünü oynarken Zargana hapisten çıkan kızı alıp başka bir memlekete doğru yelken açıyor. He, Zargana'nın bok gibi zengin olduğunu söyledim miydi? Ailesinde bir para var, yok böyle bir şey.
Özet geç diyenler için:
* Sırf anlatıcı sayesinde bile kapkara kesilen bir dünya. Baygınlık verici. Anlatıcının olaylara pek karışmadığı romanlar okuru da koşullamıyor haliyle, eğer bir oyun amacıyla karışma yoksa tabii. Bu güzel bir şey işte, özgür okur. Öbür türlü tecavüz tecavüz üstüne, öeeh.
* Şarkılar... Genelde şişkinlik yapan ayrıntılar bunlar. Gotik bir mekanda Sisters Of Mercy çalması belki bir şeyler çağrıştırabilir okura, belki. Lakin Death mi çalacağıdı mesela. Eklemlendiğini söylemek zor, bu konuda Hakan Bıçakcı'yla yarışıyor Günday. Evet, güzel müzik dinleyen adamlarsınız ama tohum serper gibi serpmeyin gözünüz sevem.
* Düşünceler falan. İlk kez bunlarla karşılayanı etkiler. Hiçlik, anarşi, kaos, insanlar. Gibi. Meeh.
* Hakan Günday bunun bir aşk romanı olduğunu söylemiş, 12 yaşındaki Zargana'yla Betty arasındaki aşkın romanı. Değil. Bunların aşkı öyle aman aman üstünde durulacak bir şey değil, zaten kurguda da durulmamış. Bence Koma'yla sevgilisinin aşkı sayesinde buna bir aşk romanı denebilir, o birkaç sayfada olayı iki çocuğun aşkıyla kıyaslanamayacak kadar güzel anlatmış Günday.
* Çift zaman var dedik ya, Zargana'nın çocukluğu bariz daha başarılı, bir noktaya kadar. Olabildiğince zorlama hadiseler olsa da okuru o dünyaya çekebilen bölümlerdi onlar, diğerine oranla. Haplanma bölümleri var, gayet başarılı. Çaresiz bir çocuk böyle anlatılır, helals.
* Devrik cümleler... Canımdan can gitti. İki satırlık mı, üç satırlık mı ney bir tanesi, "dafuq did I just read" tepkisine rahat gebe.
Eh, meraklısı için tatmin edici. Ben para vermediğime sevindim, blog yazarı bir arkadaşla kitapları takas edip aldım bunu ve iki Günday kitabını daha. He, diğer kitapları da merakla okuyacağım, çünkü ucundan Hikmet Temel Akarsu dışında bu işi deneyen... olmuştur, ben bilmiyorum, sonuçta Hakan Günday bize bir şey anlatmaya çalışıyor, beğenmesek de bizde pek görülmeyen bir şekilde anlatmaya çalışıyor, sırf bunun için dinlemeye çalışalım.
Fdfs, yok lan. Arka kapaklara kalsaydı edebiyatımız, Nobel almayan metnimiz kalmazdı. Kitaplar reklam panolarında, gazetelerde, kitaplar süpermarketlerde, parıltılar içinde sahip bekleniyor.
"Oku bunu okur! Seni çarpacak, kıçını arşa değdirecek mükemmel bir kitap!"
"Bu kitap 102 baskı yaptı, hâlâ okumayacak kadar embesil misiniz?"
Reklamlar adamın beynini yiyor ve reklamların ölümüne eleştirildiği metinler delice patlatılıyor, her yerde. Otobüs duraklarında, kitap eklerinde, televizyonlarda. Yularını kaptıran yandı.
Şunu aklımızdan çıkarmayalım: Zargana insan değildi. Bundan sonra her şey anlam kazanacak. Kazanabildiğince. Zargana'nın insan dışılığı o kadar çok tekrarlanıyor ki ister istemez, "Bu gencimiz hayvan çocuğu bir mahluk, tamam anladık," diyor okur. Metnin en büyük sıkıntısı bu; göze sokmak. Bir Ellis'e bakın; asla böyle bir şey bulamazsınız, karakterler ne kadar arıza olursa olsun.
Koma namlı gencimiz, Zargana'yla bir kerata kursunda göz göze geliyor. Sonra Zargana bunu takip ediyor, Koma lüks bir restoranda çalışan arkadaşı Zo'nun mekanına gidiyor. İçeride yemek yiyen zengin abiler var. Büllüğü çıkarıp cama işiyor bizimki. İşte zenginlere çarşı çeşitli nefretler. Falan. Zo bakıyor ki yine kovulacak, kovulduğu 20. restoran falan. Cama işeyenin arkadaşı olduğu anlaşılınca sağ eliyle makara sararmış gibi yapıyor, sol eliyle tuttuğu balığı kaldırıyor. Orta parmağını. İşte bunlar hep ecnebi filmleri, dizileri... Bir tane de ben söyleyeyim; kız çözmek veya erkek etkilemek için kullanırsınız: Sol elinizin parmaklarını açın, sağ elinizle tabanca yapın. Dört el ateş edin, parmakları yavaş yavaş indirin. Orta parmağınız havada kalsın. Tebrikler, bayan/bay etkilediniz.
Zo ve Koma sıkıntılı gençler. Mesela Zo. Yaşı tutmadığı için gözetim evi mi ne, öyle bir yerlere girip çıkmış sorunlu bir kardeşimiz. Bir Çinlinin tecavüzüne uğramış. Koma, bu da dertli. Derdini hatırlamıyorum ama garanti ya kendisi, ya bir tanıdığı tecavüze uğramıştır. He, aklıma gelmişken, kurguda karşımıza çıkan çoğu karakter, hatta Günday'ın küçük bir hikâyecik yarattığı tipler bile, garanti tecavüze uğramış/uğrayacak. Garanti. Sonra yarısı intihar edecek, yarısı da kafayı yiyecek. Günday çok sert, söylediği her şeyi ekstrem bir hadiseye bağladığı için okur bir süre sonra yoruluyor, çünkü her şey penis ve vajina etrafında yürüyor. Her şey demek aşırı olur, on olaydan dokuzu. Hiçlik, yokluk anlatılırken bunların ötesine geçilebilseymiş ne güzel olurmuş. Olmamış.
Zargana takip etmiş bunları, yanaşıyor ve bir teklifi olduğunu söylüyor. Senaryoları var, oynamaları için bu ikisini tutuyor. İkisi de ayrı rollere bürünüyor, biri anarşik oluyor mesela. Diğeri de bir eşcinselin sevgilisi oluyor. Sonda rollerinden kopmadıklarını, mayışlarını da almadıklarını öğreniyoruz. Yani roller değişebilir, değişirken hayatımız da değişebilir. Hepimiz bir oyuncuyuz ve hayat da bir tiyataah lan vurmayın tamam sustum. Anti Klişe Timi geldi.
Çift zamanlı bir metin bu; diğer kurgusal zaman Zargana'nın çocukluğuna ait. 12 yaşındaki gencimiz tecavüze uğruyor, bir kızla karşılaşıyor ve beraber katakullilere giriyorlar. Sonra yakalanıyorlar, kız hapse giriyor. Romanın sonunda zamanlar birleşiyor; herkes rolünü oynarken Zargana hapisten çıkan kızı alıp başka bir memlekete doğru yelken açıyor. He, Zargana'nın bok gibi zengin olduğunu söyledim miydi? Ailesinde bir para var, yok böyle bir şey.
Özet geç diyenler için:
* Sırf anlatıcı sayesinde bile kapkara kesilen bir dünya. Baygınlık verici. Anlatıcının olaylara pek karışmadığı romanlar okuru da koşullamıyor haliyle, eğer bir oyun amacıyla karışma yoksa tabii. Bu güzel bir şey işte, özgür okur. Öbür türlü tecavüz tecavüz üstüne, öeeh.
* Şarkılar... Genelde şişkinlik yapan ayrıntılar bunlar. Gotik bir mekanda Sisters Of Mercy çalması belki bir şeyler çağrıştırabilir okura, belki. Lakin Death mi çalacağıdı mesela. Eklemlendiğini söylemek zor, bu konuda Hakan Bıçakcı'yla yarışıyor Günday. Evet, güzel müzik dinleyen adamlarsınız ama tohum serper gibi serpmeyin gözünüz sevem.
* Düşünceler falan. İlk kez bunlarla karşılayanı etkiler. Hiçlik, anarşi, kaos, insanlar. Gibi. Meeh.
* Hakan Günday bunun bir aşk romanı olduğunu söylemiş, 12 yaşındaki Zargana'yla Betty arasındaki aşkın romanı. Değil. Bunların aşkı öyle aman aman üstünde durulacak bir şey değil, zaten kurguda da durulmamış. Bence Koma'yla sevgilisinin aşkı sayesinde buna bir aşk romanı denebilir, o birkaç sayfada olayı iki çocuğun aşkıyla kıyaslanamayacak kadar güzel anlatmış Günday.
* Çift zaman var dedik ya, Zargana'nın çocukluğu bariz daha başarılı, bir noktaya kadar. Olabildiğince zorlama hadiseler olsa da okuru o dünyaya çekebilen bölümlerdi onlar, diğerine oranla. Haplanma bölümleri var, gayet başarılı. Çaresiz bir çocuk böyle anlatılır, helals.
* Devrik cümleler... Canımdan can gitti. İki satırlık mı, üç satırlık mı ney bir tanesi, "dafuq did I just read" tepkisine rahat gebe.
Eh, meraklısı için tatmin edici. Ben para vermediğime sevindim, blog yazarı bir arkadaşla kitapları takas edip aldım bunu ve iki Günday kitabını daha. He, diğer kitapları da merakla okuyacağım, çünkü ucundan Hikmet Temel Akarsu dışında bu işi deneyen... olmuştur, ben bilmiyorum, sonuçta Hakan Günday bize bir şey anlatmaya çalışıyor, beğenmesek de bizde pek görülmeyen bir şekilde anlatmaya çalışıyor, sırf bunun için dinlemeye çalışalım.
20 Nisan 2013 Cumartesi
Clive Barker - Kabal
Clive Barker'ı Clive Barker's Undying'le duyanlar, gözümsünüz. Şimdi oyundan sahneleri izleyince komik geliyor ama o zamanlar deli gibi korkardık. Öcüler, yaratıklar, kesik kelleler... Of, gece vakti oynayamazdım. Sonradan Karanlıkta 33 Yazar'da karşılaştık Clive Barker'la, şimdi hikâyenin adını hatırlamıyorum ama psikopat bir şeydi. Deneyci bir dayımız vardı, bu dayı bir arkadaşını hapsedip palyaço fobisi yoluyla kafayı yedirtiyordu, kafayı yiyen dost da intikam falan alıyordu. Acayip bir şeydi.
Kabal benim ilk Clive Barker kitabım. Canısı kız arkadaşım almıştı. Yine söylemeliyim; size güzel kitaplar alan birini bulduğunuz zaman evlenmelisiniz. Ruh ikizi, kıç beşizi, hiç bilmiyorum. Her zaman nokta atışı kitaplar alanı buldun mu evleneceksin. Yap bunu.
Kabal... Gecenin efendisi olmuş. Okuyunca pek öyle bir şey göremesek de gayet gaz bir giriş. Yani sonda bir şeyler oluyor ama efendilik kurumuyla bir alakası yok sanıyorum. Neyse, görürüz.
Boone, Decker namlı psikoloğuyla görüşürken aklına Lori geliyor, sevgilisi. Lori'ye veda etmek zorunda, çünkü Decker'ın gösterdiği fotoğraflar insan anatomisiyle ilgili ilginç çalışmalar içeriyor. Kesik dalaklar, işte efendime söyleyeyim, kopuk bacaklar. Kelleler falan. Decker, bunların hepsini Boone'un yapmış olabileceğini söylüyor. Boone için kayıp zamanlar var ve bu kayıp zamanların neyle dolu olduğu konusunda Decker yardım ediyor. Tabii diyalogların arasında ayrıntılara dikkat etmek lazım, en baştan bir rota çiziyor bize bunlar: "(...) Masanın üzerindeki mezarlığa baktı, hafif yamuk duran bir fotoğrafı orta parmağıyla düzelterek diğerleriyle aynı hizaya getirdi." (s. 19)
Eh, obsesif psikolog fikri orijinal değil, öylesine konduğunu söylemek de kolaycılığa kaçtığı için burayı aklımızda tutuyoruz. Bir silah gösterilmişse o silah patlayacak.
En sonunda Boone cinayetleri işlediğini kabul ediyor, tabii bunda Decker'ın yönlendiriciliğinin başarılı olması da var. Seanslar dört yıldır sürüyor ve Decker, tanı koymak için Boone'a biraz daha sabırlı olmasını söylüyor. Boone da bu sabrı intihar etmek için kullanıyor, lakin ölmüyor. Hastaneye kaldırıyorlar bunu, orada Narsis'le karşılaşıyor. Boone, Midian'ı birçok hastadan duymuş, Narsis'ten de duyuyor. Midian, bazılarının kabul edildiği, ait olduğu bir dünya. Nerede olduğunu söylüyor Narsis. Kafayı yemiş bir herif, Midian'a almamışlar bunu. Yaşıyormuş çünkü. Adam öyle delirmiş ki suratını kesiyor, o hengamede Boone hastaneden uzuyor. Midian'a gidiyor. Midian terk edilmiş bir kasaba, mezarlığı falan var ve sadece bir mezarlık değil orası; yerin altında ayrı bir dünya var.
Peloquin ve Jackie, Boone'u görüyorlar. Bu ikisi Gecedölü, yani yer altına ait. Neyse, Peloquin Boone'a dalıyor, kurt gibi bir şey zaten. Bir dişliyor, kasları, etleri, meme ucunu falan hep götürüyor. İkinci dişlemeden önce polislerin geldiğini görünce uzuyor arkadaşıyla birlikte. Polislerle birlikte Decker da geliyor ve Boone'a cinayetleri kendisinin işlediğini söylüyor. Kendisi bir seri katil, işini çok iyi yapıyor ve ardında hiçbir iz bırakmıyor. Hastalıklı derecede özenli bir herif. Düğme gözlü ve fermuar ağızlı bir maskesi var, onu kullanıyor. Bu maskeye kimlik vermiş, konuşuyorlar falan. Doktor akıl hastası, zevk için cinayet işlediğini söylüyor falan. Boone bir katakulliyle Decker'ı atlatıp mekandan dışarı kaçıyor, o sırada sırtına kurşunu yiyor ve Decker, "Silahlı!" diye bağırıyor. Barker'ın yarattığı atmosfer gayet başarılı, bunun için bir dünya örnek vermek istemiyorum ama şunu almadan edemedim:
"Otomobillerinin arkasında toplanmış adamlar yalnızca onun kanlı ellerini gördüler. Suçlu olduğu yeterince açıktı. Silahlarını ateşlediler.
Boone kendisine doğru gelen kurşunları gördü. Soldan iki, sağdan üç, tam karşıdan kalbini hedefleyen bir tane. Kurşunların yavaşlığına, seslerinin uyumuna şaşacak kadar zamanı oldu. Sonra kurşunlar tek tek saplandı: Bacak, kasık, dalak, omuz, yanak ve kalp." (s. 52)
"Yalnızca", bir kelime sağa kayacak, onun dışında bir sıkıntısı yok. Neyse, The Matrix'ten önce yazılmış bir şey bu. Şahane.
Her şey böyle başlıyor. Sonrasında Boone'dan haber alamayan Lori, sevgilisinin peşine düşüyor. Eh, aşkla karışık korku hikâyesi bu. Gerçi öyle aman aman korkutmuyor ama türü sevenler için tatmin edici. İşte bu Decker'ın yediği haltları öğreniyor Lori, adamdan kaçıyor, Midian'a gidiyor, Boone'un izini sürüyor falan. Öldürülmek üzereyken Boone kurtarıyor bunu, tabii artık aşağıdakilerin arasına karıştığı için insan değil, yaşamıyor. Ölü ve şekil değiştirebiliyor falan. Sonrasında olaylar. Boone yakalanıyor, Narsis sayesinde uzuyor, Midian açığa çıkarılıyor, ufak çaplı bir savaş oluyor falan. Sonunda aşk kazanıyor deyip gayet bayık bir şekilde noktalıyorum.
Yani güzel; karakterlerin değişim geçirdiği sahneler vardı, anlatımı oldukça zor ayrıntılar gayet güzel aktarılmış, çevirmenin de başarısıyla. Boone'un dönüşümü mesela. Bir seks sahnesi vardı... Haa, yazınca hatırladım. Şimdi bu Boone ölü, kalbi atmıyor. Ele geçirildiği zaman doktorlar falan şaşırıyorlar haliyle. Her neyse, Lori'yle Boone sevişiyorlar bir sahnede. Beyimiz, çok affedersiniz, küsküyü gayet normal bir şekilde kaldırıyor. E bu adam ölü değil mi, oraya kan pompalanmıyor yani. Nasıl kalkıyor o çavuş? Herhangi bir kan dolaşımı yok?
Gayet okunması, korkulması. Öyle birinci elini falan almayın da ucuza düşürürseniz...
Kabal benim ilk Clive Barker kitabım. Canısı kız arkadaşım almıştı. Yine söylemeliyim; size güzel kitaplar alan birini bulduğunuz zaman evlenmelisiniz. Ruh ikizi, kıç beşizi, hiç bilmiyorum. Her zaman nokta atışı kitaplar alanı buldun mu evleneceksin. Yap bunu.
Kabal... Gecenin efendisi olmuş. Okuyunca pek öyle bir şey göremesek de gayet gaz bir giriş. Yani sonda bir şeyler oluyor ama efendilik kurumuyla bir alakası yok sanıyorum. Neyse, görürüz.Boone, Decker namlı psikoloğuyla görüşürken aklına Lori geliyor, sevgilisi. Lori'ye veda etmek zorunda, çünkü Decker'ın gösterdiği fotoğraflar insan anatomisiyle ilgili ilginç çalışmalar içeriyor. Kesik dalaklar, işte efendime söyleyeyim, kopuk bacaklar. Kelleler falan. Decker, bunların hepsini Boone'un yapmış olabileceğini söylüyor. Boone için kayıp zamanlar var ve bu kayıp zamanların neyle dolu olduğu konusunda Decker yardım ediyor. Tabii diyalogların arasında ayrıntılara dikkat etmek lazım, en baştan bir rota çiziyor bize bunlar: "(...) Masanın üzerindeki mezarlığa baktı, hafif yamuk duran bir fotoğrafı orta parmağıyla düzelterek diğerleriyle aynı hizaya getirdi." (s. 19)
Eh, obsesif psikolog fikri orijinal değil, öylesine konduğunu söylemek de kolaycılığa kaçtığı için burayı aklımızda tutuyoruz. Bir silah gösterilmişse o silah patlayacak.
En sonunda Boone cinayetleri işlediğini kabul ediyor, tabii bunda Decker'ın yönlendiriciliğinin başarılı olması da var. Seanslar dört yıldır sürüyor ve Decker, tanı koymak için Boone'a biraz daha sabırlı olmasını söylüyor. Boone da bu sabrı intihar etmek için kullanıyor, lakin ölmüyor. Hastaneye kaldırıyorlar bunu, orada Narsis'le karşılaşıyor. Boone, Midian'ı birçok hastadan duymuş, Narsis'ten de duyuyor. Midian, bazılarının kabul edildiği, ait olduğu bir dünya. Nerede olduğunu söylüyor Narsis. Kafayı yemiş bir herif, Midian'a almamışlar bunu. Yaşıyormuş çünkü. Adam öyle delirmiş ki suratını kesiyor, o hengamede Boone hastaneden uzuyor. Midian'a gidiyor. Midian terk edilmiş bir kasaba, mezarlığı falan var ve sadece bir mezarlık değil orası; yerin altında ayrı bir dünya var.
Peloquin ve Jackie, Boone'u görüyorlar. Bu ikisi Gecedölü, yani yer altına ait. Neyse, Peloquin Boone'a dalıyor, kurt gibi bir şey zaten. Bir dişliyor, kasları, etleri, meme ucunu falan hep götürüyor. İkinci dişlemeden önce polislerin geldiğini görünce uzuyor arkadaşıyla birlikte. Polislerle birlikte Decker da geliyor ve Boone'a cinayetleri kendisinin işlediğini söylüyor. Kendisi bir seri katil, işini çok iyi yapıyor ve ardında hiçbir iz bırakmıyor. Hastalıklı derecede özenli bir herif. Düğme gözlü ve fermuar ağızlı bir maskesi var, onu kullanıyor. Bu maskeye kimlik vermiş, konuşuyorlar falan. Doktor akıl hastası, zevk için cinayet işlediğini söylüyor falan. Boone bir katakulliyle Decker'ı atlatıp mekandan dışarı kaçıyor, o sırada sırtına kurşunu yiyor ve Decker, "Silahlı!" diye bağırıyor. Barker'ın yarattığı atmosfer gayet başarılı, bunun için bir dünya örnek vermek istemiyorum ama şunu almadan edemedim:
"Otomobillerinin arkasında toplanmış adamlar yalnızca onun kanlı ellerini gördüler. Suçlu olduğu yeterince açıktı. Silahlarını ateşlediler.
Boone kendisine doğru gelen kurşunları gördü. Soldan iki, sağdan üç, tam karşıdan kalbini hedefleyen bir tane. Kurşunların yavaşlığına, seslerinin uyumuna şaşacak kadar zamanı oldu. Sonra kurşunlar tek tek saplandı: Bacak, kasık, dalak, omuz, yanak ve kalp." (s. 52)
"Yalnızca", bir kelime sağa kayacak, onun dışında bir sıkıntısı yok. Neyse, The Matrix'ten önce yazılmış bir şey bu. Şahane.
Her şey böyle başlıyor. Sonrasında Boone'dan haber alamayan Lori, sevgilisinin peşine düşüyor. Eh, aşkla karışık korku hikâyesi bu. Gerçi öyle aman aman korkutmuyor ama türü sevenler için tatmin edici. İşte bu Decker'ın yediği haltları öğreniyor Lori, adamdan kaçıyor, Midian'a gidiyor, Boone'un izini sürüyor falan. Öldürülmek üzereyken Boone kurtarıyor bunu, tabii artık aşağıdakilerin arasına karıştığı için insan değil, yaşamıyor. Ölü ve şekil değiştirebiliyor falan. Sonrasında olaylar. Boone yakalanıyor, Narsis sayesinde uzuyor, Midian açığa çıkarılıyor, ufak çaplı bir savaş oluyor falan. Sonunda aşk kazanıyor deyip gayet bayık bir şekilde noktalıyorum.
Yani güzel; karakterlerin değişim geçirdiği sahneler vardı, anlatımı oldukça zor ayrıntılar gayet güzel aktarılmış, çevirmenin de başarısıyla. Boone'un dönüşümü mesela. Bir seks sahnesi vardı... Haa, yazınca hatırladım. Şimdi bu Boone ölü, kalbi atmıyor. Ele geçirildiği zaman doktorlar falan şaşırıyorlar haliyle. Her neyse, Lori'yle Boone sevişiyorlar bir sahnede. Beyimiz, çok affedersiniz, küsküyü gayet normal bir şekilde kaldırıyor. E bu adam ölü değil mi, oraya kan pompalanmıyor yani. Nasıl kalkıyor o çavuş? Herhangi bir kan dolaşımı yok?
Gayet okunması, korkulması. Öyle birinci elini falan almayın da ucuza düşürürseniz...
17 Nisan 2013 Çarşamba
80'lerde Çocuk Olmak
Ayfer Tunç'un Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek'ini okurken sepya fotoğrafları yanınızda tutun ve dikkatlice bakın. Her bir eşyanın, her bir ağacın, her bir binanın canlandığını görürsünüz. Öylesine detaylı anlatmıştır 70'li yılları Tunç, milenyuma on kala doğan çocuklar için bile o yılları canlandırmayı başarabilmiştir. Büyük bir duyarlılık ister bu, gözlem yeteneği ister. En başta sabır ister, çünkü koca bir 10 yılı her yönüyle incelemek hiç de kolay değil.
80'lerde Çocuk Olmak'ın güzelliği, 10 yıllık bir dönemi farklı şehirlerde, farklı sosyal statülerde yer alan insanların incelemiş olması. Çok büyük bir zenginlik bu; apartmanda büyümüş, yazlıkta oradan oraya koşturmuş çocukların yanında köyde ağaçtan meyve koparıp yemiş, geçim sıkıntısı ve siyasi baskılar yüzünden hayatın korkunç bir şey olduğunu düşünmüş çocuklar da var. Erkenden olgunlaşmak zorunda kalmış çocuklar... Kimi 70'lerden 80'lere geçişi yadırgamıyor, arada pek bir fark yok çünkü. Yaşam devam ediyor. Kimiyse 12 Eylül'le bambaşka bir dünyaya gelindiğini düşünecek kadar korkmuş.
Eh, 70'lerden 80'lere geçişte belki saydam bir duvar var kimileri için ama 90'lara girildiğinde kimse bir farklılık hissetmemiştir sanıyorum. 1988 doğumlu bir adam olarak bazı şeyler yabancı gelmedi bana, uzantıları bizim çocukluğumuzu da etkilediği için sanıyorum. Bazı şeyler biz büyürken de devam ediyordu, bazı şeyler biz büyürken sona eriyordu. Eh, anlatırken kendi anılarımı da araya sokuşturabilirim.
Anlatılanlar çocukluğun sihirli dünyasıyla bütünleşmiş yeni hadiseler, yeni eşyalar etrafında toplanıyor. Bir bölümü. Diğer bölümde geçmişin mahalle ortamı, insanları fena özlenmiş. Buram buram eski kokan şeyler var. İlk bölümden girelim, televizyon mesela. Clementine, Tsubasa, Voltron, Heidi, Şeker Kız Candy, çizgi filmlerle ilgili bir dünya anı var. Bunlardan önce televizyonun yarattığı büyülü bir ortam var. Kapıcılar Kralı'nda görmüştük biraz; komşulara çıkıp televizyon izlemeler mesela. Canım Kardeşim adlı kalp öğütücü filmde de renkli televizyon vardı hatırlayacağınız gibi. Televizyon yani, çok büyük bir olay. Yalan Rüzgarı, Bizimkiler, o yıllarda ne varsa. Bizimkiler'i yakaladık biz, Voltron can vermişti ne yazık ki. Diğerleri duruyordu, Şirinler falan. Biz pek garipsemedik, doğduğumuzda evimizde televizyon vardı. 70'lerde doğanlar içinse mucize bir alet.
Okul, öğretmenler. Biz 90'ların çocuklarının önlük rengi açılmıştı yine, maviydi. Adamlar kapkara önlükler içinde, öğretmen teröründen çok çekmişler. Korku dolu bir ortamda neyin eğitimi olacaksa artık. Andımız, İstiklâl Marşı, anlamadığımız neler neler okuduk, neler ezberlettiler bize öyle, aklım hayalim almıyor. Bayrağın ipini düzgün tutamadı diye tokat yiyen arkadaşlar, sizin için çok üzüldüm, hâlâ da üzülürüm. Cetveller, kulakta tebeşir ezmeler, öf. Çok çalışmalıydık, Atatürk geleceği bizlere bırakmıştı, Türkiye kendi kendine yeten bir ülkeydi, Almanlar kaybettiği için biz de kaybetmiştik sayılmıştık. Oğlum ne zırvalar öğrettiler bize lan, düşününce sinirleniyorum, bu kadar beyinsizlik olur mu?
"(...) La Fontaine ya da Aysel Öğretmen protein bakımından gezegendeki en zengin canlı türü olan bu saz şairi flörtöz böceğin yıllarca yerin altında bir kozanın içinde beklediğini ve nihayet yer üstüne çıktığında ömrünün bir kelebekten daha kısa olduğunu, bu yüzden ağaçlara tüneyip tabiatta eşi benzeri görülmeyen, desibeli yüksek bir çiftleşme şöleni için canını verdiğini (çiftleşme sonrası ölürler çünkü) ve toprağı beslediğini bilseydi ne yapardı acaba? Çalıp oynayacak tabii ki hayvan. Çünkü ömrü kısa. Hayvanın ekolojik misyonu bu. Ayrıca sanatçı, saz şairi. Üreten sınıf sırf bu zibidi ile özdeşlik kurup da kalkınma hamlesi sekteye uğramasın diye böyle resmedilmiştir. Bence tarihteki ilk bankacı bu masaldaki karınca. Temkinli, garantici, hesapçı... Ve ağustos böceğini kışın ayazında kapı dışarı edecek kadar da merhametsiz." (s. 33)
Kargayla Tilki de böyle değil mi? Katakulliye getirip karganın ağzındaki peyniri alan tilki, "İşte babuş, bu dünyada uyanık olmayanı öperler," diyerek uzuyordu. Bize dikkatli olmamız değil, karganın aptallığı ve tilkinin akıllılığı öğretildi. Tilki gibi olmalıydık. Ensesine vurulacakları iyi belirlemeli, peyniri alıp uzamalıydık. İnsanlar kerizdi, devletin malı denizdi, yemeyen domuzdu. Rezillik.
Misketler, gazoz kapakları, ezik kutu kolalarla yapılan maçlar, niteliksiz anne babalar, karışık kasetler, ilişkiler... Her şey var, sosyokültürel bolluktan başınız dönüyor.
Darbenin etkileri tabii, ilk bunu yazmalıydım belki. Evi basılanlar, dayısı, babası götürülenler, dehşet dolu bir ortamda büyüyen masum çocuklar... Her ne kadar geçmişe özlem kitabı da olsa belki de bazıları için geçmişe veda kitabı bu, son bir yüzleşme kitabı. Yazarların bazıları çocukluklarını özlese de bazılarında o yılları geride bırakmış olmanın rahatlığı seziliyor. Kitabı zenginleştiren bir şey bu.
Çok güzel, bunun 90'lar versiyonu da var. Onu merak ediyorum asıl. Nasip, kısmet, mukedderat. Şurada ne yazıyorsa o.
80'lerde Çocuk Olmak'ın güzelliği, 10 yıllık bir dönemi farklı şehirlerde, farklı sosyal statülerde yer alan insanların incelemiş olması. Çok büyük bir zenginlik bu; apartmanda büyümüş, yazlıkta oradan oraya koşturmuş çocukların yanında köyde ağaçtan meyve koparıp yemiş, geçim sıkıntısı ve siyasi baskılar yüzünden hayatın korkunç bir şey olduğunu düşünmüş çocuklar da var. Erkenden olgunlaşmak zorunda kalmış çocuklar... Kimi 70'lerden 80'lere geçişi yadırgamıyor, arada pek bir fark yok çünkü. Yaşam devam ediyor. Kimiyse 12 Eylül'le bambaşka bir dünyaya gelindiğini düşünecek kadar korkmuş.
Eh, 70'lerden 80'lere geçişte belki saydam bir duvar var kimileri için ama 90'lara girildiğinde kimse bir farklılık hissetmemiştir sanıyorum. 1988 doğumlu bir adam olarak bazı şeyler yabancı gelmedi bana, uzantıları bizim çocukluğumuzu da etkilediği için sanıyorum. Bazı şeyler biz büyürken de devam ediyordu, bazı şeyler biz büyürken sona eriyordu. Eh, anlatırken kendi anılarımı da araya sokuşturabilirim.
Anlatılanlar çocukluğun sihirli dünyasıyla bütünleşmiş yeni hadiseler, yeni eşyalar etrafında toplanıyor. Bir bölümü. Diğer bölümde geçmişin mahalle ortamı, insanları fena özlenmiş. Buram buram eski kokan şeyler var. İlk bölümden girelim, televizyon mesela. Clementine, Tsubasa, Voltron, Heidi, Şeker Kız Candy, çizgi filmlerle ilgili bir dünya anı var. Bunlardan önce televizyonun yarattığı büyülü bir ortam var. Kapıcılar Kralı'nda görmüştük biraz; komşulara çıkıp televizyon izlemeler mesela. Canım Kardeşim adlı kalp öğütücü filmde de renkli televizyon vardı hatırlayacağınız gibi. Televizyon yani, çok büyük bir olay. Yalan Rüzgarı, Bizimkiler, o yıllarda ne varsa. Bizimkiler'i yakaladık biz, Voltron can vermişti ne yazık ki. Diğerleri duruyordu, Şirinler falan. Biz pek garipsemedik, doğduğumuzda evimizde televizyon vardı. 70'lerde doğanlar içinse mucize bir alet.
Okul, öğretmenler. Biz 90'ların çocuklarının önlük rengi açılmıştı yine, maviydi. Adamlar kapkara önlükler içinde, öğretmen teröründen çok çekmişler. Korku dolu bir ortamda neyin eğitimi olacaksa artık. Andımız, İstiklâl Marşı, anlamadığımız neler neler okuduk, neler ezberlettiler bize öyle, aklım hayalim almıyor. Bayrağın ipini düzgün tutamadı diye tokat yiyen arkadaşlar, sizin için çok üzüldüm, hâlâ da üzülürüm. Cetveller, kulakta tebeşir ezmeler, öf. Çok çalışmalıydık, Atatürk geleceği bizlere bırakmıştı, Türkiye kendi kendine yeten bir ülkeydi, Almanlar kaybettiği için biz de kaybetmiştik sayılmıştık. Oğlum ne zırvalar öğrettiler bize lan, düşününce sinirleniyorum, bu kadar beyinsizlik olur mu?
"(...) La Fontaine ya da Aysel Öğretmen protein bakımından gezegendeki en zengin canlı türü olan bu saz şairi flörtöz böceğin yıllarca yerin altında bir kozanın içinde beklediğini ve nihayet yer üstüne çıktığında ömrünün bir kelebekten daha kısa olduğunu, bu yüzden ağaçlara tüneyip tabiatta eşi benzeri görülmeyen, desibeli yüksek bir çiftleşme şöleni için canını verdiğini (çiftleşme sonrası ölürler çünkü) ve toprağı beslediğini bilseydi ne yapardı acaba? Çalıp oynayacak tabii ki hayvan. Çünkü ömrü kısa. Hayvanın ekolojik misyonu bu. Ayrıca sanatçı, saz şairi. Üreten sınıf sırf bu zibidi ile özdeşlik kurup da kalkınma hamlesi sekteye uğramasın diye böyle resmedilmiştir. Bence tarihteki ilk bankacı bu masaldaki karınca. Temkinli, garantici, hesapçı... Ve ağustos böceğini kışın ayazında kapı dışarı edecek kadar da merhametsiz." (s. 33)
Kargayla Tilki de böyle değil mi? Katakulliye getirip karganın ağzındaki peyniri alan tilki, "İşte babuş, bu dünyada uyanık olmayanı öperler," diyerek uzuyordu. Bize dikkatli olmamız değil, karganın aptallığı ve tilkinin akıllılığı öğretildi. Tilki gibi olmalıydık. Ensesine vurulacakları iyi belirlemeli, peyniri alıp uzamalıydık. İnsanlar kerizdi, devletin malı denizdi, yemeyen domuzdu. Rezillik.
Misketler, gazoz kapakları, ezik kutu kolalarla yapılan maçlar, niteliksiz anne babalar, karışık kasetler, ilişkiler... Her şey var, sosyokültürel bolluktan başınız dönüyor.
Darbenin etkileri tabii, ilk bunu yazmalıydım belki. Evi basılanlar, dayısı, babası götürülenler, dehşet dolu bir ortamda büyüyen masum çocuklar... Her ne kadar geçmişe özlem kitabı da olsa belki de bazıları için geçmişe veda kitabı bu, son bir yüzleşme kitabı. Yazarların bazıları çocukluklarını özlese de bazılarında o yılları geride bırakmış olmanın rahatlığı seziliyor. Kitabı zenginleştiren bir şey bu.
Çok güzel, bunun 90'lar versiyonu da var. Onu merak ediyorum asıl. Nasip, kısmet, mukedderat. Şurada ne yazıyorsa o.
Müge Sandıkçıoğlu - Diş ile Düş Arasında
Yitik Ülke Yayınları var, bildiniz? Kapakları ilginç hani. Görseniz garanti bilirsiniz. Yayınevinin kurucusu Kadir Aydemir'e Ekşi Sözlük'ten ulaştım, dedim böyle böyle bir blog var, sizden kitap alıp da yazayım mı? Çok sağ olsun, kabul etti ve altı tane kitap verdi. Onları yazacağım bir süre. Mesela İthaki'ye de mesaj atmıştım ama dönüş olmadıydı. Yayınevlerinden çıkan bir incelemenin link'ini gönderince onu yayıyorlar gerçi. Her neyse, Kadir Aydemir'e deli teşekkür ederim, selam ederim.
Müge Sandıkçıoğlu'nun denemeleri. Arka kapağa Mario Levi'nin yazara destek verici cümleleri alınmış. Güzel de olmuş; bir yazarla tanışırken referans önemli. Sandıkçıoğlu'nun referansı gayet sağlam, Mario Levi'nin ve Murat Gülsoy'un yaratıcı yazarlık atölyelerine katılmış. Diş hekimiymiş, yazıdır çizidir pek severmiş, blog sahibiymiş, böyle şeylermiş.
Zannediyorum ki yazılar kronolojik olarak dizilmiş, çünkü ilk bölümler pek parlak değil. Nasıl diyeyim, üniversitede bir hocamız vardı ve sonradan öğrendiğime göre çoğu hocanın yaptığı bir şeyi yapardı: Heyecanla bir şeyler anlatan öğrencisini dikkatle dinledikten sonra, "Evlat, ilginç şeylerden bahsediyorsun ama bilmediğimiz/farklı bir şeyden bahsetmiyorsun," derdi. Biraz böyle; mesela yazma güdüsü, yabancılaşma, kendini bulma çabası, hayat-bir-tiyatro-ve-hepimiz-oyuncuyuz gibi metaforlar. Eyh diyoruz ama fark ediyoruz ki olay başka bir boyuta doğru kaydı kayacak. Bir şeyler geliyor ağır ağır, o yüzden şevk kırılması yaşamadan okumayı sürdürüyoruz. Zaten giriş bölümünde yazarın düştüğü notla beklentilerimizi aşırı yükseltmediğimiz için bir sıkıntı olmuyor.
O gelen şey, Biraz Gülse Birsel, biraz Gani Müjde kokan nefis yazılar. Kronolojik diye tahmin etmemin sebebi bu; Sandıkçıoğlu sonradan, yaza yaza açılmış sanıyorum. İkinci kitabı da çıkmış, daha yeni. Onu da okurum umarım.
90 küsur sayfa bir şey, maksimum iki saatte okursunuz. Kafa dağıtmak için birebir.
Müge Sandıkçıoğlu'nun denemeleri. Arka kapağa Mario Levi'nin yazara destek verici cümleleri alınmış. Güzel de olmuş; bir yazarla tanışırken referans önemli. Sandıkçıoğlu'nun referansı gayet sağlam, Mario Levi'nin ve Murat Gülsoy'un yaratıcı yazarlık atölyelerine katılmış. Diş hekimiymiş, yazıdır çizidir pek severmiş, blog sahibiymiş, böyle şeylermiş.
Zannediyorum ki yazılar kronolojik olarak dizilmiş, çünkü ilk bölümler pek parlak değil. Nasıl diyeyim, üniversitede bir hocamız vardı ve sonradan öğrendiğime göre çoğu hocanın yaptığı bir şeyi yapardı: Heyecanla bir şeyler anlatan öğrencisini dikkatle dinledikten sonra, "Evlat, ilginç şeylerden bahsediyorsun ama bilmediğimiz/farklı bir şeyden bahsetmiyorsun," derdi. Biraz böyle; mesela yazma güdüsü, yabancılaşma, kendini bulma çabası, hayat-bir-tiyatro-ve-hepimiz-oyuncuyuz gibi metaforlar. Eyh diyoruz ama fark ediyoruz ki olay başka bir boyuta doğru kaydı kayacak. Bir şeyler geliyor ağır ağır, o yüzden şevk kırılması yaşamadan okumayı sürdürüyoruz. Zaten giriş bölümünde yazarın düştüğü notla beklentilerimizi aşırı yükseltmediğimiz için bir sıkıntı olmuyor.
O gelen şey, Biraz Gülse Birsel, biraz Gani Müjde kokan nefis yazılar. Kronolojik diye tahmin etmemin sebebi bu; Sandıkçıoğlu sonradan, yaza yaza açılmış sanıyorum. İkinci kitabı da çıkmış, daha yeni. Onu da okurum umarım.
90 küsur sayfa bir şey, maksimum iki saatte okursunuz. Kafa dağıtmak için birebir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





