15 Mart 2015 Pazar

Alain Badiou - Sonlu ve Sonsuz

Mevzuda dil problemi çıkmasın diye gramerle başlıyor Badiou, "Sonlu", "sonsuz olmayan" anlamına gelmektedir ve bunun tersi de geçerlidir. Kelimeler sezgiyi sınırlamasın diye iki sayfada bu sonuca varıyoruz. İşbu kitap, sonu olmayan ve olan şeyler hakkındadır.

Bir sonlunun içindeki daha küçük sonluların varlığını inceliyor Badiou. Zamanın, mekanın bir sınırı olduğu ve ölçülebileceği söyleniyor. İnsanın sonlu varlıkları sonsuzlardan arındırma çabası bu, tamamen insan yaratımı. Mesafe, zaman, sayılar, bilinmeyeni açığa çıkarma, isimlendirilmelerinden önce de var olan şeylere kimlik verme çabası. Bilinmeyenden korkarak yaşayamıyor insan, koca uzaya ne adlar savurmuşuz. Yine insanın kendinden. Başka bir yaşam formuyla -düşünebileninden- karşılaşırsak eğer -ki zamanın birinde olacak bu- insanoğlunun yaşayacağı travmayı görmek isterdim.

İnsanoğlu sonludur, düşünceleri sonsuzdur ve bu düşüncelerle sonsuzun ne olduğunu sezebilir. Badiou için eğer bir Tanrı varsa o sonsuz olmalıdır, sonlu olduğu an Tanrılık haklarını yitirir. Bencilliğimize rağmen sonlu olduğumuzu kabullenebildik. Kabullenmemiz gerekir. Tanrı'nın sonluluğu insanoğlu için büyük hayal kırıklığı olurdu. Tanrı, sonluluk kavramını hiçbir şekilde içermez. Buradan tasavvufa yürümeye korkuyorum, neler çıkar kim bilir. İnsanın sonluluğu, sonsuzluk karşısında küçücüktür. Koca bir karanlığın içinde minicik bir mum alevi. Çevirmen Murat Erşen, Pascal'ın kamışlı sözüyle Mevlana arasında ilişki kurarak insanın evrensel kaygısına referans veriyor: Çok küçüğüz.

Cantor'un sonsuza açtığı yeni pencereler, insanoğlu için daha farklı sonsuzları düşünme olanağını sundu. Cantor, bütün sayıları bir araya getirdi ve bu sonsuza "omega" adını verdi. Kilise ayağa kalktı. "Tanrısal sonsuzluk varken bu ne lan?" İnsanlar ayağa kalktı. "Ulan bu ne?" Edimsel sonsuzda hep bir sonraki adıma ulaşırsınız. Bir sonraki sayı, bir sonraki evren, her neyse. Sanal sonsuz... Sonsuz işte.

Bütün bunlarla başa çıkmanın yolu nedir? "(...) Şairleri ve müzisyenleri dinlemek gerekir, sonluluğumuzun çekiciliğinde yaşamak gerekir, rüzgarla, denizle, oyunlarla, kahkahalarla, eğlencelerle, danslarla; ama zaman zaman da filozofları ve matematikçileri dinlemek ve düşüncemizi sonsuza ulaşmak için bir yay gibi germek gerekir. (...) Bu ikisine, sonluluğun sevincine ve sonsuzun gücüne sahip olursak, mutluluğa kavuşacağımıza inanıyorum. Mutluluk her zaman, sonlu ve de sonsuz olan bir şeydir." (s. 31)


Üniversite zamanlarından kalan en güzel şeylerden biri, pazar sabahlarının eşlikçisi Asia Minor. Koca koca "Mozaik" yazmışlar, onu da vereyim.

13 Mart 2015 Cuma

Christian Bobin - Eksik Parça

Yorumlama için yeniden yazmak gerekiyorsa kitabı baştan yazacağım. Bobin'in açtığı pencerelerden bin kez bakmak gerekir, ben tek seferde görmeye çalışacağım. Hiçlik, aşk, yazma serüveni... Okur kendini gördüğü an korkacaktır. Korkalım, belki yarın bir başkası olmak daha iyi değildir. Sonsuz bir şimdide kalmak, okurun hissettiklerinden biri. Diğeri de karanlıkta birçok insanla birlikte olmak. Olmak çok sancılı bir olaydır. Çocukluktan hiçliğe.

Bu kitabı Sezin'e almalıyım.

Eksik Parça: İstasyonda bir kadın, çocuğuyla. Çocuk geldi ve çift bitti. Çocuğu seçmek, diğerlerini seçmemektir. Yapılacakların üzerini teker teker çizebilirsiniz. "Aşıklar çifti, biricik kalbin efsanesi." (s. 12) Bitimde erkeğin rolü bellidir. Görmemek, erkeğin şanındandır. "Yine de gören erkekler de var ki onlar biraz farklıdırlar diğerlerinden. Gizemcidirler, şairdirler ya da hiçbir şeydirler. Tuhaftırlar. Mevkilerinden düşmüş halde. Kadınlara benzerler. Kendilerini sonsuz aşka adarlar. (...) Bir erkek için bir çöküş, tam bir başarısızlık olan şey bir kadın için çok sıradan günlerin sıradanlığıdır." (s. 13) Anneler görünmez olurlar, tanrının sırrını paylaşırlar. Yaratımın sırrı. Şefkat, bağışlama. Balzac, Flaubert ve şürekası için otuz yaşındaki kadın yaşlıydı, şimdiyse genç bir annedir ve her bebek bir peygamberdir, dünyanın sırrıyla doğar. Keltler yanlış iş yapmazlar, bilirsiniz, inançları dahil. Annenin çocuğuna öğrettiği. Tanrıyla aynı göz rengine sahip olmak. Baba? "Bir kadına tutulmak için, onda bir çöl, bir yokluk; sıkıntı ya da keyfi çağıran bir şey olması gerekir." (s. 18) Tanrının tek eksiği yalnız olması dersem beni öldürün.

Yeşil Gözlü Balina: Hah?

O şarkıyı dinlemek için okuyoruz. O şarkı dünyanın bütün çiçeklerini omuzlara yüklemesidir. Ağır kokular içinde yürüdünüz mü hiç? Şiir okurken anlık duygu doğumudur. Şiirler en güzel duyguların katilidir, birinin ardından birini doğururlar. Kitaplar neyin nesidir. "En değerli düşlerimizden yapılmıştır kitaplar: toz ve yel." (s. 23) Çocukluğu sayfalar gibi çevirin, kitap sayfalarını çocuklar gibi çevirin, parmaklarınız küçülür. Parmaklarınızı o kadar küçük gördünüz, en son ne zamandı?

Havanın Çiçeği: Yüksek yüksek binalarda doğan çocuklarla yere yakın doğan çocuklar arasında bir fark ararsanız havaya bakacaksınız. Gökler geçmektedir. Bu.

Mazgal Deliği: Ortaçağda bir kadın, yazdığı kitap yüzünden yakılır. "Sözcükler ışıktı. Işığı ateşte yakmayı beceremediler." (s. 37)

Başka, Tanrı'nın varlığını kanıtlayan kırıntılar,üç kez hiç olan şeyler, Pascal, yalnızca bir kadından öğrenilen şeyler, bir tutam Cohen, hayatı bir şeylerle doldurma paniği, çocukluğa kök salmış sonsuz aşkın arayışı vardır. Arayın. Bu kitabı edinin. Bu sayfayı kapayın.

"Sizin adınızın altında bir çukur vardır." (s. 79)

Kashmir.

12 Mart 2015 Perşembe

Kolektif - İstanbul'un Dört Çağı

1993'te İstanbul konulu dört panel düzenlenmiş, 1996'da konuşmalar kitaplaştırılmış. Zamanında YKY'nin salı toplantıları oluyormuş, her toplantıda ayrı bir konu üzerine alanında uzman kişiler gelip konuşuyorlarmış falan, güzel işler yapılmış.

"Bizans" kelimesinin 19. yy. sonlarında ortaya çıktığını öğreniyoruz. Bizans araştırmaları konusunda birden çok dergi çıkıyormuş, özellikle Almanlar ilgileniyormuş mevzuyla. Bizans araştırmalarıyla ilgili yayınlar hakkında şöyle bir bilgi veriliyor, Salvador Miranda adlı İspanyol bir zatın araştırması en ilginç olanı. "Siz yanlış biliyorsunuz lan, en doğrusunu ben biliyorum," diyerek çıkıp bir kitap yazmış, sınırlı sayıda bastırmış falan.

Edirnekapı civarında hayvan pazarı kurulurmuş, yemek alışkanlıkları bizden pek farklı değilmiş. Evler ferahsa da sokaklar darmış ve pismiş, bu olay nedense adamların imzası adeta. Şimdi bir şey okuyorum da, orada yazdığına göre Atina'nın ve Roma'nın altın çağlarında ortalığı bok götürürmüş çok affedersiniz. Camdan sokağa dışkı atmalar, dışkılarla insan cesetlerini bir çukurda toplayıp çukuru kapatmadan öylece bırakmalar, bilmem ne. Geyiği bilirsiniz, Fransız soyluları falan donu indirip yol kenarına yükü bırakırlarmış. İnanırım. Sonuçta Sokrates'in güzelim Akropolis'te pırtlatmış olması mümkün. Bu konuda kaynak önerebileceklere teşekkür ederim.

Roma mimarisindeki dikey yapı saplantısı sürüyor, su kanalları açılıyor, birçok kilise ve manastır inşa ediliyor. Haçlılar şehri yağmaladıktan sonra nüfusun çoğu şehri terk ediyor, kıyı kesimler dışında yerleşim yeri pek kalmıyor.

Şehrin antik kimliği bin yıla yakın bir süre varlığını sürdürüyor. I. Constantinus döneminde Hıristiyanlık yayılmaya başlıyor, yine de pagan tapınaklar yıktırılmıyor. Şehrin kimliği yavaş yavaş değişiyor, bir ortaçağ şehri çıkıyor ortaya. Kiliseler, hamamlar, araba yarışları falan. Bizans ustaları pek meşhur, Türkler civarda dolanmaya başlayınca bu ustalar bayındırlık işlerinde kullanılıyor. Konuşmacılar Ali Fuat Köprülü'ye sitem ediyorlar bu hususta. Köprülü, bu ustaların varlığını yadsımış ve mevzu hakkında yapılacak çalışmalara set vurmuş ama adamlara göre mimari farklılıklar ortada.

Bir de Konstantiniye olayı var. Osmanlı padişahları sallamamışlar bu ismi, hatta sikkelerin vs. üstünde bile Konstantiniye yazarmış. III. Mustafa bunu yasaklamak istemiş ama sallamamış kimse.

İlber Ortaylı Osmanlı zamanlarını anlatmaya başlayınca kopup gidiyor. Bizans'ta Müslüman mahallesi varmış, kentleşme kapsamında ihtiyar heyetine benzer kurumlar yerini güçlü, dinamik bir yapıya bırakmış. Nüfus hakkındaki söylentileri de cevaplıyor Ortaylı, milyona ulaşan bir nüfus ancak XX. yüzyılda görülüyormuş, öncesinde hiçbir ortaçağ kenti böyle bir nüfusu kaldıramazmış, örneğin Pisa XIII. yüzyılda 300 bini gördüğü anda bir salgın sonucu zortlamış. Çünkü yukarıda bahsettiğim o kakalı haller. Fatih, Vefa gibi yerlerde ilmiye sınıfı otururmuş, İstanbul'a yeni kimliğini Fatih Sultan Mehmet kazandırmış. Bu mevzu ilginç, sarayın yenilikler konusunda pilot bölge olduğu belirtiliyor. Ülkeye getirilecek her yenilik önce sarayda deneniyor, inceleniyor, sonra memleketin dört bir yanında uygulamaya sokuluyor falan. Böyle şeyler.

Cumhuriyet dönemi için dönemin mentalitesini incelemek gerekiyor. "Köye dönüş" temalı bir perspektif doğrultusunda kent üzerine pek bir araştırma yapılmamış, köy üzerineyse birçok çalışma var. Atatürk'ün 1927'ye kadar İstanbul'a küs kaldığı da söyleniyor. İttihatçılar, Osmanlı derken şehirle pek ilgilenilmemiş kısaca. Bir de şehir planlamacılığı mevzusu var. Bu çaba ilk olarak 1838'de ortaya çıkmış, şehir parsellere ayrılıyordu galiba, küçük parçalar üzerinde çalışılsa da bağlantı noktaları biraz doğaçlama gelişmiş. Sık kullanılan yollar kendi varlıklarını dayatmış, planla doğal düzen arasında pek bir bağ kurulamamış. Mimaride de bu uyumsuzluk var. Deprem oluyor, tahta evler çıkıyor ortaya. Bu sefer de şehir yanıyor. XIX. yüzyılda yangınsız gün olmazmış. Tanpınar anlatıyor ya Beş Şehir'inde, çekirdek çitlerlermiş yangının karşısında, sandalye falan atarlarmış izlemek için. İnsanlık namına bir kova su al da döküver be piç. Çok sinirleniyorum böyle olaylara.

Konuşmacılardan birinin laf arasında söylediği bir şey var ki kara kara güldüm. Katastrofik bir deprem olacağı söylentileri varmış yakın bir tarihte. Sene 1993. Biraz alaycı bir şekilde yaklaşıyor olaya konuşmacı, bu depremi bekleyenlere "şeamet tellâlları" diyor. Ulan ya.

Son bölüm İstanbul'un geleceğiyle ilgili. İstanbul kapitalin merkezi haline gelirse süper olurmuş falan. Geçelim.

Böyle. Güzel bir kitap. Evet.

Jimi bugün.

10 Mart 2015 Salı

Etgar Keret / Samir El-Youssef - Gazze Blues

Bir röportajda Keret, kendi karakterlerinin El-Youssef'in karakterleriyle iyi arkadaş olabileceklerini belirtmiş. Uçuk karakterlerle kara mizahın orta yerinde halay çeken adamlar nasıl iyi arkadaş olurlar? Aynı topraklarda, kafalarına aynı bombaları yiyerek.

Nimrod Çıldırışları ve Wristcutters: A Love Story ile sevdiğim adamla Filistinli arkadaşı El-Youssef, bir bomba saldırısından sonra bir şeyler yapmaları gerektiğini düşünüyorlar ve birlikte bir kitap çıkarma fikriyle Gazze Blues'u yaratıyorlar. Keret'in bazıları Nimrod Çıldırışları'nda da yer alan öyküleriyle El-Youssef'in Canavarın Susadığı Gün öyküsü var.

Âdet Sancısı: Rüya içinde rüya, albay kocasının yetersiz insanlığından bunalıp çıldıracak noktaya gelen kadının rüyasında patlayan tüfeklerle tatmin olması derken anlatıcının kim olduğunu kaybetmemiz. Nerede?

Müthiş Yapıştırıcı: Aykırılık bir ilişkinin sürmesi için yeterli mi? Bir insanı olduğu gibi sevebilmenin hikâyesi bana göre. Hiçbir şey paylaşmayan evli bir çift, yapıştırıcıyla kendini tavana yapıştıran bir kadın, eve gelen eşin bütün eşyaları yapışık halde bulması ve gülüp karısını öperken dudaklardan asılı kalması. İki sayfalık bir sevgi durumu.

Sadece 9.90'a (Vergi ve Posta Ücreti İçinde): Stop-motion bir filmi de var bu öykünün. Dünyanın daha iyi bir yer olması için süpermarketlerde satılan kitaplar yeterli olabilir. Mesih, parlak kapaklı kitaplardan çıkıp gelecektir belki. Hiçbir eşyayı küçümsememeliyiz. Necefli maşrapamız bir gün hayatımızı kurtarabilir, dandik bir kitabın bütün dünyayı kurtarabileceği gibi.

Gazze Blues: Bir blues grubunda çalmak, zenci olarak ABD'de doğmak, El-Youssef'in karakterlerinin de yapmak isteyeceği türden bir şey. Arapça-İbranice arasında atılmış köprülerden bir tek blues doğar, ne olacaktı? Okurken şu şarkıyı dinleyiniz:


Kissinger'ı Özlemek: Sevgilim benden annemin kalbini çıkarmamı istedi, sevgi adına yapacaktım bunu. Bıçağı aldım, anneme gittim ve ona sevgilimin kalbini verdim. Annemin kalbiyle sevgilime dönmek kolay olmayacak, bir de evi bomboş bulmak var. Eski sevgilisine dönmüşse?

Erkekleri sınamayın arkadaşım.

Borular: Bence en bomba öykü bu. The Imıtation Game'i izledim bugün, orada bir söz vardı. Onu yazıp geçiyorum: "Sometimes it is the very people who no one imagines anything of who do the things that no one can imagine."

Bir bu kadar öykü daha var, bırakıyorum. El-Youssef'in öyküsü savaş ortamından bir türlü kurtulamayıp çıldıracak hale gelen insanlar... Arada bir yerde de Oscar Wilde'ı büyülü gerçekçi olarak gören bir adama edilen beddualar var, Allah ve bela yönünden ilginç bir kısım.

Böyle. Süper.

Sibylle Baier ile tanıştınız mı? Kapalı havalarda ölümcüldür.

8 Mart 2015 Pazar

Iain Banks - Kanal Düşleri

Hisako Onoda, çellist, bulaşmak istemeyeceğiniz türden bir kadın. Tecavüze uğrarsa, sevdiği adam gözünün önünde vurulursa Rambo'ya dönüşebilir, yastığınızın altına el bombası bırakabilir. İncelikli bir insanı köşeye sıkıştırırsanız ne yaparsa onu yapar aslında; intikam alır. Gözünü bile kırpmadan.

Dost'tan çıktı bizde. Banks'in çok katmanlı metinlerinden biri. Diğer kitaplarına göre seveni az, basit bir bestseller diyen de var. Bence bir tık ötede duruyor, arka arkaya çözülen gizemler, sınırsız macera yok. Onoda'nın geçmişine dönülen kısımlar ve kızımızın gördüğü rüyaların ayrıntılı anlatımıyla pek de kolay bir bulmaca olmadığını söylemek lazım. Susan Sontag'in rüya-gerçek-edim döngüsüne bir nebze yakın. Üç katmanın birleştiği nokta, okuru tatmin edebilir düzeyde. Banks'in diğer kitaplarına oranla daha oyunsuz, şaşırtmayan bir mevzu var. Tabii işin içine iç savaş, CIA falan karışınca olaylar içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Philippe'le Onoda'nın su altındaki yolculuklarıyla başlıyoruz. İç savaş çıktığı için Panama Kanalı civarında mahsur kalan üç gemiden birinde çalışan Philippe, Onoda'nın kalbini çalar, tam tersi de olabilir, gemiye dönerler ve yakınlardaki bomba seslerini duyarlar. Geminin tayfasıyla çeşitli politik geyikler döner, radyodan bilgi edinmeye çalışırlar ve ateş hattının az ötesinde olduklarını anlarlar. 1980'lerin politik ortamında soğuk savaş sıcak olanına evrilmiştir. SSCB, ABD'ye diklenip Güney Amerika'yı pırtlatır, gerillalar sağı solu basar, civcivli bir ortamda bizimkiler gemilerinde saklanıp fırtınanın dinmesini beklerler. Onoda'nın uçak fobisi vardır, bu yüzden gideceği her yere kara veya deniz yoluyla gider. Bu noktada Onoda'nın geçmişine gitmek lazım. Maddi durumu iyi olmayan annesinin fedakarlıklarıyla bir çello edinir. Çocukken gittikleri bir klasik müzik konserinde çelloya bayılır ve enstrüman alındıktan sonra saatlerini çalışarak geçirir, özel dersler alır. Tek mutluluk kaynağı çellosudur, okuldaki kızların despotluklarına enstrümanı sayesinde katlanır. Konservatuvar bursu kazanır, çok iyi bir sanatçı olur ve çocukluğunda izleyip hayran olduğu topluluğa katılır. Avrupa turnesine gideceklerdi galiba, uçağa binerler ve Onoda kafayı yer. Her şeye göğüs germesine rağmen uçak korkusunu bir türlü atlatamaz ve uçaktan iner. Büyük bir hayal kırıklığı. Sonrasında Japonya'da konserler verir falan, Stradivarius alır, ünü dünyaya yayılır.

İşlerin pisleştiği nokta yine Philippe'le daldıkları bir sırada ortaya çıkar. Tepelerinde zodyak botlarla birilerinin dolandığını görürler, gemiye çıkarlar ve gerillaların gemiyi ele geçirdiğini görürler. Başlarda işler yolunda gider, Onoda başka bir gemiye götürülüp gerillaların liderine çello çalmak zorunda bırakılınca mevzu karışmaya başlar. Lider Amerikalıdır, ABD'nin savaşa girebilmesi için gemidekileri öldürmek üzere gönderilen bir provokatördür. 11 Eylül için üretilen senaryolardaki gibi. Gemisine gönderildiği zaman şenlik başlar, bileklerinden bağlanıp yere oturtulan adamların arasına el bombaları atılır, Philippe ve şürekası çıkan arbedede vurulur, Onoda tecavüze uğrar ve öldürülmek üzere kazan dairesi gibi bir yere kapatılır.

Kaldırılamayacak kadar büyük bir baskı insanı olmadığı bir kişi yapar. Onoda uçak korkusu yüzünden grupla turneye gidemediği zaman havalimanının dışında protesto gösterileri vardır, kendisine saldıran bir polisi o hengamede öldürür ve bu yüzden depresyona girer, aklını yitirme noktasına gelir. Büyük bir sarsıntı. Bunun çok daha fecisini yaşadığı için ninjaya dönüşür, adamların elinden kurtulur ve herkesi teker teker katletmeye başlar. Birinin gözüne parmağını sokar, birkaçını petrolün içinde yakar falan. Çok feci.

Böyle bir şey. Banks'e başlamak için doğru kitap olmayabilir, yine de adamı bilenler için tatmin edici bir kitap.

Güzel bir şeyle bitiriyorum, Görüşürüz.

6 Mart 2015 Cuma

Paul Bowles - Esirgeyen Gökyüzü

Hülya mimlemiş. Diğer bloglarla pek iletişim kurmuyorum ama ara ara baktığım iki üç blogdan biri Hülya'nınki, cevaplarım. Zamanında kitap değiş tokuşu da yapmıştık. Piç'i öyle okumuştum. Tam KPSS zamanlarıydı, parasızlıktan kıvranıyordum ve kitabı okuduktan sonra bunalıma girmiştim. Sınavı kazanıp kitabı tekrar okumak için kendi kendime söz verdim ama öyle bir korkmuşum ki okuyamadım, elim gitmiyor bir türlü. Bak tüylerim yine coscortlak oldu. Tövbe.

1- Kitap okumak için evde belli bir yerin var mı?

Kıçımın rahat ettiği her yer olur.

2- Ayraç mı yoksa rastgele bir kağıt parçası mı?

Her şey olur. Kullandığım en acayip ayraçlar: Başka bir kitap -Borges'e selam- çorap, oklava.

3- Kitap okumayı belirli bir zamanda mı durdurursun yoksa belirli bir bölümde ya da bölüm başında mı durdurursun? 

Nefesim yeterse diye yardırıyorum bazen, yetmeyince uyuyakalıyorum ve sabah hiçbir şey hatırlayamayıp bölümün başına dönüyorum. Öbür türlü belirli bir bölümün başında.

4- Okurken yemek yemek mi bir şeyler içmek mi?

Kalem çevirmek.

5- Kitap okurken televizyon seyretmek mi müzik dinlemek mi?

Kalem çevirmek.

6- Tek seferde bir kitap mı yoksa birden fazla kitap mı?

Duruma göre. Genelde tek kitap ama beş kitaba çıktığım da oldu.

7- Okurken evde mi yoksa her yerde mi okumayı tercih edersin?

Ev iyi. Tercih meselesi değil de, yolda da okuyorum. Beş saatlik şehirler arası yolculukları tavsiye ederim.

8- Kitabın, kafanın içinde yüksek sesle okunması mı yoksa sessizce okunması mı?   

Sessizce. Kafamın içindeki kendi sesim olsa bile tahammül edemem.

9- Önündeki sayfaları okur musun yoksa sayfaları atlar mısın?

Ben direkt yiyorum, daha besleyici. Tavsiye etmem.

10- Ciltli kitap mı karton kitap mı?

Mukavva.

11- Kitap yazıyor musun?


İki metinle uğraşıyorum ama ne olur ne gider bilemem.

Settie, aynı sorular.


The Sheltering Sky, Kaybedenler Kulübü'nün bir bölümünde geçiyordu.

Kaybedenler Kulübü

Teoman'ın bir şarkısında Çölde Çay olarak geçiyordu. O.

Yol kitabıdır. Yolda rahatlıkla okuyabilirsiniz. Ben bunu her ay bir iki kez yaptığım İstanbul yolculuklarından birinde okumak isterdim. Saatler süren yolculukları bir soluğa indiren olaylar vardır ya, mesela o yoldan geri dönme fikrinin uğultusu, belki dünyanın dönme sesini duyma çabası, belki güzel bir kitap. Bir Akçay-İstanbul yolculuğu, gece. Topçular'dan Eskihisar'a geçmek üzereyken Ölü Erkek Kuşlar bitmiştir. Bir de nikaha bir ay kala bir ilişki bitmiştir. Kitaplarla hayatlar birbirine bağlanır ya. Hani şeydir, şarkılardır. Sabah güneşin ilk ışıklarıyla deniz yolculuğu birleşir de Nick Drake'tir, işte efendime söyleyeyim William Fitzsimmons'tır, böyle adamlar, böyle şarkılar... Bir şeyler yapar insana. Sonradan farkına varırsınız. Yanağınız ıslaktır. Nemden midir nedir. Neler olmaktadır, kaç dalga köpüğe boğulmuştur, kaç bulut tepenizden geçmiştir, neler yitmiştir, insan o ağırlığı hisseder de müziğe yaslanır ya, ya da neye yaslanıyorsa ona. Belki bilmezsiniz ama lütfen bilin, şeyi diyorum, evin yolunu bulamamayı diyorum. Bulamamayı istemeyi. Başını alıp gitme de değil, hep o anda kalma isteği. Yolun hallerinden birinde bulunma.


Müziğin sesi dünyanın sesini bastırır, dünya omuzlardan aşağı bastırır. Kıyı yaklaşır, şarkının biteceğinden korkulur. Şarkı bitecektir. Bir şey bitecektir. Hayatta hiçbir şeyden bundan korktuğum kadar korkmadım. Anların eskimesi. Neyse, tamam. Amin.

Üç kız çölde çay içmek istemiş, çöl onları yutmuş, bardakları kumla doluymuş. Çölde çaylarını böyle içmişler. Port ve Kit de bir şekilde içecekler çaylarını. Evli çift, New York'tan Afrika'ya uzanan yolculuklarında ilişkilerinin boşluklarını belki bildikleri dünyadan uzaklaşarak doldurmayı umuyorlar ama en başta içlerindeki boşluklar dolacak. Kumla. Uçsuz bucaksız bir boşlukta savrulacaklar. Betonların arasında kısılıp kalmalarının haricinde başka türlü bir yok oluşla karşılaşacaklar. Bardaklarına kendileri dolacak. Vahalara rastlasalar bile bir çölden ibaret kalacaklar.

Bu ikisini yanında Tunner vardır, genç bir adam. Erkek egosuna kapılıp Kit'i elde etmeye çalışır. Port, daha başlarda bir Arap kızıyla birlikte olmaya kalkışır. İlişkisinin daha iyiye gitmesini ister bir yandan, umutludur da. Kit, iyi hissettiği günlerin azalmasıyla birlikte mutlu olmaya çalışır ama tahammülsüzlüğü içten içe büyür. Sinirini saklamak için rol yapar, hissetmeden söylediği sözlerine yetişmeye çalışır ama zamanla kontrolünü kaybeder falan. Medeniyetten uzakta, yabancı bir dünyada olmaları içlerindeki çölü iyice büyütür. Yemeklerin yenilmeyecek gibi olması, sıcak, zor şartlardaki yolculuklar, geçmiyormuş gibi görünen zaman derken kırılmalar başlar. Port, mutluluğun başka yerlerde olduğunu düşünür bir zaman. Sömürgeleşerek pitoresk manzaralar üreten koca bir kıtada nereye gidilirse gidilsin mutluluk başka bir yerde olacaktır. Bu yüzden yolculuklarının sonu gelmez. Bu yüzden huzursuzlukları sürekli büyür. Kit, Port'un varoluşsal problemlerinden daha farklı bir noktadadır. Manzaralarla ilgili bir konuşmalarında Port sadece sıcağı sevdiğini söyler, Kit'se sıcakla soğuğu, yazla kışı ayırt etmez. Bir şeyleri kaçıracağını düşünür, bir bedel ödemek zorunda kalmaktan korkar. Sonuçta her zamanki fikir ayrılıklarından biri ortaya çıkar ve Kit noktayı koyar, belki de daha açık olamayacak bir şekilde: "(...) Sık sık aynı tepkileri göstermelerine, aynı duyguları hissetmelerine rağmen, hiçbir zaman aynı sonuçlara varamadıklarını, çünkü hayattaki amaçlarının birbirinin tersi olduğunu görmek ona hüzün veriyordu." (s. 85) Port da hayatın içine tam olarak giremediklerini söyler, tüm güçleriyle dışına asılmışlardır. Adam, mücadeleyi birlikte verdiklerini düşünür, farklılıklara rağmen önce birbirlerine, sonra hayata tutunmaya çalışırlar ona göre. Bu yüzden Tunner'ın girişimlerini görmezden gelir, Kit'e güvensizlik duymaz. Kit, Port'un yanlış kurduğu dünyanın bir parçasıdır ve bu ağırlığı taşıyamayacak hale gelince, sorumluluklardan ve oynamak istemediği rolden bir an olsun kurtulmak için Tunner'la sevişir. Omuzlarındaki yükü hissetmeyecektir bir süreliğine ama kum tanelerinin içine doluşmaya başladığını fark etmez. Port da aynı durumdadır. "Her ikisi de, bilincinde olmaksızın, zamanı yok saymak gibi tehlikeli bir hata işlemişlerdi. Yıllar hep birbirine benziyordu. Sonunda her şey olabilirdi." (s. 114)

Port hastalandı, Kit Arap tüccarlarla karşılaştı derken bitirdim. Ne notlar çıkarmışım da tembellik fena bir şey. Oryantal oryantal okuyabilirsiniz, okumazsınız, bilemiyorum. Bulursanız gelişine vurun ama.

Bir de J-Rock'tan pek uzak kalmışım, yine dinliyorum şu aralar da, şunu vereyim. Rurouni Kenshin'i sevenler bilir.

19 Şubat 2015 Perşembe

Robert M. Pirsig - Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı

Batı ve Doğu felsefesi arasında kurulacak köprülerin izinde, aydınlandığı an beynine elektrik şoku yiyerek daha da aydınlatılan bir adam. Oğlu Chris, başlarda John ve Sylvia ile motosiklet yolculuğu, yolda olma durumu. Yol. Kitap, kendini yeniden bulma oyununun ortasında hesaplaşmalardan oluşan bir serüven. İnsanın doğadan kopuşunun ipuçları toplanırken teknolojiyle, medeniyetle alıp verilemeyenin ne olduğu incelenecek. Klasik ve romantik bakış açısı, motosiklet ve felsefe üstünden irdelenecek.

Chautauqua, yolcumuzun dinlendiği zamanlarda okura verdiği konferansları ifade eder. Bu konferanslarda hem yolcuyu, hem de yolcunun geçmişindeki benliği olan Phaedrus'u görürüz. Bu ikisi hem yolda, hem de geçmişte bir araya gelir, aslında yolun amacı bir anlamda Phaedrus'un izini aramaktır. Geride bırakılanın peşinde koşmak, bu sırada... Bayağı bir şey oluyor.

Her şey John'ın motosiklet tamirine yanaşmamasıyla başlıyor. Tamir bir yana, teknolojiye karşı bir isteksizliği var. Motosikletinin parçalarıyla ilgilenmiyor, bir arıza çıktığı zaman patlayacak hale geliyor. Anlatıcı mevzuyu açmaya çalıştığında sistemden, teknolojiden kurtuluş olmadığını söylüyor yarım ağız. Oysa Buda, büyük bir dağın başında oturabileceği gibi elektronik, mekanik devrelerde de rahatlıkla kendine yer bulabilir. Kitaptaki örnekle gidersek eğer, yer çekiminin Newton'dan önce de bir yasa olarak halihazırda bulunduğunu söyleyebiliriz. Bilgisayar, motosiklet gibi aletler binlerce parçadan oluşur ve kullanana zevk verir. Buradan klasik ve romantik bakış açısına ulaşacağız; bir şeyin ne olduğuyla ne anlama geldiği arasındaki fark da denebilir buna. Somut gerçeklikle soyut sanat arasındaki fark. Uzlaşıdan uzak bütün. Zamanın bir yerinde ayrılmış parçalar. Başlardaki hayalet izleği, bu ayrımın Phaedrus üzerindeki etkisini de gösterir. Kamp kurdukları gecelerden birinde anlatıcı, oğlu Chris'in hayaletlere inanıp inanmamasıyla ilgili sorularına bir hayalet öyküsüyle cevap verir. Bir baba ve oğlu, motosikletle geceye doğru yolculuk yapmaktadırlar. Çocuk, hayalet gördüğünü söyler. Baba daha hızlı, daha hızlı gider. Sonunda çocuk ölür. O gece anlatıcı, geçmişinin hayaletiyle karşılaşır: Phaedrus. Ölmemiştir, baba onun peşindeyken o da babanın peşindedir aslında. Romantikle klasiğin, akılla duygunun birleştiği yeri arayan Phaedrus, yaşayan hayalet, uzun zamandan sonra yine yollardadır. Bu noktadan sonra Phaedrus'u dinleriz bazı bazı.

Klasik-romantik ayrımını öğreniriz. "Motosiklet sürmek romantik olmasına karşın motosiklet bakımı tam anlamıyla klasiktir." (s. 66) Klasik anlayış dünyanın gizini görür. Romantik anlayışı uçarı, güvenilmez bulur. Romantik anlayış için klasik sıkıcı ve boğucudur. Durum önemlidir, altta yatan değil. Batın-zahir ilişkisi gibi düşünebiliriz. Phaedrus'un akılcılığı tamamen bu klasik bakışa dönüktür, analitik bakış açısı her şeyi bıçak gibi ayırır ve parçalara doğru sonsuz bir ilerleyişe yol açar. Bilinci, dünyayı bir avuç kuma benzetir Phaedrus, Minik parçalar. Klasik bakış açısı bu kumları sınıflandırır, romantik bakış açısıysa avuçtaki bir avuç kuma takar kafayı. Bu iki bakış açısının bir sentezinin olması gerekir, bir süre sonra bu ayrıma yol açan etkenleri düşünmeye başlar ve antik felsefeye doğru ilerler. Kafayı kırmasına biraz da bu analiz yeteneği yol açacaktır. "Geçen gece Chris'e, Phaedrus'un tüm yaşamını bir hayaletin peşinde harcadığını söylemiştim. Bu doğruydu. Onun izlediği hayalet tüm teknolojinin, tüm modern bilimin, tüm Batı düşüncesinin temelindeki hayaletti." (s. 76)

Klasik bakış açısıyla yaklaşılınca motosikletin onca parçası hiyerarşik bir düzene konur, bilgi hiyerarşisine benzetilir ve ortaya çıkan sistemden bir güzel eleştiri yapılır. "(...) Sistematik bir hükümet devrimle yıkılır, ama o hükümeti üreten sistematik düşünce kalıpları daha sonra başka hükümetlerle kendilerini yineleyeceklerdir." (s. 92) Biraz 1968'deki olaylara benzetiyorum bu durumu. Öğrenciler ayaklandı, çoğu sendika mevzuyu destekledi ve sözde kazanımlarla dava satıldı. Bence. O hükümetlerin kendilerini yenilediği çok açık.

Akılcılığın insanoğlu üzerindeki egemenliği, Phaedrus'un genç bir bilim adamıyken hipotezlerin bölündükçe sonsuza varması gibi mevzular yüzünden adamımız üniversiteyi bırakır. Hume'un, Kant'ın dünyayı algılayış biçimlerinden retoriğe, sofistlere kadar uzanırız, "iyi" ve "doğru" -ki diğer ikiliklerin bir uzantısıdır yalnızca, klasik-romantik vs. gibi- ikiliğinden modern dünyanın hangi algıya göre kurulduğunu sorgularız ve diyalektik düşünce sisteminin anlamsal dünyayı saf dışı bırakması karşısında dehşete düşeriz, Phaedrus, Aristo'yu gömer bu mevzudan ötürü.

Doğu bilgeliğiyle Batı düşüncesi. Alim-arif arasında bir noktada kırılma yaşanmış, bunu gördükten sonra bu ikisini nerede birleştireceğiz? Anlatıcının buna bulduğu çözüm akılcılıktan vazgeçmek yerine akılcılığın doğasını bir çözüme varabilecek ölçüde genişletmek oluyor. Analitik-diyalektik aklı Antik Grekler kehanetler için kullanmışlar, anlatıcının sezgiyle aklı buluşturma noktası yine yol metaforu içinde: "Gideceğin yere ve olduğun yere bakınca hiçbir anlam çıkmıyor, ama geriye bir zamanlar olduğun yere baktığında bir model belirmeye başlıyor. Ve ileriye, bu modeli izleyerek bakarsan bazı şeyleri yakalayabiliyorsun." (s. 149)

Nitelik kavramı, niteliğin ne olduğu Phaedrus'un aklını işgal edecek uzunca bir süre. Bu metin aslında niteliğin ne olduğunu bulma serüvenidir de. Nitelik araştırılırken akılcılık saf dışı edilir ve Doğu felsefelerine varılır. Zen'e daha doğrusu. Nitelik, romantik ve klasik bakış açısının öncelidir. Tanımlama çabasına girilirse kaybolur, hiçbir şey onun karşılığı değildir. Hasan Ali Toptaş'ın Haraptarlı Nafi'ye söylettiğidir. "Hayat nedir diye sorarsan, bilmiyorum evlat; sormazsan biliyorum..." Nitelik için de aynısı geçerlidir.

Eğitim sistemi, yol, felsefe, alayı. Çok güzel. Oğuz Atay'ın günlüklerinde de bahsi geçiyormuş.

ELP yine.