Vonnegutvari bir mizah, uyuşturucunun garip cortlatması, bolca western ve gotik ortamlar, Brautigan'dan biricik bir macera!
Cameron ve Green, 20. yy. başlarında kiralık katil gibi çalışan iki ortak, istedikleri ücret ödendiği zaman indiriyorlar. Cameron bir sayıcı; yolda kaç defa kustu, kaç ağaç gördü, her şey aklında. Green biraz daha normal bir herif. Sihirli Çocuk bunları buluyor, bir iş için Bayan Hawkline'ın kendilerini beklediğini söylüyor ve yola düşüyorlar. İkisi de kızdan hoşlanıyor ve sırayla yatıyorlar.
Eve vardıklarında Bayan Hawkline mevzuyu anlatıyor. Babası kimya profesörü, evin altındaki buz mağaralarının girişine kurduğu laboratuvarda insanoğlunu kurtaracak -burayı tam hatırlamıyorum- bir formül üzerinde çalışırken ortadan kayboluyor ve Bayan Hawkline, aşağıdan gelen korkunç gürültülerden sonra laboratuvarın girişini kapıyor. Bu sırada Sihirli Çocuk, Bayan Hawkline'ın ikizine dönüşüyor yavaş yavaş. Bunlar hep kimyasal işte. İki kovboydan biri -Green olabilir- etrafı gözlemliyor ve bir ışık parçacığının sürekli kendilerini izlediğini görüyor. Bir de gölge var, o da onları izliyor. Kovboy anlıyor ki aşağıda canavar falan yok, canavar hep evin içinde ve insanların beyinleriyle oynayıp duruyor. Mesela Bayan Hawkline'a bir şemsiyelik çok tanıdık(!) geliyor falan. Sonra bu ışığı gölgenin de yardımıyla viski dolu bir kavanoza -galiba- kapatıp yok ediyorlar, ev yanıyor, profesörün bütün çalışmaları kül oluyor, şemsiyeliğin aslında yaratığın gazabına uğramış profesör olduğu anlaşılıyor. Kovboylarımız murada erip kızlarla evleniyorlar, bir süre sonra boşanıp bok gibi hayatlar yaşıyorlar falan. Böyle bitiyor.
Metin fragmanlar halinde ilerliyor denebilir; bölüm başlıkları metni onlarca parçaya ayırıyor. Konağın ortamı adamı Otranto Şatosu kadar olmasa da bir karanlığın, tedirginliğin içine çekiyor. Şemsiyelikten, ölü adamların dirilmesinden falan hiç bahsetmiyorum, kimyasal işler çok eğlenceli olmalarının yanında son derece şaşırtıcı.
Ortaya karışık bir serüven, bulursanız alın derim de zor galiba; nadirkitap'ta 60 TL. Ben Çaycuma'da bulup aldım, alakasız bir yerde çıkıverdi karşıma. Gen Bencildir'i de böyle bulmuştum. Sahaf gezmeyeceksin aslında, böyle kıyıda köşede kırtasiye-kitap dükkanları var, onları kurcalamak lazım.
Kendime bir sürü şarkı ayırıyorum son bir iki haftadır, iyi hissettireninden. Güzel pazarlar dilerim.
"Şimdi, geçmiş zaman diyebileceğimiz o zamanlarda İstanbul evleri üçe ayrılabilirdi. Bunların Boğaziçi'nde su kıyılarında ve ahşap olanlarına yalı; İstanbul'un sayfiye semtlerinde, bahçe içinde ve yine ahşap olanlarına köşk; şehirde, ayrı harem ve selamlık daireli ve çokları kâgir olanlarına konak denilirdi. Bu kaçgöç zamanlarında Beyoğlu civarının apartmanlarında ise aileler oturmazdı." (s. 7)
Yürüdüğüm sokaklarda 100 sene önce hangi yapıların bulunduğunu, kimlerin yürüdüğünü çok merak ediyorum. Bazen eski fotoğraflara bakıp bu merakımı gideriyorum ama yapıları geçtim, çoğu sokak bile o fotoğraflarda olmuyor bazen. Şehir çok hızlı değişiyor ve insanların duygularıyla, anılarıyla beslenmiş onca mekan ortadan kayboluveriyor. Hisar'ın çocukluğundan gelen duyarlılığı -hatta çocukken pek zeki olduğunu söylerlermiş de kendisinin diğer çocuklardan biraz farklı olduğunu o zaman anlamış- geçmişindeki onca mekanı ve insanı bütün canlılıklarıyla anılara yerleştirmiş. Kayıp zamanın diyemeyiz de, belki de yılların soluklaştırdığı zamanın izine düşmüş Hisar; mekanların ve zamanın binlerce küçük kutuya hapsettiği hatıralarının peşine düşmüş ve kişisel tarihinin en güzel bölümlerini okura sunmuş.
Yukarıdaki bölümle başlayan kitapta sadece yapılarla ilgili anılar yok, hatta denebilir ki Hisar çoğu zaman yapıların bayağı bir dışına çıkıyor. Her şey insanla ilgili olduğu için yapıları da bunun bir parçası olarak görüyor, önemli olan anılarındaki parçaları bütünleştirmek. Böylece köşklerle insanlar, zamanla mekan birbirinin içinde yer alıyor. Hisar'ın perili olduğu söylenen evlerden bahsederken bu evlerin sihrini ve musikisini hâlâ hatıralar içinde duyduğunu söylemesi de bundan. Evlerin perili olduğunu, çünkü anılarda insan-mekan-zaman üçlüsünün kaybolmadığını belirtiyor.
Hisar, çocukluk günlerinden itibaren başlıyor anlatmaya. Büyükada ilk durak. "Çocuk, hayatı bir yarım uyku içinde geçirerek dünyayı yarı bir rüya gibi görür. Fakat, bu halinde, büyüklerin huylarını ve sırlarını affetmeyen gözlerle seyrederek onların ummadıkları derinliklere iner. Çocuk her şeyi anlar. Zira bunun için çok kere sezmek yetişir ve o her şeyi sezebilir." (s. 21) Bu bilinçle yaşayan Hisar, etrafında yaşayan insanları ve gerçekleşen olayları en ince ayrıntısına kadar anlatıyor, insanların belki kendilerinin bile farkına varmadıkları huylarıyla, alışkanlıklarıyla birlikte. Hatta Geceleri Uluyan Çamlık adlı bölüm, bu çocuk duyarlılığının uç bir sınırını anlatıyor.
"Çocuk mistik ve sembolisttir." (s. 26)
Çamlığın adeta yaşadığını ve bunu büyüklere bir türlü söyleyemediğini, söylese de anlayamayacaklarını bence pek samimi olan şu sözlerle anlatıyor:
"Dünyanın şiirini kaçıran büyüklere hakikati söylemek yaramıyor. Onlar bir şey anlamıyorlar. Ruhu inkar eden bir cephe ile çok basit kalarak, esrardan ipham ile bahsetmeyi de, ruha hitap etmeyi ve cevap vermeyi de bilmiyorlar. Bundan dolayı çocukların onlara karşı susmaya hakları oluyor. Zira görüyorlar ki, ne zaman olursa olsun, onlara hakikati söylerseniz inanmazlar ve sizin için, 'Sayıklıyor!' derler." (s. 27)
Bir de çocukluğundan beri duyduğu ruhunun şarkısını böyle dile getiriyor: "Çocuk tabiatlı kaldığımdan büyüklerle aram hâlâ bir türlü düzelmiyorsa içimde bir âlem saklayarak onun solmadığını ve susmadığını görmekle ne kolay teselli buluyorum!" (s. 26) Fenomenoloji böyle bir şey açıkçası, Bachelard'ın mekânla ilgili fikirleri Hisar'ı incelemede pek faydalı olabilir. Ben kafama göre okuma yaptığım için böyle bir işe girişemiyorum. Çünkü kafama göre. Evet. Bir de aynı dalgada şu mevzu var ki Hisar bunları anlatırken çocuklukta yaşadıklarını ne kadar o yaşının bilinciyle anlatıyor? Bunu başka bir kitapta düşünüp yazdım diye hatırlıyorum ama bulamam şimdi. Derken hatırladım; Michel Butor'nun Roman Üstüne Denemeler'inde vardı. Bir "ben", başka bir "ben"i anlatırsa mevzu ne olur, ne kadarı o ana aittir, ne kadarı geçmişteki düşüncelere aittir, iki "ben" farklı olduğuna göre, yani nasıl oluyor lan bu işler? Bunları düşünürken iki sayfa sonra Hisar kendi açıkladı olayı. O zamanlar kelimeleri yeni öğrenmiş, istediği "vokabüleri" hazırlamamış daha. Duyduğu şeyleri anlatmak için iki şey lazımmış: sanatın itinası ve hislerin müphemden uzak olması.
Hisar'ın anılara ait bir iki görüşü dışında özet geçeceğim. İlerleyen bölümlerde bu köşklerdeki eşyalar var, Hisar ve ailesinin Çamlıca'daki bir köşkü kiralaması var. Çamlıca'daki Eniştemiz'de Hisar'ın kaldığı köşk budur muhtemelen. Abdülhak Hamit'in Köşkü başlıklı bir bölüm var, burada Sami Paşa'nın oğlu Sezai'yle Abdülhak Hamit'in birlikte zaman geçirdikleri bilgisi var. Samipaşazade Sezai'yle ikisi pek yakınmış yani. Bunun dışında mahalleler, oyuncaklar, bir sürü anı.
Hisar'ın kişisel tarihçiliğinin belki de temel taşını vererek bitiriyorum: "Şimdi ancak benim hafızamda yaşayan, son yâdları dünya yüzünde ancak benim başımda kalan böyle bazı insanlar bulunduğunu görüyorum. Ben de gözlerimi kapayınca belki benden de başka bir iki zihnin kıvrımları arasında saklanan ve bazen hayata gelen bir hatıra kalabilecektir. Ancak ben bu izimle başkalarının bendeki hatıralarını da yaşatamam. Bunun için benimle birlikte büsbütün sönecek olan insanların hatıralarına acıyorum. Onların iyilikleri ve zavallılıkları hakkında biraz şahadette bulunmak, onların ömürlerinde kendilerine verilmemiş haklarını başka bir maneviyat yani sırf hatırlayış âleminde imkan nispetinde ve mümkün mertebe, yani bir parçacık olsun kurtarmak sevdasına düşüyorum." (s. 34)
Ölünce insanların hatıraları nereye gider? Hep bunu düşünürüm, ruhtan bağımsız gibi gelirler bana. İşte, bir bölümü Hisar'ın titizlikle, hatta hesap defteri tutar gibi tuttuğu hatıralarında, hatıralarının yer aldığı kitaplarda. Ben pek severim Hisar'ı, başkaları da sevse süper olur. İndirimli fiyatı 5 TL falan, YKY'nin dükkanlarında bulabilirsiniz.
Mustafa Kutlu'dan bir çatışmalar kitabı daha. Kır-kent, emek-sermaye çatışmalarının arasında kalan insanların anlamlandırma ve mücadele etme çabası.
Mukaddime bölümü hem bir kapitalizm yergisi, hem de karakterlerin seyir defteri. Sabahın köründe yollara düşmek, fabrika düdükleri, musluktan akan klorlu su. Kırda bırakılıp kentte bulunamayan temiz hava, doğal yiyecekler, her şey. Yaşamak uğruna bırakılan bir başka yaşam. Requiem for a Dream işte. "Koşuyorsun, ciğerlerinde eksoz gümbürtüleri. Ayaklarında lastik. Üç öğün naylon yemektesin. Ara toprağı. Toprak bizim canımız, petrol olsun kanımız." (s. 8)
Önce ile birlikte mevzuya giriyoruz. Cevher Bican, Kars'ın Göle kazasından, emmileri iş bilmeyip sürüyü, tarlaları dağıtınca tutup gelmiş İstanbul'a, dayısının methine kanıp insanların kanını içe içe doymayan fabrikalardan birine girmiş. İlk gününe şahit oluyoruz burada. İçinden sürekli salavat getirip, anlamadan etrafına şaşkın gözlerle bakıyor. Kurum yağmurundan üstü başı kararmış. Hele atölyelere indikleri zaman maruz kaldıkları gürültü ve fırınların önündeki sıcaklık Bican'a cehenneme inmiş gibi bir korku salıyor. Metindeki diğer karakterlerle de tanışıyoruz; Zülküf Ağa, Adapazarlı, Derviş Usta'ya donunu dizden bir türlü kestirmeyen, fırınların önünde pişerek çalışmaya razı olan Seyit Ali.
Doğanın içinden gelmiş insanlar için fabrika zor, yine de çıkan yemeklere, aldıkları yevmiyelere bakarak katlanıyorlar bir şekilde. Zülküf Ağa'yla Bican'ın konuşmalarında memleket özlemi pek bir acı hissediliyor. Hele Zülküf Ağa'nın muhabbetin ortasında yüzünü düşürüp kalıcı olduklarını söylemesi... Bican orada nasıl kalıcı olunacağını düşünüyor, bulamıyor bir türlü. Zülküf Ağa'nın hamaylını düşürüp almaya çalıştığında kafasını makineye kaptırması trajediyi tamamlıyor. Bican, üstüne fışkıran kanlardan şok geçiriyor. Kalıcı ya orada.
Sonrasında Bican'ın dayı oğluyla denize gitme olayı var. Bicancık ömrü hayatında görmemiş mini etekler, mayolar falan, dünyası şaşıyor haliyle. Seyit Ali'yle birlikte cüz oynarlarken işçi yürüyüşünün ortasında kalıp kafayı gözü yarmaları, polislerce sorguya alınmaları falan da son derece ilginç.
En sonunda Seyit Ali namaz kılarken yan gözle seyyar karpuz arabasının götürüldüğünü görüyor, dışarı çıktığında işçi eyleminin ortasında kalıyor yine, Bican'la karşılaşıyor. Bican, geçen yıllar içinde sınıf mücadelesinin önemini kavramış, eylemlere katılıyor. Seyit Ali'de derin bir korku... Kafayı gözü yarmak istemiyor yine, en önemlisiyse anarşik hareketler diyecek olanlara. O kadar sinmiş. Hayatta kalan Seyit Ali oluyor yine; eylemin ortasında silahlar patlıyor ve Bican vurulup ölüyor. Kutlu'nun keskin bitirişlerinden biri.
Namaz kılmak için ustaya gözükmeden fıymak, metal yığınlarının arasında bir ömür vermek, ilik kurutucu çalışma hayatı ve temiz kalmaya çalışan insanlar; Kutlu'dan etkileyici bir ağıt. Yokuşa Akan Sular, çarklardan biraz olsun kurtulmak isteyenlerin suyu yokuşa vurma çabası.
Öğretmenlik yaptığım yerde kısa süre sonra kapanacak bir fabrika var. Tesislerin yarısı terk edilmiş durumda, koca yapı çürüyor. Metruk bir binaya girdik, kütüphaneymiş bir odası. Bakındım bir, teknik kitaplar çoğunlukta ama bir şey buldum ki of.
Reşat Ekrem Koçu'nun İstanbul Ansiklopedisi, beş cilt. Çürüyor. Aldım açıkçası, çürümesine gönlüm razı olmadı. Sahaflar 500 TL'ye iteliyorlar birkaç cildi. İstanbul'a getiremedim, orada kaldı ama bir dahaki sefere kütüphanemin baş köşesine koyarım bunu. Definecilik olayı keyifli bir şey.
Mevzuya gelirsek, insanın birey ve toplum hallerini anlatan Jean Marcel Bruller, Vercors müstear ismini kullanıyor. Ben de böyle yazmayı uygun gördüm. Uygun görmeyenler varsa kıçımı arayıp şikayet edebilirler.
Doğru düzgün bir fotoğrafını da bulamadım kitabın, bu idare eder. Vercors, genelde fantazya ve bilimkurgu metinleriyle tanınan bir isim, 1963'te Sylva ile En İyi Roman dalında Hugo Ödülü için aday gösterilmiş. Ödülü ustamız PKD almışsa da kendisinin yeri BK için önemli.
İnsan ve İnsanlar, Vercors'un insanlığa ve uygarlığa dair birtakım fikirler paylaşıyor, biraz İnsan Nasıl İnsan Oldu? tarzı ama çok daha kısa. 60 sayfacık bir şey. Dört bölümden oluşuyor.
İnsanın Başkaldırması: Çeviren Azra Erhat. Vercors, öncelikle insan kavramını tanımlıyor ve ardından insanla hayvan arasındaki temel farkı veriyor. Soyutlama gücüne sahip olmak. Güdülere göre yaşamayı bırakıp bu açıdan doğadan bağımsız olmak, semiyolojinin doğuşu ve nesneleri isimlendirmek, insanı insan yapan ilk detaylardan birkaçı. Anlamlandırma çabası da bu detaylarla birlikte geldi; insan yaşadığı ortamı anlamlandırmaya çalıştı, başarılı olduğu ölçüde bağımsızlığına kavuştu. Vercors, bunu baş kaldırma olarak görüyor ve "Sürgün sürgününe karşı koydu." (s. 17) şeklinde özetliyor. Anlamlandırma çabasıyla birlikte bir noktada insanın tekilliği de başlamış oldu; doğayı ve insanları tanırken edinilen bilgi, insanı benzerlerinden daha farklı bir yere koydu ve onu diğerlerinden ayırdı. Şu cümle çok hoşuma gitti mesela: "Bâbil Kulesi masalı dillerin efsanesi değil aslında, yalnızlığın efsanesidir." (s. 20) Gerisi toplumsal bir eleştiri; baş kaldıran insanın doğayı aşma çabası, devletle olan ilişkisi ve daimi yenilgisi. Bu yenilgiye rağmen yine de insan olmak baş kaldırmayı gerektiriyor, Vercors bunu söylüyor. Bir de özün varoluştan önce geldiğini. Yaşamdan önce insanın doğası geliyor.
İnsan ve İnsanlar: Sabahattin Eyüboğlu-Vedat Günyol çevirisi. Adalet, hak vs. gibi kavramların fosilleştikleri zaman insanoğlunun ayvayı yemesi konulu kısacık bir metin.
İyi Niyetli İnsanlar İçin: Çeviri yine ikiliye ait. İyi niyetli insanların kötülükler karşısında bir süre sonra zıvanadan çıkması ve bilinçsizce olsa dahi kötüler kadar kargaşa çıkarabilmeleri üzerine. Cehenneme giden yolla ilgili sözü hatırlayıp devam.
Ahlak ve Eylem: İnsanın insanla, toplumla, dinle, totalitarizmle bağları. Çok kısa oldu ama böyle.
"Bir grup veledi ıssız bir adaya atsak ne olur?" temalı bu deneyimizde çocukların ne kadar psikopat ve aklı başında olabileceğini görüyoruz. Kötülüğün cisimleşmiş haliyle de karşılaşıyoruz, sanki insanları kötülük yapmaya iten, insandan bağımsız başka bir güç varmış gibi. Mevzu iyilik ve kötülük arasındaki mücadele aslında, yazar bunu yansıtmakla birlikte bu ikisinin bir arada bulunabileceğini, kötülüğün törpülenmesinin ve iyiliğin yüceltilmesinin uygarlık yoluyla gerçekleşebileceğini anlatıyor bir açıdan. Mina Urgan'ın görüşü de böyle.
Kitabın yazıldığı tarih 1954, o sıralarda Kohlberg muhtemelen kuramı üzerinde çalışıyordu. Kuram 1958'e ait. KPSS illetini çekenler özellikle bilir; Kohlberg'in ahlak gelişimi üzerine güzel bir mevzusu var. Kademeleri falan unuttum şimdi, ceza-itaatten evrensel doğruya kadar sekiz kademe var galiba. Ben sadece bu kitaptaki veletlerin ahlaki davranışlarının açıklaması olabilecek bölümleri alıyorum.
"1. Dönem: Ceza ve İtaat (Yaklaşık 4-5 yaş arası dönem): Bu evrede davranışın sonucunda doğruluk ve yanlışlığına bakılır. Örneğin çocuk eğer ahlaki olarak hata yapmışsa cezalı, doğru olanı yapmışsa cezalı değildir. Birinci evre son derece ilkel özellikler taşır. “Çocuk bütün sorunlara fiziki cezalarla çözüm arar”. Zıddı olan doğru davranış düşüncesi de ödül getirir kanısındadır. Bu evreye ilişkin örnek olarak, trafik polisinin olmadığı bir kavşakta kırmızı ışıkta geçen sürücünün davranışı veya sınavda hocasının görmeyeceğini anlayan öğrencinin kopya çekmesi verilebilir. Bu evredeki birey “Henz hikayesinde Henz’in suçlu olduğunu ve polisin onu yakalayarak hapse atacağını düşünür” (Bacanlı, 2002).
2. Dönem Saf Çıkarcı Eğilim (Yaklaşık 6-9 yaş arası dönem): Gelenek öncesi özellikler taşımakla birlikte ikinci evre birinci evreye oranla daha gelişmiş özellikler gösterir. Bu özellikler çocuğun yeni zihinsel ve rol alma yeteneklerinden kaynaklanır. Bu evrede göze göz dişe diş anlayışı hakimdir. Kurallara, ihtiyacı karşıladığı sürece uyulur. Bu dönemdeki birey için her şey karşılıklıdır. Bu dönemde “doğru” olan şey, diğer insanların ihtiyaçlarını da dikkate alan, somut ve karşılıklı adil alışveriştir. Bu evredeki kişi ne kadar verirsem o kadar almalıyım anlayışına sahiptir. “Bu evredeki birey Henz hikayesinde Henz’in suçsuz olduğunu, çünkü hırsızlığı karısı için yaptığını ve bir kocanın karısı için bunu yapması gerektiğini düşünür (Bacanlı, 2002).
3. Dönem: Kişiler Arası Uyum (Yaklaşık olarak 10-15 yaş arası dönem): Bu evrede kişiler arası uyum ya da iyi davranış; başkalarını hoşnut kılan, onlara yardım eden ve onlar tarafından beğenilen davranıştır. Kibar olarak takdir edilmek önem kazanmıştır. Bu evrede iyi vatandaş vergi öder; iyi çocuk anne ve babanın koyduğu kurallara uyar ve ona göre hareket eder. Bu evredeki birey “Henz hikayesinde Henz’in suçlu olduğunu, çünkü toplumdaki insanların onu ayıplayacağını düşünür (Bacanlı, 2002)."
Metindeki gençler 6-14 yaş aralığında. Bireysel farklılıkları ele alırsak, Domuzcuk haricinde bu üç aşamanın dışında olan bir çocuk yok sanıyorum. Buna göre ortaya çıkacak psikopatlıkları varın siz düşünün ki bunlar da aklı başında olan çocukların geçeceği aşamalar. Bunlarda psikopatlık potansiyeli barınıyorken bir de psikolojik sorunları olan çocukları düşünün. Tam bir karnaval olur.
Ralph sahilde dolanırken Domuzcuk'la karşılaşır. Domuzcuk şişko bir çocuk, astımı var. Diğer çocuklar tarafından aşağılanmak için bütün özelliklere sahip. Bunun yanında diğerlerinde olmayan bir özelliği de akıllı bir velet olması. Piaget'nin Bilişsel Gelişim Kuramı var, buna girersem mevzu bambaşka bir hal alacağı için Domuzcuk'un analitik düşünebilme yetisinin olduğunu söyleyerek geçiyorum. Yani bu komünde mantığın temeli Domuzcuk. Tabii çocuklar üstünde mantık ne kadar etkiliyse. Neyse, bu ikisi karşılaşıyorlar, konuşuyorlar falan. Ralph bir denizkabuğuna üfleyerek çıkarttığı sesle civardaki diğer çocukları topluyor ve herkese söz hakkı verilen demokratik bir ortam yaratıyor. Şef seçiliyor, çocuklar denizkabuklu oğlanı liderleri olarak görüyor. Liderlik Ralph'te var ve adaya düşmelerine neden olan uçak kazasından sonra kurtarılana kadar nasıl yaşayacaklarını Domuzcuk'un da yardımıyla Ralph belirleyebilir. Jack ortaya çıkana kadar durum bu.
Sesi işiten Jack, kilise korosu gibi bir şeyin şefi. Korodaki çocuklarla birlikte geliyor ve başlarda Ralph'in yönetimine boyun eğiyor. İçinde hükmetme arzusu var, Ralph gibi bunu sonradan edinmiş değil. Gücü hissettiği gibi baskıcı, zalim bir diktatöre dönüşebiliyor. Metin boyunca bu ikisinin mücadelesini izliyoruz. Biri eşitliğe, diğeri diktatörlüğe yöneliyor. Jack tipik bir diktatör; Domuzcuk'u aşağılaması aydınların hor görülmesi gibi bir şey mesela, bir de 6 yaşındaki çocukları önemsememesi var. Onlar şamatacı, gereksiz tipler.
Olaylar ilerledikçe çocuklar küçük bir sosyal ortamda, büyüklerin olmadığı bir dünyada gerçek kimliklerine kavuşuyorlar. Jack, yemek için bir domuzu öldürecekken bıçağı indiremiyor, sonrasında çocukların korkularından ve anlık zevklerinden yararlanarak katliama niyetleniyor. Simon kardeşimiz psikopatlıklar yapmaya başlıyor, grup dağılıyor, güç mücadelesi sonucunda Domuzcuk ve Ralph'in başına bazı işler geliyor derken adaya askeri bir birliğin inmesiyle, çocukların tekrar çocuk olmasıyla bitiriyoruz.
Bu arada nedir, Sineklerin Tanrısı'nın Simon kılığına bürünüp görünmesi diyeceğim, aynı tanrının Ralph ve Domuzcuk'u tehdit etmesi, öldürülen çocuklar, domuz öldürme oyunları, çocuk avı, olaylar. Güç yanlış ellerde çok tehlikeli bir şey, ben bunu anladım. Uygarlık da çok önemli. Mesela gençliğimizi düşünelim; aile bir yere tatile gidince ev bize kalıyordu. Bir hafta, iki hafta, ne kadarsa. Sonra -çok affedersiniz- evi bok götürüyordu. Ben kanepeyi falan yakmıştım kazara, ev çöp eve dönüşmek üzereydi. Yani evet, uygarlık süper bir şey.
Güzel gayet, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan alırsanız ucuza da gelir.
Bu da günü daha rezil kılan güzel şarkılardan biri:
Buraya pek yazamadım, bunu yazmaya niyetlendiğimde iki ay öncesiydi, nikah tarihi belliydi ve nişanlanmaya pek az kalmıştı. Her şey patladı. Dört yılın finali muazzam bir çöküş oldu. Stres, kilo kaybı (bu iyi oldu gerçi), arka arkaya yakılan sigaralar falan derken zamansızlıktan vakit ayıramadığım yazılara dönüş. Süper olay. Bu da biten çoğu şey için:
Bukowski okuma rehberi olabilir; anlatılarındaki olayların ve kişilerin pek çoğuna röportajlarda rastlamak mümkün. Hayatından başka bir şey pek yazmayan biri için Bukowski'nin röportajları bir yol hikâyesi demek aynı zamanda.
"Duvarların, daktilon, kağıdın ve biran varsa nerde yazdığın önemli değildir. Bir yanardağın kraterinde de yazabilirsin." (s. 19)
Bukowski, gençliğinde bir iki öyküsüyle kendini gösterdikten sonra yazamadığına karar veriyor ve ardından bunaltıcı yıllar arka arkaya geliyor. Alkol, kadınlar ve iş hayatının cenderesinde geçen onca yılın ardından yeterli yoğunluğa ulaşınca şiirler ve hikâyeler arka arkaya geliyor, kitaptaki çoğu röportajda bu dönemle ilgili pek çok bilgi var. "'Bukowski,' diyor insanlar bana, 'sen kaybetmeyi seviyorsun, acı çekmeyi seviyorsun, mezbahalarda çalışmayı seviyorsun.' Bu insanlar benden daha deli." (s. 26-27) Kavga ediyor adam, daktilonun başına oturduğu zaman önce bir iki boktan şey yazıyor, ritmini tutturunca gecenin sonuna kadar sayfalar dolusu yazıyor. Öfkeyle, usanmadan. Sarhoşluk geçene kadar, ya da bir şeyler yazdığını düşünüp sızana kadar.
Bukowski için leitmotif şu: Özünden uzaklaşıp goygoya girmiş her şey itin kaba etine sokulabilir. Solcular, politikacılar, yazarlar, şairler, kadınlar, her şey. Bu yüzden kesin sınırlardan uzak duruyor. Çoğu insanı embesil olarak görmesinin sebebi de onların bu sınırlar içinde mutlu olması. O ise sadece yaşamaya ve yazmaya çalışıyor. Roman ve öykülerinin bir ana temasının olup olmadığı sorulduğunda verdiği cevap yeterli: "Hayat, küçük 'h' ile." Türk bir yazar, Bukowski'nin satır aralarındaki solculuğu diye bir kitap yazmıştı, şimdi İstanbul'daki kütüphanemde olduğu için adını hatırlamıyorum ve internetten bakmaya üşendim. Bukowski'nin bu kardeşe cevabı şu olur: "(...) Siyasi dürtü yok bende. Dünyayı kurtarmak, iyileştirmek istemiyorum. İçinde yalayıp olup bitenler hakkında konuşmak istiyorum, hepsi bu. Balinaların kurtarılmasını istemiyorum, nükleer santrallerin yıkılmasını istemiyorum; her şeyi oluğu gibi kabulleniyorum. Dünyanın bu halinden ben de hoşnut değilim tabii ki, ama değiştirmek istemiyorum. Çok bencil bir adamım ben." (s. 182) Adam insanların posasının çıkarılmasını eleştirdiği için solcu yapılıyor, yeri gelince komünist bile yapılır. Öyle bir şey yok.
Yazma süreciyle ilgili cevaplar geniş bir yer tutuyor. Hepsini almayacağım ama temel mevzuları söyleyebilirim. Hikâye yazarken gerçeği kurguladığını söylüyor adam, onda dokuzu gerçek ve onda dokuzu yaratıcı kurgu. Şiir konusunda da sıkı ve yalın şiirler yazmaya çalıştığını söylüyor, betimlemeler ve vıcık sözlerle dolu şiirleri sevmiyor. Diğer sanatçılarla ilgilenmediğini, hatta onlardan bir halt öğrenilemeyeceğini söylüyor. "Yaratıcı olmayan insanlarla görüşmek en iyisi. Onlardan daha doğal sözcükler ve fikirler çıkar çünkü sürekli sanattan söz etmezler, dedikodu yapmazlar. Ya da dedikodu yapıyorlarsa da karısını dövüp onu tavandan başaşağı asan birini çekiştiriyorlardır -ki ilginçtir." (s. 129) Hangi kitaptaydı hatırlamıyorum, Bukowski -ya da Chinaski- şiir okumak için gittiği bir yerde otele yerleşirken yan odada Burroughs'un kaldığını öğreniyor ve tanışmak istemiyor adamla, şöyle bir bakıp gidiyor. Burroughs da aynı şekilde. Bu Chinaski olayı da ilginç; Bukowski bu yolla yazarlara parmak attığını söylüyor. Neyin kurgu, neyin gerçek olduğunun çözülemediğini, bunun da okurlarda heyecan yarattığını söylüyor.
Bir noktadan sonra bir şey okuyamadığını söylüyor Bukowski, yirmi yaşına kadar okuduklarıyla idare ediyormuş. Zaten keyif vermiyormuş çoğu yazar. Dostoyevski, Céline, Tolstoy, Chaucer, Hemingway'in ilk dönem metinleri ve Fante. En çok okudukları bunlar, zaten Fante'nin tozlu raflardan çıkmasında kendisinin de payı büyük. "Neredeyse" kendisinden daha iyi yazıyormuş Fante. Arkadaş da olmuşlar bir zaman. Fante hakkında düşündükleri genişçe bir yer kaplıyor.
Hipodrom, kadınlar, ölümden dönüşü, 20 küsur yıl süren iş hayatı ve girip çıktığı yüzlerce iş, edebiyat; Bukowski'yle ilgili hemen her şey var. Süper kaynak. Onun için her şeyin özünü verip bitiriyorum: "Ya bu işe girersin ya da sabah dokuz akşam beş bir iş bulursun kendine. Evlenirsin,, çocuk yaparsın, birlikte Noel'i kutlarsınız: 'İşte babaanne geliyor! Selam babaanne... içeri gir, nasılsın?' Hiç bana göre değil, ölümden farksız benim için, kendimi öldürmeyi yeğlerim! Bu çarka, hayatın sıradanlığına hiçbir zaman tahammül edemedim. Aile hayattına hiçbir zaman tahammül edemedim, iş hayatına tahammül edemedim, gördüğüm hiçbir şeye tahammül edemedim. O zaman şuna karar verdim; ya açlıktan ölecektim ya da bu işi kıvıracaktım, çıldıracaktım, yırtacaktım, bir şeyler yapacaktım. (...) Ama şansım yaver gitti, dayandım, birileri bir şiirimi ya da öykümü bir yerde bastı. Şimdi şurada oturmuş şarabımı içiyor, siz soru sorduğunuz için de kendime dair konuşuyorum, cevap verdiğim için değil, tamam mı?" (s. 212)
20-25 kitap birikti, bunları yazın yazarım. Umarım. Neyse, zinciri kırdım bu yazıyla. Nasıl diyeyim, özgür olduğumu hissediyorum. Motosiklet almaya karar verdim falan. Evlenmediğime göre bir sene daha Batı Karadeniz civarındayım, tadını çıkaracağım. Eh. Biri bana, biri size:
Şu da son kaydımız. Kavafis'in Şehir'ini besteledim. Hümeyra ve Ezginin Günlüğü yorumları pek hoşuma gitmemişti, ev ortamında böyle bir kayıt yaptık biz de. Amatör iş, mükemmellik beklemeyin dsf.
En soldaki Hemingway, İspanya'da festival günleri. Gazeteci olarak başladığı yazı hayatını roman ve hikâyeyle sürdürecek olan yazar, festival günlerinin bitmesiyle birlikte ilk romanını yazmaya başlıyor. Kendisini dünyaya tanıtan romanlardan ilki, belki de yalınlığı açısından en önemlisi. Iceberg Theory diyorlar; Hemingway'in karakterleri, olayları vs. görünmeyen kısmın küçük bir yansıması sadece. Son derece yalın bir dille yazılmış metinlerin altında yatanlara buradan ulaşılabilir.
I. Dünya Savaşı'nın getirdiği kayıp neslin romanı bu aslında, modernist bir perspektifle yazılması/okunması doğal. Çağın sağduyusu bombalar altında kalmışken geçmiş veya gelecek mümkün değil. Büyük bir bunalımdan çıkılmış, savaşa katılan, katılmayan herkes yeni bir dünyaya uyanmış ve bazıları bu yeni dünyayla mücadele ederken, bir şekilde hayatını sürdürmeye çalışırken bazılarıysa moratoryum ilan ederek sadece yaşamak istemiş. Bohemlik bir yana, belki de sadece yaşamanın ağırlığını biraz olsun duyumsamak ve derinlerde bir yerde bir anlam bulabilmek. Şurada modernizm ve Hemingway'le ilgili güzel bir şey var, fikir verebilir: Ucundan Modernizm.
Epigrafların biri Gertrude Stein'dan: "Sizler yitik bir kuşaksınız." Diğeri de Vaiz Kitabı'ndan; her yolculuk yine kendine döner temalı bir bölüm.
Jake Barnes anlatıyor. I. Dünya Savaşı'ndan yaralanarak üreme fonksiyonunu kaybetmiş bir adam. Kayıp neslin bir sembolü; üretkenliği yok. Arkadaşı Robert Cohn'la birlikte Paris'te tenis oynuyor ve bol bol içiyor. Leydi Brett, Jake'le baş başa kaldıkları zaman gizlediği kişiliğini ortaya koyabilen, diğer zamanlarda primadonna kompleksinden mustarip bir kadın. "New Woman" deniyor; yaşamı tamamen kendi elinde, istediği gibi yönlendirebilir. Çok güzel, ihtişamlı ve mutsuz. Mike ve Bill gruba sonradan katılıyor. Mike ve Brett sevgili. Olabildikleri kadar tabii. Paris'in kafelerinde geçirdikleri zamanlarda mutlu oluyorlar gibi görünüyor, onun dışında hayatı ıskalama duygusu Cohn haricinde pek kimseye gelmiyor. O çağda yapabilecekleri daha iyi bir şey yok. Yapsalar dahi savaşın yıkıcılığında her şeyin bir anda toz olabileceğini görmüşler.
Paris'te geçen bohem yaşam, İspanya'ya gitmeleriyle sürüyor. Boğa güreşlerini izleyecekler ve gezecekler. Hemingway ava ve boğa güreşlerine tutkun. Boğanın önündeki adam o:
Bukowski, Hemingway'in ilk metinlerini çok seviyor, tamamen yaşamak üzerine kurulu olanları. Güneş, İşte Burdayım'da diyor: "At yarışları bir şey yapıyor insana. İçmek gibi. Sıradanlığın dışına çıkarıyor insanı. Hemingway'in boğa güreşlerini kullandığı gibi kullanıyorum ben hipodromu. Tabii ki hipodroma her gün gidersen sıradanlığın dışına çıkmak söz konusu değildir; adamın anasını beller." (s. 98) Boğa güreşleri, hipodrom, mücadeleyle yüz yüze gelinen her şey yaşamı hissettiren bir olgu haline geliyor. Evlerinden çok uzakta, yaşamanın ne olduğunu hatırlamak isteyen insanlar için kurtarıcı haline geliyor bu tür olaylar. Gruptakileri anlatan şu bölümle birlikte anlaşılabilir hale geliyor bu: "Sürgünsün sen. Toprakla olan ilintiyi yitirmişsin. İnceliveriyorsun. Yapay Avrupa ölçüleri bitirmiş seni. İçkiden öleceksin.. Cinsellikten başka bir şey düşünmüyorsun. Bütün zamanını çalışacağına konuşmakla harcıyorsun. Sürgünsün çünkü, anlıyor musun? Ömrün kahve köşelerinde geçiyor." (s. 122) Jake'in cevabı başka bir sayfada: "(...) Belki insan gittikçe yeni şeyler öğreniyordu, gerçekten de. Niçin olduğu beni ilgilendirmiyordu. Bütün istediğim nasıl yaşanacağını öğrenmekti. Belki insan nasıl yaşanacağını öğrenebilirse niçinini de öğrenebilirdi." (s. 156) Buzdağının bir an için ortaya çıkan kısmı.
Hasan Ali Toptaş'ın Haraptarlı Nafi'den aktardığı: "Hayat nedir diye sorarsan, bilmiyorum evlat; sormazsan biliyorum..." Herkes kendi yoluyla bu anlama ulaşmaya çalışıyor; kimi düşünerek. Bazılarıysa yaşayarak, yaşamadan bir şey düşünülmüyor, elde edilemiyor çünkü. Hemingway'den kayıp kuşağa armağan.