16 Temmuz 2015 Perşembe

Kurt Vonnegut - Allah Senden Razı Olsun Bay Rosewater

"Cömertofobi: Kendinden daha az varlıklı kişilerin sorunlarına karşı duyulan histerik ilgisizlik."

Eliot Rosewater, milyon dolarlarla oynayabileceği bir vakfın başında. Harvard mezunu, ortalama bir öğrenciden ortalama bir insana dönüşmemiş adamların en "delisi". Amerikan Rüyası için deli. Çalışmak özgürleştirir, çalışmayanlar veya çalışamayacak durumda olanlar şu güzel ortamı bozuyor. Obama'nın sağlık reformunu protesto edenlerin ellerindeki pankartları gördük: "Sosyalizm istemiyoruz ulan!" Lisede edindiğim iki üç dosttan biri yıllardır ABD'de yaşıyor, adamın ziyarete geldiğinde söylediği: "Abi çalışacaksın ve tüketeceksin. Bütün sistem bunun üzerine kurulu." Bay Rosewater, Rockefeller muadili ailesinin servetinin kendi sorumluluğunda olan bölümünü dağıtmak, sisteme çomak sokmak için uğraşıyor, hastalık derecesinde. Peşindeki avukat Rosewater'ın deli olduğunu kanıtlayıp hukuk sistemindeki açıklardan servetin bir bölümünü cukkalama derdinde. Cömert adamın zavallı eşi kafayı yemekle meşgul. Senatör baba, müsrif evlat engelleyicisi konumunda, elinden geldiğince. Çomak sağlam ama tutan el nereye kadar dayanabilir?

Vonnegut'ın bu bağlamda kurduğu dünyada karakterlerin uçukluğundan kaynaklanan kara mizah, bahsi geçen rüyanın sonucu. Herkes aynı rüyayı görmek zorunda değil, görmeyense çoğunun orada olmak için can attığı -görünürde- refah topluluktan uzağa fırlatılıyor. İkiliği görenler ve çözüm üretmeye çalışanlar çoğunca pek akıllı olmuyor. Servetini dağıtmak isteyen biri pek de normal karşılanmaz. Yardım derneği vs. kuran zenginlerse çok güzel işler yaparlar gerçekten, vergiden düşmek şartıyla.

Dünyaya karşı Rosewater tek başına. Yıldızlı bayrağın dalgalandığı dünyanın en güçlü devletinin ve düzeninin amansız muhalifi.

Rosewater, babasıyla konuşurken 10 yaşında delirmeye başladığını söylüyor. Üniversite okurken II. Dünya Savaşı patlıyor, adamımız savaşa katılıyor ve döndüğünde okulunu bitiriyor. Belki biraz daha delirmiş olabilir. Başlangıç noktası burası, bir de Vonnegut'ın alter egosu, Eliot'ın çok sevdiği bir BK yazarı olan Kilgore Trout. Bu abimiz Şampiyonların Kahvaltısı başta olmak üzere birçok Vonnegut kitabında görünür. Yalvaçtır; Vonnegut adama seksen küsur kitap yazdırmıştır ama başarısız bir yazardır, öykülerinin nerede yayımlandığını bilmez, takip de etmez. Yarattığı kişiler Papini'nin karakterleri gibidir; bir noktadan dünyaya takmış, absürt çözümlerle daha iyi bir dünya yaratmaya çalışan insanlar. Bir öyküde paranın ve insanların ne boka yaradığını sorgular, Eliot birinin son derece değersiz, diğerinin kıymetli olduğunu düşünür. Değersiz olanı kıymetli olanlara dağıtınca eşitliğin sağlanacağını, aslında birçok problemin bu dengesizlikten doğduğunu düşünür. Azı çoğa katmak, buradan yola çıkar. Deliliğin ilk adımı. Tutku derecesinde bağlanır adama Eliot.

"'Lan orospu çocukları, bayılıyorum size,' demişti Eliot, Milford'da. 'Sizden başkasını okumuyorum artık. Olagelen, gerçekten korkunç değişiklikleri bir tek siz yazıyorsunuz. Yaşamın bir uzay yolculuğu olduğunu -hem de öyle kısa falan da ddeğil, milyarlarca süren bir uzay yolculuğu olduğunu- bilecek kadar uçuk bir tek siz varsınız. Dünyanın geleceğiyle gerçekten ilgilenecek kadar yürekli bir tek siz varsınız; makinelerin bize neler yaptığını, savaşların ne yaptığını, şehirlerin ne yaptığını, büyük ve basit fikirlerin ne yaptığını, korkunç yanlış anlamaların, yanlışların, kazalarla felaketlerin ne yaptığını gerçekten görebilen bir tek siz varsınız. Sınırsız zaman ve mesafeler üzerine, hiçbir zaman ölmeyecek gizler üzerine, önümüzdeki bir milyar küsur yıllık uzay yolculuğunun Cennet mi Cehennem mi olacağına şu sıralarda karar verildiğine kafa patlatacak kadar çatlak bir tek siz varsınız.' (...) 'Küçücük bir hayatın küçücük bir parçasını büyük inceliklerle yazan kuş osuruğu yeteneklerin canı cehenneme - burada esas konu yıldız kümeleri, sonsuzluk ve henüz doğmamış trilyonlarca can.'" (s. 24)

Vonnegut'ın anlatım tekniği bana yaşlı bir ağacı anımsatıyor. Sağlam bir kök, sağlam bir gövde ve her yöne uzanan sayısız dal. Bu dallar çeşit çeşit güldürüye, taşlamaya, zamana ve mekana çıkabilir. Ne zaman dala, yaprağa ulaştığınıza dikkat etmezsiniz, uca geldiğinizde gövdeden devam edersiniz. Kolajdır bir anlamda; bir şiir, bir resim, bir yaşantı, her şeyi duvara yapıştırıyor Vonnegut ve gerçekten, gerçekten komik. Trajikomik diyelim. Vakfı arayan insanlarla Eliot muhatap oluyor, her birinin problemi ayrı.

"'Desem ki, bir milyon dolar karşılığında bir hafta daha yaşarım?'
'Geber' derim. Bin doları dene.'
'Bin dolar.'
'Geber. Yüz doları dene.'
'Yüz dolar.'
'Şimdi anlaştık. Gel de konuşalım.'" (s. 82)

Bir dünya komiklik ama altında insan olmanın trajedisi saklı. Açgözlülük, ikiyüzlülük, insana dair her türlü duygu patır kütür taşlanıyor. Cennet'in pek sıkıcı bir yer olmasıyla ilgili alıntıyla bitiriyorum. İnsanlar Cennet'ten sıkılır ve tekrar doğmak isterler. İlk Matrix de insanın Cennet'i kaldıramayacağı gerçeğiyle birlikte silinmemiş miydi?

"(...) Bütün istedikleri üç boyut, anlaşılması kolay küçük zaman paketleri ve içerisiyle dışarısını ayırt etmelerine yardımcı olacak kadar kapalı bir mekândır." (s. 87)

Vonnegut okuyun.

15 Temmuz 2015 Çarşamba

Karl Ove Knausgaard - Kavgam

"Kavgam’a başladığımda, hayatımdan ve yazdıklarından bıkmıştım. Harika ve büyük bir şey yazmak istedim, Hamlet ya da Moby Dick gibi bir şey ama kendimi çocuklara baktığım, bezlerini değiştirdiğim, karımla kavga ettiğim ve hiçbir şey yazamadığım küçük bir hayatın içinde buldum."

Sabahın körü, dünya karanlık, Karl Ove'un hamile karısı, kocası yanında kalsın istiyor. Karl Ove sallamıyor ve bir sigara yakıp bir şeyler yazmaya çalıştığı bürosuna doğru yola çıkıyor. Bir şeyler yazacak. Yazabilirse. Yaratma sancısı zannediyorum tam midesinde, kasılıp duruyor. Sonra karısı aklına geliyor, kös kös dönüyor evine. Ev kalbin olduğu yerdir, Knausgaard'ın bir evi olduğunu sanmıyorum. En azından o zamanlar, anlattığına göre. Umarım şimdi evini bulmuştur, zira adamın iki büklüm, kör kütük yürümeye -yaşamaya- çalışmasının sancısını ta derinlerde hissediyorsunuz.

Sanırım insanlar postmodernizmden sokmodernizmden kuramlardan oradan girmeli buradan çıkmalı anlatılardan çok sıkılmış, Knausgaard patlamasını biraz buna veriyorum. Saydıklarımın her biriyle bir sınır çekersiniz, gruplarsınız ve önünüzde tam anlamıyla çözdüğünüze inandığınız bir fikir, eser vs. kalır. Bravo. En çok siz bildiniz, siz çözümlediniz. Peki şöyle gerçek bir şeyler okumaya ne dersiniz? Anılar kurgudur, hatırlandıkları ilk andan son ana kadar, evet ama onların her işlenişi doğaldır, yeniden yaratımı doğaldır. Michel Butor roman üzerine düşüncelerinde söyler de bunu. Yaşayanla anlatan aynı kişi midir, değildir ama Knausgaard okurken bu ikisini ayıran çizginin son derece inceldiğini, bana göre yer yer yok olduğunu görürsünüz. Bukowski'de alırsınız bu tadı mesela ama bence Panait Istrati ve John Fante'dir geçmiş muadilleri, elbette Proust'a da pek benzetirler. Yaşamın saf deneyimi; ne umutlu ne umutsuz. Istrati'nin dediğine yakın: "Bütün bildiğim; niçin acı çektiğimizi ve nasıl öleceğimizi bile bilmeden, neden ve nasıl olduğunu bilmeksizin aptalca, anlamsızca yaşadığımız."

Utanç, Karl Ove'un gözlerinden bir adım geride olmasını sağlıyor. İzliyor, şahit oluyor ve yıllar sonra yaşadıklarını yazarken bile bu duyguyu tekrar yaşıyor, anlatının izleği utanç. Röportajlarında da belirtiyor bunu, biraz baktım da. Babasıyla, kadınlarla, çevresiyle ilişkilerinde utancın izlerini her zaman görmek mümkün. Yarışma gerginliği; toplumun önünde her zaman iyi görünmek ve diğerlerinden farklı bir yan ortaya koyabilmek. Müzikle uğraşması, grubuyla verdikleri ilk konser bir utanç kaynağı olsa da deniyor en azından Karl Ove, usanmadan deniyor. Her zaman da deneyecek, vazgeçecek gibi görünmüyor.

Toplum ama küçücük bir ülkede kimlerden oluşuyor bu toplum? Evlerin birkaç yüz metre aralıklarla yapıldığı, ebeveynlerin arkadaşlarının pek görünmediği, birkaç arkadaş dışında pek kimsenin tanınmadığı kapalı bir dünya. Elinden gelenin en iyisini yapmak zorunda Karl Ove, noel partileri ve okul dışında tanışacağı yeni birilerini bulması zor ki sosyalleşme girişimleri de nispeten başarısız. "Bir adım geriden" olayını örüyorum, yaşamını anlayabilirseniz neden yazdığını, ne yaptığını kısacası, anlarsınız. Sağda solda görmüşsünüzdür, kalbin atıp durmasıyla ilgili ünlü bir giriş cümlesi var. Sonrasında ölülerle çevrili bir dünyada yaşadığımızı söylüyor Karl Ove ve ölümle ölü arasındaki ilişkiyi irdeliyor. Ölümden korkmuyorsak ölüden niye korkarız? Nazım der ya, ölüme inanmadığımız içindir belki. Jankélévitch de aynısını söyler. Ölüme inanmıyoruz, bu yüzden öldüğünü gördüklerimiz gözden uzakta olsun istiyoruz.

Her şey ölüyor, eşyaların ruhu yok. Öyleyse izleyip kayıt altına almak huzursuz bir ruha dinginlik verecek. Bu.

Baba meselesi var ama ben araya sıkıştırılanlara bakacağım önce. Yaşamın hızlanmasını şemaların oluşmasına bağlar Karl Ove. Dünyayı tanıdıkça tablo dolmaya başlar ve çocukluğun geçmek bilmeyen günleri hızla geçen yıllara dönüşür. Merakınızı aç tutarsanız bu duyguyu pek tatmazsınız, zaman hep aynı hızda akar. Dünya çok büyük; zaman-mekan-insan ölçülerine göre ucu bucağı yok. Biraz merak. Ben Zonguldak'ın küçük bir sahil kasabasında çalışırken İrlandalı bir yaşıtım gelmişti oraya, Sean. Dünyayı geziyordu. Bir öğretmen arkadaş yolculuğa neden çıktığını sordu. Sıkıntılı bir aile? Bıkkınlık verici iş hayatı? Sancılı, bitmiş bir evlilik? Hayır. "Zamanı durdurmak için."

Yaşamak zor zanaat, bir sanat. Babayla, eşle, çocuklarla yaşamak olunca mevzu, özgürlüğüne nokta koydurmayacak bir insan için daha da zor. En iyisini yapmaya çalışıyor Karl Ove, aile babası rolündeyken kendi babasından yola çıkarak belki nasıl bir baba olacağını bilmiyor ama olmayacağı şeyi çok iyi biliyor. İkisi aynı şey mi, bence değil. Edim yok; işin olumlu yanını hiç görmemiş bir adamdan iyi bir baba olmasını beklemek pek olası değil. Babasının bir okul toplantısında söylediğini yaşıyor sanki: "'Okuldaki davranışları onun sorumluluğunda, benim değil.'" (s. 65) Yine de elinden geleni yapıyor Karl Ove, anladığım bu.

Baba. Son bölüm babanın ölümüyle birlikte yığılan bir geçmişin ağırlığını taşıyor. Dünyanın ağırlığı babadan oğula geçiyor. Biyolojik duvar yıkılıyor, sıra sonraki jenerasyona geliyor ve Karl Ove yükü üstlenmeden önce geçmişle hesaplaşıyor. Çok etkileyici bir bölümdü.

"Kurguyla kurgu yoluyla çarpışan adam" altı ciltle yaşamını gözden geçiriyor. Beş cilt daha çevrilecek, bekliyorum.

12 Temmuz 2015 Pazar

Joseph Roth - Aziz Ayyaşın Efsanesi

Kırk dakikanızı birkaç katıyla size geri verebilir, Joseph Roth'tan kurtuluş, bağışlanma, melekler ve şeytanlar hakkında -görünmeseler bile- otobiyografik bir novella.

Rasyonel dünyada tesadüflere, ilahi olaylara güveniniz. Ayyaş Andreas kardeşimizin yaptığı bu. Kendisi evsiz. Adamın birinden iki yüz frank alır ama bir şartla; parayı biriktirdiği zaman Paris'teki bir kiliseye bağış yapacaktır, borçlu olduğu kişi Azize Therese'dir. Andreas kabul eder, parayı alır ve dindarlığına halel getirmeyecek bir şekilde yaşamaya başlar. İçki, kadınlar, sinema, yemek... Parayı bitirdiğinde bir şekilde tekrar aynı miktar eline geçer, cüzdan falan bulur. Aklı kiliseye gitse de ayakları başka yerlerde gezinir, parayı bir türlü bağışlayamaz. Özlemini çektiği o yoğunluğa, yaşamanın sonsuz mutluluğuna kaptırır kendini. Bir yanda dini vecibesi, diğer yanda sokaklar, insanlar ve çekici bir sürü şey varken kendini akışa bırakır. Paradoks: Yaşamadan sınanamayacaktır; elinde para olmadığı müddetçe hayatın mucizelerine kapalıdır. Köprü altlarında pek fazla ilahi dokunuşa rastlamazsınız. Oysa iki yüz frankın getirdiği yaşam zaten kendiliğinden ilahi bir yol açar. Gerçekten de tesadüfi kazanımlar peşini bırakmaz ama bu durumda borcunu ödeyemeyecektir. Arada kalmış küçük bir insan. Çıkış yolunu bulamadığı için labirentin derinliklerinde kayboluyor ve ironik bir sonla düğüm çözülüyor. Kilisede ölüm. Birkaç haftalığına da olsa dolu dolu yaşamak, iki yüz franklık bir yaşamdır. Döngü tamamlandı. Cana can. Acı çektiğini söyleyemeyiz, borcunu ödemiş oldu. Yaşadı bir kere, yaşayan insanın çektiği acı kadar mutluluğu yok mudur?

Kısacık olmasına rağmen...

"Ben, insanların şair ya da çılgın ya da dilenci dedikleri kişiyim, ya da hepsi birdenim."

Joseph Roth

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Stephen King - Diriliş

King'in anlatımında otobiyografik mevzular son kitaplarında arttı gibi geliyor bana. Olaydan ziyade zaman ve mekan odaklı bir anlatımı benimsedi, böylece karakterlerinin yaşadığı evreni olaya daha gerçekçi bir şekilde yedirmeye başladı. Artık hikâyenin peşinden koşmakla birlikte karakterleri tanıyoruz da. King'in ilk kitaplarında geçmişe dönerek anlatılan parçaların oluşturduğu karakterler, geçmişteki yaşamlarıyla birlikte ele alınıyor artık. Yaşamlarından kesitlere şahit oluyor okur. Çok güzel, ben bunu tuttum. Yetmişini deviren King'in hızında bir azalma da yok. Yani bilemiyorum, onca yazarın arasında ölümüne gerçekten, gerçekten üzüleceğim tek adam King olacak galiba.

Karakter kadrosunda büyüme var, bahsettiğim anlatım şekliyle birlikte tanıştığımız arkadaşların çoğu belirip kayboluyor. Neredeyse otuz yıla yayılan bir olaylar zincirinde bu durum normal. Değişmeyen iki isim Charles Jacobs ve Jamie Morton.

Epigrafta döne döne okuduğum Lovecraft var: "Sonsuza dek varolan ölü değildir/Ve garip sonsuzluklarda ölüm bile ölebilir." Cthulhu'nun Çağrısı'nda, o garip heykelcikte yazıyordu. Ben çok heyecanlanmıştım epigrafı görünce, Cthulhu Mitosu için mütevazı bir katkıdır belki demiştim. Öyle sayılabilir, Yüce Eskiler'e bile rastlıyorsunuz sonlarda.

Olay şu; Jamie Morton ve ailesi küçük bir kasabada yaşamaktadır. Klasik bir katolik aile bu, babanın sözünün dinlendiği yerde gizli bir anaerkilliğin bulunduğu, her şeyin kontrollü bir şekilde yaşandığı, kardeşlerin birbirini sevdiği, anneyle babanın ayrılmaz bir ikili oluşturduğu tipik bir aile. Çocukların yaratıcılığını tetikleyecek sıkıntılı bir ortam. Küçük Jamie dünyayı tanımaya çalışırken din adamı Charles Jacobs'ın kasabaya gelişiyle dünyası renklenecektir. Elektrikle haşır neşirdir yirmilerinin başındaki bu genç adam, kilisede İsa'nın su üstünde yürümesine kadar birçok model tasarlar ve çocukları eğlendirir. Elektriğin Tanrı'nın yaratısı olduğunu belirtmekten geri kalmaz tabii, Tanrı'yı anlamanın bir yolunun doğaya ait olan her şeyi anlamaktan geçtiğini söyler. Bilim adamı gibi bir abimiz, güzel eşi ve tatlı çocuğuyla üç sene boyunca kasabanın sevilen yüzü olur.

King'in sert dönüşlerinden birini görürüz bu noktada, küçük detaylarla kurduğu dünyayı aniden yıkar. Güzel bir aile manzarasından, Charles'ın eşi Patsy'nin güzelliğinden yanağa sarkmış bir sağ göze, dirsekten kopmuş bir kola ve yüzü et püresi haline gelmiş küçük, tatlı çocuğa.

"Pasifik'te denizcilerle savaşmış ve korkunç görüntülere tanık olmuş Ferald duraksamadan koşmaya devam etti ama omzu üstünden bağırdı. 'Kadın ve çocuk için çok geç. George için olmayabilir.'" (s. 59)

Güzel kurabiyeler ve sıcak aile ortamı bitmiştir. Rüya sona erdi. Herkesin çok sevdiği rahip, sinir krizi geçirirken arka arkaya bağırır: "Oğlumun yüzü nerede?!"

Bir Dr. Frankenstein kolay yetişmiyor, travmatik olaylar gerekir. Kara Vaaz'ını verir Charles, yarı deliyken. Kilisede toplanan kasabalılara en hafif tabirle Tanrı'nın güvenilmez olduğunu söyler ve herkesin şaşkın bakışları altında çekip gider. Kovulur, Jamie'yle son bir kez konuşur ve bir sonraki karşılaşmalarına kadar ortadan kaybolur.

Buraya kadar Jamie'nin aile yaşantısını yakından görürüz. 60'ların genç kuşağı ne yaşıyorsa ailede de o yaşanır; müzisyen bir çocuğa tembihlerle sahneye çıkma fırsatı sunulması, nispi özgürlük ortamı, sıcak bir aile. Bir iki de mucize. Jamie'nin abisi, boğazına aldığı bir darbe sonucu sesini kaybeder ve rahibin elektrikli bir boyun tedavisiyle tekrar konuşabilmeye başlar. İnanç işi mi bu, belki başlarda öyleydi ama Kara Vaaz'dan sonra rahibin düşüncelerine göre pek öyle değil. Gerçi elektrik yine Tanrı'dan, ama bu Tanrı'yı iyi yapmıyor. Anlaşılmak istenen ama buna pek de değer vermeyen yüce varlık. Gizliliğine meydan okunabilir. Rahip için bir sınır yoktur artık.

Jamie'yle rahibin bir sonraki karşılaşmaları yirmi küsur yıldan sonra gerçekleşir. Rahip elektrik şovları düzenlemekte, Jamie de gezici müzisyenlik yaparak bol bol uyuşturucu kullanmaktadır. Bir panayırda karşılaşırlar, Jamie hastalıktan ve aldığı bol miktarda uyuşturucudan bayılır, rahip Jamie'yi elektriksel zamazingolarla tedavi eder ve yoluna gider.

Turboya geçeyim; rahibin Tanrı'ya kızgınlığı devam etmektedir ve doğanın gizli güçlerini kullanarak ölümün arkasında ne olduğunu görmeye çalışır. Elektriğin görünür kısmının arkasında gizli bir gücü de vardır, tedavilerini bu güç yardımıyla uygular. Bu iki karakterin üçüncü karşılaşmaları dizilerde sıkça gördüğümüz din adamı-şifacı kılığına girip açık alanlarda, dev çadırlarda şifa dağıtan rahibin izini süren Jamie'nin çabalarıyla gerçekleşir. Rahibin iyileştirdiği insanların bazılarında tedavinin yan etkileri görülmektedir; Jamie koluna bahçe hortumu bağlayıp kendini çatallamaya çalışırken bulur kendini. Biri toprak yer, biri gördüğü her şeye sahip olmaya çalışır falan. Çoğu insan sağlıklı bir şekilde yaşamını sürdürür. Jamie için yeterli değildir bu, doktorun izini sürer ve ilk karşılaşmalarından neredeyse 50 yıl sonra son kez karşılaşırlar.

Doktorun amacını söylemiştim. Gerçekten de ölümün ardını gösterebilecek bir düzenek kurar ve Jamie'ye öbür tarafı gösterir. Kağıttanmış gibi dalgalanan bir gök, birkaç gerçeküstü ağız, "Ana" ve Yüce Eskiler'e sonsuza dek hizmet etmek üzere yutulmaya yürüyen ruhlar. Ölüm yok, umut yok, cehennem veya cennet yok. Ruhlar koyunlar gibi güdülecek, her şey sonsuzluktaki ıstıraba yürüyecek.

Kabaca mevzu bu. Nefis.

9 Temmuz 2015 Perşembe

J. G. Ballard - Çarpışma

Filmi de var, bilirsiniz. Rahatsız edici değildir, insanlık halleridir. Makineleşmedir, Bauman'ın "akışkan aşk" dediği şeydir, tüketimdir, Marx'ın "yabancılaşma" dediği şeydir. Frankenstein'ın yaratığı doktoru yiyor. Otomobiller ait olduklarımız. Gücü bacaklarınızın arasında hissedersiniz, elinizin altındadır. Cinsel tatmin sağlar, sahibi sizsiniz. Öyle değil. Otomobiller kaza yapar, parçalanır. İnsanlar da öyle, daha kolay parçalanırlar. Kopup yanağa düşmüş kafa derisi, parçalanmış cinsel organlar, yirmi yerinden kırılmış bacaklar, kopmuş çeneler ve cinsel dürtü uyandıracak pek çok yaranın parçalanmış arabalardan farkı yok.

Neden olsun? Normal dünyanın normu?

Ballard kendine has bir yazar. BK anlayışı tipik okur için biraz itici, çokça yabancı. Adam farklı bir yerden bakıyor mevzuya, "insana insandan iyi BK olamaz" görüşüyle yazıyor. İyi yapıyor.

Giriş bölümünde Ballard huzursuzluğunu anlatıyor. Seks ve paranoyanın hüküm sürdüğü 20. yüzyılda teknolojinin, paranın mutluluk olarak dayatıldığı insanlar önlerine serilen sonsuz seçeneği gelecek olarak kabul ediyorlar, seçilenin daha iyisi -daha yenisi, daha parlatılmışı, dahası- ortaya çıkınca mutsuzluğa kapılıyorlar. Arayıp durdukları aşk, sevgi, insanı daha "iyi" yapacak her duygu sürekli güncellenmek zorunda, Alain Badiou'nun dediği gibi. Koşuşturmaca. Seçenekler. Korkunç bir hız. Arkanıza baktığınızda toz duman. "Less is more" demişler, iyi etmişler. Daha yoğun yaşamak, özümsemek varken yeniye koşmak yorar, yoruyor. Hızınızı sonsuza kadar koruyamayacaksınız.

Başka, diyor ki gerçekle kurgu günümüzde yer değiştirmiştir. Hayatı bir kurgu olarak değerlendirmek lazım. Yazarın görevi de bu bakış açısıyla değişiyor. Böylece 19. yüzyılın kafam kadar metinlerine veda ediliyor, "karakterleri üzerinde manevi yetkesi olmayan yazar" arayışlara yöneliyor.

"Ben, yazarın rolünün, yetkesinin ve dilediğince davranma özgürlüğünün kökten değiştiğine inanıyorum. Bence artık yazar, bir anlamda hiçbir şey bilmiyor. Ahlâksal bir bakış açısı yok. Okura kendi kafasının içindeki seçenekleri ve imgesel alternatifleri sunuyor. Yazarın rolü, safariye çıkmış ya da laboratuvarda çalışan, bilinmeyen bir yerle ya da denekle karşı karşıya olan bir bilim adamının üstlendiği rolden farklı değil. Bütün yapabileceği, çeşitli varsayımlarda bulunup bunları gerçekler karşısında sınamaktır." (s. 7)

Ballard için Çarpışma, bu durumun uç noktada bir eğretilemesi. Ayrıca teknolojiye dayalı ilk pornografik roman. Teknolojinin ve erotizmin egemenliğindeki dünyaya bir uyarı.

Anlatıcı, eşi ve Vaughan arasındaki ilişki otomobillere ve sekse bağlı. Vaughan ölene kadar doyumsuz bir şekilde kazaların, kadınların ve birbirlerinin peşinde koşuyorlar. Bolca parçalanmış araba ve insan arasından görünen şehrin panoraması birbirine geçmiş yolların üzerindeki ateş böcekleridir. Birbirine çarpmamaya çalışır bu ışıklar, bazı insanlar çarpışmaları için uğraşır. Kaza yerinden gitmek bilmeyen insanları düşünün. Neyi izlerler, ne çeker onları? Bu üç karakteri çeken kandır. Kan tatmin eder, parçalanmış etler tahrik edicidir, meniyle yıkanmış araba parçalarının arasında düzülecek insanlar tek zevk kaynağıdır.

İnsan korkuyor; her şeyin mümkün olabildiği bir dünyada akıl sağlığı yitmeden nasıl yaşanır? Bize normal olarak sunulanların karşısında başkalarının normları var. Evlerden kurtulmak gerek, evet, böyle söylenir. Yaşam dışarıda. Her şeyin olabildiği dışarısı korkutursa, o zaman ev sığınılacak tek liman olabilir. Yirmi yıldır, otuz yıldır evinden dışarı adım atmayan insanların yaşadığı bir dünyada hangisi normal?

Normal diye bir şey yoktur.

Ev Emmisi

İnsana şöyle adam gibi bir tokat aşkedenlerinden nefis bir metin. Ballard nefis bir yazar. Şahit olduğumuz dünya bok gibi bir dünya. Dave Matthews'tan seçenekler karşısında başı dönen insan için geliyor:

2 Temmuz 2015 Perşembe

Andy Weir - Marslı

Son günlerde şamatası çok yapıldı, görmüşsünüzdür. Çok sürükleyici ve eğlenceli olduğunun özellikle üzerinde durulurken Ridley Scott'ın yönetmenliğinde filme çekildiği de akabinde eklenir. Benim pek sevdiğim bir yazar olan, sagasına büyük saygı duyduğum Larry Niven, "Robinson Crusoe'nun daha zeki biri tarafından yazılmış hali" olduğunu söylemiş falan filan. Goodreads okurlarına göre 2014'ün en iyi bilimkurgu romanı seçilmiş. Süper bir kitap yani.

Çok affedersiniz, siktiri önce Niven'a çekeceğim. Cango, Robinson kardeşimizin yolculuk fikrine vurulması ve bu uğurda babasıyla arasının papaz olması, tanrı inancıyla ilgili sorgulamaları, yok edilmesi mümkün olmayan tehlikelerle yaşamaya çalışması -yerliler, kuşlar vs.- derken otuz yıla yakın mahsur kalan bir adamın tüm bunlarla mücadelesi karakteri öyle bir derinleştirir ki empati kurmaktan helak oluruz. Dayımızın çöküşü, Cuma'yı yanına alması -belki azıcık da tanrı egosu geliştirmesi- kurtuluşa doğru adım adım ilerlerkenki sevinci, kısacası insanlık halleri yani, son derece yalın ve gerçekçidir çünkü adamın hayatını biliyoruz. Adamın gelmişini, geçmişini, hissettiklerini, her bir ayrı duygusunu gördüğümüzden karakter sağlam kurulmuştur. Mark Watney kardeşimizse durmadan, sıkılmadan yaptığı görece komik esprilerle, yaptığı işleri en ince ayrıntısına kadar kayıt altına almasıyla maniklikten bir türlü kurtulamayan, oradan oraya zıplayıp duran bir zibidiyi andırıyor. Akıllı bir zibidi, daha doğrusu analitik zekası gelişmiş, SWOT analizi işini iyi kotaran bir adam, doğruya doğru. Yolda görsem yolumu değiştiririm ama, yalan yok. Her on saniyede bir espri yapan -fikrimce yapmaya çalışan ve on denemeden birinde başarılı olan- bir arkadaşınız olduğunu düşünün. Düşünmeyin veya, başımı ağrıttı.

Marslı nasıl bir metin, güzel. Altı kişilik bir ekip Mars'a gider, fırtına çıkar, şanssız kardeşimiz takımla birlikte güvenlik için gezegenden ayrılmak üzereyken fırtınada üzerine bir şey düşer falan, gözden kaybolur. Diğerleri uzar, bu kardeşimiz orada bir başına kalır ve yaşamını sürdürebilmek için gereksinim duyacağı zımbırtıları elde etme konusunda kafasını çalıştırır. Su için hidrojenle oksijeni çarpıştırır, yakıt için hidrojen elde etmek amacıyla elektrolize benzer bir şey yapar. Nesneleri işlevselliğe takılmadan başka bir amaçla kullanır. Adam Marslı MacGyver yani. Bunun yanında mühendis ve botanist. Makineleri tamir edebiliyor, basit kimyevi hesaplamalar yapabiliyor. Bu tür adamlar orada her şeyden biraz anlayabilecek şekilde eğitiliyor zaten, zeka küpü oldukları için hiçbir problem yaşamıyorlar. Gerçekten zeki herifler. Mark kardeşimizin şansı, manikliğinin psikolojik çöküşünü engellemesi. Zekasını kullanamayabilirdi, öylece oturup ölümü bekleyebilirdi. Gerçi bu yönden de testlerden geçiyor astronotlar, kriz anlarında aşağı yukarı ne yapacakları belli ama işin içinde biraz macera da olmalı, keyif vermez yoksa anlatı. Değil mi? Tabii aklına gelmeyen, hesaplayamadığı küçük değişkenler yüzünden birkaç defa ölümden dönüyor falan, romanın tuzu biberi. Solunum sırasında ağzından verdiği oksijeni hesap etmeyip yaşadığı uzay aracını havaya uçurmasına ramak kalıyor mesela, sonra iki metal eşyanın birbirine temas etmesi sonucu zincirleme bir reaksiyon başlatıp koca aracın devrelerini yakıyor, bilmem ne.

Dünya'yla iletişim kurma çabalarını sevdim, adam yıllardır kumlarda gömülü olan Pathfinder'ı bulup onararak telsiz gibi kullanıyor. Mors alfabesini öğrenip kayalarla mesajlar yolluyor falan. İletişim kurduğu insanlarla da kişisel kayıtlarındaki gibi bir üslupla konuşuyor. Adam kendine nasılsa dışarıya da öyle. Demek ki gerçekten zeki, yoksa ensesine patlatılmayacak gibi değil.

Kendisini bırakan takım yarı yoldan geri dönüyor ve Dünya'ya dönüş 500 küsur gün uzuyor, Çinliler başarısız olan ABD kurtarma roketini görüp kendi roketlerini veriyor -güldüm buna- ve herkes yalnız dostumuzu kurtarmaya çalışıyor. Sonunu söylemeye gerek yok.

Valla ne diyeyim, fikir olarak orijinal değil. Survival mevzularını seviyorsanız tam size göre. Aşırı bilimsel survival. Şu son zamanlarda türeyen uçmalı kaçmalı distopyaların bilimle süslenmiş hali. Çerezlik. Hatta öyle ki Andy dostumuz filmlik diyaloglar yazmış sanki. Kısa, tek cümlede lafı koyup, gözü yaşartıp vs. akılda kalacak türden. Bir kitap için tırışkadan yani.

PKD'nin görüşlerini hatırlıyorum; BK'nin insanı sarsacak bir şey olması gerektiğini söyler. İnsanın bakış açısını değiştirecek bir fikir, paradigmal ayarlarını bozacak bir felsefe, ne bileyim, beynini pırtlatacak bir alternatif düşünce. Bence de BK budur, illa bin yıl sonrasında, teknolojinin uçtuğu zamanları konu alması gerekmez. Fikir önemlidir. Marslı için önemli bir fikir taşıyor diyemeyeceğim, belki hayatta kalmaya çalışmak hakkında bir şeyler söylenebilir ama ne söylenebilir, hele işlenmiş bir konuyla ilgili?

Gravity'yi seven bunu da sevecektir. Pek sürükleyici, macerası ve bilimi bol bir metin. Yazın şu sıcak günlerinde buz gibi gider. Size bunlar yeterliyse süper tercih, mutlaka okuyun. Onun dışında Mars'a giden herkesin bu kitabı okuması gerektiği söylenmiş, halt edilmiş, bence Mars'la ilgili yazılmış en güzel kitaplar hâlâ Kim Stanley Robinson'ınkiler. Andy Weir da uzay görevlerine "Ares" adını koyarak Robinson'a saygısını sunmuş gibi geliyor bana. Aramızdan astronot çıkarsa olacaklar hakkında dediğim adamı öncelikli olarak okuyun siz.

Vedat Günyol - Uzak Yakın Anılar

Vedat Günyol iyi bir çevirmen, sıkı bir hümanist ve en önemlisi yaşadığı dönemin bütün sıkıntılarını göğüsleyip insanlara umut aşılamış bir entelektüel. Anılarını okurken yaşama gücüne hayran olmamak mümkün değil. Mahkemelerden tutukluluk sürecine kadar pek çok olayı anlatırken kendisi de o an fark etmemiştir belki ama etrafındaki insanlara umut aşılayacak kadar iyimser, dostlarının çektiği ıstırapları kendi çekmiş gibi anlatabilen bir gözlemci. Aydın gibi aydın bir insan Vedat Günyol, Allah rahmet eylesin.

1970'te Vedat Günyol'un Kafka karakterlerini kıskandıracak bekleyişiyle başlıyoruz. Günyol tutuklanıyor, Sansaryan Han'da bulunan Birinci Şube'de günlerce bekletiliyor. Suçunu bilmediği için başına ne geleceği hakkında da hiçbir fikri yok. Sorularına cevap verilmiyor, toplumdan yalıtılmış bir halde. Yapayalnız. "Bir yazarcıktım ben, demokrasi adına, yurt adına işlenen (ve bugün hâlâ işlenmekte olan) yolsuzluklara arada bir dokunan, adı sanı bilinmez bir kimseydim. Tutuklanabilirdim, bal gibi tutuklanabilir, sorgusuz sualsiz hapislere atılabilirdim hem de. Nitekim tutuklanıp hapislere atıldım." (s. 19) Bir tek Azra Erhat ve Yaşar Kemal'le görüşebilir, o da çok kısa sürelerle. Yaşar Kemal'e gönülden bağlıdır, tutukluluğu süresince rahat etmesi için en çok Yaşar Kemal uğraşır. "Nereden alır, nereden bulur şu Yaşar Kemal, o kendine güveni, girilmez kapılardan girme, yanaşılmaz insanlara yanaşma, en asık suratları tılsımlı bir değnekle yumuşatma yeteneğini, gücünü?" (s. 20)

Önceki tutuklanma anılarıyla birlikte ailesini anlatır Günyol, Osmanlı'nın son zamanlarında ailesiyle birlikte kapatıldıkları odalar aklına gelir. Hepsi kötü bir anı olarak kalmıştır, insanın anılarla yaşadığını söyleyen Günyol geçmiş günleri anımsar ve anıların yeniden yaratımından güç toplamaya çalışır. Kolay değildir bu; anıların geçmişte kalması kötü yönlerini görece silse de o anki tutukluluğu gerçek, atlatılamamış bir travmadır.

Maltepe'ye naklederler Günyol'u. Mafya babası, "son kabadayı" olarak kabul edilen Dündar Kılıç'ın yatak komşusu olur, Masis Kürkçügil, Harun Karadeniz gibi 68 Kuşağı'nın önemli isimleriyle aynı koğuşta kalır. Yıllar sonra tanışacağı Berna Moran'ı "cafcaflı robdöşambr" giymiş haliyle anar, Hilmi Ziya Ülken'le araştırma alanları ortak olduğundan dolayı doğal bir yakınlık kurar. Tatar Çölü'nün başına iş açacağından korkar, okuduğu kitaplar yüzünden zaman zaman sorgulanır. Bütün bunlara rağmen bir çağa tanıklık etmenin coşkusuyla yaşar, onca sıkıntıya katlanır Günyol. Şahit olduğu haksızlıkları, tanıştığı insanları unutmaz, her şeyi en işlenmemiş haliyle anlatır. Cezaevinden çıktıktan bir süre sonra Cihan Alptekin ve Mahir Çayan kirişi kırarlar. Tam zamanında çıkmıştır Günyol, belki firar olayından sonraki zamanlara dayanamayacaktı.

Sabahattin Eyüboğlu dayanamaz, öncesine de. Günyol, dostunun yaşama şevkinin kırılışını büyük bir acıyla anlatır.

Sonrası lise anıları, Paris anıları, çeviriye başladığı zamanların anıları. Günyol'un berrak bir zihni, açık bir anlatımı var. Dönemin mevzularına, edebiyat çevrelerine ilgisi olanlar okusun derim. Günyol'un Tanpınar, Sait Faik, Nazım Hikmet vs. ile çektirdiği fotoğraflar da cabası.