20 Ekim 2014 Pazartesi

Philip K. Dick - Toplu Öyküler 1 / Bay Uzay Gemisi

Büyülü Fener'den PKD'nin hikâye külliyatı. Beş cilt halinde hazırlanmış, ilk iki cildi çıktı. Çıkar çıkmaz aldım. Küçük dizgi hataları, bir iki yazım hatası dışında bir sıkıntısı yok. Çekinmiştim başta, PKD basan diğer yayınevinin facialarından sonra yeni bir vakayla karşılaşmak istemedim ama yayın yönetmeni Mustafa Küpüşoğlu'ymuş, bir güven geldi oradan. Çevirmen Berna Kılınçer'i de azıcık araştırdım ve şüphem kalmadı, aldım. Çok başarılı, internette 20 TL civarına alabilirsiniz. Tekrar basılmazsa pişman olmayın.

Önsözde Dick'in BK'nin ne olup olmadığıyla ilgili görüşleri var, bu görüşler hikâyeler için bir perspektif oluşturabilir, daha da ötesinde türe burun kıvıranlar için ağza vurmalık terlik vazifesi görebilir. BK iyidir, iyi bir şiir kadar iyidir, bazen daha da iyidir. Dick ne güzel anlatıyor mevzuyu aslında: "Biz bilimkurgu okur yazarları (şu anda bir yazar olarak değil okur olarak konuşuyorum) bilimkurgu okuyoruz, çünkü okuduğumuz bir şeyin, içinde yeni bir fikir olan bir şeyin zihnimizde harekete geçirdiği zincirleme tepkiyi seviyoruz." (s. 8) Neyse, Dick der ki her uzay macerası BK değildir, ileri teknolojinin yer aldığı her metin BK değildir, bir metnin BK sayılabilmesi için temel malzeme olan ayırt edici yeni bir fikir lazımdır. Ayırt edici ve tutarlı bir fikir. Olmuş veya olabilecek olaylara karşı insanın konumu bellidir; bir yabancı. Geçmiş hatırlanamayacak, bilinemeyecek kadar geride, gelecek yok veya öngörülemez, öyleyse toplumu bu bilinmeyene itmek gerekir. "Bilimkurgunun özü budur, toplum içindeki kavramsal bir yerinden oynatma. Böylece yazarın zihninde yeni bir toplum üretilir, kağıda aktarılır ve kağıttan da okurun zihninde sarsıccı bir şok oluşturur, tanıyamamanın şokunu. Okur okuduğunun gerçek dünyası olmadığını bilir." (s. 7)

İstikrar: Robert Benton, insanların birbirini yok etmeyi bırakması için onaylanmış İstikrar'ın sürmesini engeller, zaman yolculuğu ve lanetli şehir küresini bulup hiçbir şey bilmemesine rağmen. Kendi tercihi olmamasına rağmen küreyi bulur, yolculuk yapar falan, sonra tanrının küreye hapsettiği, efsanelerdeki şehri serbest bırakır. Kendine geldiğinde makinelerin dünyasındadır, tanıdık simalarla birlikte bir distopyadan başka bir distopyaya uyanır.

Roog: Hikâye için Dick'in notu: "Yirmi yedi yıllık profesyonel yazma yaşamımın temeli, ilkel biçimiyle işte burada: Bir başka insanın, bir başka varlığın zihnine girme ve onun gözünden ya da gözlerinden görme çabası, bu kişi geri kalanımızdan ne kadar farklı olursa o kadar iyidir." (s. 628) Roog, Dick'in sattığı, yazarlıkla geçinilebileceği hayallerini kurduran ilk hikâye olması açısından önemli. Bir de o dönemdeki editörlerin BK'ye bakış açısını hikâye üzerinden anlatıyor Dick, dünya daha kendisine hazır değilmiş o zamanlar, bunu anlıyoruz.

Roog bir varlık, Borris bir köpek ve insanlar kör, her zamanki gibi. Borris, varlıkları evden uzak tutmaya çalışıyor ama pek kalabalıklar, başarılı olduğu söylenemez. Onlara karşı pek büyük ve kuvvetli olmasına rağmen kalabalığa karşı siniyor, ortadan kaldırılması uzak bir zamanda gerçekleşmeyecek ama onların isimlendirmesiyle "Bekçi" olarak görevini yapmaya devam edecek.

Küçük Hareket: Nightmares & Dreamscapes bölümü müydü o, hani oyuncak askerlerin bir adama savaş açtıkları? Burada bir benzeri var, fikrin orijinali bu olabilir.

Bir oyuncak fabrikasında üretilen oyuncak askerler, çocukların yardımıyla farklı evlere dağılırlar. Bu son denemedir, her şey ele geçirilecektir artık. Askerlerden biri, evin çocuğuyla konuşur ve fabrikaya gidip bir paket almasını söyler. Pakette tanklar, helikopterler falan vardır. Aslında ikinci aşamadır bu, çocukla sıkı bir bağ kurduktan sonra bu işe girmesi gerekirken diğer evlerdeki askerlerin teker teker yok edildiğini öğrenir ve zaman kaybetmeden planı devreye sokar. Bilmediği bir şey: Evdeki diğer oyuncakların -ayıların, kedilerin vs.- başka bir örgütün, insanoğlunu koruyan bir örgütün elemanı olması.

Ötedeki Vub: Düşünebilen bir canlı, insan değil. İnsanın kendinden uzaklaşması, belki de düşünebilen bir yaşam formuyla karşı karşıya gelmesiyle kendine yaklaşması, ne olursa olsun kendine benzemeyene duyulan bir şiddet var ortada.

Bir gezegende düşünebilen bir canlı vardır, miskin bir hayvan. Gezegene inenlerden biri bu hayvanı satın alır, gemide barındırır. Bu hayvan düşünmekle kalmaz, insanoğluyla kendi ırkı arasında Odysseus vb. ortak mitik öğeleri de inceler, sahibi olan tayfayla birlikte. Ne ki geminin komutanı, hayvanı kesip yemeye niyetlidir, zira o bir hayvandır, düşünüp konuşabilmesi önemli değildir. Vub son tartışmada, kendisine silah doğrultulduğunda şöyle der: "'Gözüme bakarak yapabilir misin? Bunu yapabilir misin?'" (s. 61) Derin mevzu. Ötekileştirilenlere uygulanan şiddet yüzyıllardır devam ediyor ve gelecekte de edecek gibi gözüküyor, gözünün içine baka baka öldürülen insanların olduğu bir dünyada bunun pek bir önemi yok sanırım. Yine de nefis bir şekilde bitiyor hikâye, vub yendikten sonra: "'Kaldığımız yerden devam edersek' dedi Kaptan. 'Bana kalırsa Odysseus...'" (s. 62) Belki böylesi somut olmayacak ama bir şekilde kırdığımız, üzdüğümüz insanlar bizimle birlikte yaşamaya devam edecek.

Silah: Kendi mekanlarından pek uzaklara giden bir gemi, yaşam belirtisinin görülmediği bir gezegene yaklaşır, o sırada bir atom bombasıyla vurulur ve gezegene acil iniş yapar. Bombanın nereden geldiği tespit edilemez, gezegende bir keşif turuna çıkılır ve silah bulunur, tabii silahın koruduğu hazineyle birlikte. İnsanoğlunun mirası dev bir depoya tıkılmıştır; onca sanat eseri, kitaplar falan. Silahı etkisi hale getirip oradan ayrılırlar, bir zaman sonra tekrar dönmek üzere. O sırada gezegenin bir yerinde kırmızı ışıklar yanar, başka bir depodan yedek parçalar çıkar ve silah tamir edilir. İnsanoğlunun en değerli varlıkları ürettikleri olsa gerek.

Kafatası: Atom savaşlarından sonra bir dayı ortaya çıkıp savaşı bitiren bir inanç yayar, uzun bir süre boyunca dünya barış içinde yaşar ama devlet büyüklerimiz savaşın doğal seleksiyon için, teknolojinin ilerlemesi için pek faydalı bir şey olduğunu düşünerek bir adamı geçmişe yollarlar. Amaç, bu inancı yayan zırtapozu öldürmektir. Dick'in zaman yolculuğu mevzusunda sıklıkla başvurduğu bir sonla biter hikâye.

Savunmacılar: Bu süperdi ya. Yine savaşlar falan, dünya ayvayı yer. Yer altında güneşli müneşli yapay bir dünya yaratılır, bu sırada yüzeyde savaş tüm hızıyla sürmektedir. İnsanların görevlendirdiği "kurşunumsu" adı verilen robotlar yüzeydeki tüm çatışmaları yönetmektedir. Yüzey tabii ayvayı yemiştir; radyasyon, korkunç bir iklim falan. En azından insanlar bir şeylerden kıllanana kadar öyle düşünürler.

Yetkili abilerimiz bir şeylerin döndüğünü anlayıp uzun bir tünel sisteminden geçerek yüzeye çıkarlar, olayların aslında kurşunumsuların dediği şekilde gerçekleşmediği görülür. Yüzeyde ormanlar vardır, yaşam vardır, gayet süper bir yer olmuştur yüzey. Kurşunumsular, insanları yüzeyden uzak tutmak için dezenformasyona başvurur, sekiz yıl boyunca insanlar aşağıda tutulur. Meğer bu herifler savaşı durdurmuş, ekolojik sistemi süper hale getirmiş falan. Sonuçta tüneller patlatılır, bizimkiler bir daha geri dönemez ve dünyanın öbür ucundan getirilen Ruslarla bir köyde yaşamaya başlayıp barışı öğrenirler. Böyle bir şey. Kurşunumsular erdemli insanlardır yani. İnsanın olamadığı kadar insandır.

Bay Uzay Gemisi: İnsanlar, uzaylılarla yaptıkları savaşlarda tokat üstüne tokat yedikten sonra sezgilerle hareket edebilecek bir gemi tasarlarlar. Bir beyin gerekir, bu beyin de bir matematik profesöründen sağlanır. Hızlı tepki, bilinçsiz. Amaç bu, Robocop gibi yani. Profesör, esas oğlanla kızı kaçırır, kimselerin bilmediği bir gezegene bırakır. Her şeye yeniden başlamak için. Bu sefer temiz bir başlangıç olacak. Ulan bu da şeyde vardı, Knowing miydi neydi. Bir de Poe göndermesi var hikâyede, bulana veya getirene tam iki kitap ısmarlıyorum. Hadi bakalım.

Ormandaki Kavalcı: Asteroid galiba, bizimkiler koloni kurmuş asteroid üstüne. Bir de orman var, ormana giren sevgi kelebeği olarak çıkıyor. Ağaç olduğunu düşünüyor kim oraya girerse, savaşmıyor, hiçbir şey yapmıyor, güneşin altında dikiliyor öylece. Bunun üstünden gelişen bir şey. En iyisi hiçbir şey yapmamak, evet.

Sonsuzlar: Evrimin doğal hızının ideal olduğunu belirten. Evet, üşendim.

Saklama Makinesi: Müziği koruyabilmek için Beethoven'ın eserlerini böceklere dönüştüren Doktor Labyrinth, süreci tersine çevirince kakofoniyle karşılaşır. Yaşama uğraşı, çoğu şeyi bozduğu gibi müziği de bozar. En sonunda kendisini dönüştürür, ancak öyle korur müziği.

Harcanabilir: Örümcekler bir adamı uyarır, böylece adam eve gelince karıncalardan oluşmuş bir halıya düşmekten kurtulur. Buraya kadar anormal, sonrası daha da ilginç. İnsanlar istilacı olarak geldiklerinde böceklerin atalarıyla çatışmışlar ve kesin çizgiler çizilmiş. Örümcekler, böceklere karşı yaratılmış ve çağlardan beri insanoğlunu korumuş, korumaya devam edecek. Lakin eve doğru yaklaşan böcek ordusuna karşı adamı korumaya çalışmayacak. Bir doğa-insan çatışması daha.

Değişen Adam: Uzun hikâye cinsinden bir metin bu. Devlet organlarının iç çatışması, sezgi yoluyla teknolojiyi teoriden pratiğe dökebilen, geçmişten yanlışlıkla getirilen bir adam ve eski teknoloji/yeni teknoloji çatışması içeren bir mevzu.

Yorulmaz Kurbağa: Felsefe/fizik çatışması içeren güzel bir hikâye. İki profesör bir iddiaya girer, Zenon'un kurbağa ve kuyu paradoksunu çözme konusunda bir deney düzeneği hazırlarlar. Paradoksa göre kurbağa, kuyudan çıkmak için zıpladığında enerjisi hep yarı yarıya düşecek ve sona gelmeden önünde bir boşluk daima kalacaktır. Felsefeci önünde sonunda yolun biteceğini söylerken fizikçi tam tersini iddia eder, bir şekilde felsefeciyi düzeneğin içinde yakalar ve düğmeye basar. Verilen ani sıcaklığın etkisiyle felsefeci hareket eder ve boyutu geometrik olarak düşmeye başlar. Bu düşüş sırasında zemin engebeli hale gelir, etrafında dağlar belirir falan. En sonunda moleküllerin arasından geçebilecek küçüklüğe erişir ve düzenekten çıkarak eski haline döner, kızgın bir şekilde fizikçiyi bulur. Deney başarısız olmuştur, başka bir düzeneğin kurulmasını ister, hiçbir şey söylemeden oradan uzaklaşır.

İşgüzar, Bahçede, Maaş Çeki gibi çok güzel hikâyelerle devam ediyor, ben buraya kadar sabredebildim. Bir iki şey daha söyleyeyim, Dadı kapitalizmin insanın kanına nasıl girdiğini anlatan güzel bir hikâye. Koloni'de eşyaların insanlara düşman olabileceğine kesin olarak inandım. Eşyalar düşmanımız.

Birkaç madde halinde Dick'in değindiği konuları çıkardım ama son kitapla birlikte toplu bir değerlendirme yaparım herhalde. Tanrı kompleksi, insan-doğa çatışması, zaman yolculuğu paradoksları, bir sürü mevzu var. En sona. Bu kadar yeterli.

12 Ekim 2014 Pazar

Poul Anderson - Uzaya Haçlı Seferi

Fransa'ya doğru yola çıkmak üzere olan Sir Roger de Tourneville ve şürekası, Kudüs'e ulaşmak, kafirleri kılıçtan geçirmek ve daha da önemlisi zengin olmak dururken tepelerinde biten bir uzay gemisini ele geçirirler ve sefer başlar. Tek sıkıntı, Fransa'daki savaşı bitirip Kudüs'ü ele geçireceklerken uzayın derinliklerine doğru yol almaya başlamaları.

Kaptan ve toplum teknisyeninin diyaloğuyla açılıyor metin. Toplum teknisyeni, eski bir kitabı tercüme ettirmiştir ve okuması için kaptana verir. Metnin içindeki metne gireriz bu andan sonra, beyin yakan bir seferi kaleme alan Birader Parvus'un anlatıcı olduğu serüven başlar.

Uzay gemisi indiğinde ciğerleri kebap eyleyen silahlarına rağmen Wersgorlar mağlup edilir, Branithar nam uzaylı ele geçirilir. Sir Roger, gemiyi büyük seferi için kullanmayı düşünür, Parvus'u Branithar'la iletişim kurması için görevlendirir. Uzaylıları iblis sanırlar önce, Latince bilmediği için iblis olup olmadıkları bile tartışma konusu olur. Orta Çağ insanının hayatı anlamlandırma çabası mizahi bir durum çıkarıyor ortaya; her şeye din penceresinden bakan insanlar ve uzaylılar. Süper. İletişim kurulur, taraflar birbirini anlamaya başlar ve Sir Roger'ın emri altındaki bütün insanlar -yaşlılar, kadınlar, çocuklar dahil- gemiye bindirilir, sığırları bile alırlar. İstikamet bellidir ama Branithar bir katakulliyle gemiyi geri döndürülemeyecek bir şekilde uzaya yönlendirir.

Wersgorlar yayılmacı bir ırk, teknolojide çok ilerideler, kalabalığı sevmedikleri için gezegenlere koloniler kuruyorlar ve sürekli yayılıyorlar. Gittikleri yer, geminin geldiği bir gezegen. Bir sınır gezegeni, merkezden pek uzak. Gezegene indikleri andan itibaren Sir Roger'ın liderliğiyle birlikte yayılmaya başlarlar, kaleler ele geçirilir. Bu nasıl gerçekleşebiliyor, yani teknolojide çağ atlamışlar falan ya. Wersgorlar uzay savaşlarında son derece yetenekliler. Işın silahlarıyla adamı pof diye moleküllerine ayırabiliyorlar ama yer savaşında, yakın temasta son derece kötüler. İnanılmaz zeki olmalarına rağmen böyle bir mücadeleye daha önce hiç girmedikleri için sürekli kaybediyorlar. Bizimkiler hendek kazıyor, tuzak kuruyor, hacamat ediyor uzaylıları. Bir de Sir Roger'ın bitmek bilmez enerjisi var, adam William Wallace gibi bir şey.

İnsanlarla uzaylılar arasındaki ilişkiye taktım ben. Ruh kavramını anlatamayan Parvus'a Branithar'ın cevabı güzeldi, kişiliğin model olarak görülmesiyle birlikte bu formun başka bir canlı fiziksel matrise aktarılabileceği fikriyle Parvus'un beynini yakıyordu. Ayrıca kendi bilim adamları da kişilik, ruh gibi meseleleri çözememişler. Yeterince veri elde edilememiş falan. Çözeriz oğlum bunları, zamanı gelince bilinmeyen hiçbir şey kalmaz. Bence. Bunun yanında Parvus'un Tevrat'taki gök kavramını Branithar'ın anlattıklarıyla birlikte mantığı elverdiğince bir yere koyması ve Dünya'nın içindeki yanan alanı cehennem konseptiyle bağdaştırması da ilginçti. Bir de Sir Roger'la Wersgorların kumandanı Huruga arasındaki bir diyalog çok güldürdü. Garibim Huruga zaten bizimkileri anlayamıyor, Sir'ü ciddiyete davet ettiğinde gayet ciddi bir şekilde düello teklifi alıyor, kan dökülmesin diye. Cevap şu: "Siz bir çeşit akıl hastanesinden falan mı kaçtınız?" (s. 96) Sir Roger'ın kafir teknolojisini alıp yayılmacı amaçları için değerlendirmeye çabalaması da dinde pragmatizme ayna tutuyor. Kafirlerin her şeyi kafirdir, lakin iyi amaçlar uğruna, din uğruna kullanılabilir. Son olarak şu var, başka ırklarla iletişime geçildiğinde yıldızlar arası yolculukta ne kadar tecrübeli oldukları soruluyor. Parvus otuz beş yüzyıl kadar bir tecrübeleri olduğunu, ilk uçuşun Babil adlı bir yerde yapıldığını söylüyor. Bu da ilginçti, tanrıların arabaları konsepti yayılmış demek ki. Anderson makara yapıyor ya da.

Güzeldi, tavsiye ederim. BK işte. Bugün Tool'dan gidiyoruz.

28 Eylül 2014 Pazar

Italo Svevo - Kötü Bir Şaka

İki dostu olan bir adam, yıllardır aynı işi yapıyor, abisi hasta, karşı cinsle ilişkisi geçmişinde oyuna getirilme dışında yok, kırk yıl önce bastırılan bir kitabın ses getirmemesinin ardından sadece fabl yazarak tatmin ediyor kendini. Mario Dede'yle tanışın, hayallerinin peşinde bir adam, uzaktan pek öyle durmasa da.

Mütevazı bir insandır, derin edebiyat bilgisini ulu orta göstermez. Geceleri abisine kitaplar okur, çalıştığı şirketin yazı işlerine bakar, edebi bilgisini sadece burada konuşturur. Dostlarından biri iş arkadaşıdır, birbirlerini tamamlarlar. Karşılıklı saygıları vardır. Diğer dost yeni düşmandır. Gaia. Eskiden şiir yazarmış, şimdi pazarlamacılık yapıyor, geceleri gezmelere çıkıyor ve Mario'nun iyimserliğinden, yaşamından nefret ediyor. Mevzu buradan çıkıyor zaten.

I. Dünya Savaşı sırasında Avusturya'da yaşayan Mario, kırk yıl önce yazdığı kitap soruşturma konusu olursa diye korkmasına rağmen mutlu da oluyor bir yandan, çünkü kitabı incelenecek, değerlendirilecek demektir bu. Heyecan da var bir yandan, potansiyelini kullanmamış olsa da müthiş metinler çıkartabileceğini biliyor ve polisin baskıcı ortamında fabl yazmaya itiyor bu durum onu. Latife Tekin geliyor akla, benzer kaygılarla masaya oturmuştu o da. Neyse, Bu fabllar kuşlarla, daha çok güvercinlerle ilgili. Mario, insanlarla ilişkilerini bu fabllara dökerek kendini ifade ediyor bir anlamda. Bir süre sonra bu iki mevzu karışıyor, neyin fabl, neyin gerçek olduğunu bilemez bir hale geliyor okur. Sıkı, kendiyle bütünleşmiş bir izlenimciliği var Mario'nun. Şimdi gördüm, yazarlığıyla ilgili -hayatıyla da ilgili elbet- bir yorumu şu: "'Durumuma diyecek yok. Başarısızlık söz konusu olamaz benim için, nasıl olsa hiçbir eyleme kalkıştığım yok." (s. 15) Savaş ortamında yalıtılmış bir konformizm içindedir Mario, küçük dünyasında rahat, huzurlu bir şekilde yaşamaktadır, bir gün abisi kendi kitabını okumasını isteyene kadar. Aslında fabl yazmak da yetmez ona ki kandırılmaya son derece müsait bir psikolojiye sahiptir Mario, romanını her ne kadar derinlere itmeye çalışmışsa da bu istekle birlikte sıkı bir metin yazma özlemini tekrar hatırlar. Bu noktadan sonra Gaia işin içine giriyor.

Gaia, Mario'yu sevmemesine neden olarak hiçbir şey yapmamasına rağmen hâlâ bir hayali yaşatmasını görür. Mağrurdur Mario, yazdığı tek roman her ne kadar ses getirmemişse de bir edebiyat olayıdır, kullandığı sözcükleri, kurduğu cümleleri çok beğenir ve zamanında kendini aşan bir çaba gösterdiği için geçmişten gelen bir mutlulukla yaşar. İşinde mutludur, abisiyle olan ilişkilerinde -bir iki sürtüşme dışında- mutludur. Gaia bu durumu çekemez, o çok önceden vazgeçmiştir. Mario'yla arasındaki ilişkinin bozulması, sanatı tamamen bıraktığı zaman başlar. Mario için Gaia, idealini terk etmiş bir adamdır. Bu yüzden saygıdan başka pek bir şey kalmamıştır geriye.

Gaia biraz fesat bir kardeşimiz olduğu için bir gün Mario'ya Westermann adlı bir yayıncının ilk kitabının haklarını almak istediğini söyler. Mario heyecanlanır, pek saf bir adam olmamasına rağmen oltaya gelir, sözde yayıncının asistanıyla birlikte bir mekana otururlar, Gaia'yla adam durmadan gülerler, kıkırdarlar falan. Bunu saygısızlığa, şuna buna verir Mario, yine de inanır işte, tutku var adamda. Para işini pek anlamıyorum, bu ikisi Mario'ya telif hakkı için bir makbuz verirler, bankadan alacak işte Mario. Sonradan olayı çakozlar, sokağın ortasında Gaia'yı döver falan. Yumruğu sallar, haykırır. Kolunu acıtmıştır aslında dsfd, ama hayatında belki de ilk defa sonsuz dinginliğinden kurtulmuştur, adam marizlemektedir. Gaia mevzuyu anlatır, af diler falan. Neyse, sonra o makbuz yoluyla gerçekten bir miktar para alır Mario, hayatın geri kalanında abisiyle birlikte huzurla yaşamaya yetecek kadar bir para. Pek bir şey de çözümlenmez aslında, elde para dışında bir şey yoktur. Durgunluk belli bir süre için kaybolmuştur, bu bile yeterlidir Mario için. Bana öyle geliyor, ne bileyim. "'Serçelerin hayatını anlamak bizim hayatımızı anlamaktan kolay. Kim bilir, belki bizim hayatımız da serçelere bir fablda anlatılacak kadar basit görünüyordur.'" (s. 90)

Joyce'un pek sevdiği bir kitapmış bu, Mario karakteri gerçekten ilginç. Tabii Svevo'nun bir yansıması olması da ilginç. Svevo, yazdığı iki kitabın ses getirmemesi üzerine 25 yıl boyunca hiçbir şey yazmamış, sonra üçüncü romanıyla tanınınca yazdığı ilk iki metin de hatırlanmış yıllar sonra. Kötü Bir Şaka, bu iki metinden biri. Belki de gerçekten ilk kitabının ses getirmemesi üzerine yazmıştır, kim bilir. Bir de unutmadan, Tezerimiz Özlümüz vasıtasıyla seneler önce duymuştum Svevo'yu, şimdiye kısmetmiş.

Bir ayrıntı daha; Mario kitabı kendi imkanlarıyla bastırdığını, yayın haklarının elinde olduğunu söylüyor Gaia'yla konuşurken. Kendi yayınlatmış. Kitabın arka kapağındaysa Mario'nun kitabı hiç yayınlatamadığını söylüyor. Ey?

Böyle. Hava deli yağmurlu, kasvetli, karanlık. Bu ne lan. Ölmek, patlamak falan istersiniz diye iki şarkı koyuyorum, ayrı ayrı ölebilirsiniz. Arivederçi.


Aslı Tohumcu - Şeytan Geçti

Aslında insan geçti, başka bir şey değil.

Tohumcu, kitaptaki hikâyelerin hepsini lanetlediğini söylemesinin ardından okura sıkıntıdan başka bir şey vermemelerini diliyor. Biz de Allah'ın kendisini bildiği gibi yapmasını dileyip okumaya başlıyoruz.

Geyik bir yana, toplum baskısını ve insanı ailesine karşı bile yabancılaştıran olayları okurken sahiden de sıkıntıyla doluyoruz. Kuşak çatışması, metropolde hızla farklılaşan hayatların nafile uyum çabaları derken bildiğimiz, duyduğumuz hikâyelerin yansımaları bu karşılaştıklarımız.

Şeytan Tırnağı: Aklına yengesinin taciz edici sözlerinin dalga gibi gidip geldiği, kuaförde çalışan bir bacımız, dedikoducu müşterisine takıverir törpüyü. Her şeyin çözümleneceği nokta orasıdır; onca psikolojik baskıdan kurtuluş yolu küçüle küçüle bir törpüye sığmıştır. Kadın için bir çıkış yolu, özgürlük elde olmadığı için kaybedilen bir şey de yok. "Bunu bir güzel dezenfekte etmem gerek," deyişinde Kabil Canlandı'nın yurt odasından tüfeğiyle kafa uçuran Garrish'inin yansıması var: "Hadi tanrım, yemek yiyelim." Yiyin efendiler, toplum sizi hasta ediyorsa, toplumla aranızdaki mesafe giderek açılıyorsa aksırana, tıksırana kadar yiyin. O cinnete doğru sürükleniyoruz ve bu güzel bir şey. Sartre'ın, Camus'nün, Zweig'ın silahlı adamlarının özgürlüğü lazımdır belki bize.

İki Kişinin Bildiği: Sevgilisi tarafından kandırılıp tecavüze uğrayan kız, dünyasının yıkılması bir yana, bir de ailesinin tecavüzcüsüyle evlenmesini istediğini öğrenmesiyle... Söyleyecek bir şey yok.

Ecel Beşiği: İki sayfalık bir bunaltı. Ablamız yanağındaki morluklara, baba evinin vefasızlığına dayanamaz ve camdan atar kendini, o sırada uyanır. Bunların üzerinden çok zaman geçmiştir, geride kalmıştır her şey. Gençlik, heyecanlar, istekler de geçen o günlerde kalmıştır. Ablanın yapabileceği tek şey, elini sağ memesine götürmektir. Kaybolan bir şeylere ağıt ama çok sessiz, milyonlarca insanın arasında milyonlarca ağıt var ama kim duyuyor?

Fit: Acılar geçidi. Kadıköy Çarşısı'nda, yol ortasında bağıran bir kadın, okuldan alınıp evlendirilmek istenen bir kız, annesi daha fazla dayanamayıp intihar eden bir kadın daha, biraz daha kişi, karşılaşırlar yolda. Şöyle bir bakıp geçerler birbirlerine, en yakın oldukları noktada en uzaktırlar. Topluma olan bağlılıklarını hatırlayıp birbirlerini garipserler, uzaktan geçiverirler. Kurtuluş yoktur artık, toplum iliklerine kadar işlemiştir. En sonunda kafede çalışan kadın, yol ortasında haykıran kadını davet eder, bu olur bari.

Kurt Gözler: Döne ve Fatma'nın buluştuğu cenazede hikâyelerine şöyle bir dokunup kadının bir kez olsun hakkını aldığını görürüz. Fatma, anasının cenazesi kılınırken erkeklerin arkasında olmayı yediremez, karısına kızına eziyet eden adamların duasına ihtiyaç olmadığını, erkeklerin önünde namaz kılmak istediğini haykırır. Hocadan izin çıkar -ki bu noktada bile din görevlisi olması bir yana, bir erkekten izin çıkması da boğucudur açıkçası- ve kadınlar sessizce öne gelirler, erkekler arkada kalır.

Üç dört hikâye daha var, Karadeniz'in havası zaten kasvetli, içim daraldığı için bırakıyorum. O acıları duymak yetmediyse, okumak da istiyorsanız kaçırmayın. Böyle bir şeyi kim, neden isterse. Tohumcu'nun penceresinden lanetlenme hikâyeleri.

20 Eylül 2014 Cumartesi

Italo Calvino - Palomar

Şeylerin düzeni üzerine düşünen, görüngüleri kendi mantığıyla çözümlemeye çalışıp sadece görüngülerle bir yere ulaşamayacağını anlayan, sonra kendi mantığından da sıkılan bir dayı Palomar. Kahvede pişpirik oynayan emekli Hilmi Dayı gibi düşünün kendisini, tabii çok daha sofistike bir versiyonu.

"Dünyanın karmaşıklığı ve anlaşılmazlığı karşısında bütünlüğünü yeniden kurmaya, kendi varlığına anlam vermeye çalışır." (s. 32) Işıl Saatçıoğlu, Görünmez Kentler için kaleme aldığı sunuş yazısında Palomar için böyle diyor. Dayı, saf bilince ulaşmaya çalışır ve bunun için nesneleri kendi bilinci, düşüncesi yoluyla kavramaya, var etmeye çalışır. Fenomenoloji. Nesnelerin özü hiçbir zaman olduğu gibi anlaşılamayacaktır, öyleyse neden bunu bilincimiz yoluyla anlamaya çalışmıyoruz. Gibi bir şey. Şunların kaynaklarını tez vakit okumam lazım.

Palomar kumsalda, bahçede. Gökyüzüne bakıyor, taraçaya gidiyor, alışverişteyken düşünüyor, toplum içinde yerini anlamlandırıyor. Palomar çok şey yapıyor aslında, pek bir şey yapmadığı düşünülürken bile.

Dalgaları izlerken tek bir dalgaya odaklanıyor, o dalganın diğer dalgalardan bağımsız olmadığını, hatta her devinimde o devinimi engellemeye çalışan kuvvetlerin de dahil olduğu bir toplamı ifade ettiğini kavrıyor. Kaos bu. Kaosla otoyolda, sigara dumanında, kuşların uçuşunda -ki bunlara benzer olayları Palomar da gözlüyor- karşılaşabilirsiniz. James Gleick'in Kaos'u, mevzu hakkında bilgilenmek için güzel bir kaynak. Neyse, kaosun henüz anlaşılamamış bir düzen olduğu, bir durumun değil de bir sürecin bilimi olduğu, bir varoluşun değil de bir oluşumun bilimi olduğu söylenir. Kaos bir anlam arayışının başladığı noktadır, aslında kaos üzerinden kendini arar insan; düzende, süreçte kendini bir yere oturtmaya çalışır. Bunun için enfarktüsü ve ülseri göze alıyor Palomar, tüm rahatsızlığına rağmen büyük bir problemi çözmeye çalışıyor, dalgalara bakıp dinlenebilse, keyiflenebilse her şey daha farklı olurdu. Sonunda elde etmeyi başardığı bilgi, evreni anlamlandırmaya yetmiyor ve sıkılıyor beyefendi.

Güneşin denizdeki yansımasını görünce diğer yansıyan şeylerle birlikte kendini de düşünüyor. Bir dönüşümün farkına varıyor; benmerkezci düşünen adamının yanında ruhsal çöküntülü bir ben daha var. Bir yansıma, güneş gibi. "Bütün bunlar, ne denizde, ne güneşte oluyor -diye düşünüyor Palomar yüzerken- kafamın içinde, gözlerle beyin arasındaki devrelerde oluyor. Zihnimin içinde yüzmekteyim; bu ışık kılıcı yalnızca burada var; beni çeken de işte bu. Şu ya da bu biçimde tanıyabileceğim tek öğem benim." (s. 16)

"There is no spoon."

Şeylerin biçimlenmesini, denizden çıkarken orada olmayacağı zaman bile yansımaların hep aynı kalacağını düşünüyor Palomar.

Mesela kaplumbağaların çiftleşmesi sırasında hayvanların "billurlaşmış bir içsel bilgiye" sahip olabileceklerini düşünüyor, çünkü insan ilişkileriyle, hormonlarla vs. zibilyon yerden etkilenecek bir sistemleri yok. Biz bozulmuşuz biraz aslında. Karatavukların ıslıklarını dinlerken de bunu düşünüyor, bir sonuca varıyor sonra: Farklı bilişsel süreçlerden geçtikçe sınıflandırmalarla kısıtlı edinimlerin tutsağı oluyoruz. Çocukluğun o saf, işlenmemiş bilinci uzaklarda kalmış oluyor. Palomar, karatavukların ıslıklarını özgün bir ayrıştırma sürecine dahil edemeyince... İşte öyle şeyler.

Bağlar Gazoz reklamı var çok eski, orada bir dayı, "Bağlar! İçiniiiz!" diye haykırıyor, insan korkudan içiyor. Ben de Calvino okuyunuz derim. YKY'den sömürün.


Bunu da dinleyiniz!

16 Eylül 2014 Salı

Clive Barker - Kan Kitapları 3

En sağlam hikâyelerin olduğu kitap buydu bence. Eski çağlardan kalma kötülükleri pek seviyorum, bu kitapta da bundan birkaç tane vardı. İnsanlığın egosunu bir anda çökertiyorlar ya, pek hoş. Gerçi sonunda hep kaybediyorlar, yine insan kazanıyor. Olsun, kendilerinden daha güçlü, kadim varlıkların hâlâ yaşadığını bilmeleri yeterlidir. Çok kısa bir süredir buradayız ve sonsuz değiliz, eşsiz değiliz -muhtemelen- ve yıkımın kökenlerine sahip olan tek varlık değiliz. Bu güzel. Kafamızın eski tanrılardan biri tarafından çatır çutur yenmesi gerekiyor bazen.

Selüloit Oğlu: The Show Must Go On benzeri bir hikâye ama oradaki bilinmezliğin korkusu yerine adım adım örülmüş bir kurgu var bunda.

Barberio hapisten kaçar, polislerden saklanmak için eski bir binaya girer. Kaçarken burada vurulduğu için kan kaybından ölür. Öldüğü yer iki binanın arasında yer alan bir koridordur, diğer binadaki bir şeyin enerjisi için yeterli bir uzaklık. O şey, Barberio'nun ruhunu alıp çok ilginç bir şeye dönüştürür. Gerisinde sinemaya gelen bir çiftin cortlaması var, bir de Birdy. Orada çalışıyor, sinema yıldızı şeklinde görünen o şeyden kurtulmanın yolunu buluyor, sonra kanserin bulaştığı bir başkasını bulup öldürüyor. Filmleri kullanıp insanın aklını karıştıran ve geberten bir yaratık hakkında işte. Mesela karşınıza bir anda Stoya çıktı tamam mı, gel mel bir şeyler diyor. Allah esirgeye. Ölürsünüz, gitmeyin. Stoya değil o.

Çiğkafa Rex: Zamanında bunun filmi de çekilmiş ama Barker pek sevmemiş filmi, ben izlemedim, bilmiyorum.

Zeal nam köyde her şey eskidir, Roma lejyonlarından ve Keltlerden falan izler vardır. Bakir kalan bir yer yani, şehirli züppeler orayı keşfedip kirletmeye başlayana kadar. Ev alırlar, arazilerini çitlerle çevirirler, böyle şeyler.

Thomas Garrow, Zeal'ın yerlisi, çiftçi. Toprağıyla uğraşırken büyük bir taş bulur, taşı kaldırmaya çalışırken oldukça zorlanır. Etrafa pis bir koku yayılırken adamımız iyice bir kazar civarı, taşı kürekle oynatmaya çalışır. Leş koku iyice yayıldığı sırada taş yerinden oynar. Thomas'ın küreği ortaya çıkan çukura girer, orada sıkışır. Herif küreğe asılır, en sonunda çıkarır ve küreğin ucunu tutan bir el görür, koca bir el. O sırada babasının anlattığı pagan hikâyeler gelir aklına. Gömülü bir dehşet. Rex, yüzyıllar sonra özgürdür, etrafta yıkacağı pek çok krallık vardır. Öncelikle üstündeki solucanları ve kırmızı örümcekleri silkeler, 1.80'lik Thomas'tan bir metre daha uzun olmasının sayesinde adamın kafasını koca ağzına sokar. Ha, öncesinde herifi saçlarından tutup kaldırırken kafa derisini yırtar tabii. Bir pagan tanrısı insanoğluna karşı. Eğlenceli anlar bu andan sonra başlar.

Civar kilisedeki çömez bir rahip, Rex'le karşılaştığında ona tapmaya başlar. Kilisenin duvarındaki çok eski bir çizimde Rex'in hapsedilişi vardır, oradan hatırlar tanrıyı. Kafayı çizer yani. Bu sırada Rex beslenir; ailesinin gözlerinin önünde bir çocuğu yer falan, durdurulamaz bir türlü. Sonu ilginç; Rex'in kilisedeki kürsüden korktuğu görülür, bunun sebebi kürsüye gizlenmiş bir Kibele heykelciğidir. Anaerkillik, bereket falan Rex'i ölümüne korkutur ve yenilmesine yol açar.

Bir (Pornocu) Kefenin(in) İtirafları: Eh, yumuşak huylu insanların öfkesinden korkmak lazım işte. Kendi halinde yaşayan bir muhasebeci, yanında çalıştığı adamların yasadışı porno materyal satışı yaptığını öğrenir. Herifler bizimkini bir temiz döver, bir de boku üstüne atarlar. Ronnie ailesini kaybeder, bir de adı pornocuya çıkar, yüksek tirajlı bir dergide rezilliği anlatılır falan. Bunun sonucunda silah alır bir tane, kendisini batıran adamlardan ikisini gebertir, üçüncüsü bunu yakalayıp işkencelerle öldürür.

Ronnie kendini morgda bulur, üstünde kefen vardır. Beynindeki kurşun deliğinden bilincini -veya her neyse- kefene aktarır. Yaşayan bir çarşaf, kefen. Gerisi eğlenceli bir intikam hikâyesi.

Günah Keçileri: Issız bir adaya düşen iki çift var. Bunlar bir çıkış yolu bulmak için adada gezinirlerken taşların sebepsizce kaydığını falan fark ederler, sonra taşları kaydıran, adayı canlı tutan diğer boğulmuşların yanında yer alırlar. Tabii öldükten sonra.

İnsan Kalıntıları: Gavin için güzelliği her şeydir; güzelliğini satar, güzelliğiyle yaşar. Hayatından memnundur, insanları tatmin ederek yaşamayı sürdürür. Yeni bir müşterisinin evine gittiğinde küvette ilginç bir varlıkla karşılaşır, bir heykeldir bu. Adam heykeli bir müzeden çorlamıştır. Eh, heykel aslında heykel değildir, bir varlıktır ve Gavin'in güzelliğinin peşine düşer. Kendisi de ne olduğunu bilmez, tek bildiği insanların yerine geçip yaşadığı ve yüzyıllardır bunu yaptığıdır. Güzel fikir aslında, her olağanüstü varlık ne olduğunu, nereden geldiğini bilmek zorunda değil. Gavin bir süre sonra yaratığın yerine geçmenin pek de kötü bir fikir olmadığını düşünmeye başlar. Onca sıkıntı, hayatın yükü falan, bayar. Yer değiştirirler. Bu kadar.

Hoştu, diğer kitaplar basılmayacakmış galiba maddi kaygılardan dolayı. İngilizcesini alıp okumak şart oldu.

Bu da sevdalılar için, yeni buldum.

14 Eylül 2014 Pazar

Italo Calvino - Görünmez Kentler

Bir kenti anlatabilmek kolay değil, eksik kalacak pek çok şey var. Doğa, insan, zaman, bir yerden açık veriliyor. Kent imgeleri olduğu gibi aktarılamıyor veya anlatılan şey göstergelerden ibaret kalıyor veya geçmişin şimdiye bağlı olan kesiminden başka anlatılacak bir şey bulunamıyor veya karmakarışık sokakların, birbirini ölçüsüzce kesen caddelerin kaosundan yeni bir düzen çıkartılamıyor veya veya veya. Her şehrin bir öyküsü var, ne kadar o öykü görmezden gelinmeye çalışılsa da bu öykünün etkisinde kalmadan kente dair başka bir şey anlatabilmek mümkün değil bana göre; ben ona ne kadar farklı anlam, farklı çıkış yolu sunacak olsam da onun kimliği çoktan belirlenmiştir, yıkılmaz bir kesinlik içindeki yapılar yerine oturmuştur ve beni, hayal gücümü ezip geçer o şehir. Kim olduğumu yitirmemek için geriden bir şeyler getiririm, geçmişi şimdiye taşımaya çalışırım ve geçip gittiğim şehirleri ister istemez şimdikine taşırım. Şiiri var, Kavafis'in, şarkısını da yaptık:

"Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim, dedin
bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.
Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de."

Sahtegi - Şehir

Kişisel bir şey tabii ama aynı düşünceleri Calvino'dan okuyunca aklımdaki kent imgesi çokyüzlü bir kristale genişleyiverdi. 

Calvino, Görünmez Kentler'in yazım serüvenini anlatıyor başta. Fikirlerini koyduğu dosyalar var mesela, eşyalara dair, hayvanlara dair, tarihi kahramanlara dair falan. Bir kentler kitabı düşüncesi ortaya çıkınca bu fikirlerden yararlanmış, sonra biçime gelmiş sıra. Birçok gruplama ve alt gruplama düşünmüş Calvino, kentler ve anı, kentler ve göstergeler gibi. Bunları tam olarak oluşturduktan sonra kentleri nasıl inceleyeceğini düşünüyor. Önceden yazılmış metinlerden bir ölçüde esinlendiğini, kentlerin de birbirinden esinlendiğini, böylece "başka yer" diye bir şeyin olmadığını, bütün bir dünyanın tek bir şekle bürünmeye başladığını düşündüğünü belirtiyor ve metinlerarasılık işin içine giriyor; birbirinin üzerine inşa edilen metinler, birbirine dönüşen kitaplar. Kent imgelerinin birbirinin üzerine inşası gibi.

Calvino, "Benim Marco Polomun kalbinde yatan, insanları kentlerde yaşatan gizli nedenleri, krizlerin ötesinde değerleri olan nedenleri keşfetmek." (s. 13) dedikten sonra okuru bir labirente yerleştirip çıkışı okura bırakıyor. Bir kentin diğerine sızdığına sıklıkla rastlanıyor; astronomiye göre kurulan şehirlerin yıkıldığı ölçüde başka bir şehir ayak uydurabiliyor buna. Calvino'ya göre rasyonel zihinsellikle bunun sözcüklerle anlatımında ikilik olması, kent düşüncesinin kendi içinde sıkı bağlar kurmuş zıtlıklar bulunmasını olanaklı kılıyor. Bu, anlatıcıya göre, okura göre, kentin kimliğine göre değişebiliyor, yine de bir duvarla karşılaşırsanız bu bir sonu değil, yön değişikliğini ifade ediyor. Bir şehrin çıkışını başka bir şehirde bulabilirsiniz, ne de olsa dünya birbirine benziyor, öyle ya.

Işıl Saatçıoğlu, doktorasını Calvino üzerine yapmış bir çevirmen. Sunuş yazısında Calvino edebiyatını öncesiyle birlikte inceliyor. Oulipo tayfası, özne-okur ilişkisi, dil-edebiyat ilişkisi, edebiyat-felsefe ilişkisi, Borges'in labirentine yaklaşım, bir sürü şey. Calvino için kentin "dev bir kolektif anı, başvurulacak bir ansiklopedi" olduğunu söylerken Perec'in apartmanı geldi aklıma, yapbozun bir parçasının eksik olmasıyla kentlerin görünmemesi birbiriyle ne kadar ilişkilidir, düşündürücü. Düşündüm yani. Nadiren yaptığım bir şey. Neyse, bu faslı da Saatçıoğlu'ndan bir alıntı yaparak kapıyorum: "Görünmez Kentler sonsuzlukta, çoğullukta ve tarihsiz bir zamanda yaşanan bir kimlik krizidir." (s. 37)

Görünmez Kentler'in Sistemi

Arkadaş gayet nefis anlatmış, Queneau'nun veya Oulipo'nun oyunculluğunu Calvino'da görmek mümkün.

Bu bölümlerin arasında yer alan Marco Polo'yla Kubilay Han'ın diyalogları, kentlerin bir olmasına sağlayan bir çatı. Satranç metaforu bu açıdan incelenebilir; Han'ın fethettiği şehirler satranç tahtasıdır, taşlar da ordular, insanlar falan. Tahtayı oluşturan lifler çözülebilir, öyle olursa bütün tahta etkilenir. Bir de fetih amacı var. Taşlar orada olsa da, ortadan kalksa da kent imgesi daima orada kalacaktır. Kent çok şeye karşı koyabilir, ne kadar değişirse değişsin zamansızdır, sabittir, düşünülmediği zaman bile varlığını sürdürebilir. Han bunun farkına varır, Polo'ya tek bir kenti anlattığını söyler. Polo bunu kabul eder, aklındaki kent Venedik'tir ve her kente Venedik'ten bir şeyler taşır. Aslında kendinden bir şeyler taşır, insan uzunca bir süre bir yerde yaşarsa orası haline gelir. Oranın göstergelerini taşır. Han'ın göstergeler hakkında söylediği de bununla ilgilidir; bir kent anlatıldığında belirli şeyler üzerinde durulur. "Yüce Han göstergelerin anlamını çözüyordu ama göstergelerle görülen yerler arasındaki ilişki belirsiz kalıyordu." (s. 71) Han, Polo'ya bütün amblemleri tanıdığı zaman imparatorluğuna sahip olup olamayacağını sorar. Polo'nun cevabı bir kentin sahibi olunamayacağını belirtir: "Hiç heveslenme Hünkârım: o gün sen kendin amblemler arasında bir amblem olacaksın." (s. 72) Kent sahipliği, orayı anlama çabasını da içeriyor. Bir başkasıdır kenti anlayan, en azından anlamaya çabalayan kişi. Sürekli bir dönüşümdür bu, kişi de aynı kalamaz.

Kentler ve anı, kentler ve arzu, kentler ve göstergeler, diğerleri, bir zaman, mekan, kişilik olayıdır. Anılarda kentler durağandır, çözülürler. Sünger gibi emerler anıları, şişerler, buna rağmen değişmezler. Göstergeler kenti etiketler. Belli bir kimlik kazandırmada göstergeler işe yarasa da sınırlıdır bu kazanım, dille sınırlanmıştır. Yanıltıcıdır, çünkü kenti kapsamaz. Kişileri kapsar. "Yalan, sözlerde değil şeylerdedir." (s. 106) Dilin yetersizliği, yanıltıcılığı bir kenti kopyalayabilir, baştan yaratabilir, yok edebilir.

Kentlerde mutlak bir şimdi yaşanır, geçmiş biçim değiştirip şimdiye katılır. Zamanın tek bir noktada toplanması gibi mekan da tek bir noktada toplanmıştır; kentlerin sürekliliğinde bir kentin çıkışı yoktur, her kent başka bir kente açılır. Gökyüzü de kente hapsolmuştur, biçim değiştirir ve kentin bir parçası haline gelir. Tersi olduğunda, bir kent gökyüzüne benzemeye çalıştığında yok olur, yıkılır. Kent neyse odur; bir şeye benzemez, suretleri de kendidir. İnsanlar göğe taşındığında bile, aşağı bakıldığında oradadır. Kaybolmaz, görünmez bir imgedir. İki yol vardır acı çekmeden yaşamak için; ya kentle bir olmak ki cehenneme ayak uydurmak demek bu, diğer yol da cehennemde cehenneme dair kim, ne varsa onu bulmak. Polo'nun son sözleri bunlar.

Kitabın üstünde "Ölmeden önce okumanız gereken 1001 kitaptan biri" yazıyor. Buna da ayrı kılım, kim böyle düşünüyorsa hortlayıp korkutmak lazım, sonra kitabı okuruz. Neyse, Calvino. Sütle çikolatanın muazzam buluşması. Arrivederci.