11 Şubat 2015 Çarşamba

Erhan Bener - Tekilleşme

Bener'in en felsefi metinlerinden biri belki. Tekilleşme kavramı üzerine kurulu bir gizem, akıl hastanesinde çalışan doktorlar tarafından çözülecek, bu sırada doktorların, özellikle Çiğdem'in hayatına girip siyasi mevzularla birlikte karakterlerin çözümlenişini izleyeceğiz. Hadi bakalım.

İdefix reklamı aldık, yapacak bir şey yok.

Meyhanede yalnız başına oturan bir adam, yanına oturan bir fahişeyle konuşmaya başlar. İç diyalog; adam dilsizdir ve kadının -erkeğin ya da, cinsiyetler konusunda oldukça özgürlükçü bir yazar Bener- söyleyeceklerini kendi yaratır, bir kısmını gerçekten duyar ama kadının söylediklerini duyamayız. Kadının tahrik edici davranışları dışında bir eylemi yoktur. Adam mimikleriyle konuşur, kollarını kullanır falan. Sonra kollarını gerçekten kullanır, kadını hastanelik eder ve komiserin tabiriyle "tımarhaneye" gönderilir. Kadını neden dövdü, çünkü kadınla birlikteyken çoğul olduklarını düşündü ve paranoyaklığı ortaya çıktığı an kadının ajan olduğunu sandı. Ajanlığın tekilleşmeyle ilgisi olduğu malum, iç diyaloğun gizemli Aysel'ini, Savaş'ını ve Sine'sini ve afazik Medeni Bey'in onca sayıklamasının altındakini görmek için biraz daha zaman var. Mevzuyu anlamalıyız. "(...) İnsanlar da öyle buruşur ve küçülürler. Dünyalar, güneşler, atomlar ve genler, hepsi buruşur, küçülür ve bir kara lekeye dönüşür. Tekil o'dur işte." (s. 8) Ölümün ötesine dek uzanan minimal bir varlıktır tekil, bir tek var olduğu sezilebilir. İletişimden muaf olmak ister, gırtlağının alındığını söyleyen Medeni Bey için iyi bir şeydir bu. İyi midir? Çok yetenekli bir obua sanatçısı olan Medeni Bey için nefesini kaybetmesinin ardındaki sebepler derindir aslında, işin o noktasında hastaneye geçiyoruz, beyefendi kadını öldüresiye dövdükten sonra.

İsmail, Çiğdem ve Ergin, üniversiteden sınıf arkadaşı olmalarının yanında aynı hastanede çalışıyorlar. Ön planda Çiğdem var. Modern denebilecek bir ailesi var, ilişkilerini özgürce yaşayabiliyor ama ilişkilerini anlamlandırma çabası çoğu zaman ortada bırakıyor onu, her şeyi kolaylıkla çözümleyemiyor ve yaşamının birikimleri zorlayıcı oluyor. İsmail'le sevişmesi, Ergin'e bağlılığı ve üçünün de hocası olan karakterle otorite-iktidar olgusu üzerine düşünceleri, nihayet Medeni Bey'in -İsmail'in taktığı adla Zeytindağı'ndaki İsa'nın- fikirleri arasında bocalarken kimliğini sürekli düşünecek, kendini biçimlendirmeye çalışacak. Üniversitedeyken siyasi olaylara karışmaları, Ergin'in gördüğü işkenceler yüzünden cinsel hayatının sekteye uğraması ve İsmail'in ajan olduğu düşüncesi işleri iyice çıkmaza sürükleyecek. Hocanın zamparalığı açık açık ortada olmasına, Ergin'le birbirlerine duydukları sevgiden kuşku duymamasına rağmen hocanın evine gidecek, son adımı atmayıp kendini geri çekecek mesela. Neden? Kendini denemek mi, merak mı, nedir? Hocanın aşırı feminist karısının hakaretlerini duymak, ilişki teklifini reddetmek, sanırım sınır tayin etmekle ilgili bir şey, baba mevzusu gibi geliyor bana. Freud'un adı romanda sıkça geçer, Çiğdem hocayla sevişse babasının tepkisinden çekinir. Sınırlarımızı kendimiz koyarız, deneyimler neyi yapıp yapamayacağımızı belirler. Kendini tanımanın aşamasıdır bu, ağır bedeller öderiz karşılığında. Çiğdem'in bedeli hissizleşmek belki, Ergin'i aldatmakla sevgiyi aynı kefeye koymak zor.

Medeni Bey'den girip diğer karakterlerden çıkıyoruz, bu esnada beyefendinin geçmişi sorgulanıyor elbette. Kimdir, hastanede tutulmalı mıdır, hayatıyla ilgili verdiği bilgiler doğru mudur, bunun sorgulanması esnasında yapboz yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Karıncalara karşı verilen bir mücadele, Medeni Bey'in tekilleşmeyle birlikte başlattığı savaş, şiddetini doktorların araştırmalarıyla yavaş yavaş kaybedecek ve obua sanatçısı adamın, Aysel'in ve diğerlerinin gizemi çözülecek. Alınan gırtlak, obua, Medeni ve diğer şeyler yapılarını kaybedecek ve adamımız bir sabah hastaneden kaçacak. Çiğdem sonsuz kurtuluşa güneşin ışıklarının meleğe benzettiği Ergin'le erişecek, onlar erişecek muradına, bize tekilleşme kalacak. Yalnızlık değil, ölüm değil, içe doğru bir büyüme. Sessizlik. Daha doğrusu yaratılışı içeren tek bir notaya, tek bir noktaya dönüşüm.

Erhan Bener iyi. Bat for Lashes da iyi.

6 Şubat 2015 Cuma

Iain Banks - Rock Laneti

Tamam, lisedeki arkadaşlarla bir derdim olmadığı için sıkıntılı yıllara dönebilirim.

Natalia kitabı verdiğinde sıkı metalcilik bizim işimizdi. Posterler, kasetler, CD'ler, oho. Onulmaz acılar, kızgınlıklar içindeymişiz gibi dolanmalar falan. Neymiş bu diye aldım kitabı, şöyle bir baktım. Led Zep kadar meşhur bir grupta gitar çalan bir adamın hikâyesi olduğunu gördüm, o dünyayı tanımak için okudum. Mevzunun bambaşka bir şey çıkması bir yana, şöyle okkalı bir tokat yer gibi olmuştum o zamanlar. Tekrar okudum, birkaç kez okudum da doyamadım. Sonra çok yakın bir arkadaşıma verdim kitabı, o arkadaşla iletişim kesildi ve kitap aklımdan çıktı. Geçenlerde Sezin hediye etti sonra, kitabı okuyalı 10 yıl falan olmuştu. Heyecanlandım, korktum. Eski dostlarla görüşmeden önce bir korku olur ya, ne kadar değiştik, ne kadar büyüdük falan gibi şeyler. Aynen öyle oldu. Sonuç olarak oldukça büyümüşüz, evet.

Daniel Weir, son derece sıradan bir adam olmasının yanında müzikal yeteneği sağlam bir kardeşimizdir. Alt sınıfın gençleri ne yaparsa onu yapar başta; geçici işlerde çalışır, mastürbasyon yapar, sivilcelerini patlatır ve bunun gibi şeyler. Baba şiddetinin travmasını atlatmış gibi görünür, sol görüşlüdür ve gettolardan kurtulmanın tek yolunu müzikte arar, bu yüzden semtin zengin çocuklarının grubuna sakız olmaya çalışır. Frozen Gold'un bir konserini izler ve konserden sonra elemanların yanına gider, bütün sakarlığı ve pervasızlığıyla bestelerini paylaşmayı çok istediğini, grupta bir ışık olduğunu ve bestelerinin yardımıyla çok daha başarılı işler yapacaklarını söyler. Elemanlar burun kıvırır gibi olur ama bestelere bakarlar ve gerçekten Weird'ın yetenekli bir adam olduğunu görürler. Grubun bas gitaristi akademisyenlik için gruptan ayrılır ve Weird, iki alışveriş poşetine yerleştirdiği eski bas gitarıyla birlikte gruba dahil olur. Konserler, çılgınlıklar, müzik endüstrisi, rockstar yaşamı, aşk, facialar derken nefis bir roman. Kabaca böyle. İncesi bambaşka bir şey.

İki gün önce intihar etmeye karar vermiş bir Weird'la başlarız romana. Yapamaz, anılarla doludur ve ne olursa olsun merak duygusu ağır basar, neler olacağını görmek ister. Trenin saatini beklemektedir, yolculuğun detayları hakkında okurun hiçbir bilgisi yoktur o zamana kadar, sonlara doğru mevzuyu öğreniriz ama öncesinde Weird'ın hikâyesini dinleriz. Grupla tanışma falan, elemanlar. Çılgın Davey. Adonis. Les Paul'üyle bir tanrı gibidir. Melodiler gitardan ırmak gibi akar. Christine Brice, okulda Weird'ın bir dönem üstü. Davey'yle müthiş bir ikili, tanrıça gibi bir kız. Teknoloji manyağı bir klavyeci, bir de davulcu var. Davulcu normal bir adamdı galiba. Neyse.

Grubun elemanlarıyla tanıştıktan sonra Weird'ın günceline döneriz, St. Jute adlı bir kilisede yaşamaktadır ve alt sınıftan iki arkadaşı vardır, onlarla görüşür. Biri işçi sınıfından, komünist bir İskoç. Diğeri 18 yaşındakiler ne yapıyorsa -uyuşturucu kullanmak, sevişmek, aylaklık vs.- onu yapan bir genç. Zenginlik içinde yüzen bir adamın bildiği hayatı sürdürmesini sağlayan kişiler. Gerçek bir arkadaşlık. Weird, otuzlarında inzivaya çekilmiş bir adamdır ve yaşadığı yerde onu kimse tanımaz. Stüdyosunda film, reklam müziği yapar, içer ve hatırlar. Zamanı böyle geçer. En büyük problemi, kiliseye girip sağa sola sıçan güvercinlerdir. Bir de hayatıyla ne yapacağı var tabii. Parasıyla değil, parasının miktarını bile bilmez. Cebindeki plastik kartlardan fazlası değildir para.

Grup oldukça ünlenir ve turnelere çıkarlar. Inez'le birlikte mutludur Weird, Dave'le Inez'i yakalayana kadar. Christine'le kısa süreli ilişkisi olur. Ya buraları katletmeyeyim ben, anlatıcıdan duymanız lazım

Davey, Weird'ın bulduğu ve gerçekleştirilmesi konusunda ısrar ettiği bir sahne şovunda işlerin ters gitmesiyle elektrik akımına kapılır ve ölür. Weird için sayı. Christine, Davey öldükten sonra solo albümler çıkarır ve müzik yaşamına devam eder. Yıllar önce Frozen Gold için Weird'ın bulduğu bir sahne şovunu gerçekleştirir, fanatik dindarlar tarafından kurşunlanarak öldürülür. Weird için ikinci sayı. St. Jute'a gelip Weird'a müziğe devam etmesini söyleyen menajeri anlatır Christine'in başına gelenleri. Weird, gruba katılmadan önce şehirden kaçmayı düşünürken yine aynı durumda bulur kendini, bu sefer geçmişindeki aşkına gidecektir. Kız gerçekten iyidir, güzeldir ama Weird'ın şaşkınlığı -şapşallığı da diyebiliriz- aralarındaki ilişkiyi zayıflatır ve ayrılırlar. Zaman içinde ara ara görüşürler, kız evlenir, çocuğu olur falan. Weird en sonunda her şeyi göze alır ve trene atlayıp kızın yaşadığı kasabaya gider. Mutlu sonla biter mevzu. Güzel. Metnin başında tren saatinin anlamını da böylece öğrenmiş oluruz.

Bir de iki Weird'ın birleştiği nokta var. Şu İskoç kavgacı bir tiptir, lüks bir barda kavga çıkartır ve her şey parçalanır, kırılır. Goril korumalar ortaya çıkıp ağız burun düzeltecekken Weird yalvar yakar kendini dinletir, kartlarından birini mekan sahibine verir ve kimliğini söyler. İskoç şaşkınlığa düşer, zenginlere, sömürüye beraber sövdüğü adamın kim olduğunu öğrenir haliyle falan. Mekan sahibi, Weird'ın kartıyla mekanı rahatlıkla satın alabileceğini söyleyerek tüy diker. Haha, bir de Weird'ın kafasını yardığı korumalardan biri Frozen Gold hayranı çıkar, yanındaki albümleri imzalatır falan.

Pek de bir şey anlatamadım ama müziğe yakından uzaktan ilgisi olan herkesin okumasını isterim. Iain Banks'in, adıyla soyadının ortasına "M" koyarak çıkardığı kitaplardan çok farklı, çok hoş bir şey.

Ek: Wikipedia'dan öğrendiğimize göre Frozen Gold, Fleetwood Mac ve Pink Floyd izleri taşıyormuş. Bir de Weird'ı yaratırken Fish'ten etkilenmiş Banks. Valla Fish'i, Marillion'ı çok severim, mutlu oldum.

Bugün Govan, Minnemann içeren bir Steven Wilson paylaşmak istedim, bir ara hayatımın fon müziğiydi.

3 Şubat 2015 Salı

Yamuk Bakan Öyküler

Eskiden sahaflara, eskicilere giderdim. İşe girdiğimden beri internetten hallediyorum mevzuyu. Yayınevlerini takip etmeye başladım. Neler basılıyor, yeni ne var gibi. MonoKL'u öyle buldum.

http://www.monokl.net/site/

Çok güzel işler yapıyorlar, takip edeceğim. Başka Dünyalar serisinde Machen bastılar ki çok sevindim ve hemen aldım, R. E. Howard bastılar, bir de bunu bastılar galiba. Lord Dunsany, Clark Ashton Smith falan basarlarsa ne güzel olur.

Dört öykü var, seçki. Üçünü okumuşsunuzdur bir yerlerde. Üçü BK, diğeri Sherlock Holmes. Neden böyle bir şey, bence Žižek. Yayınevinin Žižek'e duyduğu ilgi. Konferans için davet etmişler falan. Žižek her bir öykü için bir cümlelik açıklama yapmış, arka kapakta bulabilirsiniz onları. Tematik bir mevzu da var işin içinde; Yamuk Bakan Öyküler aslında gerçekliğin yorumlanışı üzerine eğilen dört öyküyü içerdiği için belli bir konseptte oluşturulmuş bir kitap. Dolayısıyla öykülerin janrı -ulan hep bunu yazmak istemişimdir- değil de içerikleri açısından. Olunca yani bir mantıklı geldi.

Dünyalar Deposu: Robert Sheckley'nin. Distopik bir ortamda, dünya boku yemişken bir iğne yardımıyla çok istenen bir hayatı yaşamak. Sonsuz ihtimaller arasında bilinçaltının yönlendirdiğine gitmek, kişinin kendini ne kadar tanıdığıyla ilgili olarak şaşırtıcı sonuçlara yol açabiliyor, ölümü isteyen çıkabiliyormuş mesela. Geçici bir süreç bu istenilen yere gitmek, bir de karakterin 10 yıllık birikimine mal olacak kadar pahalı. Neyse, beyimiz geçmişe dönüp ailesiyle birlikte mutlu mesut yaşıyor bir yıl boyunca. Uyandığı zaman doğruca sığınağa gitmek zorunda. Gayger sayacının uyarılarıyla, bir zamanlar insan eti ve kemiği olan beyaz zeminin üzerinde. Žižek'in yorumu: "Özne ancak fantazi yoluyla arzulayan özne olarak kurulur."

Şakacı: Asimov'un. Fıkraların kaynağını bulmak, Meyerhof için bir takıntı haline gelir. Süper bilgisayar Multivac'in yardımıyla gizlice cevabı arar ve uzaylılar için esprilerin, fıkraların falan bir deney olduğu sonucuna varır. Bilgiye eriştiği anda deney sona erer, insanların mizah duyguları kaybolur. Žižek'in yorumu: "Başkasının Başkası tam da paranoyanın Başkası'dır."

Tanrı'nın Dokuz Milyar İsmi: Arthur C. Clarke'ın. Tibet manastırına satılan bir süper bilgisayar, Tanrı'nın bütün isimlerini aramaktadır. İnsan ırkı bu yüzden yaratılmıştır, bütün isimleri bilmek için. Bu gerçekleştiğinde her şey yok olacaktır, fiş çekilecektir yani. Bilgisayarla birlikte Tibet'e giden mühendisler mevzuyu öğrenince bilgisayarı yavaşlatırlar ve kendileri için bir kaçış süresi ayarlarlar. Son an gelince geriye dönüp bakarlar ve yıldızların yavaş yavaş söndüğünü görürler. Žižek'in yorumu: "Dünyanın kendisi, 'gerçeklik' her zaman bir semptomdur."

Kızıl Saçlılar Derneği: Bir gerçekliğin ardından bir başkasının ortaya çıkarılması, tipik bir Holmes öyküsü. Žižek'in yorumu: "Yanlış çözüm yapısal bir zorunluluktur... doğrudan doğruya hakikate çıkan bir yol yoktur."

Güzel, alınabilir, hediye edilebilir.

2 Şubat 2015 Pazartesi

Stephen King - O

Tam metinle kuş haline getirileni karşılaştıracağım, 22/11/63'ten bir iki şey çorlayacağım, bir de mevzuyu anlatırım biraz, tamam.

Kallavi olanı 1200 sayfa, geçen ay çıktı. Bizim bildiğimiz 400 sayfaydı. Bazı bölümler direkt kesilmiş, bazıları daraltılmış. Yan hikâyeler yok mesela, Derry'nin yakın tarihinde yaşanan bazı facialar var, onlar minikte yoktu. Derry'ye kimlik kazandıran asıl mevzuların eksikliği büyük kayıp aslında, Bir de bazı bölümlerin minikte yer alıp almadığını hatırlayamadım, bakmaya da üşendim şimdi. O'nun Derry'ye gelişi mesela, bir kızılderili ayini yardımıyla ortaya çıkıyordu bu. Bu mevzu minikte olmayabilir, olabilir, bilemiyorum. Tembel bir insanım, anlatayım da. Fark etmez. Kapak resmi de şık olmuş bence. Korktum.

Epigraflar eksik bir kere. Seferis'ten, Neil Young'tan alıntılar yapılmış ve onlarsız eksik bir hikâye çıkıyor ortaya. Sonra Derry'yle ilgili bölümler, okurda fragmanlar halinde ilerlediği duygusunu uyandıran kurguyu genişletiyor. Bu bölümleri kütüphanecimiz, siyah çocuk Mike Hanlon yazıyor. Hanlon'ın günlüğünden bölümler halinde görüyoruz kasabada yaşanan faciaları. Yaşlılarla yapılan sohbetler esnasında öğreniliyor olaylar. Derry'nin, hatta King'in çoğu metninde yer alan kasabaların oluşumunda birçok parça mevcut, yaşlılar da bunlardan biri. King'in yarattığı çok boyutlu mekanlarda binalar, yaşlılar, çocuklar, coğrafya, tarih, hepsi iç içe geçmiş bir durumda. Zamanın sürerliği içinde devinimsiz bir şekilde var olmayı sürdürüyorlar. Adı geçen kişiler arasındaki akrabalığı da buna bağlıyorum biraz; kasabanın duygusunu aktarmada nesiller boyu devam eden bir döngü kuruyor King. O küçük kasaba işte; kimse ayrılmayı başaramayacak, başarabilenler bir süre sonra geri dönecek ve dışarıdan gelenler orayı terk edemeyecek.

Derry'nin felaketleri. Mike'ın babasından öğrendiği Kara Nokta'daki yangın. Beyaz Irk Lejyonu. Derry hakkında bilmediğimiz bir şey, ırk ayrımının dört nala gittiği günlerde beyazların siyahları katletmesi. Will Hanlon asker olduğu zamanlarda kasabalılar tarafından istenmiyor, arkadaşlarıyla birlikte kendilerine ayrılan metruk bir barakayı adam edip orada müzik yapmaya başlıyor. Beyazlar da oraya gelip eğleniyor ve lejyon bir gece yakıyor orayı. Çok sayıda insan ölüyor. Palyaço da orada. İnsanların pek dikkat etmediği bir ayrıntı. Kasaba ruhu bu; kimse dikkat etmeyecek, kimse sormayacak, bilenler susacak. Onca faciaya rağmen haberlerde Derry'nin adı küçük harflerle ya geçecek ya geçmeyecek. Sessizlik perdesinin ardında kalıyor her şey. Mike'ın kasaba tarihi hakkında yaptığı araştırmalarda da bu böyle. Yaratığı alt ettikleri çocukluk dönemlerinden itibaren kaynaklara ve yaşlı insanlara yönelen Mike'ın çıkardığı sonuç, suskunlukların aslında hayaletleri, deliliği ve kabullenişi anlatması. Bir hayaletler şehri Derry. Cinayetler, facialar gündelik yaşama dair sanki.

Başka şey var, gangsterlerin şehri basması. 27 yıllık döngülerden birinde birkaç kişilik gangster tayfası şehre gelir, mermi alıp yola devam etmek isterler. Silah dükkanı sahibi beyefendi bunları tanır, şehirdeki dayılara haber salar ve ertesi gün siparişi hazır edeceğini söyleyerek gangsterleri tuzağa çeker. Ertesi gün herifler -ve bir hanım- iki arabayla civara gelir, çetenin başı bela kokusu alır ve arabayı durdurur. 60 küsur adam ateş açar, katliam gibi bir şey olur. Küçük kasabada sonsuza kadar hatırlanacak bir olay, yaşlılar saatlerce bu olay hakkında konuşabilir. İşin garibi şu ki Mike o gün orada bulunan dayıyla konuşurken dayı, palyaçoyu gördüğünü söyler. Pencerelerden birinden ateş etmektedir, üstelik yere düşmemesinin imkansız olduğu bir şekilde sarkarken. Gölgesi de yoktur.

Patlama var bir de, fabrikanın havaya uçması. Derry'nin bir parçası bu olaylar, herkes başını çevirip yoluna gidebilir çünkü burası Derry. Deliliğin solunabildiği yegane yer.

Coğrafya dedik. Minikte var mıydı hatırlamıyorum, tam metinde Derry sayfalar boyunca anlatılıyor. Çorak Topraklar, Kenduskeag, kasabanın mimarisi falan. Harita falan da eklenebilirmiş aslında kubbeli kitapta olduğu gibi.

Minikte Bill'in kardeşi George vardı hani, gemisini yüzdürürken ölen çocuk. Tam metin, Bill hasta yatarken George'a gemi yaptığı kısımları da içeriyor. Anne piyano çalarken George'un bodruma inmesi, parafin araması, bodrumun karanlığından korkması, Bill'le olan sevgi dolu ve hırçın ilişkisi falan hep var. Mesela O, Bill'e saldırırken kardeş üzerinden yürüyordu, hani ölümüne yol açması falan. Bence minikte o bölüm tam kurulamamıştı, Bill'in kardeşiyle olan ilişkisine direkt şahit olmuyorduk mesela. Bunda tamam o iş.

1985'te Mike'ın herkesi sırayla aradığı bölümler vardı ya, çok geniş. Karakterleri kurdukları hayatların içinde görüyoruz, daha ayrıntılı bir şekilde. Böylece okurun girdiği hipnoz uzuyor, telefonun gelmesiyle birlikte tam bir uyanış gerçekleşiyor. Mike'ın arama kararını aldığını anlattığı bölümler de pek hoş, aslında anlatım teknikleri açısından çok başarılı bir metin bence. Konudan konuya atladım ama şimdi yazmazsam unuturum belki. İki çeviriyi karşılaştırdım da, tam metnin çevirisinde 1958'de ve 1985'te karakterlerin verdikleri mücadelelerin eş zamanlı anlatımında büyük bir fark var. Bu eş zamanlılık, ara başlıklar vasıtasıyla ayrılan bölümler üzerinden sürdürülüyor ve bu ara bölümler 1958-1985 arasında birbirini takip ediyor. Mevzu burada başlıyor; tam metinde bir bölümün sonundaki cümle bitirilmemiş, diğer bölümün başından devam ediyor ama cümlenin öznesi-nesnesi değişiyor, yıl-kişi-olay değiştiği için. Güzel bir teknik bence. Miniğin çevirisinde cümleler tamamlanmış ve bölümler müstakil hale getirilmiş. Çeviri farkı da olmayabilir gerçi, edisyondan kaynaklanmış olabilir. Lafı açılmışken çeviri farkı vereyim bir tane, merak ettim de açtım şimdi. Tam metnin çevirmeni Oya Alpar.

"Yanına sadece çocuk kıyafetleri aldığını, çok geç olana dek fark etmeyecekti." (s. 84)

Miniğin çevirmeni Gönül Suveren.

"Hep çocuklara yakışacak kılıkları almış olduğunu ancak daha sonra farkedecekti." (s. 42)

Bu da orijinali: "It would not occur to him until later that he had taken nothing but kid-clothes." (s. 37)

Höh.

Telefonlar geldikten sonra karakterlerde belli bir yüzleşme korkusu açığa çıkıyor, Stan'in atlatamadığı bir korku. Ben için çocukken öğrenilen bir ders: Sahip olduklarının bedelini ödemen gerekir. Bu bedel Derry'de. Bev için ev, karanlıkta saklanan şeyle en sonunda yüzleşilen yer. Derry, çocuklarını çağırıyor. Mike, herkesin geri dönmeyi kabul etmeyeceğini düşünüyor ama verilen söz hatırlandığında herkes işini bırakıp apar topar dönüyor. Stan hariç. Bill, Mike'la konuştuktan sonra yirmi yedi yıl önce verilen sözü, Stan'in kırık şişeyle bileğini keser gibi yapıp gülmesini hatırlıyor. Belki o zaman değil ama yirmi yedi yıl sonra mantık abidesi Stan, gerçekten de bileklerini kesip intihar edecek. Belki de en gölgede kalmış adamımız Stan, grubun en dışındaki çocuk. İntiharını çocukluğunda bulabiliyoruz. O'yla ilk yüzleşmesinde ve sonraki karşılaşmalarda tek bir şeyi düşünecek,  olanların mantıklı olmadığını. Ölüm korkunç değil, ussallaştırılamayan "pislikler" korkunç. Stan bu yüzden öldürüyor kendini, algılayamadığı bir dünyaya tekrar girmemek için.

Magazinsel bir mevzuyla kapatacağım. Ellerini kesip el ele tutuşuyorlardı ya bir daha bu olaylar tekrarlanırsa geri dönmek için, öncesi var. Hani Bill yaratığı öldürdüğünü düşünüyor da peşinden gitmiyorlar ya, sonrasında kanalizasyondan çıkmadan önce Bev'in sırayla herkesle ilişkiye girdiğini biliyor muydunuz? Aralarındaki bağı kuvvetlendirmek için. Vay başımıza gelen!

Kara Kule'de O ve kaplumbağayla ilgili şeyler var, Dreamcatcher'da da vardı, şu duvarda yazan yazı. Ben 22/11/63'ü diyeceğim. Oradaki adamımız 1958'de, çocuklar yaratığı yaraladıktan az sonra Derry'ye gelir. Kasabadan daha ilk anda hoşlanmaz, çok kötü bir şeylerin döndüğünü anlar ve yerlilerden birkaçıyla konuşur, fikirleri kuvvetlenir. Sonra Bev ve Richie'yle karşılaşır. O çocukları tanıyoruz, kısa bir süre önce uzaydan gelen ve çağlar boyunca gizlenmiş bir kötülüğü fena yaraladılar. Tabii oradaki adamımız tanımıyor, biz de bu ikisinin bir yabancıyla konuşmaları sırasında, dışarıdan bir gözle neler hissettiklerini izliyoruz. Palyaço lafı geçince yerlerinden sıçrıyorlar mesela. Çok güzel.

Mevzuyu anlatmadım aslında, kalsın böyle. Tam metni okuyun tam metni. Olay bunda.

Günler sonra gelen not: Bu Henry Bowers ve şürekasına tünellerde ne olduğu minikte vardı diye hatırlıyorum, tam metinde yok. Bowers'ın cinayetleri üstlenmesi var, kanalizasyonda iki arkadaşını nasıl kaybettiği yok galiba.

Bir de minik ayrıntı. Bill veya Ben, ikisinden biri kasabaya döndüğünde taksiye biniyor. Taksiciyle sohbet ederken radyoda çok tehlikeli bir akıl hastasının hastaneden kaçtığı söyleniyor. O günün gecesinde Mike, Henry'yle karşılaştığında iki gündür haberleri dinlemediğini düşünüyor. Aslında dinliyorlar, bir şekilde duyuyorlar ama Derry bilginin aktarımını veya medyayı bir şekilde engelliyor yine.

Bunlar da Anathema'nın yıllar sonra Türkiye'ye gelmesi şerefine. Duncan Patterson'ı tekrar görmek isterdi bu gözler ama kısmet.

10 Ocak 2015 Cumartesi

Jacques Ranciére - Cahil Hoca / Zihinsel Özgürleşme Üstüne Beş Ders

"Kalipso asla unuta..."

Joseph Jacotot, retorik dersleri verip avukatlık mesleğine hazırlanırken siyasi sebeplerden sürgün edilir, Hollanda kralının yardımıyla Belçika'da Fransızca okutmanlığı yapmaya başlar. Dersleri ilgiyle takip edilir, ne ki Flaman öğrenciler tek kelime Fransızca bilmemektedir, Jacotot'nun Flamanca bilmediği gibi. Jacotot, Telemak'ın ikidilli bir baskısını bulur ve öğrencilerinden metni Fransızca olarak incemelerini ister. Tam bir acizlikle karşılaşacağını düşünürken durum tam tersi olur; öğrenciler iki dili karşılaştırarak Fransızca fiil çekimlerini, imlayı anlarlar ve Jacotot'yu şaşkınlık içinde bırakırlar. Yukarıdaki alıntıyla başlayan kitap, öğrenciler için Fransızcanın kapılarını açmıştır. O güne kadar öğretmenliği bilgi aktarımı sanan, bilgiye ulaşmada yol göstericilik olarak bilen Jacotot için bambaşka bir eğitim sisteminin kapısı aralanmıştır. Yeterli derecede motive olmuş öğrenciler için öğrenmek çok kolaydır, asıl zor olan öğretim tekniklerinin öğrenciyi öğretmene bağlayıcılığını kırmaktır.

Bu deneyimle birlikte Ranciére için bir inceleme alanı açılır; zihinsel özgürleşmenin koşulları ve mevcut eğitim sistemlerinin eleştirisi. Bilginin edinilmesinde hocanın yönlendirmesine ihtiyaç vardır. Mucizevi bir dokunuşla bilinmeyenler ortaya çıkacak, koşullanmış öğrenciler bilgiye gösterilen yolda ulaşacaktır. Özgür zihnin kullanılmaması için güzel bir yol. Bilgiye kendi çabasıyla ulaşan öğrencinin daha sağlıklı bir yol izlediği söylenir, günümüzün eğitim bilimlerinde sistemleştirilmiş bir mevzudur bu. Ezberden, sistematik çalışmadan, yönlendirmeden çok daha iyidir yani. Ranciére örnek olarak konuşmayı öğrenen çocukları gösterir. Çocukların kendi çabalarıyla, bir açıklayıcı olmadan öğrendikleri sözler özgür zihinlerinin başarısıdır. Öğrenmenin doğrulamaya muhtaç olmadığı bir ortam hem bir iktidara bağlılık yaratmaz, hem de öğrenmenin en silinmez, en sağlıklı yoludur. Bir koşullanma süreci eleştirisidir bu; zeka dünyasının hiyerarşisine boyun eğen, anlamanın açıklama olmadan gerçekleşmeyeceğini düşünen bireyler için bir çıkış yoludur. "Aman ne bileyim ben, anlamam ki!" Eşit zihinler anlayışına göre hiçbir birey bir diğerinden üstün değildir. Gerçi çoklu zeka kuramı için eleştiri konusu olabilecek bir mevzu bu ama bir ölçüde herkes kendi çabasıyla bir noktaya kadar kendisini geliştirebilir. Kuantum fiziği bir ölçüye kadar anlaşılabilir yani, tabii burada Jacotot'nun dil eğitimi söz konusu ama kendisi aynı sistemi askeri bir okulda aynı şekilde deneyerek başarılı oluyor, üstlerinin izin verdiği ölçüde. Bahsedilen konuların çeşitliliği de değil aslında, öğretimde birey-iktidar ilişkisi ve zihnin üstün gördüğü bir başka zihne bağlanması.

Jacotot örneğinde öğretmen, öğrencileriyle eş bir zekaya sahip olduğunu gösterir. Öğrencilerin iradesi ve kitabın zekası arasında eşitlikçi bir zihinsel bağ kuran Jacotot da aynı şekilde bu ikisine bağlıydı. "İki ilişki arasındaki farkın bilinip özenle korunmasına, irade başka bir iradeye itaat ederken kendisinden başka bir şeye itaat etmeyen bir zekanın gerçekleştirdiği edime özgürleşme denir." (s. 20) Özgürleştiren veya aptallaştıran bir hoca. Öğrenciler hızla öğrenirken Jacotot Hollandaca bilmiyordu, öğrenmemişti. Eş zekaların niteliği birdi, önemli olan bu. KPSS silah arkadaşlarım okuyorsa buraları, bilirsiniz, Esasicilik, Daimicilik falan. Onlara karşıdır bu mevzu ama İlerlemecilik için de pek hoş konuşmaz. Daha çok Varoluşçuluk tabanlı bir mevzu değil mi bu? Tam bir serbestlik içinde modüler bir eğitim, doğrusal değil. Hoca da öğrencilerle birlikte öğreniyor, Her bir konu için farklı bir öğretici yok, öğrenciler her ders için ayrı bir cehalet uçurumuna düşmüş gibi hissetmeden öğreniyor.

"Sokratesçilik aptallaşırmanın kusursuzlaştırılmış bir biçimidir." (s. 36)

Ranciére için retorik, özgür zihinlerin önündeki en büyük engeldir, bu yüzden Sokrates gibi öğretmek için sormak yerine öğrenmek için sormak, özgür zihinler için bağlayıcı olmayan en iyi yol. Özgür zihin, özgürlüğünün farkına vardıkça benliğini tüm bağlardan kurtaracak ve öğrenmeyi tek kişilik bir faaliyet haline getirecektir. Ranciére bu konuda cogito ergo sum'u tersine çevirir. "İnsan olduğum için düşünüyorum." Düşünmeye bir özne kazandırır, insan öznesini. Özgür olan insan, ne kadar yetersiz olduğunu hissederse hissetsin, zincirleri kırmak için ideal insandır. "Özgürleşmiş birinin asıl kâdir olduğu şey özgürleştirici olmaktır: Bilginin anahtarını vermek değil, bir zekanın kendini başka her zekaya ve her zekayı da kendine eşit gördüğü zaman ne yapabileceğinin bilincini kazandırmaktır." (s. 45) Bunun dışındaki her şey aptallaştırıcıdır. Hoca da öğrenci de aynı şekilde aptallaşır. Üstün zihin, alt olduğunu düşündüğü bir zihne muhtaçsa eğer, bir zaman anlaşılamamaya başlayacaktır. Aptallık bu noktada başlar, zihinlerin eşitsizliğinde. Daha akıllı, daha zeki gibi tanımlamalar bir tuzaktır, zihinleri tutsak etmede bir döngüdür.

Dille, iktidarla ilgili çok mevzu var. Bir de Jacotot'nun buluşundan sonra eğitim sisteminin ve özgürleşmenin başına gelenler var, tahakkümü sarsılmaz olan yerleşik sistemler arasında Jacotot'nun yöntemi tutunamıyor. Ölmüyor da.

Güzel, edinilmeli. Bir de mevzuyla ucundan alakalı olarak şunu öneriyorum, süper film:

Whiplash

6 Ocak 2015 Salı

Abe Kobo - Kutu Adam

Bir adam kutu içinde yaşamaya başladığı zaman görülemez, görülemediği müddetçe görenin kim olduğunu anlayamamaya başlar. Ellis'in Glamorama'daki düşünce biçimi geçerlidir: "Ne kadar iyi görülürsen o kadar iyi görürsün." Kutu adam için önemsiz şeyler. Zaten görüş açısı küçük. Kutu dışındaki halinden daha az gördüğü için düşünecek daha çok şey var. Kutu bir başka dünyaya açılan kapı olsa, o zaman görülen dünyaya bakıldığında bir bulantı yaşanacak. Var. Öyleyse geçen zaman duygusunun kaybı kayıp mıdır, değildir. Serserilerle karıştırılmak kayıp mıdır, evet, çünkü serseriler kutu adamları döver. Kutu adam dövüşemez, kolunu kaldırıp vücudunu sağa veya sola çevirerek darbe indirmeye çalışır. Bir kutu içinde yaşamak, fenomenlerden kurtulup saf bilince ulaşmanın yanından yer. Evreni reddetmektir, evren içindeki evreni kabullenip dışarıyla iletişimi en alt düzeye indirmektir. Evreni kabul etmektir çünkü kutu uzayda bir alan kaplar. Adam için aynı şey geçerli değildir. Bunların hepsi için lazım olanlar: 

- Boş bir karton kutu
- Kenarları 50 cm. civarında, kare şeklinde yarı saydam bir plastik
- İki metre demir tel
- Su geçirmez yapışkan bant
- çakı şeklinde açılıp kapanan bir bıçak
- Ve, özel açık hava teçhizatı için üç büyük parça kullanılmış bez, bir çift kauçuk bot.

A. o, penceresinden baktığında bir kutu adamla yüz yüze geldiği zaman arkadaşından havalı tüfek almış ve kutu adamı vurmuş. Sonrasında altı gün pencerenin önünde beklemiş ve en sonunda başına bir kutu geçirerek evinden çıkıp gitmiş, bir daha da kimse onu görmemiş. Vurulan kutunun günlüğüne yazdıklarından takip edeceğiz olanı ve olmayanı. Şöyle diyelim ki kutu ve bir iş söz konusuysa kutu o işi yapmaz. İş, kutu tarafından eyleme uğrama yoluyla yapılmaya doğru ilerler. Belki patafiziğin egemenliği başlamıştır, kim bilir. Bir tek kutu.

Tedavi için giysilerini çıkardığında fotoğrafçı bir et ve kemik yığını ortaya çıkar. Eski model, yeni hemşire için kutu satın alınacak bir şeydir, Elli bin yen. Kutudan nasıl bir varlık çıkacaktır, o da belli değil. Yine de para alınır, kutu teslim edilir ve hemşirenin çıplaklığıyla -artık sahte kutu adam ya da SKA diyeceğimiz- doktorun kutuluğu bir pencereden izlenir. Kadının soyunması ve SKA tarafından izlenmesi, görme-görülme açısından önemli bir noktadır. Asıl kutu adam -kutuluğunun bitmesine rağmen kayıp kimliği konusunda endişeye düşülecek bir şey yoktur, kayıptır hala- kadının çıplaklığını izleyen SKA'yı kıskanır, bunu susadığı zaman su içtiği bir resmine bakmaya benzetir. Bu jübilesini yapmış adamla SKA'nın birliği öylesine şiddetlidir ki çıplak kadının karşısında kendisi varmış gibi kadını yemek ister bir ara. İki farklı ucun birleştiği nokta. Bir yanda teşhir, diğer yanda kutuluk, cinsel kimliklerin silinmesi, belki de modern zamanların muaşakasının bir eleştirisi, ya da ben'in ortadan kalkmasına doğru bir yöneliş. Bir yansıma; metinde aynaya tutulduğunda okunabilecek bir cümle, şahit olunan sahnenin daha önce yaşandığını belirtir. Yaşanmış gibi olduğunu.

Bölünmenin ardından "yazar ben'le hakkımda yazılan ben arasındaki tatsız ilişkiler" anlatıcının -o da kimse- aklını kurcalayan mevzular olacak ve metni iki farklı açıdan izleyeceğiz. Butor'nun karakter hakkındaki düşüncelerini hatırlamak iyi olur, ben'i anlatırken asla aynı kişi olmayacağız, Anlattığımız kişi kendimiz değiliz. Metin değiştirir, zaman değiştirir, kendimiz olmamamız için bir sürü etken var. Neyse, şunu belirtmekte fayda var ki doktorumuz da bir replika. Eğitimi olmamasına rağmen çalışarak kendini geliştirmiş ve bunu bir tutku haline getirdiği için gerçek doktorlardan çok daha iyi bir birikime sahip hale gelmiş. Yerini aldığı doktorsa madde bağımlısı bir adam. Hemşire olarak çalışan eşinin sahte doktorla birlikte olması pek bir anlam taşımıyor ve birbirlerinin yerine geçmeleriyle bir kutu içinde yaşamaları arasında hiçbir fark kalmıyor bir noktadan sonra. Anlatıcının kimliği belirsizleşiyor, sahtenin gerçeği öldürüşüne tanık oluyoruz. Cinayet işleniyor, intihar süsü veriliyor ve kimlik arama çabaları sona yaklaşırken metini ambulans sirenleriyle bitiriyoruz.

"Eğer insanlar başkalarının bakışlarından kaçarak yaşamaya devam ederlerse, bunun nedeni insan gözünün yanlışlıklar ve sanrılar yarattığına emin olmalarıdır." (s. 85)

Calvino'nun sözüyle kıyaslarsak, yalanın sözlerde değil de şeylerde olması ve bu, insanın bir kutu içinde yaşamak isteyecek kadar yalan bir şey olmasına geliriz. İnsanın ben'ini araması diğer her şeyden uzaklaştırıyor, nesneler insanların devinimlerine göre varlıklarını sürdürüyor. İnsanın bir "şey" olmaktan çıkmasının yolu kutu olmaya varıyor sonunda, hiç olmaya. Toplumsal bir pay da çıkarılabilir; Baudrillard'a yaklaşan kısımlar var. Televizyon, tüketim ve kitlenin bitmez tükenmez soğuruculuğu karşısında varlık gösterebilmek için bir kutu gerekiyor sadece. 

Japonya'nın Beckett'ı, Kafka'sı olan Abe Kobo'nun iki kitabı Türkçeye çevrilmiş, birini bulmak çok zor. Diğer eserleri de çevrilse süper olur.

3 Ocak 2015 Cumartesi

Milan Kundera - Yaşam Başka Yerde

Röportajın tamamı için buradan: Yaşam Başka Yerde ve Kundera Hakkında Bazı Mülahazatı Şamildir

"(...) Tüm roman, tek, uzun bir sorgulamadır. Meditasyona tabi tutulan bu sorun –senin sorun buydu– romanımın bütününe yayılır. Yaşam Başka Yerde’de biraz duralım. Bu romana önce “O Lirik Yıllar” adını vermiştim. Bu başlığı, yavan ve rahatsız edici bulan arkadaşlarımın etkisiyle, son anda değiştirdim. Arkadaşlarımın baskılarına boyun eğdikten sonra, daha önce bir aptallık yaptığımı anladım. Çünkü bir romanın ele aldığı sorunu anlamakta başlığın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Şaka, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, hatta Gülünesi Aşklar’a bir bakalım. Romanın başlığından hareketle kitabın “komik aşk öyküleri” anlatan bir şey olduğu düşünülmemeli. Aşk düşüncesi her zaman ciddiyetle ele alınmıştır. Modern insan için belirleyici bir kavram. Neyse, Yaşam Başka Yerde’ye dönelim. Birkaç soru üstüne inşa edilmiş bir roman: Lirik tutum neyi içerir? Lirik gençlik yılları nedir?Şu üç şeyin birleşimi ne anlama gelir: Lirik, devrim, gençlik. şair olmak ne demektir? Romanı yazmaya defterime not ettiğim şu hipotezle başlamıştım: “Şair, bir türlü içine giremediği dünyada görünür olmak için annesi tarafından zorlanan genç bir adamdır.” Bu ne sosyolojik, ne estetik, ne de psikolojik bir tanım gibi görünüyor.

Fenomenolojik bir tanım.

Kötü bir sıfat değil ama bunu ucuzlatmak istemiyorum. Profesörlerden korkarım, çünkü felsefi ya da teorik akımları başlatma sanatına yalnızca onlar sahip. Romanın, bilinçaltını Freud’dan önce bildiğini unutmayalım, sınıf savaşının Marx’tan ve fenomenolojinin de (insani durumların özünün araştırılması) fenomenologlardan önce. Heidegger’e büyük saygım var. Ama benim yazım tarzımı etkilemedi. Daha çok romanın bütün öyküsünün 'pratik fenomenoloji', fenomenolojiden önce fenomenoloji olduğunu anlamamı sağladı."

The Man From Earth'ün esas adamının da dediği gibi, edebiyatın bilimsel gerçekleri önceden sezdiği haller mevcuttur. Voltaire'in evrenin muazzam bir patlamayla ortaya çıktığı görüşü, Goethe'nin spiral nebulaların dönmesiyle ilgili sözleri... Elbette Freud'dan önce psikanalitik zımbırtılar edebiyatta tezahür etmiştir, "ödipal kompleks" adını nereden alacaktı yoksa? Neyse, mevzu bu değil. Kundera'nın adeta deney ortamında incelediği karakterinin, Jaromil'in öyküsü bu. Serdar Rifat Kırkoğlu'nun Ayrıntı'dan çıkan Gülünesi Aşklar için yazdığı önsözde François Ricard'dan aktardığı: "Kundera dünyayı gürültü patırtıyla ortadan kaldırmıyor, bir gizli ajan gibi, onu parça parça, metodik bir biçimde ve gürültü yapmadan parçalıyor." (s. 9)  Doğumundan ölümüne kadar didik didik edilen Jaromil, deneyimsizliğin içinde lirizmin kapalı dünyasını yaşamı olarak bellerken her faninin başına geldiği gibi büyüme illetine kapılacak ve -bence- çağımızın kara vebası sosyalleşme sancılarıyla kişiliği arasında kalacak. Bunların Jaromil'le birlikte mimarı olan anne ise kendi trajedisini yaşarken çocuğunu da bunun içine çekecek, baştan itibaren. Kundera, tanımlardan bağımsız görmek istediği romanı için sistem halindeki akımlardan uzak durup edebiyatın özü olan varlık araştırmasına giriyor. Jaromil: Düşünceleri ve duyguları bir adam.

Yedi bölüm. Kundera aynı zamanda bir müzik adamı ve 7 rakamına karşı bir saplantısı var. Romanın yedi kısımdan oluşmasının sebebini müzikteki "mouvement" kavramına karşılık gelen yedi kısım olarak görüyor. Bunun bilinçli bir çaba olmadığını, tümüyle bir saplantı sonucu vücut bulduğunu ekliyor. Kırkoğlu'nun önsözünden yine.

Birinci Bölüm ya da Şair Dünyaya Geliyor: Jaromil'in annesiyle başlıyoruz, dediğim gibi mevzunun doğmasında kendisinin payı büyük.

Şaire gebe kaldığı yeri düşündüğünde üç ihtimalin en romantiğini, manzaralı bir kayalığı seçer. Buradan başka bir yerde hamile kalması mümkün değildir, öbür türlü şairin babasına duyduğu aşkın kendi anne babasının sıradanlığına ve düzenliliğine karşı romantik bir başkaldırıya kalkışamayacaktır.

Annenin aksine babada soylu duygulardan eser yoktur, aşık değildir ve evlilikten olabildiğine kaçar ama kızın anne ve babası mevzuya el atar; yoksul mühendisin kendi şirketini kurmasına yetecek bir drahoma sunarlar ve evlilik gerçekleşir. Anne için babanın duygusuzluğu önemli değildir, duyduğu soylu aşk her şeyin üstesinden gelecekmiş gibi düşünür.

Şair doğar ve annenin geçmişini öğreniriz. Güzel ve göz alıcı coşkunluğuyla ket vuran ablasının yanında mütevazı bir çocuk olagelmiştir, kendini müziğe ve edebiyata verir. Üniversitede edebiyat okumak ister, bu sırada erkeklerle ilişkilerinde istediğini bulamamaktadır. Cinsel ilişki, kendisine vadedildiğini düşündüğü büyük aşkı sunamamıştır. Mühendisle karşılaşması her şeyi değiştirir, özgürlüğüne açılan bir kapı olarak görür adamı. Hamile kaldığında özerkliğe kavuştuğunu düşünür, karnındaki bebek yaşamında kendine ait olan tek şeydir. Özerkliği için bebeğin -ya da bireyin diyelim- özerkliğini çoktan feda etmiştir bile. "Sevgilinin memesini öpmesi, edeli saatler süren kuşku ve güvensizlikle ödenen bir saniyeydi. Oysa şimdi göğsündeki ağzın, sürekliliğinden emin olabileceği bir bağlılığın kanıtını getirdiğini biliyordu." (s. 16) Çocukla baba arasındaki ilişkiyi bile koparmak ister, odasındaki Apollon heykelciğini çocuğun babası olarak düşünür. Apollon gibi duygulu, hisli olacaktır Jaromil. Baba heykelciğe çorap geçirir, şapkasını asar. Zıtlık.

Jaromil büyümeye başladıkça kelimelerle tanışır, söylediği bazı kafiyeli sözlerin büyüklerin ilgisini çektiğini görür ve kelimelerin büyüsüyle o zaman tanışır. Annesi, oğlunun duygu dolu bir dünyaya adım attığını görüp sevinir ve çocuğu benzer şeyler söylemeye teşvik eder. Tabii ki çocuğun söyleyeceği sözler gibi giyeceği elbiseler vs. de egemenliği altındadır. Mutlak bir kontrole sahiptir çocuk üstünde. Bunun etkisiyle çocuğun pek arkadaşı olmaz, bir tek okulun kapıcısının oğluyla yakındır, bir de köpeklerle. Köpek, onun için hayvanlar dünyasının tüm iyiliğini, doğal erdemlerin toplamını temsil eder. Bu köpek izleğiyle ileride karşılaşacağız.

Anne ikinci bir çocuk ister ama baba oralı olmaz. Kadının sahip olacağı bütün çocuklar artık Jaromil'dir. Evladımız iyice boku yer. Hayran olunmaya açtır, dünyanın merkezine kendini koyar. Gözlerini kapadığında bütün dünyanın yok olduğunu düşünür. Benmerkezciliği uçlara ulaşır.

Bir gün güzel bir köpek görürler ve anne, köpeğin sahibinin bir ressam olduğunu öğrenir. Adamla tanışmayı ister, Jaromil'in yaptığı resimler için bir uzmanın görüşüne ihtiyaç duymaktadır. Jaromil için bu ressam bir model olacaktır; ona ulaşmak için, beğenisini kazanmak için uğraşacaktır. Köpek mevzusu belki.

Annenin ressamla bir ilişkisi de olur. O kusursuz aşka ulaşmak için ressamın dünyasına girmeye çalışır, adamın verdiği şiir kitaplarını okur ve o dünyaya giremez. Jaromil, Eluard'ı bu kitaplar yoluyla tanır ve şiir serüveni sağlam temeller edinir. Anne, oğlunun bu sevgisine gıpta eder, onu ressamla bütünleştirir. Her seferinde bir başka kişilik yaratır oğlu için, bu kişilikler üstünden ona tekrar tekrar bağlanır. Ressamla olan ilişkisinde doğumdan kalan göbeğinin aralarına girmesine engel olamaz, kendini tanıyamayacağı bir şekilde yabancılaştırmaya devam eder ve umduğu aşkın çok ötesine düşer. Ressamdan ayrılırken bile dürüst olamaz, karnındaki çatlaklarıyla birlikte onun önünde çırılçıplak kalmak istemez ve ikiyüzlülüğe sarılır.

İkinci Bölüm ya da Xavier: Xavier bir rüya gezginidir. Rüyaları arasında bağlantılar kurar, bir kadının evine girip kocasını dolaba kilitler, kadınla sevişir ve dahil olduğu devrimci gruptaki arkadaşlarını ele vermemek için kadını bırakıp kolluk kuvvetlerinden kaçar. Kadın güzeldir ama ona ihanet etmesi gerekir.

Bağlantısız bir bölüm gibi dursa da öyle değil.

Üçüncü Bölüm ya da Şair Mastürbasyon Yapıyor: Almanlar Prag'ı işgal ettikten bir süre sonra direnişçilerin arasında yer alan baba yakalanır. Öldüğüne dair bir kağıt gelir, Jaromil için rol modellerinin başında gelmesi gereken kişi artık yoktur. Üstelik istenmeyen bir çocuk olduğu için babasının sevgisi de öyle pek güçlü olmamıştır. Kadınlara dair bilgisi annesiyle sınırlı kalacaktır, ergenliğe giden Jaromil için korkunç bir şey. Yüzüne erkeksi bir gülümseyiş kondurmak istese de yapamaz. Ressamı örnek alır; onun gibi düşünmeye başlar, onun jestlerini, mimiklerini kullanır. Annesi pek istemese de ressamı görmeye gitmektedir ve adamın şiir hakkındaki görüşleri Jaromil için çok önemlidir.

Jaromil'in şiirinin gelişimiyle hayata bakışı paralel ilerlemektedir. Önceden evin hizmetçisini dikizlediği zaman kadınların yüzlerinden etkilenirdi, fizikselliğin ötesinde bir aşkı düşünürken aydınlık bir yüz geliyordu aklına. Sonrasında ölümle kadınları eşleştirir, aşk için ölmek fikri belki ilk orada gelmiştir aklına. Bunun yüzünden ileride bazı herzeler yiyecek hırt.

Okulda bütün şartlar olgunlaşmasına rağmen bir kızı öpemez, "deneyimsizliğin büyüsü" ile pek aşırı lirik şiirler yazar. Sürrealizmin etkisi altındadır, bilinçaltının bütün meyvelerini yer. Yavaştan edebi toplaşmalara da katılmaya başlar; proletarya devriminin konuşulduğu bir ortamda söz alarak sürrealizmin Rus sosyalist devrimiyle eş zamanlı ortaya çıkmasının önemli olduğunu, hayal gücünün ekonomik özgürlükle bağlantısını anlatır. Karşıt fikir olarak Andre Breton'un değil, Çek sosyalist şiirinin kurucusu Jiri Wolker'in izlenmesi gerektiği söylenince Kundera edebiyatının yapı taşlarından biriyle karşılaşırız, romanın bir diğer boyutuna geçeriz.

"Kundera'ya göre tarihsel durumlar maksimum bir ekonomiyle kullanılmalı ve roman kişilerinin varoluşsal  durumları için açınlayıcı bir işleve sahip durumlar için kullanılmalıdır." (Gülünesi Aşklar, s. 11)

Çek devrimiyle birlikte sanatın işlevi de tartışma konusu olur. Toplumcu sanat anlayışıyla sürrealizm vs. çatışma haline girer ve Jaromil için kişisel bir dönüşüm başlar. Çok sevdiği yaşlı bir şairi yuhalamaya kadar vardırır işi, şiirleri bile büyük bir değişim geçirir ve lirizmden uzaklaşarak toplumcu bir şiire yönelir. Kafiyeler, ölçüler ona başka bir dünyanın kapısını açar ve şiirinden -olduğu kişiden de diyebiliriz- uzaklaşır. Güzel bir alıntıyla anlatılmış bu durum: Şiirinin gırtlağına basar. Ya da böyle bir şeydi. Gerçi bu dönüşümün ilk izleri katıldığı toplantıda görülür. Bir topluluk içindeyken kendi olduğunu, öbür türlü bir gazdan başka bir şey olmadığını düşünür. Sosyalleştikçe kimliğinden uzaklaşacaktır. En azından o öyle düşünür.

Toplantıda bir kızla tanışır. Yürürler, öpüşürler, sevişmeye çalışırlar ama Jaromil'in ayrıntılara takıntısı mevzunun tamamlanmasına engel olur. Hayatında hiç mastürbasyon yapmamış olan bu sabi kardeşimiz, yaşlılığa, ölüme ve çocukluğa dair şiirlerini yazarken bir yandan da kadının gerçek bedenine doğru kaygıyla ilerlerken yüzünü annesinin yüzüne benzetir, hareketleri ve konuşması ressamınki gibidir, kendi olabilmek için öncelikle bunlardan kurtulması lazımdır ama başaramayacaktır. Başka bir kız bulup onunla seviştiği zaman tüm o büyünün dağıldığını görür ve hayallerle dolu dünyasında kızın varlığını sürdürebilmek için cinsellik dışındaki takıntılarını kullanır. Aşkın ölüme kadar giden bir yol olması ve benzeri şeyler. Kızı bunlarla sınamaya kalkar ama daha sonra, şimdi annesi giriyor devreye.

Kız, bir markette çalışmaktadır. Pek eğitimli biri değildir, Jaromil için karşılıklı aşk daha önemliyken anne için büyük bir sıkıntıdır bu. Kızın abisi bir süreliğine geldiği zaman sevişecek ortam bulamadıklarında Jaromil kızı kendi evine çağırır, anneyi uzun sürecek bir ziyarete yollar. Anne döndüğünde parfümünün boşaldığını görür, oğlunun kızla sevişirken kendi kokusunu kokladığını düşünüp tiksinir. Hatta bir gün eve biraz erken dönüp inlemelerini duyduğunda bir bahaneyle odaya girer. Sahilde geçirilen bir günde de herkesin içinde oğlu mayosunu giyebilsin diye bir havluyla perdeleme yapar. Zavallı Jaromil. Annesi yüzünden manyak oldu çocukcağız.

Dördüncü Bölüm ya da Şair Firar Ediyor: Bahsettiğimiz kızın ortaya çıkmasıyla birlikte devrim de Jaromil'in pek yakınındadır artık, değişim çanları çalmaktadır. Hayalleri, hayatı değişmek zorundadır, eğer toplulukla birlikte varlığını duyumsayabiliyorsa kendi yarattığı kişiliğinden uzaklaşmak zorundadır.

"büyük düşler öldürüldüğünde
çok kan akar

Ama kandan korkmuyor, çünkü adam olmak istediğini biliyor, kandan korkmaması gerekiyor." (s. 185)

Kundera, Rimbaud'nun yaşamından edindiği pasajlarla Jaromil arasında bir bağlantı kurar, erkek olmanın yollarında zorlukla ilerleyen iki genç. Yüzüne baktığı zaman bir kızın yüzünü gören Jaromil, markette tanıştığı kızla sevişirken erkekliğin ya tam olduğunu, ya hiç olmadığını düşünmektedir. Hala bir erkek olduğundan emin değildir, babasının resmine bakıp pek tanıma fırsatı bulamadığı adamı özlemesi de bu yüzdendir.

Beşinci Bölüm ya da Şair Kıskanıyor: Anne, cinsel hayatı hakkında oğluyla konuşmaya kalktığı zaman Jaromil'in azarlarına maruz kalır. Öyle ya, Almanlar tarafından öldürülmüş bir babaya duyulan aşk bir ömürlük olmalıdır, kadın nasıl bir başkasını düşünebilir? Oğlunun cinsel yaşamının uyandırdığı tiksinti, kendi cinselliğinin üstündedir ve dehşete düşer, oğluna başka bir şey söylemez.

Xavier'nin Jaromil tarafından yaratıldığını da öğreniriz; hayalindeki adamı yaratmıştır Jaromil. Topluluğun güvendiği adam, kadınları bırakıp gidebilecek kadar özgür, tam bir erkek. Güç ister, bu yüzden sevgilisiyle sevişirken kızın boğazını sıkar ve bir hayatın parmaklarının arasında olduğu fikri pek hoşuna gider. Kızı abisinden kıskanır, adamın yurt dışına kaçmak istediğini duyduğunda hem kıskançlığı, hem dahil olduğu topluluk devreye girer. Kıza abisini ihbar etmesini, gerçek aşkın bunu gerektirdiğini söyler. En sonunda bu işi kendisi yapar, kızı ve abisini ihbar eder. Kızın tek yaptığı abisini ziyaret etmekti oysa, bu kadar. Sonradan bunun gerçek olmadığını göreceğiz. Bu sırada kirli donu yüzünden başka bir aşkı da kaçırır, dönemin ekonomik koşulları dahilinde pek hoş olmayan bir don çeşidi türer ve Jaromil o donu giydiği için sinemacı bir kızla sevişemez. Yine tarihin varoluşsal kullanımına bir örnek.

Altıncı Bölüm ya da Kırklık Adam: Jaromil'in sevgilisi üç yıl sonra hapisten çıkar, kırk yaşında bir adamın yanına gider. Bu adam, uzun zamandır kızın seks partneridir, dinleyicisidir, dostu gibi bir şeydir. Hepimizin hayatında vardır ya öyle, aşırı saygı duyduğumuz, bir ölçüde sevgi de duyduğumuz ve çekildiğimiz insanlar. Evet. Neyse, Kızın Jaromil'e söylediği gibi gelişmemiştir olay; kız abisi yerine bu adama gelmiştir ve bir daha görüşmek istemediğini söylemiştir ama bunu Jaromil'e söyleyemez tabii, piç için fedakarlık yapar ve sonucu üç yıllık hapis olur. Peh.

Adam, kıza Jaromil'in öldüğünü söyler ve kız bir tepki vermez, bir şey düşünmez. Boşluk.

Yedinci Bölüm ya da Şair Can Veriyor: Şair katıldığı bir toplantıda fena papara yer, madara olur. O çok sevdiği ressam, devrimin dayattığı sanat anlayışına uymamıştır ve çöpçülük gibi bir şey yapmaktadır. Adamın biri söyler bunları, Jaromil'e dönek der, sen nasıl adamsın der, git buradan der. Jaromil aşağılanmaya gelemez, adama yumruk atmaya kalkar. Lan sen kimsin. Adam bunu hediye paketi gibi katlar, bağlar ve balkona atıverir. Bu dangalak orada soğuk yer, hasta olur ve ölür.

Bir düello sonucu ölen Lermontov'la aynı konuma yerleşmiştir Jaromil, onun gibi onurunun peşinden gitmiştir ve onuru için ölememiştir. Rezil olarak döner evine, vereme yakalanır. Rimbaud mezarındadır, Wolker mezarındadır, Lermontov da öyle. Anneyle son karşılaşmada Jaromil anlar ki sevdiği tek kadın annesidir. Ana rahmine dönüşün huzuruyla gözlerini kapar. Kapayamaz, pardon, Xavier'nin kendisini bırakıp gittiğini görür ve kadın olmadığını haykırır. Ölürken bile kimliğinden yoksundur, pek yüce bir şekilde ölemez, hayal ettiği ve şiirlerine yansıttığı ölümün pek uzağındadır.

Böyle. Anne, aşk, şiir, toplum, kadınlar, ölüm, katman katman bir roman. Sezin dedi de okudum, yoksa kütüphanede kalacaktı öyle. Yaşamın başka yerde aranması güzel ama bakılacak çok yer var, bir şeyleri yitirme yolculuğu olur ancak. Jaromil için öyle oldu.

Alice in Chains yine bu aralar, bir de Ulver. Mevsim kış, kar geliyor, bunaltı dört nala.